“Sermaye-savaş ilişkisi kapitalist sistemin özüdür”

“Sermayenin özgürlüğü her zaman savaş getirir”

İtalyan sosyolog Maurizio Lazzarato küresel finans sisteminde krizi yaratan mekanizmaların değişmediğini, bu nedenle yeni bir krizin mutlak olduğunu söylerken “Sermayenin özgürlüğünün savaş getirdiğini sayısız örnekle gördük” diyor

ONUR EREM | Çeviri: LAURA MILLE | 23.09.2014

28 lazzarato2İtalyan sosyolog, siyaset bilimci ve felsefeci Maurizio Lazzarato’nun “Borçlandırılmış İnsanın İmali” kitabı Haziran ayında Açılım Kitap tarafından Türkçe’ye çevrildi. 1970’lerde Padua’da bir öğrenciyken İtalya’nın otonom hareketine dahil olan ve hareketin birçok üyesi gibi “radikal sol terörizm” suçlamalarıyla Fransa’ya sürgüne gönderilen Lazzarato Fransa Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi ve Uluslararası Felsefe Koleji’nde dersler veriyor. Çalışma alanları arasında bilişsel kapitalizm, emek ontolojisi, gayri-maddi emek ve post-sosyalist toplumsal hareketler yer alan Lazzarato ile kitabının Türkçeye çevrilmesi vesilesiyle kapitalizmin krizinden sınıf politikalarına, “borç ekonomisi”nden Gezi Direnişi’ne kadar kapsamlı bir söyleşi yaptık:

>> Günümüzde kapitalist krizin geldiği nokta ve sistemin ürettiği çıkış stratejileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kapitalist sistem durumu finansal kriz öncesine, balon patlamadan önceki ana döndürmeyi arzular. Bunu da iki farklı ancak yakınsak strateji ile yapmaya çalışır: Avrupa’ya kemer sıkma politikaları getirerek ve ABD’de Merkez Bankası tarafından alımlar yaparak. Ancak bu iki strateji de başarısızlığa mahkumdur.

28 lazzarato-kitapBu stratejiler neden yakınsar? Çünkü üç ortak hedefleri vardır: Finansı tekrardan ekonominin merkezine yerleştirmek, emeği güvencesiz ve yoksul hale getirmek ve refahı, refah devletini özelleştirmek. Krize neden olan şey finansallaşmadır, ancak bu yeniden düzenlemede değiştirmeyecekleri tek şey de odur. Düzenlenmesi bir yana, dünya ekonomisinin tek meselesi finansal yatırımcılara kâr dağıtmak haline gelmiştir. ABD Merkez Bankası’nın sisteme enjekte ettiği dev miktarlarda para ile finans piyasası iflastan kurtulmuş, hatta daha da zenginleşmiştir.

Avrupa’da ise hükümetler sürekli olarak istihdam ve büyümeden söz etse de tek öncelikleri finans piyasasıdır: Fransa’da borsadaki en büyük 40 şirket yatırımcılarına yalnızca son çeyrekte 40 milyar avro dağıttı. Bu geçen yıl aynı döneme göre yüzde 30 artış demek. Emek piyasasının yeniden yapılandırılması, kamu harcamaları, refah devleti ve toplumsal hizmetlerin kesintiye uğraması ikinci yakınsamadır. Hem Avrupa hem ABD’de kriz sonrasında iş güvencesizliği, yoksulluk ve esnek çalışma yaygınlaştı. İtalya’da Renzi hükümeti ulaşım, çöp toplama ve diğer altyapı hizmetlerini yapan yerel yönetim birimlerini borsaya açtı! Böylece özelleştirme ile uğraşmadan, zaman kaybetmeden yerel hizmetler de finans piyasasının insafına teslim edildi.

“AVRUPA JAPONYALAŞACAK”

Bu politikaların bir diğer ortak yanı da ekonomik krizi bitirmeyecek olmaları. Yeni büyüme yaratamayacaklar, çünkü yalnızca krizin koşullarını daha büyük bir ölçekte yeniden üretiyorlar: Güç ve servetin konsantrasyonu, eşitsizlikler, finans ve toprak üzerinden kazanılan paradaki artış. Bu tablonun ABD için sonucu yeni bir finansal balon, Avrupa için sonucu ise Japonyalaşma olacak. Yani sonsuza kadar sürecek düşük büyüme. Sermaye bir güç ilişkisi olduğu için “ekonomi” yalnızca bir ekonomik sorun değildir. Başka bir ekonomimizin olması için güç ilişkilerimizi ve politikalarımızı değiştirmemiz lazım.

Büyük Buhran’dan çıkmak mümkün olmuştu, çünkü Yeni Düzen (New Deal) liberalizmin siyasi iflasını ilan etti, finans piyasasını kontrol ederek rantiye sınıfını bitirdi (başka bir deyişle finans aktörlerini “kolektif kapitalistler” olarak hareket etme yetilerinden mahrum bıraktı), ölçülü biçimde de olsa refahı topluma yaymak için düzenlemeler yapıldı – ki bunda komünizm korkusu da etkiliydi. Büyük Buhran karşısında yapılanları bugün yapmak mümkün değil, çünkü artık finans piyasaları ekonominin kalbi haline geldi. 20. yüzyılın başından biri biliyoruz ki sermayenin kendini denetleme yeteneği yoktur ve “sermaye özgürlüğü” savaşa yol açar.

Özetle, ne zaman olacağını bilemesem de sistemin tekrar krize gireceğini söyleyebilirim. Çünkü krizi yaratan mekanizmalar hâlâ yerinde ve hatta daha güçlü.

