“Demokrasi ve bağımsızlığımızı pazarlık etmemizi beklemeyin”

Yunanistan’da Avrupa Birliği ve IMF’nin kemer sıkma dayatmasına karşı 5 Temmuz Pazar günü yapılacak referandum öncesinde SYRIZA “Dostumuz olarak siyasi partilere ve hareketlere” başlığıyla bir mektup yayımladı.

SYRIZA Uluslararası İlişkiler ve Barış İşleri Departmanı Yöneticisi Panos Trigazis imzasını taşıyan mektupta şu ifadeler yer alıyor:

Panos Trigazis

Sevgili yoldaşlar ve arkadaşlar,

25 Ocak’taki ulusal seçimlerde SYRIZA’nın tarihi zaferinin ardından, partimizin başkanı Aleksis Çipras liderliğinde bir ulusal kurtuluş hükümeti kurulmuştu.

Yunan halkının yeni hükümete aşırı kemer sıkma politikalarını sonlandırma, toplumun zayıf kesimlerine destek olma ve artık katlanılmaz hale gelen kamu borcu krizini pazarlıklarla çözme ve bütün bunların sonucunda ekonomik düzelme ve büyümeyi yeniden tesis etme görevi verdi.

AB’li partnerlerimiz ve diğer kurumlarla birlikte Şubat ayından beri müzakereler yürüttük. Bu müzakerelerde Yunan hükümeti en başından beri, kurumların Yunan halkının iradesine saygı göstermek zorunda olduğunu ve Yunanistan hem AB hem de avro bölgesinde eşit bir muhatap olarak görülmesi gerektiğini savunan bir pozisyon aldı.

Müzakereler pek çok seviyeden geçti. Bu süreçte Yunan hükümeti, kendi programının ilk adımlarını atmaya başladı. İlk hesap geldiğinde yeni Meclis bunu, hükümetin ülkedeki insani krizle mücadele edebilmesi için kabul etti.

Yunan hükümeti aynı zamanda barış yanlısı ve çok boyutlu bir dış politika izleme görevini de ihlal etmeyerek Yunanistan’ın uluslararası pozisyonunu ve rolünü Yunan halkının ve ulusal meselelerimizin çıkarına yukarıya taşıdık.

Bariz bir şekilde halkımızın demokrasisi ve bağımsızlığı bizim için müzakere edilebilir meseleler değildir. Üstelik demokrasi ve bağımsızlığın, AB ve avro bölgesi üyeliğimizle uyumsuz olduğunu da düşünmüyoruz. Aksine, bunlar Avrupa idealine en hakiki şekilde hizmet eder.

Müzakerelerimiz geçen hafta kritik bir noktaya geldi. 22 Haziran’daki gayrıresmi avro bölgesi buluşmasında Yunan hükümeti, hazırladığı kapsamlı teklifi Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’den oluşan troykaya sunmuştur. Bu teklif, AB yöneticileri tarafından “müzakerelerin üzerine inşa edilebileceği sağlam bir temel” olarak tanımlanmıştı. Buna rağmen IMF yeni ve kabul edilemez maddeler sunmaya devam etmiş, bunlar özellikle de işçi hakları ve emekli maaşları konusunda olmuştur. IMF’nin bu tavrının yarattığı zorluk Yunanistan Başbakanı’nın Brüksel’e giderek bu sıradan AB toplantısına katılmasını zorunlu kılmıştır.

Maalesef Başbakan ve müzakere ekibimiz troyka tarafından ultimatom niteliğinde tekliflerle karşılanmıştır. Öyle ki, Avrupa Konseyi Başkanlığı’nı yürüten eski Polonya Başbakanı Donald Tusk, bu noktada Bay Çipras’a “Game over” (Oyun bitti) demiştir.

Bu gelişmeler karşısında Başbakan, Atina’ya dönerek Bakanlar Kurulu’na bir referandum düzenleyerek kurumların bu teklifine halkın karar vermesi teklifini sunmuştur. Bu teklif Yunan Meclisi tarafından da kabul görmüştür.

5 Temmuz Pazar günü gerçekleşecek bu referanduma kadar hükümetimizin ve bizi destekleyen partilerin görevi “hayır” oyu için çalışmaktır.

Uluslararası dayanışmanın SYRIZA’nın Ocak ayındaki seçimde zafere ulaşmasında ne kadar büyük bir etkiye sahip olduğunu biliyoruz. Bu desteği iktidarda olduğumuz 5 ay boyunca bizlere sunmaya devam ettiğiniz için sizlere teşekkür ediyoruz. Yunan halkının içinden bulunduğu bu zor durumda ve referandum sürecinde de dayanışmayı sürdürmenizi ve artırmanızı rica ediyoruz.

Şu anda Yunanistan’da vermekte olduğumuz mücadele aynı zamanda tüm Avrupa ve kıtanın geleceği için bir mücadeledir. Eşitlik temelinde uluslararası dayanışma ve toplumsal adalet için bir mücadeledir.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum bırakın

SYRIZA teslim olmadı, mektubu yayınladı

01.07.2015

Yunanistan’da SYRIZA hükümetinin ve Aleksis Çipras’ın referandum öncesinde geri adım attığını iddia eden haberlerin ardından Avrupa Sol Partisi, Çipras’ın 30 Haziran’da troykaya gönderdiği mektubu yayınladı.

Mektubun içeriği özetle şöyle:

Avrupa Komisyonu Başkanı Bay Jean Claude Juncker, Avrupa Merkez Bankası Başkanı Bay Mario Draghi ve IMF’nin Yönetici Direktörü Bayan Christine Lagarde’a

78783a5f-f543-400b-a310-3cb8d25d832e-454x660Sevgili Yönetici Direktör, Sevgili Başkanlar,

Sizlere Avrupa Komisyonu’nun sitesinde 28 Haziran 2015 tarihinde yayınlanan metne dair Helen Cumhuriyeti’nin duruşu konusunda bilgi vermek için bu mektubu yazıyorum. Helen Cumhuriyeti, metinde aşağıdaki değişiklikler yapıldığı takdirde anlaşmayı kabul etmeye hazırdır. Göreceğiniz üzere, talep ettiğimiz değişiklikler somuttur ve programının genelinin sağlamlığı ve kredibilitesine tamamen saygı duymaktadır.

1. KDV reformu:

Adalara yönelik yüzde 30 KDV indirimi korunmalı.

2. Yapısal mali tedbirler:

Bireysel işletmelerdeki gelir vergilerinin peşinatı kademeli olarak yüzde yüze çıkarılmalı.

Askeri harcamalara dair tavan 2016 yılında 200 milyon avroya, 2017 için de 400 milyon avroya indirilmeli. Askerdeki personel sayısı azaltılmalı.

3. Emekli maaşları:

2010 reformu tamamen uygulanacak ancak 2012 reformu (sürdürülebilirlik faktörü) Ekim 2015’te yeni bir yasal değişiklik yapılana kadar ertelenecek.

Emeklilerin Toplumsal Yardımlaşma Yardımı (EKAS) 2019 sonuna kadar kademeli olarak azaltılacak ama EKAS’tan en fazla faydalanan yüzde 20’lik kesim bundan etkilenmeyecek.

Kesintilen ücretler 31 Ekim 2015’ten başlayarak 2017 sonuna kadar kademeli olarak azaltılacak.

4. Emek pazarı:

2015 sonbaharında yeni bir çerçeve yasalaşacak.

5. Ürün pazarı:

OECD’nin tavsiyelerinden bazıları anında hayata geçirilecek (turistlere kiralama, turist otobüsleri, kamyon ruhsatları, geleneksel gıda yönergeleri, inşaat için avro-kodlar, içecekler, petrol ürünleri). Kısıtlamalara sahip mesleklerden noterlik, aktüerya ve mahkeme icra daireleri açılacak. Spor salonu pazarı serbestleştirilecek.

Dahası, OECD ile işbirliği içinde, aşağıdakileri içeren büyük bir reform paketi uygulanacak:

– İşletmeler dair tek-durak-noktası (one-stop-shop) hizmetleri yaratılacak.

– Oligopol pratikleriyle bilinen belli sektörlere dair (örneğin inşaat, toptan ticaret, tarım ürünleri, medya vs.) kapsamlı bir rekabet değerlendirilmesi hazırlanacak ve buradan çıkacak tavsiyeler uygulanacak (yol haritası ve zaman çizelgesi şu anda OECD tarafından hazırlanmaktadır).

– Rüşvetçi işletme uygulamalarına dair kapsamlı bir strateji anında uygulanacak. Örneğin kamu ihaleleri alanında (buna dair yol haritası ve zaman çizelgesi OECD tarafından hazırlanmaktadır).

Bağımsız Enerji İletim Operatörü, çoğunluk hissesi Yunan hükümetine ait Kamu Güç Şirketi’nden ayrılarak çoğunluk hissesi devlete ait başka bir tüzel kişiliğe dönüştürülecektir.

Şimdiden destekleriniz için teşekkür ederiz. Sizden haber bekliyorum.

Saygılarımla,

Alexis Tsipras

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum bırakın

Çipras: Yunanistan’da son sözü halk söyleyecek

Yunanistan Başbakanı Çipras, troykanın kemer sıkma dayatması için 5 Temmuz’da referandum yapılacağını açıklarken SYRIZA Uluslararası Siyaset Sekreteri Kalamvokidis “Halk hayır derse AB geri adım atmak zorunda” dedi

Tsipras TV speech27.06.2015 ONUR EREM @onurerem

Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras önceki gece Yunanistan kamu kanalı ERT’ye çıkarak, Avrupa Birliği’nin dayattığı kemer sıkma programını 5 Temmuz’da referanduma götüreceğini söyledi. Yunanistan’ın 30 Haziran’a kadar IMF, AB ve Avrupa Merkez Bankası’ndan oluşan troykaya 1.7 milyar avro borç ödemesi gerekiyor. Son iki haftadır yoğunlaşan müzakerelerde troyka, bu borcu ödemek için yeni bir kredi açabileceklerini, ancak bunun için emekli maaşlarının azaltılması gibi kemer sıkma politikalarının uygulanmak zorunda olduğunu söylüyordu. Son olarak önceki gün troykanın müzakereleri sonlandırıp bir ultimatomla kendi programlarını dayatmasının ardından Çipras referandum kararı aldı.

Bu dayatmaya boyun eğmeyi reddeden SYRIZA lideri Çipras, “Hiçbir zaman sizin güveninize ihanet etmedik. 5 süren ay müzakereler sonrasında troyka bize ültimatom çekti. Kreditörlerimiz Yunan halkını, toplumsal ve ekonomik olarak gelişme imkanın olduğu bir geleceğe iterek aşağılamak istiyor. Az önce banaklar kurulunu toplayarak referandum yapılmasını önerdim. Öneri bakanlar kurulunun tamamı tarafından kabul edildi. Şantaj ve tehditle dayatılan bu kemer sıkma planını referanduma götüreceğiz. Troyka ile görüşerek 30 Haziran olan ödeme tarihini 5 Temmuz’a erteleteceğim. Halk özgüre seçimini yapacak” dedi.

