Hukuk devletinde yargıç sahte delili reddeder

ÇHD davasını izlemek için Türkiye’ye gelen AB’li avukatlar, kendi ülkelerinde de polislerin sahte delil ürettiğini ancak Türkiye’nin aksine, hukuk devletinin bir gereği olarak yargıçların bu delilleri reddettiğini anlattı

Soldan sağa: Clemens Lahner, Robert Sabata, Cosima Ouhioun, Barbara Spinelli, Alexandre Luc-Walton, Matthieu Juglar.

Soldan sağa: Clemens Lahner, Robert Sabata, Cosima Ouhioun, Barbara Spinelli, Alexandre Luc-Walton, Matthieu Juglar.

19.05.2015 ONUR EREM @onurerem

Çağdaş Hukukçular Derneği’ne ‘terör örgütü üyeliği’ suçlamasıyla açılan davayı izlemek için Avrupa Birliği’nin pek çok ülkesinden avukatlar geçen hafta İstanbul’daydı. AB’li avukatlar ÇHD üyelerinin yalnızca mesleki faaliyetleri nedeniyle terör örgütü üyeliğiyle suçlandıklarını söylerken “Aynı faaliyetleri biz de kendi ülkemizde yapıyoruz, bu suçlamalar kabul edilemez” diyor: “Türkiye’deki gözlemlerimizi kendi ülkemizde ‘hukuk devleti yok edildiğinde işte böyle şeyler yaşanır’ diye anlatacağız”.

Almanya’dan Dünyada Demokrasi ve İnsan Hakları için Avrupalı Hukukçular Birliği (ELDH) üyesi ve Alman Demokrat Avukatlar Birliği Başkanı Dieter Hummel, İtalya’dan ELDH üyesi Barbara Spinelli, Avusturya’dan ELDH üyesi Clemens Lahner, Barcelona Barosu ve Avrupa Demokrat Avukatlar Birliği’nden Robert Sabata, Paris Barosu’ndan Alexandre Luc-Walton ve Matthieu Juglar ile hem Türkiye’deki hukuk skandallarını hem de Avrupa’da yükselen güvenlik politikalarını konuştuk:

>> Türkiye’de son dönemde siyasetin yargı üzerindeki etkisi hiç olmadığı kadar arttı. Avukatların topluca yargılanıp hapsedildiği, hâkim ve savcıların kitlesel olarak sürüldüğü, haklarında soruşturma açıldığı bir dönemdeyiz. Avrupa Birliği ülkelerinde en son ne zaman böyle örneklerle karşılaşmıştınız?

Robert Sabata: İspanya’da da bazı skandalların yaşandığı oluyor. Örneğin somut delil bulamayan polisler delil uyduruyor. Ama İspanya ile Türkiye arasında iki önemli fark var: Birincisi, Türkiye’de uydurulan sahte deliller mahkeme tarafından kabul ediliyor. Böyle bir şey benim ülkemde düşünülemez bile. İkincisi ise Türkiye’de devlet kadrolarındaki AKP – Gülen Cemaati çatışması nedeniyle sahte delil üreten polisler hakkında soruşturma açılıyor. İspanya’da böyle soruşturmalar görmüyoruz. Kısaca İspanya’da böyle bir örnek görmedim.

Matthieu Juglar: Fransa’da da böyle bir şey görmedik. Zira Fransa’da yargı Türkiye’deki gibi siyasal iktidarın bir enstrümanı haline gelmiş durumda değil.

>> Dışardan bakan birer göz olarak Türkiye’de hukuk devletinin ve kuvvetler ayrılığının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Robert Sabata: Teoride ve pratikte AB ülkelerinde kuvvetler ayrılığı vardır. Ama Türkiye’de güçler ayrılığını göremiyoruz. İktidar HSYK üzerinden yargıya büyük müdahalelerde bulunuyor. Her iktidarın yargıyı kontrol etme arzusu olur ama bunu engellemek için belirgin tedbirler ve mekanizmalar olur. Türkiye’deki tablo bizim için kabul edilemez bir noktada.

Clemens Lahner: Türkiye’yi de bağlayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6. maddesinde yargının bağımsız olması gerektiği yazar. Türkiye bu yargısıyla AİHS’i ihlal ettiği gibi, pek çok davada yargıçlar diğer AİHS maddelerini dikkate almıyor, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) bozacağını bildiği kararlar veriyor. AİHM de verdiği kararlarda buna dikkat çekiyor.

Örneğin AİHM tam da Gezi eylemleri yaşanırken, birkaç yıl önce yine polisin barışçıl göstericilere saldırması üzerine açılan bir davada verdiği kararda Türkiye’yi mahkum etti. Fakat Türk hükümeti bu kararın ardından yasalarını ve uygulamalarını düzelteceğine Gezi’de daha fazla şiddet kullandı!

Hakkını arayan Türkler için tek yol olarak AİHM’e gitmek kalıyor. Fakat AİHM’in üzerinde Türkiye, Rusya, Gürcistan ve Romanya gibi ülkeler nedeniyle büyük bir iş yükü var, kararların çıkması zaman alıyor. Ayrıca Türkiye sadece tazminatı ödeyip geçiyor, uygulamalarını düzeltmiyor.

>> Bu davanın sizin için ne önemi var? Burada gözlemci olmanızın nasıl bir fonksiyonu var?

Clemens Lahner: Bizler meslektaşlarımızla dayanışmak için buradayız. ÇHD’li avukatların verdiği mücadeleleri görmek, işkence mağdurlarının, greve giden işçilerin, öğrencilerin, Gezi eylemcilerinin, Soma mağdurlarının yanında olduklarını görmek… Bütün bu insanlar için verdikleri mücadele benim için büyük bir ilham kaynağı oldu ve ülkemde mağdurların yanında olabilmek için büyük bir güç verdi. Avusturya’da da avukatlar olarak sorunlarımız var, mesela çok çalışıyorum ve az para kazanıyorum. Ama en azından mesleğimi yaptığım için kimse bana dayak atmıyor, gözaltına almıyor, tutuklamıyor. Bunları görmek bana çok güç verdi.

Bu dava teoride Türk avukatlara karşı açılan bir davadır. Ama isnat edilen suçlamaları dinlediğim zaman gördüm ki suçlanan avukatının müvekkiline susma hakkını kullanmasını söylemesi “terör örgütü üyeliği delili” olarak kullanılıyor. Oysa bu avukatın bir meslek faaliyetidir. Bu davada suç olarak gösteriliyor meslek faaliyeti.

Beni bir müvekkilim arayıp gözaltına alındığını söylediğinde kendine söyleyeceğim ilk şey susma hakkını kullanması, konuşmaması olur. Bu yüzden üstüme alınıyorum bu suçlamayı. Örneğin bir müvekkilim terörist bir örgüt içinde yer almakla suçlanıyordu. Ben de savunma yaparken o örgütün terörist olmadığını göstermeye çalıştım. Bunu Türkiye’de yapan avukatlar ise “terör örgütü üyeliği” ile suçlanıyor.

Alexandre Luc-Walton: Bu yüzden bu dava bütün avukatlara yapılmış haksızlıktır, buna sessiz kalamayız. Bunun için yanlarındayız. Ayrıca buradaki gözlemlerimizle Fransa’da kamuoyuna böyle yasalar çıktığında ne olduğunu göstermiş oluyoruz.

Buraya gelmek bana şunu hatırlattı: Hiçbir hak ve kazanım mutlak değildir, onu korumak için sürekli mücadele etmezsek elimizden alınabilir. Hukuk devletlerinde avukatlık yapan insanlar olarak kendimizi tehdit altında hissetmesek de kazanımlarımız elimizden giderse ne olacağını Türkiye’ye bakarak görüyoruz.

Robert Sabata: Türkiye’nin AB adayı olarak insan haklarına saygı göstermesi lazım. Ve bunun uygulanması için bizim de buradaki mücadeleye destek olmamız lazım.

Biz avukatlar için savunmanın savunmasını yapanlar, bunun için mücadele edenler etkileyici birer militandır. Bu yüzden onları destekliyoruz.

>> Mahkemeyle görüşme talebiniz reddedildi, daha doğrusu bir cevap bile vermediler size. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Robert Sabata: Yorum bile yapamıyorum.

Clemens Lahner: Edindiğim izlenim, Türkiye’de mahkemelerin işinin de zorlaştığı. Mahekeme bizimle görüşseydi siyasilerin tepkisini çekebilirdi.

Türkiye’deki İç Güvenlik Yasası, İtalya’ya örnek oldu

>> Avrupa genelinde, Birleşik Krallık’tan Türkiye’ye kadar neredeyse tüm ülkelerde güvenlik adı altında anti-terör yasalarını genişletme ve polisin yetkilerini artırma eğilimi olduğunu görüyoruz. Bazı ülkelerde ifade özgürlüğünün yanı sıra savunma hakkını bile kısıtlayacak adımlar atılıyor. Kıta genelindeki bu eğilim hakkında ne düşünüyorsunuz?

Dieter Hummel: Almanya’da anti-terör yasalarının geçmişi 1970’lerde RAF’ın (Kızıl Ordu Fraksiyonu) ardından çıkan yasalara dayanıyor. Günümüzde bunlara ek yasalar çıkmasından ziyade uygulamalarda yenilikler olduğunu görüyoruz. Gelişen teknolojilerle kitlesel gözetim yapılıyor. Polis artık insanların metadatalarını (üst verilerini) uzun süreler barındırabiliyor. Almanya’da bunun etkilerini hissediyoruz. Bunda Avrupa Birliği müktesebatının da rolü var. Aslında bunu uzun zamandır yapıyorlardı ama şimdi yasal kılıfını da hazırlamış oldular. Ayrıca polisin yetkisi ve rolü de artırılıyor.

Robert Sabata: İspanya’da da terörle mücadele yasaları ve terörle mücadele için özel yetkili mahkemeler uzun süredir var. Ülkemizdeki eğilim de polislerin bilgi akışını daha fazla denetlemesine ve sahte deliller üretmesine olanak sağlayan yönde. Bunda AB’nin en temel ilkelerinden birinin güvenlik politikaları olmasının büyük etkisi var. Europol (AB çapında çalışan Avrupa Polis Ofisi) bugün tüm AB ülkelerindeki insanları izleyerek kimin “terörist” olduğunu ulusal polislere bildiriyor, bir bakıma terörizmin de tanımını yapıyor. Toplumsal bir harekette yer alıyorsanız, bir örgüte üyeyseniz sizi hemen fişleyerek “tehlike” oranınızı ulusal polislere bildiriyor.

Barbara Spinelli: IŞİD’in güçlenmesi ve IŞİD sorununun küreselleşmesiyle birlikte AB devletlerinde güvenlik politikaları daha da etkili olmaya başladı. Bunun etkisiyle pek çok ülkede güvenlik politikalarına hizmet edecek yeni yasa taslakları hazırlandı, bazı ülkelerde yasalaştı.

Örneğin Türkiye’de çok tepki çeken İç Güvenlik Paketi görüşüldüğü sırada İtalya ve Türkiye’nin içişleri bakanları bir toplantı yaptı, toplantının hemen ardından İtalya’da da benzer bir yasa tasarısı hazırlandı. Avrupa ülkelerindeki bu eğilimler birbirlerine örnek olabiliyor.

Bu yasalarla birlikte bireysel ve kolektif haklar kısıtlanırken siyasi muhalefet de kriminal bir faaliyet haline getiriliyor, kriminalleştiriliyor. Polis genel olarak topluma karşı güçlendirilirken eylemlerde de müdahale etmeleri kolaylaştırılıyor. Polis de bu yasaları eylem esnasında ve sonrasında eylemcilere işkence etmenin bir aracı olarak kullanılıyor. Ayrıca polisler kıta çapında sahte delil üreterek toplumsal hareketleri terörist gibi gösteriyor, baskılıyor.

Bütün bunlara rağmen, bir hukuk devletindeyseniz sahte deliller yargıcın önüne geldiği zaman serbest kalırsınız, o delillerle suçlanmazsınız. İşte Türkiye’de bunu göremiyoruz. Prosedüre göre beraatla sonuçlanması gereken davalar öyle sonuçlanmıyor. Biz ülkemizde de polisin sahte deliller topladığını görüyoruz. Ama bu deliller mahkemeye gelince yargıçlar bunları geçerli saymaz. İşte bu nokta hukuk devleti için bir ölçüttür. Bu nokta aşıldığında yurttaşlar siyasi muhalefetleri nedeniyle cezalandırılabiliyor ve Türkiye’de de bunu görüyoruz.

Uluslararası gözlemciler olarak Türkiye’nin içinde bulunduğu atmosferde yasal prosedürlerin uygulanmadığını görüyoruz. İnsan hakları perspektifi, uluslararası anlaşmalar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi dikkate alınmıyor. Bu da demokrasinin olmadığını gösterir. En ciddi örneği de bugün olduğu gibi avukatlara karşı açılan davalar. Avukatlar savunmayı temsil eder, hukukun üstünlüğü ve insan hakları için mücadele eder ama Türkiye’de avukatlar savunmanın savunmasını yapmak zorunda bırakılıyor. Türkiye’de düzmece deliller üzerinden düzmece davalar sürdürülüyor, bu yüzden Türkiye’de demokrasi yoktur.

Alexandre Luc-Walton: Fransa’da da bu eğilim mevcut. 2011’deki saldırılardan sonra ve özellikle de bu yılki Charlie Hebdo saldırısının ardından terörle mücadele adı altında yeni düzenlemeler ve yasa tasarıları çıktı. Charlie Hebdo saldırısından sonra siyasal İslam ve cihatçılarla ilgili tartışmalar arttı.

Ama Fransa’da çıkarılacak yasalar sivil toplum örgütleri, barolar, yargıçlar, avukatlar, basın ve geniş kitleler tarafından tartışılır, kabul görmezse çıkmaz. Çünkü bir hukuk devletinin polis devletine dönüşmesine karşı herkes hassastır. Hem mecliste hem de yargıçlar arasında yapılan tartışmalarla itiraz edilen maddeler kaldırılır.

Meclisteki tartışmalar kapsamında biz de baro üyeleri olarak davet ediliriz, uzman görüşü veririz. Bireysel özgürlükler açısından olası endişeler varsa onları anlatırız.

Çevirileriyle söyleşiyi mümkün kılan Delphine Azak, Sarah Caunes ve Ceren Uysal’a teşekkürler.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Merkez medya ‘etik’e uzak

logo_seffaf22

21.05.2015

Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin seçim dönemi için hazırladığı ‘Etik Habercilik Teminatı’na BirGün, İMC TV, Dağ Medya, karsigazete.com.tr ve radikal.com.tr imza atarken merkez medyadan hiçbir kurum henüz imza atmadı. Teminattaki maddelerin bir kısmı şöyleydi:

>> İnsanların haber alma hakkını gözeterek seçim döneminde doğru, nesnel ve eksiksiz yayın yapacağız.

>> Seçim dönemi haberciliğimizde adaylara ve partilere ilişkin yayınlar nefret söylemi içermeyecek, yargılayıcı olmayacak. Bu süreçte, tüm parti ve adaylara adil ve eşit mesafeli bir yaklaşım sergileyecek, adil biçimde yer ayıracağız.

>> Seçim dönemi yasakları konusunda bilgilendirici yayın yapacağız ve bu yasakların ihlal edildiği durumları kamuoyu ile paylaşacağız.

>> Seçim sürecinde yanlış bilgilendirme, manipülasyon, söylentiler ve algı yönetimi operasyonlarına karşı dikkatli olarak, yayınlamadan önce bilgilerin geçerliliğini başka kaynaklardan da doğrulayacağız.

>> Medya kuruluşu yöneticileri ve sahipleri, sonrasında kendilerinden siyasi içerikli bir karşılık beklenmesine neden olabilecek herhangi bir hediye ya da para kabul etmemeli. Böyle bir duruma şahitlik edersek kamuoyunu konu ile ilgili bilgilendireceğiz.

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

Zapatistalar öğretmenleri Galeano’yu unutmadı

Subcomandante-Galeano04.05.2015

Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) bir yıl önce kontrgerillalar tarafından öldürülen öğretmenleri Galeano için Meksika’nın Chiapas eyaletinde bir anma düzenledi. Hayatı boyunca Zapatista eğitim sistemine büyük emek harcayan, yerli halkın ‘Yoldaş Galeano’ dediği, 2 Mayıs 2014’te katledilen José Luis Solís López’i anmak için binlerce kişi haftasonu Chiapas’ın Oventik kentinde buluştu. Galeano’nun ölümünün ardından EZLN’nin sıfır numaralı delegesi Subcommandante Marcos da adını Subcomandante Insurgente Galeano olarak değiştirmişti.

Yaklaşık beş bin Zapatista militanının yanı sıra geçen yıl Meksika’da kaçırılıp öldürülen öğrencilerin aileleri de etkinliğe katıldı. Geçen yıl 5 Mayıs’ta ölen Meksikalı filozof Luis Villoro’nun anılmasıyla başlanan etkinlikte, Villoro’nun ailesinin ardından Subcommandante Galeano bir konuşma yaptı. “Villoro da bir Zapatista’ydı. Aramıza katıldığında kendisine ne isim seçeceğini sorduğumuzda gerçek ismini kullanacağını söyledi. İlk başta şaşırdık ama zaten onun amaçladığı da buydu. Bütün dünya Villoro’nun Zapatista olduğunu değil, aramızdan birinin kendine onun ismini seçtiğini düşünecekti. Uzun zaman EZLN için gözcülük yaptı” diyen Galeano, konuşmasının geri kalanını ise öğretmen Galeano’ya ayırdı: “Galeano 1989’da Zapatista gerillalarıyla tanıştıktan sonra 1994 isyanında aramızdaydı. Bütün görevlerini aksatmadan yerine getirmeyi başarmış gerçek bir isyancıydı. Yalnızca bizim için değil, dünyadaki tüm yerli halklar için önemli bir savaşçıydı. Bize gösterdiği fikirleri, ideallerinin yolunda isyanımıza devam etmeliyiz.”

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum bırakın

‘Suyu koruyamayan sosyalist değildir’

Çeviri: Onur Erem | Kaynak: bit.ly/1dPNT3G

Guillermo Barreto

Guillermo Barreto

Venezuela’nın yeni Eko-sosyalizm ve Su Bakanı Guillermo Barreto, Karakas merkezli Ciudad CCS gazetesine verdiği söyleşide okurlara hükümetin doğa politikalarını anlatıyor. Bir biyolog olan Barreto, sosyalizmin sürdürülebilmesinin tek yolunun, doğanın merkezdeki meselelerdeki haline getirilmesi olduğunu söylüyor:

>> Neden Çevre Bakanlığı yerine Eko-sosyalizm Bakanlığı?

Doğa ile ilişkinin daha harmonik bir hal aldığı, insan yerleşmelerinin başlı başına birer eko-sisteme dönüştüğü bir eko-sosyalist topluma doğru ilerliyoruz. Böyle bir toplumun inşasının sürmesi için doğa, merkezi bir bileşendir ve sosyalizmi sürdürmenin tek yolu onu korumaktır. Bu, insanlar arasında bir dayanışma demektir, üstelik yalnızca şu an yaşayan insanlar arasında değil, bizler ve çocuklarımız, torunlarımız ve onların torunlarıyla da dayanışmaktır. Eğer gelecek nesillerde tüm toplumun suya erişimini garanti edebilirsek sosyalist oluruz. Eğer bunu başaramazsak, sosyalist değilizdir.

Çevre kelimesini kullanmamamızın nedeni, egemen söylemde ‘çevre’nin romantik ve hippi bir kavram olarak yaftalanarak toplumsal ve ekonomik sistemlerin işleyişinden izole edilmesi. Bu konsept, çevreyi koruyanları bir cepheye, gelişmeyi savunanları karşı cepheye yerleştiriyor. Böyle bir durumda da diyalog imkansızlaştığından herkes kaybediyor. Eko-sosyalizmden bahsettiğimizde ise doğanın bütünleyici bir rolü olduğu, yeni bir toplumu inşa etmek için gereken organik kamu yönetişiminden bahsediyoruz.

Bugün Eko-sosyalizm Bakanlığımız var, ama petrol üretiminden ev ve köprü inşaatına kadar tüm kamu yönetişiminin eko-sosyalist olduğu bir noktaya ulaşmak zorundayız.

>> Bu, uzun vadede gelişme ve çevreyi koruma arasında bir uzlaşma anlamına mı geliyor?

Tabii ki. Ama paradoksal olarak, çevrenin siyasi yönetimini derinleştirmemiz gerekir. Kendimizi doğadan izole edemeyiz. Koruma altında tutulması gereken alanların bir zorunluluk olduğunu anlamalıyız. Öte yandan, bu tablonun içine insanları katmazsak bu durum çatışmalara yol açar ve hedefimize ulaşamayız.

>> Gelişmeyi çevreyi korumayla uyum içinde gerçekleştirme söylemi kapitalist mantığa taviz vermek anlamına gelmiyor mu?

Hayır. Doğadan kaynak çıkarma temelli kapitalist modeli terk ederek, kaynakların kapitalist birikim amacıyla değil, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için çıkarıldığı bir modele geçmemiz lazım. Bu, yalnızca ihtiyacımız olan kadarını kullanıp daha fazla kullanmamak demektir. Bu değişim bir gecede değil, aşamalı olacak. Ama esas önemli olan kapitalist motifleri tekrar etmeyeceğimiz bir toplum kurmak.

Bu süreçte endüstriyel faaliyetler için izin yayımlayan bir bakanlık olmaya devam edeceğiz. İzin yayımlama sürecinin aşırı bürokratik olması nedeniyle izinler esas önemini kaybediyor. Bu nedenle bu süreci yeniden yapılandırmamız lazım. İzin almak üretimin önünde bir engel olmamalı, üretim çevreye bir saldırı niteliği taşımadıkça.

>> Neden Su Bakanlığı?

Başkan Maduro tüm toplumun suya erişimi konusuyla çok ilgili. 15 yıllık Bolivarcı Hükümet döneminde pek çok hedefe ulaşıldı ancak hâlâ aşmamız gereken engeller var. Bu konunun önemini vurgulamak için bakanlığın ismine suyu da ekledik.

Ulusal Su Planı’nı uygulamaya devam edeceğiz. Önceliklerimiz, su hatlarındaki kırıklar gibi sorunları bir an önce çözerek halkın tamamının suya erişimini garantilemek, uzun vadede ise böyle sorunların oluşmasının önüne geçmek. Teknik Su Konseyleri’ni de devam ettireceğiz, çünkü esas amacımız komünal bir ülke oluşturmak.

>> Ev atıklarına dair nasıl bir politika izliyorsunuz?

Öncelikle toprak üstünde biriktirilen çöplükleri, çöplerin toprak altına gömülerek çürütüldüğü sistemlere dönüştürüyoruz. Karakas’ta ise çöp transfer alanları oluşturuyoruz. Tekrar kullanım ve geri dönüşümü geliştiriyoruz, geri dönüşümü olmayan şişe kullanımına ekstra vergi getirmek gibi seçenekler üzerine çalışıyoruz. Ama esas amacımız tüketici alışkanlıklarını değiştirmek. Çöp üretimini azaltmanın ve sonlandırmanın gerçek yolu burada.

>> Zulia bölgesindeki kömür yataklarıyla ilgili bir çalışma yürütecek misiniz? Chavez bu kömürlerin çıkarılmasının doğaya zarar vermesi durumunda çıkarılmaması gerektiğini söylemişti…

Bu konu gündemimizde yer alıyor. Yerel topluluklar ve Zulia’nın yerel yönetimi ile birlikte bunu detaylı bir şekilde inceleyip, sorumlu bir tartışma yürüterek karar vermemiz lazım.

>> Sorumlu bir tartışma ile neyi kastediyorsunuz?

Bu kömüre ihtiyaç olup olmadığının analizi, olası alternatifler, nihai hedefimiz olan ekosistemi koruma ve hepsinin üstünde yer alan çevredeki toplulukların refahı meselelerini bir arada değerlendirmeyi kastediyorum. Bu yüzden işin yalnızca ekonomik boyutunun tartışılmayacağı, her yönünün değerlendirileceği bir tartışma yürütmemiz lazım. Orada yaşayan yerlilerin doğayla özel bir ilişkileri var ve buna saygı göstermeliyiz.

>> Ülkenin güneyindeki kaçak altın madenleriyle ilgili ne yapacaksınız?

Madencilik, Komünler ve Yerli Halklar Bakanlıkları ile buluşarak altın madenciliğini düzenleme konusunu konuştuk. Yasadışı madencilik korkunç toplumsal ve ekolojik sorunlara yol açabiliyor. Bu çok hassas bir konu, bu nedenle dikkatle ele almamız lazım.

>> Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden biri olan Oricono Rezervi’ndeki faaliyetlerin etkilerine dair neler yapılıyor?

Bakanlığımız bünyesinde yalnızca bu meseleyle ilgili çalışmak üzere bir birim kurduk. PDVSA’yla (Kamuya ait petrol şirketi) bir arda çalışarak bu bölgenin doğayla uyum içinde işletileceğinden emin olmamız lazım. Petrol üreticisi bir ulusuz ve bu kaynaklara ihtiyacımız var ama bunu daha iyi bir şekilde yapmamız lazım.

>> Bugüne kadar insan yerleşiminin olmadığı La Tortuga adasına 2 bin odalı otel yapılması planlanıyordu. Onun durumu nedir?

Gözümüz Turizm Bakanlığı’nın yürüttü bu projenin üzerinde. Turizmi geliştirmek önemli, fakat bunu doğayla uyumlu hareket edebilirsek yapmalıyız. Birkaç ay önce kurduğumuz Parklar Yüksek Enstitüsü ile koruma altındaki alanlara dair ortak bir politika üretmeyi amaçlıyoruz.

Bugün Venezuela’ya gelen turistlerin yüzde 80’i tatillerini koruma altındaki parklarda geçiriyor. Ayrıca bu bölgelerin çevrelerinde veya içinde yaşayan yerel halklar da var. Bu nedenle buraların idaresi için yerel halkların örgütlenmesi önemli.

>> Hayvan kaçaklığını önlemek için ne gibi çalışmalarınız var?

Ulusal Bolivarcı Muhafızlar ve savcılıklar bu meseleyi yakından takip ediyor. Kaçakçılığın yoğunlaştığı bölgeleri tespit ediyoruz. Venezuela’da kuş kaçakçılığı çok fazla. Papağanlar Kuzey Amerika ve Avrupa’ya kaçırılıyor. Bu çok zalim bir iş ve insanlar bunun farkına varmalı. Bugün dünyada kim papağan alıyorsa, o hayvanın muhtemelen yuvasından çalındığını ve çalabilmek için annesinin öldürüldüğünü bilmeli. Bu hayvanlar kaçırılırken en az yarısı yollarda ölüyor.

Çeviri, Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

‘Türkiye gibisini görmedim’

DSCF7487

Elda Brogi

Avrupa Birliği’nde medyada çoğulculuk üzerine alışan akademisyen Elda Brogi, kıtada Türkiye gibi 8-9 gazetenin aynı propaganda manşetiyle çıktığı tek bir örnek hatırlamadığını söyledi

29.04.2015 ONUR EREM @onurerem

Medyada farklı seslerin ve düşüncelerin yer alabilmesi demokrasiler için önemli bir ölçüt. Medya sahipliğinin, basına dair yasaların ve uygulamaların medyada çoğulculuğa imkan tanıyıp tanımadığı akademisyenlerin de araştırma alanları arasında yer alıyor. Bu alanda çalışmalar yürüten Avrupa Üniversitesi Enstitüsü Medyada Çoğulculuk ve Basın Özgürlüğü Merkezi’nin Bilimsel Koordinatörü Elda Brogi, Hrant Dink Vakfı’nın düzenlediği Tehlikeli Söylem, Nefret Söylemi ve Medyada Çoğulculuk başlıklı panele katılmak üzere İstanbul’daydı. Kendisiyle Avrupa Birliği ve Türkiye’deki durumu, çoğulculuğun önemini ve çoğulculuk için yapılabilecekleri konuştuk.

>> Medyada çoğulculuk neden önemli? Çoğulculuğun olmadığı ülkelerde nasıl riskler vardır?

Medyada çoğulculuğun sağlanması halkın farklı fikirlere ve düşüncelere ulaşabilmesi, bireylerin hakikati öğrenebilmesi, kendi kararlarını verebilmesi ve toplumun farklı kesimlerinin seslerini duyurabilmesi için çok önemlidir. Eğer medya bir grup insanın elinde toplanmışsa, yayınlarda yalnızca onların görüşleri hakim olur.

>> Çoğulculuğun ölçütleri nedir?

Araştırmalarımızda kullandığımız belirli ölçütler var. Bunlar arasında medya sahipliğinin dağılımı ve bunu düzenleyen yasalar, farklı coğrafi, siyasi ve kültürel grupların medyada temsili ve medyaya erişimi, bunu düzenleyen yasaların varlığı, internet erişiminin yaygınlığı ve hızı, gazetecilerin çalışma koşulları, basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğünü düzenleyen yasalar, basın alanındaki düzenleyici kurumların bağımsızlığı, belli konular üzerinde sansürün yaygınlığı, kamusal yayınlarda farklı görüşlerin temsiliyeti ve kamusal yayıncılığı düzenleyen yasalar, siyasetin ve hükümetin medya üzerindeki etkisi ve baskısı, “iftira” gibi suçlardan ceza alan gazetecilerin sayısı, bilgi edinme hakkının işlevi, farklı medya türlerinin varlığı ve daha pek çok ölçütten bahsedebiliriz.

>> Bu ölçütlerle yaptığınız araştırmalara göre Avrupa’da medyada çoğulculuk anlamında en başarılı ülkeler hangileri?

Avrupa’da bir ülkeye “en başarılı” dememiz mümkün değil. Bu kadar çok ölçütle yaptığımız değerlendirmeler ile her ülkede bazı ciddi sorunların olduğunu, hiçbir ülkenin kusursuz bir düzenlemeye sahip olmadığını bulduk. Kıtadaki her ülkede gazetecilerin sürekli elektronik gözetim altında tutulması çok büyük bir sorun.

>> Araştırmalarınızda Avrupa’da medyada tekelleşme konusunda bir eğilim olduğunu söylüyorsunuz. Bu eğilimin temel nedenleri nedir?

Bu eğilimin arkasında yapısal bir neden var. Çoğu basın kuruluşu ulusal çapta yayın yapıyor ve hedef kitleleri bu nedenle diğer şirketlere göre daha küçük. Kaynaklar az sayıda olduğunda bir süre sonra tekelleşme kaçınılmaz oluyor. Ayrıca siyaset ve medya arasında da her zaman bir tür ilişki olduğunu görüyoruz. Çoğu ülkede bunu engellemek için yasalar var, fakat bu yasaların bir şekilde uygulanmadığını da görebiliyoruz. Çapraz şirket sahiplikleriyle veya kendine yakın işinsanları veya başka akrabalar aracılığıyla medya patronları ve siyasetçiler kendilerini kısıtlayabilecek yasaları aşıyorlar. Örneğin İtalya ve Macaristan bu konuda kötü örnekler. İtalya’da neredeyse tüm özel yayıcılığı kontrol eden Berlusconi, iktidara gelmesiyle hem özel yayıncılığı hem de kamu yayıncılığını kontrol eden bir pozisyona sahip oldu. Bu pozisyonunu da kullandı, kamusal yayın kuruluna kendi tercih ettiği kişileri atadı. Hem TV’lere hem de gazeteye sahip oldu, bir gazeteyi kardeşi üzerine göstererek. Böylece Berlusconi İtalya’da bir tekel haline geldi.

Macaristan’da ise 2010’da basın yasası değiştirilerek Ulusal Düzenleyici Kurul’a atanan üyeler hükümetin kontrolüne verilmek istendi. Buna büyük bir itiraz geldi Avrupa Birliği’nden ve sonunda Macaristan geri adım attı.

>> Daha önce Türkiye üzerine araştırma yapma imkanınız oldu mu? Türkiye basınındaki çoğulculuğu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye üzerine akademik bir çalışma yapmadım fakat pek çok makale okudum. Özellikle internet sansürü konusu gerçekten endişe verici. Pek çok site kolayca yasaklanabiliyor ve bu korkutucu bir durum.

Söyleşiden önce mulksuzlestirme.org üzerinden gösterdiğiniz medya-enerji-inşaat sahiplikleri haritası da Türkiye’deki medya tekelleşmesinin ve bu tekellerin ihaleler aracılığıyla hükümetle kurduğu ilişkinin boyutlarını anlamama yardımcı oldu. Dürüst olmak gerekirse Türkiye’deki durum hiç parlak değil. Ticari çıkarlarla basın iç içe geçmiş durumda. Biz Avrupa Birliği ülkelerinde basına dair pek çok sorundan bahsediyoruz fakat Türkiye’deki sorunlar tüm bunların da ötesinde, daha büyük sorunlar. AB standartlarından çok uzak bir durumda Türkiye.

>> Türkiye’de sık sık birden çok gazetenin hükümet lehine aynı propaganda manşetiyle çıktığına tanık oluyoruz. Bunların en ünlüsü, yedi gazetenin birden Erdoğan’ın  “Demokratik taleplere can feda” sözlerini manşet yapmasıydı. Bunun dışında sekiz ve dokuz gazetenin aynı gün aynı manşetleri attığı zamanlar da oldu. Avrupa Birliği’nde en son ne zaman böyle bir örnek gördünüz?

Güncel araştırmalarımda böyle tek bir örneğe rastlamadığımı söyleyebilirim. Bazen iki gazetenin aynı manşetle çıktığı, bir meseleyi aynı yerden ele aldığı olur ama sekiz gazetenin aynı siyasetçinin aynı sözlerini tırnak içine bile almadan propaganda yapmak için manşetine taşıdığını hiç görmedim. Bu dehşet verici.

>> Basında çoğulculuğun yok edildiği ve tekelleşmenin gerçekleştiği bir ülkede süreci tersine çevirmek için neler yapılabilir?

Bu konuda yasalar çıkarılması için mücadele etmek bir çözüm ancak pek çok ülkede bu yasaların da bir şekilde etrafından dolaşıldığını gördük. Bu yüzden en etkili yöntem yurttaşların sürekli bilinçli bir şekilde medyayı takip edip çoğulcuğun eksikliğini hissettikleri anda bunun için kampanyalar başlatmaları. Ayrıca basında farklı, bağımsız sesler yaratmaları veya böyle çabalara destek vermeleri de önemli. İnternetteki alternatifler de insanlara yeni imkanlar sunuyor. Tabii ki doygunluğa ulaşmış bir medya pazarında bunu yapmak zor olacaktır ama yurttaşların bunun için mücadele etmesi şart.

>> Avrupa Birliği müktesebatında basında çoğulculuğun yeterince yer almamasını eleştirmiştiniz. Bu alandaki mevcut müktesebattan bahsedebilir misiniz? Türkiye’nin üyelik sürecinde bu alanda hangi yasaları kabul etmesi gerekecek?

Avrupa Anlaşmaları’nda bu konuda bir spesifik yasa olmadığı için Avrupa Birliği’nin basın özgürlüğü veya çoğulculuk konusunda ulusal yasalara müdahale etme imkanı yok. Bu durumu biraz da olsa düzeltmek için Komisyon, bizden bu gözlem projemize başlamamızı istemişti.

Avrupa Birliği’nde doğrudan medyada çoğulcuğu güvence altına almak için çıkarılmış bir yasa olmaması önemli bir sorun. Bunun yerine Rekabet Yasası, İşitsel Görsel Medya Yönergesi gibi yönergeler mevcut. Bunlar televizyonda Avrupa filmlerine daha fazla yer verilmesi, reklam sürelerinin kısıtlanması gibi işler için etkili ancak çoğulcuğun özünü oluşturan sahiplik ilişkileri gibi konulara değinmekten çok uzak. Bu konuda özgün bir yasa çıkması için çabalar oldu fakat gerçekleşmedi. Avrupa Parlamentosu’daki tüm gruplardan bu yönde talepte bulunan temsilciler var, ancak yeterli sayıda değiller. Bir milyon AB yurttaşından imza toplayarak Avrupa Komisyonu’nun bir çalışma başlatması adına düzenlenen “Medyada Çoğulculuk için Avrupa İnisiyatifi” adlı imza kampanyası da bir milyon imzaya ulaşamadığı için sonuçsuz kaldı. Gelecekte bu konuda bir yasa çıkması için baskı uygulanmaya devam edilecek, fakat yakın gelecekte böyle bir yasanın çıkacağını göreceğimizi sanmıyorum.

Susan Benesch sunum yaparken

Susan Benesch sunum yaparken

Tehlikeli söylemin nefret söyleminden farkı

Önceki akşam Hrant Dink Vakfı’nda gerçekleşen konferansın diğer konuşmacısı olan Susan Benesch, tehlikeli söylem kavramını anlattı. Amerikan Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Tehlikeli Söylem Projesi Direktörü olan Benesch şunları söyledi:

“Nefret söylemi ile tehlikeli söylem arasında bir ayrım yapmamın nedeni, nefret söyleminin tanımının net olmaması, her gün daha geniş bir anlamda kullanılması ve hatta hükümetler için bir baskı aracına dönüşebilmesi. Tehlikeli söylemin tanımı ise net: Bir grup insanı bir hedefe yönelik kitlesel şiddet işlemeye yönlendirecek bir söylem. Bu söylemle toplumun bir kısmı doğrudan katliam gibi suçlar işlemeye, geri kalan büyük kısmı da bu katliama ses çıkarmamaya itilir. Tehlikeli söylemin beş faktörü vardır: Kitlesi üzerinde etkili olan bir konuşmacı tarafından söylenmesi, söylemin etkilerine açık bir dinleyici kitlesi olması, söylemin içeriği, söylemin toplumsal ve tarihsel bağları, söylemin yayıldığı iletişim araçlarının etkinliği. Tehlikeli söyleme nasıl karşı çıkılabilir? Öncelikle bu söylemin tehlikesinin erkenden farkına varmak önemli. Ondan sonra da ‘aşılama’ tekniğiyle, yani kitlelere bu söylemin esas amacını ifşa ederek karşı çıkılabilir. Bir daha bir siyasi lider tehlikeli söylemde bulunduğunda kitlesi, o liderin neden öyle bir söylemde bulunduğunu, neyi amaçladığını anlayabilir.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

Laterne’ye polis saldırdı

laterne20.04.2015

Beyoğlu’nda 30 yıllık Laterne Cafe’nin bulunduğu binanın geçen hafta “Riskli bina” gösterilerek AVM yapmak için tahliye edilmesinin ardından dün de zabıta ve polis baskını vardı.

Saat 17:00 civarında polisler binaya geldiğinde kafenin işletmecisi Emriye Uysal binadan çıkmak istemezken içerdeki eşyalar boşaltıldı. Bu sırada zabıta ve polisle konuşmak isteyen Avukat Eren Can polisler tarafından darp edildi. Binanın içinde polis ve zabıta arasında anlaşmazlık çıktığı bir anda hukuki sürece dair bilgi vermek isteyen Can’ı polisler “Sen kimsin” diyerek tersledi. Avukat olduğunu söyleyince vekaletname istenen Can, vekaletname göstermek zorunda olmadığını belirtince polisler tarafından yerde sürüklenerek sokağa atıldığını anlattı.

Binanın önünde yaklaşık yüz kişinin toplanmasının ardından Emriye Uysal,olay yerine gelen sağlık ekipleri tarafından ambulansa bindirilmek için dışarı çıkarıldı. Binadan çıkarken hıçkırıklara boğulan Uysal, “Bugüne kadar devlet ne istediyse yaptık. Bunu mu hakettim? Ben buraya hayatımı verdim, başka bir gelirim yok. Buradan çıkaracağınıza öldürün beni. Ben ölmek istiyorum. Bir battaniye verin, sokağın başında dileneceğim” diye ağladı.

Bu sırada tahliyeye tepki gösteren yaklaşık yüz yurttaşa polis saldırdı. Kafenin kapısının önünde kalkanlarıyla insanları iten polis, tepki gösterenlere ise küfürle karşılık verdi. Kafenin önünden uzaklaştıktan bir süre sonra geri dönen polis, ilerihaber.org’a göre binanın önünde bekleyen Emriye Uysal ve yaklaşık 15 kişi gözaltına alındı.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

Göçmenleri öldüren AB yönergesi: 2001/51/EC

23.04.2015

Hans-Rosling-600x350İnsani gelişme alanında çalışan Gapminder Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanı, Karolinka Üniversitesi’nden Prof. Hans Rosling, Akdeniz’deki göçmen ölümlerinin ardından bu ölümlerin ana sorumlusu olarak Avrupa Birliği’nin uluslararası hukuka aykırı uygulamalarını gösterdi.

Önceki gün Gapminder Vakfı’nın Youtube hesabında bir video paylaşayan Rosling, Afrika’nın herhangi bir yerinden Avrupa ülkelerine 300-400 avro arasında uçak bileti alınabileceğini, fakat göçmenlerin en az biner avro ödeyerek kaçakçılar aracılığıyla Akdeniz’i geçmeye çalıştığına dikkat çekti: “Savaşlardan ve açlıktan kaçan insanların uçak bileti almasını engelleyen şey Avrupa Birliği’nin 2001/51/EC kodlu yönergesidir. Bu yönergeye göre havayolları, ‘yasadışı göçü engellemek için’ geçerli belgeleri olmayan insanları Avrupa Birliği’ne getirdiği takdirde dönüş masraflarını karşılamak zorunda. Fakat bu ülkeler göçmenler hukukunu düzenleyen Cenevre Konvansiyonu’nu da imzalamış durumdalar. Bu nedenle, konvansiyonu ihlal etmemek için yönergeye bu yönergenin Cenevre Konvansiyonu’na aykırı bir şekilde uygulanamayacağına dair bir madde eklediler. Böylece Avrupa Birliği sorumluluktan kaçınarak, kimin göçmen kabul edilip kimin edilemeyeceğine karar verme görevini havaalanında check-in yapan görevlinin omuzlarına yüklediler. Hiçbir check-in görevlisi bunu yapamayacağı için pratikte bu durum vizesi olmayan kimsenin uçağa binememesi anlamına geldi. İşte Akdeniz’de binlerce insanın boğularak ölmesinin nedeni budur”.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın