Amsterdam öğrenci işgalinin kalbinde

28.03.2015 Nicola Zolin & Roberto Pizzato – Amsterdam | Çeviri: Onur Erem

Fotoğraflar: Nicola Zolin

31 amsterdam 10Avrupa’da yeni öğrenci hareketleri ve üniversite işgalleri dalga dalga yayılıyor. 25 Mart’ta Yeni Üniversite hareketi, Amsterdam Üniversitesi’nin kentin kalbindeki binası Maagdenhuis’deki işgalinin birinci ayını kutladı. Bir grup öğrenci Şubat ayından beri bu mekanda yaşıyor, yerel ve uluslararası entelektüellerin de katılımıyla eğitimler, atölyeler ve sunumların da dahil olduğu pek çok etkinlik örgütlüyor. Talepleri ise doğrudan demokrasi, yönetime katılım, finansal kesintilerin durdurulması ve üniversitenin ilerici bir şekilde yeniden yapılandırılması.

31 amsterdamm 10Eğitim sisteminin temel sorunu

Eğitim insan için dünyaya açılan bir penceredir, merakı tetiklemesi, insanlara hayal kurmak, yaratıcı olmak ve yaşamak istedikleri gibi bir dünya kurmak için için anahtarlar sunması gerekir. Fakat üniversiteler günümüzün ekonomik ve yüksek derecede bürokratik finansal sistemini yansıtmaya mahkum edildiğinde diyalog için samimi bir agora oluşamaz, karşılaşmalar yaşanamaz, farklı anlatılar keşfedilemez. İnsanlık tarihinin içinde bulunduğu aşamaya dair alternatifler çizilemez. İşte tam da bu karamsar tablonun içinde yeni idealleri olan ve günümüzün perspektifini kabul etmeyen bir grup öğrenci, eğitim kurumlarının ticarileştirilmese karşı bir protesto olarak üniversite binalarını işgal etti.

Bir binadan diğerine işgal

13 Şubat’ta “Yeni Üniversite”nin öğrencileri ve akademisyenleri Amsterdam Üniversitesi’nin Bungenhuis binasını işgal etti ve üniversitenin “reform”larını geri çekmesini talep etti. Yönetim Kurulu ile müzakerelerden bir sonuç çıkmayınca binayı boşaltmayı reddeden öğrenciler polis tarafından zorla binadan çıkarıldı. Aynı gece öğrenciler Amsterdam Üniversitesi’nin yönetim binası olan ve kentin kalbinde yer alan Maagdenhuis binasının kapılarını zorladı, günümüze kadar devam eden işgali başlattı. Aynı bina 1969’da da öğrenciler tarafından işgal edilmişti. Hareket, hedeflerine ulaşmak için doğrudan demokrasi ve öz örgütlenme pratiklerini kullanıyor.

DSC_0106Antitez bildirisi

Yeni Üniversite hareketinin arkasındaki öğrenciler ve akademisyenler “Antitez” adlı bildirilerinde “işgal sayesinde sonunda kendimizi postmodern sinizmden kurtarmayı başardık” diyorlar. Bu anlamda, eyleme geçerek işgal etmeleri “genç nesillere güçsüz oldukları düşüncesinin yerleştirilerek onların duyarsızlaştırılmasına karşı bir tepkiydi”. 25 Mart’ta Maagdenhuis’te bir konuşma yapan Fransız felsefeci Jacques Ranciere “Sistemin mantığı aciz olan, aciz olduğunu hisseden ve aciz olduğunu onaylayan insanlar yetiştirmektir” diyerek doğruluyordu Antitez bildirisindeki ifadeleri.

İşgal değil özgürleştirme

Maagdenhuis’daki etkinliklerin ilk ayında Yeni Üniversite hareketi çok sayıda atölye düzenledi, film ve belgesel gösterimleri yaptı, konserler ve günlük dersler örgütledi. Derslere daha önce Occupy hareketine dâhil olmuş David Graeber gibi akademisyenlerin yanı sıra daha önce Occupy ile ilişkilenmemiş akademisyenler de katıldı. Bu süreçte Yeni Üniversite’de “işgal” kelimesinin kullanımı bırakıldı, yerini “özgürleştirme” terimi aldı.

Hareketin üyelerinden Onruststoker, bildiride yer alan yazısında, hareketin geleceğe dair somut bir planı olmadığını kabulleniyordu. Ona göre “Bir son anlamına gelmeyeceğini baştan söylememiz gereken müzakerelerde” ilerlemek ancak özgür yaratıcılıkla mümkün olabilir; “Somut, öznel veya türlü türlü olabilecek ideallerimizi deneylere dönüştürebilecek bir özgür yaratıcılıkla”.

DSC_0106‘Bu daha başlangıç’

“Biz yalnızca bu mekanı işgal etmiyoruz” diyor harekete Maagdenhuis işgalinden sonra dahil olan Micheil, “Başka yerlerde de ortaya çıkan yeni üniversite işgalleriyle büyük bir ailenin bir parçası gibi hissetmeye başladık”. 18 Mart’ta London School of Economics’te başlayan yönetim binası işgali Amsterdam’daki öğrencilerin özgüvenini artırdı. Londra’daki işgalciler “İşgallerin gücü birer domino etkisi yaratmalarıdır: Bu daha başlangıç” diyorlar. Birkaç hafta önce de Kanada’nın pek çok kentinde öğrenciler üniversiteye ayrılan kaynakların kısılmasını ve eşitsiz bir şekilde dağıtılmasını protesto etmek için grev başlatmıştı.

Hem tarihi hem geleceği yazmak

Amsterdam’daki öğrenciler taleplerinin dinleneceklerinden emin. Amsterdam Üniversitesi’ni bitirdikten sonra, akademide bugün protesto edilen aksaklıklar nedeniyle akademik kariyer fikrini terk eden mezunlardan Joyce Pijnenburg “Taleplerimizden biri araştırma ve öğretime ayrılması gereken parayla emlak spekülasyonu yapılmasının sonlandırılması” diyor. İşgalin başından beri hareketin içinde olan felsefe öğrencisi Michele Mugia ise 1969’da hükümetin öğrencilerin taleplerini dinleyerek üniversitenin yönetimine dair yasaları değiştirmek zorunda kaldığını hatırlatıyor. Michele zamanının çoğunu işgal mekanındaki etkinlik ve mitingleri örgütlemek için harcıyor. “Burada herkes hem tarih yazdıklarına, hem de geleceği yazdıklarına inanıyor” diyor gururla.

