Ethem Sarısülük Meslek Lisesi!

Ethem Sarısülük Meslek Lisesi!

Lise Anarşist Faaliyet önceki gece İstanbul’daki liselerin tabelalarını değiştirerek okullara Gezi Direnişi’nde öldürülen insanların isimlerini verdi

Lise Anarşist Faaliyet üyeleri, okulların açılmasıyla birlikte Gezi Direnişi’nde öldürülen insanların isimlerini liselere verdi. İstanbul’un farklı semtlerinde önceki gece sokaklara çıkan LAF üyeleri okul tabelalarıyla aynı görünümde stickerlar yaparak tabelaların üzerini kapladı. Örgüt eylemle ilgili bir açıklama yaptı ve şunları söyledi: “Özgür bir yaşam uğruna, kendi yaşamlarından vazgeçen arkadaşlarımızın sayısı gün ve gün artıyor. Bugünlerde yitirdiğimiz altı arkadaşımızın acısı ve öfkesiyle doluyuz. Yarın katil devlet bir arkadışımızı daha öldürebilir. Ama ne katil devlet ne de özgürlük uğrana ölmek bizleri mücadeleden vazgeçirmeyecek, mücadelemiz sürecek ve katledenleri affetmeyeceğiz, arkadaşlarımızı unutmayacağız. Okulların başladığı bu ilk haftada bizleri bu sisteme itaat eden bireyler olarak yetiştirmek için kurulan okulların isimlerini, sisteme itaat etmeyen direnişçi arkadaşlarımızın isimleriyle değiştirdik. “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” demiştik ve halen mücadeleye devam ediyoruz. Okulların açıldığı bu ilk haftadan itibaren bizde eylemlerimize başladık. Her geçen hafta bizleri okullara sıkıştırarak bencillik ve rekabeti öğretmek isteyenler yani istedikleri o itaatkar gençliği yaratmak isteyenlere yitirdiğimiz arkadaşlarımızın verdiği cevabı vereceğiz. Mücadelemiz katil devlet yıkılana ve özgür bir anarşist dünya kurulana dek sürecek. Affetmeyeceğiz, unutmayacağız!”

DAHA ÖNCE DE YAPMIŞLARDI

Lise Anarşist Faaliyet üyeleri daha önce de Kenan Evren Anadolu Lisesi’nin tabelasını Erdal Eren Anadolu Lisesi olarak, Bomonti Ermeni İlköğretim Okulu’nun girişindeki “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazısını ise “Ne Mutlu ‘Halkların Kardeşliği’ Diyene” olarak değiştirmişti.

İSİMLERİ DEĞİŞTİRİLEN OKULLAR:

General Ali Rıza Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi > Medeni Yıldırım Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi

Kadıköy Muhsin Adil Binal Ticaret Meslek Lisesi > Kadıköy Ali İsmail Korkmaz Ticaret Meslek Lisesi

Suadiye Hacı Mustafa Tarman Lisesi > Suadiye Abdullah Cömert Lisesi

Ahmet Sani Gezici Kız Teknik ve Meslek Lisesi > Mehmet Ayvalıtaş Kız Teknik ve Meslek Lisesi

Kartal, Atalar Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi > Kartal Ethem Sarısülük Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi

Kadıköy Anadolu Lisesi > Ahmet Atakan Anadolu Lisesi

About these ads
Haber içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum yapın

Öfkeliler: Kendimizi Gezi’de hissettik

Öfkeliler: Kendimizi Gezi’de hissettik

İspanya’daki Öfkeliler Hareketi’nin katılımcılarıyla İstanbul’da buluştuk, farklı ülkelerdeki isyanların benzerliklerini ve ortak geleceğimizi konuştuk. Öfkeliler’in kitlesel eylemlerinden Gezi Direnişi’ne, oradan da Yunanistan’daki isyana uzanan sohbetimiz 2020 Olimpiyatları’yla sonlandı: İyi ki Tokyo’ya iteledik!

FOTOALTI: Sara, Madrid’deki Sol Meydanı işgaline bu pankartla katılmıştı: Devrim, gündelik hayatın olağandışılaşmasıyla başlayacak.

ONUR EREM 27.09.2013

15 Mayıs 2011 İspanya tarihinin en önemli günlerinden biriydi. 22 Mayıs’ta düzenlenecek yerel ve bölgesel seçimlerden 1 hafta önce halk radikal taleplerle sokağa dökülmüştü. Halkı sömüren bankalara, katlanarak büyüyen ekonomik krize ve işsizlik oranlarına, iki parti sistemine, yolsuzluklara ve genel olarak kapitalizme öfkeliydiler. İsimleri de buradan geliyordu: Öfkeliler. Arap isyanları ve Yunanistan’da başlayan büyük protestolardan ilham aldılar, aynı yılın güzünde başlayan küresel Occupy hareketine ilham oldular.

Öfkeliler hareketinin ilk gününden beri içinde olan iki isim, Sara Lopez ve Javi Raboso bu hafta İstanbul’daydı. Javi 31 yaşında, Madrid’deki Complutense Üniversitesi’nde kent sosyolojisi üzerine doktora yapıyor. Sara ise 34 yaşında bir avukat. Gezi Direnişi onları öyle etkilemiş ki, tatillerinde İstanbul’a gelmeye karar vermişler. Buluşmamızda ilk konumuz Öfkeliler Hareketi değil, Gezi oluyor haliyle.

Gezi’nin İspanya’daki yankısını sorduğumda, ana akım medyanın Gezi’yi Arap Baharı’nın bir parçasıymış gibi gösterdiklerini söylüyorlar: “Biz daha politik insanlar olduğumuz için kendimiz araştırıp Gezi’de neler olduğunu gün gün takip ettik. Ama İspanyol medyasının haberleri sunuşu çok cahilceydi. Bunun nedeni de gerçekten cahil olmaları. İspanya’da halkın büyük bir kesimi gibi, medyanın da çoğu Türkiye’yi bir Arap ülkesi sanıyor.”

Gezi ve Öfkeliler’in benzerlikleri

Gezi Direnişi başladığında bu direnişi kendilerinin bir parçasıymış gibi hissettiklerini anlatıyorlar. İspanyol medyasının aktardığının aksine, Gezi’yi her gün kadınların taciz edildiği ve gerilimin yüksek olduğu Tahrir Meydanı’ndansa Madrid’de işgal edilen Sol Meydanı’na benzetmişler.

