‘Siyasal İslam şemsiyesinin altında büyük bir pislik birikti’

Mısır Sosyalist Partisi temsilcisi Mamdouh Habashi, Irak’tan Libya’ya kadar geniş bir coğrafyada Batı’nın “yaratıcı kaos” planını uyguladığını anlatırken bütün bu ülkelerde emperyalist planlar doğrultusunda hareket eden İslamcıları eleştiriyor

1ONUR EREM

Mamdouh Habashi, Samir Amin ve çok sayıda Mısırlı solcunun 2011 yılın da kurduğu Mısır Sosyalist Partisi’nin Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı. Haftasonu İstanbul’u ziyaret eden ve İşçi Partisi’nin düzenlediği bir panele katılan Habashi ile Mısır’daki son durum, Ortadoğu, Müslüman Kardeşler ve Türkiye üzerine konuştuk:

»Müslüman Kardeşler, Suudi Arabistan’ın finansmanıyla Mısır’da kök salan bir örgütken bu yıl Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından terörist ilan edildi. Örgütün bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mısır’da Abdül Nasır döneminde sürgüne gönderilen MK üyelerini Suudi Arabistan korumuş, Enver Sedat’ın neoliberal, İslamcıları destekleyen yönetimi Mısır’da iktidara geldiğinde onları geri gönderip örgütlemelerini finanse etmişti. Mısır’da devlet neoliberal yapısıyla eğitim ve sağlık hizmetlerinden çekilirken bu alanı MK’ye bıraktı. Ayrıca rejim Nasırcılara ve solculara karşı tek başına direnemeyeceği için MK’yi kendine bir müttefik olarak yarattı. MK yıllarca “Bu yoksulluğa Allah’ın sözünden çıktığınız için düştünüz. Biz Allah’ın sözünü izleyerek size refah getireceğiz” diyip yoksul, dindar halkı kandırmayı ve destek toplamayı çok iyi başarmıştı. Suudi Arabistan onları 1990’lara kadar destekledi fakat sonrasında MK kendi ayakları üzerinde duran, geniş para kaynaklarına sahip güçlü bir örgüt haline geldi.

MK’nin ÖRGÜTLENMESİ KORKUTTU
Suudilerin ve diğer ülkelerin bugün MK’ye karşı tavır almasının nedeni, MK’nin Mısır’da iktidara geldikten sonra bu ülkelerin içinde de ciddi yeraltı örgütlenmelerine gidip iç işlerine karışmaya başlaması. Krallıkla yönetilen bu ülkelerin korkacağı bir örgütlenme varsa, sol muhalefet değil İslam temelli bir muhalefettir.
Artık MK’nin Mısır’da gücü kalmadı, bir tek Katar tarafından destekleniyor dışarıda da. Bu yüzden çok her anlamda güçsüzleştiler diyebiliriz. Mursi döneminde, kendisini geçmişte destekleyen Birleşik Arap Emirlikleri’nde İçişleri Bakanı’nı öldürme planı yaptığı ortaya çıkan bir örgütü bugün kim destekleyebilir ki?

»Türkiye.
(Gülüyor) Evet, Türkiye.

»Mursi’nin bütün ittifaklarını bozarak yalnızlaşmasını aptalca bir hata olarak tanımlamıştınız. Özellikle kendisine sınırsız yetkiler veren anayasa değişikliği çok tepki çekmişti. Bütün bunları nasıl öngöremediler? AKP’nin Türkiye’de 12 yılda yaptığından fazlasını 1 yılda yapmaya çalışırken bunun büyük bir direnç yaratacağını beklemiyorlar mıydı?
Güzel bir soru. Müslüman Kardeşler’in siyaset üretmede aptal olduklarını düşünmüyorum ancak 3 farklı nedenden ötürü bu ölümcüler hataları yaptılar. Birincisi, yeterli kadroları yoktu. Devlet ofislerine yerleştirecekleri yetkin insan sayısı azdı. Bu bizim için çok büyük bir şaşkınlıktı açıkçası. Yasaklanmadan önce 600 bin üyesi, ülkeyi iki kere satın almaya yetecek parası olan bir örgütten bahsediyoruz. Devleti tamamen ele geçirmek için 13 bin insana ihtiyaçları olduğunu açıklamışlardı, bunu başaramadılar. Dünyanın en iyi üniversitelerinde okutulmuş olsalar da bugüne kadar mutlak itaat kültürü ile yetişmiş üyeleri, inisiyatif almaları gereken pozisyonlara getirildiklerinde çok başarısız oldular.

İkinci neden ise Mısır’daki derin devletten kaynaklanıyor. Türkiye’dekinden daha derin bir devlet. Bu yapı MK’nin değişikliklerine direndi. Devlet aparatı bu kadar hızlı bir değişimi kabul etmedi.

KENDİLERİNİ YENİLMEZ SANDILAR
Üçüncü ve en önemli olan neden de hem ülke içinde hem ülke dışında çok önemli destekçileri vardı. MK Mısır’da iktidara gelirken orduyla ve Mübarekçilerle anlaşmalar yapmıştı, dünya çapında da ABD, İsrail ve Suudi Arabistan ile Büyük Ortadoğu Projesi’ne uygun anlaşmalar yapmıştı. Fakat MK gücü eline geçirir geçirmez hem ülke içinde hem de ülke dışında verdiği sözlere tamamen aykırı işler yapmaya başladı. Ülke içinde ilk iktidara geldiklerinde MK’ye itiraz eden bir tek solcular ve Kıpti Hristiyan sermayesi vardı. Sonrasında ülkedeki tüm güçleri karşısına almasının nedeni partnerlerine verdikleri sözleri tutmamasıydı. Bu nedenle tarihte sıra dışı bir andayız. Devrimci güçler, yıllardır rejime hizmet eden Mübarekçiler, ordu, liberaller aynı noktada durdu Mursi’ye karşı. Ancak bu birliktelik bizim pozisyon değiştirmemizle değil, diğer güçlerin pozisyon değiştirmesiyle oldu. Bugün ülke gündemi ve söylemler de değişti, MK ve Mübarek döneminde basında ve sokakta “erkekle kadın yay yana oturmalı mı” gibi konular tartışırkın bugün eğitim politikaları, toplumsal adalet gibi siyasi meseleler gençlerin dilinde. Özetle MK kendilerine aşırı güvendi, yıkılmaz hissettiler, “canımız ne isterse yaparız, kimseye de hesap vermeyiz” dediler. Hesaba katmadıkları tek şey halkın tepkisiydi ve bu onların sonu oldu.

Habashi: Sosyal medya protesto örgütlemek ve rejimleri yıkmak için çok kullanışlı bir araç olsa da Facebook ve Twitter ile yeni bir rejim inşa etmek imkansız. Bu nedenle yüz yüze ilişkiler kurmak, örgütlenmek şart.

Habashi: Sosyal medya protesto örgütlemek ve rejimleri yıkmak için çok kullanışlı bir araç olsa da Facebook ve Twitter ile yeni bir rejim inşa etmek imkansız. Bu nedenle yüz yüze ilişkiler kurmak, örgütlenmek şart.

»Erdoğan’ın Türkiye’deki tutumuna çok benzer.
Evet, o da Gezi’yi hesap edememişti. Gezi de yeni bir hareketin embriyosunu yarattı Türkiye’de.

MISIR’DA SOLUN TARİHİ BAŞARISI

»Mısır Sosyalist Partisi olarak parlamento seçimlerine “Devrim Sürüyor İttifakı” ile girmiştiniz. İttifak yüzde 3 oy alıp meclise 9 vekil sokmayı başardı. Bunu bir başarı olarak görüyor musunuz? Diğer sol partilerle ilişkiniz ne durumda?
Yüzde 3 az gözükebilir ama bu Mısır solu için tarihini bir başarı. Mısır’da bizim gibi bağımsız sol örgütlerin neredeyse yüz yıldır yasaklı olduğunu, örgütlenmesinin engellendiğini düşündüğünüzde kısa sürede bu oy oranına ulaşmamız büyük bir başarıdır. İlk defa girdiğimiz seçimde 750 bin oy aldık ve denklemin parçalarından biri haline geldik.

Artık bir ittifak olmaktan çıkıp daha kristalleşmiş ve birleşmiş bir sol hedefliyoruz. Son 3 yılda Devrim Sürüyor İttifakı ve Kurtuluş Cephesi gibi bizim öncülüğümüzde oluşan ittifaklar başarı kazandı. Seçimler yaklaşırken parti olarak bu koalisyonların artık yeterli olmadığını düşünüyoruz.

İlk adımımız solun çekirdeğinde yer alan, sınıf mücadelesini hedefleyen güçleri birleştirerek olabildiğince sağlam bir merkez oluşturmak. İkinci adımımız da birlikte hareket edebileceğimiz sosyal demokratlar ve diğer ilerici güçler ile daha geniş bir ortaklığa gitmek. Karşımıza İslamcıları ve Mübarekçileri alacağız. Hâlâ devlet ofislerinin büyük bir kısmı bu iki gücün elinde, iyi örgütlüler, paraları var ve onyılların tecrübesi var.

»Ordu bu denklemin neresinde?
Ordunun en üst katmanını oluşturan yöneticilerin tamamı Mübarek rejimi kalıntılarıdır. Mübarekçilerin arasında da iki akımdan bahsedebiliriz. Birincisi, eski rejimi olduğu gibi yeniden kurmak isteyenler. İkinci akım ise devrimci güçlere, sokağa çıkan halkın taleplerine karşı bazı tavizler vererek daha sürdürülebilir bir rejim yaratmak. Çünkü Mübarek dönemindeki gibi net bir diktatörlük artık kabul göremez. Rejimin tamamen yıkılmaması, güç dengesinin tamamen değişmemesi için gerektiği kadar taviz vererek ülkeyi yönetmeye devam etmek istiyorlar. Bu nedenle bazı tavizler verdiler şimdiden. Örneğin yasal değişiklikler, yeni anayasa, yeni ekonomik planlar ve kamu yatırımları gibi olumlu bulduğumuz adımlar attılar. Daha fazlasını da yapmak zorunda kalacaklar. Ancak bütün bunlar güç dengesinde yaratmak istediğimiz devrimci değişimden çok uzak.

Yeni anayasadaki sağlık, eğitim örgütlenme olumlu adımların yasalarla uygulamaya geçmesi için uğraşacağız. Din temelli partileri yasaklayan madde uygulandığı durumda örneğin Selefi partiler seçime giremeyecek. Yasaklanmış olan MK’nin üyelerinin seçime muhtemelen kendilerini gizleyerek Selefiler altında girmeye çalışacağını düşününce önemli bir gelişme olacak bu. Seçimde yüzde 15-20 oranında oy alacaktır Selefiler MK ile birlikte. Yüzde 40-50 arasında Mübarekçiler alacaktır. Yüzde 20-30 Liberal partiler alacaktır. Yüzde 5-6 da sol alacaktır. Para, güç onlarda, ama hakikat bizimle. Önceki seçimde Mübarekçilerle Müslüman Kardeşler arasında seçim yapmak zorunda kaldığı için sandığa gitmeyen yüzde 50’yi ikna edebiliriz.

***

SİYASAL İSLAM VE ‘YARATICI KAOS’

»Suriye ve Irak’ta yaşanan kriz Mısır’ı nasıl etkiliyor? Ortadoğu’daki son durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Mısır halkı askerlerin MK’yi devirmesine tam destek verdi. Çünkü ülkeyi götürdükleri nokta Suriye ve Irak gibi iç savaş noktasıydı. Sokaktaki eylemcilere saldırdılar. MK iktidarı kaybetmemek için iç savaş çıkarmayı deneyecek kadar haindi. Sırf bir savaş çıksın diye Kıptilere saldırdılar, kiliselerini ve evlerini yaktılar. Mısır’ın yüzde 15’ini oluşturan Kıptiler de aynı şekilde karşılık verse büyük bir katliam yaşanacaktı. Neyse ki Kıptilerin içinde akıllı insanlar vardı ve bu hamleyi görüp karşılık vermediler. MK ABD gibi dış güçleri müdahaleye davet edip iktidarda veya en azından siyasi denklemde kalmayı başarmayı planlıyordu.

MK iktidarı kaybettiği günden beri halkı terör ile korkutuyor. İktidardan düştükten sonra “Eğer Mursi’yi geri getirmezseniz ülke durulmayacak” diyerek terör eylemlerine başladılar ve bir yıldır neredeyse her gün Mısır’da terör eylemi yapılıyor. Kamu binalarına saldırıyor, metro bombalıyor. Mısır böyle şeylere alışkın değildi, bu Mısır halkına karşı bir savaş ilanıdır. Bu yüzden insanlar artık MK’ye tamamen karşı. Gözlerinde MK ile IŞİD neredeyse eşdeğer yapılar. Bütün bunlar Mısır halkına siyasal İslam’ın tümüyle ilgili çok önemli dersler verdi. Genel olarak şiddet ideolojilerinin bir parçası, bu nedenle IŞİD, MK ve diğer İslamcı örgütlerin aralarındaki farklar belirginsizleşti.

YARATICI KAOS KAVRAMI
IŞİD, tıpkı Taliban gibi ABD’nin onayıyla kurulmuştur, ABD’nin çıkarlarına hizmet eder. Condoleezza Rice Mısır ziyaretinde Büyük Ortadoğu Projesi’nden bahsederken “yaratıcı kaos” kavramını kullanmıştı. Yeni dengeler yaratmak, sınırları değiştirmek ve yeni bir Ortadoğu yaratmak için yaratıcı kaos kullanmak istiyorlar. Siyasi bir ağırlığı, gücü olan devletlerin ezilmesi, çok sayıda küçük parçaya ayrılmasını istiyorlar ki kolayca yönetebilsin, yönlendirebilsinler.

“BOP BUDUR”
Mesela Sudan’a bakın. Ülke önce 2’ye bölündü, şimdi 6 farklı parçaya ayrılmış durumda fiilen. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da devletler çözüldü. Üstelik 2 yıl önce Libya’daki seçimleri seküler güçler büyük bir çoğunlukla kazanmıştı. Bugün ülkede elçilik kalmadı. Libya’nın demokrasiye olmasa bile stabiliteye doğru yaptığı ilk hamleyi böylece durdurmuş oldular. Büyük Ortadoğu Projesi budur. Bugünkü Irak’a bakın. 8 yıl boyunca İran’la savaşan ülke nerede, bugün bir avuç IŞİD’ciden kaçan Irak ordusu nerede. Bütün bu ülkelerde yeni aktörler var artık sahnede. Bu aktörlerin ortak özelliği oraya ait olmamaları, IŞİD gibi dışardan gelen savaşçılar olmaları. Ama bugün masaya oturup barış sağlamak istediğinizde bu adamlarla konuşmak zorunda kalacaksınız. Bunun tek istisnası Mısır oldu. Mısır, bu zincirin kopmasını engelleyen halka oldu.

Bunlar Batı’nın ve İsrail’in arzusuyla gerçekleşti. Türkiye de ana destekçisi oldu. Günün sonunda siyasal İslam şemsiyesi altında büyük bir pislik birikti. “Siyasal İslam bölgenin vazgeçilmez ve kadim bir parçası” algısı yaratılmaya çalışılıyor ancak bunun gerçeklikle alakası yok.

***

ERDOĞAN ARTIK ETKİSİZ BİR FİGÜR

»Mursi iktidardan düştüğünden beri Erdoğan’ın açıklamaları nedeniyle Türkiye ile Mısır’ın arası açıldı. Erdoğan hakkında ne düşünüyorsunuz?
Erdoğan MK’nin Türkiye koludur diyebiliriz. Mısır ve Türkiye halklarının ilişkisi Erdoğan nedeniyle kötüleşemeyecek kadar derin, ama Mısır halkı artık Erdoğan ve çevresi hakkında son derece olumsuz düşünüyor. Bunun ana nedeni MK’ye desteği. Mısır halkı MK’nin kendilerinin düşmanı olduğunu anladı ve kendisine yardım edenlere de sıcak bakmıyor. “Milli irade”den bahseden Erdoğan, Mısır halkının iradesini tanımamakta ısrar ediyor.

30 Haziran 2013’te Mısır’da kentlerden en ufak köylere kadar 20 milyondan fazla insan sokağa çıkarak Mursi’yi istemediğini göstermişti. Erdoğan o tarihten beri Mısır halkına ciddi anlamda hakaret eden konuşmalar yapıyor.

“SİYASAL İSLAM YALANLARA DAYALIDIR”
Erdoğan’ın ekolü ile MK’nin ekolünün kökleri aynı, bu nedenle nasıl bir lider olduğunu Mısırlılar olarak çok kolay anlayabiliyoruz. Bu ortak kök siyasal İslam ve dini kendi çıkarlarına alet etme, insanların dini duygularını sömürme ekolüdür, yalanlara dayalıdır.

Erdoğan artık Ortadoğu’da önemli bir figür değil. Birkaç yıl öncesine kadar bölgede etkisinden bahsedebilirdik ama artık önemsiz ve etkisiz bir figür. Tıpkı MK gibi. MK’nin yalnızca Tunus’taki partnerleri hatalardan ders almış gözüküyor. Halkın iradesini yok sayanların günün sonunda yok olması kaçınılmazdır.

Mısır’da MK iktidara gelir gelmez “Burada 500 yıl kalmak için geldik” dediler. Demokrasi anlayışları budur. Demokrasi siyasal İslamcılara göre iktidara gelmek için kullanılan bir araçtan ibaret. Yalnızca oyları saymaktır onlar için demokrasi.

» Erdoğan da iktidara gelmeden önce demokrasiyi “yeri geldiğinde inecekleri bir tren” olarak tanımlıyordu.
(Gülüyor) Mısır’dakilerle neredeyse aynı. Erdoğan biraz daha dinamikmiş yine, tren örneğini vermiş. Mısır’da MK demokrasiyi “duvara tırmanılacak bir merdiven”e benzetiyordu. Tırmandıktan sonra başka kimse gelemesin diye tekmeleyip devirecekleri bir merdiven.

***

http://womennewsnetwork.net/wp-content/uploads/2013/02/Egypt-Women-Protest-New-Zealand-Herald-AP.jpgKADINLAR HAREKETLERİN MERKEZİNDE
Kadınların 2011’deki isyandan itibaren bütün toplumsal hareketlerde çok önemli ve belirleyici bir rolü oldu. Kadınların hareketlere liderlik etmesi İslamcılar için çok can sıkıcıydı, bunu sonlandırmak için bilinçli olarak sokaklarda kadınları taciz etmeye başladı örgütlü olarak, bazıları gözaltına alındı. 2011 Ocak’tan bugüne kadar ülkede güç dengesi değişmedi ama insanların zihinleri, bilinçleri radikal bir şekilde değişti, hâlâ da değişiyor, özellikle de kadınlar konusunda. Mısır halkı 3 yıl önceki Mısır halkı değil. Halk daha bilinçli, taleplerini dile getiriyor ve hakları için savaşmaya hazır. Gençler, kadınlar birer politikacıya dönüştü adeta.

Bu reklamlar hakkında
Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Türkiye insan haklarında BM’den en düşük notu aldı

‘VİCDANİ REDDİ DÜŞÜNMÜYORUZ’ DİYEN TÜRKİYE SINIFTA KALDI

Birleşmiş Milletler insan hakları alanındaki izleme raporunda vicdani reddi tanımaması nedeniyle Türkiye’ye en düşük notu verdi. ‘Namus’ cinayetleri ve LGBT’lerin durumu da düşük notlar aldı

ONUR EREM 24.10.2014

Türkiye, insan hakları konusunda Birleşmiş Milletler’den mümkün olan en düşük notu aldı. BM’nin Türkiye’den izleme listesine aldığı üç konu olan ‘namus’ cinayetleri, LGBT’lerin durumu ve vicdani rette hiçbir ilerleme sağlanamaması BM tarafından eleştirildi. BM İnsan Hakları Komitesi dün Türkiye’nin izleme raporunu hazırlamak için Cenevre’de STK temsilcileriyle bir araya gelmişti. Toplantıda Türkiye’nin, imzalamış olduğu Kişisel ve Siyasal Hakları Uluslararası Sözleşmesi’nin şartlarını yerine getiremediği konusunda fikir birliğine varıldı.

Toplantıya katılan STK’ler arasında yer alan ve Vicdani Ret Derneği’ne bilgi veren Uluslararası Uzlaşma Birliği temsilcisi Derek Brett, Türk hükümetinin BM’nin sorularına yetersiz yanıtlar verdiğinin raportörlerce saptandığını aktardı: “Türkiye ‘namus’ cinayetleri ve LGBT’lerin durumuyla ilgili gönderdiği cevaplarda soruları yanıtlamaktan kaçınarak alakasız bilgiler verdi. Bu nedenle bu iki alanda Türkiye’ye düşük notlardan biri olan C2 notu verilmesi kararlaştırıldı”.

TALEP İLERLEME, SONUÇ GERİLEME

Brett, vicdani ret konusunda ise hükümetin lafı hiç dolandırmaya ihtiyaç duymadan “Bu konuda bir çalışma yapmıyoruz, yapmayı da planlamıyoruz    “ dediğini, bu yüzden komisyon tarafından vicdani ret alanında mümkün olan en düşük not olan E notu verileceğini belirtti. E notu, komisyonun talep ettiği değişikleri yapmayan, aksine durumu daha da kötüleştiren uygulamalar yapan ülkelere veriliyor.

‘NOTLAR GERÇEĞİ YANSITIYOR’

Bu notları vicdani retçi ve LGBT aktivisti Mehmet Tarhan’a sorduk. Tarhan, bu düşük notların Türkiye’deki insan hakları durumunu gösterdiğini söylerken “Demokratikleşme ve insan hakları alanındaki performansına bakınca kesinlikle sürpriz değil” dedi. Tarhan’a göre, BM’nin Türkiye’de LGBT’lerin durumu ve vicdan reddi izlemeye aldığı 2012 yılından beri bu alanlarda hiçbir yasal gelişme olmadı. “LGBT’lerin örgütlülüğü ve güçleri arttı” diyor Mehmet Tarhan, “Ama devletin, hükümetin baskıcı tutumu aynı şekilde sürüyor”.

‘YILMADAN MÜCADELE EDECEĞİZ’

Vicdani Ret Derneği Eşbaşkanı Merve Arkun ise kararı şöyle değerlendirdi: “Bu not hükümetin demokratikleşme söylemine ayna tutuyor. Yıllardır vicdani retçiler yıldırılmaya, korkutulmaya çalışılıyor. Ancak davalardan, GBT kontrollerinden korkmadan savaş karşıtı mücadeleyi toplumsallaştıracak, temel bir insan hakkı olan vicdani reddi savunacağız”.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

“Bu dava hükümetin acizliğini gösteriyor”

Bugün vicdani retçi Ali Fikri Işık’ın davasında karar açıklanması bekleniyor. Işık “Devletin ve hükümetin haklar ve özgürlükler konusunda ne kadar aciz olduğunu bu davada görebilirsiniz” diyor

ONUR EREM 22.10.2014

Askerlik yapmayı reddettiği ve vicdani reddini ilan ettiği için hakkında 3 ayrı firar davası bulunan Ali Fikri Işık’ın dosyasında mahkemenin bugün karar açıklaması bekleniyor. Çorlu Askeri Mahkemesi’nde yargılanan Işık’ın vicdani reddi mahkeme tarafından kabul görmezse kendisine en az 30 ay hapis cezası verilecek. Türkiye’de askeri mahkemeler son yıllarda verdikleri kararlarda vicdani ret hakkını tanımış, ancak davalıların retçi olmadığı sonucuna vararak bu haklarını kullanmalarını engellemişti.

Türkiye’nin de imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile tanınan bir hak olan vicdani reddi kullanan Ali Fikri Işık’la dayanışmak için çok sayıda uluslararası örgüt imza kampanyası düzenledi. Uluslararası Af Örgütü, Avrupa Vicdani Ret Bürosu ve Uluslararası Savaş Karşıtları bugünkü dava öncesinde dünya çapında kamuoyu oluşturdu. Ali Fikri Işık daha önce açılan davalarda toplam 6 aya yakın tutuklu yargılanmış, cezaevinde kalmıştı.

KEYFİYET VE AHLAKSIZLIK

Dava öncesinde BirGün’e konuşan Ali Fikri Işık hakkında açılan ilk davada mahkemenin hem “artık askerlik yapamaz” diyip hem de 1 yıl 15 gün ceza verdiğini hatırlatırken şunları söyledi: “O kararın ardından bu davaların açılmasının mantıksal temeli yoktur. Ama Türkiye’de adalet sistemi hukuk normlarına bağlı işlemiyor. Bu keyfiyet bir ahlaksızlıktır”.

Hükümetin ve devletin haklar, özgürlükler konusunda ne kadar aciz kaldığının bu davada net bir şekilde görülebileceğini anlatırken “Hukuksuz hareket eden hükümete karşı vicdani reddi savunmaya devam edeceğim. Beraat etsem de hapis cezası alsam da umurumda değil. Önemli olan bu temel insan hakkı için mücadeleye devam etmemizdir” ifadelerini kullandı.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın

“Ortadoğu halklarının geleceği siyasal İslam’da olmayacak”

Dünya Barış Konseyi Ortadoğu Koordinatörü Akel Taqz siyasal İslam’ın Ortadoğu’ya yıkım getirdiğini ve otoriterleşme eğilimleri yarattığını söylerken “Siyasal İslam bölgeye bir gelecek sunmuyor” diyor

ONUR EREM 19.10.2014

Filistinli Akel Taqz Dünya Barış Konseyi’nin Ortadoğu Koordinatörü, aynı zamanda Filistin Barış ve Dayanışma Komitesi üyesi. Kendisiyle 2013’de yaptığımız söyleşinin üzerinden yalnızca bir yıl geçmesine rağmen bu sürede Ortadoğu’nun görünümü büyük oranda değişti. Türkiye Barış Derneği’nin ev sahipliği yaptığı Ortadoğu konferansına katılmak için İstanbul’a gelen Taqz ile bölgede değişen tabloyu konuştuk:

2>> Geçen yıl sizinle konuştuğumuzda İsrail-Filistin barış görüşmeleri vardı, bu yılki İsrail saldırılarından sonra bölgede bambaşka bir tablo var. Barış görüşmelerinin bu şekilde sonlanması hakkında ne düşünüyorsunuz?

21 yıldır devam eden İsrail-Filistin barış görüşmelerinden bir sonuç alınamadı. Geçen yılki müzakereler muhtemelen son olacak. Çünkü Filistin yönetimi ve Filistin halkı artık bu müzakerelere inancını yitirmiş durumda. Müzakerelere rağmen İsrail’in Filistin’e davranışı hiç değişmedi. Müzakereler devam ederken yeni yerleşimler yaptılar, gerilimi artırdılar, son 5 yılda üç büyük İsrail saldırısı gerçekleşti Filistin’e.

Biz prensip olarak müzakerelere karşı değiliz. Bir sorun varsa bu ancak müzakere ederek çözülebilir. Fakat gerçek bir müzakere için karşı tarafın da müzakere çerçevesine uyması, varmak istediği bir hedefi olması lazım. İsrail’in tek hedefi müzakereleri uzatarak çözümsüzlüğü sürdürmek. İsrail’in eski başbakanlarından İzak Şamir 20 yıl önce şöyle demişti: “Filistinle müzakere etmekte istekliyiz, 100 yıl müzakere edebiliriz”. Gelinen noktada Mahmut Abbas net bir açıklama yaparak “Artık bu şekilde bir çözüm alamayacağımızı anladık” dedi.

>> Eğer planda barış görüşmeleri yoksa Filistin yönetiminin yeni stratejisi ne olacak? Nasıl hareket edecekler?

Artık yeni strateji Birleşmiş Milletler’i aktif kullanmaya odaklanmak. BM’nin bu alanda sorumluluk alarak çözüm için uluslararası bir konferans yapması için bastırılacak. kincisi de Birleşmiş Milletler’in Filistin hakkında aldığı kararların uygulanmasına dair çalışmalar yapılacak. BM’nin Filistin hakkındaki kararları ABD ve İsrail uygulatmıyordu. Artık bu konudaki vetolarını kaldırmalarına yönelik bir strateji izlenecek. Bu kararlar uygulanırsa birçok şey değişebilir.

>> Peki ya askeri strateji?

İşgal altındaki her halkın kendini savunma hakkı vardır. Ama kullanılacak yöntemlerin taratacağı etkileri de değerlendirmek lazım. Bugün Ortadoğu ve Filistin’deki güç dengesi fazlasıyla Filistin aleyhine: Açık sınır yok, dışardan destek yok. Böyle bir tabloda silahlı direnişle başarıya ulaşmak mümkün değil. Bu tabii ki silahlı mücadele Filistin halkının gündeminden tamamen çıkmıştır anlamına gelmez ancak Filistin halkı onyıllar süren mücadelesinden öğrendikleriyle bugün en etkili yolun uluslararası toplumun da desteğiyle halk direnişi örgütlemek olduğu sonucuna vardı.

>> Son İsrail saldırısının ardından Filistin’de yaraları sarma çalışmaları ne durumda?

Gazze şeridi İsrail’in vahşi saldırıları sırasında çok zor bir dönemden geçti. Bugün de etkileri devam ediyor. Bütün bu yıkımdan sonra toparlanmak çok zor. İki binden fazla Filistinli öldürüldü. 10 binden fazla filistinli yaralandı. Yarım milyon filisitnli evlerini terk etmek zorunda kaldı. 10 binlerce ev kısmen, 500 ev tamamen yıkıldı. 60 aile tümüyle yok oldu.

Bütün bunlardan sonra yaraları sarmak çok uzun sürecek. Zamana, emeğe ve paraya ihtiyaç var. Kahire’de iki gün önce Gazze’nin yeniden inşası için bir konferans vardı. 5 milyar dolar yardım sözü verdiler ama bugüne kadar benzer konferansların bir sonucunun olmadığını tecrübe ettik. kendi şovları için kullanıyorlar. 2012’de Şarm El Şeyh’te bir araya geldiklerinde 7 milyar dolar yardım sözü vermişlerdi, bir kuruş geldiğini görmedik. Çatışmanın bedelini Filistinliler öderken bölgedeki devletler Filistin’i yalnıza kullanıyor.

>> Irak ve Suriye’de yaşanan kriz Filistin’i nasıl etkiliyor?

Filistinliler sorunlarını tek başına çözecek durumda değil, bölgedeki Arap ülkelerinin desteğine muhtaç. Bu nedenle tüm Arap ülkelerindeki krizler Filistin’i negatif olarak etkiler. Suriye, Filistin’e en çok yardım eden Arap devletiydi. Çok sayıda Filistinli örgüte evsahipliği yapmıştı, ancak bu örgütler savaş nedeniyle Suriye’yi terk etmek zorunda kaldı. Bugün Türkiye ve Katar’ın desteklediği gruplar nedeniyle Suriye’nin kendisi yardıma muhtaç hale geldi. Suriye bu krizi ne kadar çabuk atlatırsa Filistin halkı için de o kadar iyi olacaktır. Bütün bu çatışmaların ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir parçası olduğunu biliyoruz.

>> Siyasal İslamın Ortadoğu’da geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

İslam bir dindir ve bölgenin çoğunun inancı olan bu din bireyle tanrı arasında özel bir ilişki olarak kalmalı. Siyaset ve din birlikte yürümez. Bugün dünyada refah içinde olan gelişmiş ülkelere baktığınızda hepsinin din ve devlet işlerini ayırmış olan ülkeler olduğunu görürsünüz.

1Sosyalizmin çöküşünden sonra bölgede solun gerilemesi nedeniyle rejimlerin dışında tek örgütlü güç siyasal İslamcılar kaldı. Diktatörlükler yıkılırken de örgütlülükleri sayesinde iktidara gelmeyi başardılar. Ancak bu değişim halklara refah ve mutluluk getirmedi. Siyasal İslam bugün baskıcı bir hal aldı. Ülkeleri yıkıyor, insanları öldürüyor. Buna karşı birlikte mücadele etmeli, Irak, Suriye, Libya, Lübnan ve daha birçok ülkeyi yıkıma götürmüş bu güce karşı direnmeliyiz.

Ortadoğu halklarının geleceğinin siyasal İslam’da olmadığı çok açık. Nasıl ki batı ülkeleri bugünkü noktalarına siyaset ile dini ayırarak gelebildilerse Ortadoğu’da da gelecek sekülarizmin olacaktır. İnsan hakları ancak sekülarizm ile gelişebilir.

“Cihatçılar Türkiye’yi de karıştıracak”

>> Kobane’de yaşanan katliam haftalardır devam ederken bölgeyi savunmaya çalışan Kürt güçlerinin talepleri yerine getirilmiyor. Bu trajedide Türk hükümetinin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle Kobane’de yaşananlar için yalnızca Türkiye’yi değil, Suriye’de rejime karşı oluşturulmuş bu ittifakın tümünü eleştirmek lazım. Eğer Suriye’de bu kaos yaratılmasaydı Kobane’de bu katliamlar yaşanmayacaktı.

Türkiye Suriye’deki İslamcıları destekleyerek, Kürtlere yardım koridoru açmayarak bu suçun en büyük ortaklarından biri oldu. Bu noktada Türkiye’nin, ABD’nin, Köfez ülkelerinin, AB’nin amacı Kürdistan’a yardım etmek ve Kürtlerin hayatlarını kurtarmak değil. IŞİD’i yok etmeyip varlığını korumak istiyorlar. Kürtlerin hayatı çok ucuz, ölmeleri kimsenin umrunda olmuyor. Aynı şekilde Suudi Arabistan gibi ülkeler de IŞİD’e katılan yurttaşlarının öldürülmesini umursamıyorlar. Tek istedikleri savaş devam etsin, hegemonyaları sürsün.

Türkiye bugün Suriye’de uçuşa kapalı bölge istiyor, bu kabul edilemez! Suriye’in, Kürdistan’ın, Irak’ın kurtuluşu için çare biziz diyorlar ama bu bir yalan. Bugün bu çeteleri Kobane’ye saldırtıyorlar, yarın sırada Bağdat, Trablus olur. Bu Türkiye’yi de etkileyecektir.

>> Nasıl etkileyecektir? Yalnızca birkaç hafta önce Türkiye’nin birçok kentinde İslamcı çetelerin polisle birlikte Kürtlere saldırdığında sokaklarda iç savaş manzaraları gördük. Bu tehdit Türkiye için ne boyutta sizce?

Herkesin kaçak geçebildiği bir sınır varken, Türkiye’de IŞİD’in ciddi örgütlenmesi varken iç savaş tehdidi Türkiye için de var. Daha önce Afganistan’da cihada katılmış İslamcıların ülkelerine döndüklerinde buralarda örgütlendiği ve ciddi sorunlar yarattığını gördük. Bugün Kuzey Afrika’dan binlerce kişi IŞİD’e katıldıysa bu, o örgütlenmelerin eseri. Türkiye için de bu tehlike var. Bunlar Türkiye’nin iç meselesi olsa da biliyoruz ki bu örgütlerin sınırı yok, her şeyi yapabilirler. Türkiye içinde farklı silahlı İslamcı örgütlerin devlet tarafından tölere edilmesi çok tehlikeli. Yarın gerilim yükseldiğinde bu grupların yaratacağı sorunları kimse kontrol edemez.

Umarım hükümet bu tehlikeyi görüp durdururlar, Türkiye halklarının birbirine düşman kesilmesini engellerler. Onyıllar boyunca Türkiye’de yaşanan çatışmaların acıdan başka bir şey getirmediğini tüm dünya gördü. Kürdistan sorunu ancak diyalog ile kalıcı bir çözüme ulaşabilir, hükümet bunun sorumluluğuyla hareket etmeli. Halkların hiçbir yerde birbirleriyle sorunu olmaz. Halkaları birbirilerine düşürmekten yalnızca kapitalizm, uluslararası sermaye, emperyalizm, hükümetler, dış güçler kâr eder, insanlar ise bedel öder. Biz bu bedeli Filistin’de 60 yıldır ödüyoruz, Suriye 3-4 yıldır ödüyor.

Erdoğan’ın Ortadoğu’daki imajı kötüleşmeye devam ediyor

>> Geçen yıl Erdoğan’ın çok basit bir lider olduğunu, yalan söylediği zaman Ortadoğu halklarının bunu rahatça söylemiştiniz. Son bir yılda Erdoğan’ın imajı nasıl değişti? AKP’nin Ortadoğu politikasını yaratan yeni Başbakan Davutoğlu’nun imajı nasıl?

Erdoğan yaratmaya çalıştığı “Müslümanların koruyucusu” imajıyla Ortadoğu’daki sıradan insanları etkilemeye çalışıyor. Oysa insanlar her geçen yıl Erdoğan’ın Filistin meselesini, tıpkı diğer liderler gibi kendi çıkarları amacıyla kullandığını daha fazla görüyor. NATO üyesi olan, İsrail ile anlaşmalar yapan bir ülke Filistin’i destekleyemez. Davutoğlu’nu ise tanıyan yok. Ortadoğu sokaklarında Türkiye’nin lideri Erdoğan’dır.

Özellikle IŞİD’in Türkiye desteğiyle Suriye’de katliamlar işlemesi, Kobane’ye saldırması, Erdoğan’ın Mısır’la tersleşmesi Türkiye’nin imajını her geçen gün kötüleştiriyor.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum bırakın

Dünya Barış Konseyi Ortadoğu ve emperyalizmi değerlendirdi

Dünya Barış Konseyi Ortadoğu Bölge temsilcileri dün İstanbul’da bir panelde bir araya geldi. Toplantıda siyonizm, ABD emperyalizmi ve gerici Arap rejimlerine eleştiriler vardı

ONUR EREM 15.10.2014

17 baris 10Yüzden fazla ülkeden üyeye sahip dünyanın en büyük barış örgütlerinden Dünya Barış Konseyi’nin Ortadoğu üyeleri dün akşam İstanbul Kadıköy’deki Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeydi. Türkiye Barış Derneği yöneticilerinden Aydemir Güler’in moderasyonunda gerçekleşen toplantıda Ortadoğu ülkelerinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle bütün katılımcıların güvenli katılımının ancak Avrupa’da mümkün olduğu, bu nedenle toplantının İstanbul’da gerçekleştiği açıklandı.

‘EMPERYALİZM DEMOKRASİ GETİRMEZ’

Yunanistan Barış Örgütü’nden ve 1949’da kurula Dünya Barış Konseyi’nin İcra Sekreteri olan Iraklis Çavdaridis paneldeki konuşmasında Ortadoğu’daki emperyalist planlara dikkat çekti, “bölgedeki halkların emperyalist müdahalelere ve emperyalizmin savaş makinesine karşı birlikte direnmesi için mücadele etmeliyiz, barış ve huzur ancak böyle mümkün olacaktır” dedi. Bugün Kobane’deki vahşetin de emperyalizmin maşası olan örgütlerce işlendiğine dikkat çeken Çavdaridis, ABD’nin ve NATO’nun  iki yüzlülüğüne şöyle dikkat çekti: “Kanlı ve vahşi rejim değişikliklerini demokrasi ve insan hakları söylemiyle gerçekleştiriyorlar. Oysa batı ülkeleri birkaç yıl önceye kadar bu diktatörlerle kol kolaydı. Bugün de Suudi Arabistan ve benzeri ülkelerle aynı şekilde ilişkileri var. Suudi ordusu Bahreyn’deki barışçıl eylemleri silahla bastırırken demokrasinin dışına çıkmıyor mu? O zaman Esad’a karşı Türkiye ve Katar aracılığıyla yürütülen emperyalist savaşı demokrasi söylemiyle açıklayamazsınız”.

İSRAİL’DE YÜKSELEN IRKÇILIK

Toplantıya İsrail Barış Örgütü adına katılan Aida Touma ise emperyalizmin onyıllardır bölgedeki savaşlarla halkların kabusu haline geldiğini, bunun da siyonist İsrail, gerici Arap rejimleri ve ABD emperyalizmi üçgeni aracılığıyla yürütüldüğünü açıkladı. ABD ve AB emperyalizminin her zaman yedek planları olduğunu anlatan Touma, “Toplumsal değişiklikler olduğu zaman emperyalist ülkeler yeni planlarını devreye sokarak durumun kendi lehlerine şekillenmelerini sağlıyor” dedi. Touma, İsrail’in Filistin’e yönelik son saldırısının vahşetine de değinirken bu saldırının son yıllardaki en vahşi saldırı olmasına rağmen İsrail halkının yüzde 92 ile en yüksek oranda destek verdiği savaş olduğunu söyledi: “Emperyalizmin kontrolündeki medya ile büyük bir algı yönetimi kampanyası yapılıyor. Bu savaş sırasında İsrail’de görülmemiş oranda aşırı sağ ve faşist yükseliş oldu”.

‘AVRUPA HALKLARI DA YAŞAMIŞTI’

Filistin Barış ve Dayanışma Komitesi’nden Akel Takaz da İsrail’in kuruluşundan beri Suriye’den Sudan’a kadar geniş bir bölgede istikrarsızlık yanağı olduğunu vurgularken “Emperyalizmin vahşetini yalnızca Ortadoğu değil dünyanın dört bir yanı yaşıyor. Avrupa halkları da emperyalizmin vahşetini en son Yugoslavya’da ve Ukrayna’da maruz kaldı emperyalizmin saldırganlığına” dedi.

‘HER TÜRLÜ MÜDAHALEYE KARŞIYIZ’

Mısır Barış Örgütü’nden Muhammet Aşam da Ortadoğu halklarının emperyalist müdahaleye karşı direnmesinin tek çözüm yolu olduğunu söyledi: “Emperyalist ülkelerin yarattığı ve desteklediği IŞİD gibi örgütleri bahane ederek emperyalist müdahalecilik politikalarını devam ettirmesine karşı çıkabilmek için Suriye’ye müdahaleye kategorik olarak karşı çıkmalıyız. Emperyalist planın sonucunda Ortadoğu’da güçsüzleşmiş ve emperyalizme direnci kalmamış kanton yönetimleri kurulmak isteniyor”.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

‘Sansürsüz habercilik çok keyifli, polis gelirse sonuna kadar direniriz’

TRT çalışanlarının kurumlarını işgal edip sansürsüz yayın yapabileceklerini düşünür müydünüz? Yunanistan’daki devlet televizyonu çalışanları bunu başardı, sansürsüz haberciliğin keyfini çıkarıyorlar. Üstelik durmaya niyetleri yok! ERT’den Maria Koutsimpiri anlatıyor

ONUR EREM – ATİNA 13.10.2013

2-01Syntagma Meydanı’nda beklerken 1981 model turuncu bir Mini Cooper duruyor önümde. İçinde Maria var. Kapıyı açıp biniyorum ve bir yerde oturup sohbet etmek için Akropolis’in eteklerine gidiyoruz. Vardığımızda fark ediyoruz ki bütün kafelerin tüm masalarının dolu. “Bu ne kalabalık böyle bugün günlerden ne?” diye soruyor, Pazar olduğunu söylediğimde ise “Haftada 7 gün çalışmaktan günleri karıştırır oldum artık, tabi ki Pazar günü yer olmaz buralarda” diyor. 15 dakika yürüyerek başka bir bölgeye gidip oturacak yer buluyoruz. Kafelerin doluluğuna bakınca kriz Yunanistan’a hiç uğramamış gibi gözüküyor. “Aslında bu dolulukta krizin de etkisi var” diyor Maria “Gençlerin yarısından fazlası işsiz, para bulabilenler bütün gün kafelerde, bulamayanlar da parklarda oturarak zaman geçiriyor”.

Maria Koutsimpiri 36 yaşında. 15 yıldır radyo ve televizyonculuk ile uğraşıyor. Onunla buluşmamın nedeni, geçen hafta 4. ayını kutlayan ERT (Yunanistan Devlet Televizyonu) işgalinin başından beri içinde yer alması. AB, AB Merkez Bankası ve IMF üçlüsünün kamu çalışanı sayısının azaltılması şartına yanıt olarak Yunan hükümetinin çılgın bir hamleyle devlet radyo ve televizyonunu tamamen kapatma kararının ardından çalışanların başlattığı bu işgal hâlâ tam gaz sürüyor.

Ülkede konuştuğum gazeteciler sansür ve otosansürün Türkiye’yi aratacak seviyelerde olduğunu anlatırken hepsi işgal altındaki ERT’yi ayrı bir yerde tutuyor. Ben de bu deneyimi Maria’ya soruyorum:

Çalışanların işgal ettiği ERT binası pankartlarla donatılmış durumda

Çalışanların işgal ettiği ERT binası pankartlarla donatılmış durumda

>> ERT’nin kapatılacağını öğrendiğin anda neler hissettin?

ERT’nin kapatılacağı söylentisini yıllardır o kadar çok duyduk ki artık inanmıyorduk. 11 Haziran günü Hükümet Sözcüsü Simos Kedikoğlu’nun ERT’nin kapatılacağı açıklamasından 3 saat önce bu bilgi bize ulaşmıştı. ERT’de çalışan gazeteciler olarak bir toplantı yaptık, ‘Kapatılırsa işgal edeceğiz’ dedik. Kapatma kararı açıklandığında hâlâ toplantıdaydık. ERT’de 3 haftadır sürdürdüğümüz bir grev vardı, onu sonlandırarak işgale başladık.

Hislerime gelince, üzülmedim hatta rahatladım diyebilirim. Çünkü artık istediğimizi söylemekte özgür olacağımız bir döneme girecektik.

Hükümet evlerimize imzasız birer kağıt gönderdi. “Artık iş sözleşmeniz geçersizdir. Ama ERT binasında üzerinize zimmetlenen eşyalardan hâlâ sorumlusunuz” yazan bu belgeyi imzalayıp teslim etmemiz bekleniyordu. Kimse bu yazıyı ciddiye bile almadı.

>> İşgalin ilk günlerinde nasıl bir öz-örgütlenme yarattınız?

Demokrasi? Sinyal yok

İşgalden bir pankart: Demokrasi? Sinyal yok

İlk günleri tarif etmek için kullanacağım tek kelime ‘kaos’ olur. Tüm binalarda işgal vardı, ama polis şu anki binamız dışında hepsini boşalttı. Binlerce kişi bizi desteklemek ve olası bir polis saldırısına engel olmak için binamıza gelmişti. Binanın koridorlarında, stüdyolarında herkes her yerdeydi.

Biz de çalışanlar olarak 7/24 binadaydık. İnsiyatif alan herkes istediğini yapıyordu. Birkaç gün sonra bu durumun güvenlik açısından sorun yaratacağını, provokatörlerin içeride olay çıkarabileceğini düşünerek girişlere gönüllü güvenlikler koyduk ve giriş-çıkışlar kontrollü hale geldi.

Her gün bize destek için gelen gruplarla konserler, film gösterimleri gibi etkinlikler oluyordu ERT’nin bahçesinde. Bebekli ERT çalışanları kucaklarında bebekleriyle yayına giriyorlardı bazen.

Binada temizlik işlerini de kendimiz yapıyoruz. Zamanla işleyiş de oturmaya başladı. Böylece ilk ayın ardından ilk defa bir günlük haftasonu izni yaptım.

>> İçeride sorunlar yaşadınız mı?

Yaşadık tabi ki. Özellikle de televizyon ekibi yaşadı. ERT’in önceden yaptığı gibi her haber programına Başbakan Samaras’ın yaptıklarını anlatarak başlamak isteyenler ile ‘daha önemli haberler varken artık başbakanla başlamak zorunda değiliz’ diyen çoğunluk arasında büyük tartışmalar yaşandı. Sonunda çoğunluğun dediği oldu.

>> Hükümet sizi engellemek için neler yaptı?

Radyo ve televizyon sinyallerimizi kesmeye çalıştılar. Yunanistan’ın kırsal bölgelerindeki insanlar için radyomuz çok önemli bir haber kaynağı, çoğu bölgede tek radyo biziz. Bu yüzden insanlar radyo vericilerini sökmek için gelen ekiplere direndi, izin vermedi. Hâlâ verici nöbetleri tutuluyor.

2-02

Maria: Yunanistan nüfusunun yarısı Atina’da yaşıyor, kırsal alan tamamen boşaldı. Toprak vergisini artırarak bu toprakları elinde tutan insanların vergilere dayanamayıp topraklarını özel şirketlere satması için uğraşıyorlar. Doğanın içinde komün kuranlar bir yandan bu hamleye karşı da bir direniş demek. Mücadelemizin sonunda Yunanistan değil, krizleri bitmek bilmeyen kapitalizm çökecek!

TV için bir uydudan lisans alarak tekrar yayına başladık. Bir yandan da internet üzerinden TV ve radyo yayınına devam ediyoruz. Tek sorunumuz Atina’da FM antenimizin kaldırılması oldu. Biz de bunu başka bir frekansa geçerek çözmeye çalıştık. Şu anda hâlâ tüm Atina’yı kapsayamıyor FM yayınımız. Ama orta dalga yayınlarımız var, Atina’daki dinleyicilerimiz onu takip edebiliyor.

İşgalden yaklaşık bir ay sonra hükümet yeni bir devlet radyo ve televizyonu kurdu. ERT direnişindeki insanların bir kısmı oraya geçmeyi kabul etti. Hükümet bunu direnişi bölmek için yapmıştı. 1.200 kişiydik, şimdi 600 kişi kaldık. Aslında iyi de oldu, sonunda direnişe kararlı ekiple baş başa kaldık. Samaras’ı her haber programında birinci sıraya koymak isteyenlerin de dahil olduğu 600 kişi artık yeni kamu televizyonu olan EDT’de.

>> EDT’nin reytingleri ne durumda?

EDT’yi izleyen, dinleyen yok. Zaten koalisyon hükümetinin 2 partisi PASOK ve Yeni Demokrasi dışındaki tüm siyasi partiler EDT’ye çıkmayı reddediyor. Bizim kanalımıza çıkıyorlar.

Günde 2 haber programı yapıyoruz ve bu programlarda daha önce devlet televizyonunun hiç yer vermediği konuları işliyoruz, hükümetin geçirdiği yasaları, yaptıklarını açıkça anlatıyoruz. Burada sansür yok, gerçek habercilik var.

>> Dinlenme ve izlenme oranınız nasıl? İnternet sitesinde bunu daha rahat takip edebiliyorsunuzdur herhalde?

Evet. Diğer radyo ve TV’lerin internet verileriyle karşılaştırılınca en çok dinlenen ve izlenen yayınlardan biri olduğumuzu görüyoruz. Bu mutluluk verici.

>> Mutluluk güzel, ama yaşamak için yeterli mi? Hayatlarınızı idare edecek parayı nasıl kazanıyorsunuz?

Kazanamıyoruz. Hükümet ERT’yi kapatırken hepimize 4 aylık maaş tazminatı verdi. Vermeleri gerekenden çok daha az olsa da şimdiye kadar bu parayla idare edebildik. Ben daha rahattım, çocuğum yok, borcum yok, ama bazı arkadaşlarımız mortgage taksitleriyle boğuşuyor. Bu yüzden bir an önce çözüm bulmamız gerekiyor, başka türlü devam etmekte zorlanırız. Bunun için kafa yoran insanlar var, bağış toplama, reklam alma, kooperatifleşme veya şirketleşme gibi farklı ihtimaller değerlendiriliyor. Ama henüz bir çözüm bulabilmiş değiliz. Sendikalardan da yeterli desteği görebildiğimizi söyleyemem. Şimdilik tek gelirimiz destek için sattığımız tişörtler, onu da uydu yayını ücretini karşılamak için kullanıyoruz.

>> Direniş seni nasıl etkiledi?

Çok hoşuma giden ve kendimi ait hissettiğim bir iş yapıyorum. Bu sayede aralıksız çalışıyorum. İlk üç ayda toplam 3 kere 1 günlük haftasonu izni kullandım. Eylül’de ise 3 gün. Günde en az 12 saat çalışıyorum.

Ama aralıksız çalışma nedeniyle kişisel hayatım kalmadı. Evim karmakarışık. Arada annem eve gelip çamaşırlarımı yıkıyor, yemek yapıyor da idare edebiliyorum. Şu an seninle bu kafede oturup sohbet etmek bile benim için sıradışı bir olay.

Eşim, çocuğum, erkek arkadaşım olmadığı için bu kadar kendimi verebildim. 4. ayı devirdiğimiz şu günlerde çok yorulduğumu hissediyorum. Herkesin bu kadar çalıştığını söyleyemem, daha az çalışan insanlar da var. Galiba artık bir haftalık tatile çıkmayı hak ettim.

‘Polis müdahalesi isyan başlatır’

>> İşgalin geleceğini ve kendi geleceğini nasıl görüyorsun?

2-04Normalde hep geleceğimi kestirebilirdim ama şimdi bu işin o kadar içindeyim ki hayatımda ilk defa geleceğimi hiç öngöremiyorum. Bazen yaptığım işi ve neden bu kadar uğraştığımı sorgularken buluyorum kendimi. Neyse ki arada uluslararası destek mesajları alıyorum, senin gibi insanlar yaptığımız işten ne kadar etkilendiklerini söylüyorlar ve çabalarımıza değdiğini anlıyorum.

ERT’nin geleceğiyle ilgili bu ay sonunda önemli bir mahkeme kararı verilecek. ERT’yi kapatmanın anayasaya aykırı olduğuna dair bir başvuru yaptık, onun sonuçlanmasını bekliyoruz. Burada olumsuz bir karar çıkarsa polis göndererek işgali sonlandırma ihtimalleri var.

>> Öyle bir durumda ne yapacaksınız?

Öncelikle direniriz. Halkın ve örgütlerin büyük desteği olacağını, binaya gelerek polise karşı kitlesel direnç göstereceklerini düşünüyoruz. Ama eğer polisin gücü gerçekten içeri girip herkesi tahliye etmeye yeterse, o zaman başka bir mekanda ERT yayınlarına devam etmek isteriz.

Yunanistan’daki en etkileyici toplumsal hareketler

>> Radyo’da nasıl programlar yapıyorsun?

İşgalden önce kültür-sanat programları yapıyordum. İşgalin ardından her gün 1 saat süren İngilizce bülteni hazırlamaya başladım. Tüm dünyanın gözü Yunanistan’da ve buradaki toplumsal hareketlerdeyken ülkeden çıkan İngilizce haberler kısıtlıydı. Bu yüzden buna çok önem veriyorum.

İngilizce bülten dışında Yunanistan’daki toplumsal hareketleri inceleyen bir program da yapıyorum. Bu programda her hafta farklı bir hareketin temsilcileriyle hareketlerini konuşuyoruz. Daha önce TV’de sesini duyuramayan anarşistler, öğretmen örgütleri, mahalle forumları, öğrenci örgütleri, üniversite işgalcileri gibi önemli hareketleri konuk ettim.

>> Yunanistan’daki toplumsal hareketler hakkında ne düşünüyorsun genel olarak? Bu hareketler içinde seni en çok etkileyen, en çok heyecanlandıran hangileri oldu?

Tüm Yunanistan’da toplumsal hareketler hızla büyüyor. Hükümet her şeyi satarken halk da karşısında kendi örgütlerini yaratıyor. Tiyatrolardan hastanelere kadar değişik örgütlenmelere tanık oluyoruz.

Beni en çok etkileyenlerden biri anarşistlerin örgütlenmeleri. İşgal kültürünü ve toplumsal alanların nasıl farklı bir şekilde kullanılabileceğini halka gösteriyorlar. Anarşist hareketler kentlerde çok güçlü ve polislere, faşistlere karşı direnişin başını çekiyorlar.

Bir diğeri de doğa içinde kendi kendine yeten, dışarıya ihtiyaç duymayan komünler kuran hareketler. Yunanistan çapında çok sayıda böyle komün oluştu, yakında bu komünlerin haritasını yayınlayacaklar. Sadece kendi yetiştirdikleri ile yaşayıp ticaret yapıyorlar, yalnızca güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir enerji kullanıyorlar.

Anarşistler karşı çıktıkları sistemin içinde yaşayarak mücadele verdiklerinden bir yandan o sistemi beslemeye devam ediyorlar ama doğa içinde yaşayanlar bu sistemin tamamen dışında. Eğer bir gün ERT deneyimiz sonlanırsa böyle bir yere giderek yaşamak istiyorum. Yeni deneyimler güzeldir, hayatta yapacak çok şey var!

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum bırakın

‘Seçimleri beklerken açlıktan ölelim mi?’

Yunanistan’daki anarşistler işgal pratikleriyle mahallelerde öz-örgütlenme sağlarken “4 yılda bir oy vermekle hayatımızdaki hiçbir şey değişmiyor, bu yüzden hayatı kendimiz inşa ediyoruz” diyorlar

1-11

İşgal mekanı Vox

ONUR EREM – ATİNA 10.10.2013

Dünkü yazıya Yunanistan’ın başkenti Atina’nın Exarchia mahallesinde karşılaştığım bir olayı anlatarak başlamıştım. O olaydan birkaç gün sonra, Exarchia’da bir arkadaşımın evinde kalmaya gittiğimde evin girişinde onlarca polis gördüm. “Merak etme, geceleri genelde burada nöbet tutarlar” dedi. Yatmak üzereyken patlama sesleri geldi. “Polise molotof atıyorlar, ama endişelenme bugün Çarşamba, kısa sürer. Cumaları sabaha kadar sürüyor” diye bilgilendirdi arkadaşım beni.

1-09

Fotoğraflarda yüzünü göstermek istemeyen Pavlos: “Bizi eğittiniz, ardından işsiz bıraktınız. Tabi ki karşınıza çıkıp sizi devirecek alternatifler yaratacağız. Zekiyiz ve güçlüyüz.”

‘SİYASET BİR MESLEKTİR’

Anarşistlerin ve genel olarak solun güçlü olduğu Exarchia krizden etkilenmiş. Semtin merkezinde kepenk kapatan Vox adlı mekan 2012 başlarında halk tarafından işgal edilmiş. Eskiden sinema ve kafe olarak işletilen Vox şimdilerde bir toplumsal merkeze dönüşmüş.

Vox’a girdiğimde başından beri bu işgalin bir parçası olan Pavlos ile tanıştım. 32 yaşındaki Pavlos’un, Yunan gençliğinin çoğu gibi siyasi sisteme dair hiç bir umudu yok. Kendini anarşist olarak tanımlıyor: “Siyasi partilerin hayatı değiştirebileceğine inanmıyorum. Siyaset bir meslek ve siyasetçiler de bu meslekte daha başarılı olmak için ne gerekirse onu yapıyor. 4 yılda bir oy vermekle hayatımızda bir şey değişmiyor. Açız, önümüzdeki seçimleri beklerken açlıktan ölelim mi?”

Pavlos çoğu işsiz genç Yunan gibi ailesiyle yaşıyor. “Bir yıldan uzun süredir işsizim. Yazın Yunan adalarında part time çalışarak kış için para biriktiriyorum. Annemin emekli maaşı azaldıktan sonra ona bakmamız, yardımcı olmamız gerektiği için kardeşimle yanına taşındık” diyor.

1-07MAHALLELİYLE İÇ İÇE

Daha önce başka işgallere de katıldığını söyleyen Pavlos, bu mekanların hep saldırıya uğradığını anlatıyor. Altın Şafak’ın örgütlendiği mahallelere yakın olanlara faşistler, diğerlerine polisler saldırıyormuş. “İşgal mekanlarında halkın kendi örgütlenmesini yaratması polisleri ve faşistleri korkutuyor. Anarşistler olarak işgal ettiğimiz mekanlarda özellikle mahalleliyle iç içe olmaya çaba harcıyoruz. Medya işgalcileri öcü gibi gösterdiği için mahalleliler ilk başta çekiniyor. Ama onları işgal mekanlarına davet edip birlikte projeler yarattığımız zaman aslında ne yapmaya çalıştığımızı anlıyorlar” diyor Pavlos.

Exarchia bölgesi genellikle solcuların ve anarşistlerin örgütlendiği bir bölge olduğu için Vox faşistlerin saldırısına uğramamış. Ama haftada 2-3 kere polis saldırısı gerçekleştiğini anlatıyor Pavlos: “Burası mahalleyle en çok ilişki kuran işgal mekanı. Dışı camekan olduğu için insanlar içeriyi görüp geliyor, çekinmiyorlar. Bu yüzden polis buraya karşı öfke besliyor. Geldiklerini görünce kepenkleri kapatıyoruz içeriye saldırmasınlar diye. Onlar da kafenin dışındaki parkta oturan insanlar saldırıyor”.

1-08SAĞLIK HİZMETİ DE VAR

Vox’ta ücretsiz olarak dersler, üniversite kursları, dans eğitimleri gibi çok sayıda atölye düzenleniyor. Bunun dışında bir de sağlık merkezi açmışlar, haftanın 2-3 günü gönüllü psikologlar, çocuk psikologları ve genel cerrahlar ihtiyacı olanlara ücretsiz sağlık hizmeti veriyor. “Eskiden böyle bir şeye ihtiyacımız yoktu, devlet hastanelerinde ücretsiz tedavi olabiliyordu insanlar. Ama krizden sonra muayene başına 25 avro para almaya başladılar. Bazı doktorlar ekstra rüşvet de istiyor” diyen Pavlos yoksullar için sağlığın ulaşılmaz bir hale geldiğini söylüyor. Sağlık hizmetinin dışında ayda 1-2 kere doğrudan çiftçilerden aldıkları ürünleri mahallelerde halka çok uygun fiyatlara satıyor, parası olmayana da ücretsiz veriyorlar.

Antifaşist mücadelede solun geri kalanının anarşistlerle ne kadar dayanışma gösterdiğini soruyorum. “Anarşistler yıllardır anti-faşist mücadelenin omurgasını oluşturuyor. Ama diğer örgütler ve partiler bu mücadeleye gereken önemi vermiyor. ‘Faşistleri kınıyoruz’ demekten öteye geçemiyorlar. Solcuların yapması gereken şey, hükümetin bir konuda adım atmasını beklemek veya parlamentoda karar çıkarmaya odaklanmaktan çok hayatın kendisini dönüştürmek olmalı” diyor. Altın Şafak’a açılan davaya da şüpheyle yaklaşıyor, bunu göstermelik buluyor.

‘İŞ BULDUĞUM İÇİN ŞANSLIYIM’

1-10Pavlos ile konuştuktan birkaç gün sonra Spyros ile buluştum. 36 yaşındaki Spyros bir üniversitede fizikçi. Doktorasını bitirdikten sonra 3 yıl boyunca özel kurslarda dersler vermiş, kriz başlayınca iş kalmadığı için Kazakistan’a gitmiş ve oradaki bir üniversitede çalışmış. “Eğer oradaki iş tecrübem olmasaydı Yunanistan’da iş bulamazdım” diyor. Düzenli bir iş bulabildiği için kendini çok şanslı hisseden Spyros’un arkadaşlarının büyük bir kısmı işsiz. Aralarında 2 yıldır iş bulamayanlar da var. “Yurtdışında iş bulmak da zor. Eğer bir alanda uzman değilseniz çok zor” diyor.

“SYRIZA’YA BİR DAHA VERMEM”

Bir anarşist olan Spyros, son zamanlarda solun ve anarşistlerin toplumu etkileyebilme gücünün azaldığını düşünüyor. “Eskiden daha büyük, kitlesel eylemler yapabilirdik. Örgütlü olmayan çok sayıda insan gelirdi. Artık bunu yapamıyoruz. Bunda insanların polis şiddetiyle karşılaşmaktan yorulması, eylemlerin bir işe yarayacağına dair umutlarının azalmasının da etkisi var”.

Seçimlerde oy verip vermediğini soruyorum, “Geçen seçimde SYRIZA’ya oy verdim. Ama bugün seçim olsa vermem. Çünkü AB ve Avro bölgesinde kalmak istediklerini söylüyorlar. Bu yapabileceklerinin çok sınırlı olduğunu gösterir. Bu sınırlar içinde de kısmi iyileştirmeler yapabilirler ama yeterli olacağını düşünmüyorum” diyor. Parti içinde eski PASOK üyelerinin olmasına da dikkat çeken Spyros, konuştuğum çoğu kişi gibi SYRIZA’nın uzun vadede PASOK gibi bir partiye dönüşmesinden korkuyor.

ÜNİVERSİTELER ÇÖKÜYOR

Bir üniversite çalışanı olarak üniversitelerin geçirdiği büyük dönüşüm onu da rahatsız ediyor. Ülke genelindeki üniversiteler, idari kadrolarının yarısını işten çıkarmış durumda. Bu nedenle okulların işleyişinde büyük sorunlar yaşanıyor. Bazı idari işleri akademik kadrolara yaptırıyorlar. Atina Üniversitesi’nin bu yıl kriz nedeniyle eğitim vermeyi durdurduğunu hatırlatan Spyros’a göre diğer üniversiteler de yakın zamanda benzer bir kaderle karşı karşıya kalabilir.

Spyros orta-alt gelir grubundakilerin yoğunlukla yaşadığı Patisia mahallesinde yaşıyor. Mahallenin krizden nasıl etkilendiğini sorduğumda çok sayıda dükkanın kapandığını söylüyor. “Özellikle de kasaplar kapandı. Halk artık et alamıyor. Sokaklarda çöpleri karıştıranlar, uyuşturucu kullananlar arttı”. Ayrıca Altın Şafak’ın saldırıları da insanların kendisini güvende hissetmesini engelliyor.. Spyros’un bir arkadaşı insanları isyana çağıran “Sokağa Çık, Korkuyu Yen” adlı bir Facebook grubu açtıktan sonra faşistler tarafından bir parka götürülerek dövülmüş, kafasında şişe kırılmış, hastanelik olmuş.

‘YUNAN MEDYASI FELAKET’

Spyros Yunan medyasına da çok öfkeli, konuştuğum diğer insanlar gibi haberleri sadece internet sitelerinden ve bloglardan takip ediyor. “Pavlos ölene kadar ‘Altın Şafak biraz daha uysallaşırsa bir sonraki seçimde yeni Demokrasi onunla koalisyon kurabilir’ diyen bir medyamız vardı. Geçen yıl Altın Şafak’ın göçmenlerin çalıştığı bir pazar yerini dağıttığı görüntüleri yayınlarken göçmenler kaçak olduğu için faşistleri suçlamayı reddeden medya bugün aynı görüntüleri ‘Geçen yıl da böyle vahşice saldırmışlardı’ başlığıyla yayınlıyor. Bütün medya böyleyken onlara nasıl güvenebiliriz?” diyor Spyros.

Hükümetin yeni kemer sıkma politikalarına ihtiyacı olduğunu ama halkın bu politikalara daha fazla tahammül edemeyeceği için radikalleşeceğini düşünen Spyros’a göre Altın Şafak’a yönelik operasyonun arkasında da bu yatıyor: “Yunanistan’da radikal siyasi oluşumları yasaklayacaklar, itibarsızlaştıracaklar. Buna Altın Şafak’la başlamaları kolay hedef olduğu içindi. Sonrasında SYRIZA’yı ve diğer radikal oluşumları da yasaklamaya çalışacaklar, anarşistlere büyük operasyonlar düzenleyecekler. Hükümetin Pavlos cinayetinin ardından aşırı sol ile aşırı sağı bir tutan söylemi bunu gösteriyor”.

YARIN: İşgal altındaki devlet televizyonu: ERT

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın