Türkiye’ye gaz satışını birlikte engelleyebiliriz

Bahreyn için başardık, Türkiye için de yapabiliriz

Güney Kore’de silah ticaretine karşı mücadele veren örgütlerden WWW’nin kurucusu Seungho Park: “Son sevkiyata hazırsız yakalandık, birlikte çalışırsak gelecekteki gaz satışlarını engelleyebiliriz. Bunu Bahreyn’de başardık”

DSCF789730.05.2015 ONUR EREM @onurerem

Seungho Park, Güney Kore’de silah ticaretini durdurmak için mücadele veren anti-militaristlerden. Militarizmin hayatın pek çok alanında kendini hissettirdiği, vicdani ret hakkının tanınmadığı ülkesinde Türkiye’ye göz yaşartıcı gaz satışını durdurmak için yürütülen kampanyanın da örgütleyicilerinden biri olan Park geçen hafta İstanbul’daydı. Kendisiyle hem Kore’deki militarizm hem de Türkiye’ye gaz satışının engellenmesi üzerine konuştuk:

>> Kore’de silah ticareti karşıtı mücadeleye nasıl dahil oldunuz?

Hayatımda en büyük etkiyi yaratan kişi George W. Bush’dur. 2. Irak Savaşı’nda Kore’nin Irak’a asker göndermesiyle birlikte buna karşı bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm. O andan önce barış savunuculuğuyla ilgili çok bilgim yoktu. Hatta militarist kültürün çok baskın olduğu ülkemde lise öğrencisiyken asker olmayı bile düşünüyordum! Kore’de askerler lisede milli güvenlik dersleri verir, derste videolar izletir. O videolarda iplere tırmanmalarını, havalı kamuflaj kıyafetlerini gördüğümde “Bu eğlenceli bir işe benziyor” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Fakat Irak Savaşı’nın canlı görüntüleri televizyonlarda yayınlanmaya başladığında savaşın ve askerliğin ne anlama geldiğini ilk defa anladım. Hayatımı savaşlara karşı mücadele ederek geçirmeye karar verdim.

Üniversiteyi bitirdikten sonra barış çalışmaları üzerine yüksek lisans yapmak istiyordum. O sırada Kore Af Örgütü’nün 3 aylık stajyer ilanını gördüm ve yüksek lisansa başlamadan biraz pratik tecrübe edinmek için başvurdum. Sonrasında 4 yıl boyunca Af Örgütü’nde idam cezasının kaldırılması, vicdani ret, silahsızlanma ve silah ticaretinin engellenmesi konularında çalıştım. Bir yıl önce de Kore’de Weapon Zero ağındaki aktivistlerle birlikte World Without War (WWW – Savaşsız Dünya) örgütünü kurduk ve bir yıldır orada çalışmalar yürütüyorum. Savaştan kâr eden şirketleri inceleyip ifşa ediyoruz, Güney Kore’nin Kuzey Kore’yi bahane ederek envanterinde tuttuğu misket bombalarının imha edilmesi için uğraşıyoruz. Kore’de misket bombası üreten şirketlerin en büyük yatırımcısının devletin emeklilik fonu olduğunu ortaya çıkardık ve insanlar misket bombalarının kendi paralarıyla finanse edildiğini görünce bu üretime daha fazla tepki gösterdi. Ayrıca Türkiye ve Bahreyn gibi baskıcı rejimlere göz yaşartıcı gaz ihracatını durdurmak için kampanyalar yapıyoruz.

>> Kore toplumu, orada üretilen gazların burada nasıl kullanıldığından, bunun sonuçlarından haberdar mı?

Evet. Türkiye’ye milyonlarca gaz fişeği satan bir ülke olmak bizim için bir utanç kaynağı. Gaz aldığınız diğer ülkeler için bu böyle olmayabilir ama eylemcilere karşı kullanılan göz yaşartıcı gazların Kore tarihinde büyük önemi var. Kore’de başına gelen gaz fişeği kapsülü nedeniyle ölen iki genç Kore toplumunu ve tarihini derinden etkiledi. İlki 1960’lardaki öğrenci protestoları sırasındaydı ve bu ölümün ardından protestolar şiddetlendi, iktidar el değiştirdi. İkincisiyse 1980’lerdeki demokratikleşme eylemleri sırasında öldü. Benzer bir şekilde, o gencin ölümü Kore toplumunun iktidara karşı tepkisini artırdı ve uzun mücadelelerin ardından diktatörlük son buldu. Bu tepkileri dikkate almak zorunda kalan polis, yasalar gaz kullanmalarına izin verse de 1990’lardan itibaren molotof kokteyli kullanılmayan eylemlerde göz yaşartıcı gaz kullanmıyor. Bugün Kore’de diktatörlük dönemi ve demokrasi mücadelesinden bahsederken herkesin aklına gazlı, dumanlı anılar geliyor.

Kendi ülkemizde bunun kullanılmasını engellemeyi başarmışken Türkiye ve Bahreyn gibi ülkelere satılması da Kore halkının tepkisini çekiyor. Bu tepki sayesinde Bahreyn’e gaz satışı engellendi.

DSCF7896>> Neden Türkiye için de engellenemedi?

Bahreynliler kampanyalarını dünyaya duyurmak için çok uğraştı, Kore’ye gelip milletvekilleriyle ve sivil toplumla görüştüler, yalnızca Kore değil, diğer gaz satıcısı ülkelerin de satışını engellemek için çok çaba harcadı. Türkiye’deki gaz karşıtları ise böylesine uluslararası bir kampanya örgütleyemedi. Bu nedenle Kore’deki yetkililerin 2014 başında Bahreyn ve Türkiye için iptal ettiği ihraç izni 2014 Kasım’da Türkiye için tekrar çıkarıldı ve bu yılın bahar aylarında 1.5 milyon fişeklik sevkiyatın tamamı Türkiye’ye teslim edildi.