Eylemin ve yaratımın gücü

Amsterdam Üniversitesi’nin öğretmenlerinden Bertie Kaal, Yeni Üniversite mücadelesini destekliyor ve “1969’daki işgalin kazanımları sonraki onyıllarda kaybedildi, yukarıdan aşağıya bir eğitim sistemi baskın hale geldi” diyor. Bertie, öğretmenlerin işlerini kaybetme korkusu nedeniyle çoğu zaman seslerini çıkarmadığını, protesto edemediğini söylüyor, “Öğrencilerin protesto etmesinin bir nedeni de profesörlerinin bunu yapmaması ve öğrencilerin bunu başarmasından ötürü mutluyum” diyor. Yeni Üniversite’nin arkasındaki öğrenciler korkusuzca birbirlerine kenetlenmiş. Kolektifin bir parçası olan Micheil şunları söylüyor: “Diğer hareketler ve siyasi partiler bizden ilham alıyor. Onlara, eyleme geçip inandığınız şeyi yaratmaya başlayınca nelerin mümkün olacağını gösterdik.”

Çeviri, Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum bırakın

LSE öğrencileri özgür bir üniversite için ayaklandı: Neden işgal ediyoruz?

22.03.2015

zMevcut üniversite sisteminin değişimini talep etmek için London School of Economics (LSE) yönetiminin ana toplantı odası olan Vera Anstey Suite’i işgal ettik.

LSE, neoliberal üniversitenin somutlaşmış halidir. Üniversiteler artan bir şekilde özelleştirilirken yüksek eğitim kar amaçlı, bürokratik ‘iş modeli’ne dönüştürülüyor. Öğrenciler devasa borç yükleriyle mezun olmaya itiliyor. Üniversiteler diploma fabrikası, öğrenciler de tüketici haline getiriliyor.

LSE Britanya ve ötesindeki pek çok üniversite sisteminin dönüştürülmesi için bir model oldu. Yüksek borçluluk, piyasa tarafından yönlendirilen ölçümler ve şirketlerin çıkarlarına boyun eğilmesi üniversite ve eğitimin ne olması gerektiği hakkındaki fikirleri yoldan çıkardı.

Biz özgürleştirici bir eğitim talep ediyoruz, fiyat etiketi olmayan bir eğitim. Öğrenciler, eğitmenler ve işçiler tarafından yönetilen bir üniversite istiyoruz.

Üniversitenin bir iş modeline dönüşmesi bütün öğrencilik yaşamını dönüştürür. Üniversite imajı, pazarlanabilirliği ve diplomalarının “katma değeri”ne öncelik verdiğinde öğrenciler artık öğrenci olamaz – öğrenciler birer ticari mala, eğitim de bir hizmete dönüşür. Kurumsal cinsiyetçilik ve ırkçılık, işçilerin ve eğitmenlerin çalışma koşulları kâr amacıyla çalışan kurumlar için yalnızca dikkat dağıtan konular haline gelir.

Bizler Birleşik Krallık, Avrupa ve dünyadaki mücadelelere katılarak yalnızca eğitimimizi değil bütün toplumumuzu değiştiren bu sistemi reddediyoruz. Birleşik Krallık’taki Sheffield, Warwick, Birmingham ve Oxford işgallerinden Hollanda’daki Amsterdam Üniversitesi’nin kolektifçe ele geçirilmesine – öğrenciler bu sistemin artık sürdürülemeyeceğini açıkça gösteriyor.

Mücadelemizde yalnız değiliz.

Neden işgal?

Bu işgalle herkesin doğrudan demokratik, hiyerarşisiz, evrensel olarak erişilebilir bir eğitimin inşası için herkesin katılabileceği, açık, yaratıcı ve özgürleştirilmiş bir alan yaratmayı hedefliyoruz: Londra Özgür Üniversitesi.

Bu alan atölyeler, tartışmalar ve herkesin fikirlerini özgürce paylaşabileceği toplantılar etrafında örgütlenecek. Bilgi bir ticari mal değil, kendi başına değerli ve kıymetli bir şeydir. Ve sınırlı bir mekan ve zamanda da olsa, eğitimin özgür ve ücretsiz olabileceğini kanıtlamayı umuyoruz.

Bu özgürleştirilmiş alan, özel olarak bu üniversitenin ve bir bütün olarak eğitim sistemimizin hangi yöne gittiğine dair açık tartışmalara olanak sağlayan bir mekan olacaktır. Bu sürecin yalnızca bir öğrenci süreci olmadığını vurgulayarak bütün LSE eğitimcileri ve çalışanlarını bu mekana dahil olmaya çağırıyoruz.

Mücadelemizi eşitlik, doğrudan demokrasi, dayanışma, karşılıklı özen ve destek prensipleri üzerine kuruyoruz. Herkesi aşağıda yer alan taleplerimiz üzerine açık tartışmalar yürütmek ve katkı sunmak için davet ediyoruz:

1) Özgür ve kâr amacı gütmeyen, evrensel erişime sahip bir eğitim: LSE yönetiminin hükümete lobi yaparak hem yerli hem yabancı öğrenciler için öğrenim ücretlerini minimuma indirmesini talep ediyoruz.

2) İşçi hakları: LSE işçileriyle dayanışma içinde gerçek bir iş güvencesi, sıfır saatlik sözleşmelerin sonlandırılması, adil bir ücret ve en çok maaş alan işçiyle en az maaş alan arasındaki farkın sert bir şekilde azaltılmasını talep ediyoruz.

3) Gerçek bir üniversite demokrasisi: Doğrudan öğrenciler, akademik ve akademik olmayan çalışanlar tarafından seçilen, kurumun bütün yönetimsel kararlarını almakla sorumlu bir öğrenci-çalışan konseyi talep ediyoruz.

4) Tecrit: Okulun savaşlara, işgallere ve gezegenin yok edilmesine karışmış sömürücü ve yıkıcı şirketlerle tüm ilişkilerini kesmesini, onları tecrit etmesini talep ediyoruz. Buna fosil yakıt endüstrisi ve İsrail’in Filistin’i işgalinden kâr sağlayan tüm şirketler dahildir.

5) Özgürleşme: LSE’nin taciz politikasını değiştirmesi ve tacize sıfır tölerans uygulamasını talep ediyoruz. LSE’nin itaatsizliği kriminalleştiren ve özellikle Müslüman öğrenciler ile çalışanları hedef alan Terörle Mücadele Yasası’nı uygulamamasını talep ediyoruz. Polisin kampüse girmesine izin verilmemesini talep ediyoruz. LSE’nin ırkçılık, cinsiyetçilik, engellilere karşı ayrımcılık, homofobi, transfobi ve dini ayrımcılığın olmadığı bir mekan haline gelmesini talep ediyoruz. Okul yönetiminin eski etik kodu yeniden uygulamaya sokup yasal olarak bağlayıcı hale getirmesini talep ediyoruz. Uluslararası öğrencilerin güvenceleri ve eşitliğinin, özellikle de öğrenim vizesi konusunda garanti altına alınmasını talep ediyor, onları özgür üniversite projemize tümüyle dahil ediyoruz.

En içten dileklerimizle,

LSE işgalcileri

Kaynak: occupylse.tumblr.com

Çeviri: Onur Erem

AKADEMİSYENLERDEN DESTEK AÇIKLAMASI

Amsterdam, Londra ve dünyanın pek çok kentinde üniversitelerini işgal eden öğrencilerin fevkalade eylemlerine desteklerimizi ifade etmek üzere bu yazıyı kaleme alıyoruz. Bu eylemler birer ilhamdır. Öğrenciler ve onları destekleyen üniversite çalışanları, yönetimlerinin üniversitelerine el koymasına, her geçen gün artan öğrenci borçlarına ve üniversite emekçilerinin prekaryalaştırılmasına haklı olarak karşı çıkıyor.

Fakat bu talepler hikayenin tümünü anlatmıyor. Öğrenciler ve çalışanlar üniversitelerini işgal ederek tamamen farklı bir öğrenme mekanı yaratmak için deneysel birer adım attılar. Üniversite sisteminin para tarafından yönetilmemesi, eğitimin neoliberalizmin sınırlarına hapsedilmeyip bu sınırların ötesinde gerçekleşmesi için mücadele veriyorlar. Amsterdam’da, Londra’da ve diğer yerlerde öğrenciler eğitimlerinin demokratik özyönetim talebini öncelikli talep olarak öne çıkardılar. Eylemleri ve meclisleri doğrudan demokratik alternatifi kritik bir şekilde pratiğe dönüştürdü. Böylece otonom ve pazarlaştırılmamış eğitimin neye benzeyeceğini göstermek için yola çıktılar.

İşgalcilere mücadelelerinde her yürlü başarıyı diliyor ve topluma yönelen neoliberal saldırılara direnmek için mücadelelerinin anahtar role sahip olduğunu onaylıyoruz. Amsterdam, Londra ve diğer yerlerin öğrencileri aktif olarak yeni bir dünya inşa ederken tüm desteğimizi hak ediyorlar.

Prof. Mike Neary, Eğitim Fakültesi Dekanı, University of Lincoln

Dr. Sarah Amsler, Eğitim Fakültesi, University of Lincoln

Dr. Joss Winn, Eğitim Fakültesi, University of Lincoln

Richard Gunn, Siyaset Bilimi (emekli), University of Edinburgh

Dr. Adrian Wilding, Felsefe Enstitüsü, Friedrich-Schiller Universität Jena

Çeviri içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

Rektör Laçiner camiye gösterdiği ilgiyi eğitime göstermemiş

Kampüsünde 3 cami ve 53 mescite sahip olacak Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nin rektörü Laçiner, BirGün’ün camilerden rahatsız olduğunu iddia ederken üniversite endeksleri üniversitenin başarısının azaldığını gösteriyor

çanakkale-18-mart

05.03.2015 ONUR EREM @onurerem

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Rektörü Sedat Laçiner, BirGün’ün dünkü “3 camili bilim yuvası” manşetine twitter hesabından “Bazılarının üniversitede cami rahatsızlığı hala devam ediyor maalesef” diye yanıt verdi. Fakat Çanakkale 18 Mart’ın ibadet yerlerine gösterdiği özeni bilimsel araştırmalara göstermemesi üniversitenin başarısını son yıllarda geriletti.

Sedat Laçiner “bilimsel uluslararası makale sayımız dört yılda yüzde 64 arttı” dese de üç farklı üniversite başarı endeksinde Çanakkale 18 Mart’ın başarısı üç yıldır azalmakta.

3 yılda 81 sıra geriledi

URAP Endeksi’nde Laçiner göreve başladıktan sonra üniversitenin sıralamasının gerilediği gözüküyor. 2012-13 döneminde dünyada 1331. Türkiye’de 40. olan üniversite, 2013-14’te dünyada 1372. Türkiye’de 46., 2014-15 döneminde ise dünyada 1412. Türkiye’de 50. oldu. Böylece üç yılda üniversite dünya sıralamasında 81, Türkiye sıralamasında 10 sıra gerilemiş oldu.

Tübitak listesine giremedi

Tübitak’ın Girişimci ve Yenilikçi Üniversiteler Endeksi’nde 2012 yılında 45. sırada yer alan Çanakkale 18 Mart, sonraki iki yılda 50 üniversitelik listeye girmeyi bile başaramadı.

Bir diğer uluslararası endeks olan Scimago Ranking’de ise Çanakkale Üniversitesi’nin dünya sıralamasında 2013’te 1771. olan Çanakkale 18 Mart, 2014’te 1774’üncülüğe gerilemiş durumda.

Makale artarken başarı düşer mi?

Prof. Dr. Metin Balcı’nın Cumhuriyet Bilim Teknik için yaptığı ve 2011’de yayınladığı bir araştırma  ise üniversitelerde makale sayısı artarken başarı endekslerinde gerilemenin nasıl yaşanabileceğine ışık tutuyor. Prof. Balcı’ya göre Türkiye’deki üniversitelerde üretilen makalelerin önemli bir kısmı çok düşük seviyeli ve yayınlamak için para isteyen dergilerde yayınlanıyor. Balcı, Türkiye üniversitelerinde yaşanan makale artışlarına rağmen başarının artmayışını şu sözlerle açıklamıştı: “Bilimsel üretkenliği olmayanlar, tümü olmasa da bir kısmı, yayın için çeşitli yollara, etik dışı davranışlara başvurmaya başladı. Ciddi bir bilimsel süzgeçten geçmeyen ve para ile yayın yapan bu dergilere yönelme yolunu seçtiler.”

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum bırakın

İnanç özgürlüğünde rekor gerileme

Pew’in yayınladığı inanç özgürlüğü araştırmasına göre Türkiye’de hükümet baskısındaki artış rekor kırdı, bir yıl içinde en çok gerileyen büyük ülke oldu, Avrupa’nın en kötü ikinci ülkesi haline geldi

Religiousfreedom

03.03.2015 ONUR EREM @onurerem

Pew Araştırma Merkezi’nin yayınladığı “Dini Kısıtlamalar ve Düşmanlıklarda Son Eğilimler” adlı küresel araştırmada Türkiye bir yıl içinde inanç özgürlüğünün en hızlı gerilediği sekiz ülkeden biri oldu. 2013 yılındaki gelişmeleri inceleyen ve 26 Şubat’ta yayınlanan araştırmada inanç özgürlüğüne karşı hükümetin çıkardığı engeller konusunda Türkiye 198 ülke içinde 11. oldu. AKp hükümeti Avrupa’da Rusya’dan sonra en fazla baskı uygulayan ülke haline geldi.

Hükümet baskısı: Çok yüksek

Hükümet baskısının “çok yüksek” olarak tanımlandığı grupta yer alan Türkiye’nin önünde İran, Afganistan ve Suudi Arabistan gibi ülkeler bulunuyor. 2013’te Türkiye’deki hükümet baskısı 10 üzerinden 7.4 notuyla değerlendirildi. 2012’de 6.4 olan bu notta gerçekleşen bir puanlık artış, dünyadaki en hızlı sekiz artıştan biri oldu.

Rakip Uganda ve Sudan

Hükümet baskısı alanında Türkiye’den daha hızlı artış gösteren ülkeler arasında Burundi, Uganda ve Güney Sudan gibi ülkeler bulunuyor. Dünyadaki en yüksek nüfusa sahip 25 ülkenin karşılaştırıldığı listede ise Türkiye hükümet baskısının en çok arttığı ülke oldu.

Toplumsal baskı da var

2012 ve 2013 yıllarındaki gelişmeleri değerlendiren raporda Türkiye inanç özgürlüğüne karşı toplumsal baskılar sıralamasında da 37. sırada yer aldı, toplumsal baskı da ‘yüksek’ olarak tanımlandı. Pew’e göre Türkiye’de Evanjelik Protestanlar ve Mormonlar hükümet tarafından gözetlenmekten şikayetçi. Bu gruplar misyonerlik yapmak istedikleri zaman polis baskılarıyla karşılaşıyorlar. Raporda dünya çapında Yahudilerin gördüğü ayrımcılığın son yedi yılın zirvesinde olduğuna dikkat çekildi.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum bırakın

SYRIZA başarırsa tüm Avrupa’ya örnek olacak

SYRIZA’nın Troyka ile anlaşmasını ‘zafer’ olarak niyeleyen ASP Başkan Yardımcısı Maite Mola: SYRIZA’nın önündeki dört ayda kemer sıkmadan kurtulması tüm Avrupa soluna örnek olacak

ac41d-syriza09.03.2015 ONUR EREM @onurerem

Maite Mola yıllardır sol siyasetin içinde olan bir isim. İspanya’nın Navarra bölgesinde matematik öğretmenliği yapan Mola önce İspanya Komünist Partisi’nde ardından da pek çok sol partinin bir araya gelerek oluşturduğu Birleşik Sol’da önemli görevlerde bulundu. Bugün Birleşik Sol’un federal seviyede yönetim kurulu üyesi, İspanya Komünist Partisi’nin Navarra bölgesindeki siyasi sekreteri olan Mola, başkan yardımcısı olduğu Avrupa Sol Partisi’nde ise yürütme koordinatörlüğü ve uluslararası ilişkiler departmanı yöneticiliği yapıyor. Bir öğretmen olarak 32 yıldır sendikal mücadelenin de içinde olan Mola ile SYRIZA’nın zaferinin Avrupa soluna etkilerini, Podemos hakkındaki düşüncelerini, Birleşik Sol’un toplumsal hareketler ve sendikalar ile ilişkilerini konuştuk:

>> SYRIZA’nın Yunanistan’daki zaferinin Avrupa solu için büyük bir fırsat yarattığı konuşuluyor. Bunu biraz daha somutlaştırabilir misiniz? Avrupa solu bu zaferi kendi ülkelerinde nasıl bir kaldıraç olarak kullanabilir? İspanya’da Podemos’un yükselişinin dışında diğer ülkelerde nasıl yansımalar bekliyorsunuz?

SYRIZA’nın zaferi Avrupa’nın birçok yerindeki sol partileri olumlu etkileyecek. İktidara gelmenin mümkün olduğunu diğer ülkelerdeki radikal sol hareketler de gördü SYRIZA örneğiyle. AKEL’in Kıbrıs’taki iktidarından sonra ilk defa bir Avrupa Sol Partisi (ASP) üyesi ülkesinde iktidara geldi. Bu ASP için de çok önemli bir gelişme.

SYRIZA’nın kemer sıkma politikalarından kurtulmak için önüne koyduğu net bir program var. Bunu başarmaları diğer ülkelerde de insanların kemer sıkma politikalarından kurtulmanın mümkün olduğunu görmelerini sağlayacaktır.

Yani ilk aşamada SYRIZA’nın zaferinin verdiği bir umut var. İkinci aşamada ise SYRIZA’nın gerçekten istediği politikaları hayata geçirebilmesinin getireceği bir umut olacak. Bu yıl çok sayıda ülkede seçim var: İngiltere, Danimarka, Portekiz, Polonya, İspanya… Ve bütün bu ülkelerde solun güçlenme eğiliminde olduğunu görüyoruz. Eğer SYRIZA kemer sıkmadan kurtulabilirse hepimize örnek olacak.

>> SYRIZA’nın iktidardaki bir aylık performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?

SYRIZA’nın Troyka ile yaptığı anlaşmayı açık bir zafer olarak görüyorum. Kendilerine dört aylık bir aralık açmayı başardılar ve bu dört ayda ülkede büyük dönüşümler yapmayı hedefliyorlar. SYRIZA’nın dört ay boyunca yapacakları ve yapmayacakları hem kendisinin, hem Yunanistan’ın, hem de Avrupa solunun geleceğini belirleyecek. Dört ayın sonunda Troyka ile tekrar masaya oturduklarında Troyka hükümetin taleplerini kabul etmezse muhtemelen erken seçime gidecekler.

>> İspanya, Yunanistan gibi ekonomik krizin etkilerinin ağır bir şekilde hissedildiği bir ülke olsa da iki ülkenin içinde bulunduğu durumun farklılıkları da var. Bu benzerliklerden ve farklılıklardan, ve bunların sol için nasıl bir olanak yarattığından bahsedebilir misiniz?

Yunanistan ile işsizlik ve genç işsizliği oranlarında çok benziyoruz. İki ülkede de katlanılması zor seviyelere ulaştı bu oranlar. Eğitim, sağlık gibi her türlü kamu hizmetinin ve kamu kaynağının yok edilmesi, özelleştirilmesi ve yağmalanması konusunda da benziyoruz.

En büyük farklılık ise ülkelerimizin nüfuslarında. İspanya’nın nüfusu 47 milyon, Yunanistan’ınki ise 11 milyon. İspanya’da şu anda yoksulluk sınırı altında 13 milyon insan var. Bu sayı Yunanistan’ın toplam nüfusundan 2 milyon daha fazla. Bu İspanya’daki trajedinin boyutunu gösteriyor.

Bu fark, Troyka’nın İspanya’ya tutumunun da Yunanistan’la aynı olmamasına yol açıyor. 47 milyonluk bir ülkeyi Yunanistan’a yaptıkları gibi tamamen yıkmayı göze alamıyorlar çünkü İspanya’ya baktıklarında 47 milyon tüketici görüyorlar.

“Ne sağız ne soluz” diyen Iglesias, Beppe Grillo’ya benzeyebilir

>> Bu ortam Podemos’un yükselişine zemin hazırladı, parti yükselirken Birleşik Sol’dan da oy aldı. Birleşik Sol ve Komünist Parti olarak Podemos’a olan eleştirilerinizi soracağım ancak öncesinde Podemos’ta değerli bulduğunuz yanları öğrenebilir miyiz?

Podemos’a dair olumlu veya olumsuz bir şey söylemektense gerçekliği anlatayım. Podemos bir yıllık bir siyasi hareket. Bu süre siyasette çok kısa. Podemos’un neye evrileceğini bekleyip görmemiz lazım. Şu anda politikaları ne olarak anlaşılmıyor.

Beni en çok endişelendiren şey Podemos’un İtalya’daki Beppe Grillo’nun Beş Yıldız Hareketi gibi popülist bir partiye dönüşme ihtimali. Gerçek bir sol partiye de dönüşebilir ama şimdilik neye evrileceğini kestiremiyoruz. Şu anda söylemleri de çok dağınık. Bir gün sol bir söylemle konuşuyorlar, diğer gün değişiyorlar. “Monarşi’nin olumlu yanları da var” gibi şeyler söyleyebiliyorlar.

>> Podemos Avrupa Sol Partisi’ne üyelik için başvurdu mu?

Başvurmadılar, başvurmadıkları gibi biz onlara sormadan onlar “Avrupa Sol Partisi’ne girmeyeceğiz” diye açıklama yaptılar. Gerekçeleri ise partinin adında “sol” geçiyor olması. Eğer üye olurlarsa kendilerini sol olarak tanımlamak zorunda kalacaklar. Ama bugüne kadar “biz ne sağ ne de soluz” açıklamaları yaptıkları için bu yönde bir adım yapmak istemiyorlar. Eğer sola veya sağa bir adım atarlarsa seçmenlerinin bir kısmını kaybetmekten korkuyorlar. Hem solculardan hem sağcılardan en fazla oyu alabilmek için bu politikayı izliyorlar. Bu bir siyasi parti için meşru bir adımdır, bunu anlayabiliriz, fakat o zaman da bu partinin solcu olmadığını söylememiz gerekir.

>> Podemos’un lideri Pablo Iglesias Komünist Parti’nin gençlik örgütünden yetişmiş biri. Kendisiyle tanışıklığınız var mıydı?

Yok. Ama kendisi uzun yıllar Birleşik Sol için emek harcadı. Birleşik Sol’un maddi işleriyle ilgileniyordu, parti programının geliştirilmesine katkıda bulunuyordu.

>> Yoksullaşan ve siyasetten umudunu kesen insanların Birleşik Sol yerine Podemos’a yönelmesini neyle açıklıyorsunuz?

Podemos şu anda kendini ne sağ ne sol olarak tanımladığı için bu yükselişi yaşadı. Şu an anketlerde Podemos’u destekleyen insanların büyük bir kısmı iktidardaki merkez sağ Halk Partisi’ne oy vermiş insanlar. Geri kalan oyların çoğunluğunu da sosyal demokrat Sosyalist Parti’den aldılar. Bu seçmenler gelenekselleşmiş siyasi partilerden ve onların söylemlerinden bıkmıştı. Onlar için yeni kurulmuş, yükselişte olan, “light” bir partiye gitmek, solcu ve güçlü bir siyasi söyleme sahip bir parti olan Birleşik Sol’a gitmekten daha kolay. Kısaca, Podemos’un aldığı oylar bizim hedeflediğimiz kitlenin oyları değil, başka bir kitlenin oyları oldu.

>> Siz de Podemos’un yükselişi nedeniyle oy kaybetmediniz mi?

Evet, bizim de oy kayıplarımız oldu ama diğerlerine göre çok daha az. En az seçmeni biz kaybettik. Ama yine de bizim sormaya devam etmemiz gereken soru: Neden bu oyları biz kazanamadık? Bu insanları kazanmak için ne yapabiliriz? Anketlere göre oylarımız yüzde 6 ile 10 arasında. Bu da bizim yeterince insana ulaşamadığımızı gösteriyor. Onları ikna etmek için daha fazla çalışmamız lazım.

>> Az önce sorduğunuz sorulara yanıtınız nedir?

Burada bir nesnel bir de öznel neden var. Nesnel neden, kampanya gücündeki fark. 2014’teki Avrupa Birliği seçimleri öncesinde basın Podemos lehinde büyük bir kampanya başlattı. Bizim böyle bir imkanımız yoktu, Birleşik Sol basında kendine hiç yer bulamadı. Basının bunu yapmasının nedeni, Podemos’un soldan (hem sosyal demokratlardan hem de Birleşik Sol’dan) çok oy çalacağını düşünmeleriydi. En çok da sağcı basın bu kampanyayı yürüttü. Oysa beklediklerinin tersi oldu, Podemos en çok sağdan oy aldı. Bu deneyimin ardından medya Podemos’a tutumunu tersine çevirdi, artık yerden yere vurmakla meşguller.

Öznel neden ise şu: Birleşik Sol en başından beri meydan işgallerine ve 15M hareketine dahil olmuştu fakat bu hareketin bir parçası olmakla kalmayıp hareketin öncü güçlerinden biri olduğu mesajını kitleye iletmeyi başaramadı. Birleşik Sol yalnızca toplumsal hareketler ve sendikal mücadelelerle birlikte büyüyebilir. Bunu başaramazsak şimdiki gibi kötü sayılamayacak ama gerçekten etki yapmaktan da uzak kalacak bir oy oranında geziniriz.

Sandıktan daha önemlisi: Sokağı örgütlemek

>> Toplumsal hareketler ve sendikalarla ilişkiniz ne durumda?

Podemos’un aksine sendikalarla çok iyi bir ilişkimiz var. Toplumsal hareketlerle de iyi bir ilişkimiz var. Ancak bu hareketlerin büyük bir kısmı siyasi partilerle güçlü bir ilişki kurduklarında partilerin kendilerine bazı şeyleri dikte edeceğinden endişeleniyor. Toplumsal hareketlerin güvenini daha fazla kazanmak için çalışmamız gerekiyor. Toplumsal hareketlere eşit bireyler olarak dahil olup kendimizi anlatmamız lazım. Harekete gerçekten inanıp destek veriyor olmak lazım. Onlardan biri olmak lazım. Tepeden bakan bir şekilde, “Partimizi temsilen geldik” diye giderseniz size uzak dururlar.

Biz de bunun için çaba harcıyoruz. Fakat güven ilişkileri geliştirmek kısa vadede değil orta vadede gerçekleşecek ve etkisini gösterecek bir şeydir. Bu yüzden radikal sol olarak yalnızca seçim odaklı düşünmemeliyiz. Bu ilişkileri örgütleyebilmek uzun vadede seçimlerden daha önemlidir, seçimlere oranla daha fazla güç kazandırır. En az bunun kadar önemli olan bir diğer şey de sadece sandığı düşünmeyip sokaklarda olmaktır, toplumsal hareketlerle ve halk mücadeleleriyle sokakta yan yana olmaktır. İspanya’da solun sokakta olduğu özerk topluluklarla sokakta olmadığı özerk topluluklardaki seçim sonuçlarına baktığınızda da sokağın etkisini görürsünüz. Yüzde 15’e yüzde 4 gibi bir fark var arada. Eğer yalnızca sandığı düşünmeyip sokağa odaklanırsanız sandıkta da başarının geldiğini görürsünüz.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

“Laiklik ve cumhuriyet kavramlarını sol bir yorumla sahiplenmeliyiz”

Fransa’daki Sol Parti’den Corinne Morel Darleux, yaklaşan yerel seçim öncesi radikal solun stratejilerini, toplumsal hareketlerle ilişkilerini ve aşırı sağ ile mücadelelerini anlattı

96426-onurerem04.03.2015 ONUR EREM @onurerem

Corinne Morel Darleux, Fransa’daki Sol Parti’nin eko-sosyalist siyasetçilerinden. Sol Parti’nin diğer radikal sol partilerle bir araya gelip kurduğu Sol Cephe adına seçilerek Rhône-Alpes bölgesinde yerel yöneticilik yapan ve aynı zamanda Avrupa Sol Partisi’nin Yürütme Kurulu’nda yer alan Darleux ile Fransa’da yaklaşan yerel seçim öncesi radikal solun stratejilerini, toplumsal hareketlerle ilişkilerini ve aşırı sağ ile mücadelelerini konuştuk:

>> Fransa’da aşırı sağ 2014’te yükselişteydi. Yerel seçimlerde Ulusal Cephe oy oranını artırdı, AB Parlamentosu seçimlerinde ise birinci parti oldu ve sandalyelerin yaklaşık üçte birini aldı. Fransa’da bu yükselişe hangi dinamikler yol açtı?

Fransa’da umutsuzluğa kapılan büyük kitleler var ve onların Yunanistan’ın aksine oylarını radikal sola vermiyorlar. Hâlâ merkez sol ve merkez sağ iki partinin oy oranı yüksek. Bunların yanında bir de aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin yükselişini gördük. Aslında Ulusal Cephe oylarını çok artırmadı ama oy oranı arttı. Çünkü insanlar her geçen seçimde sandığa daha az gitmeye başladı.

Önümüzdeki hedeflerden biri insanları sandığa çekmek. Çünkü sandığa gitmediklerinde aşırı sağ, artan oy yüzdesiyle daha etkili oluyor siyasette. Ama insanları sandığa çekmek zor. Çünkü insanların temsili demokrasiye güveni kalmadı. Bunu Fransa’nın yakın tarihinde görebiliriz. Örneğin Fransa’da çoğunluk 2005’te AB Anayasası referandumunda hayır oyu kullandı. Ama siyasetçiler halkın iradesini dinlemedi ve anlaşmayı gözden geçirip 2008 yılında Lizbon Anlaşması adıyla yürürlüğe koydular. Üstelik yine halkın reddedebileceğinden korktukları için referandum bile yapmadılar. Bir başka örnek de Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın seçim döneminde verdiği hiçbir sözü tutmaması. Bunları gören halk verdiği oyun hiçbir anlamı olmadığını hissediyor, yöneticiler nasılsa istediğini bir şekilde yapıyor.

Bu nedenle büyük bir demokrasi kriziyle karşı karşıyayız. Radikal sol olarak umudunu kaybetmiş seçmenleri tekrardan sandığa çekerek oylarını almayı kendimize hedef olarak koyduk. Bunun için insanlara umut vaat eden bir siyasi proje geliştiriyoruz. Çünkü bugüne kadar Fransa radikal solu, sistemin sorunlarından fazlasıyla bahsederken sisteme bir alternatif sunmuyordu. Solun birinci amacı bir alternatif sunmak olmalı. Çünkü insanlar her şeyin ne kadar kötü gittiğini anlatmamız için bize ihtiyaç duymuyor, bunu zaten her gün kendi hayatlarında fazlasıyla görüyorlar. Onlara bir çözümümüz olduğunu göstermemiz lazım.

Oy vermeye gitmeyen insanların büyük bir kısmı artık siyasetle ilgilenmediğini söylüyor. Fakat bir kısmı da kendi öz örgütlenmelerini kurarak daha farklı bir siyaset yaratıyorlar. Örneğin çevre mücadelelerindeki ekolojik aktivistler devasa endüstriyel projelere, altyapı projelerine karşı direnmek için kendi örgütlerini kuruyorlar. Siyasi partilerde değil, sokakta örgütlüyorlar ve bu iyi bir şey. İspanya ve Yunanistan’ın aksine biz Fransa’da toplumsal hareketlerin eksikliğini hissediyorduk bu örgütlerden önce, bu yüzden çok önemli bu hareketler.

>> Hareketlerle nasıl bir ilişkiniz var?

Biz radikal sol olarak onlarla iyi bir ilişki geliştiriyoruz. Bu hareketler radikal solu da ileriye itiyor. Birlikte eylemler ve yürüyüşler yapıyoruz. Bugüne kadar siyasette, sendikalarda, diğer örgütlerde mücadele yürüten kişiler aynı kişilerdi, az sayıdalardı. Yeni toplumsal hareketlerdeki insanlar yeni insanlar. Onlarla ilişkimizi güçlendirmeye çalışıyoruz. Fakat bazıları özellikle siyasi partilerle ilişki kurmak istemediği için zorlanıyoruz.

>> Sizin bireysel olarak nasıl bir ilişkiniz var hareketlerle? Örneğin ZAD’lara* katıldınız mı?

Partimden yoldaşlarla birlikte çok defa bu hareketlere dahil olduk, destek verdik. Yeşiller de bu alanda iyi çalışıyor. O yüzden Sol Parti ve Yeşiller’e diğer partilerden biraz daha farklı bakıyorlar. Tabii ki burada nasıl destek verdiğiniz de önemli. Tepeden bakan bir şekilde direniş kamplarına yarım saatliğine gidip “Biz bu parti olarak sizi destekliyoruz, siz de bize oy verin” derseniz ciddiye alınmazsınız. Biz oraya birer birey olarak katıldık, son iki yılda çok defa o insanlarla birlikte direndik, kalplerini kazandık. Sol Cephe’nin içindeki partiler dışında hiçbir parti de gidip ZAD’dakilerin desteğini isteyemez, çünkü bu projelere onay verenler kendi belediyeleri, kendi belediye meclis üyeleri. Bu toplumsal hareketlerle birlikte radikal sol daha da büyüyecek.

*ZAD: Zone À Défendre, Savunulacak Bölge. Fransa’da ormanlık alanları yok edecek havaalanı ve baraj gibi projelere karşı çıkan insanlar ZAD ilan ettikleri bölgede kamp kurarak bu inşaatları yerinde engellemeye çalışıyor.

>> Fransa’da radikal sol en azından şimdilik bunu başarabilmiş, umutsuz seçmenlerin oyunu alabilmiş değil. Bunun nedenleri nedir?

Buna kesin bir cevap vermek zor fakat hipotezlerimiz var. Öncelikle 2012 cumhurbaşkanlığı seçiminde farklı sol partilerin desteklediği Sol Cephe’nin ortak adayı Jean-Luc Mélenchon yüzde 11 oy aldı. Bu o kadar da kötü bir sonuç değil. SYRIZA da birkaç yıl önce bundan çok daha düşük oy oranları alıyordu.

Bu sorunun cevabını yalnızca seçmenlerde değil, kendimizde de aramalıyız. Fransa’da radikal sol olarak net bir stratejinin geliştirememiş olmanın etkisini hissediyoruz. Halkın gözünde Hollande’ın partisi Sosyalist Parti’den ne kadar bağımsız olduğumuz tartışmalı. Son genel seçimde Komünist Parti gibi bazı radikal sol partiler çok sayıda noktada Sosyalist Parti’yi destekledi sağ adaylara karşı. Bu gibi hareketler seçmenin kafasında radikal solun Sosyalist Parti’den çok da farklı olmayacağı algısına yol açıyor. Bir yandan Sosyalist Parti politikalarına karşı çıkıp bir yandan da onunla seçim ittifakı yapmak çok çelişkili bir durum. İnsanlarda güven yaratmamız zor bu şekilde.

>> 22-29 Mart’taki yerel seçimlerde bu uygulamayı sonlandırabilecek misiniz?

Evet. Sol Cephe’deki tüm partiler Sosyalist Parti’den bağımsız olarak girecek seçime. Ayrıca Yeşiller’i de pek çok seçim bölgesinde bu ittifaka dahil ettik. Umarım bu yeni bir dinamiğin tabanı olabilir, parti tabanlarının ötesinde yeni insanları siyasete çekebiliriz. Daha geniş bir kitlenin yalnızca seçim günü bize oy vermesini değil, aynı zamanda seçim dönemi dışında da siyasete dahil olmasını istiyoruz. Bunun için bazı bölgelerde halk meclisleri kurmayı başardık. Büyümekte olan bir dinamik var.

Sarkozy ve Hollande’ın ortak noktası: Güvenlik politikaları

>> Ocak ayındaki Charlie Hebdo saldırısının ardından Fransa’da güvenlik politikaları tekrar gündeme geldi. Hükümetin ve sağ partilerin gündemindeki güvenlik politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu risk hâlâ orada. Bunu geçmişte de gördük. Sarkozy de Hollande da her konuyu, her şiddetli olayı bahane ederek güvenlik yasaları çıkarmak istiyor. Hebdo saldırısının ardından henüz bir yasa girişimi yapılmadı ama bunların tartışılması bizi endişelendiriyor. Güvenlik yasalarının yanı sıra, çıkardıkları tüm yasalarda güvenliği insan haklarına ve özgürlüklere tercih eden maddeler oluyor maalesef. ZAD eylemcilerini de “ulusal güvenlik tehdidi” ilan ettiler, çevrecilerin ve ekolojik aktivistlerin ulusal güvenliğe tehdit olduğunu söylediler! Bu nedenle ekolojik aktivistlere ve toplumsal hareketlere casusluk yapıyor Fransız devleti, bu insanları ağır cezalarla yargılıyor.

>> Radikal sol olarak aşırı sağ ile nasıl mücadele etmeyi planlıyorsunuz?

Fransa’daki durum gerçekten çok karışık. Örneğin son dönemde yeni stratejilere sahip yeni aşırı sağcı hareketler çıktı. Bunlar gençlik içinde çok hızlı örgütleniyor. Filistin aktivistlerini örgütlemek için “Filistinlilerin haklarını savunuyoruz” diyorlar. Böylece genç insanları etraflarına çekiyorlar. Bir süre sonra anti-semit bir aşırı sağ yapılanmasının parçası oldukları anlaşılıyor. Filistin mücadelesi her zaman radikal solun desteklediği bir mücadele olmuşken şimdi radikal sağ, radikal solun söylemleriyle örgütlenmeye çalışıyor. Kelimelerimizi ve söylemimizi ele geçirmeye çalışıyorlar.

Ayrıca siyasal İslam’a karşı, radikal solun terk etmiş olduğu laiklik, cumhuriyet gibi kavramları yeniden sahiplenip kullanmamız şart. Bir arada yaşamın ne olduğunu, Fransız kimliğinin ne olduğunu, hayatı paylaşmanın ne olduğunu tartışmamız lazım. Radikal sol bu konularda çekingenlik gösteriyordu, bu kavramların radikal sağa ait olduğu düşüncesi vardı. Fakat bu kavramların radikal sol için ne anlama geldiğini açıkça tartışmamız, bu kavramları yeniden sahiplenip kullanacak cesareti bulmamız şart.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum bırakın

Kemer sıkmaya karşı uluslararası cephe: AAA

Haftasonu Avrupa Sol Partisi’nin Atina’daki Olağanüstü Başkanlar Kurulu’na katılan ÖDP Eş Genel Başkanı Bilge Seçkin Çetinkaya, toplantıdan izlenimlerini ve eylem planını BirGün’e anlattı

CAE7FZPXIAAFQAr

16.03.2015 ONUR EREM @onurerem

Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Eş Genel Başkanları Bilge Seçkin Çetinkaya ve Alper Taş, haftasonu Avrupa Sol Partisi (ASP) Olağanüstü Başkanlar Kurulu’na katılmak üzere Yunanistan’ın başkenti Atina’daydı. Yunanistan’ın Avrupa Birliği ve Troyka ile müzakereleri, SYRIZA’nın programını hayata geçirmek için eylem planı ve Almanya solunun yapabileceklerinin konuşulduğu toplantıdan Kemer Sıkmaya Karşı İttifak (Alliance Against Austerity – AAA) ağı yaratma kararı çıktı. Çetinkaya, basına kapalı gerçekleşen toplantının ardından izlenimlerini BirGün’e anlattı:

Toplantıda SYRIZA’nın iktidara geldikten sonra yaşadıkları ve SYRIZA’ya destek vermek için yapılabilecek şeyler toplantının ana gündemiydi. SYRIZA’nın kendi programını hayata geçirme kararlılığı devam ediyor, fakat bunun için zamana ihtiyaçları var. Ayrıca uluslararası ve ulusal medyalarda SYRIZA’ya karşı büyük bir manipülasyon yapılıyor. ASP olarak buna karşı ne yapabileceğimizi konuştuk.

Toplantıdan çıkan bir diğer karar da AAA’nın kurulmasıydı. Finans kuruluşlarının verdiği notlardan esinlenerek isimlendirdiğimiz AAA’ya, ASP partilerinin dışında kemer sıkma politikalarına karşı çıkan tüm partiler, örgütler ve kuruluşları dahil ederek neoliberal kemer sıkma politikalarına karşı uluslararası bir cephe oluşturmayı hedefliyoruz. Bu, aynı zamanda SYRIZA’nın da elini güçlendirecektir. Biz de Türkiye’de Yunan halkıyla dayanışma için yapabileceklerimizi konuşuyorduk, AAA bunun için önemli bir araç olacak.

Burada Almanya’daki ASP üyesi Die Linke’ye büyük bir görev düşüyor. Alman kamuoyundaki SYRIZA’yı karalayan, hakaret eden ifadelere rağmen SYRIZA’yı savunuyorlar. SYRIZA’nın Almanya’dan 2. Dünya Savaşı’na dair tazminat talebi Alman kamuoyunda “Yine mi 2. Dünya Savaşı” tepkisi yaratıyor. Die Linke’nin yaptığı gerçekten çok zor bir iş ve kendi popülaritelerini de azaltıyor. Ancak bunu Ukrayna’daki savaşa karşı çıkarak kazandıkları popülarite ile dengeliyorlar.

Biz de SYRIZA’ya “hükümet oldunuz ama iktidar olabildiniz mi” sorusunu yönelttik. Pek çok kurumda yapmak istedikleri reformlara karşı büyük bir direniş olduğunu ifade ettiler. Özellikle yolsuzluk ve vergi kaçakçılığı konusunda radikal adımlar atmak istiyorlar fakat önce bu direnci kırmayı başarmaları gerekiyor. Örneğin yayın kuruluşlarının lisanlarının yapıldığı ihalede büyük bir yolsuzluk gerçeklemiş, bu ihalenin tekrardan yapılması gerekiyor. Fakat kurumlar Yunan hükümetine büyük bir gelir sağlayacak bu yeni ihaleye karşı direniyorlar.

Türkiye’ye dair çok konuşulmadı, olağanüstü bir toplantı olduğu için. Fakat AKP’nin ‘SYRIZA bizi örnek aldı’ açıklamasını aktardığımızda gülüşmeler yaşandı.

ASP Başkanı: Sonuna kadar yanınızdayız

Atina’daki toplantıda konuşan Avrupa Sol Partisi Başkanı Pierre Laurent, Yunan Hükümeti’ne desteklerinin tam olduğunu bir kere daha açıkladı. “Sonuna kadar dayanışma içinde olacağız” diyen Laurent, Avrupa liderlerinin Yunan halkının iradesine saygı göstermesi gerektiğini söyledi. Avrupa Merkez Bankası’nın Yunanistan’a karşı tutumunu da ‘şantaj’ olarak değerlendiren Laurent, “SYRIZA’nın Yunanistan için hazırladığı yol haritasına hiçbir uluslararası kuruluşun engel olmamalı” dedi. Laurent, 30-31 Mayıs’ta Paris’te düzenlenecek olan Avrupa Alternatifler Forumu toplantısında da SYRIZA’ya desteğin gündemde olacağını anlattı.

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum bırakın