>> Kitabın başında finansal ekonomi veya finans kapitalizmi yerine “borç ekonomisi” terimini kullanmayı tercih ettiğinizi, çünkü bunun IMF tarafından borçlandırılan Yunanistan halkı ile eğitim sistemi tarafından borçlandırılan İngiliz öğrencilerin ortaklığını gösterdiğini söylüyordunuz. Bugün Yunanistan, Ekvador ve Arjantin gibi ülkelerde gayrimeşru borçları ödememek için verilen mücadeleler var. Ayrıca birçok ülkede öğrenciler öğrenim borçlarına karşı eylemler düzenliyor. Bu mücadelelerden başarı bulduklarınız var mı?

Vermemiz gereken mücadele yalnızca gayrimeşru borçlara karşı değil, tüm neo-liberal politikalara karşı olmalı. Ayrıca, neyin meşru, neyin gayrimeşru olduğunu tanımlayan taraflar üstü bir tanım mı var da bu borca gayrimeşru diyelim? Borç, sermayenin gücü ve ona karşı çıkanın güçsüzlüğü sonucunda meşrulaşır. Sermayenin elinde güç olduğu sürece meşruluğa ihtiyacı olmaz. Meşruluk ve gayrimeşruluk kazananlar tarafından tanımlanır çünkü kazananlar kendi koşullarını empoze ederler.

“EN BÜYÜK ZAFER ŞİLİ’DE”

Borca dönecek olursak, bu konuda başarıya ulaşan tek örnek Şilili öğrencilerdir. Allende katledildikten sonra faşist cunta Şikago Çocukları’nı (Chicago Boys – Milton Friedman’ın neo-liberal öğrencileri) ekonomiyi düzenlemek için çağırmıştı. Attıkları ilk adımlardan biri eğitimi özelleştirmekti, böylece öğreciler okumak için borçlanmak zorunda kalacaktı. Son yıllarda Şili’de öğrencilerin güçlü politik mücadesi sayesinde öğrenci borçlarına karşı zafer kazanıldı. Eğitim de kamusallaşmaya başladı. Bildiğim kadarıyla borca karşı kazanılmış tek gerçek zafer budur.

Gezi yeni bir ulusötesi hareketin parçası

>> Bu yıl Türkiye’ye gelmiştiniz. İzlenimleriniz neler oldu? Gezi Direnişi’nin bıraktığı etkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Geçen Haziran’da Brezilya’daydım. Kitlesel protestolarda insanlar Türkiye’yle ilgili pankartlar taşıyor, sloganlar atıyordu. Belki de bu, yeni başlamakta olan ulusötesi bir hareket… Türkiye, Brezilya, İspanya ve Yunanistan’daki hareketler yeni mücadele alanları ve örgütlenme yöntemlerinin deneylerini yapıyorlar.

Maurizio  Lazzarato - SobotnaFinansın dayattığı hızlanmayı geçici de olsa durdurabilmek, sekteye uğratmak, bunun için kitleleri sokaklara dökebilmek çok önemli. Bu açıdan bakınca, sekteye uğratma anlamında bir grev gibi etkili olsa da üretimi durduramamaktadır. Bu tarz hareketlerin sınırlarından biri de budur. Bu hareketlerin ekonomiyi tıkamak için basınç uygulayabilecekleri bir nokta aradıklarını düşünüyorum. Sonuçta öznelliğin dönüşümü, kolektif ifade, tartışma ve düşünme yöntemleri lehine bir müdahaleden bahsediyoruz. Bu tarz hareketlerin böyle kısa bir süre içinde analiz edilmesini de doğru bulmuyorum, çünkü uzun vadede daha fazla ve daha belirgin etkileri olacak.

PARTİ-SENDİKA SİLAHLARI ESKİDİ

Bu hareketlerin önünde devasa görevler var, yeni bir “savaş makinesi” icat etmek zorundalar. Eski savaş makinesi siyasi partiler ve sendikalar üzerine kuruluydu ve artık işlemez hale geldi. Sendikalar ve partilerin dünya çapında gördüğümüz protestoları örgütleyen yeni sınıfsal kompozisyonla hiçbir bağı yok.

Bu hareketler kendilerini ifade etmek için başka fırsatlar da bulacak, bazıları çok yakında da olabilir. Çünkü kriz hâlâ burada. Krizin etkileri üzerine ABD’deki son istatistikler çok açık. Merkez Bankası’nın her ay ekonomiye enjekte ettiği 80 milyar dolar neredeyse etkisiz. İşsizlik çok yüksekken büyümeden bahsediliyor – ki açıklanan resmi işsizlik rakamları gerçeğin çok altında. Yaratılan istihdam ise az sayıda, güvencesiz ve düşük maaşlı iş imkanları sunuyor.

VERİLER SİYASİ HAREKET YARATMIYOR

Kriz döneminde toplumun geniş kesimlerinin yoksullaşması ve servetin ufak bir grubun elinde birikmesine tanık olduk. Ekonomik küçülme sonlansa da 2010-13 arasında ABD’de hanelerin gelirleri net bir şekilde azaldı. ABD Merkez Bankası’nın son verilerine göre en zenginle az zengin arasındaki fark bile büyük bir hızla artıyor, bırakın en zenginle en yoksulu. En zengin yüzde 3’ün gelirdeki payı son üç yılda yüzde 27’den yüzde 30’a çıktı. Aynı yüzde 3’ün servetteki oranı ise son altı yılda yüzde 51’den 54’e yükseldi.

Ancak bütün bu nesnel veriler tek başına siyasi bir hareket yaratamıyor. Yaratmamız gereken öznel koşullar var. Siyasi ve militan öznelliğin yeni formlarını icat etmemiz lazım. Bu daha başlangıç.

Finans, dünya çapında üretilen refaha el koyma sistemidir

>> Türkiye ekonomisine dair gelişmeleri takip ediyor musunuz? Büyümede yavaşlama ve kriz belirtileri tartışılıyor bir süredir.

Türkiye’deki durumu yakından takip etmiyorum. Ama Türkiye’nin durumunun diğer ülkelerden farklı olmadığını biliyorum. Son 20 yılda İtalya 1.65 trilyon avro ödedi borç faizi olarak. Almanya için bu sayı 1.05 trilyon avro, Fransa için 870 milyar ve İspanya için 386 milyar avro. Ülkede büyüme olsa da olmasa da İtalya her yıl 80 milyaavro ödeme yükümlülüğüne sahip, Fransa ise 50 milyar avro. Ekonomik krizden önce borç yalnızca “yoksul” ülkeleri etkileyen bir sorundu. Faizlere ödenen miktar Afrika için ihracatının yüzde 28’i, Latin Amerika için ihracatının yüzde 40’ına denkti. Mısır ve Fas’ta ise yurtdışında çalışan işçilerin ailelerine gönderdikleri dövizler ile ödenirdi dış borç. Yoksul ülkelerin borcu 1997’de 2 trilyon dolardı. Sonraki yıl bu miktar ikiye katlandı.

Finans, küresel ölçekte üretilen refaha el koyma sistemidir. Bu el koyma da borç mekanizmasıyla yürütülür. Türkiye de bu sistemin içinde diğer ülkelerden farksız bir durumda.

Sınıf politikası için ekonomik, politik ve toplumsal olanı bir araya getirmek şart

>> Etkisizleşmiş sınıf politikasını tekrar etkinleştirmek için politik, toplumsal ve ekonomik olarak ayrıştırılmış alanları bir arada düşünmek gerektiğini, demokrasiyi de bu bağlamda yeniden icat etmenin şart olduğunu söylüyorsunuz. Bu doğrultuda başarılı bir mücadele verdiğini düşündüğünüz bir siyasi parti veya grup var mı?

Neo-liberalizm toplumsal, politik ve ekonomik olanın gruplaşmasını ima eder. Sermaye 2. Dünya Savaşı’ndan beri böyle çalışır. 2. Dünya Savaşı bir “topyekün savaş”tı. Ekonomik ve toplumsal meseleler birbirine angaje olmuştu. Sermayenin kendine tabi kıldığı ekonomi ve toplum, o dönemde tamamen savaşa tabi kılınmıştı. Ayrıca bilim de her yönüyle savaşa kanalize edilmiş, bunun sonucunda “nihai silah” yani atom bombası üretilmişti. 2. Dünya Savaşı’nın ardından toplumsal, politik ve ekonomik meseleler Soğuk Savaş’ın da koruyucu etkisiyle birbirine geçmiş halde kalmaya devam etti.

SERMAYE-SAVAŞ İLİŞKİSİ GÖZARDI EDİLİYOR

Bu nedenle şu an hakim olan eleştirel düşünce seviyesini “az gelişmiş” olarak tanımlıyorum. Çünkü ekonomik, politik ve toplumsal meseleleri birbirinden ayrı ele aldığı yetmezmiş gibi, 1870’den beri sistemin esası olan sermaye-savaş ilişkisini de gözardı ediyor. Finans kapitalin üstünlüğü, gücün ve sermayenin yoğunlaşması her zaman savaş ve iç savaşlara yol açar.

Günümüz kapitalizmi rant üzerine kuruludur

>> Kitabınızda hükümetlerin merkez bankalarını özgürce kullanmalarının önüne geçen uluslararası anlaşmaların, devletleri finans piyasasına daha bağımlı hale getirerek neo-liberalizmin yükselişine katkıda bulunduğunu anlatıyorsunuz. Eğer bu anlaşmalar imzalanmasaydı, neo-liberalizm bu kadar yükselemez miydi?

Hayır. Finans piyasasına bağımlılık yalnızca devlet ve merkez bankasının ayrılmasından kaynaklanmaz. Bu örnek yalnızca Avrupa’daki durumu anlatmak içindi. Finansal piyasalara bağımlılık 1970’lerde, borç mekanizması aracılığıyla başlamıştı. Bu işin teknik kısmı. Politik mesele ise kredi ve borcu, yani finansı kapitalist birikimin merkezine yerleştirmekti. Borç/kredi sistemi, bir kişinin başka birinin sermayesi ve mülküne hükmedebilmesini sağlar. Sermaye ve mülkün bu şekilde birikimi aracılığıyla da toplumsal refaha hiç olmadığı kadar el konulabilir.

‘İŞÇİYİ SÖMÜRMEKTEN DAHA VERİMLİ’

İşçilerin sömürülmesinden bile daha etkili bir birikim modelidir bu. Çünkü bu el koyma modeli yalnızca geleneksel anlamda emeğe el koymakla sınırlı kalmaz, toplumun tamamını borçlu kılar. Günümüz kapitalizmi rant ve el koyma ile işler, yalnızca finansal rant değil, aynı zamanda mülk rantı ve büyük endüstriyel grupların elde ettiği rant.

Bu reklamlar hakkında
Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum yap

Mısır’da resmi kampanya ateistleri endişelendiriyor

Mısır’da Vakıflar Bakanlığı ve Gençlik Bakanlığı’nın ateizm karşıtı kampanya başlatma kararını ve Mısırlı ateistler BirGün’e değerlendirdi: “Hükümet farklılıkları, sorgulayan insanları tehdit olarak görüyor”

ONUR EREM 25.07.2014

Arap dünyasının en kalabalık ülkesi Mısır, ateizme karşı mücadele için resmi kampanyaya hazırlanıyor. Kampanya planını Haziran ayında açıklayan devlet yetkilileri ateizmin ülkede, özellik de gençler arasında hızla yayıldığını ve bunun Mısır ulusuna karşı bir tehdit olduğunu düşünerek harekete geçmişti. Kampanya Vakıflar Bakanlığı ve Gençlik Bakanlığı’nın ortak idaresiyle ilerleyecek. Al-Monitor’dan Ahmet Fuat, kampanyayı yürüten devlet görevlileriyle konuşmuş: Vakıflar Bakanlığı Camiler Direktörü Ahmet Türk ve Gençlik Bakanlığı’nın üst düzey yöneticilerinden Nuamat Sati.

‘ATEİZMİN TEHLİKELERİ’

Sati’nin anlattığına göre hükümeti harekete geçiren şeylerden biri, gençlerin artık ateist olduklarını açıkça söyleyebilir olması. Sosyal medyada ateizm hesaplarının takipçilerinin artması da bir diğer rahatsızlık gerekçesi olmuş. Yetkililer, ülkedeki tüm kötülüklerin kaynağı gibi, “ateizm belası”nın kaynağının da Müslüman Kardeşler olduğunu düşünüyor. “Müslüman Kardeşler ve benzer örgütlerin radikal açıklamaları gençliğin dinden soğumasına yol açtı” demiş Ahmet Türk.

Kampanya ile “ateizmin tehlikeleri ve topluma zararları hakkında farkındalık yaratılacak, ateistlerle diyalog kurup onların kararlarını gözden geçirmeleri ve dinlerine geri dönmeleri için fırsat verilecek”. Sosyal medyanın ateizmin yayılmasına neden olduğunu düşünüyorlar ve bu yüzden kendileri de sosyal medyayı aktif olarak kullanmaya karar vermişler. Sloganları: Bir daha düşün.

Anayasaya göre “Müslüman bir ülke” olan Mısır’da İbrahimi dinleri eleştirenler, “dini değerleri aşağılama” gerekçesiyle üç ile beş yıl arasında hapis cezasına mahkum olabiliyor. Peki devletin ateizmi bir tehdit olarak gören zihniyeti ve kampanyasının karşısında ateistler ne düşünüyor? Bunu Mısırlı ateistlere sorduk.

‘ATEİZMİ BİLMİYORLAR BİLE’

Ahmet Istakoz, Mısırlı bir insan hakları savunucusu. Düşünce ve İfade Özgürlüğü Derneği ile Zorunlu Askerliğe Hayır Hareketi’nde aktif olarak yer alıyor. Kendisiyle Kıbrıs’ta, vicdani ret konulu uluslararası bir toplantıda tanışmıştım. Rejime bu kadar çok noktadan itiraz eden bir insan olması nedeniyle tehditler alan Istakoz, devletin kampanyasının gereksiz ve anlamsız olduğunu düşünüyor: “İnsanların inanmamasının nedeni dini temsil ettiğini iddia eden Müslüman Kardeşler gibi örgütler değil, dinin kendisi. Ateizmin ne olduğuyla ilgili en ufak fikirleri yokken kendilerini kandırmaktan öteye geçemez bu kampanya”.

R.S. ise bir başka Mısırlı ateist. 21 yaşında, öğrenci olan R.S. güvenliği için ismini gizli tutmak istiyor. Istakoz’un aldığı tehditleri göz önünde bulundurunca anlaşılır bir talep. Kendisi ateistlerin artışında Müslüman Kardeşlerin rolü olduğu iddiasına “Saçmalık” diyor: “Bir ateist başka birinin yaptıkları nedeniyle ateist olmaz”. Ateizmin topluma bir tehdit olmadığını, ancak kendilerinden farklı olan her şeyi tehdit olarak gören hükümetin bu saçma görüşlerini topluma empoze etmeye çalıştığını söylüyor. Istakoz ise devletin görevinin ateizm karşıtı bir kampanya yapmak değil, farklılıkların bir arada yaşayabildiği bir toplum için çalışmak olduğunu ifade ediyor.

Devletler her zaman sorgulamayan bir toplum arzular. Bunun Mısır’da da geçerli olduğunu söylüyor Istakoz: “Ateistler topluma değil, düşünen ve sorgulayan zihinleri nedeniyle devlete ve hükümet politikalarına bir tehdit oluşturuyor. Siz bugüne kadar inananlarına “sorgulayın” diyen bir din gördünüz mü? Kampanya başlatmalarının nedeni de bu”.

‘ATEİST OLDUĞUMU AÇIKLAYAMAM’

Ahmet Istakoz ateist kimliğini açıkça ifade ederken R.S. bugüne kadar çok az sayıda insanla paylaşmış din hakkındaki düşüncelerini. “Ancak bu sayede başıma bela almaktan kurtulabilirdim” diyor. Istakoz ise ateist olmasının yakın çevresinde sorun yaratmadığını söylüyor: “Ailemin genç neslindeki tek inançsız ben değilim. Yaşlı nesil ateizme bir moda gibi bakıyor. Arkadaş çevremle de sorun yaşamadım. Dindar arkadaşlarım arasında ‘İslam çok güzel, gelsene’ diyenler oluyor ama neden reddettiğimi de anlıyorlar”.

Ancak Mısır toplumunun çoğunluğu, Istakoz’un çevresi gibi değil. “Mısır’da ateist dediğin zaman ahlaksız, etiksiz bir kişi gelir insanların aklına. Ateistlerin hiçbir konuda sınırı olmadığını, kimseye ve hiçbir şeye saygısı olmadığını düşünürler. Bu yanlış algı nedeniyle ateistlere saldırıyorlar. Öte yandan bu yanlış algı sayesinde öldürülme ihtimalimiz azalıyor. Eğer ateist kavramının İslam’ı, Allah’ı, tüm dinleri reddeden insanlar için kullanıldığını bilselerdi daha fazla saldırıya uğrardık” diyor Istakoz.

Mısır tarihinde Müslüman olmadan çok önce Hristiyan olan bir topluluktu. Bugün de toplumun yüzde 10’u, yani 8 milyondan fazla insan Hristiyan. Istakoz, eğer ateistlere “dine geri dönüş” kampanyası yapılacaksa, aynı mantıkla Müslümanlara da Hristiyanlığa geri dönüş kampanyası yapılması gerektiğini söylüyor. İnsanların düşüncelerinin temellerini anlamak yerine “diyalog” adı alında düşüncelerini baştan aşağıya değiştirmeye çalışmanın kötü niyetli olduğunu ifade ediyor.

KİM BASKI ALTINDA DEĞİL Kİ?

2011’den beri Mübarek, Mursi ve Sisi yönetimlerine sahne olan Mısır’da liderler değişirken baki kalan şey özgürlüklerin kısıtlanması ve devletin toplum üzerindeki baskısı oldu. Bu baskıya en fazla maruz kalan grupların başında ateistler geliyor. Geleceğe dair umutları var mı, merak ediyorum. Sorumu kaygıyla yanıtlıyor R.S.. Hükümetin baskısının azalacağını düşünmüyor, “Kapalı kapılar ardındaki planların ne getireceği belli olmaz” diyor ve ekliyor: “Biz normal insanlarız, toplumun bizi olduğumuz gibi kabul etmesini istiyoruz”. Ahmet Takoza ise medyada ateistler hakkında daha fazla yazı çıkmasını olumlu bir gelişme olarak yorumluyor ancak yine de umutlu değil: “Ateistler düşünceleri nedeniyle baskı göremeye devam edecek. Ama Mısır’da kim baskı altında değil ki?”

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum yap

Avrupa Solu’ndan Ukrayna Komünist Partisi’ne destek

Ukrayna Parlamentosu’ndaki Komünist Grup’un dağıtılması ve Ukrayna Komünist Partisi’ne dava açılması tepki toplamaya devam ediyor. Avrupa Solu Partisi bir açıklama yaparak Avrupa halklarına çağrıda bulundu

26.07.2014

Ukrayna Parlamentosu’nda Komünist Grup’un dağıtılması tepki çekmeye devam ediyor. Avrupa Solu Partisi de Perşembe günü hükümetin emriyle Komünist Grup’un kapatılmasını ve Cuma günü gruptaki milletvekilleri ve Ukrayna Komünist Partisi’ne dava açılmasını kınadı.

TEK SUÇU MUHALEFET

Avrupa Solu’ndan yapılan açıklama şöyle: “Sorumlu ve saygıdeğer bir partiye karşı girişilen bu baskı politikasını en güçlü ifadelerle kınıyoruz. Komünist Parti’nin suçlanmasının tek nedeni, demokratik yollarla dahi seçilmemiş olan oligarklar ve aşırı sağcılar hükümetine soldan muhalefet etmesidir”.

‘SIRADA KİM VAR?’

Avrupa Solu açıklamasında Avrupa’daki tüm demokrat güçleri uyararak Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunan, halkın kendi kaderini tayin etme ve egemenlik hakkına her zaman vurgu yapmış Ukrayna Komünist Partisi’nin “bölücülük” ve “teröristlik” ile suçlanmasının asılsız olduğunu duyurdu: “Kitlesel bir tabanı olan ve parlamentoda temsil edilen bir partinin yasaklanmasını hep birlikte engellemeliyiz. Aksi takdirde sıra kime gelecek? Çoğulculuk, demokrasi ve insan hakları ile birlikte bütün eleştirel yurttaşlar da tehdit altındadır. Tüm Avrupalı demokratlara bu otoriter uygulamaya karşı çıkmalaya, kendi ulusal hükümetlerinin bu konuda bir adım atması için tabanlarını harekete geçirmeye davet ediyoruz”.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum yap

Vicdani retçi Ali Fikri Işık hapiste

21.08.2014

Vicdani Ret Derneği kurucularından Ali Fikri Işık dün hapise girdi. Askeri Yargıtay’ın hakkındaki 3 ay 18 günlük hapis cezası kararını onamasının ardından Işık Silivri Açık Cezaevi’ne teslim oldu. BirGün’e konuşan Ali Fikri Işık “Büyükçekmece Savcılığı 10 gün içinde teslim olmamı istemişti. Bugün son günü” dedi. Işık, denetimli serbestlik yasasından faydalanacak ve yaklaşık 10 gün cezaevinde kaldıktan sonra karakola imza vermek karşılığında serbest bırakılacak. Ali Fikri Işık, bu dava kapsamında 5 buçuk ay cezaevinde kalmıştı. Hakkında açılan diğer davalar ise Ekim ayında görülmeye devam edilecek.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum yap

ABD’nin ‘terörist saldırılara’ göz yummasının belgeleri yakında…

HACKER VE GAZETECİ JACOB APPLEBAUM:

ABD’nin ‘terörist saldırılara’ göz yummasının belgeleri yakında…

İstanbul’da konuşan Applebaum ABD’nin ‘terörist’ grupların bilgisayarlarına sızıp bilgi edinmesine rağmen planlanan saldırılara çıkarları için göz yumduğuna dair belgelerin çok yakında duyurulabileceğini açıkladı

ONUR EREM 04.09.2014

İstanbul’da önceki gün devam eden Internet Ungovernance Forum’da (IUF) önceki gün çok sayıda önemli konu tartışıldı. Ulaştırma Bakanlığı ve BTK’nın partnerliğiyle düzenlenen Internet Governance Forum’da (İnternet Yönetişim Forumu – IGF) devletin ve şirketlerin aşırı temsiliyetine tepki olarak örgütlenen IUF’de en çok tartışılan konu gözetim devletiydi. Konuşmacılar arasında en çok heyecan vereni ise Jacob Applebaum’du.

ROBOSKİ’NİN FAİLİ GÖZETİM DEVLETİ

Hacker, gazeteci ve yazılımcı olan, TOR adlı anonimlik uygulamasının yazılımcıları arasında yer alan ve ABD hükümeti tarafından teröristlikle suçlanan Applebaum konuşmasına gözetim devletinin sonuçlarına çarpıcı bir örnek vererek başladı: “ABD insansız hava araçlarıyla (İHA) edindiği görüntüyü Türkiye ile paylaştı, Türkiye F-16’larını havalandırdı ve sonucunda 30’dan fazla köylü öldürüldü. Devletlerin gözetimle elde ettiği veriler yalnızca elektronik ortamda kalmıyor, gerçek hayatı da etkiliyor. Eğer gözetim devleti olmasaydı, Roboski olmayacaktı”.

https://pbs.twimg.com/media/BwssiTuCMAAvSMr.jpg:large

Jacob Applebaum: “Gezi Direnişi’nin ardından uluslararası toplum Türkiye’ye silah, göz yaşartıcı gaz veya dijital gözetim teknolojileri satma girişimlerine karşı çıkar hale geldi. Gezi, sistemin ne kadar baskıcı olduğunu reddedilemez bir şekilde ifşa etmeye yaradı”.

DÜNYAYI YÖNETEN SERVİSLER VE VERİLER

Applebaum gözetimin Türkiye’ye özgür bir sorun değil, tüm dünyanın sorunu olduğunu söylerken dünya çapındaki istihbarat teşkilatlarının nasıl örgütlendiğini anlattı: “En tepede ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA) olduğu bir piramit düşünün. Alta indikçe başka ülkelerin gizli servisleri yer alıyor. Bu piramit hükümetlerden ve denetimden bağımsız. Burada yükselmek için gereken şey para değil data. Daha fazla data edinmek için bu ajanslar insan öldürmekten kaçınmıyor”.

‘DEVRİMCİ MÜCADELELERE BAKIN’

Gözetim devletine karşı mücadele etmek için halkların birlikte mücadele vermesi gerektiğini söyleyen Appebaum, pes edersek insanların İHA’lar tarafından öldürülmeye devam edeceğini belirtti. “Dünya çapındaki devrimci mücadeleleri ve tarihlerini okuyun. Başarmalarını sağlayan şey yalnızca eleştiri yapmanın ötesine geçip halka olumlu hedefler sunabilmeleridir. Biz de bir şeylere karşı olmayı aşıp insanlara bir alternatif önerebilir hale gelmeliyiz. Alternatif bir yapı ile eski paradigmayı kullanılmaz hale getirmeliyiz”.

Çocukken babasının kendisine “Bir dahaki soykırım gerçekleştiğinde bunun sorumlusu soykırımı engellemeyen sen ve nesildaşların olacak” dediğini aktaran Applebaum “Mücadelemizin sonuçlarını belki biz göremeyeceğiz ama bu mücadelenin verilmeye değer olmadığı anlamına gelmez. Bugün devletler insan öldürmeye milyarlarca dolar harcarken insanları iyileştirmeyi umursamaz durumda. Bunda kolektif sorumluluğumuz var. Bu sistemi reformla mı, devrimle mi değiştiririz bilemem ama herkes elindeki imkanları kullanarak mesajı yaymalı” diye konuştu. Applebaum’un Ermeni Soykırımı’ndan bahsetmesi salonda alkış aldı.

‘ABD: EMPERYALİST ÖLÜM MAKİNESİ’

Jacob Applebaum konuşmasına NSA’in ‘terörist’ diye tanımladığı grupların bilgisayarlarına sızmasına rağmen planlanan saldırıları öğrendikten sonra, çıkarlarına hizmet ettiği sürece saldırıları engellemek için bir hamle yapmadığına dair belgelerin yakında halka açıklanacağını söyleyerek devam etti: “Buradaki terörist tanımı ABD’ye ait. Oysa ABD’nin Irak işgali, bugüne kadar hiçbir ‘terörist’ örgütün yaratmadığı kadar ölüm yarattı. Emperyalist bir ölüm makinesi olan ABD ordusunun da terör örgütü olarak tanımlanması gerekmez mi? ABD yalnızca data değil, metadata için insan öldüğünü kabul etmiş bir ülke”

‘GİZLİ SERVİSLERE SIZIN’

Applebaum, konuşmasını “Hala imkanı olanlar varsa, gizli servislerde işe başlamak için başvursun. Buralarda önemli mevkilere geldikten sonra ele geçirdiği tüm belgeleri kamuya açıklasın. Bu taktiği kitleselleştirin” diyerek sonlandırdı.

‘Gözetime karşı farklı söylemler geliştirmeliyiz’

ABD Sivil Haklar Birliği’nden Chris Soghoian internette insan hakları ve veri güvenliği konusunda varolan söylemin yargının yalnızca küçük bir kısmı tarafından dikkate alındığını, çoğu yargı mensubunun ve milletvekilinin güvenlik söylemini tercih ettiğini söyledi ve buna bir alternatif sundu: “Bu insanlar hakların güvenlik için sınırlandırılması gerektiğini düşünen insanlar. Onlara hakları anlatmak faydasız. Ancak söylemimizi internet güvenliği üzerine kurarsak onları da ikna edebiliriz Örneğin bir ülkenin bizi dinleyememesini sağlamak için yapmamız gereken şey ülke içindeki tüm iletişimi kriptolamaktır. Bu kabul edildiği durumda, iletişimimiz ülkedeki polisten de korunacak şekilde kriptolanacaktır. Unutmayın, eğer ülkenizin polisi sizi gözetleyebiliyorsa tüm dünya gözetleyebilir”.

Türkiye’deki sansür, gözetim ve baskı yöntemleri anlatıldı

Forumda Türkiyeli katılımcılar dünyadan gelen dinleyicilere Türkiye’deki sansür gözetim ve baskı yöntemlerini anlattı:

- Devlet istediği siteyi hızlıca engelleyebilirken site sahibinin geri açtırması uzun uğraş gerektiriyor.

- Çeşitli filtreler ile internet kafeler ve TBMM gibi yerlerde aralarında kaosgl.com da olmak üzere çok sayıda siteye erişim engelleniyor.

- Sosyal medyada yazılanlar ve beğeniler nedeniyle insanlar hakkında dava açılabiliyor, devlet görevlileri işlerini kaybedebiliyor.

- “Çocukları korumak için çıkartıyoruz” denilen internet yasaları yalnızca iktidardakilerin çocuklarını korumak amacıyla çıkıyor.

- Erişim sağlayıcıları internet kullanıcılarıyla ilgili verileri kaydetmek zorunda bırakılıyor. Sağlık sistemlerinden bankaralara kadar toplanılan tüm verilere MİT istediği zaman erişme hakkına sahip.

- İnternette yaşanan bütün bu hak ihlalleri, AKP’nin genel insan hakları politikasıyla paralellik izliyor.

Bu bilgileri anlatanlar arasında Bilgi Üniversitesi Hukuk Bölümü’nden Prof. Dr. Yaman Akdeniz, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi Başkanı Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Elif Küzeci, Uluslararası Şeffaflık Derneği Başkanı Oya Erarslan, Marmara Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü ve Alternatif Bilişim Derneği’nden Doç. Dr. Melih Kırlıdoğ vardı.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | Yorum yap

ÖDP Eşbaşkanı Alper Taş: Artık başkanlık rejimindeyiz

ONUR EREM 10.08.2014

Seçim sonuçlarının netleşmeye başlamasının ardından Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Eşbaşkanı Alper Taş ile Erdoğan’ın zaferini, nasıl bir Türkiye’nin bizi beklediğini ve İhsanoğlu ile Demirtaş’ın performanslarını konuştuk:

>> Erdoğan’ın yüzde 52’lik oy oranını nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP ve kurmaylarının, yandaşlarının yansıttığı gibi büyük bir zafer kazanamadı Erdoğan. Çok daha yüksek oy oranları söyleniyordu. Kıl payı bir başarı elde etti. Katılım oranının düşüklüğünün de etkisi var. Eğer daha yüksek olsaydı, ilk turda seçilemezdi.

>> Katılım oranının düşüklüğünde ana etken neydi?

İnançsızlık en büyük etkendi. Burada inançsızlığın iki boyutu var: Medyanın haftalardır dilinden düşürmediği “AKP nasılsa kazanacak” önkabulu, bir de “Gidip oy versem bile çalınacak” düşüncesi. Mevsim faktörü de var, mevsimlik tarım işçileri ve tatilde olan insanlar oy kullanamadı. Ama ana etken inançsızlıktı. Özellikle kentli seçmen, oylarının çalınacağını düşündü. Çünkü yerel seçimde gördüler, Gezi’ye katılıp isyan eden seçmen seçime asılıp yüzde 90’ın üzerinde katılım sağladıkları halde “trafoya giren kediler” ile karşılaştılar.

>> Demirtaş ve İhsanoğlu’nun performansları hakkında ne düşünüyorsunuz?

İhsanoğlu’nun adaylığının bir altyapısı, toplumsal zemini yoktu. Çok sayıda partinin desteğine rağmen yapay kaldı, partiler bile içselleştiremedi. İhsanoğlu iddiasız bir adaydı, tahammül, hoşgörü, sevgi kavramlarına odaklanmıştı.

Demirtaş ise yeni yaşam çağrısı ile başarılı bir profil verdi. Eğer laiklik ve sınıfsal meselelere dair daha net çalışması olsaydı daha yüksek oy alabilirdi. Kampanyası ile toplumda geniş sempati yarattı ama sempatinin bir kısmı oya yansıdı. Yine de başarılı bir sonuç aldı.

>> Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı ile nasıl bir Türkiye bekliyor bizi?

Türkiye artık fiili başkanlık rejimine girdi. Başbakan değil, cumhurbaşkanı yönetecek ülkeyi. Onun dışında toplum üzerindeki baskıların artışı konusunda değişen bir şey olmayacak.

Erkan Baş: Erdoğan’a karşı

gerçek alternatif ihtiyacı var

Halkın Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite Üyesi’nden Erkan Baş seçim sonucunu şöyle değerlendirdi:

İlk bakışta, Erdoğan’ın istediği sonucu aldığını söyleyebiliriz. Ancak seçime katılım oranının düşüklüğünü dikkate aldığımızda, Erdoğan’ın oyları görünenin, beklenilenin altında kaldı. Karşımızda son yılların en düşük katılımı var.

Bu tablo, Erdoğan’a karşı gerçek bir alternatif üretilmesi gerektiğini gösteriyor. İhsanoğlu’nun adaylığı gerçek bir alternatif değildi. CHP+MHP’nin yerel seçimlerde aldığı belediye meclisi oylarının bile altında kaldı.

Bir diğer önemli sonuç da Erdoğan’ın, karşısında yer alan bloğu kıramadığını görmemiz. Erdoğan’ı istemeyen bir yüzde 50, belki oy kullanmayanlarla birlikte çok daha fazla insan var. Devrimcilere burada büyük bir görev düşüyor, mücadelemizi büyütmemiz lazım.

Demirtaş ise yüzde 9’a varan oy aldı. Kürt hareketinin geleneksel dilini terk ettiğinde daha fazla oy alabildiğini gördük. Gelecek için önemli bir sonuç.

Erdoğan’ın zaferi otoriter zihniyetini güçlendirecek, daha baskıcı bir rejim bizi bekliyor. Ama halkın ona hakettiği cevabı vereceğine dair inancım tam.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum yap

Davutoğlu: Sahibinin sesi

Ahmet Davutoğlu’nun Erdoğan tarafından yeni başbakan olarak ilan edilmesinin ardından ÖDP ve HDP liderleri durumu BirGün’e değerlendirdi: Sahibinin sesi

21.08.2014

ÖDP Eşbaşkanı Bilge Seçkin Çetinkaya: Davutoğlu’nun ismi bir süredir telaffuz ediliyordu. Eski Başbakan, şimdinin Cumhurbaşkanı olacak şahsiyet, kendi çizgisinden ve sözünden çıkmayacağı için seçti. Tasarladıkları başkanlık sistemini fiiliyatta hayata geçirmek için böyle bir yol izlediler.

Davutoğlu dış politikada sıfır sorun noktasından başlayıp sıfır komşu noktasına gelmeyi başarmış bir isim. Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturmuş en yeteneksiz figürlerin başında gelir. Böyle bir ismin Başbakan seçilmesi, yapılan işe değer verilmediği, önemli olanın lidere biat olduğunu gösteriyor.

Yeni Başbakan Davutoğlu IŞİD’in bu noktaya gelmesinde, güçlenmesinde, Ezidilerin katledilmesinde başrolde olan kişidir. AKP’nin, seçmenleri tarafından en beğenilmeyen politikası olan Suriye ve Irak politikasının mimarını Başbakan yapması, ne kadar tepeden ve sırça köşkten politika yaptıklarını gösteriyor. Kendisi dış siyaseti kapalı kapılar ardında yürütmüş, hesap vermeden at koşturmuş bir kişi. Dışişlerinde yaptıklarını Başbakanlıkta da yapmaya devam ederse hepimiz için bedeli çok ağır olur.

HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü: Sadrazam tayini yapıldı

Başbakan Sadrazam tayini yapmış oldu bu akşam. Cumhurbaşkanı olmadan önce belirginleşen eğilimi sonunda gerçek oldu. Davutoğlu, Erdoğan ile birlikte başladığı mezhepçi hakimiyet yürüyüşü devam ettirecek. Kurmak istedikleri Yeni Türkiye denen şey, post-modern bir eski Türkiye’dir, daha ötesi değil.

Davutoğlu’nun seçilmesinin 2 ana nedeni var: Başbakana sadakati ve mezhepçi politikası. Erdoğan ile oluşturdukları alt-emperyalist projenin ölmediğini, bunu yaşatabileceklerini düşünerek hareket ediyorlar. Oysa tek yapabilecekleri, amok koşusunu birlikte sürdürmek.

Davutoğlu Musul’daki rehine krizinin ardından bizi ziyaret etmişti. Burada bize teknik bilgiler verdi, Ortadoğu’nun geleceği hakkındaki öngürülerini paylaştı. Mezhepçi dış siyaset izlediği eleştirilerimizi kabul etmedi bu görüşmede. Anlattıkları da bizim fikirlerimizi değiştirmekten çok uzaktı. O toplantıda bir kere daha IŞİD saldırılarının meşru ve mazur gösterecek tarih okuması yaptığını gördüm. Hem tarihe, hem siyasete selefi yorumla yaklaşıyor.

AKP’nin Kürt siyaseti, devlet siyasetinin doğrultusunda ilerlemiştir. Davutoğlu döneminde de bir değişiklik olacağını sanmıyorum. Davutoğlu maceracı bir insan, fantezileri var, bu nedenle yeni şeyler denemek isteyebilir, ancak ben şu anki tabloda fazla hareket alanı olduğunu düşünmüyorum.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum yap