Bu tarihi referandum kararıyla ilgili BirGün’e konuşan SYRIZA Uluslararası Siyaset Departmanı Sekreteryası’ndan Konstantinos Kalamvokidis “Bu oylama kesinlikle avro bölgesinde kalıp kalmayacağımızla ilgili değil. Oylamada halk troykanın dayatmasına hayır derse bu avrodan çıkacağımız anlamına gelmez. Aksine, biz avroda kalmak istiyoruz fakat Avrupa ekonomisini yönetenler Yunanistan’ın avrodan çıkmasını, avro bölgesinin Yunanistan ‘sorun’undan kurtulmasını istiyor. Yunanistan’ı mümkün olan en ağır şekilde cezalandırarak kıtanın güneyindeki diğer borçlu ülkeleri korkutmak istiyor” dedi.

Halkın artık troykanın dayatmalarından bıktığını, bu nedenle referandumdan hayır çıkacağını tahmin eden Kalamvokidis “Referandumun konusu çok net: Neo-liberalizm, baskı ve kriz politikalarıyla devam edecek miyiz? Bu referandumdan çıkacak bir hayır cevabı troykaya ve AB’ye net bir cevap olacaktır. 6 Temmuz sabahında hayır kararı açıklanmışsa Brüksel’e gidip ‘Dayattığınız bu planı Yunan halkı reddetti, milli irade kemer sıkmaya karşı’ diyeceğiz. O noktadan sonra troyka ile müzakerelere başka bir seviyede devam edilecektir. Demokrasiye saygıları varsa dayatmalardan vazgeçmek zorunda kalacaklar” dedi.

Kararın ardından yapılan açıklamalarda referandumda yalnızca iktidardaki SYRIZA ve ANEL partileri hayır çağrısı yaptı. Koalisyon ortağı olan bu iki parti mecliste sandalyelerin çoğuna sahip olsa da genel seçimlerdeki oy oranlarının toplamı yüzde 41 ediyordu. Öte yandan seçimden sonra yapılan anketlerde yalnızca SYRIZA’nın oylarının yüzde 50’ye yaklaştığı görülüyordu.

KKE boykot diyor

Referandum kararının ardından, yüzde 5 oya sahip Yunanistan Komünist Partisi’nin (KKE) aldığı tutumu eleştiren Kalamvokidis “Cuma gecesi Çipras açıklama yapmadan önce KKE, başkent Atina’da, parlamento önündeki Syntagma Meydanı’nda ‘Kemer sıkma planına hayır’ eylemi gerçekleştirdi, hükümeti planı reddetmeye çağırdı. Fakat aynı akşam Çipras’ın referandum açıklamasından sonra ‘KKE halkı bu referanduma katılmamaya, boykota çağırıyor’ dediler. Bugüne kadar bizim yanımızda durmamak için her şeyi yapmışlardı ama Yunanistan tarihinin en önemli referandumlarından birinde de bu tavrı göstereceklerini düşünmüyordum” diye konuştu.

Meclis onayladı

Yunanistan Parlamentosu’nun dün referandum kararını oylarak kabul etmesiyle birlikte referandum kesinlik kazandı. Fakat IMF Başkanı Christine Lagarde geçen hafta “1 Temmuz’da borç ödenmemiş olursa herhangi bir erteleme yapmayacağız, ülke teknik olarak iflasa düşecek” diye kesin bir açıklama yapmış, Çipras da buna karşılık Lagarde’ı “haydutluk politikası izlemek”le suçlamıştı.

ASP destekliyor

Referandum kararının ardından bir açıklama yapan Avrupa Sol Partisi Genel Başkanı Pierre Laurent de Yunanistan halkının iradesini desteklediklerini, kemer sıkma politikalarına karşı kıta çapında SYRIZA ile omuz omuza savaşacaklarını, üye partilerin kendi ülkelerinde her şeyi yapmaya hazır olduğunu açıkladı.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Vikipedi sansüre isyan etti

Yasakçı zihniyet sonunda ansiklopedi de sansürledi!

19 wiki buyuk 01Dünyanın en büyük ansiklopedisi, sayfalarının Türkiye’de kimliği belirsiz kurumlarca sansürlenmesine karşı sitesinde duyuru yaptı, TTNet’in “Sansür yok, site bozulmuştur” açıklamasını yalanladı

18.06.2015 ONUR EREM @onurerem

Kullanıcıların içerik girmesiyle dünyanın en büyük ansiklopedisi haline gelen Wikipedia’nın Türkçe sayfası olan Vikipedi’ye yönelik sansürlerin artması, Vikipedi’nin ana sayfadan bir duyuru yapmayasına yol açtı. “Türkçe Vikipedi’de bulunan bazı maddelerin Türkiye’deki kullanıcıların erişimine engellendiğini biliyor muydunuz?” duyurusunun altında sansürlenen maddeler yer alıyor. Geçen yıl 17 Kasım’da “kadın üreme organları” sayfasının mahkeme kararı olmadan erişime kapatılmasıyla başlayan sansür dalgası bugün “insan penisi”, “2015 Türkiye genel seçim anketleri”, “vajina” ve “testis torbası” maddelerine de yayılmış durumda. Duyuru, Vikipedi kullanıcılarının önemli konuları tartıştığı Köy Çeşmesi bölümünde kararlaştırıldıktan sonra 10 Haziran’da yayına girdi.

Vikipedi editörlerinden Sait71: “Daha önce de bir çok maddemiz engellendi ve tepki koymadığımız sürece bunun arkası gelecek demiştik (…) bir süre sonra arkamıza dönüp baktığımızda 1000’lerce engellenmiş maddemiz olacak”

‘Bize ulaşan bir karar yok’

Vikipedi’nin sahibi Wikimedia Vakfı’nın İletişim Şefi Katherine Maher ise “Bilgiye erişimin sınırlandığı ve kontrol edildiği ülkelerde bu engellerin aşılması için uğraşıyoruz” dedi. BirGün’e konuşan Maher, “Sitemizdeki tüm dillerdeki sayfaların HTTPS protokolüyle çalışmasını sağlayarak hükümetin kullanıcıların sitedeki kullanımını gözetlemesi ve engellemesini zorlaştırmak için çalışıyoruz” ifadelerini kullandı. Vikipedi’nin Türkçe içeriğini yöneten gönüllüler de HTTP sayfalarına erişim engellenirken HTTPS sayfaların çalıştığını söylüyor.

