Mısır’daki retçiler için imza kampanyası

ONUR EREM 17.12.2013

Mısır’dak vicdani retçiler Emad el Dafrawi ve Muhammet Fathy ile dayanışmak için dünya çapından çok sayıda örgüt bir imza kampanyası başlattı. 2012’den beri sivil ölüme zorlanan Mısırlı retçilerin üzerindeki baskıların sonlanması için başlatılan kampanyaya Türkiye’den de Vicdani Ret Derneği katıldı.

1987 doğumlu Dafrawi, geçen yıl pasifist düşüncelerini gerekçe göstererek asker olmayacağını açıklamış ve “Savaşlar insanlığa karşı işlenen suçlardır. Silah taşımak ve şiddet uygulamak benim inancıma aykırıdır” demişti. 1988 doğumlu Fathy ise yine geçen yıl vicdani reddini ilan ederken “Zorunlu askerlik seçim, seyahat ve ifade özgürlüğü gibi en temel haklarımızı elimizden alıyor. Bir baskı aracı olarak kullanılmayı ve insan öldürmeyi reddediyorum” ifadelerini kullanmıştı.

İki retçi de orduya birer mektup yazarak sivil hizmet seçeneği talep ettiyse de talepleri yanıtlanmadı. Retçiler biri yılı aşkın süredir sivil ölüm yaşarken eğitim ve çalışma haklarından bile mahrum bırakılıyorlar.

Kampanyanın imzacıları arasında dünyanın dört bir yanından 19 örgüt yer alıyor.

Bu reklamlar hakkında
Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum yap

Telefonunuz şarjdayken insanlığa katkınız olsun

ONUR EREM 20.02.2014

Bilim insanları büyük araştırmalar için dev bilgisayarlara ihtiyaç duyarlar. Karmaşık problemleri çözebilen süper bilgisayarlar ise kısa süreli kiralamak için dahi çok pahalı. “Kemer sıkma” politikalarının uygulandığı günümüz dünyasında hükümetler üniversite bütçelerini kısarken bilimin ilerlemesine yardımcı olabilecek birileri var: Siz! Nasıl mı? Cep telefonlarınız ve tabletlerinizle.

TELEFONUNUZ BİLİMİN HİZMETİNDE

Sahip olduğunuz elektronik cihazların içindeki işlemciler birkaç yıl önce yalnızca masaüstü bilgisayarların yaptığı işleri yapabilecek güce kavuşsa da zamanın çoğunu cebinizde veya masanızda boş durarak geçiriyorlar. İşte bilim insanları, telefon ve tabletlerinizin boş dururken kullanmadığı işlemcileri kullanarak karmaşık problemleri çözmek istiyorlar. Android telefon ve tabletlerinize indirebileceğiniz BOINC uygulaması tam da bu işi yapmak için yaratılmış.

ŞARJ ÇEKİNCENİZ OLMASIN

Üstelik bu uygulamanın telefon veya tabletinizin pilinin bitirebileceği endişesi yaşamanıza da gerek yok. Berkeley Üniversitesi’nin geliştirdiği BOINC yalnızca telefonunuz şarja takılıyken ve pil doluyken çalışıyor. Kablosuz ağ üzerinden indirdiği 1 MB’lık dosyaları işledikten sonra sisteme geri gönderen bu uygulama siz gece uyurken veya ofiste masanızda otururken bilime gönüllü bir katkı vermenizi sağlıyor.

HER KONUDA ARAŞTIRMA VAR

BOINC’i indirdikten sonra yapmanız gereken şey projelerden birine kaydolmak. Şu anda uygulamada 10 farklı proje bulunuyor. Bunlardan bazıları tek bir konu hakkında araştırma yaparken bazıları birden çok alanda araştırma yürütenlerin bir araya geldiği projeler oluyor. Örneğin SIMAP projesi yalnızca protein dizinleri üzerine çalışırken World Community Grid adlı projenin içinde kanser, AIDS ve daha bir çok araştırma paketi yer alıyor. Çevre, iklim değişikliği ve yapay zeka gibi çok sayıda alanda çalışan projeler de var. Birden çok proje ekleyebileceğiniz bu uygulamada proje ekleme aşamasında kayıt olmanız gerekiyor. Bu basit kayıt işlemi sayesinde verdiğiniz destekle topladığınız puanlar hesabınıza yazılıyor.

BİLGİSAYARLAR VE TABLETLER İÇİN DE VAR

BOINC şimdilik yalnızca bilgisayarlar, Android telefonlar ve tabletler için var. Uygulamayı geliştiren bilim insanları iOS işletim sisteminin gönüllü çalışma programları açısından hukuki engeller barındırdığını söylese de gelecekte bunun değişebileceğini de ekliyorlar. BOINC’in telefon ve tablet versiyonunu bit.ly/1cs00jy linkinden, bilgisayarlar versiyonunu ise bit.ly/1oUb26c adresinden indirebilirsiniz.

KABLOSUZ AĞINIZ YOKSA:

Eğer 1 MB’lık veri sizin için büyük bir rakam değilse (veya kablosuz ağ erişiminiz yoksa) ayarlara girerek “Yalnızca kablosuz ağı kullan” seçeneğinin yanındaki işareti kaldırmayı unutmayın.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum yap

BELÇİKALI ANNELERİN İSYANI: Türkiye çocuklarımızın ölümüne alet oluyor!

BELÇİKALI ANNELERİN İSYANI: Türkiye çocuklarımızın ölümüne alet oluyor!

Belçikalı anneler çocuklarının “insani yardım faaliyeti” adı altında Türkiye’ye götürüldükten sonra beyinleri yıkanarak Suriye’de cihat savaşçısı yapıldığını, Türk devletinin kendilerine yardım etmediğini anlatıyor. Yalnızca Belçika’da değil, birçok Avrupa ülkesinde anneler aynı durumda

ONUR EREM 24.02.2014

Çocuğunuzun bir gün okuldan çıkışta eve dönmediğini hayal edin. Endişelenirsiniz değil mi? Peki çocuğunuzun nereye kaçtığını araştırdığınızda Suriye’ye cihada gittiğini öğrenirseniz? İşte Belçika’da yüzlerce, Batı Avrupa’da ise binlerce aile bu kabusu yaşıyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’de bir yardım derneğinin ofisindeyiz. Yanımda çocukları kandırılarak Suriye’ye cihada götürülen anneler ve bu konuda araştırma yapan sivil toplum gönüllüleri var. Anneler çocuklarının güvenliği için isimlerinin ve fotoğraflarının kullanılmamasını rica ediyorlar. “Türkiye’deki gazeteleri yakından takip ettikerini biliyoruz. En büyük korkumuz açıklamalarımız yüzünden başlarına bir şey gelmesi” diyorlar. Fotoğrafta gördükleriniz, bu konuda çalışan STK üyelerinden bazıları.