Türkiye’ye gaz satışını öğrendiğimizde önümüzde bunu engellemek için çok az zaman vardı. Hem Kore’nin kendi gündemi çok yoğundu, hem de insan hakları savunucuları başka kampanyalar ile meşguldü. Bu yüzden elimizden geleni yapsak da örgütlediğimiz kampanyanın etkisi fazla olamadı. Fakat bundan sonraki süreçte birlikte örgütleyeceğimiz kampanyalarla gelecekteki sevkiyatları engelleyebileceğimizi düşünüyorum.

>> Bundan sonrası için ne yapabiliriz?

Uluslararası dayanışmanın büyük önemi var. Güney Kore’de hiçbir hükümet göz yaşartıcı gaz nedeniyle utanç verici bir duruma düşmek istemez. Hükümet, uluslararası basındaki haberleri çok ciddiye alıyor. Bahreyn’in kampanyası bu sayede sonuca ulaşmıştı.

Silah ticareti uluslararası, biz de uluslararası hareket etmeliyiz. Türkiye ve Kore’deki hareketler birbiriyle yakın ilişkide olursa daha büyük kampanyalar örgütleyebilir. Biz de bunu hedefliyoruz.

Kore’de yaşadığımız bir diğer sorun da bu konuda bilgilere erişmenin çok zor olması. Bilgi edinme hakkı kapsamında başvurduğumuzda bir yanıt alamıyoruz. Yalnızca milletvekilleri, konuyu meclise taşıdıklarında bazı cevaplar alabiliyor ve bunları kampanyalarımızda kullanıyoruz. Türkiye’de de bilgi edinmek çok zor bir iş. Bu nedenle göz yaşartıcı gaz ticaretine dair bilgiler bize bazı kaynaklardan ulaştığında harekete geçmek için çok geç kalmış olabiliyoruz. Ama yine de elimizden geleni yapmalıyız.

Örneğin biz Kore’de bir yasa çıkararak göz yaşartıcı gaz ihracatında insan haklarına dair kriterlerin dikkate alınmasını, Türkiye ve Bahreyn gibi ülkelere satılmamasını sağlamak istiyoruz.

Türkiye ile Güney Kore arasında tarihi olarak özel bir ilişki var. Türkiye’nin Kore savaşına asker yollamasından beri hükümetlerimiz kardeş ülke olduğumuzu söylüyor. Bu ilişkiyi her zaman hükümetler kullanıyor ama biz de kampanyalarımızda bunu kullanabiliriz. Çünkü ülkelerimiz arasındaki silah ticaretleri halkların faydasına değil, silah şirketleri ve tacirlerinin çıkarına oluyor.

Bu kardeşlik tanımına dair de çekincelerim var. Birbirimizi kardeş olarak ilan ediyoruz ama bu kardeşlik savaşı ve çatışmayı temel alıyor. Bir öteki, Kuzey Kore üzerinden oluşturuluyor. Oysa biz iki halk olarak iktidarların çizdiği sınırlara da karşı çıkmalıyız diye düşünüyorum.

Kore’de vicdani ret yok, militarizm her yerde

>> Güney Kore’de hükümetin silahlanma harcamaları ve güvenlik politikalarında Kuzey Kore’nin nasıl bir etkisi var?

Güney’in hükümeti silahlanma harcamaları, militarist uygulamaları ve güvenlik politikaları için her zaman kullanabileceği bir bahaneye sahip: Kuzey Kore. Ne zaman toplum bunlara itiraz edecek olsa “Kuzey Kore” diyerek halkın rızasını almayı başarıyor hükümetler. Yıllardır vicdani ret hakkını tanımayarak ülkenin dünyanın en büyük vicdani retçi hapishanesi olmasına yol açarken de Kuzey’i bahane ediyorlar. Şimdi de aynı bahaneyle 40 adet F-35A savaş uçağı ve füze önleme sistemleri alacaklar ABD’den. Bu silahlanma yarışını durdurmak için Güney Koreli savaş karşıtları olarak mücadele ediyoruz.

>> Güney Kore’de vicdani retçilerin son durumunu anlatabilir misiniz?

Güney Kore’de her erkek 21-24 ay arası askerlik yapmak zorundadır. Güney Kore zorunlu askerliğin en sert şekilde uygulandığı ülkelerin başında geliyor. Büyük kısmı Yahova’nın Şahidi olmak üzere şu anda 700 vicdani retçi var hapiste. Fiziksel veya psikolojik sağlık sorunları nedeniyle rapor almak da neredeyse imkânsız. Ülkede azalan genç nüfus nedeniyle tüm erkekleri askere almak istiyorlar.

>> İsrail’deki gibi kadınları askere alma düşüncesi oldu mu hiç?

Hayır, olmadı. Güney Kore’de hâkim olan militarist kültürün de etkisiyle kadınlar birer özne olarak değil, “korunması gereken nesneler” olarak görülüyor. Bu kültürün kadınların toplumdaki rollerini etkilediğini söyleyebilirim. Kadınlardan beklenen şey anne olmaları. Ayrıca militarist kültürle yetişen kadınlar da zorunlu askerliğe itiraz etmiyor.

Özellikle anti-militarizm savunucusu kadınlara “Sen askerlikten ne anlarsın” gibi yorumlar yapılıyor. Derneğimizin anti-militarist çalışmalarını eleştirmek için telefonla arayanlar, telefonu kadın üyelerimiz açtığında “Orada konuşabileceğim bir adamı bağla” diyor. Kadınları bu konuda muhatap bile almıyorlar.

>> Bahsettiğiniz militarist kültürün toplumda başka nasıl etkileri oluyor?

Diktatörlük döneminden beri iktidarlar toplumu kontrol etmek için militarist bir kültür dayatıyor. Aslında tüm Kore toplumu askeri bir toplum olarak tasarlanmış, toplum ordunun devamı gibi. Okullar militarist kültürün empoze edildiği alanların başında geliyor. Örneğin ilkokul ve ortaokuldayken her sabah asker gibi sıraya dizilir ve müdürün sıkıcı konuşmalarını dinlerdik. Rahat ve hazırol komutlarını her sabah uygulamamız gerekirdi. Yine ordudaki gibi kolektif cezalandırma sistemi var okullarda, yani bir kişi yaramazlık yaptığı zaman yalnızca o birey değil, tüm sınıf cezalandırılıyor. Ortaokul ve lisede müfredatın bir parçası olarak çocuklar tahta silahlarla ve kamuflaj kıyafetleriyle askeri eğitim alıyordu yakın zamana kadar.

İş dünyasında da terfi sistemi askeriyedekine çok benzer bir şekilde işliyor. Terfi edenlerin ordudaki gibi belli ayrıcalıkları oluyor, örneğin işyerinde terlikle gezebiliyorlar.

Orduya dair herhangi bir şeyi tartışmak imkansızdı bir süre önceye kadar. Ordu bir tabuydu. Şimdi de çok farklı olduğu söylenemez. İktidarların söylemi değişse de politikalarının özü değişmedi.

>> Kore’deki anti-militaristler olarak hareketinizin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Vicdani ret hakkı, silahsızlanma, militarist kültürü geriletme hedeflerinize ulaşabileceğinizi düşünüyor musunuz?

Yapmamız gereken çok şey var. Şu anda askeri gerginliğin yüksek olması, mücadelemizde zafer kazanmamız açısından daha zor bir ortam yaratıyor. Ama bunlara rağmen mücadelemizin etkilerini hissediyoruz. Örneğin 2000’lerden itibaren politik nedenlerle vicdani reddini açıklayan, Yehova’nın Şahidi olmayan vicdani retçi sayısı artıyor. Toplumda çok sayıda insan anti-militarist düşüncelerine katılmasa bile topluma hiçbir zararı dokunmamış bu insanların hapse atılmasına tepki gösteriyor.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Van’dan Erivan’a bisikletle sözlü tarih

Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yüksek lisans yapan Mustafa İşçier, Müslümanlaştırılan Ermeniler, ve Ezidiler’le ilgili sözlü tarih çalışması için Van’dan Erivan’a 3 haftalık bisiklet turuna çıkacak

n_63392_115.06.2015 ONUR EREM @onurerem

Mustafa İşçier tüm engelleri aşmayı başaran görme engelli bir bisikletçi ve tarihçi. Daha önce Kızıldere Katliamı’nın yıldönümünde tandem (2 kişilik) bisikletle Tokat’ın Kızıldere köyüne giden, İstanbul’da soğuk kış gecelerinde evsizlere bisikletiyle çorba dağıtan İşçier 12 Ağustos’ta yüksek lisans tezinin saha çalışmasını yapmak için geniş bir coğrafyayı ve 3 ülkeyi kapsayacak bir bisiklet turuna çıkacak. Amacı Müslümanlaştırılmış Ermeniler, soykırım ve Ezidiler üzerine bir sözlü tarih çalışması yürütmek.

Tarihsel coğrafya ve soykırım belleği

Binlerce yıldır varoldukları topraklardan yüz yıl önce söküp atılan halkları ve kültürleri inceleyecek İşçier’in çalışması, sözlü tarihteki tarihsel coğrafya ve soykırım belleğini bilimsel bir araştırmaya aktarmak.

Van’da başlayacak yolculuklarında Ahtamar adası ve eski Ermeni köylerinden geçerek Ağrı, Doğubeyazıt, Iğdır, Tuzluca, Aralık, Ahora, Kars, Digor, Ocaklı, Ani Harabeleri, Mor Kilise, Beş Kiliseler’in ardından Posof Sınır Kapısı’ndan önce Gürcistan’a sonra da Ermenistan’a ilerleyecekler.

6 Ermeni de katılacak

Boğaziçi Üniversitesi’nde dekanlığın ve profesörlerin de desteklediği planlarını BirGün’e anlatan İşçier, “Yolculukta yalnız olmayacağım. Bu alanda çalışma yürüten insanlarla birlikte olacağız. İstanbul’dan 6 kişilik bir ekip olarak yola çıkacağız, Diyarbakır’dan da 6 kişilik bir Ermeni grubu bize katılacak. Bisikletlerimizle yol boyunca her köyde sözlü tarih çalışmaları yapacağız” diyor. Tarihsel coğrafyayla soykırım belleği arasında önemli ilişkiler olduğunu anlatan İşçier, bu çalışma sırasında yolculuklarının belgeselini de çekeceklerini söylüyor.

Kaynak arıyorlar

İşçier, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Kulübü’nün küçük bütçesinden bu araştırma için bir kaynak ayarlamayı başardıklarını, ancak bunun küçük bir grup için yeterli olacağını, bu nedenle araştırmaları için daha fazla kaynak arayışında olduklarını söylüyor ve saha araştırmasına destek vermek isteyenlerin Tarih Kulübü’nün mail adresi olan butik@boun.edu.tr üzerinden iletişime geçmeye çağırıyor.

 

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Umutsuzluk Oteli

Migrants on the Hotel Captain Elias in Kos, where hundreds of people have gathered and are living in hard conditions while waiting for a permanent permit02.06.2015 Nicola Zolin

Yunanistan’ın kontrolündeki On İki Ada’ya gelen göçmen sayısı son haftalarda büyük oranda arttı. Çoğunluğu ülkelerinde savaşlardan kaçan Suriyeli, Iraklı ve Afganistanlılar daha iyi bir gelecek için Avrupa’ya ulaşma hayallerini gerçekleştirerek bu adalara vardı.

Göçmenlerin büyük kısmının yolculuğu geçen ay, yaşadıkları kentlerde başladı. Suriye’den gelenler önce Lübnan’a, ardından Türkiye’ye ve son olarak Bodrum ve çevresindeki yerleşim birimlerinden On İki Ada’ya ulaştı.

Leros gibi birkaç adada sığınmacılar yasal belgelerini almakta sıkıntı yaşamasa da İstanköy’de (Kos) durum farklı. İstanköy’ün küçük polis karakolu, sığınmacı sayısıyla başa çıkmada zorluk yaşıyor. Her gün yaklaşık 50 sığınmacının işlemlerinin yapıldığı karakola günde 200 sığınmacı geliyor. Bu nedenle belgelerini alamayan sığınmacıların büyük kısmı, işlemleri yapılana kadar adada beklemeyi tercih ediyor.

Syrian migrants on the Hotel Captain Elias in Kos, where hundreds of people have gathered and are living in hard conditions while waiting for a permanent permit“28 gündür İstanköy’de belgelerimizi almayı bekliyoruz” diyor Afganistan’dan üç çocuğu ve eşiyle birlikte gelen Mahmut, “Bize birkaç gün içinde geçici izin belgelerimizi vereceklerini söylediler ama hâlâ alamadık. Ne yapacağımızı bilmiyoruz”.

Göçmenden tiksinen turistler

Öte yandan ada ekonomisinin merkezi olan turizm sektörü temsilcileri adada sığınmacıların varlığından rahatsızlık duyuyor. Bu konuda uluslararası basında çıkan makaleler ve bu durumun turist sayısını azaltabileceğine dair analizler adadaki yetkilileri de harekete geçirmiş durumda. Örneğin İngiliz Daily Mail gazetesindeki bir makale, Britanyalı turistlerin güneşlenmek, rahatlamak ve macera dolu gece hayatı yaşamak için geldikleri adada sığınmacıları görmekten tiksindiğini, onların gerçekliğiyle karşılaşmaktan iğrendiklerini anlatıyordu.

Adadaki sığınmacılar ise çaresizlik içinde. Yakınlarını, ailelerini ve topraklarını arkada bırakmanın ağırlığını taşıyorlar omuzlarında.

migrantcrisis-greece020

Bu noktadan sonra kıtanın kuzeyine doğru yapacakları yolculukta karşılaşacakları zorluğun daha az olacağını düşünüyorlar. “Buraya kadar geldik ve en büyük zorlukların geride kaldığını düşünüyorum” diyor yakın bir arkadaşıyla Şam’dan yola çıkan Muhammet.

Muhammet ve arkadaşı, eskiden Kaptan Elias Oteli olan terk edilmiş bir binada kalıyor, diğer pek çok göçmenle birlikte. Kırık camlar ve pis bir zemine sahip bu terk edilmiş binada yere serdikleri yorganların üzerinde tıkış tıkış yatmalarına binanın sahipleri şimdilik itiraz etmiyor. Suriye’nin Halep kentinden gelen ve ülkesini geride bırakmanın acısını hâlâ yaşayan 22 yaşındaki Ahmet “Başlangıçta bir otelde kalıyordum” diyor, “Ama param hızla tükenmeye başlayınca buraya geldim”. Ahmet iç savaş başladığında bir süreliğine tutuklanarak hapishanede kalmış ve İngilizce’yi hapishanede öğrenmiş. “İzin belgelerim çıkana kadar bu binada kalmaya devam etmekten başka çarem yok” diyor. Ülkesindeki savaş bitene kadar Almanya’da yaşamak isteyen Ahmet’in kaderini paylaşan pek çok göçmenle dolu kaldıkları bina. Daha iyi bir gelecek için şu an içinde bulundukları kötü koşullara katlanıyorlar.

migrantcrisis-greece009Çocuklar hastalanıyor

Umutsuzluk Oteli’ne dönüşen bu binada kalan ailelerin en büyük sıkıntısı kırık camlardan giren soğuk rüzgar ve elektik, su gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamamak. Parası olanlar çevredeki bakkallardan yiyecek alabiliyor fakat göçmenlerin çoğu gününü tek bir öğünle geçirmeye çalışıyor. Kullanabilecekleri bir mutfak veya gazın da olmadığı göçmenler çoğunlukla ekmek yiyerek, bazen de yaktıkları ateşte patates kızartarak karınlarını doyurmaya çalışıyor. Ailelerin en büyük korkusu ise hijyen koşullarının her geçen gün daha da kötüleştiği bu binada çocuklarının hastalanması.

İstanköy’ün turistik merkezindeki bir köprünün altındaki çimenlikte yaşamaya başlayan Suriyeli bir aile “Kaptan Elias Oteli’nde kızımızı hastalıklardan koruyamadığımız için buraya geldik. İçeride çok fazla insan var ve ortam yaşanmaz hale gelmişti” diyor. Fakat polisler sokaklardaki tüm sığınmacıları Kaptan Elias’a veya kurulmakta olan göçmen kamplarına götürmek için devriye geziyor.

Sınır Tanımayan Doktorlar, yerel gönüllüler ve STK’ler Kaptan Elias’ın önüne kurdukları çadırlarda sığınmacıların sağlık durumlarını izlemek ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmek için emek harcıyor. İstanköy’deki yetkililerin umursamaz tavırları nedeniyle sığınmacıların tek desteği, kendilerine yardım eden bu gönüllüler.

ÇEVİRİ: Onur Erem

Çeviri içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum bırakın

AP: Türkiye’de Ateistler ve Hristiyanlar tehdit altında

Avrupa Parlamentosu İnanç Özgürlüğü Çalışma Grubu’nun önceki gün yayımladığı 2014 raporunda AKP hükümeti döneminde azınlık inançlarının durumunun kötüleştiği, sekülerliğin kağıt üzerinde kaldığı ifade ediliyor

european-parliament-in-brussels104.06.2015 ONUR EREM @onuerem

Avrupa Parlamentosu’ndaki farklı siyasi parti gruplarının ortak çalışma grubu olan Avrupa Parlamentosu Gruplararası Din veya İnanç Özgürlüğü ve Dini Tolerans Çalışma Grubu (FoRB&RT), 2014 yılı raporunu yayımladı. Dünyada ve Avrupa’daki ülkelerde geçen yıl bu alanda yaşanan gelişmelerin ve ülkelerin genel durumlarının yer aldığı raporda Türkiye’ye büyük eleştiriler yer alıyor.

10939698_10152504550656986_1704180237_o“Türkiye Anayasası’nda inanç özgürlüğü yer alsa da, Türkiye resmen seküler bir devlet olsa da pratikte Sünni Müslümanlar imtiyazlı konumda” ifadelerinin kullanıldığı raporda, diğer dinlerin ibadethanelerinin tanınması ve din insanları yetiştirmeleri konusunda azınlıkların haklarının kısıtlandığı anlatılıyor.

Önceki gün yayınlanan raporda Türkiye hakkına dikkat çekici ifadeler şöyle:

>> 2002’de AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte dini azınlıkların durumu endişe verici bir hal aldı, içinde bulundukları şartlar pek çok açıdan geriledi.

>> 2014 yılında toplumdaki farklı inanç gruplarının durumu belirgin bir şekilde kötüleşti. Hükümetin politikaları nedeniyle en fazla risk altında olan gruplar ise Hristiyanlar ve Ateistler.

>> 2013 ve 2014 yıllarında AKP yetkilileri ateistler hakkında açıkça negatif söylemlerde bulunurken, ülkedeki yasalar nedeniyle açıkça dini reddeden insanlar hakkında “dini değerleri aşağılama” gerekçesiyle hapis cezaları verilebiliyor.

>> Hükümet ve Sünni toplum tarafından Alevilere karşı hem resmi hem de toplumsal ayrımcılık uygulanıyor. Alevilerin cemevlerinin resmi olarak ibadethane statüsünde tanınması için hiçbir adım atılmıyor.

>> Hükümet Alevilerin gerçek Müslüman olmadığını iddia ediyor.

>> Dini azınlıklar yasal ve idari süreçler nedeniyle özgür bir şekilde faaliyet yürütemiyor.

>> Hristiyanlar kilise inşa etmek için yasal izin almakta zorluk yaşıyor.

>> Hiçbir azınlık inancı tüzel kişilik sahibi olamıyor ve bu nedenle ciddi sıkıntılar yaşıyor. Örneğin 2014 yılında İzmir’deki Santa Maria Kilisesi tüzel kişilik sahibi olamadığı için tüm mülklerini devlete vermek zorunda kaldı.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

‘Asker kaçakları’ seçimde ne yapmalı?

Vicdani Ret Derneği avukatlarından Davut Erkan, seçim günü oy kullanacak ‘asker kaçakları’nın başına bir şey gelmeyeceği yönündeki açıklamaların gerçeği yansıtmadığını söylüyor

03.06.2015 ONUR EREM @onurerem

Türkiye’de 700 binden fazla yoklama kaçağı ve bakaya statüsünde bulunan erkek var. Bu oran, seçmenlerin yaklaşık yüzde 1.5’ini oluşturuyor. Seçimde sandık başında oy kullanırken yakalanıp haklarında işlem yapılması korkusu ise bu insanları seçimde oy kullanmamaya itiyor.

Geçen hafta konuyla ilgili bir açıklama yapan Milli Savunma Bakanlığı, seçmenleri oy kullanmaya çağırarak “Yoklama kaçağı veya bakaya olarak aranan yükümlülerin oy kullanmalarına engel bir durum söz konusu değildir. Bu durumdaki yükümlüler hakkında en fazla bir tutanak tutulabilir. Vatandaşların demokratik haklarını kullanması her şeyden öndedir” ifadelerini kullandı. Bakanlık’ın açıklamasına bakıldığında asker kaçağı seçmenler hiçbir endişe yaşamadan oy kullanabilir gibi anlam çıkıyor. Konuyu radikal.com.tr de “Asker kaçakları sandık başında yakalanmayacak” diye haberleştirmişti.

Davut Erkan (solda) vicdani ret eyleminde, “Kaçak değil vicdani retçiyiz” pankartını taşırken.

Davut Erkan (solda) vicdani ret eyleminde, “Kaçak değil vicdani retçiyiz” pankartını taşırken.

‘Tutanak yakalamadır’

Fakat Vicdani Ret Derneği avukatlarından Davut Erkan, Milli Savunma Bakanlığı’nın ve radikal.com.tr haberinin doğruyu yansıtmadığını söylüyor: “Açıklamada ‘En fazla bir tutanak tutulabilir’ deniliyor. Oysa tutanak tutulması demek zaten yakalanmak demektir. ‘En fazla bir tutanak tutulması’ seçimlere mahsus bir uygulama değildir. Normal zamanlarda da yakalandığınızda, polis veya askerlik şubesi tarafından bir yakalama tutanağı tutulur ve hemen ardından serbest bırakılırsınız.”

Davut Erkan, her tutanağın bir hukuksal anlamı olduğunu ve buna bağlı olarak bir sonucu olacağını hatırlatırken, bu tutanak nedeniyle seçmenlerin evine birkaç ay içinde idari para cezası tebligatı geleceğini söylüyor: “Ayrıca para cezanız kesinleştikten sonra bir daha yakalandığınızda bu sefer hakkınızda hapis istemiyle dava açılacaktır”.

‘Tutanağa şerh düşün’

Erkan, devletin oy kullanan seçmen oranını arıtarak kendini meşrulaştırmak için seçmenleri “gelin bizi meşrulaştırın, canınızı çok yakmayacağız” demesini eleştirirken sandığa gidecek ‘asker kaçakları’na şu tavsiyeleri veriyor:

– Politik, dini, ekonomik veya bireysel herhangi bir nedenden ötürü askerlik yapmak istemeyen insanlar hukuki olarak vicdani retçidir. Bu nedenle, tutanağı imzaladıktan sonra birkaç ay içinde size para cezası geldiğinde bu cezaya itiraz edebilmek için tutanağın altına “Vicdani retçiyim, şu gerekçelerle askere gitmeyeceğim” diye şerh düşün.

– Bu süreçte herhangi bir hukuki yardıma ihtiyacınız olursa Vicdani Ret Derneği ile iletişime geçebilirsiniz.

– Kendilerini vicdani retçi olarak ifade etsin veya etmesin, askerlik diye bir vatan borcunuz olmadığını, bu nedenle askerlik yapmamanın meşru bir tavır ve hak olduğunu bilin ve bunun mücadelesini verin.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

‘Bedeli çok ağır oldu ama değdi’

gezi

Soldan sağa: Evren Köse, Hülya Arslan ve Aydın Aydoğan

31.05.2015 ONUR EREM @onurerem

“Herkes gibi sıradan, sıkıcı bir hayatım vardı. Bir gün duydum ki bir şey yapıyorlarmış buraya. Yapmamaları gerektiğini düşündüm ve tepkimi göstermeye geldim. Polis aklını kaçırdı, saldırdı. Sonra da ben aklımı kaçırdım.”

Böyle anlatıyor Gezi direnişinde ağır yaralanan Evren Köse. 11 Haziran 2013’te polisin Gezi Parkı’na saldırmasının ardından parkı terk edip Talimhane’de bir sokakta oturmuştu, bir polis memuru beş metre arkasından kafasına gaz fişeği sıkarak kafatasını kırdığında. O, Gezi direnişinde yaralanan binlerce insandan yalnızca biri. Bu hafta Gezi’de yaralanan Evren Köse, Hülya Arslan ve Aydın Aydoğan’la Gezi Parkı’nda buluştuk, hayatlarının nasıl değiştiğini konuştuk.

“İstanbul’da milyon tane öyle saçma sapan AVM var ama başka bir yeşil alan yok kent merkezinde. Bu yüzden geldik, laf anlatmaya çalıştık ama dinlemek yerine sopalarla, coplarla, plastik mermi ve TOMA’larla saldırdılar” diyor Köse, “Ben bu parkta beni korumak için varolan polisler tarafından, hiçbir yasadışı iş yapmazken vuruldum”.

Köse’nin Gezi’de gördükleri, devlete bakışını tamamen değiştirmiş: “31 Mayıs’ta bir barikatı ilerletmeye çalışırken elime gaz fişeği geldi. Yere oturup dinleniyordum ki Kürt bir arkadaşım aradı. ‘Kafamıza plastik mermi sıkıyorlar’ dediğimde ‘Oğlum bizim kafamıza yüz yıldır gerçek mermi sıkıyorlar, söylüyoruz anlamıyorsunuz’ dedi. O gaz bulutunun içinde oturdum ve düşündüm, nasıl ki ben burada gaz yemeye meraklı değilsem Kürtler de evdeki sıcak yataklarını bırakıp sırtına silahı takıp dağlara çıkmaya meraklı değildi. Gezi bunu anlamamı sağladı.”

Köse, başlattığı hukuk sürecinden umutlu değil. Türkiye’de hukukun işlemediğini düşünüyor: “Hukuk işleseydi Topçu Kışlası hakkında yürütmeyi durdurma kararı uygulanırdı, o kepçeler buradan giderdi, biz de burada oturup saz çalar, türkü söyler, paramız bitince de çeker eve giderdik. Hukuk olmadığı için bu kadar kişi öldü. 15 yaşında bir çocuğu toprağa verdik be… Birileri bizi vurdu, biri çıktı ‘Emri ben verdim’ dedi, kimse de ona sen ne ayaksın diyemedi… Buradaki halk hariç. Biz burada güce sahip olanların her şeyi düşündüğü gibi, kolayca yapamayacağını gösterdik. Ben buraya gelirken inşaatı durdurabileceğimizi düşünmüyordum ama birkaç gün geciktirebiliriz diyordum. Beklediğimden fazlasını elde ettim. Bana bedeli çok ağır oldu, ama buna değdi.”

Uzun süren iyileşme süreci nedeniyle işini bırakmak zorunda kaldığını, çevresindekilerin destekleriyle yaşamını idare ettiğini anlatan Köse, artık geleceğe dair hiçbir plan yapamadığını söylüyor: “Neresi olduğunu bilmediğim bir yerdeyim. Bazen böyle dalıp gidiyorum. Önceden de dalardım ama çıktığımda nereye gittiğimi bilirdim. Vadesi gelmiş bir çeki düşünürdüm, 2 gün sonraki randevumda ne giyeceğimi düşünürdüm… Şimdi ne düşündüğümü de bilmiyorum”.

Sonra Aydın Aydoğan anlatıyor: “Gezi’den önce standart bir aile babası hayatı yaşıyordum. Gezi’ye 1 Haziran 2013’te geldim ilk defa. Çok değişik insanlarla tanıştım, çok güzel sohbetler ettim. 11 Haziran’da polis saldırmaya başladı Gezi Parkı’na. Yaralıları taşırken benim de ayağıma gaz fişeği sıktılar. Aşil tendonum koptu, yere düşerken de elimdeki bir parmağı kırdım. Bir otelin aracına bindirdiler hastaneye götürmesi için. Ama sürücü bizi Beşiktaş’ta polislere teslim etti. Polisler bizi döverek indirdi araçtan, ambulansla hastaneye gönderdi.”

Aydoğan için sonrası bitmek bilmeyen hastane randevuları ve hukuki işlemlerle dolu. Gezi’ye katıldığı için işinden atılan Aydoğan, bir sonraki işinden de aynı gerekçeyle çıkarılmış. “Bizim yaralarımız açık ama dosyalarımız kapalı” diyor.

Aydoğan toplumda kendisine “Devlet ne yaparsa doğrudur” diye öğretildiğini, ancak Gezi’ye birlikte bunun doğru olmadığını gördüğünü söylüyor: “Soruşturma dosyasında hastane raporumu değiştiren devlete temkinli ve şüpheli bir gözle bakmaya başladım”. Gezi’yi hiçbir partinin anlamadığını düşünen Aydoğan “Gezi’nin ruhu ve birikimi burada, bir gün tekrar paylayacak elbet” diyor. Aydın Aydoğan’ın devlete karşı açtığı davada İçişleri Bakanlığı kendini “Mayınlı araziye girerek ölen çoban” örneğiyle savunmuş. “Madem öyle, Taksim Meydanı’na da ‘DİKKAT POLİS SİZİ VURABİLİR’ tabelası assınlar” diyor. Aydoğan, herkesi 9 Haziran’da görülecek duruşmasında destek vermeye çağırıyor.

Son olarak Hülya Arslan anlatıyor: “Gezi’den önce mükemmel bir hayatım vardı. Akdeniz Üniversitesi’nde öğrenciydim, İstanbul’a gelip çalışmaya başlamıştım o yaz. Gezi direnişi başlayınca işten ayrıldım ve 30 Mayıs’ta Gezi’ye geldim. O günden itibaren de orada kalmaya başladım. ‘Burada olmam, burayı savunmam lazım’ diye düşündüm. Çadırımı genişlettim, annem ve kardeşlerim de benimle kalmaya başladı. 11 Haziran’a kadar gayet güzel bir beraberlik içindeydik burada. 11’i akşamı da vuruldum.”

Polisin 8-10 metreden nişan alarak attığı plastik mermiyle gözünü kaybeden Arslan, uzun süre psikolojik sorunlarla boğuştu. “Kaybedecek bir gözüm daha yok” diyerek odasından, evinden çıkamayan Arslan, Balıklı Rum Hastanesi’nde gördüğü psikolojik tedaviyle 1 yılın ardından sorunlarını aştı. Gezi’den sonra hayatındaki en büyük değişikliğin iktidarın baskısının ne kadar artabileceğini görmek olduğunu söylüyor: “Gezi’den hemen önce artık bir şeylerin yanlış gittiğini düşünmeye başlamıştım. Bu nedenle Gezi’ye geldiğimde gördüm ki yalnız değilim, büyük bir kitleyiz. Artık devletin gözünü korkuttuğumuzu fark ettim. Kaybımız var, olacaktı zaten. Hepimiz başımıza bir şeyler gelebileceğini bilerek geldik Gezi’ye. Geleceğimiz için, iktidarın yalanlarına karşı uyuyan insanların uyanmasını istiyorum. Tek çaremiz bunların başımızdan gitmesi ve bunun için elimden gelen her şeyi yapmaya devam edeceğim.”

Yazı içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum bırakın

Ölümcül sıcaklar bizi de vuracak

Hindistan’da ölümcül sıcaklar nedeniyle 2 bin 500’den fazla insan öldü, muson yağmurları gecikti, felaket dünya tarihine geçti. İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisiliği Bölümü’nden Mikdat Kadıoğlu’na göre bu sıcakların altında yatan iklim değişikliği Türkiye’ye de aşırı sıcak, sel ve kuraklık getirecek

Hindistan’ın Yeni Delhi kentinde 49 yaşındaki Ajay Adav, asfaltta pişirdiği omleti gösteriyor

Hindistan’ın Yeni Delhi kentinde 49 yaşındaki Ajay Adav, asfaltta pişirdiği omleti gösteriyor

 

05.06.2015 ONUR EREM @onurerem

Hindistan’da Nisan ayından itibaren mevsim normallerinin çok üstüne çıkan sıcaklıklar nedeniyle ölenlerin sayısı 2 bin 500’ü geçti. Bütün dünyanın dikkatini çeken bu felaket, akıllara iklim değişikliği tartışmalarını getirdi. Dün kutlanan Dünya Çevre Günü’nde, İstanbul Üsküdar’da sel yaşanırken Hindistan’daki aşırı sıcak dalgasının etkilerini, arkasındaki nedenleri ve Türkiye’yi de benzer felaketlerin bekleyip beklemediğini araştırdık:

Hindistanlı bir çiftçi Karnataka eyaletinin güneyindeki Gauribidanur köyündeki kurumuş toprağının üzerinde çaresizce oturuyor.

1- Hindistan ne kadar sıcak?

Hindistan’da sıcaklıklar 47 dereceye ulaştı. Mevsim normallerinin 7 derece üstünde olan sıcaklıklar Nisan ortasından beri, yani iki aya yakın bir süre devam edince yaşlılar, çocuklar, hastalar ve pek çok hayvan yaşamını yitirdi. Haziran başında başlayarak sıcaklığı azaltması beklenen muson yağmurları da sıcak hava dalgası nedeniyle gecikince hava daha ölümcül bir hâl aldı. Sıcak dalgası nedeniyle tarım ürünleri de zarar görürken gün boyu tarlalarında çalışmak zorunda kalan çiftçiler ve inşaat işçileri büyük zorluklarla karşılaşıyor.

2- Dünyanın en ölümcül dalgalarından

Hindistan’daki aşırı sıcak dalgası dünya tarihine de geçmiş durumda: Dünyanın en ölümcül beşinci sıcak dalgası. Uzmanlar ölü sayısının 2 bin 541’i aşarak dünya tarihinin en ölümcül dördüncü, Hindistan tarihinin de en ölümcül sıcak dalgası unvanını kazanmasından endişeleniyor.

635682572098375241-EPA-epaselect-INDIA-WEATHER-HEAT-WAVE3- Sıcak dalgasının nedeni ne?

Hindistan Yeryüzü Bilimleri Bakanlığı Harsh Vardhan felaketin nedeninin iklim değişikliği olduğunu açıkladı: “Alışılmadık sayıdaki ölümler ve muson yağmurları arasında bir ilişki olmadığını söyleyerek kendimizi kandırmayalım. Bu yalnızca alışılmadık sıcaklıktaki bir yaz değil, bu iklim değişikliği nedeniyle oluşan bir felaket”. Birleşmiş Milletler Hükümetlerararası İklim Değişikliği Paneli de geçen yıl Hindistan’ı uyarmış, “Çin ve ABD’nin ardından dünyanın en fazla karbon salan ülkesi olan Hindistan’da çılgın iklim hareketleri bekleniyor” demişti.

4- Sadece Hindistan’da mı?

İklim krizi şu anda yalnızca Hindistan’ı değil, en fazla karbon salan ülkelerden ABD’yi de etkiliyor. Teksas ve Oklahoma’da geçen hafta yağan aşırı yağmurlar nedeniyle sel oluşmuş, kentlerde milyarlarca dolarlık hasara yol açmıştı. Felaketin ardından açıklama yapan Texas Tech Üniversitesi İklim Bilimi araştırmacısı Katharine Hayhoe “Teksas’ta son dönemde kuraklık, sel, kasırga, buz fırtınası ve tornadoları artan sıklıkta yaşıyoruz. İklim değişikliği tek tek felaketlere yol açan bir şey değildir. İklim değişikliği, normalde yaşadığımız aşırı sıcak veya sel gibi felaketlerin boyutunu artırarak daha fazla zarara yol açan bir değişikliktir” demişti. ABD Başkanı Obama da benzer bir açıklama yaparak “Sandy Kasırgası’nı yaratan şey iklim değişikliği değildi, fakat iklim değişikliği bu kasırganın etkisini artırarak felaketi büyüttü” dedi. Pek çok üniversite araştırması, içinde bulunduğumuz yüz yıl boyunca sel, fırtına ve aşırı sıcak gibi felaketlerin etkilerinin eskisine göre çok daha güçlü olacağını ortaya koyuyor.

5- Türkiye’yi sel, kuraklık ve sıcak hava dalgası bekliyor

Dün İstanbul’da yağan aşırı yağmur nedeniyle sel yaşandı, yurttaşlar kepçelerle selden kurtarıldı.

Dün İstanbul’da yağan aşırı yağmur nedeniyle sel yaşandı, yurttaşlar kepçelerle selden kurtarıldı.

Türkiye’de de ciddi kuraklıklar ve sel felaketleri yaşanabiliyor. İklim değişikliği, bunların etkisini güçlendirebilir mi? Bu soruyu Küresel İklim Değişimi ve Türkiye: Bildiğiniz Havaların Sonu kitabının yazarı İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisiliği Bölümü’nden Mikdat Kadıoğlu’na sorduk. Kadıoğlu, iklim değişikliğinin Türkiye’de sağlıktan tarıma, yaban hayatından ormanlara kadar pek çok etkisi olduğunu söylüyor. “İklim değişikliğinin etkilerini şu anda yaşıyoruz. Türkiye’de seller, kuraklıklar ve yangınların sıklığı 1980’lerden beri 3 kat arttı” diyen Kadıoğlu, Türkiye’de iklim değişikliği nedeniyle etkisi en çok artacak felaketlerin ise sel, kuraklık ve sıcak hava dalgası olduğunu söylüyor.

Kentleşme çok önemli

“Büyük kentlerde su kıtlığı tehdidi var. Sıcak hava dalgaları ise en çok apartmanlarda yaşayan yoksulları ve yaşlıları etkileyecek. Bu noktada şehirleşme çok önemli. Kentlerde yeşil-beton oranı, rüzgarın önünün kesilmemesi çok önemli. Geleneksel yapılaşmaya baktığımızda halkın ihtiyaçlarından ötürü bu şekilde kentleştiğini görüyoruz. Ancak günümüzde Türkiye’deki kentlerde bunlar hiç önemsenmiyor. Bu şekilde kentleşme büyük sıkıntılar yaratacak” ifadelerini kullanan Kadıoğlu, kısa süre önce Ankara’da görülen “kent selleri” gibi durumların sıklığının artacağına dikkat çekiyor: “Bunların yanı sıra hayvandan insana bulaşan hastalıklar, sıtma ve kenelerde artış, orman yangınlarının sıklaşması gibi durumlar turizmi de etkileyecektir. Bu yüzden iklim değişikliğine karşı mücadele etmeliyiz. Yalnızca doğa için değil, kendimiz ve çocuklarımız için de…”

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum bırakın