Nedeni bilinmiyor

Maher, Türkiye’den kendilerine gelen bir mahkeme kararı da olmadığı için hükümetin nasıl bir sansür uyguladığını bilmediklerini, ancak bu sansürü ciddiye alıp kullanabilecekleri tüm yasal yöntemleri incelediklerini açıkladı. Türkiye’de hiçbir kurum Vikipedi’nin neden ve kim tarafından sansürlendiğini açıklamıyor.

TTNet yalan söylüyor

TTNet’in “Vikipedi’yi biz sansürlemiyoruz, zaten bu sayfaların sansürlenmesi için verilen bir mahkeme kararı da yok. Vikipedi bozulmuştur, ayarlarında bir sorun vardır” açıklamasının gerçeği yansıtmadığını söyleyen Maher, “Vikipedi topluluğu sansüre tamamen karşıdır. Bize devletlerden gelen sansür taleplerini de şeffaf bir şekilde kamuoyuyla paylaşıyoruz” dedi. Wikimedia’nın paylaştığı verilerde 2014’ün ikinci yarısında Türkiye’den bir bakanlığın, bir sayfanın içeriğinin kaldırılması veya değiştirilmesiyle ilgili talepte bulunduğu ancak Wikimedia’nın bu talebi reddettiği gözüküyor. Wikimedia, geçen yıl onlarca ülkeden gelen yüzlerce içerik kaldırılması talebinin bir tanesini bile kabul etmedi.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

İklim değişikliğine karşı çare sistem değişikliği

27.05.2015 ONUR EREM @onurerem

“Bizim ekonomik sistemimiz ile gezegen sistemimiz şu anda savaş halindedir. İklimin çökmesini engellemek için gerekli olan, insanlığın kaynak kullanımını daraltmasıdır; ekonomik modelimizin talep ettiği şey ise dizginlenmemiş bir büyümedir. Bu kural kümelerinin yalnızca biri değiştirilebilir ve değiştirilebilecek olan da doğanın yasaları değildir” – Naomi Klein

Küresel iklim açısından kritik bir dönemdeyiz. Biliminsanları onyıllardır karbon emisyonlarının azaltılması gerektiğini söylese de bu konuda bir adım atılmadığı gibi, emisyonlar düzenli olarak artmakta. Buna karşılık dünya çapında endüstri temsilcileri ve sağcı siyasetçiler “Onyıllardır süren tatavaya rağmen dünya dönmeye devam ediyor, demek ki azaltılmasına gerek yokmuş” diyor. Ama bu tablo çok yakında değişecek. Atmosfere salınan gazların uzun yıllar etkisini koruması nedeniyle on yıl gibi kısa bir süre içinde karbon emisyonlarını ciddi bir oranda azaltmazsak, o noktadan sonra gerçekleştirilecek azalışın bir etkisi de kalmayacak, küresel iklim sistemlerinde geri dönüşü olmayan etkileşimler çoktan harekete geçmiş olacak. Naomi Klein’ın “İşte Bu Her Şeyi Değiştirir” kitabı harekete geçmek için zamanımızın tükenmeye yaklaştığı böyle kritik bir süreçte yayınlandı. No Logo ve Şok Doktrini gibi dünyada ses getiren kitaplara imza atan Klein’ın bugüne kadar yazarken en fazla zorlandığı kitap da bu son kitabı olmuş: “Çünkü yaptığım araştırmalar (…) beni radikal çözümler arayıp bulmaya yönlendirdi”.

Yukarıda kısaca bahsettiğim felaket senaryolarının kaynağı “bir avuç kapitalizm karşıtı” değil, NASA, Dünya Bankası, IMF gibi kapitalistlerin “saygın” kurumları. Peki kapitalistler bu uyarıları neden ciddiye almıyor? Çünkü sürekli daha fazla üretme, tüketme ve ekonomik büyüme üzerine kurulu günümüzün ekonomik sisteminde emisyonları azaltmak mümkün değil. ABD Ticaret Odası Başkanı Donohue’nin “Amerikan hayat tarzını temelden değiştirmeden, ekonomik gelişmeye gem vurmadan, ekonomimizin geniş kesimlerini devre dışı bırakmadan [emisyonları azaltmanın] gerçekleştirilebilmesinin herhangi bir yolu yok” demesi de bu yüzden.

http://www.slate.com/content/dam/slate/articles/business/moneybox/2014/09/140930_$BOX_NaomiKlein.jpg/_jcr_content/renditions/cq5dam.web.1280.1280.jpeg

Naomi Klein, ülkesi Kanada’da iklim değişikliğine karşı bir eylemde konuşurken

“Bu şekilde yaşamaya devam edemeyiz” diyor Klein, Agora Kitaplığı’ndan Osman Akhınay’ın çevirisiyle çıkan kitabında, “Ancak burada zorlu olan şey, küresel ısınmayı durdurmak için izleyebileceğimiz yolların her şeyi değiştirmemizi gerektirmesi”. Öyleyse, kapitalizmin sonu üzerine düşünmenin dünyanın sonu üzerine düşünmekten daha zor olduğu bir çağda bunu nasıl başaracağız? Klein, kitabında bunu örneklerle açıklıyor. “Bizler fosil yakıtlardan kurtulacak teknik araçlara sahip olduğumuz gibi, düşük karbona dayalı hayat tarzlarının müthiş bir başarıyla sınandığı çok sayıca küçük örneğe de sahibiz”. BM Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı’nın araştırmasına göre yoksulluğu aşmak, toprak ve su kaynaklarını bozmadan açlığı ortadan kaldıracak ölçüde yiyecek üretimini artırmak ve iklim değişikliği felaketinden sakınmak için atılması gereken adımların önümüzdeki 40 yıl için toplam maliyeti 1.9 trilyon dolardır. Bu miktar, yalnızca 2014 yılında ordulara harcanan paraya denk. Stanford Üniversitesi’nin araştırmasına göre 2030 gibi erken bir tarihte dünya çapında yenilenebilir enerjiye yüzde 100 geçişi sağlamak hem teknik hem de ekonomik açıdan mümkün. Fakat küresel ekonomiyi yönetenler buna yönelmek yerine daha zararlı kaya gazı ve nükleer enerji gibi kaynaklara yönelmekte ısrar ediyor.