Her annenin farklı bir hikayesi var. Birinin oğlu internette tanıştığı kişiler tarafından ikna edilmiş, biri “hayırsever bir işadamı” tarafından. Biri liseye giden küçük oğlu okuldan dönmeyince fark etmiş durumu, bir diğeri başka bir kentte çalışan çocuğu telefonlarına cevap vermeyince. Hepsinin ortak noktası: Çaresizlik. Çocuklarıyla iletişim kuramıyor, nerede olduklarını, hatta yaşayıp yaşamadıklarını bile bilmiyorlar. Üstelik bu annelerin çoğu Belçika kökenli aileler, yani Belçika’ya göçmen olarak gelen Müslüman aileler değiller. Resmi rakamlara göre cihada gidenlerin sayısı 200’ü aşmış. “Gerçek rakamlar çok daha fazla, bazı aileler korktukları için açıklayamıyorlar” diyor anneler.

PASİFİSTTİ, CİHATÇI OLDU

Çocuklarının nasıl olup da gittiğini daha iyi anlamak için sorular soruyorum, anlatıyorlar. 55 yaşındaki Jane (gerçek kimliklerini gizlemek için takma isimler kullanacağım) çocuğunu bir pasifist olarak yetiştirmiş. “Okullardaki Katolik din derslerine bile sokmadım, onun yerine ateistlerin aldığı etik dersi almıştı” diyor. Savaş ve şiddet karşıtı bu ailenin 24 yaşındaki çocuğu Ruben’in hayatı 2012’de hayatına giren bir adam ile değişmiş: Jean Louis Dennis (gerçek adı). Belçikalı bir Müslüman olan bu iş adamı. Müslüman azınlığın gittiği restoranlar işletiyor ve ticaret yapan bir kişi. “Dennis, Belçika’daki yoksul Müslümanlara yemek yardımı yapan bir örgüt kurmuş. Oğlum buraya katıldığında çok sevindim, ne güzel, gönüllü yardım işlerinde bulunuyor diye gurur duydum oğlumla” diyor Jane. Ancak Dennis ile Ruben’in ilişkisi Jane’in bildiğinin çok ötesine geçmiş hızlıca: “Meğer oğlumu El Kaide’ye yakın Vahabi/Selefilerin camilerine, vaazlara götürmeye başlamışlar. Bir süre sonra evlerde hocalarla, mollalarla sohbetlere katılır olmuş”. Ruben bu yardım kuruluşuyla ilişkilendikten birkaç ay sonra, Kasım 2012’de Jane oğlundan haber alamamaya başlamış. “En yakın arkadaşına ulaştım, bana oğlumun Suriyeli mültecilere yardım etmek için Türkiye-Suriye sınırına gittiğini söyledi. Bir hafta sonra oğlumdan telefon aldım, merak etmememi, Türkiye’de olduğunu, insani yardım yaptığını, fazla konuşamayacağını söyleyerek telefonu kapattı. Ne yapacağımı bilemedim. Birkaç gün sonra arkadaş çevresine gönderdiği haberlerde cihada katıldığını açıklamış” diye anlatıyor Jane oğlunun gidişini. Annelerin suçladığı Jean Louis Dennis şu anda dolandırıcılık suçundan hapiste.

CİHAT SALGINI ÖNELENEMİYOR

Bugün bütün Belçika kamuoyu bu çocukların Suriye’ye cihada gidişini konuşuyor. Hangi gazeteyi alırsanız alın her gün bu meseleyle ilgili haberler görmeniz mümkün. Radikal soldan ırkçı sağa, sosyal demokratlardan Hristiyan demokratlara kadar tüm siyasi yelpaze birleşmiş, gençlerin cihada gitmesine karşı neler yapabileceklerini arıyorlar. Öyle ki, Belediye Başkanları Birliği bile toplanarak “kentlerimizdeki gençleri topluma daha iyi nasıl katabiliriz, gitmelerini nasıl engelleyebiliriz” diye kafa yoruyorlar. Ancak sorun yalnızca yoksulluk, toplumdan dışlanmışlık değil: En iyi okulları derecelerle bitiren Belçika kökenli gençler de cihada gidiyor.

Kasım 2012’de Jane’in oğlu Ruben cihada giden ilk gençlerden biriydi. Kamuoyu yakın zamanda böyle bir sorunla karşılaşacaklarından habersizdi. Jane ise ne yapacağını bilemiyordu. “Polise başvurayım dedim en sonunda. Aralık 2012’de başvurdum. Polisler basına konuşmamamı söyledi. Bir ay sonra istihbarat servisinin görevlileri ellerinde bir video ile geldi. Oğlum Suriye’de bir dağda, bir çadırın içinde, sakalları beline kadar gelen bir vaizin yanında oturuyordu. Adam Arapça konuşarak elini oğlumun omzuna koyup bir şeyler söyledi. ‘Ne kadar iyi bir Müslüman öğrenci olduğundan bahsediyor’ diye tercüme etti istihbaratçılar”.

‘OKUL ÇIKIŞI CİHADA GİTTİ’

Jane’den birkaç hafta sonra da bir baba aynı şikayetle polise başvurmuş: Oğlum cihada gitti!

Her geçen gün cihada gidenlerin sayısı artmaya başlamış: Dylan internet sohbet odalarında internet vaazları izletilerek beyni yıkanmış. Lucas bir grup “insani yardım faaliyeti” yapan insanlar tarafından hızla radikal İslamcı yapılmış, Belçika’nın İslam karşıtı aşırı sağcı partilerinden birinin ilçe yönetici olsan Thomas’ın oğlu Nicolas Suudi Arabistanlıların camilerindeki imamlarla tanıştıktan birkaç ay sonra ailesine bir not bırakarak cihada gitmiş. Maxime’in annesi Laura da “Oğlum liseye gidiyordu. Bir gün okul çıkışı eve gelmedi. Polise kayıp ihbarı vedik, çevresindeki herkesi sorguladılar, bir hafta sonra bizi çağırıp oğlumuzun cihada gittiğini söylediler! Okul çıkışı eve bile gelmedi! O akşam birlikte arkadaşının tiyatro gösterisine gidecektik, biletleri hâlâ odasında onu bekliyor” diye anlatıyor yaşadıklarını. İkimiz de gözyaşlarımızı zor tutuyoruz. Geçen yıl Türkiye’de çocukları hükümet tarafından öldürülen aileler, onların yaşadıkları geliyor aklıma. Bir ailenin gencecik çocuğunu bir daha göremeyecek olmasının nasıl bir yıkım olduğu sayısız örnekle aklımıza kazınmıştı. Türkiye bu gençlerin ölümüne nasıl ağlıyorsa, işte Belçika toplumu da yüzlerce gencin cihada, ölüme gitmesine öyle ağlıyor. Bazı gençlerin ölüm haberi çoktan gelmiş, onların aileleri toplantıda yok.

Şikayetlerin sıklığı ve sayısı hızla artmaya başlayınca “cihat salgınını”nı saklamak imkansızlaşmış. Önce aileler birbirlerinden haberdar olup örgütlenmeye, sonra basına konuşmaya, en son da sokak eylemleri yapmaya başlamış. “Hükümetten bu gençleri havaalanlarında durdurmalarını istedik. ‘Sizin bile olan bitenden haberiniz yokmuş, sınırdaki polis memuru nasıl bilebilir oradan geçen gencin cihada gideceğini, gençlerin seyahat hakkını kısıtlayamayız’ cevabı aldık” diyor anneler. Şu anda bütün ülke bu gençlerin cihada katılmasını nasıl engelleyebileceklerini tartışıyor, henüz mantıklı bir çözüm üretilebilmiş değil. Üstelik cihada giden gençler yalnızca Belçika’da değil, Fransa ve İngiltere başta olmaz üzere Batı Avrupa’nın genelinde toplumsal bir sorun haline geldi ve henüz hiçbir ülke etkili bir çözüm bulamadı.

‘TÜRKİYE BİZİ GERİ ÇEVİRDİ’

Gençlerin neredeyse tamamı Suriye’ye Türkiye üzerinden geçmiş. Bu nedenle Türk hükümetinden yardım isteyebileceklerini düşünmüşler. Ancak bütün girişimleri sonuçsuz kalmış. En sonunda annelerden bazıları Türkiye’ye bizzat gelip sınır bölgesine giderek çocuklarının peşine düşmeye karar vermişler. Fakat Türkiye onları sınırdan geri çevirmiş. Evet, İstanbul Atatürk Havaalanı’ndaki gümrük kontrolünden geçememiş, ülkeye bile girememişler. “Hiçbir gerekçe göstermediler. Yalnızca ülkeye giremeyeceğimizi söylediler” diyorlar.

Bu denemenin ardından Belçika istihbaratı Jane’e ulaşmış. “Eğer Türkiye’ye girmeye çalışırsanız haber verin, sivil kıyafetlerle sizinle birlikte geleceğiz” demişler. Ama henüz böyle bir şeye girişecek cesareti toplayamamış. Zaten Türkiye’ye gelse bile oğlunun peşine nasıl düşeceğini bilmiyor. “Belki çocuklarımızı sınıra getirirler. En azından biz anneler Türkiye tarafından dururuz, çocuklarımız da Suriye tarafında durur, tellerin ardından onları görüp hiç olmazsa yaşadıklarını anlarız” diyor Jane.

Türk yetkililerin neden annelere engel çıkardığını merak ediyor, annelere ne düşündüklerini soruyorum. “Belçika’da Türkiye’den kaçmış aşırı sol mahkumlar var. Türkiye onların iadesini istiyor, Belçika iade etmiyor. Belçikalı yetkililerden aldığımız bilgilere göre Türk hükümeti bu yüzden bize yardım etmek istemiyor olabilir” diyorlar. Akıllarına başka tek bir mantıklı açıklama gelmiyor. AKP’nin Suriye politikasını ve cihatçılara karşı tutumunu soruyorlar. AKP’nin geçmişi ve Mücahit Erdoğan sloganından, Türkiye’de tedavi gören Suriyeli cihatçılara, durdurulan MİT TIR’larından, geçen yıl gümrüğe “spor amaçlı silah ihracatı” olarak kaydedilen resmi silah ihracatına kadar bildiklerimi anlatıyorum. Esad’ı devirmek için her yolu mübah gören AKP hükümetinin cihatçıların imajına zarar vermemek için kendilerine yardım etmek istemiyor olabileceği sonucunu çıkarıyor anneler.

FOTOALTI:

Suriye’ye cihada giden en az 200 Belçika, 500 Britanya, 250 Fransa yurttaşı olduğu tahmin ediliyor. Ülkeler yurttaşlarına ‘geri dönün’ çağrısı yapsa da, döndükten sonra ülkelerinde güvenlik tehdidi oluşturacağından endişeleniyorlar.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum yap

“Savaştan geriye üç güç kalacak: Kürtler, IŞİD, Esad”

“Savaş on yıl sürebilir, hazırlıklı olmalıyız”

Rojavalı siyasetçiler bölgedeki son gelişmeleri yorumladı: “Mevcut durum bağımsız devlet ilan etmeye de uygun, ancak devletler doğası gereği eşitlikçi ve özgürlükçü olamaz. Bu yüzden devlet kurmak değil demokratik yaşam inşa etmek istiyoruz”

ONUR EREM 20.06.2014

Rojavalı siyasetçiler önceki gün İstanbul’da bir basın toplantısı düzenledi. 78’liler Girişimi’nin örgütlediği toplantıda Rajava Halk Meclisi (Rojava’daki 3 kantonun meclislerinin bağlı olduğu üst meclis) Eşbaşkanı Abdülselam Ahmet, PYD Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Başira Derviş, Kürt Sol Partisi Genel Sekreteri Muhammet Musa ve Rojava Demokratik Halk Hareketi Sözcüsü Çınar Salih bölgedeki son durumu anlattı. İşte bölgedeki güçlerle ilişkileri, Rojava’nın özyönetim ve Suriye’nin geleceğine dair öngörüleri:

KUTU: Rejim ile ilişkiler: Esad’dan beklentimiz yok

Abdülselam Ahmet: Suriyeli Kürtler 1967’den beri Baas rejiminin yönetimi altında. Tek devlet, tek bayrak, tek parti zihniyeti Suriye’de yaşayan halkların haklarını yok sayıyordu. Ülkede başlayan isyandan sonra biz üçüncü bir yolun mümkün olduğunu göstermek istedik. Kendi bölgemizi korumaya odaklandık. Önce Özgür Suriye Ordusu ve rejim güçlerini bölgemizden çıkardık. Sonra El Nusra ve IŞİD gibi güçlere karşı kentlerimizi savunduk. Rejim güçleri İran ve Hizbullah’tan aldığı destekle, Rusya’nın da desteğiyle büyüyor. Rejimle aramızda hiçbir diyalog ve ittifak yoktur. Rejim Kürtlere hala inkarcı bir bakış açısına sahip. Reformlar için hiçbir adım attığı yok. Tek bayrak, tek devlet, tek parti mantığına sahip. Esad güçleriyle de çatışmalar oluyor aramızda. İlerki dönemlerde yine o günkü duruma göre rejime karşı pozisyonumuzu alacağız.

Muhammet Musa: Biz biliyoruz ki rejim ne Suriye’de ne de Rojava’daki sorunlara cevap verebilecek güçtedir. Bu yüzden de demokratik özerkliğin kurulması her zaman bir önceliktir. İran’dan Lübnan’ın kuzeyine kadar bir savaşın varlığından bahsedebiliriz. Savaş bittiğinde sistemin eski şekliyle kurulma ihtimali yoktur. Bu savaşla rejim kendi ülkesini harap etti, yüzbinlerce insanı katletti, milyonlarca insanın göçmesine yol açtı.

KUTU: Muhalefet ile ilişkiler: Önemimizi yeni kavradılar

Muhammet Musa: Diplomatik ilişkilerimizi geliştirmek için komiteler kurduk. Suriye’deki Arap muhalefeti, Türkmen Meclisi, Asuri Örgütü, Müslüman Kardeşler gibi örgütlerle temas halindeyiz. İstanbul’da da Suriye Ulusal Konseyi temsilcileriyle görüşüyüruz. Suriye Ulusal Konseyi kurulurken Esad’ın 3-4 ay içinde düşeceğini düşünüyorlardı. Bu yüzden Kürtleri konseye almadan kendi çözümlerini Suriye halklarına dayatabileceklerini düşündüler. Biz Cenevre’de temsiliyet isterken onlar Kürtleri kendi içlerinde eritmeye çalıştılar. Ama şimdi Özgür Suriye Ordusu’nun gerilemesi, muhalefetin birbirine düşmesi ve Kürtlerin başarılı bir yönetim kurmasının ardından bize bakışları değişti. Suriye’de Kürtler olmadan kalıcı bir çözüm olamayacağını bölgede çıkarları olan tüm güçler anlamalı.

KUTU: IŞİD’e karşı direniş: Yeni ittifaklar mümkün

Başira Derviş: IŞİD yalnızca Kürtlere değil, Orta Doğu’daki tüm halklara saldıran büyük bir tehdit. Kendilerinden olmayan herkesi öldürüyorlar. Serekani’de Ezidileri öldürdüler, başka yerlerde İncil yaktılar, Araplara ve türbelere saldırdılar. IŞİD tehtidine karşı yalnızca Peşmerge ve PYD’nin birleşmesi yeterli değil. Bu tehdit Türkler, Kürtler ve Araplar’ın da yeni ittifaklar kurmalarına aracı olabilir.

Abdülselam Ahmet: IŞİD’in Musul’a geçişiyle birlikte Irak-Suriye sınırı ortadan kalktı. Yeni haritalar çiziliyor, mezhepsel ayrılıklar artıyor. Biz demokratik güçlerimizle bunlara karşı durmaya çalışacağız. Irak Kürdistanı’yla aramızda görüşmeler mevcut. Birlikte IŞİD’e karşı savaştığımız bölgeler oldu.

KUTU: Rojava’da özyönetim: Mecliste azınlıklara artırılmış temsiliyet

Çınar Salih: Ulus devlet modelleri halkların birbirlerine karşı önyargılar geliştirmesine yol açıyor. Kürtler, Türkler ve Arapları birbirine düşürüyor bu model. Bizim yönetim anlayışımızda bayrak ve vatan gibi kavramlar kutsal değildir. Bizim için demokratik özerklik ideallerimiz ve insanların hayatı kutsaldır. Devletlerin hiçbir zaman demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü olabileceğini düşünmüyoruz. Bölgedeki mevcut durum bağımsız bir devlet ilan etmeye müsait olsa da bu yüzden böyle bir şey gerçekleştirmiyoruz. Bizim için esas mesele nasıl birlikte, barış içinde yaşayabileceğimiz. Bunun için ideal model demokratik özerkliktir.

Aldülselam Ahmet: Çıkardığımız seçim kanunuyla birlikte azınlıklara minimum yüzde 10’luk kota koyduk. Türkmenler ve diğer azınlıkların her birinin meclisteki temsiliyeti yüzde 10’un altına düşmeyecek.

KUTU: Kadın hakları: Rojava’da kadın devrimi var

Çınar Salih: Toplumda kadının varlığı odaklandığımız en önemli noktalardan biri. Bu sayede Rojava’nın her yanında kadın devrimi kendini hissettiriyor. Kadınlar bazen genel birliklerle, bazen kendi birlikleriyle IŞİD gibi örgütlere karşı cesurca direniyor. YPJ’nin (Kadın Savunma Birlikleri) içinde evli ve çocuklu kadınlar da var. Silahların sesini uzaktan duyunca kaçanlar varken, YPJ El Kaide’nin dört emirini öldürmeyi başardı. Rojava’da küçük birimlerden en üst birimlere kadar kadınlar yönetimi erkeklerle yarı yarıya paylaşmış durumdadır. En küçük komünlerden meclislere kadar eşbaşkanlık sistemini uyguluyoruz. Eşbaşkanlık sistemi ailelere kadar inecek. Esas devrim budur. Suriye ve Rojava, yıllar boyunca laikliği içselleştirmiş bir bölge olmuştur. Bu nedenle kadınlar üzerinde din kökenli ağır bir baskı olmamıştı, diğer bölgelere kıyasla. Bu da hedeflerimizi halkın daha kolay benimsemesini sağlıyor.

KUTU: Türkiye ile ilişkiler: Hükümet tavrını değiştirmeli

Abdülselam Ahmet: Çözüm sürecini destekliyoruz.Türkiye kendi içindeki Kürtlerle barışmalı. Eğer bunu başarırlars zaten diğer bölgelerdeki Kürtlerle de iyi bir ilişki kuracaktır. Türkiye’nin Kürt özerk bölgelerini desteklemesi lazım. Bu bölgelerin IŞİD’in eline geçmesi Türkiye’ye büyük zarar verecektir. Hüseyin Çelik’in “Kürt halkının kendi yönetimini tanıyabiliriz” açıklamasını olumlu görüyoruz. Türkiye ile sınır sorunumuz var. Türkiye sınırımıza duvar örüyor. Sınırların bir an önce açılması lazım. Halkların arasına duvarlar, sınırlar örülmemeli. Biz halklar arasındaki tüm engellerin kalkması için uğraşıyoruz.

KUTU: Suriye’nin geleceği: Savaş 10 yıl sürebilir

Abdülselam Ahmet: Suriye’deki mevcut durum 10 yıl daha sürebilir. Savaş bittiğinde ülkede geriye üç güç kalacağını düşünüyoruz: Rejim güçleri, IŞİD ve Kürtler. Demokratik Arap muhalefeti gücünü yitiriyor. Bugün rejime karşı savaşan örgütlerin neredeyse tamamı İslamcı örgütler. ÖSO gücünü yitirdi.

Haber içinde yayınlandı | Yorum yap

AKP’nin nüfus ve gençlik politikası: Üret, besle, sömür

BUGÜN 11 TEMMUZ BİRLEŞMİŞ MİLLETLER DÜNYA NÜFUS GÜNÜ:

AKP’nin nüfus ve gençlik politikası: Üret, besle, sömür

Bu yıl ‘gençliğe yatırım’ temasıyla kutlanan dünya nüfus günü vesilesiyle Türkiye’nin demografik yapısı ve gençlik politikalarını inceledik. Sonuç: Gençlerin ucuz işgücü olarak yetiştirildiği Türkiye, birçok alanda dünya ortalamasının gerisinde

ONUR EREM 11.07.2014

Hükümetlerin ülkelerindeki nüfusa dair sosyal, ekonomik ve demografik açıdan sağlıklı politikalar üretmesini teşvik etmek için Birleşmiş Milletler tarafından 1987’den beri her yıl 11 Temmuz’da kutlanılan Dünya Nüfus Günü’nün bu yılki teması “Gençlere Yatırım”.

AKP’nin nüfus politikalarının en popüler öğesi, Başbakan Erdoğan’ın yıllar içinde “En az 3 çocuk”tan “En az beş çocuk”a, oradan da “Allah ne verdiyse”ye evrilen çocuk talebi. Bunun sonuçlarını uzmanlarıyla konuştuk.

Türkiye’de gençler ve çocuklar nüfusun önemli bir kısmını oluşturuyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2013 verilerine göre 0-14 yaş arası çocukların nüfustaki oranı yüzde 25, 15-25 yaş arasındaki gençlerin nüfustaki oranı ise yüzde 17. Yani Türkiye nüfusunun yüzde 42’si çocuk ve gençlerden oluşuyor. Gençlerin en büyük mutluluk kaynağı sağlıklı olmaları, daha ötesinde bir nedenleri yok. Nasıl olsun ki? Birleşmiş Milletler verilerine göre kendilerini şöyle bir toplum bekliyor:

Türkiye ergen hamileliğini önlemede dünyada 90. sırada, toplumsal cinsiyet eşitliğinde 68., bütçeden sağlığa ayrılan payda 62., eğitime ayrılan payda 143. sırada ve ikisinde de dünya ortalamasının altında. Yaşamdan tatmin olma konusunda 79. sırada olan Türkiye insanların hayatta kendi kararlarını verebilme özgürlüğü sıralamasında 152. ve Afganistan ile Suriye’nin bile gerisinde. İşinden memnun olma sıralamasında 86., insanlara güvenme oranında 133. sırada – savaş içindeki Suriye halkı bile insanlara daha çok güveniyor. İçinde yaşadığı toplumdan memnuniyet sıralamasında dünya 82. olan Türkiye kendini güvende hissetme sıralamasında 110., cinayetlerin azlığı sıralamasında 85. sırada.

EĞİTİME PAY AZ, CİNSEL EĞİTİM YOK

Eğitim, Birleşmiş Milletler’in gençlere yatırım temasında en çok önem verdiği konu. Cinsel eğitim başta olmak üzere her alanda gençlere kapsayıcı bir eğitim verilmesi, genç kadınların kürtaja erişim haklarının engellenmemesi talep ediliyor. Ancak Eğitim-Sen MYK Üyesi Sakine Esen Yılmaz’a göre AKP’nin cinsel eğitime dair hiçbir politikası yok. Bu konunun bir tabu olarak kalmasını tercih ediyorlar. Kürtaj ise her geçen yıl zorlaştırılıyor. “İktidara kalsa, kız ve erkek çocukların temasını tamamen kesecekler. Kız ve erkek öğrencileri aynı sırada oturttu diye sürgüne gönderilen üyemiz var bizim” diyen Yılmaz gençlere cinsel eğitim verilmediği, cinselliğin doğallığı anlatılmadığı takdirde bunu pornografik materyallerden öğrenmelerinin kaçınılmaz olduğunu ekliyor.

Türkiye eğitim alanında dünya ortalamasının altında bir performansa sahip: Liseye devam etme oranında dünyada 119., yüksek öğrenime devam etme oranında 60. sırada, Moğolistan ve İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nın bile gerisinde. Çocukların yüzde 9’u eğitimi bırakmak zorunda kalmış. Kırsal bölgelerdeki 15-17 yaşları arasındaki kızlarda bu oran yüzde 42’ye kadar çıkıyor.

Peki öğrenime devam edebilen gençleri nasıl bir eğitim kalitesi bekliyor? OECD’nin (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) 65 ülkede yaptığı karşılaştırmalı araştırmaya göre Türkiye, Meksika’dan sonra OECD içinde en kötü eğitimi veren ülke. Matematik, okuduğunu anlama ve bilim gibi konuları ölçen PISA adlı testte Türkiye gençleri OECD ülkeleri dışında ancak Tayland, Tunus, Ürdün, Katar gibi ülkelerin gençlerini geçmeyi başararak her alanda ortalamanın çok altında kalmış. Daha fazla ülkeyi içeren Birleşmiş Milletler Eğitim Endeksi’nde ise Türkiye’nin yeri 110. sırada.

Sakine Esen Yılmaz, AKP’nin tüm eğitim politikasını ucuz işgücü ve ara eleman yetiştirmek üzerine kurduğunu söylüyor: “Az nitelikli, düşük ücretli, örgütsüz bir nüfus iktidar tarafından daha kolay kontrol edilir hâle geliyor”.

2012 verilerine göre Türkiye’de 18 yaş altı çocukların içinde çalışmayanların oranı yüzde 44. Çocukların yüzde 49’u ev işlerinde, yüzde 7’si ise ev dışı işlerde çalışmak zorunda. Ev dışı işlerde çalışan çocukların dörtte biri sanayi sektöründe çalışıyor. Yılmaz’a göre bu durum çocukların eğitim hayatını sekteye uğratıyor, öğrenimi zorlaştırıyor: “AKP’nin 4+4+4 sistemini getirmesinin nedeni de çocukların ‘dışarıdan eğitim’ adıyla ekonomiye ucuz ve güvencesiz işgücü olarak katılması, piyasaya alıştırılmaları”.

Ferhunde Özbay: Yaşlılara kimin bakacağı ana konu

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden, nüfus politikaları ve demografi üzerine çalışan Prof. Dr. Ferhunde Özbay, hükümetin çok çocuk istemesinin temelinde yaşlılara kimin bakacağı endişesinin yer aldığını söylüyor: “Çalışma çağındaki nüfusta azalma olmasa bile yaşlı nüfus sayısal olarak artacak. Bu politikayı aile kavramından kopartmadan incelemek lazım. Çok çocuk sahibi kadınların evde oturacağı, böylece yaşlılara da bakacağı düşünülüyor”. Özbay’a göre yoksulluk ve işsizlik sorunu çözülmeden doğurganlığın artmasının sonuçları korkutucu olur, zaten borç içinde olan insanlar çocuklarına bakamaz hale gelir. “Ancak iktidarlar istedi diye insanlar doğurganlıklarını artırmazlar” diyor Özbay.

Özbay Türkiye’yi “ara eleman ülkesi” değil, ara eleman eksikliği çeken bir ülke olarak nitelendiriyor: “İnsanları yönlendirmek için yapıyorlar bu açıklamaları Türkiye’de çok sayıda üniversite açarak bunu başarmak istediler. Ama bu üniversitelerin başarılı olduğunu söylemek zor. Eğitimli gençlerin işsizliği çok büyük bir sorun. Kamuda işe alımlar çok azaldı, olanların da önemli bir kısmı güvenlikle ilgili. Kadınlar hızla kamudan çıkarılmak isteniyor, diğer sektörlerde de iş bulmak gerçekten zor. Ekonomi inşaat, enerji ve sağlık sektörlerinin etrafında şekilleniyor, geri kalan sektörler iş yaratamaz hale getirildi”.

Demet Lüküslü| Gençliğe 2 seçenek: Ya dindar, ya tinerci

Türkiye’de ‘Gençlik Miti': 1980 Sonrası Türkiye Gençliği kitabının yazarı, Yeditepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Demet Lüküslü AKP’nin bir elinde Kuran, bir elinde bilgisayar olan gençlik istediğini söylüyor: “Bu politikaları eleştirenler, dindar gençliğin karşısındaki tinerci gençlik olarak adlandırılıyor. Bir tarafta makbul gençlik tanımlanırken diğer taraftan kayıp gençlik, aynı zamanda da tehdit gençlik tanımlaması yapılıyor”. Lüküslü, pek çok konudaki düzenlemeyi kendi sorumluluğunda gören bir hükümetin “tinerci gençlik” için ne yapılacağı konusunda hiçbir şekilde kafa yormamasının dikkat çekici olduğunu söylerken, bunun gençleri birey olarak görmeyen, onları aileye havale eden bir bakış açısı olduğunu ifade ediyor. AKP’nin Gezi’ye katılan gençlere bakışı da düşmanca: “Gençlik hareketi denince Türkiye’nin 60’lı, 70’li yıllarını hatırlayan, kendisinin tamamen zıttında ve hatta düşman olarak gördüğü bir hareket”. Lüküslü, bu yüzden AKP’nin 80 sonrası gençliği anlamaktan uzak olduğunu söylüyor.

Lüküslü’nün dikkat çektiği bir diğer sorun da gençlerin geleceklerinin lise aşamasından itibaren belirlenmesi. Gençler iyi iş bulabilmek için iyi üniversite bitirmek, iyi üniversitelere girebilmek için iyi liselere girmek gerektiğini biliyorlar ve iyi liseye giremedikleri zaman “yarış”ta geri kalacaklarının farkındalar. Genç işsizliği ise zar zor iş bulan gençlerin üzerinde işverenler tarafından demoklesin kılıcı olarak sallandırılıyor.

GENÇ İŞSİZLİĞİ: ÜNİVERSİTE MEZUNLARINDA DAHA FAZLA

Türkiye’de çalışanların nüfus içindeki oranı: yüzde 48. Başbakan Erdoğan’ın “nüfusumuz yaşlanırsa onlar gibi oluruz” dediği Almanya’da bile bu oran yüzde 57. Türkiye’nin oranının ne kadar düşük olduğunu anlatmak için sıralamadaki yerini söylemek yeterli: 180 ülke içinde 163. sıradayız. Türkiye’nin bu kadar gerilerde olmasının nedeni yalnızca genç nüfus değil: Kadınların çalışmaması (15 yaş üstü kadınların yalnızca dörtte biri çalışıyor) ve yüksek işsizlik Türkiye’yi sondan 17. sıraya yerleştiren esas nedenler.

15-25 yaş arası genç nüfusta çalışmak isteyip de iş bulamayan işsizlerin oranı resmi rakamlara göre yaklaşık yüzde 20 (tarım dışı). Bu, toplum genelindeki işsizlik oranının neredeyse iki katı. En yüksek işsizlik oranı ise yükseköğretim bitiren gençlerde: Yüzde 22 (Genç kadınlarda yüzde 27). Aynı oran ilköğretim mezunlarında yüzde 15, lise mezunlarında ise yüzde 16. Yani Türkiye’de üniversiteye gitmek gençlerin (en azından gençlikleri süresince) iş bulma ihtimalini artırmıyor, aksine azaltıyor.

Üniversite mezunu gençlerin iş bulamama nedenlerinin başında AKP’nin 12 yılda Türkiye ekonomisini getirdiği nokta var. İnşaat odaklı bir ekonomi yaratan AKP döneminde ekonominin geldiği durumu Çevre ve Şehircilik Eski Bakanı Erdoğan Bayraktar şöyle ifade etmişti: “Ara eleman ülkesiyiz”. AKP’nin ekonomi politikası “ara eleman” talebi yaratırken Bayraktar’ın kelimeleriyle eğitimli, “icat ve buluş yapabilen”, “kalem efendisi” gençlerin çalışabilecek iş bulamaması istatistiklerde de görülüyor. Türkiye, kişi başına düşen patent sıralamasında dünyada 85.

Gençlik Muhalefeti: Gençlik politikaları sömürüye hazırlık için

Gençlik Muhalefeti örgütünden Bedirhan Şen, emperyalist düzenin bir aracı olan AKP’nin gençlik politikalarının da emperyalizmin ve kapitalizmin arzuları doğrultusunda şekillendiğini söylüyor: “Talancı, yağmacı, emeğin karşılığını vermeyen bir sisteme gençleri hazırlamak, onlara bu düzeni kabul ettirmek üzerine kuruludur AKP’nin gençlik politikası. Sonunda kimsenin işinden memnun olmadığı, kendi hayatına dair karar veremeyen bir gençlik yaratılıyor”.

Şen’e göre AKP’nin dindar nesillerini yetiştirme politikası kısmi başarıya ulaştı: “Sol-sosyalist örgütlerin, gençlik örgütlerinin üniversitelerde ve gençler arasındaki karşılığına baktığımız zaman güçsüz kaldıklarını görüyoruz. Ama yine de bu ülkede hâlâ sokaklara çıkan, baskılara karşı direnen gençler var. Bu gençler olduğu sürece mücadele de sürecektir”.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

BDP ekoloji örgütlerini dinleyerek gelişiyor

Buka Barane Ekolojik Köy Girişimi’nden Miraz Ruspi: BDP ekoloji örgütlerini dinleyerek gelişiyor

ONUR EREM 30.03.2014

Miraz Ruspi: Ben Batman Merkez’de oy kullandım. Batman’da yarışan partiler BDP, AKP ve Hüda-Par’dı. Bu partiler arasında ekolojiyi gündemine alan tek parti BDP. Örneğin AKP’nin Hasankeyf’e baraj yapmayı desteklediğini, Hüda-Par’ın da “barajı engelleyemeyiz” dediğini biliyoruz.

BDP ekolojiyi politik söyleminin temel parçalarından biri haline getirdi, ancak ekoloji politikalarını yönlendirebilecek kadrosu yetersiz. Bu alanda yetersiz olmalarına rağmen, çevre hareketlerinin taleplerine ve yönlendirmelerine son derece açıklar. Mesela Batman’a 10 km. bisiklet yolu yapıldı. Biz bu bisiklet yolu ile araç yolu arasında bariyer olmamasının bir güvenlik tehlikesi oluşturduğunu söylediğimizde, hemen eleştirimizi dikkate alarak bariyer yaptılar. Mevcut BDP’li belediye ekoloji temalı festivallere destek veriyor, ağaç ekimi yapıyor.

Yeni dönemden beklentilerimiz çok. Öncelikle bölgenin eko-sistemi ile uyumlu kent ormanları yapılmasını istiyoruz. Batman’da petrol üretimi nedeniyle çok kirli bir hava var. Kent ormanları havayı temizlemenin yanı sıra yoksullar için gıda üretimi amacıyla da kullanılabilir. Batman’da tarım amaçlı kullanılabilecek boş araziler var. Biz belediyeden bu arazileri gıda üretimi karşılığında yoksullara tahsis etmesini talep ediyoruz.

Kentsel dönüşüm yerine yerinde dönüşüm talep ediyoruz. Yeni yaratılacak kent alanlarında ekolojinin birinci öncelik olmasını istiyoruz. Kent merkezinde araba kullanımının azaltılarak bisiklet ve toplu taşımaya ağırlık verilmesini arzuluyoruz.

Diyarbakır il sınırları içinde kalsa da Batman’a 7 km. uzaklıkta bir ekoloji köyü kuruyoruz. Batman ve Diyarbakır belediyeleri bu projelerimize de destek veriyor.

Batman’ın bir diğer ihtiyacı da nehir ıslah projeleri. Ancak DSİ’nin hazırladığı projeler ekoloji değil tüketim odaklı. Belediyenin bu konuya ağırlık vermesini, kenti tehdit eden HES ve baraj projelerine karşı aktif bir mücadele vermesini istiyoruz.

BDP bu konularda çok istekli ancak yeterli kadrosu yok. Ancak bu açığını ekoloji örgütlerinden gelen tepkileri dinleyip uygulayarak kapatıyor. Söylemleri, yeni dönemde de ekoloji politikalarının artarak devam etmesini zorunlu kılıyor.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum yap

Hepimiz ezilmeyi bekleyen böcekleriz

Hepimiz ezilmeyi bekleyen böcekleriz

ONUR EREM 07.04.2014

Bunlar terörist” dedi katilin biri. ODTÜ’den bahsetmiyorum, bu başka bir mekan, başka bir zaman. Dağda yürüyen bir grup insan için söyledi bir katil bu sözleri, “O zaman haydi ezelim şu böcekleri” diyerek düğmeye bastı bir diğeri. Birkaç saniye sonra 34 kişi öldü. Bazısı patlamanın şiddetiyle, bazısı yanarak. Roboski Katliamı’nın ardından 119 hafta geçti. Katliam tüm ülkede derin bir travma bıraktı. Sorumlular bulunmadı, yargılanmadı.

Şimdi, Roboski’nin üzerinden bir hafta geçmeden Cizre’nin bir köyünün, sonraki hafta Çukurca’da başka bir köyün bombalandığını düşünün. Aradan geçen 119 haftada her seferinde başka bir köyde onlarca sivil havadan yağan bombalarla ölse ne hissederdiniz? Üstelik bu sefer sorumluları belli olsa, “emri ben verdim” dese ama yargılanamasa… Protesto için Taksim Meydanı’nda kendinizi mi yakardınız? Terörist mi olurdunuz?

HER HAFTA BİR ROBOSKİ DAHA

Roboski’nin ardından İnsansız Hava Araçları’yla (İHA) her hafta en az bir saldırı daha oldu. 110 haftada yüzlerce sivil, yüzlerce çocuk daha öldürüldü. Duymadınız mı? Duymamanız normal çünkü bu insanlar, bu çocuklar Pakistan’da ve Yemen’de öldürüldü.

PAKİSTAN MI UZAK, EDİRNE Mİ?

Pakistan ve Yemen çok mu uzak? Cevabı nerede olduğunuza bağlı. Edirne kadar yakınınızda olabilir, eğer Şemdinli’deyseniz: Biri kuş İHA uçusu 1.6, diğeri 1.8, öteki 2.1 megametre Şemdinli’den. Hangisi Edirne, hangisi Pakistan, hangisi Yemen biliyor musunuz? Fark eder mi? Duymamanız normal çünkü, Roboski’yi bile görmemek için direnen Türk medyasına hepsi aynı uzaklıkta: ÇOK.

Artık o kadar çoklar ki kimse sayılarını bile bilmiyor. Böceklerden bahsediyorum, ezilen böceklerden. İHA operatörleri kendi aralarında böcek ezmek derlermiş insan bombalamaya. Yerden binlerce, bazen de on binlerce kilometre yükseklikteki İHA’nın gelişmiş kamerasından bakılınca küçük böcekler gibi gözükürmüş insanlar, ABD’deki bir askeri üste, güvenle kahvelerini yudumlarken bilgisayar ekranında oyun oynar gibi insan öldüren İHA operatörlerine. Düğmeye bastıktan sonra, patlamanın şiddetiyle ölmedilerse tıpkı terlikten kaçan böcekler gibi kaçışırlarmış sağa sola. Kaç kişinin öldürüldüğüne, kaçının sivil, kaçının çocuk dair net bir veri bile yok. ABD’nin açıkladığı rakamlara kimse güvenmiyor.

Durduk yere nereden çıktı Pakistan’daki İHA’lar? İHA’lar ABD tarafından sıklıkla teröristleri öldürmek için kullanılıyor. Terörist derken, Roboski’deki gibi teröristlerden bahsediyorum. ODTÜ’deki teröristler var ya, hem de ateist olan. Gezi Parkı’naçadır kuran teröristler gibi işte. Yani yetkili bir kişinin “Bunlar terörist” demesiyle teröriste dönüşen siviller onlar.

Katilin biri “Bunlar terörist” dedi diye ODTÜ’deki gençlerin hiçbir zaman İHA’larla bombalanıp öldürülmeyeceğini düşünüyoruz. Söylemesi çok kolay. Ancak sıradan insanlar olarak geleceği öngörmekte çok başarısızız. 10 yıl önce biri çıkıp da “Türkiye’de ufak bir park yüzünden kitlesel ayaklanma çıkacak”, “Atatürk ve Apo bayraklı gençler el ele tutuşup Taksim’in göbeğinde Paris Komünü gibi komün kuracak”, “Sınırı geçmeye çalışan 34 Kürt köylü savaş uçaklarıyla öldürülecek” vs. dese inanır mıydınız? Haydi sonuncusunu geçelim, Kürtler sınırı geçmeye çalışmasa da, köylerinde otururken dahi savaş uçağıyla bombalanabiliyor (Bknz: 1994 Kuşkonar ve Koçağılı köyleri). Ama geri kalanına muhtemelen kimse inanmazdı 10 yıl önce.

Silah şirketlerinin orta vadeli hedefi İHA’lara otonomi kazandırmak – böylece aralıksız 10 saatten daha fazla çalışamayan bir İHA operatörü insan yerine 7/24 İHA’lardan gelen veriyi inceleyerek kimin terörist olduğuna, kimin vurulacağına kendisi karar veren bir yazılım yaratmak. Bilim-kurgu gibi geliyor değil mi? Yine de bir on yıl daha bu kararın uygulanmasının, yani son olarak veriyi kontrol edip düğmeye basma görevinin bir insanın onayına bağlı olacağını söylüyorlar. Bir silah şirketinin verdiği söze, bir bilgisayarın verdiği “Bunlar terörist” kararı kadar güvenebilir miyiz?

EN SON NE ZAMAN TERÖRİSTTİN?

Gerçi kararı veren bilgisayar değil de insan olunca daha mı güvenilir? “Bunlar terörist” diyip İHA’dan yağdırdıkları bombalar düğün konvoyuna düştü mesela Yemen’de, Roboski’den neredeyse tam 2 yıl sonra. 17 kişi öldü, 20 kişi yaralandı. Yargılanacak bir sorumlu bulunamadı.

Kararı veren bilgisayar değil de insan olunca daha mı güvenilir? Siz en son ne zaman Türkiye’nin en yetkili insanı tarafından terörist ilan edildiğinizi hatırlıyor musunuz? Berkin Elvan’ın cenazesinde mi? Gazetecilik yaptığınız için mi? 1 Mayıs’ta mı? Kalekol inşaatına karşı çıkarken mi? Çantanızda baret ve maske olduğu için mi?

BÖCEK DEĞİL, ÇOCUK

Bu yazıyı yazmama sebep olan, yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz azılı terörist. Annesini, babasını ve iki kardeşini öldüren İHA saldırısından sağ çıkmayı başarmış. Bir grup sanatçı #BöcekDeğil (#NotABug) diye bir kampanya başlatarak bu küçük kızın dev fotoğrafını basıp Pakistan’ın en çok bombalanan bölgesi olan Khyber Pukhtoonkhwa’daki bir köyde yere sermişler. ABD’de bir askeri üste monitöre bakan İHA operatörlerine böcek ezmediklerini, çocuk öldürdüklerini hatırlatmak için.

OBAMA: EMRİ BEN VERDİM

Roboski’nin aksine, Pakistan’ın, Yemen’in sorumluları saklanmıyor. “Emri ben verdim” diyor Obama. Pakistan’daki mahkemeler ABD’nin İHA bombalamalarını yasadışı, insanlık suçu, BM sözleşmeleri ihlali ve savaş suçu olarak tanımlasa da Obama bu yöntemin verimli bir yöntem olduğunu, sivil sayısından daha fazla terörist öldürüldüğünü söyleyerek suçlamaları reddediyor. ABD’yi işgal edemeyeceklerine göre, Pakistan’da yaşayan insanların elinde bu katliamları durdurmak için hiçbir güç yok. Her İHA saldırısından sonra ortalama 50 kişinin tepki olarak terör örgütlerine katıldığını hesaplıyor ABD Dışişleri Bakanlığı. Böylece sonraki İHA saldırılarının da zemini hazırlanmış oluyor.

KATLİAMLARI BİZ FİNANSE EDİYORUZ

Bütün bu katliamları biz finanse ediyoruz. Sen, ben, arkadaşların, ailen… İçinde yaşadığımız sisteme sadık yurttaşlar olarak cüzdanımızdan çıkan paralar bir çocuğun kafasına düşen bombaya dönüşüyor: Mesela devlete verdiğiniz vergiler, ordu bütçesine dönüşüp silah şirketlerini, böylece daha gelişmiş İHA’ları besliyor. Mesela kullandığınız benzini üreten şirketler petrol zengini ülkelerdeki savaşları destekliyor. Dünya çapında her yıl 2 trilyon dolara yakın para orduların ihtiyaçları için harcanıyor. Buna silah şirketlerinin bütçeleri ve harcamaları dahil değil.

BİR ÇOCUK GÖĞE, BİNLERCESİ YERE

Kısaca, biz bu sistemin çarkı olmaya devam ettikçe, silah şirketlerinin para kazanması gibi ekonomik çıkarlar uğruna sürdürülen savaşlarda çocukların üzerine bomba yağmaya devam edecek. Dün Roboski’de, bugün Pakistan ve Halep’te, yarın? İhtiyaca göre İstanbul’da, Lefkoşa’da veya dünyanın herhangi bir yerinde. Hepimizi potansiyel “ezilmeyi bekleyen böcekler” olarak gören kapitalist düzeni yıkmadıkça Pakistan’da bir çocuğun yüzü göğe, dünya çapında binlercesininki yere bakmaya devam edecek.

İHA’ların geçmişi

İnsansız Hava Araçları ABD’nin Vietnam Savaşı’yla birlikte geliştirilmeye başlandı. Pilot kaybetmek istemeyen ABD ordusu, uçakları uzaktan kumanda edebilmek için teknoloji geliştirmeye başladı. Başlangıçta daha çok gözlem amaçlı kullanılan İHA’lar, özellikle 1990’lardan sonra üretilen gelişmiş modellerle birlikte sıklıkla saldırı görevleri için de kullanılır hale geldi. Günümüzde 50’den fazla ülkede gözlem veya saldırı amaçlı İHA bulunuyor.

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum yap