‘Facebook adım at!’

Kürt hareketi Facebook’un uyguladığı sansürün sonlanmasını beklerken şirketle görüşmeye giden sansür karşıtı heyetten kaynaklar Facebook’un Türkiye’de adının ‘sansürcü, hükümet yanlısı, Kürt karşıtı’na çıkmasından rahatsız olduğunu, bir PR şirketiyle anlaşarak imajını düzeltme çalışmasına başladığını söylüyor

ONUR EREM 21.09.2013

Facebook’un Kürt hareketine karşı uyguladığı sansür bu haftadan itibaren son bulabilir. Çarşamba günü Facebook’un İngiltere’deki ofisinde Avrupa Direktörleri Richard Allan ve Ian MacKenzie ile sansürü görüşen heyette yer alan kaynaklar görüşmenin genel anlamda olumlu geçtiğini, Facebook yöneticilerinin uygulanan sansürün boyutundan habersiz olduğunu ve anlatılanlar karşısında şaşırdıklarını söyledi.

KÜRTLERE YASAK, İNGİLİZLERE DEĞİL

Sansür karşıtı heyetin toplantıdaki en etkili hamlesi, sansürlenen içerikleri yöneticilere karşılaştırmalı bir şekilde göstermesi oldu. Bir paylaşımda Abdullah Öcalan’ın yüzünün yarısının olduğu bir fotoğraf yer aldığı için paylaşım kaldırılırken, öldürülen PKK’lilerin görüntülerini küfürlü yazılarla paylaşanlara bir sansür uygulanmadığı gibi örnekler uzun uzun anlatıldı. İngiliz gazetelerinde çıkan fotoğrafları ve makalelerin çevirilerini yayınlayan Kürt hareketi sayfalarını kapatılırken İngiliz gazetelerinin paylaşımlarına karışılmaması da verilen bir diğer örnekti. Facebook temsilcileri bu örneklere bir bahane bulamadı.

KRİTERLERİ ESNETME SÖZÜ

Kaynaklara göre Facebook yöneticileri toplantıda “Bazı kurallarımızı 4 yıldır güncellemedik. Bunun sıkıntısını yaşıyoruz. Sayenizde Türkiye’deki barış süreciyle birlikte bazı kurallarımızı güncellememiz gerektiğini anladık. Türkiye kökenli içerikle ilgilenen insanların Türk milliyetçisi olduğu için bu sansürün yaşandığı iddiası gerçek dışı. Artık her Öcalan fotoğrafı ve PKK’yle ilgili paylaşımı otomatik olarak kaldırmayacağız. Kriterlerimizi esneteceğiz” ifadelerini kullandı.

FACEBOOK’TAN İMAJ ÇALIŞMASI

Facebook’u en çok rahatsız eden şey ise marka imajının zedelenmesi olmuş. Önce AKP’nin yaptığı ‘Facebook ile işbirliği içindeyiz’ açıklaması, ardından Facebook’un Kürt hareketini sansürlediği haberleri markayı hükümet yanlısı ve sansürcü bir noktaya konumlandırmış. Hatta bu algıyı kırmak için Türkiyeli bir PR (halkla ilişkiler) şirketiyle anlaşarak çalışmaya başlamışlar bile.

‘İÇERİĞE SAYGI DEĞİL, İMAJA KAYGI’

Toplantıya katılanlar toplantıyı olumlu bulsa da gelecek için tamamen umutlu değiller. Toplantıdan bir gün sonra Facebook’un Avustralya’da faaliyet gösteren bir Kürt hareketi sayfasını kapatması bunun nedenlerinden biri. BDP’li bir yetkili ise görüşmeyi “Facebook’un politikasının merkezinde halklar değil marka imajı var. Kaygıları bu imajın sarsılması, yoksa içeriğe saygıyı umursadıklarını düşünmüyorum. Kriterleri esneteceklerini söylemişler ama ne kadar esnetebilirler? Hiçbir uluslararası kuruluşun ‘terör örgütü listesi’nde yer almayan PYD ile ilgili paylaşımlarımızı neden sansürlediklerini açıklayamadılar” diye değerlendirdi.

FACEBOOK’A KARŞI HAMLELER HAZIR

Heyette yer alan kaynaklar Facebook’un kesin bir söz veya tarih vermediğini ancak bu hafta içerisinde adım atmasının beklendiğini, adım atsa da atmasa da sembolik anlamı nedeniyle Facebook’a karşı bir dava açılacağını ve Facebook’un sansür uyguladığı tüm içeriklerin, kapattığı tüm sayfaların afişe edileceği bir blog hazırlanacağını söyledi.

NE OLMUŞTU?

Yaz aylarında Kürt siyasetçiler adına açılan ve çoğunda yüz binlerce takipçi olan sayfalar Facebook tarafından gerekçe gösterilmeden art arda kapatılmış, hesapların geri açılma talepleri yanıtsız bırakılmıştı. Sansüre karşı imza kampanyası düzenlenmesinin ardından Çarşamba günü Facebook’ta sayfaları kapatılan Kürtler adına Britanya Kürt Dernekleri Federasyonu’ndan Mark Campbell, bilgisayar mühendisi Seyithan Sansur, Oxford Üniversitesi’nden Yeni Özgür Politika yazarı Dr. Özlem Galip, Londra Queen Mary Üniversitesi’nden akademisyen-avukat Dr. Derya Bayır, Open Üniversitesi’nden Dr. Cengiz Güneş ve basın özgürlüğü konusunda çalışan ‘Index on Censorship’ örgütünden gazeteci Patriag Reidy Facebook yöneticileriyle bir araya gelmişti.

About these ads
Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum yapın

Sokak çocukları böyle borçladırılıyor

Sokak çocukları böyle borçladırılıyor

Polisler bir haftadır Gezi Parkı’nda kalan sokak çocuklarını gözaltına alarak 88 liralık ‘çevreyi rahatsız etme’ cezası kesiyor, işkence ediyor. 3 gün önce gözünden vurulan 14 yaşındaki Fethullah polisin yaptıklarını anlattı:

ONUR EREM | 31.07.2013

Fethullah Özünver 14 yaşında. Ailesi şiddet uyguladığı için 2 ay önce Van’dan kaçarak İstanbul’a gelmiş. “Gezi Parkı’nı gördüm, orada herkes bir arada çadırlarda yaşıyordu, ben de aralarına katılabilirim diye düşündüm geldim” diyor. Parkta çadırların olduğu zamanı çok özlüyor: “O dönemde herşey çok güzeldi. Sonra polis parkı boşalttı, yasakladı. Sokaklarda yattık”.

Park açıldıktan sonra geri dönse de o eski ortamı bulamadığı için üzgün Fethullah. Ama onu daha fazla rahatsız eden birşey var: Polisler!

ÇEVREYİ RAHATSIZ ETME CEZASI!

Polisler son bir hafta içinde 5 kere Fethullah ve arkadaşlarını Gezi Parkı’nda yatarken gözaltına almış, Karaköy’deki karakola götürdükten sonra 88 liralık ‘Çevreyi rahatsız etme’ cezası yazmış. “Ben bu cezayı nasıl ödeyeyim abi? Elime 88 lira nereden geçecek? Hadi onu geçtim, bu cezayı ödemeyi nereden bileceğim, nereye ödenir?” diye isyan ediyor Fethullah. 2 yıldır adıma kesilen idari para cezasını ödeyecek bir merci bulamamış bir insan olarak hak veriyorum ona.

‘İŞKENCE GÖRÜYORUZ’

“Bazen 20 kişi görütüyorlar, bazen 10 kişi. Yatarken, uyurken tekmeleyerek uyandırıyorlar, karakola götürdükten sonra da dövüyorlar. Yumruklar, tekmeler, tokatlar… Geceyi orada geçirmemize rağmen bir su istediğimizde bile reddedip dövmeye başlıyorlar” diye anlatıyor Fethullah gözaltında başında gelenleri. Anlattığına göre diğer arkadaşları da onun gibi işkence görmüş.

SİVİL POLİSLER EKSİK OLMUYOR

Konuşurken bir anda burnu kanamaya başlıyor. “Normalde burnum hiç kanamazdı ama bu mermiden sonra oldu” diyor Fethullah. Burnunu sildikten sonra parkta yaşadıklarını anlatıyor: “Bazen sivil polis gönderiyorlar. Böyle genç görünümlü insanlar. Bizimle sohbet ediyor, siyaset konuşuyor. Eğer hoşuna gitmeyen şeyler söylediysek hemen bir anda diğer polisler geliyor bizi karakola götürüyorlar”.

Polis yakın mesafeden gözüne ateş etti

3 gün önceki Berkin Elvan eyleminde İstiklal Caddesi’nde polis Fethullah’a akrep aracından yakın mesafeden boyalı mermi sıkmış, saat 21:30 civarında. Tam sol gözüyle burnunun birleştiği noktaya gelen plastik merminin ardından çevredekiler yardım etmiş, esnaf para vererek taksiye bindirmiş ve Kuledibi Göz Hastanesi’ne göndermiş. “Doktor 1 saatlik muayeneden sonra ‘Sol gözünü kaybetme riskin var’ dedi. Şu an her şeyi bulanık görüyorum. Keşke gözüme sıkmasalardı” diyen Fethullah’ın birkaç kere daha doktor kontrolüne gitmesi ve sokakta enfeksiyon kapmaması için özen göstermesi gerekiyor.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum yapın

Göztaşına tahammülleri yok

Göztaşına tahammülleri yok: Önce komaya soktular sonra ailesine saldırdılar

Polis önceki akşam Taksim’de basın açıklaması yapmak isteyen, 47 gündür komada olan Berkin Elvan’ın ailesine saldırdı. 19:00’da başlayan saldırı sabahın erken saatlerine kadar devam etti

ONUR EREM 31.07.2013

Polisin kimyasal gaz fişeğiyle yaralanan ve 47 gündür komada olan Berkin Elvan’ın ailesi önceki akşam Taksim Meydanı’ndaki tramvay durağında bir basın açıklaması yapmak istedi, ancak polis izin vermedi. Açıklamanın 3. dakikasında saldıran polis, bütün akşam İstiklal Caddesi’ne girişleri keyfi bir şekilde engelledi ve halka saldırdı.

POLİSİN OYALAMA TAKTİĞİ

Önceki akşam saat 19:00’da başlayan saldırının ardından meydanda büyük bir kalabalık toplandı. Polisler insanların bir kısmını kalkanlarıyla Sıraselviler Caddesi’ne sürdü, trafiği tıkadı ve kaldırımda bekleyen insanlara saldırdı. Ancak kalabalık öyle büyüktü ki, polis güçleri kalabalığı dağıtmakta yetersiz kaldı. Bunun üzerine polis “Tramvay durağında basın açıklamanızı tamamlayabilirsiniz” diyerek kitleyle uzlaştı. Oysa insanlar tramvay durağına geri dönerken polis güçleri yedek polisleri çağırmakla meşguldü. Yaklaşık 10 dakika sonra polis tramvay durağında basın açıklaması için tekrardan toplanan kitleye saldırdı.

AKREPLERLE SALDIRDILAR

İstiklal ve Sıraselviler’in girişine barikat kuran polis bir süre sonra İstiklal’de toplanan insanların üzerine saldırdı. Plastik mermiler ve kimyasal gaz fişekleri ile saldıran polis neredeyse her ara sokağı gaz bombardımanına tuttu. Eylemin ilk dakikalarında bir eylemcinin kafası yarılırken bir sivil polisin de burnu kırıldı. İstiklal Caddesi’ne girip çıkan çok sayıda ambulans olmasına rağmen Taksim İlkyardım çalışanları gelen yaralı sayısıyla ilgili bilgi vermeyi reddetti.

Polisin saldırısı akşam boyunca devam etti. Özellikle iftar saatinde Talimhane’de kurulan Beyoğlu Belediyesi İftar Sofrası’na halkı yaklaştırmamak için saldırılarını yoğunlaştıran polisler iftar süresince saldırılarına ara verdiler. İstiklal Caddesi’nin girişinde kurdukları barikata geri çekilen kolluk kuvvetleri iftardan yaklaşık 20 dakika sonra İstiklal ve ara sokaklarına tekrardan saldırmaya başladılar.

ONLARCA GÖZALTI VAR

Bu saldırılarda onlarca kişi gözaltına alınırken bazı basın mensupları da polisin coplu, plastik mermili saldırısına maruz kaldı. Polisler özellikle Mis Sokak, İmam Adnan Sokak, Bekar Sokak, Meşelik Sokak, Küçükparmakkapı Sokak ve Büyükparmakkapı Sokak’ın girişlerine barikat kurarak, bu sokaklara akrepler ve TOMA’larla saldırarak terör estirdi. Gözaltına alınan arkadaşlarını görüntüleyen insanlar basın kartı olmadıkları gerekçesiyle gözaltına alındı.

Polis terörü gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam etti. Gece boyunca onlarca kişiyi gözaltına alan polis son olarak 01:00 civarında Mis Sokak ile Kurabiye Sokak’ın kesiştiği noktada insanlara saldırdı. Şamil Öğer isimli yurttaşı yere yatırıp ters kelepçeyle gözaltına alan polisler gözaltını görüntüleyen basın mensuplarını da tehdit etti. Öğer’in gözaltına alınmasına itiraz eden bir yurttaş da polis amirinin sert saldırısıyla gözaltına alındı.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum yapın

Arjantin’den Türkiye’ye yüzleşme tavsiyesi: “Kayıpları, kontrgerillayı sürekli gündemde tutun”

Arjantin’den Türkiye’ye darbeyle yüzleşme tavsiyesi:

“Kayıpları, kontrgerillayı sürekli gündemde tutun”

Yaşadığı askeri darbeyle yüzleşmede en başarılı ülkelerden biri olan Arjantin’den insan hakları savunucusu Gaston Chiller, bunu nasıl başardıklarını anlattı ve Türkiyelilere seslendi: Kayıpları, cinayetleri, kontrgerillayı sürekli gündemde tutun

ONUR EREM 08.08.2013

1976-81 arasındaki darbe dönemi, ABD destekli terör ve kontrgerilla faaliyetleriyle hesaplaşmada Türkiye’den çok daha fazlasını başaran Arjantin’in bunu nasıl yaptığını, 44 yaşındaki tecrübeli insan hakları savunucusu Gaston Chillier ile konuştuk. Üniversite döneminde gönüllü olarak insan hakları alanında çalışmaya başlayan Gaston bugün, 1979’dan beri Arjantin’de insan hakları ve demokrasiyi geliştirmek için çalışan, diktatörlük döneminde ‘kaybedilenlerin’ aileleri tarafından kurulan Yasal ve Toplumsal Çalışmalar Merkezi’nde Yürütücü Direktörlük yapıyor. Gaston’un anlattıklarının Türkiye için ilham olması dileğiyle:

>> Arjantin 1976’da Videla liderliğinde yapılan darbeyle yüzleşmede önemli adımlar attı. Bugün insan hakları açısından gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün Arjantin’deki insan hakları mücadelesini iki farklı seviyede ele alabiliriz. Birincisi, hala diktatörlük döneminde işlenen iğrenç insanlık suçlarıyla uğraşıyoruz.

Arjantin’deki toplumsal adalet süreci kendine özgü bir süreç. 1980’lerde juntanın yargılanmasıyla birlikte başlayan bu süreç 1990’larda dokunulmazlıklara takıldı. 1990’ların sonunda ise uluslararası ceza yasalarının gelişmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Pinochet’nin yargılanmaya başlaması ile birlikte Arjantin’deki süreç de hızlandı. Yargı juntaya dokunulmazlık getiren af yasalarını iptal etti ve adalet süreci tekrardan başladı.

Bugün Arjantin, toplumsal adalet sürecinin son aşamasının başlangıcında diyebilirim. Açılan yaklaşık 400 davada 350’den fazla ceza çıktı. Bu yıl ölen eski diktatör Videla da hakkında kesinleşmiş 3 karar ile, hapishanede öldü.

>> Arjantin’de darbe dönemiyle hesaplaşmada toplumsal baskının ne kadar etkisi oldu?

Mağdurların aileleri büyük kampanyalar örgütleyerek toplumsal bir baskı yaratmıştı. Baskı yalnızca toplumsal hareketlerle değil hem ulusal hem de uluslararası politik ve yasal stratejilerle de yaratıldı. Ulusal seviyede yasal sürecin kapıları kapatıldığında uluslararası seviyede devam ettik. İspanya, İtalya, İsviçre, Belçika gibi ülkelerde de davalar açtık. Bu davalar da Arjantin’deki yargıya ekstra baskı yarattı, çünkü suçluların bir kısmının Arjantin’e iade edilmesi kararı çıktı. Böylece insanlığa karşı işlenen suçların olduğu, bu suçların affedilemeyeceği algısı Arjantin yargısına da yerleşti. Bugün Arjantin’de adalet sürecinin doğru işlediği ve daha da ilerlemesi gerektiğine dair geniş bir toplumsal ve siyasal fikir birliği var.

>> ‘Arjantin adaletle yüzleşmede son aşamanın başlangıcında’ dediniz, bunu açıklar mısınız?

Şu anda görülmekte olan çok sayıda dava var hâlâ. Bu davalara dair 2 yeni yaklaşım gelişti. Birincisi toplumsal cinsiyete dayalı suçlar da artık işkence ve insanlığa karşı suç olarak görülüyor yargı tarafından. Junta döneminde gizli işkencehanelerde tecavüz edilen kadınların en büyük taleplerinden biriydi bu.

İkincisi ise juntaya yardım eden, onlarla işbirliği içinde olan siviller, işadamları ve hatta yargı mensupları da onlarla aynı cezaları almaya başladı.

Şu an devam eden davalar da tamamlandığı zaman son aşamayı da bitireceğiz.

>> Sizce bu ne kadar zaman alır?

Bu davaların çoğu önümüzdeki 3-4 yıl içinde biter. Bugün devam eden davalardan iki tanesi çok kapsamlı ve büyük davalar, onların bitmesi daha uzun sürebilir. Bunlardan birincisi ABD’nin 1975 yılında başlayan, Latin Amerika’da siyasi baskı ve terör yaratma projesi olan Condor Operasyonu’na karşı yürütülen dava.

İkinci dava ise Arjantin Donanması’nın okulunun ülkedeki en büyük gizli işkencehane olarak kullanılmasına, 5 binden kişinin işkenceyle öldürülüp nehre atılmasına karşı açılan ESMA davası.

‘DARBENİN ARDINDAN ONYILLAR GEREKİYOR’

Darbenin kurumsal yapısından kurtulmak kolay değil. Darbeden yıllar sonra bile güvenlik güçleri suç işlemeye devam etti, ediyor. Günümüzde de hapishanelerde hak ihlalleri yaşanıyor. Güvenlik güçleri demokrasiye geçiş sürecinde dokunulmamış yegane kurumdu. Darbe döneminin güvenlik güçleri yapısı hâlâ devam ediyor. Bugün, güvenlik güçlerinde yapısal reform yapmak için uğraşıyoruz ve görünüşe bakılırsa orta vadede bunu da başaracağız. Hükümet bu konuda ufak adımlar atmaya başladı. Güvenlik güçlerinin yönetimi profesyonel polislerden alınarak yaratılan Güvenlik Bakanlığı’na bağlandı. Bugüne kadar siyasetçiler polisin işlediği suçlarda polisi suçlardı, artık bunu yapamayacaklar. Darbeler topluma öyle zararlar veriyor ki, toparlamak on yıllar alıyor. Darbenin üzerinden 30 yıldan fazla geçmesine rağmen, hâlâ düzeltmemiz gereken şeyler var.

>> Türkiye’de polis teşkilatı İçişeri Bakanlığı’na bağlıdır. Arjantin’de de öyle değil miydi?

Eskiden öyleydi, sonra Adalet Bakanlığı’na bağlandı ve birkaç yıl önce 3.000 kişi evlerinden zorla atılırken 3 kişinin polis tarafından öldürülmesi sonucunda ortaya çıkan tepkiler sayesinde bu reformu başlatabildik. Ama daha önümüzde çok yol var. Arjantin federal bir devlet olduğu için hem federal polis var hem de eyalet polisleri.

>> Hapishanelerdeki hak ihlallerine karşı ne yapıyorsunuz?

Hapishanelerde hala gardiyanlar ve diğer güvenlik güçleri tarafından işkence yapılıyor. Bu konuda açılan çok sayıda davanın ardından toplumda hapishanelerin de yeniden yapılandırılması gerektiğine dair bir talep oluştu. Arjantin Meclisi’nden çıkan bir yasayla ulusal seviyede işkenceleri engelleyecek bir mekanizma yaratılması kararı çıktı geçen yıl. Bu mekanizma ile işkencenin önlenmesi, yapanların da anında bulunup cezalandırılması hedefleniyor.

>> Söyleşinin başında insan hakları mücadelesini iki farklı seviyede ele alınması gerektiğini söylemiştiniz, ikinci seviye nedir?

İkinci seviye ise toplumsal eşitsizlik. Bu durum çok büyük hak ihlalleri yaratıyor. Arjantin 2001’de çok büyük toplumsal, siyasal ve ekonomik bir kriz yaşadı. Bu krizin ardından makroekonomik veriler iyi gözüküyordu, bu verilere göre ekonomi büyüyordu. Ama 2013’e geldiğimizde büyüyen ekonomiye rağmen yoksulluğun azalmadığını, hatta arttığını gördük. Bugün çok sayıda yoksul insan var, köylülerin önemli bir kısmı toprağa sahip değil ve insanlar adalet mekanizmasına erişmekte sorun yaşıyor. Eğitim seviyesi ve eğitime erişilebilirlik de hala çok az.

‘Darbeyle yüzleşmede en başarılı ülkelerden biriyiz’

>> Son 50 yılda dünyanın birçok yerinde ABD destekli darbeler yapıldı. Arjantin’in darbeyle yüzleşmesini diğer ülkelere kıyaslayınca sizce Arjantin’in bu açıdan başarılı olduğu söylenilebilir mi?

Evet. Arjantin darbenin yasal olarak yargılanması açısından sıradışı bir ülke. Bugün bu alandaki en başarılı ülkelerden biri olduğunu söylüyorum ama 90’larda af ve dokunulmazlık döneminde konuşsaydık da en başarısız ülke olduğunu söylerdim. Darbeyle yüzleşme mücadelesi zaman içinde büyük değişkenlikler gerçekleşebilen bir mücadele.

Türkiyelilerin Arjantin’den alması gereken bir ders varsa o da darbeyle yüzleşmenin çok uzun bir süreç olacağı. Türkiye buna bugün başlasa bitirmesi ve gerekli reformları yapması 30 yıl sürebilir.

Şu an bu konuda bir iyileşme olmasa bile umudunuzu yitirmeyin, bu konuya odaklanan kampanyalar organize etmeye uğraşın, kayıpları, cinayetleri, kontrgerillayı ve yüzleşmeyi gündemde tutun devam edin. Arjantin’de halkın baskısı sonucu her hükümet başlangıçta gündemlerinde olmasa bile darbeyle yüzleşmeyi gündemine almak zorunda kaldı. Önünüze çıkan engeller elbet bir gün aşılır.
Bergoglio Papa oldu ama ülkesinde yargılanıyor

>> Arjantinli din adamı Mario Bergoglio’nun (Papa 1. Franciscus) bu yıl Katoliklerin ruhani lideri seçilmesine Arjantin halkı nasıl tepki verdi? Cunta döneminde yaptıklarından ötürü siz de suçluyor musunuz onu?

Milliyetçi bir kesim “Papa Arjantinli” diyerek sevindi. Ama onlara karşılık adı cunta döneminde kirlenmiş birinin Papa seçilmesine karşı çıkanlar da vardı bizim gibi. Kesinlikle suçluyorum ben de. Şili ve Brezilya’daki kiliselerin cuntayla işbirliği içine girmeyi reddettiğini görmüştük. Şili’de kilise darbeye karşı açıkça tavır almış ve mağdurları en çok koruyan kurum olmuştu.

Oysa Arjantin kilisesi diktatörlüğü açıkça destekliyordu. Kilise sonraki yıllarda bu gerçeği saklamak için uğraştıysa da her şey belgeli olduğu için saklayamadılar. Diktatör Videla bile yazılarıyla teşekkür etmişti kiliseye. O dönemde tüm toplum bastırılırken askerlerin saldıramayacağı tek kurum kiliseyken kilisenin buna rağmen halkını korumaması büyük bir suçtur.

2 rahip, o dönemde de dini yönetici olan Bergoglio’nun kendilerini ele verdiğini ve bunun sonucunda askerler tarafından işkence gördüklerini iddia ediyor. Bergoglio bu iddiayı reddetse de olay hâlâ açıklığa kavuşmuş değil, soruşturma devam ediyor.

Bunun gibi spesifik olaylar kadar az önce bahsettiğim kilisenin tutumu da önemli. Bergoglio kısa zaman önceye kadar Arjantin’de kilisenin başındaydı ve kilise bugüne kadar bir kere dahi diktatörlük döneminde yaptıkları için özür dilemedi. Ellerinde o döneme dair çok belge var, insanların şikayetlerini ilettiği bir yerdir kilise aynı zamanda. Ancak bugüne kadar o belgelerden bir tanesini dahi yayınlamadılar.

“Arjantin’in gerillalarla ilişkisi Türkiye’den çok farklıydı”

>> Bugün Türkiye hükümeti ülkesindeki en büyük gerilla gücü olan PKK’yle pazarlık halinde olduğunu açıkladığı bir dönemdeyiz. Arjantin’de devletin gerilla örgütleriyle ilişkisi nasıl oldu?

Arjantin’deki gerilla örgütleri darbeden kısa süre sonra junta tarafından yasa dışı yöntemler kullanılarak yok edildi. İşkenceler, kayıplar ve katliamlar yapıldı, yalnızca gerilla savaşçıları değil sivil halk da ‘gerilla olabilir’ şüphesiyle öldürüldü. Tabi ki kalan ufak gerilla örgütleri vardı, ama hiçbir güçleri kalmamıştı. Bu yüzden ne askeri yönetimle ne de demokrasiye geçiş dönemindeki hükümetlerle pazarlık yapmadılar. Buna rağmen 1990’lar boyunca ülkeyi yöneten Carlos Menem gerillalar için af ilan etti, siyasete katılma yolları açıldı. Türkiye ile önemli bir diğer fark da Arjantin halkının neredeyse tamamı gerillaların affedilmesi ve siyasete katılmasına sıcak bakıyordu.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum yapın

Bir garip polis-çete ilişkisi

Bir garip polis-çete ilişkisi

İstanbul’daki Gülsuyu Mahallesi’nde çetelerin gün ortasında insanlara ateş ederken polislerin izlemekle yetinmesi ve MOBESE’leri kapatması üzerine mahalleye giderek halkla konuştuk. Mahalleliler çetelerin polisin himayesinde, kentsel dönüşüm için kullanıldığını anlatıyor

ONUR EREM | 09.08.2013

İstanbul Maltepe’deki Gülsuyu Mahallesi’nde çetelerin bu hafta 9 kişiyi silahla yaralaması dikkatleri bu mahalleye çekerken bölge halkı çetelerin bugün ortaya çıkmadığını, 2 yıldır büyüdüğünü anlatıyor. Ezilenlerin Sosyalist Partisi Maltepe İlçe Başkanı Zelal Armutlu çoğunlukla işçilerin ve yoksulların yaşadığı Gülsuyu Mahallesi’nde sol örgütlerin güçlü olduğunu, 2 yıl önce mahallede örgütlenen sol çevrelere yapılan baskınlardan sonra çetelerin mahallede açıkça dolaşabilecek kadar güçlendiğini söylüyor: “Temmuz ortasında çeteler minibüsçülerden haraç istedi. Böyle durumlarda minibüsçüler korkar ve parayı verir genelde. Ama 4 BDP üyesi minibüsçü örgütlülüklerine güvenerek haraç vermeyi reddedince bu insanları silahla yaraladılar.”

PARKTAKİLERE SALDIRIP KAÇTILAR

Çetelerin Temmuz ayındaki saldırıları bununla da sınırlı kalmadı. Çetelere karşı çıkan mahalleliye gözdağı vermek için 24 Temmuz’da mahallenin ortasındaki bir çay bahçesini basarak insanların üstüne rastgele ateş açmaya başladı. Bu saldırıda sırtından yaralanan 22 yaşındaki üniversite öğrencisi Cebrail “Bir arabanın içinden 5-6 kişi indi, silahlarını parkta oturanlara doğrulttu. Aralarından 2 kişinin ismini biliyoruz: Kinyas ve Hakan. Bize ateş etmeye başladılar, kaçarken sırtımdan vuruldum. Mahalleli çok büyük tepki gösterince gelen şahıslar arabalarını bırakıp koşarak kaçmak zorunda kaldılar. Beni hastaneye götürmek isteyen arkadaşlarımdan birini polis alıkoymak isteyince yine tartışma yaşandı” diye anlatıyor yaşadıklarını. Çete üyelerinin emniyette verdiği “Biz parka geldiğimizde Cebrail bize bir anda silahla saldırdı. Bize ateş ederken kendini sırtından vurdu” ifadesinin inandırıcı bulunması nedeniyle Cebrail hastanede narkoz etkisindeyken polisler elinde barut izi incelemesi yapmış.

‘POLİS BİR ŞEY YAPMIYOR’

ESP İlçe Başkanı Zelal Armutlu, polislerin tavırlarıyla çetelerle işbirliği içinde olduklarını gösterdiğini söylüyor: “Hastanede Cebrail’in elindeki barut izine bile bakan polisler, nedense kimliği, araç plakaları belli bu çete üyelerine karşı hiçbir şey yapmıyor. Bir iki tanesini göstermelik gözaltına alıyor.”

ARİFE GÜNÜ 4 SALDIRI

Mahalleli 7 Ağustos’ta gerçekleşen son çete saldırısının da polisin bu tavrı sayesinde mümkün olduğunu düşünüyor. 7 Ağustos’ta çeteler 4 farklı saldırı düzenlemişti. Sabah erken saatlerde, 16-18 Ağustos arası semtte düzenlenecek festivalin afişlerini asan 2 genç, ‘Torbacı Göksel’ adlı şahıs tarafından dizlerinden vurulmuş, öğlen 11 civarında ESP ilçe binasını basan aynı şahıs içeride 3 kişiyi bacaklarından vurmuş ve ardından MOBESE’ye ateş etmiş, buna tepki göstermek

isteyen mahallelilere ve sosyalistlere de bir motosiklet üzerinden iki kişi ateş açarak 4 kişiyi farklı yerlerinden yaralamıştı. Gece ESP binasında nöbet tutmaya karar veren sosyalist partilere de motosikletli 2 kişi saldırmış, sosyalistlerin de ateşle yanıt vermesi üzerine saldırganlar kaçmış ve polis gelerek ESP’yi savunan sosyalistlere saldırmıştı.

9 gün boyunca Kartal Devlet Hastanesi’nde tedavi gördükten sonra taburcu olan Cebrail de diğer mahalleliler gibi bu çetelerin kentsel dönüşüm amacıyla kullanıldığını düşünüyor. Polisin himayesindeki bu örgütlerle kentsel dönüşüme karşı çıkan insanların korkutulmak istendiğini ve mahallenin boşaltılmaya çalışıldığını söyleyen Cebrail “Polis himayesinde olmasalar açıkça fuhuş ve uyuşturucu pazarlayamaz, mahallede böyle gezinemezlerdi” diyor.

BİR MOBESE KLASİĞİ: BOZUK/KAPALI

ESP’li Zelal Armutlu, muhaliflerin saldırıya uğradığı çoğu olayda olduğu gibi bu olaylarda da MOBESE’nin ‘bozuk’ olmasının polis ve çeteler arasındaki ilişkinin güzel bir kanıtı olduğunu belirtiyor: “Bu mahallede sosyalistlerin basın açıklamalarında, etkinliklerinde sürekli çalışan ve insanları fişleyen MOBESE’ler yaklaşık 1 ay boyunca kameranın altında silah sıkan çeteleri bir kere bile kaydedememiş. Polise nedenini sorduğumuzda ya ‘kapalıydı’ diyor ya da ‘bozuktu’. Artık polise de güvenemiyoruz. Evimin önünde taciz ateşi açılıyor ama polisin yaptıklarını bildiğimiz için çağırma ihtiyacı bile hissetmiyoruz.”

Yaralanan insanlardan üçü hâlâ hastanede tedavi görüyor. Bilekleri, kaval kemikleri ve diz kapakları büyük hasar alan bu insanların sakat kalma ihtimali de bulunuyor.

‘BU FİLMİ DAHA ÖNCE DE GÖRMÜŞTÜK’

Mahalledeki bir kahvede buluştuğumuz Gülensu Gülsuyu Güzelleştirme Derneği Başkanı Ali Şengül ise Gülsuyu’nun 1990’larda da çetelerin hedefi olduğunu ancak mahallelinin birlik ve cesaretle bu çeteleri kovmayı başardığını söylüyor: “90’ların başında mahalledeki boş arsalara Maltepe’den gelen çeteler el koymak istemişti. Arsaya prefabrikler koyan mafya çevredeki halka da sataşmaya başlamıştı. Bunun üzerine mahalledeki örgütler ve halk bir toplantı yaparak karar almış ve binlerce kişi, eli silahlı çetelerin üzerine ellerinde taşlarla yürüyerek onları mahalleden kovmayı başarmıştı. Açılan ateşler sonucu bir arkadaşımız yaralanmıştı”.

40 yıldır Gülsuyu’nda yaşayan Ali Şengül, çeteler ve polis arasındaki yakın ilişkinin o dönemde de olduğunu, bu yüzden mafyadan kimse ceza almazken onları kovan halktan yaklaşık 15 kişinin 2 yıl cezaevinde kaldığını anlattı. Ama o yine de umutlu: “Bunu daha önce de başarmıştık, bugün de başaracağız. Buradaki örgütlerin ve halkın gücünü birleştirmesi çok önemli. Kimse tek başına direnemez, bu yüzden güçlerimizi birleştirerek Gülsuyu’nu çetelerden temizleyeceğiz.”

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum yapın

Türkiye’nin ŞİÖ’ye yönelmesi otoriterlikten başka bir şey getirmez

Türkiye’nin ŞİÖ’ye yönelmesi otoriterlikten başka bir şey getirmez

Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üzerine çalışan Sasha Kouleva ŞİÖ’ye üye olan ülkelerde insan haklarının nasıl yok olduğunu anlattı ve Erdoğan’ın ŞİÖ açıklamalarını değerlendirdi: Bu örgütün Avrupa standartlarıyla alakası yok, Türkiye’nin üyeliği ülkeye daha fazla otoriterlikten başka bir şey getirmez

FOTOALTI: “Orta Asya ve komşu bölgelerdeki otoriter ülkeler ŞİÖ etrafında birleşerek birbirlerini destekliyor, insan haklarına aykırı pratiklerini birbirlerine öğreterek uluslararası anlaşmaları çiğniyor”

ONUR EREM 09.08.2013

Türkiye’de uluslararası siyaseti takip edenler dışında kimselerin bilmediği Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Başbakan Erdoğan’ın geçen yıl ve bu yıl yaptığı açıklamalarla birlikte Türkiye gündemine girmişti. Başbakan özete “Avrupa Birliği müzakereleri hızlandırsın, yoksa ŞİÖ’ye gireriz. Putin’le konuştum, bizi ŞİÖ’ye tam üye yapın AB’den vazgeçelim dedim” diyordu.

Mayıs sonunda İstanbul’da gerçekleşen Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH) Kongresi’nde tanışma fırsatı bulduğum Rus vatandaşı Sasha Kouleva, yıllardır ŞİÖ’yü ve yaptıklarını takip eden bir insan hakları aktivisti. Gençliğinden beri insan hakları mücadelesinin içinde ve bugün FIDH’in Doğu Avrupa ve Orta Asya biriminin başında olan Sasha, ‘kapalı otoriter ülkeler kulübü’ olarak nitelendirdiği ŞİÖ’nün dışa kapalılığı nedeniyle, çoğu uluslararası kurumun bile ŞİÖ hakkında yeterince bilgi sahibi olamadığını söylüyor.

Gezi Direnişi boyunca, AB ile müzakere eden bir ülkeyi yönetirken bile ne kadar otoriterleşebileceğini gördüğümüz Erdoğan’ın AB yolundan dönüp ŞİÖ yoluna girmesi ihtimalinin Türkiye’deki insan hakları ve demokrasinin tamamen sonunu getireceğine işaret eden Sasha Kouleva’ya ŞİÖ hakkında merak edilenleri sorduk:

>> ŞİÖ nasıl bir örgüt olarak kuruldu? Bugünkü haline nasıl geldi?

ŞİÖ 10 yıldan uzun süredir aramızda. 1996’da Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın katılımıyla kurulan Şanghay Beşlisi, 2001’de Özbekistan’ın katılımıyla Şanghay İşbirliği Örgütü adını aldı ve büyümeye devam etti. Bugün 6 üyesi, 5 gözlemci üyesi ve 3 diyalog partneri olan bir örgüt haline geldi. Türkiye de bu yıl diyalog partnerlerinden biri oldu.

Bu örgüt güvenlik ve işbirliği düşüncesiyle ortaya çıktı. İlk başta güzel bir düşünce gibi gözükse de kuranların sert politikalar izleyen anti-demokratik, otoriter rejimler olması soru işaretleri yaratmıştı. Güvenlik pratiklerinin paylaşımı, bu pratikler halklar için kötü sonuçlar doğurduğunda karşı çıkılması gereken şeylerdir. Örgütün en başından kendini demokratik devletlerin katılımına kapatıp otoriter rejimlerin işbirliğine dönüşmesi çekinceleri artırmıştı. Bugüne kadar ŞİÖ’nün yayınladığı belgelerin herhangi birinde ‘insan hakları’ terimine rastlamak mümkün değil.

Bu ülkelerde ifade özgürlüğü oldukça sınırlı. Rejimlere itiraz edenler farklı şekillerde engelleniyor, cezalandırılıyor. ŞİÖ’nün kullandığı isyankar, terörizm, radikalizm gibi terimler oldukça tehlikelidir – çünkü bu terimler iktidarlar tarafından muhalefeti tanımlamak için kullanılır, ‘güvenlik’ de buna kılıf olarak kullanılır.

‘ŞEFFAFLIKTAN TAMAMEN UZAK’

ŞİÖ’nün şeffaflıktan tamamen uzak. Toplantı notları yayınlanmıyor, açıklanan belgelerde muğlak ifadeler yer alıyor. Toplantılarda hangi konular üzerinde anlaşıldığı bile açıklanmıyor. Dil olarak da dışa kapalılar, internet sitelerindeki neredeyse bütün belgeler Rusça veya Çince. Kesinlikle hesap verebilirlikten ve şeffaflıktan uzak bir örgüt ŞİÖ: Kapalı ülkelerin kapalı örgütü.

ŞİÖ kurulup çalışmaya başladıktan sonra bu çekincelerimizin boşa olmadığını, ŞİÖ’nün çok sayıda insan hakları ihlaline yol açtığını üzülerek gördük. Eğer ŞİÖ Antlaşmasını okursanız, orada yer alan bazı maddelerin, bu ülkelerin imzaladığı uluslararası insan hakları antlaşmalarına aykırı olduğunu görürsünüz.

>> Buna örnek verebilir misiniz?

Mesela ŞİÖ üyesi ülkelerden birinde, başka bir ŞİÖ ülkesi tarafından ‘terörist’, ‘ayrılıkçı’, ‘radikal’ veya ‘isyancı’ olarak adlandırılan biri varsa şüphelenen ülke diğerinin toprağına girip ‘suçlu’ ilan ettiği kişiyi tutuklayarak ülkesine geri götürebilir. Bunun için kendi ülkesinde bir mahkeme kararı çıkartmasına bile gerek yok, isyancı olduğundan şüphelenmesi yeter.

ŞİÖ İLE TÜRKLERİ ÖLDÜRÜYORLAR

Oysa Çin’de idam cezası var ve bütün ŞİÖ ülkelerinin imzaladığı Birleşmiş Milletler kararlarına göre suçlular idam cezası ve işkence olan ülkeye geri iade edilemez. Çin, ŞİÖ sayesinde ülkesinden kaçan Uygur Türklerini Kırgızistan’da tutuklayıp geri getiriyor, idam ediyor. Bireyler yaptıkları sığındıkları ülkelerin yasasına göre suç olmasa bile yurttaşı oldukları ülke tarafından alınıp geri götürülebiliyor. Bu uygulama yüzünden yüzlerce insan idam cezası aldı veya ‘kayboldu’.

ŞİÖ’nün kuruluşundan birkaç yıl sonra, Çin’in teklifiyle imzaladığı başka bir anlaşma da ‘3 şeytan’dan bahsediyor: Terörizm, radikalizm ve ayrılıkçılık. Bu anlaşmadan anladığımız kadarıyla ŞİÖ genel olarak güvenlik üzerine çalışmaktansa bu ‘3 şeytan’ üzerine yoğunlaşıyor. Bu anlaşmanın sorunu da ŞİÖ belgelerinde terörizm, radikalizm ve ayrılıkçılığın tanımlarını yapılmaması. ‘Uygur Bölgesi daha bağımsız olmalı’ diyen biri demokratik bir talep mi dile getiriyor, yoksa ayrılıkçı mı oluyor? Bu tamamen Çin’in insafına kalmış. ŞİÖ ülkelerinin insafının ne olduğunu da bugüne kadar gördük maalesef.

>> ŞİÖ’nün imzaladığı anlaşmalar üye ülkelerde tam anlamıyla uygulanıyor mu?

Evet. Bu bahsettiğim anlaşmanın etkisini açık şekilde gördük. Ülkelerin gizli servisleri diğer ülkere engellenmeden girip, hatta girdikleri ülkenin güvenlik güçlerinden yardım alarak ‘suçlu’ ilan ettikleri kişileri alıp geri götürebiliyorlar. Bu insanlar sokakta yürürken bir araca bindiriliyor, öldürülüyor veya kaybediliyorlar.

ŞİÖ ülkelerinde bu uygulamalar hızla artıyor. Hepsinin ŞİÖ nedeniyle olduğunu kanıtlamamız mümkün olmuyor, çünkü bu işlerin çoğu gizli yapılıyor. Şu an tam üye olan 6 ülkede de insanların kaybedilmesinde devam eden bir artış var.

>> Anlattığınız çok ciddi hak ihlalleri. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlar bu ihlallere karşı sessiz mi kalıyor?

Bu hukuksuzluğa karşı Birleşmiş Milletler’in bir şeyler yapması için uğraşıyoruz. Karşılaştığımız en büyük sorun ise uluslararası örgütlerde çalışan insanların ŞİÖ hakkında neredeyse hiçbir şey bilmemesi! ŞİÖ kapalı bir örgüt olduğu ve İngilizce belge yayınlamadığı için dünya ŞİÖ’yü yeterince tanıyamıyor.

>> ŞİÖ Rusya ve Çin’in domine ettiği bir örgüt mü? Yoksa diğer ülkelerin de onlar kadar söz hakkı var mı?

Resmi belgeler açıklanmadığı için yüzde yüz doğru bir açıklama yapmak zor ama bugüne kadar gördüğümüz ŞİÖ’nün Çin ve Rusya’nın diğer ülkeleri kontrol etmesine yarayan bir örgüt olduğu. Kırgızistan’da 2010 yılında olan bir olayı anlatayım. Haziran ayında ülkenin güneyinde Kırgız ve Özbekler arasında yüzlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan etnik çatışmalar yaşandı. Binlerce yaralı ve tecavüz mağduru vardı. Ülkenin güneyi haftalar boyunca çalkalandı.

O hafta ŞİÖ’nün toplantısı vardı ve hem Kırgızistan hem Özbekistan’ın üye olduğu ŞİÖ’nün toplantısından yaşananlara dair tek bir açıklama çıkmadı. Yani ŞİÖ bir güvenlik örgütü olduğunu iddia ederken böylesine bir güvenlik sorununu görmezden geldi. ŞİÖ’nün ilgilendiği tek güvenlik, ülkelerindeki rejimlerin devamının güvenliği.

>> ŞİÖ’nün hiç mi olumlu yanı yok?

ŞİÖ’nün hiçbir pozitif özelliğini göremedik bugüne kadar. Güvenliğe en çok ihtiyaç olan anlarda, Kırgızistan örneğinde olduğu gibi tek bir adım atmadılar. Sadece kendi rejimlerinin güvenliğini umursuyorlar.

ŞİÖ’nin yol haritası: Genişleme

>> ŞİÖ’nün önünde nasıl bir yol haritası var? Kendini nasıl geliştirecek? Uluslararası örgütlerden nasıl tepkiler alabilir?

ŞİÖ’nün önünde genişleme planları var. Şu an gözlemci üye olan tüm ülkelerin adaylığı mümkün. Bunlar Afganistan, İran, Hindistan, Pakistan ve Moğolistan. Üye ülkeler BM ambargoları nedeniyle İran üyeliğine soğuk bakıyor, ancak diğerlerinin üyeliği yakın zamanda gerçekleşebilir. Ayrıca gözlemci statüsünde olan Belarus da tam üyelik arzusunu açıkladı.

ŞİÖ artık bölgesel bir örgüt olmaktan çıktı, bölgeler üstü bir örgüte dönüştü. İran, Türkiye ve Belarus’un gözlemci ve diyalog partneri statüleri sayesinde Avrupa, Kafkaslar, Akdeniz ve Orta Doğu’ya genişledi.

Uluslararası örgütler ise ŞİÖ’den daha fazla şeffaflık talep ediyor. Toplantılarına en azından gözlemci gönderebilmek istiyorlar. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) anti-terör birimi yetkilileri ile yaptığım görüşmelerde yetkililer bölgede gücünü artıran ŞİÖ’nün anti-demokratik ve şeffaf olmayan uygulamaları nedeniyle güvenlik açısından risk teşkil ettiğini düşündüklerini söylediler.

ŞİÖ, gelecekte diğer uluslararası örgütlerin tepki göstermesiyle birlikte kendini zor bir durumda bulabilir.

Türkiye’nin üyeliğini ŞİÖ kesinlikle ister

>> Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın AB’yi eleştirerek “Bizi daha fazla bekletirlerse ŞİÖ’ye tam üye olur, AB’den vazgeçeriz” demesi, Putin ile görüşmesinde “Bizi ŞİÖ’ye alın AB’yi unutalım” ifadelerini kullanması ile ŞİÖ Türkiye’de de ilgi odağı oldu. Sizce ŞİÖ’nün Türkiye’ye üyeliği taraflara ne katar?

ŞİÖ, Türkiye’nin tam üye olmasından büyük mutluluk duyar. Çünkü Türkiye ŞİÖ’nün kolunun daha geniş bir coğrafyaya ulaşmasını sağlayacaktır. ŞİÖ’ye üye olmak, ‘kapalı ülkeler kulübü’ne üye olmak ve gelecek için bir doğrultu seçmek demektir. ŞİÖ’nün Avrupa idealleriyle, standartlarıyla uzaktan yakından alakası yoktur. Türkiye’nin ŞİÖ’ye üye olmak istemesi, demokrasiden ve Avrupa değerlerinden uzaklaşmak istemesi anlamına gelir. Umalım ki başbakan bu yüzden değil, AB’ye ‘haydi hızlanın artık’ mesajı vermek için böyle bir blöf yapmış olsun. AB stratejik anlamda Türkiye’nin kendilerinden kopup ŞİÖ’ye üye olmasını kesinlikle istemez.

ŞİÖ’nün içinde Türkiye’nin derin ilişkilere sahip olduğu Türki ülkeler de var. Bu da Türkiye ile ŞİÖ arasındaki ilişkiyi daha da ilginç kılıyor.

Türkiye’nin ŞİÖ’ye üye olması halinde demokrasisi bugünkü seviyesinin çok daha altına inecektir.

ŞİÖ ekonomik alışveriş için değil, otoriter pratiklerin alışverişi için var

>> ŞİÖ’nün Avrupa Birliği gibi ekonomik bir yönü de var mı? Ülkeler arasındaki ticaretin kolaylaştırılması hedefleniyor mu?

Bu konuda kimsenin bir bilgisi yok. Ekonomik anlaşmalar da yaptıklarını biliyoruz ancak belgeler açıklanmadığı için ne olduğunu bilemiyoruz. ŞİÖ ülkeleri aynı zamanda bölgelerinde faaliyet gösteren başka uluslararası ekonomik örgütlere de üye oldukları için ŞİÖ’nün ekonomik yanının daha geri planda olduğunu düşünüyoruz.

ŞİÖ’nün ekonomik alışveriş yerine muhaliflere karşı anti-demokratik uygulamaların alışverişinin yapıldığı bir örgüt temel anlamda. Üye olan tüm ülkelerde bu pratiklerin arttığını gördük. Üye ülkeler ŞİÖ emirleriyle kendi anayasalarını ve uluslararası antlaşmaları ihlal ediyorlar.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Zincirlikuyu metro-metrobüs altgeçidi neden hâlâ kapalı?

Zincirlikuyu metro-metrobüs altgeçidi neden hâlâ kapalı?

İstanbul Zincirlikuyu’da Nisan 2012’de açılması planlanan metro-metrobüs bağlantı altgeçidi hâlâ kapalı. Belediye yetkilileri inşaatı bitmiş olan altgeçidi yakında açacaklarını belirtirken açılışın neden bu kadar geciktiği konusunda bilgilerinin olmadığını söyledi

ONUR EREM 12.08.2013

İstanbul Zincirlikuyu’daki metro-metrobüs bağlantı altgeçidinin tamamlanmasına rağmen açılmadığı ortaya çıktı. Şu anda inşaat halinde olan Zorlu Center’a da bağlanacak altgeçidin Mart 2012’de açılması planlanıyordu, ancak açılış bilinmeyen bir nedenle ertelenmişti.

İNŞAAT BİTMİŞ

İnternet sitelerinde yurttaşlar, 2012 sonundan beri metrodaki güvenlik görevlileriyle konuştuklarını, güvenliğin kendilerine “Altgeçit hazır ama Zorlu Center’ın açılmasını bekliyor” yanıtını verdiğini söylemesi üzerine Zincirlikuyu metro durağına giderek kapalı tutulan altgeçidin kepenklerinin yanından içeri girdik. Altgeçitte gerçekten de her şey tamamlanmış durumdaydı. Öyle ki, televizyonlar bile çalışıyordu.

ENGELLİLER ALTGEÇİDİ BEKLİYOR

Altgeçidin ilan edilen açılış tarihin üzerinden bir yıldan fazla geçmesine rağmen açılmamış olması, insanları ara sokaklar arasında yaklaşık 10 dakika boyunca yürümek ve bir üstgeçitten geçmek zorunda bırakıyor. Özellikle kış aylarında sert rüzgarların estiği ve kar yağışının olduğu bölgede dar kaldırımlarda yürümek zorlaşıyor. Bağlantı yolunda yer alan engelli erişimi olmayan üstgeçit nedeniyle engellilerin metro-metrobüs aktarması yapmak için Büyükdere Caddesi – E-5 bağlantı yolunda hızla geçen araçların arasından bir şekilde geçmeyi başarması gerekiyor.

Konuyla ilgili BirGün’e açıklama yapan İBB Basın temsilcisi Birgül Pakdil “İnşaat bitti ama güvenlik testleri yapılıyor. Açılış için Zorlu Center’ın tamamlanmasının beklendiği iddiası doğru değil” derken açılışın neden bir yıldan fazla geciktiği sorusuna “Bunlar büyük projeler, çeşitli aksaklıklar olabiliyor. Ama aksaklığın ne olduğuna dair bir bilgimiz yok” diye yanıt verdi.

Zorlu Center’ın halkla ilişkiler birimi ise bu konuda bir açıklama yapamayacaklarını, insiyatifin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde olduğunu söyledi.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum yapın