Sohbetimize Gezi ile Öfkeliler arasındaki benzerliklerle devam ediyoruz. İspanya’da 1982’deki seçimlerden beri yalnızca 2 parti iktidar olabildi: Merkez solda yer alan İspanya Sosyalist İşçi Partisi ve merkez sağdaki Halk Partisi (ve selefi Halk İttifakı). Öfkeliler kendilerini ait hissetmedikleri bu siyaset sahnesine yabancılaşmış, artık seçimlerde 1982’den beri ilk iki sırayı başkalarına kaptırmayan bu iki partiden başka bir alternatif istiyorlar. Sosyalist İşçi Partisi’nin artık solu temsil etmeyen merkez sağ bir partiye dönüştüğünü düşünüyorlar.

İspanya’dan bir SYRIZA çıkar mı?

Sara ve Javi, İspanya’da halkın çoğunun şu anki 2 partili sistemin değişebileceğine inanmadığını söylüyor, tıpkı 4 yıl öncenin Yunanistan’ı gibi. Yunanistan’da merkez sol PASOK ve merkez sağ Yeni Demokrasi 1977 seçimlerinden beri ilk 2 sırayı başkalarına kaptırmamıştı. 2008 krizinin ardından ise PASOK’un düşüşü başladı. Bugün anketlerde ilk sırada sosyalist SYRIZA var. PASOK’un oyları ise yüzde 7 civarına demir atmış durumda.

Benzer bir tablo İspanya’da da var. Anketlere göre SYRIZA’yla paralel ideolojiye sahip Birleşik Sol’un oyları son seçimden beri 2 katına çıkarak yüzde 15’e geldi. Bu sıçrama, 2009-2012 arasında yüzde 5’ten 16’ya yükselen SYRIZA’yı andırıyor. “Bizim ana talebimiz yeni bir sol partinin ortaya çıkması veya İşçi Partisi’nin değişmesi değildi. Biz insanları siyasete dahil etmeyen bu sistemin kökten değişmesini istiyoruz, doğrudan demokrasi talep ediyoruz” diyor Sara.

Mahalle forumları devam ediyor

Javi ise başka bir noktaya dikkat çekiyor: “İspanya’da 1977’de diktatör Franco rejimi bittiğinden beri ilk defa halk bu kadar politikleşti. Halk siyasi partilere ait hissetmese de politik tartışmalar hayatın bir parçası haline geldi. Meydan işgallerinden sonra insanlar mahallelerde forumlar düzenlemeye başladı. İlk başta yüzlerce kişiyle gerçekleşen forumlara katılım azalsa da onlarca kişiyle devam ediyor. Böylece mahallelerde, halkın var olan siyasi sistemden bağımsız bir öz örgütlenmesi ortaya çıktı. 15 Mayıs 2011’deki gibi büyük meydan işgalleri artık yok ama artık eskiye oranla çok daha fazla eylem oluyor. Talepleri için sokağa çıkmak artık insanların hoşuna gidiyor.”

Soylulaşma, inşaat ve olimpiyat

Kent sosyolojisi çalışan Javi, Türkiye’deki kentlerde ‘kentsel dönüşüm’ adı altında yürütülen soylulaştırma ve yoksulları kentin dışına çıkarma projelerinin İspanya’ya ne kadar benzediğini anlatıyor. Orada da ekonomik kriz öncesi bir inşaat çılgınlığı yaşanmış, krizle birlikte inşaat balonunun patlaması kentleri hayalet inşaatlar içinde bırakmıştı. “Olimpiyatları Madrid kazansaydı gerçekleşecek soylulaşmanın boyutu bizi ürkütüyordu. Yeni inşaat projeleriyle yoksul mahalleleri daha da uzağa itecek, devlet harcamaları ve kamu borcu artacak, kent merkezinde kiraların artmasıyla orta gelirliler dahi barınmakta sıkıntı çekecekti” diyor Javi. Benzer sahneler 2012 Olimpiyatları’nın yapıldığı Londra’da yaşanmıştı. 2016 Olimpiyatları’nı düzenleyecek Rio da aynı sorunla boğuşuyor.

Ben de İstanbul kazansaydı gerçekleşecek olan talanı anlatıyorum. 2020 Olimpiyatları’nı Tokyo’ya itelediğimiz için seviniyoruz birlikte.

‘İmkansız’ dememek lazım

İspanya, Yunanistan ve Türkiye… Üç ülkede de isyancıların benzerlikleri farklılıklarından çok. Yunanistan’dan birkaç yıl sonra ayaklanan İspanyollar bugün geleceklerini tartışırken Yunanistan’ın geçtiği yola bakıyor. İspanya’dan 2 yıl sonra kitlesel direnişin başladığı Türkiye’de de solun ve direnişin geleceğini tartışırken ‘bağzı şeyler’ için imkansız demeden önce, Yunanistan ve İspanya halklarına yalnızca birkaç yıl önce imkansız dediği hangi ihtimallerin gerçeğe dönüştüğüne bakmakta fayda var.

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum yapın

‘Düzen’ arayışı ve modern polisin doğuşu

‘Düzen’ arayışı ve modern polisin doğuşu

ABD’li araştırmacı yazar Kristian Williams polis teşkilatlarının ortaya çıkışını ve özünü anlatıyor:

KRISTIAN WILLIAMS | BİRGÜN İÇİN ÇEVİREN: ONUR EREM | 31.07.2013

Polis niye var? Modern polis teşkilatları neden yaratıldı?

Bu konu hakkında düşünen az sayıda insanın önemli bir kısmı kentleşmenin artışıyla paralel bir şekilde artan göçmen sayısı ve suç oranlarının polis teşkilatını doğurduğunu iddia ediyor. Ben bu teoriye suç&düzensizlik teorisi diyorum.

İlk başta akla yatkın gözükmesine rağmen polis teşkilatının “suç salgınına” yanıt olarak icat edildiği fikri açıkça yanlıştır. Üstelik bu bir açıklama bile değildir. Suç oranının belli bir noktaya ulaşmasıyla birlikte toplumların “doğal” bir tepki olarak polis teşkilatı kuracağına dair bir doğa kanunu varsayar – ki böyle bir kanun hakkında bilimsel bir kanıt yoktur.

Modern polis teşkilatının yaratılmasında köle isyanlarının, ayaklanmaların ve diğer kolektif şiddet olaylarının da etkisi olmuştur muhakkak. Ancak unutmamalıyız ki suç ve ‘düzensizlik’, polis teşkilatlarının yaratıldığı 19. yüzyıla özgü bir durum değildi – binyıllardır var olan şeylerdi bunlar. Örneğin 1780 yazında Londra’nın büyük bir kısmı bir süreliğine çetelerin kontrolüne girmişti ama polis teşkilatı 50 yıl sonra ortaya çıktı. 1775’te Boston’da kamusal alanda sarhoşluk yaygın bir sorun haline gelmişti ama polis teşkilatının kurulması 60 yıl sonra gerçekleşti. Bu örneklere bakınca suç&düzensizlik teorisinin neden bu tarz olayların önceden de polis teşkilatını doğurmadığını açıklamakta yetersiz kaldığını görüyoruz. Bu konuda yetersiz kaldığı gibi, neden 19. yüzyıldaki şiddetin başka bir sisteme değil de polis teşkilatına yol açtığını açıklamakta da yetersiz kalıyor.

SUÇ ORANI AZALIRKEN KURULDU

Dahası, çoğu kentte polis teşkilatlarının yaratıldığı tarihte suç oranı azalmaktaydı. İşlenen suçların çoğu da kabahat suçları, mağdursuz suçlar ve kamu düzenine karşı işlenen suçlardı. Şiddet veya özel mülke saldırı gibi suçlar değil, kamusal alanda sarhoşluk, çevreyi kirletmek, “serserilik”, “ahlaksızlık” veya “şüpheli davranmak” gibi suçlardı. Yani kanun uygulayıcılar can ve mal güvenliğine değil yoksul insanları, davranışlarını ve alışkanlıklarını kontrol etmeye odaklanmıştı. Sydney Harring’in de söylediği gibi “bir suç bilimcinin ‘kamu düzenine karşı suçlar’ kavramı, bir tarihçinin ‘işçi sınıfının boş zamanlarındaki etkinlikleri’ tarifine tehlikeli bir şekilde yaklaşır”. Bu gibi ‘ahlak suçları’nın bastırılması ve engellenmesi yalnızca modern polis teşkilatıyla mümkün olabilirdi.

Modern polis teşkilatlarının ortaya çıkmasıyla birlikte tarihte ilk defa polisler birilerinin şikayeti üzerine değil, kendi insiyatifleriyle insanları gözaltına alma yetkisine kavuştu. Suçlamalar genellikle ufak nedenlerden olsa da bunun etkileri ufak değildi: Bireyler tarafından başlatılan kovuşturmalardan polis tarafından başlatılan kovuşturmalar dönemine geçiş yurttaşlar ve devlet arasındaki dengeyi önemli ölçüde sarstı.

TÖLERANSSIZ TOPLUM

Bu tür nedenlerle gözaltına alınan insanları başka bir şekilde açıklamalıyız: ‘Düzensizliğe’ töleransın azalmasıyla. Cleveland polisi 1907 yılında bu hipotezimizi test etti ve ‘Altın Kural’ politikasını uygulamaya başladı. Sarhoş veya ‘ahlaksız’ olarak nitelendirdiği insanları gözaltına almak yerine onları evlerine götürdü ve uyardı. Bunun sonucunda yıllık 30 bin olan gözaltı sayısı 10 bine düştü. Ağır suçlara dair gözaltılar ise 900’den 1.000’e yükseldi. Bazı başka kentlerde de bu kural uygulandı ve gözaltı sayısı yüzde 75 oranında azaldı. Bu örnek de bize gösteriyor ki, tölerans gözaltı sayılarını azaltabilir.

BURJUVAZİNİN KURALLARI

19. yüzyılda suç oranları azalmakta olsa da ‘düzen’ tutkusu polis teşkilatını oluşturdu ve gözaltı sayılarını artırdı. Eğer tölerans gözaltı sayılarını azaltıyorsa, töleranssızlık da bu sayıları artırıyordu. 19. yüzyılda suç oranları azalırken ‘düzen’ talebi yükseliyordu. Problemin temelinde ise burjuva algısı yatıyordu. Burjuvazi geniş bir siyasi insiyatifle toplumsal kent yaşamının kurallarını belirliyor, bunun sonucunda müdahaleye zemin hazırlıyordu.

New York’un fuhuş karşıtı kampanyası tam da bu örneği izliyordu. 19. yüzyılın ilk yarısında fuhuşa dair resmi tutum hızla değişti. 1830’larda fuhuşun bir salgın gibi yayıldığı düşüncesi yerleşmeye başladı. Aslında orospuların sayısı artıyordu ama bu artış nüfus artışının oranından daha azdı. Fuhuş-toplum ilişkisinde bir değişiklik olmamasına rağmen resmi yaklaşımın değişmesi uygulamaları kökten etkiledi ve sadece 1860 yılında genelev işlettiği veya burada çalıştığı gerekçesiyle 90 kişi cezaevine girdi. Bu rakam 11 yıl öncesinin 5 katıydı.

Benzer bir şekilde evsizlik, serserilik, dilencilik gibi sebeplerle hapis cezası alanların sayısı da katlanarak arttı. 1820-30 arasındaki 10 yıl boyunca 3.173 kişi bu suçlamalarla cezaevine gönderilirken 20 yıl sonra, 1850’de sadece bir yıl içinde aynı gerekçelerle hapis cezası alan kişi sayısı 3.552’ye, 1960’ta ise 6.552’ye çıktı.

DÜZEN TALEBİNİ NE ARTIRDI?

Bu analiz problemi çözmüyor, sadece onu yeni bir yere yerleştiriyor. Eğer polis teşkilatını geliştiren, polis sayısını ve hapis cezası alanları artıran şey artan suç oranı değil de artan “düzen talebi”yse, bu talepteki artışa ne yol açtı? Öncelikle büyük suçların oranında azalma olması, sosyal standartların ve düzen talebinin artmasına zemin hazırladı. Büyük suçlar gündemden düşünce daha küçük “düzensizlikler” için de yasalar hazırlama imkanı doğdu. Böylece suçlanan insanların sayısı artarken suçların ciddiliği de azalmış oldu.

Düzen talebini tetikleyen şeylerden biri de polisin kendisiydi. Halkın yeni New York Polis Teşkilatı’na yönelttiği yoğun eleştirilere karşı teşkilatın başındaki Şef Matsell’in halk arasında panik yaratarak “aslında polise ne kadar ihtiyaç duydukları” düşüncesini yerleştirmeye çalıştığı sonradan ortaya çıkmıştı.

KADINLARA ÇİFTE BASKI

Sonuç olarak yasaları halkın uyguladığı bir dönemden yasaları polisin uyguladığı bir döneme geçiş yaptık. Bu geçişin merkezinde yer alan polis teşkilatının, hem dinlerin dominant sınıf perspektifiyle hem de yeni kapitalist sistemin dominant sınıf perspektifiyle uyumlu olması, teşkilatı yaratan elitlerin desteğini bu teşkilattan bir daha çekmemesini sağladı.

Sınıf ilişkileri ve katı ahlaki anlayışın en sert etkilerinden biri kadınlar üzerindeki etkisiydi. Viktoryan ahlak anlayışıyla hazırlanan yasalar kadının toplumdaki yerini tekrardan tanımlarken kadınların hayatını epey kısıtlıyordu. Kadınlar ataerkinin arzularına uyan kalıplara yerleştirilirken bu kalıpların dışında kalmak için direnen kadınlar sürekli ayıplanıyor, suçlanıyor, dışlanıyordu. En kötü durumda olanlar ise işçi sınıfından kadınlardı – hem cinsiyetleri hem de sınıfları nedeniyle çifte baskıyla karşılaşıyorlardı.

SUÇU ENGELLEME GÖREVİ

‘Düzen talebi’nin artması kanunların uygulanmasını değiştirmenin ötesinde kanunun kendisini de değiştirdi. Örneğin 19. yüzyıl başlarında Boston yasaları alkolizmi yasaklarken 1835 yılında kamusal alanda sarhoşluk da yasaklanmış, alkol nedeniyle hapis cezası alan insanlar yılda birkaç yüzden birkaç bine fırlamıştı.

1878’de polisin yetkilerinin artmasıyla birlikte polis artık insanları küfür ettikleri, yerlere çöp attıkları için de gözaltına alabilir hale gelmişti. Aynı tarihte Philedelphia eyaletinde çıkan polis yasası polise sadece suç işleyenleri gözaltına alma yetkisi vermiyor, aynı zamanda insanları gözetleyerek suç işleme şüphesi olanları gözaltına alma yetkisi de veriyordu. Böylece fişleme modern polis teşkilatının temel öğelerinden biri oldu. Polislerin suçu önleyebileceği düşüncesine odaklanılmasıyla birlikte öncelik işlenen suçtan potansiyel suça, suçludan potansiyel suçluya kaydı.

SUÇA DEĞİL, TOPLUMA KARŞI

Yani suç&düzensizlik teorisine zıt olarak, modern polis teşkilatının artan suç oranlarına bir yanıt olarak değil, yeni oluşmuş dominant sınıfın topluma kendi değerlerini empoze edebileceği bir toplumsal kontrol aracı olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Endüstrileşme ve kentleşmenin yarattığı işçi sınıfı, toplumsal kontrolü sağlamayı zorlaştırıyordu. Bu kontrolü sağlamak için yaratılan polis teşkilatı, daha önce hayal bile edilemeyecek bir kontrol sağlamayı başardı. Polis bu kontrol mekanizmasının sadece bir aracıydı – hapishane sistemi ve eğitim sistemi gibi başka araçları da aynı dönemde gelişerek bugünkü haline ulaştı. Bürokratik yapıyı büyüttü, devlet-yurttaş arasındaki güç ilişkisini epey değiştirdi.

‘TEHLİKELİ SINIFLAR’

Toplumsal kontrolün amacı ve araçları her zaman elitlerin huzursuzluğunu ve nedenlerini yansıtır. Kriz veya toplumsal dönüşüm dönemlerinde toplumsal kontrol mekanizmaları da ona göre değiştirilir. Modern polis gücünün ortaya çıkmasında karmaşık faktörler rol oynadı. Endüstrileşmeyle birlikte toplumsal sınıflar keskinleşirken bazı sınıflar “tehlikeli sınıflar” olarak nitelendirildi. Ortaya çıkan yeni ekonomik rejim ve onu destekleyen ideolojinin desteğiyle ‘düzen talebi’ yaratıldı. Bunun sonucunda da ABD’deki eyaletler kendi polis birimlerini kurdu, geliştirdi. Devletler polis modelini yaratırken gece bekçileri, milisler, köle devriyeleri gibi farklı yarı-profesyonel modelleri örnek aldılar.

Modern polis teşkilatlarının ortaya çıkmasında yukarıda sayılan tüm faktörler ve aralarındaki karmaşık ilişki rol oynadı. Bunların hiçbiri tek başına yeterli olamazdı. Tarihçilerin yaptığı en büyük yanlış tarihsel olayları tek bir faktörle açıklama çalışmaktır.

EŞİ BENZERİ OLMAYAN KONTROL

Modern polisin ortaya çıkışında çoğu tarihçinin işaret ettiği kentleşme ana neden olmaktan uzaktır. Çünkü kentleşme suç oranında değil, sivillikte bir artışa yol açmış, suç oranlarını düşürmüştü. Polis devlete ve yöneten sınıflara toplumu oluşturan bireylerin hayatlarına, davranışlarına ve alışkanlıklarına daha önce olmadığı kadar müdahale etme imkanı sunan bir mekanizmadır.

Günümüzün polis toplumlarında hükümetler bürokratik araçlar sayesinde toplumu gözleme ve ona vahşet uygulama gücüne kavuştular. Üstelik bunun için ortalıkta büyük askeri kuvvetler bulundurmalarına da gerek kalmadı. Toplumun içine yayılmış olan küçük polis birimleri isyan karşısında, acil durumlarda veya istenildiği diğer anlarda birleşerek karşısında direnmesi zor bir güç haline gelebiliyor.

TOTALİTERLİĞE GİDEN ADIM

Bu sayede devletler, geniş coğrafi bölgelerde sürekli olarak varlıklarını gösterme, bu bölgeleri rutin kontroller ve gözetleme uygulamalarıyla denetleme imkanı buluyor. Merkezi siyasi otoriteler, varlıklarını polis sayesinde kontrollerinde bulunan tüm coğrafi alana hissettirebiliyor. İnsanları sürekli denetim ve gözetleme altında tutan polis teşkilatları yalnızca kendi isyan karşıtı tecrübelerinden değil, sömürgecilik ve kölecilik deneyimlerinden de faydalanıyor. Polis teşkilatlarının özünde totaliter bir hırs taşıyıp taşımadığı tartışılabilir ama modern polis teşkilatları kesinlikle totaliterliğe giden büyük bir adımdır.

Çeviri içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum yapın

‘Facebook adım at!’

Kürt hareketi Facebook’un uyguladığı sansürün sonlanmasını beklerken şirketle görüşmeye giden sansür karşıtı heyetten kaynaklar Facebook’un Türkiye’de adının ‘sansürcü, hükümet yanlısı, Kürt karşıtı’na çıkmasından rahatsız olduğunu, bir PR şirketiyle anlaşarak imajını düzeltme çalışmasına başladığını söylüyor

ONUR EREM 21.09.2013

Facebook’un Kürt hareketine karşı uyguladığı sansür bu haftadan itibaren son bulabilir. Çarşamba günü Facebook’un İngiltere’deki ofisinde Avrupa Direktörleri Richard Allan ve Ian MacKenzie ile sansürü görüşen heyette yer alan kaynaklar görüşmenin genel anlamda olumlu geçtiğini, Facebook yöneticilerinin uygulanan sansürün boyutundan habersiz olduğunu ve anlatılanlar karşısında şaşırdıklarını söyledi.

KÜRTLERE YASAK, İNGİLİZLERE DEĞİL

Sansür karşıtı heyetin toplantıdaki en etkili hamlesi, sansürlenen içerikleri yöneticilere karşılaştırmalı bir şekilde göstermesi oldu. Bir paylaşımda Abdullah Öcalan’ın yüzünün yarısının olduğu bir fotoğraf yer aldığı için paylaşım kaldırılırken, öldürülen PKK’lilerin görüntülerini küfürlü yazılarla paylaşanlara bir sansür uygulanmadığı gibi örnekler uzun uzun anlatıldı. İngiliz gazetelerinde çıkan fotoğrafları ve makalelerin çevirilerini yayınlayan Kürt hareketi sayfalarını kapatılırken İngiliz gazetelerinin paylaşımlarına karışılmaması da verilen bir diğer örnekti. Facebook temsilcileri bu örneklere bir bahane bulamadı.

KRİTERLERİ ESNETME SÖZÜ

Kaynaklara göre Facebook yöneticileri toplantıda “Bazı kurallarımızı 4 yıldır güncellemedik. Bunun sıkıntısını yaşıyoruz. Sayenizde Türkiye’deki barış süreciyle birlikte bazı kurallarımızı güncellememiz gerektiğini anladık. Türkiye kökenli içerikle ilgilenen insanların Türk milliyetçisi olduğu için bu sansürün yaşandığı iddiası gerçek dışı. Artık her Öcalan fotoğrafı ve PKK’yle ilgili paylaşımı otomatik olarak kaldırmayacağız. Kriterlerimizi esneteceğiz” ifadelerini kullandı.

FACEBOOK’TAN İMAJ ÇALIŞMASI

Facebook’u en çok rahatsız eden şey ise marka imajının zedelenmesi olmuş. Önce AKP’nin yaptığı ‘Facebook ile işbirliği içindeyiz’ açıklaması, ardından Facebook’un Kürt hareketini sansürlediği haberleri markayı hükümet yanlısı ve sansürcü bir noktaya konumlandırmış. Hatta bu algıyı kırmak için Türkiyeli bir PR (halkla ilişkiler) şirketiyle anlaşarak çalışmaya başlamışlar bile.

‘İÇERİĞE SAYGI DEĞİL, İMAJA KAYGI’

Toplantıya katılanlar toplantıyı olumlu bulsa da gelecek için tamamen umutlu değiller. Toplantıdan bir gün sonra Facebook’un Avustralya’da faaliyet gösteren bir Kürt hareketi sayfasını kapatması bunun nedenlerinden biri. BDP’li bir yetkili ise görüşmeyi “Facebook’un politikasının merkezinde halklar değil marka imajı var. Kaygıları bu imajın sarsılması, yoksa içeriğe saygıyı umursadıklarını düşünmüyorum. Kriterleri esneteceklerini söylemişler ama ne kadar esnetebilirler? Hiçbir uluslararası kuruluşun ‘terör örgütü listesi’nde yer almayan PYD ile ilgili paylaşımlarımızı neden sansürlediklerini açıklayamadılar” diye değerlendirdi.

FACEBOOK’A KARŞI HAMLELER HAZIR

Heyette yer alan kaynaklar Facebook’un kesin bir söz veya tarih vermediğini ancak bu hafta içerisinde adım atmasının beklendiğini, adım atsa da atmasa da sembolik anlamı nedeniyle Facebook’a karşı bir dava açılacağını ve Facebook’un sansür uyguladığı tüm içeriklerin, kapattığı tüm sayfaların afişe edileceği bir blog hazırlanacağını söyledi.

NE OLMUŞTU?

Yaz aylarında Kürt siyasetçiler adına açılan ve çoğunda yüz binlerce takipçi olan sayfalar Facebook tarafından gerekçe gösterilmeden art arda kapatılmış, hesapların geri açılma talepleri yanıtsız bırakılmıştı. Sansüre karşı imza kampanyası düzenlenmesinin ardından Çarşamba günü Facebook’ta sayfaları kapatılan Kürtler adına Britanya Kürt Dernekleri Federasyonu’ndan Mark Campbell, bilgisayar mühendisi Seyithan Sansur, Oxford Üniversitesi’nden Yeni Özgür Politika yazarı Dr. Özlem Galip, Londra Queen Mary Üniversitesi’nden akademisyen-avukat Dr. Derya Bayır, Open Üniversitesi’nden Dr. Cengiz Güneş ve basın özgürlüğü konusunda çalışan ‘Index on Censorship’ örgütünden gazeteci Patriag Reidy Facebook yöneticileriyle bir araya gelmişti.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum yapın

Sokak çocukları böyle borçladırılıyor

Sokak çocukları böyle borçladırılıyor

Polisler bir haftadır Gezi Parkı’nda kalan sokak çocuklarını gözaltına alarak 88 liralık ‘çevreyi rahatsız etme’ cezası kesiyor, işkence ediyor. 3 gün önce gözünden vurulan 14 yaşındaki Fethullah polisin yaptıklarını anlattı:

ONUR EREM | 31.07.2013

Fethullah Özünver 14 yaşında. Ailesi şiddet uyguladığı için 2 ay önce Van’dan kaçarak İstanbul’a gelmiş. “Gezi Parkı’nı gördüm, orada herkes bir arada çadırlarda yaşıyordu, ben de aralarına katılabilirim diye düşündüm geldim” diyor. Parkta çadırların olduğu zamanı çok özlüyor: “O dönemde herşey çok güzeldi. Sonra polis parkı boşalttı, yasakladı. Sokaklarda yattık”.

Park açıldıktan sonra geri dönse de o eski ortamı bulamadığı için üzgün Fethullah. Ama onu daha fazla rahatsız eden birşey var: Polisler!

ÇEVREYİ RAHATSIZ ETME CEZASI!

Polisler son bir hafta içinde 5 kere Fethullah ve arkadaşlarını Gezi Parkı’nda yatarken gözaltına almış, Karaköy’deki karakola götürdükten sonra 88 liralık ‘Çevreyi rahatsız etme’ cezası yazmış. “Ben bu cezayı nasıl ödeyeyim abi? Elime 88 lira nereden geçecek? Hadi onu geçtim, bu cezayı ödemeyi nereden bileceğim, nereye ödenir?” diye isyan ediyor Fethullah. 2 yıldır adıma kesilen idari para cezasını ödeyecek bir merci bulamamış bir insan olarak hak veriyorum ona.

‘İŞKENCE GÖRÜYORUZ’

“Bazen 20 kişi görütüyorlar, bazen 10 kişi. Yatarken, uyurken tekmeleyerek uyandırıyorlar, karakola götürdükten sonra da dövüyorlar. Yumruklar, tekmeler, tokatlar… Geceyi orada geçirmemize rağmen bir su istediğimizde bile reddedip dövmeye başlıyorlar” diye anlatıyor Fethullah gözaltında başında gelenleri. Anlattığına göre diğer arkadaşları da onun gibi işkence görmüş.

SİVİL POLİSLER EKSİK OLMUYOR

Konuşurken bir anda burnu kanamaya başlıyor. “Normalde burnum hiç kanamazdı ama bu mermiden sonra oldu” diyor Fethullah. Burnunu sildikten sonra parkta yaşadıklarını anlatıyor: “Bazen sivil polis gönderiyorlar. Böyle genç görünümlü insanlar. Bizimle sohbet ediyor, siyaset konuşuyor. Eğer hoşuna gitmeyen şeyler söylediysek hemen bir anda diğer polisler geliyor bizi karakola götürüyorlar”.

Polis yakın mesafeden gözüne ateş etti

3 gün önceki Berkin Elvan eyleminde İstiklal Caddesi’nde polis Fethullah’a akrep aracından yakın mesafeden boyalı mermi sıkmış, saat 21:30 civarında. Tam sol gözüyle burnunun birleştiği noktaya gelen plastik merminin ardından çevredekiler yardım etmiş, esnaf para vererek taksiye bindirmiş ve Kuledibi Göz Hastanesi’ne göndermiş. “Doktor 1 saatlik muayeneden sonra ‘Sol gözünü kaybetme riskin var’ dedi. Şu an her şeyi bulanık görüyorum. Keşke gözüme sıkmasalardı” diyen Fethullah’ın birkaç kere daha doktor kontrolüne gitmesi ve sokakta enfeksiyon kapmaması için özen göstermesi gerekiyor.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum yapın

Göztaşına tahammülleri yok

Göztaşına tahammülleri yok: Önce komaya soktular sonra ailesine saldırdılar

Polis önceki akşam Taksim’de basın açıklaması yapmak isteyen, 47 gündür komada olan Berkin Elvan’ın ailesine saldırdı. 19:00’da başlayan saldırı sabahın erken saatlerine kadar devam etti

ONUR EREM 31.07.2013

Polisin kimyasal gaz fişeğiyle yaralanan ve 47 gündür komada olan Berkin Elvan’ın ailesi önceki akşam Taksim Meydanı’ndaki tramvay durağında bir basın açıklaması yapmak istedi, ancak polis izin vermedi. Açıklamanın 3. dakikasında saldıran polis, bütün akşam İstiklal Caddesi’ne girişleri keyfi bir şekilde engelledi ve halka saldırdı.

POLİSİN OYALAMA TAKTİĞİ

Önceki akşam saat 19:00’da başlayan saldırının ardından meydanda büyük bir kalabalık toplandı. Polisler insanların bir kısmını kalkanlarıyla Sıraselviler Caddesi’ne sürdü, trafiği tıkadı ve kaldırımda bekleyen insanlara saldırdı. Ancak kalabalık öyle büyüktü ki, polis güçleri kalabalığı dağıtmakta yetersiz kaldı. Bunun üzerine polis “Tramvay durağında basın açıklamanızı tamamlayabilirsiniz” diyerek kitleyle uzlaştı. Oysa insanlar tramvay durağına geri dönerken polis güçleri yedek polisleri çağırmakla meşguldü. Yaklaşık 10 dakika sonra polis tramvay durağında basın açıklaması için tekrardan toplanan kitleye saldırdı.

AKREPLERLE SALDIRDILAR

İstiklal ve Sıraselviler’in girişine barikat kuran polis bir süre sonra İstiklal’de toplanan insanların üzerine saldırdı. Plastik mermiler ve kimyasal gaz fişekleri ile saldıran polis neredeyse her ara sokağı gaz bombardımanına tuttu. Eylemin ilk dakikalarında bir eylemcinin kafası yarılırken bir sivil polisin de burnu kırıldı. İstiklal Caddesi’ne girip çıkan çok sayıda ambulans olmasına rağmen Taksim İlkyardım çalışanları gelen yaralı sayısıyla ilgili bilgi vermeyi reddetti.

Polisin saldırısı akşam boyunca devam etti. Özellikle iftar saatinde Talimhane’de kurulan Beyoğlu Belediyesi İftar Sofrası’na halkı yaklaştırmamak için saldırılarını yoğunlaştıran polisler iftar süresince saldırılarına ara verdiler. İstiklal Caddesi’nin girişinde kurdukları barikata geri çekilen kolluk kuvvetleri iftardan yaklaşık 20 dakika sonra İstiklal ve ara sokaklarına tekrardan saldırmaya başladılar.

ONLARCA GÖZALTI VAR

Bu saldırılarda onlarca kişi gözaltına alınırken bazı basın mensupları da polisin coplu, plastik mermili saldırısına maruz kaldı. Polisler özellikle Mis Sokak, İmam Adnan Sokak, Bekar Sokak, Meşelik Sokak, Küçükparmakkapı Sokak ve Büyükparmakkapı Sokak’ın girişlerine barikat kurarak, bu sokaklara akrepler ve TOMA’larla saldırarak terör estirdi. Gözaltına alınan arkadaşlarını görüntüleyen insanlar basın kartı olmadıkları gerekçesiyle gözaltına alındı.

Polis terörü gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam etti. Gece boyunca onlarca kişiyi gözaltına alan polis son olarak 01:00 civarında Mis Sokak ile Kurabiye Sokak’ın kesiştiği noktada insanlara saldırdı. Şamil Öğer isimli yurttaşı yere yatırıp ters kelepçeyle gözaltına alan polisler gözaltını görüntüleyen basın mensuplarını da tehdit etti. Öğer’in gözaltına alınmasına itiraz eden bir yurttaş da polis amirinin sert saldırısıyla gözaltına alındı.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum yapın

Arjantin’den Türkiye’ye yüzleşme tavsiyesi: “Kayıpları, kontrgerillayı sürekli gündemde tutun”

Arjantin’den Türkiye’ye darbeyle yüzleşme tavsiyesi:

“Kayıpları, kontrgerillayı sürekli gündemde tutun”

Yaşadığı askeri darbeyle yüzleşmede en başarılı ülkelerden biri olan Arjantin’den insan hakları savunucusu Gaston Chiller, bunu nasıl başardıklarını anlattı ve Türkiyelilere seslendi: Kayıpları, cinayetleri, kontrgerillayı sürekli gündemde tutun

ONUR EREM 08.08.2013

1976-81 arasındaki darbe dönemi, ABD destekli terör ve kontrgerilla faaliyetleriyle hesaplaşmada Türkiye’den çok daha fazlasını başaran Arjantin’in bunu nasıl yaptığını, 44 yaşındaki tecrübeli insan hakları savunucusu Gaston Chillier ile konuştuk. Üniversite döneminde gönüllü olarak insan hakları alanında çalışmaya başlayan Gaston bugün, 1979’dan beri Arjantin’de insan hakları ve demokrasiyi geliştirmek için çalışan, diktatörlük döneminde ‘kaybedilenlerin’ aileleri tarafından kurulan Yasal ve Toplumsal Çalışmalar Merkezi’nde Yürütücü Direktörlük yapıyor. Gaston’un anlattıklarının Türkiye için ilham olması dileğiyle:

>> Arjantin 1976’da Videla liderliğinde yapılan darbeyle yüzleşmede önemli adımlar attı. Bugün insan hakları açısından gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün Arjantin’deki insan hakları mücadelesini iki farklı seviyede ele alabiliriz. Birincisi, hala diktatörlük döneminde işlenen iğrenç insanlık suçlarıyla uğraşıyoruz.

Arjantin’deki toplumsal adalet süreci kendine özgü bir süreç. 1980’lerde juntanın yargılanmasıyla birlikte başlayan bu süreç 1990’larda dokunulmazlıklara takıldı. 1990’ların sonunda ise uluslararası ceza yasalarının gelişmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Pinochet’nin yargılanmaya başlaması ile birlikte Arjantin’deki süreç de hızlandı. Yargı juntaya dokunulmazlık getiren af yasalarını iptal etti ve adalet süreci tekrardan başladı.

Bugün Arjantin, toplumsal adalet sürecinin son aşamasının başlangıcında diyebilirim. Açılan yaklaşık 400 davada 350’den fazla ceza çıktı. Bu yıl ölen eski diktatör Videla da hakkında kesinleşmiş 3 karar ile, hapishanede öldü.

>> Arjantin’de darbe dönemiyle hesaplaşmada toplumsal baskının ne kadar etkisi oldu?

Mağdurların aileleri büyük kampanyalar örgütleyerek toplumsal bir baskı yaratmıştı. Baskı yalnızca toplumsal hareketlerle değil hem ulusal hem de uluslararası politik ve yasal stratejilerle de yaratıldı. Ulusal seviyede yasal sürecin kapıları kapatıldığında uluslararası seviyede devam ettik. İspanya, İtalya, İsviçre, Belçika gibi ülkelerde de davalar açtık. Bu davalar da Arjantin’deki yargıya ekstra baskı yarattı, çünkü suçluların bir kısmının Arjantin’e iade edilmesi kararı çıktı. Böylece insanlığa karşı işlenen suçların olduğu, bu suçların affedilemeyeceği algısı Arjantin yargısına da yerleşti. Bugün Arjantin’de adalet sürecinin doğru işlediği ve daha da ilerlemesi gerektiğine dair geniş bir toplumsal ve siyasal fikir birliği var.

>> ‘Arjantin adaletle yüzleşmede son aşamanın başlangıcında’ dediniz, bunu açıklar mısınız?

Şu anda görülmekte olan çok sayıda dava var hâlâ. Bu davalara dair 2 yeni yaklaşım gelişti. Birincisi toplumsal cinsiyete dayalı suçlar da artık işkence ve insanlığa karşı suç olarak görülüyor yargı tarafından. Junta döneminde gizli işkencehanelerde tecavüz edilen kadınların en büyük taleplerinden biriydi bu.

İkincisi ise juntaya yardım eden, onlarla işbirliği içinde olan siviller, işadamları ve hatta yargı mensupları da onlarla aynı cezaları almaya başladı.

Şu an devam eden davalar da tamamlandığı zaman son aşamayı da bitireceğiz.

>> Sizce bu ne kadar zaman alır?

Bu davaların çoğu önümüzdeki 3-4 yıl içinde biter. Bugün devam eden davalardan iki tanesi çok kapsamlı ve büyük davalar, onların bitmesi daha uzun sürebilir. Bunlardan birincisi ABD’nin 1975 yılında başlayan, Latin Amerika’da siyasi baskı ve terör yaratma projesi olan Condor Operasyonu’na karşı yürütülen dava.

İkinci dava ise Arjantin Donanması’nın okulunun ülkedeki en büyük gizli işkencehane olarak kullanılmasına, 5 binden kişinin işkenceyle öldürülüp nehre atılmasına karşı açılan ESMA davası.

‘DARBENİN ARDINDAN ONYILLAR GEREKİYOR’

Darbenin kurumsal yapısından kurtulmak kolay değil. Darbeden yıllar sonra bile güvenlik güçleri suç işlemeye devam etti, ediyor. Günümüzde de hapishanelerde hak ihlalleri yaşanıyor. Güvenlik güçleri demokrasiye geçiş sürecinde dokunulmamış yegane kurumdu. Darbe döneminin güvenlik güçleri yapısı hâlâ devam ediyor. Bugün, güvenlik güçlerinde yapısal reform yapmak için uğraşıyoruz ve görünüşe bakılırsa orta vadede bunu da başaracağız. Hükümet bu konuda ufak adımlar atmaya başladı. Güvenlik güçlerinin yönetimi profesyonel polislerden alınarak yaratılan Güvenlik Bakanlığı’na bağlandı. Bugüne kadar siyasetçiler polisin işlediği suçlarda polisi suçlardı, artık bunu yapamayacaklar. Darbeler topluma öyle zararlar veriyor ki, toparlamak on yıllar alıyor. Darbenin üzerinden 30 yıldan fazla geçmesine rağmen, hâlâ düzeltmemiz gereken şeyler var.

>> Türkiye’de polis teşkilatı İçişeri Bakanlığı’na bağlıdır. Arjantin’de de öyle değil miydi?

Eskiden öyleydi, sonra Adalet Bakanlığı’na bağlandı ve birkaç yıl önce 3.000 kişi evlerinden zorla atılırken 3 kişinin polis tarafından öldürülmesi sonucunda ortaya çıkan tepkiler sayesinde bu reformu başlatabildik. Ama daha önümüzde çok yol var. Arjantin federal bir devlet olduğu için hem federal polis var hem de eyalet polisleri.

>> Hapishanelerdeki hak ihlallerine karşı ne yapıyorsunuz?

Hapishanelerde hala gardiyanlar ve diğer güvenlik güçleri tarafından işkence yapılıyor. Bu konuda açılan çok sayıda davanın ardından toplumda hapishanelerin de yeniden yapılandırılması gerektiğine dair bir talep oluştu. Arjantin Meclisi’nden çıkan bir yasayla ulusal seviyede işkenceleri engelleyecek bir mekanizma yaratılması kararı çıktı geçen yıl. Bu mekanizma ile işkencenin önlenmesi, yapanların da anında bulunup cezalandırılması hedefleniyor.

>> Söyleşinin başında insan hakları mücadelesini iki farklı seviyede ele alınması gerektiğini söylemiştiniz, ikinci seviye nedir?

İkinci seviye ise toplumsal eşitsizlik. Bu durum çok büyük hak ihlalleri yaratıyor. Arjantin 2001’de çok büyük toplumsal, siyasal ve ekonomik bir kriz yaşadı. Bu krizin ardından makroekonomik veriler iyi gözüküyordu, bu verilere göre ekonomi büyüyordu. Ama 2013’e geldiğimizde büyüyen ekonomiye rağmen yoksulluğun azalmadığını, hatta arttığını gördük. Bugün çok sayıda yoksul insan var, köylülerin önemli bir kısmı toprağa sahip değil ve insanlar adalet mekanizmasına erişmekte sorun yaşıyor. Eğitim seviyesi ve eğitime erişilebilirlik de hala çok az.

‘Darbeyle yüzleşmede en başarılı ülkelerden biriyiz’

>> Son 50 yılda dünyanın birçok yerinde ABD destekli darbeler yapıldı. Arjantin’in darbeyle yüzleşmesini diğer ülkelere kıyaslayınca sizce Arjantin’in bu açıdan başarılı olduğu söylenilebilir mi?

Evet. Arjantin darbenin yasal olarak yargılanması açısından sıradışı bir ülke. Bugün bu alandaki en başarılı ülkelerden biri olduğunu söylüyorum ama 90’larda af ve dokunulmazlık döneminde konuşsaydık da en başarısız ülke olduğunu söylerdim. Darbeyle yüzleşme mücadelesi zaman içinde büyük değişkenlikler gerçekleşebilen bir mücadele.

Türkiyelilerin Arjantin’den alması gereken bir ders varsa o da darbeyle yüzleşmenin çok uzun bir süreç olacağı. Türkiye buna bugün başlasa bitirmesi ve gerekli reformları yapması 30 yıl sürebilir.

Şu an bu konuda bir iyileşme olmasa bile umudunuzu yitirmeyin, bu konuya odaklanan kampanyalar organize etmeye uğraşın, kayıpları, cinayetleri, kontrgerillayı ve yüzleşmeyi gündemde tutun devam edin. Arjantin’de halkın baskısı sonucu her hükümet başlangıçta gündemlerinde olmasa bile darbeyle yüzleşmeyi gündemine almak zorunda kaldı. Önünüze çıkan engeller elbet bir gün aşılır.
Bergoglio Papa oldu ama ülkesinde yargılanıyor

>> Arjantinli din adamı Mario Bergoglio’nun (Papa 1. Franciscus) bu yıl Katoliklerin ruhani lideri seçilmesine Arjantin halkı nasıl tepki verdi? Cunta döneminde yaptıklarından ötürü siz de suçluyor musunuz onu?

Milliyetçi bir kesim “Papa Arjantinli” diyerek sevindi. Ama onlara karşılık adı cunta döneminde kirlenmiş birinin Papa seçilmesine karşı çıkanlar da vardı bizim gibi. Kesinlikle suçluyorum ben de. Şili ve Brezilya’daki kiliselerin cuntayla işbirliği içine girmeyi reddettiğini görmüştük. Şili’de kilise darbeye karşı açıkça tavır almış ve mağdurları en çok koruyan kurum olmuştu.

Oysa Arjantin kilisesi diktatörlüğü açıkça destekliyordu. Kilise sonraki yıllarda bu gerçeği saklamak için uğraştıysa da her şey belgeli olduğu için saklayamadılar. Diktatör Videla bile yazılarıyla teşekkür etmişti kiliseye. O dönemde tüm toplum bastırılırken askerlerin saldıramayacağı tek kurum kiliseyken kilisenin buna rağmen halkını korumaması büyük bir suçtur.

2 rahip, o dönemde de dini yönetici olan Bergoglio’nun kendilerini ele verdiğini ve bunun sonucunda askerler tarafından işkence gördüklerini iddia ediyor. Bergoglio bu iddiayı reddetse de olay hâlâ açıklığa kavuşmuş değil, soruşturma devam ediyor.

Bunun gibi spesifik olaylar kadar az önce bahsettiğim kilisenin tutumu da önemli. Bergoglio kısa zaman önceye kadar Arjantin’de kilisenin başındaydı ve kilise bugüne kadar bir kere dahi diktatörlük döneminde yaptıkları için özür dilemedi. Ellerinde o döneme dair çok belge var, insanların şikayetlerini ilettiği bir yerdir kilise aynı zamanda. Ancak bugüne kadar o belgelerden bir tanesini dahi yayınlamadılar.

“Arjantin’in gerillalarla ilişkisi Türkiye’den çok farklıydı”

>> Bugün Türkiye hükümeti ülkesindeki en büyük gerilla gücü olan PKK’yle pazarlık halinde olduğunu açıkladığı bir dönemdeyiz. Arjantin’de devletin gerilla örgütleriyle ilişkisi nasıl oldu?

Arjantin’deki gerilla örgütleri darbeden kısa süre sonra junta tarafından yasa dışı yöntemler kullanılarak yok edildi. İşkenceler, kayıplar ve katliamlar yapıldı, yalnızca gerilla savaşçıları değil sivil halk da ‘gerilla olabilir’ şüphesiyle öldürüldü. Tabi ki kalan ufak gerilla örgütleri vardı, ama hiçbir güçleri kalmamıştı. Bu yüzden ne askeri yönetimle ne de demokrasiye geçiş dönemindeki hükümetlerle pazarlık yapmadılar. Buna rağmen 1990’lar boyunca ülkeyi yöneten Carlos Menem gerillalar için af ilan etti, siyasete katılma yolları açıldı. Türkiye ile önemli bir diğer fark da Arjantin halkının neredeyse tamamı gerillaların affedilmesi ve siyasete katılmasına sıcak bakıyordu.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum yapın