Klein’a göre iklim krizi, olumlu değişimler yaratmak için bir katalizör görevi görme potansiyeline sahip. Bu uğurda verilecek mücadeleler, yerel ekonomilerin inşası, büyük şirketlerin hegemonyasından kurtulmak, toplu taşıma ve barınma gibi temel kamu hizmetlerinin özelleştirilmesinin durdurulması gibi pek çok etki yaratabilir. “En azından atmosferdeki karbon sayısını doğru istikamete çevirecek reformist politikalarla nefes alacak bir yerimiz de olur. Kazanmak öyle bulaşıcıdır ki, sonrasını kim bilebilir?” diyor. Bu nedenle solun iklim mücadelesini merkezine alması gerektiğini söylüyor Klein. Bunu söylerken hem doğayı sömürmüş ve sömürmeye devam eden solcu, sosyalist hükümetleri hem de kapitalizmin içinde bir çözüm arayarak yeşil kapitalizme eklemlenen yeşil partileri eleştiriyor ve doğaya karşı “çıkarıp almacı” yaklaşımı bırakıp doğanın “yeniden üretimini” temel alacak bir yaklaşıma geçmemiz gerektiğini söylüyor.

Gerekli adımların atılmadığı bir dünyada yaşanacak tabloyu ise şöyle özetliyor Klein: Büyük şirketler iklim krizinden de büyük kârlar elde edecek, zenginler gelişmiş araçlarla iklimin etkilerinden bir süre daha kendilerini korumayı başarırken yoksullar doğal felaketlere karşı savunmasız kalacak. Ancak sonunda zenginlerin de kendilerini doğanın gazabından koruması mümkün olmayacak. Prof. Guy McPherson’un dediği gibi: “Ekonominin doğadan daha önemli olduğunu düşünüyorsanız paranızı sayarken nefesinizi tutmaya çalışın”.

İşte Bu Her Şeyi Değiştirir, küçük bir ada ulusu olan Nauru’nun büyük şirketler tarafından nasıl hem ekolojik hem sosyal yokoluşa sürüklendiğini; iklim değişikliğini reddeden lobi grupları, fosil yakıt şirketleri, serbest ticaret anlaşmaları ile küresel ısınmanın arasındaki ilişkileri, petrol şirketlerinin neden yenilenebilir enerjiye karşı çıktığını anlamak ve ekonomik sistemde radikal değişiklikler yapmadan atmosferimizi kurtarmanın neden mümkün olmadığını görmek için en kapsamlı kaynaklardan biri. Dünyanın dört bir yanından örneklerin incelendiği kitapta bu gidişatı durdurmak için yapabileceğimiz pek çok değişiklik alıyor. Klein bu alternatifleri bulduğunda geleceğe bakışı o kadar değişmiş ki, yaşanabilir bir dünya bırakamayacağı için çocuk yapmama kararından vazgeçmiş. Yaklaşık 700 sayfalık, zengin bir kaynakçaya sahip bu kitap geleceğimizi kurtarmak için mücadele edenlerin ve doğa talanının görülmemiş seviyelere ulaştığı ülkemizde yaşayanların mutlaka okuması gereken bir eser.

“İklim sorununu çevrecilere havale etmekten vazgeçtim” diyor Klein, “Bunun başkalarının meselesi olduğunu söylemeyi bıraktım”. Eğer gelecek nesillere yaşanacak bir dünya bırakmak istiyorsanız, aynısını yapma sırası sizde.

Yazı içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

Bağımlılığın nedeni bildiğiniz gibi değil

bağımlılık01.06.2015 | Johann Hari | Çeviri: Onur Erem

Uyuşturucuyla savaş politikalarıyla geçen son yüz yıl boyunca öğretmenlerimiz ve hükümetlerimiz bize bağımlılığın nedenleriyle hikayeler anlattılar. Bu hikayeler beyinlerimizde öyle yer etti ki, sorgulamaz olduk. Bana da inandırıcı geliyordu, üç buçuk yıl önce Chasing the Scream: The First and Last Days of the War on Drugs (Çığlığın Peşinde: Uyuşturucuyla Savaşın İlk ve Son Günleri) kitabımı yazmak için 30 bin millik bir yolculuğa başlayana kadar. Bu yolculukta öğrendiklerim, bağımlılıkla ilgili bize anlatılan her şeyin yanlış olduğunu ve bambaşka bir hikayenin bizi beklediğini anlamamı sağladı. Bu yeni hikayenin özünü anladığımızda yalnızca uyuşturucuyla savaş politikalarını değil, toplumumuzu da değiştirmemiz gerekecek.

Bu hikayenin peşine düşmemin ardındaki neden kişiseldi: Çocukluğumun ilk anılarından biri, bir akrabamı uyandırmaya çalışıp uyanmadığını fark etmemdi. O günden beri bağımlılığın temel gizemini, neden bazı insanların kendilerini durduramayacak kadar uyuşturucu bağımlısı olduğunu, bu insanları nasıl geri kazanabileceğimizi düşündüm durdum.

Geçmişte bana uyuşturucu bağımlılığına neyin yol açtığını sorsaydınız size bir aptalmışsınız gibi bakıp “Uyuşturucu işte” derdim. Sokaktan geçen 20 kişiyi çevirsek ve 20 gün boyunca güçlü uyuşturucular versek bu insanların beyinlerinde kimyasal bağlantılar olur ve 21. günde uyuşturucuyu kestiğimizde yoksunluk çekerler diye düşünürdüm.

Bu teori 20. yüzyılın ortalarında fare deneyleri ile kuruldu. Hatta bu deneylerin görüntüleri 1980’lerde kamu spotu olarak gösterildi: Tek başına bir kafesin içine yerleştirilen farenin önüne iki biberon konur. Biberonlardan birinden kokainli su, diğerinden normal su gelmektedir. Her deneyde fareler kokainli suyun müptelası olur, yalnıza ondan içer ve her geçen gün daha fazla içerek sonunda kendini öldürür. Reklamın sonunda ise “Aynısı sizin de başınıza gelebilir” uyarısı çıkar.

Fakat 1970’lerde Vancouver’dan psikoloji profesörü Bruce Alexander bu deneyle ilgili bir sorun fark etti: Fare kafese tek başına bırakılmıştır ve içerde kokain içmekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktur. Bu deneyi daha farklı bir şekilde yapsak ne olur, diye düşünür. Bunun için bir Fare Parkı kurar. Kafesle çevrelenmiş bu güzel parkın içinde renkli toplar, güzel fare yemekleri, oynamak için tüneller ve çok sayıda fare vardır.

Kafesle parkın farkı

Parktaki fareler içlerinde ne olduğunu bilmediğinden iki biberonu da dener. Sonrasında olanlar ise şaşırtıcıdır. Hayatından memnun fareler kokainli suyu sevmez. Genellikle o biberondan içmekten sakınırlar ve önceki deneylerdeki yalnız, mutsuz ve bağımlı farelerin yalnızca çeyreği kadar kokainli su içerler. Hiçbiri ölmez.

İlk başta bunun farelere özgü garip bir tesadüf olduğunu düşünmüştüm. Ama sonrasında tam da bu deneyle eş zamanlı bir insan örneği olduğunu fark ettim. Bu deneyin adı Vietnam Savaşı’ydı. Vietnam’daki ABD askerleri sakız çiğner gibi eroin kullanıyorlardı. Askerlerin yüzde 20’si bağımlı olmuştu. Pek çok kişi savaş bittiğinde bu bağımlıların ABD’ye dönüp sorun çıkaracağı endişesini taşıyordu.

Ama savaş bittiğinde ABD’ye dönen eroin bağımlısı askerlerin yüzde 95’i rehabilitasyona ihtiyaç duymadan kullanmayı bıraktı. Felaketlerle dolu bir kafesten güzel bir kafese geçmişlerdi ve bu yüzden uyuşturucuya ihtiyaç duymaz hale gelmişlerdi.

Prof. Alexander Fare Parkı’ndan sonra deneylerini genişletti. İlk testlerdeki gibi yeni fareleri boş birer kafese koyarak 57 gün boyunca kokainli suya bağımlı olmalarını sağladı. Merak ettiği şey, bir kere bağımlı olduktan sonra beynimizin geri dönüşü olmayan bir şekilde bağımlılıkta takılı kalıp kalmadığıydıı. 57 günün sonunda onları Fare Parkı’na yerleştirdi.

Kafes değişimiyle kurtuldular

Bulgular yine şaşırtıcıydı. Fareler birkaç yoksunluk krizi yaşasa da bağımlılıktan kurtuldu, normal bir hayata geri döndü. İyi kafes onları kurtardı. Ve bütün bunlar bugüne kadar bize öğretilenlerle taban tabana zıttı.

Herkesin çevresinde sürmekte olan başka bir deneyden bahsedeyim: Bir kaza sonucu leğen kemiğiniz kırılırsa, hastanede kalacağınız uzun süre boyunca size diamorfin verilecektir. Bu, eroinin tıbbi adıdır. Üstelik doktorların elindeki diamorfin, sokakta bulacağınız eroinden çok daha saf ve etkilidir. Eğer uyuşturucunun bağımlılığa yol açtığı ve sonrasında vücudunuzun ona ihtiyaç hissettiğine dair eski teori doğruysa, tedavinin ardından hastaların sokakta eroin bulmak için uğraşması gerekirdi. Fakat bu hiçbir zaman gerçekleşmez. Çünkü sokaktaki bağımlılar boş kafesteki fareler gibidir. Tıbbi kullanıcılar ise hastaneden çıktıklarında ailelerinin yanına, yani Fare Parkı’na dönerler.

Bu, bağımlıları anlamaktan çok daha derin bir içgörü sunar. Profesör Peter Cohen, insanların ilişkilere ve bağ kurmaya çok ihtiyaç duyduğunu söyler. İnsanlar hayatta böyle tatmin olur. Eğer birbirimizle bağ kuramazsak başka şeylerle bağ kurmaya yöneliriz: Rulet makinasının dönüş sesiyle veya şırınganın iğnesiyle… Prof. Cohen’e göre “bağımlılık” sorunu hakkında tartışmayı bırakıp “bağ kurma” sorununu konuşmamız lazım. Bir eroin bağımlısının eroinle bağ kurmasının nedeni, başka bir şeyle bağ kuramamasıdır.

Yani bağımlılığın zıttı ayıklık değildir, insan bağıdır.

Bağımlılığın kullanılan uyuşturucuların kimyasıyla ilişkili olmadığının bir diğer kanıtı da kumar bağımlılığıdır. Kitap çalışmam için Las Vegas’taki bir Anonim Kumarbazlar seansına gittiğimde onların bağımlılığının uyuşturucu bağımlılarınınkinden hiçbir farkı olmadığını gördüm. Kumarbazlar da bağımlı olurlar ama kimse bunun damarlarına iskambil kağıdı enjekte etmekten kaynaklandığını iddia etmez.

Yine de merak ettim: Kimyasalların hiçbir rolü yok mu? Bu sorunun cevabını Richard DeGrandpre’nin Farmakoloji Kültü kitabında buldum.

Herkes, sigaranın en yaygın bağımlılık olduğu konusunda hemfikirdir. Tütünün bağımlılığı içindeki nikotin adlı uyuşturucudan gelir. Bu yüzden 1990’larda nikotin bantları geliştirildiğinde büyük bir optimizm oluştu: Sigara bağımlıları nikotin bağımlılıklarına sigaranın ölümcül etkileri olmadan devam edebilirdi. Özgürleşeceklerdi. Fakat resmi rakamlara göre sigara bağımlılarının yalnızca yüzde 17.7’si nikotin bantlarıyla sigarayı bırakabiliyor. Bu düşük oran, bağımlılığın kimyasal kısmının büyük resmin içinde küçük bir parçayı temsil ettiğini gösteriyor.

Uyuşturucuyla savaş temelsiz

Uyuşturucuyla yüz yıllık savaşın devasa etkileri oldu. Bu kitlesel savaş nedeniyle Meksika’dan İngiltere’ye kadar geniş bir coğrafyada binlerce insan öldürüldü. Ve bu savaş, uyuşturucuların insanların beynini geri dönülmez bir şekilde ele geçirdiği, bu nedenle uyuşturucuları yeryüzünden silmemiz gerektiği savı üzerine kurulu. Fakat bağımlılığın nedeni uyuşturucular değil bağ kuramamaksa bu savaşın temeli yok demektir.

İronik olarak, uyuşturucuyla savaş politikası insanları bağımlılığa itiyor. Arizona’daki Çadır Kent Hapishanesi’ne gittiğimde uyuşturucu kullanan mahkumların izolasyon hücrelerine atıldığını, burada daha fazla uyuşturucu ihtiyacı hissettiklerini, bu yüzden hücreden çıkınca yine uyuşturucu kullanıp hücre cezası aldıklarını, hapisten çıktıktan sonra ise adli sicil kayıtları nedeniyle iş bulamayarak toplum dışına itildiklerini gördüm. Bu tablonun dünyanın pek çok yerinde aynı olduğunu gördüm.

Buna karşı bir alternatif var. Uyuşturucu bağımlılarının dünyayla tekrardan bağ kurabilmesine olanak sağlayan ve böylece bağımlılıklarını geride bırakmasına yardımcı olan bir sistem kurabiliriz.

Portekiz örneğinin başarısı

Üstelik bu yalnızca teoride değil, pratikte de mümkün. Kendi gözlerimle gördüm. 15 yıl önce Portekiz Avrupa’da en fazla uyuşturucu problemi yaşayan ülkeydi, toplumun yüzde 1’i eroin bağımlısıydı. Uyuşturucuyla savaş politikası izlediler ve işler daha da kötüleşti. Bunun ardından radikal bir yol seçip tüm uyuşturucuların kullanımına cezasızlık getirdiler. Uyuşturucu kullanıcılarını bulup hapse atmaya harcadıkları parayı, onların yeniden toplumla ve kendi duygularıyla bağ kurabilmesi için kullandılar. Barınma haklarını güvence altına alıp, iş bulmalarını kolaylaştırarak bağımlıların hayatta bir amacı olmasını sağladılar. Bağımlıları sıcak bir ortama sahip kliniklerde ağırlarken, yıllar süren travmalarından ve suskunluklarından çıkarmak için yollar aradılar. İş kurmaları için krediler verdiler.

British Journal of Crimilogy’de yayınlanan bir bağımsız araştırmaya göre, Portekiz’deki de-kriminalizasyonun ardından bağımlılık oranı sert bir düşüş yaşadı, ülkedeki toplam uyuşturucu kullanımı ise yüzde 50 azaldı. De-kriminilazisyon politikası o kadar başarılı oldu ki ülkede kimse eski sisteme dönmeyi tartışmıyor bile. De-kriminalizasyonun en büyük karşıtlarından olan, politika değişikliği öncesinde bunun ülkeye felaket getireceğini haykıran dönemin Uyuşturucuyla Mücadele Birimi Başkanı Joao Figueria, geçen yıl Lizbon’daki sohbetimizde tüm tahminlerinde yanıldığını ve dünyanın Portekiz’i örnek alması gerektiğini söylüyordu.

Bütün bunlar bizi kendimiz ve toplumlarımız hakkında düşünmeye itiyor. İnsanlar bağ kuran canlılardır. Bağ kurmaya ve sevgiye ihtiyaç duyarız. Fakat yarattığımız dünya insanları bağ kurmaktan alıkoyarken, yalnızca bağ kurmanın parodisi diyebileceğimiz interneti sunuyor. Bağımlılığın artışı yaşamlarımızdaki daha derin bir hastalığın belirtisidir – sürekli olarak çevremizdeki insanlar yerine, almak istediğimiz bir sonraki parıltılı ürüne bakmamıza neden olan o hastalık.

Yazar George Monbiot çağımız için “yalnızlığın çağı” diyor. Etrafımızdaki insanlardan kopmanın çok kolay olduğu bir düzen yarattık. Fare Parkı’nın yaratıcısı Bruce Alexander, bağımlılıktan bireysel kurtuluş üzerine çok tartışıp toplumsal kurtuluş üzerine hiç tartışmadığımız, içinde yaşadığımız düzenin bizi izolasyona iten sissi varlığı hakkında konuşmadığımıza dikkat çekiyordu.

Bu konudaki yeni bulgular yalnıza siyasal değişimi kaçınılmaz kılmıyor. Zihnimizi ve yüreğimizi de değiştirmemiz gerekecek.

Bir bağımlıyı sevmek gerçekten zordur. Televizyonlarda bize her zaman “Bağımlılara kendilerine gelmelerini söyleyin, uyuşturucuyu bırakmazlarsa ilişkiyi kesin” derler. Uyuşturucuyu bırakmayan bağımlı cezalandırılmalıdır onlara göre. Bu mantık, uyuşturucuyla savaş politikasının özel yaşamlarımıza sızan mantığıdır. Kitabı yazarken öğrendim ki, bu söyleneni yapmak bağımlılığı yalnızca daha fazla artırır, o kişiyi kaybedebilirsiniz bile. Bunun yerine uyuşturucu kullanmayı bıraksalar da bırakmasalar da onları koşulsuz sevmek gerektiğini öğrendim.

Kitap için çıktığım uzun yolculuktan sonra eve döndüğümde, eski erkek arkadaşımı evdeki misafir yatağımda yoksunluk krizi içinde titrerken buldum. Artık onun hakkında daha farklı düşünüyordum. Yüz yıl boyunca bağımlılar hakkında savaş şarkıları söyledik. Sonunda anladım ki, onlara söylememiz gereken şarkılar aşk şarkılarıymış.

Kaynak: huff.to/1yLbpIi

Çeviri içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Anti-militaristler üzerinde baskı artıyor

Askere Gitmeyin kitabının internet sitesi yöneticisi Başaran hakkında açılan “halkı askerlikten soğutma” soruşturması davaya dönüşürken vicdani retçi Aru’ya 10 bin TL’ye yakın para cezası kesildi

15 kirik tufek 0627.05.2015 ONUR EREM @onurerem

Vicdani retçi İnan Mayıs Aru’ya 3 yıl 1 ay 11 gündür “yoklama kaçağı” olduğu gerekçesiyle 9 bin 514 TL idari para cezası ceza kesildi. Geçen hafta ailesinin evine tebliğ edilen kararla cezayı öğrenen Aru, cezayı ödemeyeceğini söylüyor.

Önceki gün Adliye’ye giderek cezaya itiraz eden Aru ve avukatı Hülya Üçpınar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle güvence altına alınan vicdani ret hakkının kullanılmasına bir para cezası kesilmesinin hukuka aykırı olduğunu ifade ederken Aru, Facebook hesabında yaptığı paylaşımda “Siz beni kaç yıl kaç ay kaç gün kaçak sayarsanız, kaç bin lira ceza keserseniz kesin; kaçmıyorum, buradayım, sizin zorbalık düzeninizin bir parçası olmayacağım, bunun için ne tek bir gün askerlik yapacağım, ne bedelli adı altında yapılan soygunlarla zorbalığınızı destekleyeceğim ne de bir kuruş ceza ödeyeceğim” dedi.

AİHM’e kadar götürürüm

BirGün’e konuşan Aru, itirazı reddedilse bile üst mahkemelerde hukuk mücadelesini sonuna kadar sürdüreceğini, sonunda AİHM’in kendisini haklı bulacağını anlattı. Aru hakkında geçen ay, yoklama kaçağı olduğuna dair tutanağı “Vicdani retçiyim, askere gitmeyeceğim” diye imzaladıktan sonra Facebook’ta “Hiç kimse zorunlu olarak ölme ve öldürme eğitimi almak, hayatının kıymetli günlerini hatta dakikalarını militarizm saçmalığına feda etmek zorunda değildir. REDDET! DİREN! HAYIR DE!” notuyla paylaştığı için TCK’nin 318. maddesi uyarınca “halkı askerlikten soğutma” soruşturması başlatılmıştı.

Anti-militaristler hakkındaki benzer bir soruşturma ise geçen hafta davaya dönüştü. 385 kişinin “Askere gitmeyin çünkü…” cümlesini kendilerince tamamlamasıyla ortaya çıkan Askere Gitmeyin kitabının internet sitesi yöneticisi Mehmet Ali Başaran hakkında Genelkurmay’ın şikâyetiyle başlatılmış olan “halkı askerlikten soğutma” soruşturmanın iddianamesi, 21 Mayıs’ta Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. BirGün’e konuşan Başaran, bu sivil itaatsizlik eylemine açılan davaya karşı yeni sivil itaatsizlik eylemleri düşündüklerini söylerken “Bu davanın açılması yanlıştır, Ankara’da açılması daha da yanlıştır. Ben İstanbul’da yaşayan biri olarak her duruşma için neden Ankara’ya gitmek zorunda bırakılayım?” ifadelerini kullandı.

Toplum harekete geçmeli

Gelişmeleri BirGün’e değerlendiren Vicdani Ret Derneği Eşbaşkanı Gökhan Soysal, uzun zamandır Ergenekon ve Balyoz gibi davalarla uğraşmakta olan Genelkurmay’ın bu engellerden kurtulmasıyla birlikte tekrardan topluma militarist baskısını uygulamaya başladığını söylerken “Başaran’ın dediği gibi devlet kitaba dava açmanın çağdışı görüntüsünden kaçınmak için kitabın internet sitesine dava açmayı tercih etti. Böyle bir davanın açılması uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Hem bu davanın, hem de Aru hakkındaki soruşturma ve idari cezanın sivil itaatsizliğin ‘Kırmızı Kitap’a alınmasıyla birlikte ilerlediğini gördük. Binlerce liralık para cezalarıyla insanları bedelli askerliğe zorlamak istiyorlar. Kamuoyunun artık bu konuda duyarlılık gösterip askeri baskıya karşı harekete geçmesi şart” ifadelerini kullandı. Soysal ayrıca 2013 yılında TCK’nın 318. maddesinde yapılan küçük değişikliğin ifade özgürlüğü açısından güvence sağlamayacağını geçmişte de söylediklerini, bu gelişmelerin kendilerini doğruladığını söyledi.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın