Anaokulunda 4 yaşındaki çocuklara Kuran eğitimi veriliyor

Erzincan’da iki anakolu yönetimi, kentteki tüm okullara çağrı yaparak bir yıl boyunca Kuran eğitimi verdikleri öğrencilerin düzenlediği Kutlu Doğum Programı’na katılmalarını istedi

cami

Erzincan Halitpaşa Anaokulu, geçen yıl küçük çocukları götürdüğü cami ziyaretinden fotoğrafları kendi sitesinde paylaşıyor.

25.03.2015 ONUR EREM @onurerem

Erzincan’da Halitpaşa ve Bahçelievler anaokullarının müdürleri, kentteki tüm okullara çağrı yaparak “Okullarımız ve Müftülük arasında imzalanan protokol ile 1 yıl boyunca Kur’an-ı Kerim dersi alan öğrencilerimizin ‘Kutlu Doğum Programına’ katılmanızdan onur duyarız” mesajı gönderdi. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan tüm okullara kadar iletişim sistemini sağlayan Kurum Net üzerinden çağrı yapılan etkinlik bugün gerçekleşecek.

Yasal değişiklik bile beklenmedi

Konuyla ilgili bir açıklama yapan Eğitim Sen Erzincan Şubesi, 19. Milli Eğitim Şurası’nda Kutlu Doğum Haftası’nın eğitim programı içinde belirli gün ve haftalar arasına alınması için tavsiye kararı alındığını hatırlatırken “Ancak uygulama için yasal bir değişikliği beklemeden okullar ve müftülükler arasında imzalanan protokollerle Kutlu Doğum Haftası kapsamındaki etkinlikler okullarda fiilen yürütülmeye başlanmıştır” ifadelerini kullandı.

4-5 yaşında somut-soyut ifade ve kavramları ayırt edemeyen çocuklara verilen bu eğitimin tehlikelerine dikkat çeken Eğitim Sen, bu dersleri verenlerin de kim olduğu belli olmayan ve sürekli değişen kişiler olduğunu açıkladı.

davetiye‘Davetiyeyle öğrendik’

BirGün’e konuşan Eğitim Sen Erzincan Şube Sekreteri Suat Buğa, önceki gün gönderilen mesajla bugün gerçekleşecek olan etkinliğe çağrı yapıldığını anlatırken “Bu etkinlikte Kuran, namazın faydaları, dualar, hadisler, İslam’ın şartları gibi konular işlenecek” dedi. Buğa, kentte daha önce yine tepki çeken uygulamaların yapıldığını hatırlattı: “Bir okulda Valilik izniyle ‘Okulunuzda İmam Hatip şubesi ister misiniz’ diye anket başlatılmış, anketlerde hem veli hem de öğrenci bilgilerinin istenmesi fişleme nedeniyle tepki çekmişti. Bunu Valilik’e giderek durdurmayı başarmıştık. Bu sefer, bu açıklama aracılığıyla çocuklarımıza bir yıldır Kuran dersleri verildiğini öğrenmiş olduk.”

Şube Başkanı Kemal Irmak ise müftülük ve okullar arasında imzalanan protokolden bu davetiye sayesinde haberdar olduklarını söylerken “Biz bugüne kadar pek çok uygulamayı görüşmelerle, müzakerelerle iptal ettirdik. Ama iptal ettirdikçe yenileri geliyor. Bu yüzden bundan sonra kamuoyuna bu olanları duyurup onların desteğini de alacağız. Halkın bunlara tepki göstermesi lazım. Biz Erzincan’da siyasi kurumları ve örgütleri kolaylıkla bir araya getirebiliyoruz böyle konularda. Birlikte Valilik ile görüşmeler yaparak bu uygulamaya son verilmesi için çalışacağız” ifadelerini kullandı.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | 1 Yorum

Husiler’in isyan nedeni Şii olmaları değil

Yemen’de Sünni Arap ülkelerinin ABD onayıyla başlattığı kanlı saldırıyı BirGün’e yorumlayan Ortadoğu uzmanları, Husilerin Şii oldukları için isyan ettiği açıklamalarının yanlış olduğunu, operasyonun El Kaide ve IŞİD’i güçlendireceğini, bölgedeki güç dengeleri için yürütülen bu savaşlarda filler tepişirken ezilenin Şii halklar olacağını söyledi yemen26.03.2015 ONUR EREM @onurerem Yemen’de Husilerin ülkedeki gücünü artırması ve son olarak Aden’i ele geçirmesi Suudi Arabistan’ın öncülüğündeki koalisyonun müdahalesiyle sonuçlandı. Suudi Arabistan Suriye’de isyancıları, Mısır’da darbecileri desteklemekten çekinmezken Yemen’de isyancıları darbecilikle suçlayıp rejimi restore etme operasyonuna başladı. Her parçası birer savaş alanına dönen Ortadoğu’daki bu son müdahalenin arka planını, sıradaki çatışma bölgelerini, İran’ın olası yanıtlarını, bölgedeki güç dengesini ve Şiilerin geleceğini Ortadoğu uzmanlarıyla konuştuk: IMG15492892Hüsnü Mahalli: Suriye’deki pis oyunun aynısı, sıra Türkiye’ye de gelecek Bu operasyonu yapan ülkelerin ve arkasındaki uluslararası güçlerin gerekçesi her zaman “Sünni-Şii” söylemi. Suriye’de de aynı pis oyunu oynadılar, “Alevi rejim” diyip Sünni halkı ayaklandırmaya çalıştılar. Ama Sünni halk Esad’dan yana kaldı. 350 binlik Suriye Ordusu’nda 20 bin Alevi vardır, geri kalanı Sünni ve o ordu dağılmadı. Demek ki Sünni-Şii farklılığı bir gerekçe değil. Solcular da Husiler’in yanında Şimdi Yemen’de de aynı oyunu oynamak istiyorlar, “Şii Husiler” diyorlar. Oysa Yemen’de solcular, liberaller, laikler ve daha bir çok kesim Husiler ile birlikte hareket ediyor. Hadi bunu bir kenara bırakalım, Libya’ya bakalım. Orada hiçbir Şii, Alevi, Kürt, Ezidi, Hristiyan yok. Hepsi 24 ayar Sünni. O zaman orada niye halk birbirine kırdırılıyor? Demek ki sergilenen oyunun temelinde Şii-Sünni ayrımı yok, aynı pis oyunlar, işbirlikçi iktidarlar var. Bütün bu coğrafyayı kana bulamak, darmadağın etmek istiyorlar. İsrail’in arzusu İsrail’in kurucusu David Ben-Gurion 1956’da “İsrail’in gücü sahip olduğu nükleer silahtan değildir. Bizim gücümüz bölgedeki üç Arap ülkesinin darmadağın edilmesiyle gelecek: Irak, Suriye ve Mısır. Irak ve Suriye’da bu yapıldı. Bunların yanında Suudi Arabistan önderliğindeki rezil, ilkel, çağdışı rejimler emperyalizme ödül olarak Yemen’i, Libya’yı, Somali’yi ayrıca veriyorlar. Böyle iğrenç bir oyun var bölede. Sıranın kime geleceği piyangodur, bir gün Türkiye’ye de gelecek. Sıra Türkiye’ye de gelecek Sıra kesinlikle Türkiye’ye de gelecek. Türkiye’yi dağıtmak için kullanabilecekleri çok malzeme var. Kürt meselesi, Alevi meselesi, hükümetin yarattığı kargaşa… Türkiye’nin de NATO üyesi olması da kurtarmayacak. Suudi Arabistan NATO açısından, ABD açısından Türkiye’den 1 milyar kat daha önemli. Coğrafi konumunu, Kabe’sini bırakın İnanılmaz büyüklükteki petrol rezervleri var. Suudiler tutarsız Suudi Arabistan dünya tarihinin en pislik, en tehlikeli en aşağılık iktidarıdır. Ama önemi nedeniyle emperyalistlerin desteğini alır. Şimdi de Türkiye ile birlikte Sünni ittifak peşindeler. İran hakkında İsrail’in bile söylemeye cüret edemediği şeyleri söyleyip ABD’nin ülkeyi bombalamasını istiyorlar. Müslümanları Müslümanlara vurdurmak istiyorlar. Suudiler geçmişlerinde de Şili’den Nikaragua’ya kadar darbelerin ve kontrgerillanın finansmanını yapmışlar, El Kaide ve Taliban’ı yaratmıştır. Suudi Arabistan bugün Husiler darbe yaptı diyerek Yemen’e giriyor, “Meşru rejimi destekleyeceğiz diyor”. Madem darbe karşıtınız, Mısır’daki darbeyi nasıl destekliyorsunuz? Madem meşru rejimleri destekliyorsunuz, Suriye’de nasıl Esad karşıtısınız? Amaçları Bahreyn’de olduğu gibi halkı bastırmak ve bu oyun devam edece.

***

2(217)Haluk Gerger: Amaç İran’ı kuşatmak – Bölgede filler tepişirken Şii halk ezilecek Emperyalistlerin amacı Yemen’de askeri bir kontrolden daha çok İran’ın kışatmasını sıkmak. Bu yüzden bu operasyon sadece Yemen operasyonu değildir. Nükleer görüşmelerden Irak’taki duruma kadar pek çok denklem bunu etkiliyor. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri bakımından rejimlerini tahkim etme meselesidir bu aynı zamanda. İran genişlemesine yanıt İran hem savunma pozisyonunda hem de hamleler yaparak kendi güvenlik hinterlandını genişletme peşinde. Eskiden sadece Lübnan’da Hizbullah üzerinden ve Suriye’de Esad üzerinden etkisi vardı. Şimdi Irak ve Yemen ile genişlemeye çalışıyor. Bu operasyon aynı zamanda buna karşı bir cevaptır. El Kaide ve IŞİD’e alan açıyor Yemen’deki kaos ve boşluk El Kaide ve IŞİD’e de alan açıyor. Bu iki örgüt de zaten bir kaos ortamının üretimidir. Kaos ve boşluk ABD de dahil olmak üzere pek çok güce hizmet ediyor. Kaos ortamında birbirini yiyen örgütlerin fasit bir dairesinin kırılmaması emperyalizmin ve siyonizmin istediği şeydir. Kara operasyonu olası Hava harekatının bu tür operasyonlarda kısıtlı başarı sağladığı, karada askerlere ihtiyaç duyulduğu bu tarz müdahaleleri yapan güçler tarafından son dönemde söyleniyor. Bugün Mısır ve Arabistan başta olmak üzere pek çok ülkenin sınırlara asker yığdığını öğrendik. Katliam olursa İran sessiz kalamaz Böyle bir kara operasyonuna İran nasıl cevap verir? Eğer bu bir Şii katliamına dönüşürse Körfez’de belli askeri hamlelerde bulunması olasıdır. Peki Şii katliamı olur mu? Suudi Arabistan’a bırakırsanız olur ama ABD’nin bu operasyonu denetliyor olması bu ihtimali azaltıyor. Eğer Şii işgali olmazsa İran bu işgali sineye çekmek zorunda kalabilir. Hükümet memnun olmuştur Türkiye hükümetinin bu operasyonu desteklemesi, siyasi pozisyonlarını göz önüne alınca çok doğal. Türkiye’nin Şii-Sünni çatışmasındaki yeri bellidir. ABD’nin yanındaki yeri bellidir. İran’ın Kürt sorununa müdahil olmaya çalışması ve İran’la tarihi rekabet nedeniyle İran’a karşı tutumu bellidir. Hükümetin bu operasyondan çok memnun olduğunu düşünüyorum. Feodal despotik baskı Şii nüfusun bölgede kendine bir gelecek görmesi zor. Körfezdeki feodal despotik rejimlerin iç meselelerini tahkim etmesi Şiiler üzerinde baskı anlamına geliyor. Daha önce Bahreyn’de de isyanı kanla bastırmışlardı. Şii halk, bölgede filler tepişirken ezilen çimenlerin durumunda.

***

VijayprashadVijah Prashad: Suudi Arabistan’ın savaşı Suudi Arabistan Yemen’le savaşa girdi. Askeri operasyonla Suudi bombacılar, Husilerin kontrol altındaki bölgeleri ve eski Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’e sadık güçleri bombalamak için Yemen topraklarına gönderildi. Husi ve Salih güçlerinin, mevcut başkan Muhammet Hadi’nin sığındığı Aden kentini ele geçirmesi Suudiler için kırmızı çizgiydi ve Suudi müdahalesini provoke etti. Operasyon önceden planlanmıştı Fakat Suudi müdahalesi Husiler Aden’e girmeden çok daha önce planlanmıştı. ABD’nin operasyona anında arka çıkması, bunun önceden planlandığını gösteriyor. Bu operasyon için Suudi Arabistan tarafından bir araya getirilen koalisyona Umman dışındaki tüm Arap Körfez ülkeleri katıldı. Zamanlaması dikkat çekici. İran ile bir nükleer anlaşmanın önümüzdeki hafta sonuçlanması lazım. “İran’ın desteklediği isyancılar” diye adlandırdıkları gruplara karşı yapılan bu müdahale İran’ı provoke ederek nükleer anlaşmayı sonlandırabilir. Fakat bu ihtimal düşük. Suudi müdahalesi İran’ı savaşa çekmeden veya Husiler ve Salih güçlerini yok etmeden başarılı sayılamaz. İslami köktenciliğin tohumu atılacak Eğer Husiler ve Salih güçleri zayıflarsa Arap Yarımadası’nda avantaj El Kaide’ye geçer. Bir kere daha hava bombardımanıyla İslami köktencilik kaosunun tohumu atılacak. Bir şey ne kadar değişirse o kadar aynı kalır.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | 1 Yorum

İran için Tikrit vazgeçilmez

Irak’ta Saddam’ın kenti Tikrit’i IŞİD’den temizlemek için İran desteğiyle yapılan operasyona, IŞİD’in güç kaybetmesine rağmen ara verilmesini BirGün’e değerlendiren Arif Keskin: Şiiler IŞİD’in başka bir cepheden saldırmaması için temkinli davranıyor

23.03.2015 ONUR EREM @onurerem

Irak’ta Şii ağırlıklı milislerin ve kendilerini destekleyen İran kuvvetlerinin IŞİD’i Tikrit kentinden çıkarmak için yaptıkları operasyon, IŞİD’in büyük güç kaybetmiş olmasına rağmen geçen hafta durduruldu. Operasyona ara verilmesini bölgedeki İran’ın etkisine karşı çıkan Sünni devletler ve ABD’nin siyasi baskısına bağlayanlar olsa da askeri kaynakları kentin ele geçirilen bölümlerinin IŞİD’in kurduğu bombalardan temizlenmesi için ara verildiğini söylüyor. Tikrit’in geleceğini ve bölgedeki dengeleri Ortadoğu uzmanı Arif Keskin ile konuştuk:

>> Tikrit Operasyonu’na ara verilmesinin arkasında siyasi nedenler mi, askeri nedenler mi görüyorsunuz?

İran’ın Tikrit Operasyonu’ndaki rolünden Sünni ülkelerin rahatsız olduğunu biliyoruz. Bu ülkeler İran’ın mezhepçi ve milliyetçi reflekslerle yürüttüğünü iddia ederek bunun Irak’a zarar vereceğini söylüyorlar. Fakat bu operasyona karşı çıkmaları İran’ın sahadaki etkisini azaltamaz. Saddam devrildiğinden beri Irak’ta İran etkinleşti ve Sünni ülkelerin bunu engelleyebilecek bir gücü yok. Bu nedenle operasyona ara verilmesinin siyasi nedenleri olmadığını düşünüyorum.

İran, tecrübelerinden yola çıkarak Tikrit’in bir tuzağa dönüşme ihtimaline karşı temkinli davranıyor. Bir tuzağa düşmemek için temkinli davranıyorlar. IŞİD’in her zaman başka bir yerden saldırıya geçip Tikrit’teki kayıplarını başka yerlerden telafi etme ihtimali var ve bu nedenle Şii milislerin tüm gücünü Tikrit’e yığmak bir risk oluşturuyor.

Fakat İran’ın Tikrit’ten vazgeçeceğini düşünmüyorum. Çünkü Saddam’ın doğduğu kent olan Tikrit’in simgesel bir anlamı var. Irak-İran savaşının ardından İran’da nefret edilen Saddam’ın kentinin İran güçlerinin yardımıyla ele geçirilmesi İran için tarihi bir zafer simgesi olacaktır.

>> Türkiye’nin buradaki etkisi ne seviyede? Türkiye’nin Musul’da eğitmeye başladığı Sünni milisler üzerinden bir etkisi olabilir mi?

Türkiye’nin Irak içindeki kavgada dengeyi değiştirebilecek bir etkisi yoktur. Şiilerle ilişkisi yok, Kürt bölgesiyle ilişkilerinde IŞİD nedeniyle tereddüt oluştu, Sünnilerin ise ülkede denklemi değiştirebilecek bir örgütleri, yapılanmaları yok. IŞİD’e yaklaşımı nedeniyle Türkiye hem Irak’ta hem dünyada bu kadar eleştirilirken bir etki yapacak gücü olamaz. Türkiye Irak’ta bir çıkmazla karşı karşıya. Eskiden bölgedeki ilişkilerini kullanarak İran ve Suudi Arabistan üzerinden etkide bulunurdu, batılı devletler aracılığıyla istediği bazı şeyleri yaptırabilirdi. Fakat bugün bölgedeki ilişkileri o kadar sorunlu ki bölgeden güç devşiremez.  Ayrıca Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin Irak’ta güç göstermeye kalkışması ülkedeki Şiiler tarafından bir tehdit olarak algılanır. Bu nedenle sadece bazı grupları eğitmeyle bir etkide bulunamaz Türkiye. Şu anda Irak’ın makro politikalarını etkileyebilecek tek şey İran ve ABD arasındaki ikili ilişkidir.

>> Bugün IŞİD’le mücadelenin bölgede daha derin bir Şii-Sünni gerilimine yol açmadan yürütülebilmesi mümkün mü?

Bence bu olanaksızdır. Zaten IŞİD Şii-Sünni çatışmasını yaratan neden değil, bu çatışmanın sonucudur. Bu çatışma IŞİD’i yok ederek de çözülemez. Şii-Sünni çatışmasının arkasında İran, Suudi Arabistan ve diğer Sünni ülkelerin bölgeyi kontrol etmek için rekabetleri var.

Dünyada Şii nüfusun en yoğun yaşadığı ikinci bölge Basra Körfezi bölgesidir, buranın yüzde 70’i Şii’dir. Irak, İran, Bahreyn’deki yoğun Şii nüfusun dışında Suudi Arabistan’ın yüzde 20’si, Katar ve Kuveyt’in yüzde 30-40’ı Şiidir. Bu ülkelerdeki Şiiler tüm haklarından yoksun bırakılmış, yoksulluğa itilmiş, sistematik olarak dışlanan ve hakaret edilen, bazı bölgelerde kendi dini ayinlerine izin verilmeyen insanlardır. Bu nedenle Arap Baharı ile birlikte bölgedeki Şiiler demokrasi talebini yükseltti.

Şii-Sünni gerilimini bu noktaya taşıyan şey Saddam’ın devrilmesidir. Irak geçmişten beri İran’ı Ortadoğu’da engelleyen Arap ülkesi olarak tanımlanırdı. El Kaide ve Baas üzerinden başlayan gerilim bugün Suudi Arabistan ve İran üzerinden yükseliyor.

Arap coğrafyasında Şii-Sünni gerilimini yakın zamana kadar ikinci planda tutan ve dengeyi koruyan şey milliyetçi Arap soluydu. Hem İslamcılığın hem de mezhepçiliğin önünü kesiyordu. Sol yenilince İslamcılık yükseldi, bu süreçte de Şiileri kapsayamadı. İslamcılığın en büyük örgütü olan İhvan bile Sünniciliğe kaydı. Arap coğrafyasında bu mezhepçiliğe karşı mücadele eden bir aygıt da yok, aksine Selefilik yükseliyor. İslamcılık bölgeye zarar verdi. Bu tablo değişmediği sürece IŞİD ortadan kalksa bile sorun çözülmez. Sorunu çözmek için Türkiye de dâhil olmak üzere Sünni iktidarlar söylemlerini ve eylemlerini değiştirmeli.

>> Irak’ın Sünni nüfusundan IŞİD karşıtı güçlü bir blok yaratmak mümkün mü?

Irak’ta bütün Sünnilerin iradesini etkin şekilde seferber edebilecek kapsayıcı bir örgüt yok ve IŞİD de bu boşluğun bir ürünü olarak ortaya çıktı. Bir defa Iraklı Şiiler ve İran, Iraklı Sünnileri tatmin edecek bir yol bulmuş değiller. Ülkedeki siyasi seçkinler herhangi bir yol bulamadı. Ülkede demokrasi kültürünün olmaması seçkinlerin müzakereyle sonuç alamamasına neden oluyor, herkes birbirinin önerilerini reddediyor. Sünnilerin nasıl tatmin olacağını sormaları lazım önce. Maliki de bu rahatsızlığın sonucunda devreden çıkarıldı. Bugün Şiilerin yaşadığı yerlere Sünniler, Sünnilerin yaşadığı yerlere Şiiler giremiyor. Yalnızca Irak içinde Şii ve Sünniler değil, Suudi Arabistan, Türkiye, İran da birbirleriyle anlaşma konusunda olumlu bir noktada değil. Anlaşmaya çok uzak olmaları çatışmaları da artırıyor.

Gerçek bir çözüm için mezhepsel ayrılıkları bir tarafa bırakarak uzun süreli ve adaletli bir planın hazırlanması gerekiyor. Fakat ortada böyle bir irade yok.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

IŞİD’e giden gençler bulundu, dönecekler

CHP Hatay Milletvekili Ediboğlu, Suriye’ye giden 11 Sudanlı ve İngiliz gencin yerlerinin tespit edildiğini ve döneceklerini söylerken MİT, AFAD, TİKA, Kızılay ve İHH’yı IŞİD’e doktor transferi yapmakla suçladı

sudanli-baba524.03.2015 ONUR EREM @onurerem

Dokuz İngiliz ve iki Sudanlı gencin Suriye’de IŞİD kontrolündeki bir hastanede olduğu ortaya çıktı. İki hafta önce Sudan’daki okullarını bırakıp Türkiye’ye gelen ve oradan Suriye’ye geçen üçü  tıp öğrencisi ve sekizi yeni mezun doktordan oluşan grubun IŞİD kontrolündeki bir hastanede olduğunu CHP Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu duyurdu.

‘Yakında dönecekler’

Çocuklarını aramak için Türkiye’ye gelen ailelere başından beri yardımcı olan Ediboğlu, Suriyeli doktorlar aracılığıyla İngiliz öğrencilere ulaşıldığını söyledi: “İki genç Türkiye sınırına çok yakın Kaniye Dil (Cerablus) kentinde bulundu. Diğerleri ise Rakka’daki hastanelere dağılmış durumda. Onların Türkiye’ye dönebilmesi için girişimlerde bulunuyorum. Şu anda Antep’te çocuklarını bekleyen 14 kişi var. Yakında çocuklarına kavuşacaklarını umuyorum”

ABD ve İngiltere devrede

Suriye’ye giden gençlerin ailelerinin varlıklı, kariyer sahibi aileler olduğunu ve bu nedenle ABD, İngiltere ve Kanada’nın gençler için devreye girdiğini anlatan Ediboğlu, “Bu yüzden uluslararası baskı uygulanarak bu gençlerin yeri bulundu” dedi.

Lojistik deste Türkiye’den

Ediboğlu şunları söyledi: “Türkiye’ye ilk defa gelmiş 11 gencin İstanbul’dan doğrudan Antep’e gitmek yerine Ankara ve Kayseri’de iki aktarma yaparak izini kaybettirdiğini gördük. Bunu tek başına yapmış olmaları imkansız. Türkiye’deki İslamcı STK’ler yabancı yardımcıların aracılığıyla dışardan doktorları bu hastanelere yönlendiriyor. MİT, AFAD, Kızılay, İHH, TİKA ve çok sayıda kuruluş dünyanın dört bir yanından binlerce doktorun IŞİD’e transferini yapıyor. Bu sayede binlerce yabancı doktor IŞİD kontrolündeki sekiz hastanede çalışıyor.”

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Amsterdam öğrenci işgalinin kalbinde

28.03.2015 Nicola Zolin & Roberto Pizzato – Amsterdam | Çeviri: Onur Erem

Fotoğraflar: Nicola Zolin

31 amsterdam 10Avrupa’da yeni öğrenci hareketleri ve üniversite işgalleri dalga dalga yayılıyor. 25 Mart’ta Yeni Üniversite hareketi, Amsterdam Üniversitesi’nin kentin kalbindeki binası Maagdenhuis’deki işgalinin birinci ayını kutladı. Bir grup öğrenci Şubat ayından beri bu mekanda yaşıyor, yerel ve uluslararası entelektüellerin de katılımıyla eğitimler, atölyeler ve sunumların da dahil olduğu pek çok etkinlik örgütlüyor. Talepleri ise doğrudan demokrasi, yönetime katılım, finansal kesintilerin durdurulması ve üniversitenin ilerici bir şekilde yeniden yapılandırılması.

31 amsterdamm 10Eğitim sisteminin temel sorunu

Eğitim insan için dünyaya açılan bir penceredir, merakı tetiklemesi, insanlara hayal kurmak, yaratıcı olmak ve yaşamak istedikleri gibi bir dünya kurmak için için anahtarlar sunması gerekir. Fakat üniversiteler günümüzün ekonomik ve yüksek derecede bürokratik finansal sistemini yansıtmaya mahkum edildiğinde diyalog için samimi bir agora oluşamaz, karşılaşmalar yaşanamaz, farklı anlatılar keşfedilemez. İnsanlık tarihinin içinde bulunduğu aşamaya dair alternatifler çizilemez. İşte tam da bu karamsar tablonun içinde yeni idealleri olan ve günümüzün perspektifini kabul etmeyen bir grup öğrenci, eğitim kurumlarının ticarileştirilmese karşı bir protesto olarak üniversite binalarını işgal etti.

Bir binadan diğerine işgal

13 Şubat’ta “Yeni Üniversite”nin öğrencileri ve akademisyenleri Amsterdam Üniversitesi’nin Bungenhuis binasını işgal etti ve üniversitenin “reform”larını geri çekmesini talep etti. Yönetim Kurulu ile müzakerelerden bir sonuç çıkmayınca binayı boşaltmayı reddeden öğrenciler polis tarafından zorla binadan çıkarıldı. Aynı gece öğrenciler Amsterdam Üniversitesi’nin yönetim binası olan ve kentin kalbinde yer alan Maagdenhuis binasının kapılarını zorladı, günümüze kadar devam eden işgali başlattı. Aynı bina 1969’da da öğrenciler tarafından işgal edilmişti. Hareket, hedeflerine ulaşmak için doğrudan demokrasi ve öz örgütlenme pratiklerini kullanıyor.

DSC_0106Antitez bildirisi

Yeni Üniversite hareketinin arkasındaki öğrenciler ve akademisyenler “Antitez” adlı bildirilerinde “işgal sayesinde sonunda kendimizi postmodern sinizmden kurtarmayı başardık” diyorlar. Bu anlamda, eyleme geçerek işgal etmeleri “genç nesillere güçsüz oldukları düşüncesinin yerleştirilerek onların duyarsızlaştırılmasına karşı bir tepkiydi”. 25 Mart’ta Maagdenhuis’te bir konuşma yapan Fransız felsefeci Jacques Ranciere “Sistemin mantığı aciz olan, aciz olduğunu hisseden ve aciz olduğunu onaylayan insanlar yetiştirmektir” diyerek doğruluyordu Antitez bildirisindeki ifadeleri.

İşgal değil özgürleştirme

Maagdenhuis’daki etkinliklerin ilk ayında Yeni Üniversite hareketi çok sayıda atölye düzenledi, film ve belgesel gösterimleri yaptı, konserler ve günlük dersler örgütledi. Derslere daha önce Occupy hareketine dâhil olmuş David Graeber gibi akademisyenlerin yanı sıra daha önce Occupy ile ilişkilenmemiş akademisyenler de katıldı. Bu süreçte Yeni Üniversite’de “işgal” kelimesinin kullanımı bırakıldı, yerini “özgürleştirme” terimi aldı.

Hareketin üyelerinden Onruststoker, bildiride yer alan yazısında, hareketin geleceğe dair somut bir planı olmadığını kabulleniyordu. Ona göre “Bir son anlamına gelmeyeceğini baştan söylememiz gereken müzakerelerde” ilerlemek ancak özgür yaratıcılıkla mümkün olabilir; “Somut, öznel veya türlü türlü olabilecek ideallerimizi deneylere dönüştürebilecek bir özgür yaratıcılıkla”.

DSC_0106‘Bu daha başlangıç’

“Biz yalnızca bu mekanı işgal etmiyoruz” diyor harekete Maagdenhuis işgalinden sonra dahil olan Micheil, “Başka yerlerde de ortaya çıkan yeni üniversite işgalleriyle büyük bir ailenin bir parçası gibi hissetmeye başladık”. 18 Mart’ta London School of Economics’te başlayan yönetim binası işgali Amsterdam’daki öğrencilerin özgüvenini artırdı. Londra’daki işgalciler “İşgallerin gücü birer domino etkisi yaratmalarıdır: Bu daha başlangıç” diyorlar. Birkaç hafta önce de Kanada’nın pek çok kentinde öğrenciler üniversiteye ayrılan kaynakların kısılmasını ve eşitsiz bir şekilde dağıtılmasını protesto etmek için grev başlatmıştı.

Hem tarihi hem geleceği yazmak

Amsterdam’daki öğrenciler taleplerinin dinleneceklerinden emin. Amsterdam Üniversitesi’ni bitirdikten sonra, akademide bugün protesto edilen aksaklıklar nedeniyle akademik kariyer fikrini terk eden mezunlardan Joyce Pijnenburg “Taleplerimizden biri araştırma ve öğretime ayrılması gereken parayla emlak spekülasyonu yapılmasının sonlandırılması” diyor. İşgalin başından beri hareketin içinde olan felsefe öğrencisi Michele Mugia ise 1969’da hükümetin öğrencilerin taleplerini dinleyerek üniversitenin yönetimine dair yasaları değiştirmek zorunda kaldığını hatırlatıyor. Michele zamanının çoğunu işgal mekanındaki etkinlik ve mitingleri örgütlemek için harcıyor. “Burada herkes hem tarih yazdıklarına, hem de geleceği yazdıklarına inanıyor” diyor gururla.

Eylemin ve yaratımın gücü

Amsterdam Üniversitesi’nin öğretmenlerinden Bertie Kaal, Yeni Üniversite mücadelesini destekliyor ve “1969’daki işgalin kazanımları sonraki onyıllarda kaybedildi, yukarıdan aşağıya bir eğitim sistemi baskın hale geldi” diyor. Bertie, öğretmenlerin işlerini kaybetme korkusu nedeniyle çoğu zaman seslerini çıkarmadığını, protesto edemediğini söylüyor, “Öğrencilerin protesto etmesinin bir nedeni de profesörlerinin bunu yapmaması ve öğrencilerin bunu başarmasından ötürü mutluyum” diyor. Yeni Üniversite’nin arkasındaki öğrenciler korkusuzca birbirlerine kenetlenmiş. Kolektifin bir parçası olan Micheil şunları söylüyor: “Diğer hareketler ve siyasi partiler bizden ilham alıyor. Onlara, eyleme geçip inandığınız şeyi yaratmaya başlayınca nelerin mümkün olacağını gösterdik.”

Çeviri, Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum bırakın

LSE öğrencileri özgür bir üniversite için ayaklandı: Neden işgal ediyoruz?

22.03.2015

zMevcut üniversite sisteminin değişimini talep etmek için London School of Economics (LSE) yönetiminin ana toplantı odası olan Vera Anstey Suite’i işgal ettik.

LSE, neoliberal üniversitenin somutlaşmış halidir. Üniversiteler artan bir şekilde özelleştirilirken yüksek eğitim kar amaçlı, bürokratik ‘iş modeli’ne dönüştürülüyor. Öğrenciler devasa borç yükleriyle mezun olmaya itiliyor. Üniversiteler diploma fabrikası, öğrenciler de tüketici haline getiriliyor.

LSE Britanya ve ötesindeki pek çok üniversite sisteminin dönüştürülmesi için bir model oldu. Yüksek borçluluk, piyasa tarafından yönlendirilen ölçümler ve şirketlerin çıkarlarına boyun eğilmesi üniversite ve eğitimin ne olması gerektiği hakkındaki fikirleri yoldan çıkardı.

Biz özgürleştirici bir eğitim talep ediyoruz, fiyat etiketi olmayan bir eğitim. Öğrenciler, eğitmenler ve işçiler tarafından yönetilen bir üniversite istiyoruz.

Üniversitenin bir iş modeline dönüşmesi bütün öğrencilik yaşamını dönüştürür. Üniversite imajı, pazarlanabilirliği ve diplomalarının “katma değeri”ne öncelik verdiğinde öğrenciler artık öğrenci olamaz – öğrenciler birer ticari mala, eğitim de bir hizmete dönüşür. Kurumsal cinsiyetçilik ve ırkçılık, işçilerin ve eğitmenlerin çalışma koşulları kâr amacıyla çalışan kurumlar için yalnızca dikkat dağıtan konular haline gelir.

Bizler Birleşik Krallık, Avrupa ve dünyadaki mücadelelere katılarak yalnızca eğitimimizi değil bütün toplumumuzu değiştiren bu sistemi reddediyoruz. Birleşik Krallık’taki Sheffield, Warwick, Birmingham ve Oxford işgallerinden Hollanda’daki Amsterdam Üniversitesi’nin kolektifçe ele geçirilmesine – öğrenciler bu sistemin artık sürdürülemeyeceğini açıkça gösteriyor.

Mücadelemizde yalnız değiliz.

Neden işgal?

Bu işgalle herkesin doğrudan demokratik, hiyerarşisiz, evrensel olarak erişilebilir bir eğitimin inşası için herkesin katılabileceği, açık, yaratıcı ve özgürleştirilmiş bir alan yaratmayı hedefliyoruz: Londra Özgür Üniversitesi.

Bu alan atölyeler, tartışmalar ve herkesin fikirlerini özgürce paylaşabileceği toplantılar etrafında örgütlenecek. Bilgi bir ticari mal değil, kendi başına değerli ve kıymetli bir şeydir. Ve sınırlı bir mekan ve zamanda da olsa, eğitimin özgür ve ücretsiz olabileceğini kanıtlamayı umuyoruz.

Bu özgürleştirilmiş alan, özel olarak bu üniversitenin ve bir bütün olarak eğitim sistemimizin hangi yöne gittiğine dair açık tartışmalara olanak sağlayan bir mekan olacaktır. Bu sürecin yalnızca bir öğrenci süreci olmadığını vurgulayarak bütün LSE eğitimcileri ve çalışanlarını bu mekana dahil olmaya çağırıyoruz.

Mücadelemizi eşitlik, doğrudan demokrasi, dayanışma, karşılıklı özen ve destek prensipleri üzerine kuruyoruz. Herkesi aşağıda yer alan taleplerimiz üzerine açık tartışmalar yürütmek ve katkı sunmak için davet ediyoruz:

1) Özgür ve kâr amacı gütmeyen, evrensel erişime sahip bir eğitim: LSE yönetiminin hükümete lobi yaparak hem yerli hem yabancı öğrenciler için öğrenim ücretlerini minimuma indirmesini talep ediyoruz.

2) İşçi hakları: LSE işçileriyle dayanışma içinde gerçek bir iş güvencesi, sıfır saatlik sözleşmelerin sonlandırılması, adil bir ücret ve en çok maaş alan işçiyle en az maaş alan arasındaki farkın sert bir şekilde azaltılmasını talep ediyoruz.

3) Gerçek bir üniversite demokrasisi: Doğrudan öğrenciler, akademik ve akademik olmayan çalışanlar tarafından seçilen, kurumun bütün yönetimsel kararlarını almakla sorumlu bir öğrenci-çalışan konseyi talep ediyoruz.

4) Tecrit: Okulun savaşlara, işgallere ve gezegenin yok edilmesine karışmış sömürücü ve yıkıcı şirketlerle tüm ilişkilerini kesmesini, onları tecrit etmesini talep ediyoruz. Buna fosil yakıt endüstrisi ve İsrail’in Filistin’i işgalinden kâr sağlayan tüm şirketler dahildir.

5) Özgürleşme: LSE’nin taciz politikasını değiştirmesi ve tacize sıfır tölerans uygulamasını talep ediyoruz. LSE’nin itaatsizliği kriminalleştiren ve özellikle Müslüman öğrenciler ile çalışanları hedef alan Terörle Mücadele Yasası’nı uygulamamasını talep ediyoruz. Polisin kampüse girmesine izin verilmemesini talep ediyoruz. LSE’nin ırkçılık, cinsiyetçilik, engellilere karşı ayrımcılık, homofobi, transfobi ve dini ayrımcılığın olmadığı bir mekan haline gelmesini talep ediyoruz. Okul yönetiminin eski etik kodu yeniden uygulamaya sokup yasal olarak bağlayıcı hale getirmesini talep ediyoruz. Uluslararası öğrencilerin güvenceleri ve eşitliğinin, özellikle de öğrenim vizesi konusunda garanti altına alınmasını talep ediyor, onları özgür üniversite projemize tümüyle dahil ediyoruz.

En içten dileklerimizle,

LSE işgalcileri

Kaynak: occupylse.tumblr.com

Çeviri: Onur Erem

AKADEMİSYENLERDEN DESTEK AÇIKLAMASI

Amsterdam, Londra ve dünyanın pek çok kentinde üniversitelerini işgal eden öğrencilerin fevkalade eylemlerine desteklerimizi ifade etmek üzere bu yazıyı kaleme alıyoruz. Bu eylemler birer ilhamdır. Öğrenciler ve onları destekleyen üniversite çalışanları, yönetimlerinin üniversitelerine el koymasına, her geçen gün artan öğrenci borçlarına ve üniversite emekçilerinin prekaryalaştırılmasına haklı olarak karşı çıkıyor.

Fakat bu talepler hikayenin tümünü anlatmıyor. Öğrenciler ve çalışanlar üniversitelerini işgal ederek tamamen farklı bir öğrenme mekanı yaratmak için deneysel birer adım attılar. Üniversite sisteminin para tarafından yönetilmemesi, eğitimin neoliberalizmin sınırlarına hapsedilmeyip bu sınırların ötesinde gerçekleşmesi için mücadele veriyorlar. Amsterdam’da, Londra’da ve diğer yerlerde öğrenciler eğitimlerinin demokratik özyönetim talebini öncelikli talep olarak öne çıkardılar. Eylemleri ve meclisleri doğrudan demokratik alternatifi kritik bir şekilde pratiğe dönüştürdü. Böylece otonom ve pazarlaştırılmamış eğitimin neye benzeyeceğini göstermek için yola çıktılar.

İşgalcilere mücadelelerinde her yürlü başarıyı diliyor ve topluma yönelen neoliberal saldırılara direnmek için mücadelelerinin anahtar role sahip olduğunu onaylıyoruz. Amsterdam, Londra ve diğer yerlerin öğrencileri aktif olarak yeni bir dünya inşa ederken tüm desteğimizi hak ediyorlar.

Prof. Mike Neary, Eğitim Fakültesi Dekanı, University of Lincoln

Dr. Sarah Amsler, Eğitim Fakültesi, University of Lincoln

Dr. Joss Winn, Eğitim Fakültesi, University of Lincoln

Richard Gunn, Siyaset Bilimi (emekli), University of Edinburgh

Dr. Adrian Wilding, Felsefe Enstitüsü, Friedrich-Schiller Universität Jena

Çeviri içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

Rektör Laçiner camiye gösterdiği ilgiyi eğitime göstermemiş

Kampüsünde 3 cami ve 53 mescite sahip olacak Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nin rektörü Laçiner, BirGün’ün camilerden rahatsız olduğunu iddia ederken üniversite endeksleri üniversitenin başarısının azaldığını gösteriyor

çanakkale-18-mart

05.03.2015 ONUR EREM @onurerem

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Rektörü Sedat Laçiner, BirGün’ün dünkü “3 camili bilim yuvası” manşetine twitter hesabından “Bazılarının üniversitede cami rahatsızlığı hala devam ediyor maalesef” diye yanıt verdi. Fakat Çanakkale 18 Mart’ın ibadet yerlerine gösterdiği özeni bilimsel araştırmalara göstermemesi üniversitenin başarısını son yıllarda geriletti.

Sedat Laçiner “bilimsel uluslararası makale sayımız dört yılda yüzde 64 arttı” dese de üç farklı üniversite başarı endeksinde Çanakkale 18 Mart’ın başarısı üç yıldır azalmakta.

3 yılda 81 sıra geriledi

URAP Endeksi’nde Laçiner göreve başladıktan sonra üniversitenin sıralamasının gerilediği gözüküyor. 2012-13 döneminde dünyada 1331. Türkiye’de 40. olan üniversite, 2013-14’te dünyada 1372. Türkiye’de 46., 2014-15 döneminde ise dünyada 1412. Türkiye’de 50. oldu. Böylece üç yılda üniversite dünya sıralamasında 81, Türkiye sıralamasında 10 sıra gerilemiş oldu.

Tübitak listesine giremedi

Tübitak’ın Girişimci ve Yenilikçi Üniversiteler Endeksi’nde 2012 yılında 45. sırada yer alan Çanakkale 18 Mart, sonraki iki yılda 50 üniversitelik listeye girmeyi bile başaramadı.

Bir diğer uluslararası endeks olan Scimago Ranking’de ise Çanakkale Üniversitesi’nin dünya sıralamasında 2013’te 1771. olan Çanakkale 18 Mart, 2014’te 1774’üncülüğe gerilemiş durumda.

Makale artarken başarı düşer mi?

Prof. Dr. Metin Balcı’nın Cumhuriyet Bilim Teknik için yaptığı ve 2011’de yayınladığı bir araştırma  ise üniversitelerde makale sayısı artarken başarı endekslerinde gerilemenin nasıl yaşanabileceğine ışık tutuyor. Prof. Balcı’ya göre Türkiye’deki üniversitelerde üretilen makalelerin önemli bir kısmı çok düşük seviyeli ve yayınlamak için para isteyen dergilerde yayınlanıyor. Balcı, Türkiye üniversitelerinde yaşanan makale artışlarına rağmen başarının artmayışını şu sözlerle açıklamıştı: “Bilimsel üretkenliği olmayanlar, tümü olmasa da bir kısmı, yayın için çeşitli yollara, etik dışı davranışlara başvurmaya başladı. Ciddi bir bilimsel süzgeçten geçmeyen ve para ile yayın yapan bu dergilere yönelme yolunu seçtiler.”

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum bırakın