Gezi’nin tanıklığı performansa dönüştü

Gezi Direnişi’ndeki tanıklığını 2 saatlik bir dans performansına dönüştüren ve Almanya’da sahneleyen Gizem Akman ile Gezi’yi, performansı ve Türkiye’de sahnelenememe nedenlerini konuştuk 0fce3-gezi31.12.2014 ONUR EREM @onurerem

Gizem Akman 19 gün boyunca Gezi Direnişi’nde yer almış bir performans sanatçısı. Performanslarını sahnelere sıkıştırmaktansa sokakta gerçekleştirmeyi tercih eden Akman, Ali İsmail Korkmaz’ın öldüğü gün, Çernobil’in yıldönümü ve 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde kamusal alanlarda performanslar sergilemişti.

Aralık’ta Frankfurt’ta üç gün üst üste, “Gezi Parkı’nın 19 Günü: Bir devrimin hayali ve travması” adlı iki saatlik bir performans sahneleyen Akman ile Gezi’yi, kendi deyimiyle “medyanın yansıttığı ile gerçekte olanlar arasındaki boşluğu tercüme eden” performansını ve Türkiye’de sahnelenmeme nedenlerini konuştuk.

» Gezi’de ve sonrasında Gezi’yle ilgili performanslarınız olmuştu. Park ve direnişle ilişkinizi anlatabilir misiniz?
Yıllardır ekoloji, kent, emek ve benzeri alanlardaki mücadelelerin bir parçası olarak Gezi’yle ilişkilenmem kaçınılmazdı. Gezi Parkı öğrencilik yıllarım ve sonrasında dostlarla gerek grup çalışmaları, buluşmalar yaptığımız, gerek sadece durup nefes aldığımız, bazen kalabalıktan kaçış olarak kullandığımız ve hatta konakladığımız bir alandı. Öyle ki doğaçlama gibi bazı dersleri okulda yapmaz, hava koşulları uygunsa parkta yapmayı tercih ederdik. Hem konumu, işlevselliği hem de elbet duygusal bir yeri ve anlamı vardır benim hayatımda.

» Dış ortamlarda performanslar yapan bir sanatçı olarak sokak ile olan ilişkinizi nasıl tarif edersiniz?
Sokakta performans yapmaya çok erken yaşlarımda başladım. Bir derdi, fikri, tepkiyi bir bilet alınarak izlenebilen, İtalyan veyahut farklı biçimlerdeki sahne olarak kullanılan zamanı ve alanı sınırlı mekanlara sığdırmaktansa, halka açık ve tepkisel, fikri özgürlüğümü sınırsızca paylaşabileceğim alanlarda yani sokakta yaşamayı dert edinmişimdir. Kamusal alan tartışmalarına da böylelikle erken vakit dahil oldum. Ali İsmail Korkmaz için yaptığım performans, Ali’nin ölüm haberini aldığım anda gelişti. O gün için birkaç arkadaş işgal teması üzerinden Taksim Meydanı’nda buluşup çağdaş sirk sanatları bazlı performanslar gerçekleştirecektik. Ölüm haberini aldığım gibi gelecek olanları aradım ve bunun bu pratikle mümkün olamayacağını ama yine de katılmak isteyenlerle farkındalık yaratmak adına bir işgal yapmak istediğimi belirttim. Dostum Ayşe bu konuda bana destek oldu ve trafik ışıklarında hazırladığımız pankartlarla işgale başladık. Amacım görebildiğimiz herkesin gözlerinin içine bakıp “Bugün ne oldu biliyor musun? Ali İsmail Korkmaz katledildi!” diyebilmekti. Bir taksici arabasını üzerimize sürdü, taksiciye tepki gösterenler oldu, haberlere yansıdı. İnsanlar böylesine bir saldırıya tepkisiz kalamadılar.

» Son performansın ortaya çıkış sürecini anlatabilir misiniz?
Ocak 2014’te bir drama sınıfının öğrencileri olan göçmen arkadaşlarla hareket atölyesi yapmak için Frankfurt’taydım. Başka bir proje için bağımsız dans sanatçıları topluluğundan bir sanatçı ve bu projenin prömiyerini gerçekleştirdiğimiz tiyatro topluluğu ile görüşme halindeydik. Görüşmeler ve toplantılarda konu Türkiye’deki koşullara, sanatçıların durumlarına ve üretimlerine oradan da benim ne yaptığıma, sokağa, direnişe ve Gezi Parkı’na geliyordu. İstanbul’a dönüşümün ardından ortağım Tobias Winter beni arayıp Almanya’da konuştuğumuz kişilerin heyecanla benden ve Gezi’den bahsettiğini, protestolar üzerine de bir enstelasyonun bulunduğu Almanya-Karlsruhe ZKM’deki sergiye gittiklerini anlattı. Gezi’yi anlatırken, sözcüklerimle ve bedenimle sanki olan biten her şeyi yeniden yaşıyor ve yaşatıyor halimden çok etkilendiğini, bunu sahnede denemenin nasıl bir şey olacağını büyük bir merakla hayal etmeye başladığını söyledi. Bahsettiği proje çok fazla özel alanıma dair bir metinden oluşuyordu ve ben tereddütlüydüm. Öncelikle neden hep biz diye anlatıyorsun, sen ne yapıyordun o günlerde dedi. Benim için cevabı oldukça zor bir soruydu. Gezi’de “ben” yoktu ki ortada, en azından bu soruyla karşılaşana kadar. Uzun uzun tartıştık. Öncelikle Gezi’de kaç gün durduğumun cevabını bulduk. Metni yazmak için elimde olan materyaller hafızam, telefonumdaki mesajlar, e-postalarım, sosyal medya hesaplarımdaki yazışmalar idi. Bunların dışında Gezi protestoları süresince kanıt toplamak üzere çekmiş olduğum binlerce fotoğraf ve video vardı. Uzun ve çetrefilli bir çalışma sonrasında metni yazmayı başardım. İnanın ki prömiyer gününe kadar baştan aşağıya korkudan tir tir titriyordum. Özel olan politiktir dedik, kolları sıvadık.

» Performansın ortaya çıkan metnini nasıl anlatırsınız peki?
Metin, otobiyografik yoğunluğu olan bir metin elbette ama 19 gün boyunca olan, uluslararası medyada dahi konuşulan/çizilen, dünyanın dört bir yanındaki direnişlerde yaşanan, erişebildiğimiz, ulaşabildiğimiz, hafızamızın yardım ettiği kadarıyla katabildiğimiz objektif bir bakışa ve söyleme dair cümleleri de büyük ölçüde içeriyor, görüntü ve görsellerle destekleniyor.

“Türkiye’de gerçekleştirmek şu an mümkün değil”

“Türkiye değil bütün dünyanın hâlâ taze taze gündeminde duruyor Gezi. Günümüzde devam eden birçok direniş ve biçimleri Gezi ile karşılaştırılıyor. Sebebi; proje fikrinin burada doğması, bir nevi insanların anlatılanlara verdikleri tepkilerden kaynaklı olduğundan, anaakım medyadan ve internette bulabildikleri sınırlı bilgi dışında başka materyale ulaşamadıklarından, bu sayede öğrendikleri yepyeni sorular/cevaplar doğurduğundan, projenin özünde herhangi koşulda ve yerde paylaşabilmenin öneminden dolayı ve bir de şu an projelerimizi prova mekânımızın ve dahası maddi/manevi desteğimizin burada olması nedeniyle Almanya’da yapıyoruz.

Talep olmasına rağmen bu projeyi Türkiye’de gerçekleştirmeyi şu an için düşünmüyoruz, çünkü koşullar burada uygun değil, en azından şimdilik.Yoksa tabii ki Türkiye’de oynamak isterdik. Sahneler tekelleşmiş ya da kapanmış durumda. Açıkçası Türkiye’de prodüksiyon yapmak için bütçe bulmak da oldukça zor. Görüş olarak da kolay destek bulabileceğimiz günlerde değiliz. Sahne kurulumu da ciddi bir lojistik gerektiriyor, Türkiye’de tüm bunları şu an baştan yapmak mümkün değil. Oyun da hedef kitle olarak Avrupa izleyicisi için yazıldı. Metnin şu anki kurgusuna göre orada oynamaya devam etmek durumundayım. Oyunun ana temalarından birisi “çeviri/tercüme”, gerçekte olan biten ile medyanın yansıttıkları arasındaki boşluk. İnsanlar Türkiye’nin siyasi/politik gelişmeleriyle ilgileniyor ama doğal olarak bilgiyi yoğun olarak medya aracılığıyla ediniyorlar. Bu oyun izleyici ile gerçeğin bire bir aktarımı olan bu metnin kişisini karşı karşıya getiriyor. Yani olmakta olan şey tam olarak sahnede izledikleri kişinin tabi kaldığı durumdur. Bu da bir yüzleşmeye vesile oluyor.

Almanya’da zorlama olmayan bir ilgi var ve programımızda şu an orada devam etmek var. Katılım çok yüksekti. Gazete ve radyoların ilgisi motive edici ve izleyicilerin de ilgisi çok samimiydi. Turne planında mayıs ve temmuz ayı boyunca Braunschweig, Berlin, Hamburg, Marburg, Köln, Bremen gibi aşağı yukarı kesinleşmiş şehirler var. Tiyatrolarla görüşülüyor, tarihleri belli olunca en kısa sürede duyurusunu yapacağız.”

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum bırakın

‘İşkenceyle irademi kırmaya çalıştılar’

177 günlük tutukluluğun ardından serbest bırakılan İsrailli vicdani retçi Uriel Ferera “Bana fiziksel ve sözlü şiddet uygulayarak irademi kırmaya çalıştılar, pes etmedim” dedi

http://static1.972mag.com/wp-content/uploads//2014/05/week-140424-0501003.jpg02.01.2015

19 yaşındaki İsrailli vicdani retçi Uriel Ferera 177 günlük tutukluluğun ardından serbest kaldı. 21 Aralık’ta özgürlüğüne kavuşmasının ardından ilk defa konuşan Ferera “177 gün boyunca beni 10 defa mahkemeye çıkarıp tekrar hapis cezası verdiler. Ama son mahkemede ‘kötü ve uyumsuz davranış nedeniyle askeri yükümlülüğü yoktur’ kararı verildi” dedi. İsrail’de İngilizce yayın yapan +972 dergisine konuşan retçi şunları anlattı: “Önce beni ordu psikologuna gönderip deli raporu vermeye çalıştılar. Böylece işgalci İsrail Ordusu’na eleştirilerim karşısında gerçekle yüzleşmekten kaçıp bana ‘deli’ diyerek kurtulacaklardı. Ben bunu reddettim ve art arda 10 hapis cezası aldım. Ben işgalci bir ordunun parçası olmadan sivil hizmet yapmak istiyordum. Başka bir ulusun ezilmesine yol açan bir sisteme katkı sunamam”.

‘MÜCADELEYE DEVAM’

Hapiste fiziksel ve sözlü şiddetle iradesini kırmaya çalıştıklarını da aktaran Uriel Ferera, kendisinden önce Omar Sa’ad’ın sağlığının ‘aniden’ kötüleşerek hastanelik olduğu bir hapishanede kalmanın endişe verici olduğunu, fakat başına öyle bir durum gelmediğini söyledi. Daha önce hapiste 170 günden fazla kalan Nathan Blanc’ın ailesinin kendi ailesiyle dayanışma gösterdiğini anlatan Ferera “Artık hayatıma kaldığım yerden devam edip yüksek eğitimime devam edeceğim. Hayatımdan 177 günün çalındığını düşünmüyorum, aksine 177 gün boyunca düşüncelerim için mücadele vermiş olarak görüyorum kendimi. Bundan sonra da işgal karşıtı mücadelelerin içinde olacağım” ifadelerini kullandı.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum bırakın

Akdeniz solu İstanbul’da buluşuyor

Avrupa ve Ortadoğu ülkelerinden sol partiler yarın Avrupa Sol Partisi ve ÖDP’nin İstanbul’da organize ettiği Solun 2. Akdeniz Konferansı’nda buluşacak

https://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/thumb/7/72/European_Left_logo.svg/1154px-European_Left_logo.svg.png19.02.2015 ONUR EREM @onurerem

Avrupa Sol Partisi (ASP) ve Türkiye üyesi ÖDP’nin organize ettiği Solun 2. Akdeniz Konferansı Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri İstanbul’da, Taxim Hill Otel’de gerçekleşecek. Rojova’nın Afrin, Cezire ve Kobane kantonlarının başkanlarının da katılacağı konferansta İspanya, Fransa, İtalya, Yunanistan, Mısır, İsrail, Filistin, Fas, Tunus, Kıbrıs, Almanya, Danimarka ve Lübnan’dan sol parti ve hareketlerin temsilcileri bulunacak.

ÖDP Eş Genel Başkanı Bilge Seçkin Çetinkaya konferansın önemini ve arzulanan sonuçlarını BirGün’e anlattı:

“SYRIZA zaferinden sonra tüm Akdeniz ve Avrupa bölgesi için demokratik, kemer sıkma politikalarından uzaklaşmış ve daha az baskıcı bir bölge ihtimali ortaya çıktı. İspanya’da yaklaşan seçimlerle birlikte bunu geleceksizleştirme politikalarına karşı bir dalgaya dönüşebiliriz. Rojova kantonlarının da bölgedeki gerici güçlere karşı bir alternatif olarak önemi ortada. Konferansta Mısır’daki gibi başarıya ulaşmayan isyanlar karşısında ne yapabileceğimizi de konuşacağız. SYRIZA’nın deneyimleri, küresel egemen güçlerin parlamenter yolla ve hareketlerle geriletilip geriletilemeyeceği konusunda hepimize öğretici olacak. Bölgedeki ülkelerdeki ekoloji ve sosyal adalet gibi sorunlar tüm bölgeyi etkiliyor. SYRIZA kalabalık bir heyet olarak gelecek. Emperyalist savaşlar nedeniyle kaçanlar, Akdeniz’de gözlerimizin önünde kitlesel bir şekilde boğuluyor. Bu toplantının transit ülke olan Türkiye’de gerçekleşmesi önemli. ASP zaten kıtadaki sol partilerle işbirliği içinde, ama kendimize Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da müttefikler bulmamız, orada solu güçlendirmemiz lazım. Karşımızdaki güçler, şirketler dünya çapında hareket ediyor. Bunlara karşı toplumsal hareketler ve sendikalar da aynı şekilde karşı koymaya çalışıyor. Siyasi partiler bu anlamda biraz geride kaldı, sosyal hareketlerden öğrenerek bu açığı kapatacağız.”

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

“AK Parti Türkiye’yi Dârülharp olarak görüyor”

Star yazarı iktisatçı Prof. Dr. Eser Karakaş AKP’nin Türkiye’yi Dârülharp olarak gördüğünü söylerken “AK Parti şimdilik rantı AB’ye tercih ediyor” diyor

Eser Karakaş, bu söyleşide söyledikleri nedeniyle Star gazetesindeki işinden kovuldu.

Eser Karakaş, bu söyleşide söyledikleri nedeniyle Star gazetesindeki işinden kovuldu.

30.12.2014 ONUR EREM @onurerem

İktisatçı Prof. Dr. Eser Karakaş, AKP’nin son dönemde AB’ye karşı söylemini eleştiren bir akademisyen. Türkiye’nin bir hukuk devleti olabilmesi için tek yolun AB üyeliği olduğunu söyleyen Prof. Karakaş, AKP’nin iç politikada sıkıştıkça kaba bir milliyetçilikle, kitlesine hayali düşman olarak AB’yi gösterdiğini anlatıyor. Aynı zamanda Star gazetesinde köşe yazarlığı yapan Karakaş ile AB, muhafazakarlık, Erdoğan’ın açıklamaları ve Gezi üzerine konuştuk:

>> Neden AB olmadan Türkiye’nin hukuk devleti olamayacağını düşünüyorsunuz?

Bizim kuşak, en azından sol teorilere kulağı alışık olanlar mekanik bir şekilde ekonominin hukuku ileri taşıyacağını düşündü. Ekonomi belli bir seviyeye gelirse hukuk devletinin işlemeye başlayacağını sandı. Ama son 30 yılda hukuk bir üst yapı kurumu olmaktan çıkıp bir altyapı kurumu olmaya dönüşüyor. Artık hukuk ekonomiyi ilerletecek, tersi değil. Bugün hukuku üretenler yerel ekonomiler değil, uluslarüstü kurumlar. Bu bence çok iyi bir şey.

21. yüzyılda evrensel hukuk günün en ileri hukuk düzenidir. Bugün bence ABD ve Avrupa Birliği hukukudur en ileri olan. Sol hareketler buna çok sıcak bakmıyor ama sermayenin serbest dolaşımıyla birlikte büyümenin motoru olan ulusal tasarruf kavramı anlamını yitiriyor. Küresel tasarruf havuzu var yılda en azından 4 trilyon dolara yakın. Bu para her yıl yatırım için yer arıyor. Kim o havuzdan daha fazla kaynak çekerse daha fazla büyüyecek. Peki o paranın sahipleri hangi ülkelere daha rahat yatırım yapabilecek? Bunun cevabı çok açık, daha güvenilebilir ülkeler, hukuku gelişmiş ülkeler. Türkiye için de AB meselesi burada devreye giriyor. AB meselesi asla yalnızca ekonomik bir iş değil ama iktisatçı olarak her zaman şuna vurgu yapıyorum: AB ile Türkiye çok yakınlaşmadan veya bütünleşmeden Türkiye o evrensel hukuku üretemeyecek. Bu konuda benim kafam çok net. Neden üretemeyecek? Sosyalist arkadaşlar bu görüşlere çok sıcak bakmazlar fakat evrensel hukuk talebi dipten gelmiyor Türkiye’de. Geniş seçmen çoğunluğunun evrensel hukuk dışında kalmaktan rasyonel çıkarı var. Sadece cehaletten veya bazı dini eğilimlerden kaynaklanmıyor şu anki durum. Buna iktisatçılar olarak rasyonel cehalet de diyoruz. Adam bilmiyor, ama bilmemekte faydası olduğunu da biliyor. Türk toplumuna ter türlü şartlanmayı aşıp objektif olarak bakabilirsek 56 milyona yaklaşmış seçmen kesimi içinde beyanname ile vergi veren yalnızca 1 milyon kişi var. Böyle bir toplumda diyorsunuz ki “gel evrensel hukukun içine gir”. “Girip ne yapayım” diyor adam, “mesela vergi ver” diyorsunuz. O da “kusura bakma abi ben girmeyeyim” diyor. “Uzun vadede senin çıkarına olacak” deseniz bile “almayayım abi” diyor. Seçmenin çoğu İsveç standartlarında bir devleti rasyonel gerekçelerle kabul etmiyor. 26 milyon çalışan var 10 milyonu kayıt dışı. Gideceksin sanayiciye, bazı yerlerdeki sanayici hiç üretken değil ama teşviklerle işini çeviriyor, diyeceksin ki “Sen bu teşvikten vazgeç, hatta belki batarsın ama Türkiye hukuk devleti olacak”. Adam sana “git işine” der.

Hukuk devleti dediğiniz üretilen bir mal gibidir, talep olur, üretilir. Talep olmayınca üretilmiyor. Bunu değiştirmenin tek yolu ABD, İngiltere ve Almanya başta olmak üzere küresel güçlerin kendi çıkarları için Türkiye’yi AB’ye almaya karar vermesi olur. Başka türlü Türkiye’de hukukun üretilmesi mümkün değildir. Ben bunu 25 senedir söylüyorum.

VERGİ VERSE YOLSUZLUĞA DUR DER

Herkes soruyor şimdi “Bu kadar yolsuzluk oluyor AK Parti neden yüzde 50” diye. Çünkü adam vergi vermeyince “Adamın biri başka bir adamı soydu” diye düşünüyor, “Ben karışmam diyor”. Oysa soyulanın kendisi olduğunu anlasa “Hop” der. Aynı şey 28 Şubat’ta da vardı, askerler yaptı. 90 milyar dolar bankalardan buharlaştı. İnanılmaz bir para. Sokaklarda 90 milyar dolar ne oldu diye yürüyen tek bir kişi göremedik. Çünkü insanların bir kısmı vergi vermiyor, diğerleri de vergi verdiğinin bilincinde değil. Herkesin cebine ver brüt maaşını, Aralık ayında da al, bak nasıl ayaklanıyorlar en küçük yolsuzlukta. “Yahu bu benim paramı kendi cebine indirmiş” derler.

Türkiye’de ilk defa 2006 yılında meyvelerdeki kimyasal atıklara kabul edilebilir oranlarda sınır getiren yasal düzenleme çıkartabildik, AB uyum yasalarıyla birlikte. Çoluğumuzu, çocuğumuzu zehirledik bu yasa çıkana kadar. Şimdi eğer üçkağıt yapılmıyorsa en azından yediğimiz kirazdaki zehir miktarı Fransa’daki insanların yediği kadar. Veya şeker ölçümü yapan tahlil labaratuvarlarının setleri uyumlu olmadığı için ölçülen değerler farklı çıkıyordu. AB demek bu demek. Ben buna bakarım, yediğim içtiğim temiz olsun, doktora gittiğimde tahlillerim düzgün yapılsın, egzoz dumanı kabul edilebilir seviyelerde olsun hayat bu demek.

“Rant dağıtabilmek için AB reformlarını durdurdular”   

>> AKP iktidara AB reformları sözüyle geldi ancak bugün AB karşıtı söyleme sahip. Sizce Erdoğan “milli görüş gömleğini çıkardım” derken doğruyu mu söylüyordu? Bu gömleği liberal hırkalar, merkez sağ kazaklar ile kamufle edip işi bitince bunları çıkardı mı?

Orada Erdoğan’ın yalan söylediğini zannetmiyorum. Ama unutmayın AK Parti’nin kadroları muazzam, iyi yetişmiş, yetkin, 5 yıl sonrasını görebilen, dünyayla güçlü ilişkileri olan kadrolar değil. AB sürecine girerken devletin teşvik sistemine son vermeleri gerektiğini bilmiyorlardı. Türkiye’de siyaset teşvik sistemiyle işliyor. Kamu ihale kanunu değiştiremeyeceklerini AB’deki kamu ihale sistemini benimsemeleri gerektiğini bilmiyorlardı. İktidara geldikten sonra bunu gördüler. AB’nin yalnızca askeri nötralize etmek olmadığını, AB’nin maddi hukukunda hiç düşünmedikleri ve kendi siyaset etme tarzlarını, rant üretme tarzlarını çok sıkıştıracak şeyler olduğunu gördüler. Türkiye’de kaynakları devlet dağıtır, devletin dağıttığı kaynağa da rant denir. AB ile bunun değişmesinin zorunlu hale geldiğini görünce AB’ye fren yaptılar. Rant dağıtmadan, başka türlü nasıl siyaset yapacaklarını bilmiyorlar zaten.

>> AKP’nin son dönemde AB’ye karşı sertleşen açıklamalarını neye bağlıyorsunuz? İç siyasette sıkıştıkça hayali düşman üretip saldırma taktiği mi, yoksa AKP gerçekten AB ile ipleri atmayı düşünüyor mu?

İçerde sıkıştıkça kaba bir milliyetçilikle böyle saldırıyorlar. Gerçi milliyetçiliğin rafinesi de olmaz. Milliyetçilik dünyanın en iğrenç şeyidir. Altını çizerek söylüyorum, milliyetçilik kadar iğrenç bir şey yoktur. Aşağılık bir şeydir. Bunu daha zarif yapanlar da var ama özünü değiştirmez. İğrenç milliyetçilik süreçlerinin kaba halini görüyoruz burada.

Bu söylemin tamamen blöf olduğunu sanmıyorum. Hükümet şu anda rant yaratamıyor kriz nedeniyle. Gelir düştü. Ortalama vatandaşın damarını iyi biliyorlar. Türkiye’de temsili seçmen BBP’lidir. Biraz milliyetçi, biraz muhafazakar. Oyunun düşük olmasına bakmayın. Temsili seçmenin çizgisi Milli Görüş çizgisi değildir, BBP’lidir ama bunu iyi kullanamadığı için iktidara gelemez. AK Parti bunu ödünç alıyor.

Ama ipleri atmak istediğini de sanmıyorum çünkü onun da maliyetinin çok büyük olacağını biliyor. İktidar doların 4 TL olacağı bir sabaha uyanmayı göze alamaz. Özel sektörün 200 milyar dolara yaklaşan borcu var. Ayrıca yurtdışından gelen sendikasyon kredileri de etkilenir.

“Muhafazakar değil fırsatçı”

“AK Parti muhafazakar bir parti değildir. Oportünist (fırsatçı) bir partidir. Çünkü muhafazakarlık çok ciddi bir şeydir. Türkiye’de muhafazakar yoktur. Muhafazakar bazı değerlerin özünü korumaya çalışır.

Türkiye’de korunacak en önemli şeylerden biri İstanbul’un silüetidir. Vapurdan gördüğümüz silüet dünya mimarlık tarihinin en iyi korunmuş silüetlerinden biridir. En muhafazakar denen AKP döneminde OnaltıDokuz kuleleri dikildi silüeti mahfeden. Onu yapan adamı da tanıyorum şahsen, kendisine muhafazakar diyor. Kıçımın muhafazakarı.

Muhafazakarsan bunu yapamazsın. Çünkü en muhafaza edilmeye değer şey odur. Bizde kendine muhafazakar diyenler ancak apış arası muhafazakarıdır. Karısı kimseye vermeyecek, kapanacak, muhafazakar oluyorsun. Kaç tane Tanpınar (Ahmet Hamdi) okudun diye sorsan cevap yok. Türkiye’de Tanpınar okumadan muhafazakar olunur mu? Bir tarafımın muhafazakarıdır. O 300 vekilin kaçı çıkıp 5 dakika Tanpınar ile ilgili konuşabilir? İngiltere’de muhafazakarlar sana saatlerce Shakespeare anlatabilir. Muhafazakarlık bu demektir. Bu yüzden AK Parti muhafazakar değildir.”

Gezi demokratik ve hoş bir tepkiydi

>> Türkiye’de tabandan gelen ve hukuk devleti isteyen bir hareket olmadığını söylemiştiniz. Gezi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yaşam tarzları konusunda bir endişeyi halk dile getirdi. Erdoğan’ın yaptığı büyük hatalar nedeniyle yaşam tarzı argümanı üzerinden bir patlama oldu. Kürtaj, üç çocuk, bilmem ne… İnsanlar yeter dedi.

Fakat objektif olarak bir hukuk devleti talebinin ifadesi değildi o. Ben oraya katılanların bir kısmını da çok yakından tanıyorum, kendi üzerlerindeki baskıyı kustular. Bu da demokratik bir şey, hoş bir şey. Hiçbir itirazım yok yani.

Erdoğan da Kazlıçeşme’ye topladığı kalabalığın daha güçlü olduğunu düşünüyor. Söyleminden rahatsız olan kesimin azınlıkta olduğunu düşünüyor. Şu anda AK Parti Türkiye’yi Dârülharp olarak görüyor. “Çoğunluğu kontrol ediyorum, çoğunluğu azdırırım” diye düşünüyor.

“Erdoğan’ın ŞİÖ açıklamaları aptalca”

>> Erdoğan’ın geçen yıllarda tekrarladığı AB ile entegrasyon sürecinden ayrılıp Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girmesi açıklamaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Aptalca bir şey, çok komik, ne diyeyim ki… Aslında Türkiye’nin toplumsal ilişkiler bütününe baktığınızda daha tutarlı bir şey. ŞİÖ’de de demokrasi ve hukuk devleti yok, bizde de yok. Ben AB’nin Türkiye ile daha uyumlu bir yapı olduğunu iddia etmiyorum. Ben biraz Jakoben bir tavırla AB sürecinin Türkiye’deki kısır dönügüyü kıracak dışardan bir etken olduğunu söylüyorum.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Yeldeğirmeni Dayanışması’nın açıklaması: “Camın kırılma ihtimali”ne karşı can almak

Originally posted on fakfukfon:

nuhkoklu

Orijinali görüntüle 353 kelime daha

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Roboski için Haliç’te eylem

Roboski katliamının 3. yıldönümünde Haliç Metro Geçiş Köprüsü’nde pankart açıldı

_MG_0429z27.12.2014 ONUR EREM @onurerem

Roboski katliamının üçüncü yıldönümünde Haliç Metro Geçiş Köprüsü’nde eylem vardı. Dün sabah saatlerinde köprüye çıkarak pankart açan Ercan Aktaş katliamı protesto etti.

ÜÇ DİLDE ÖLENLER VE KATİL

Pankartta Türkçe, İngilizce ve Kürtçe olarak üç dilde “Roboski katliamı. 3 yıl oldu. Çetin Encü, Bedran Encü, Erkan Encü, Şıvan Encü, Mehmet Encü, Bilal Encü, Aslan Encü, Adem And, Savaş Encü, Orhan Encü, Celal Encü, Fadıl Enci, Mahsum Encü, Şervan Encü, Cemal Encü, Cihan Encü, Vedat Encü, Serhat Encü, Salih Encü, Özcan Uysal, Hüseyin Encü, Nevzat Encü, Hamza Encü, M. Ali Tosun, Selam Encü, Zeydin Encü, Yüksel Ürek, Salih Ürek, Nadir Alma, Seyit Enç, Fikret Encü, Hüsnü Encü, Osman Kaplan, Selahattin Encü, Selman Encü, Erkan Encü. Katili devlettir” yazısı yer aldı.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

İDİTİK’lerle konuşmanın 11 yolu

İklim Değişikliğine İnanmayan Tipik Kişilerle, yani İDİTİK’lerle tartışmak her zaman zordur. İşte size yardımcı olacak 11 taktik

Duvarda bir yazı: Küresel ısınmaya inanmıyorum.

Duvarda bir yazı: Küresel ısınmaya inanmıyorum.

23.12.2014 | Will J. Grant ve Rod Lamberts | BirGün için uyarlayarak çeviren: Onur Erem

Yeni yıla girerken katılacağınız etkinliklerde, partilerde çok sayıda insanla tanışacaksınız. Bu ortamlarda sohbet ederken, havaların bu ara ne kadar değiştiğinden bahsettiğinizde sıradışı tepkileriyle kendini belli eden bir insan tipiyle karşılaşmanız büyük ihtimal, çünkü onlar her yerde: İklim Değişikliğine İnanmayan Tipik Kişi (İDİTİK).

İDİTİK sizi argümanlarıyla köşeye sıkıştırmaya çalıştığında ne yapabilirsiniz? Daha önce bu durumla karşılaşmış kişilerin aktardığı gibi, onlara olgu ve bilgiler sunmak bu tartışmayı sonlandırmıyor. Ama bu durum arkanızı dönüp gitmenize yol açmasın. Bu sorunun üstesinden gelebilmeniz için İDİTİK’lerle karşılaştığınızda size yardımcı olarak 11 taktik derledik. Bunları uygularken eğlenmeyi unutmamanızı tavsiye ediyor, bol şans diliyoruz!

  1. Kitlenizi seçin

İDİTİK’ler fikirlerini kolayca değiştirebilen insanlar değildir, değişim geçirmenin entelektüel ve toplumsal maliyeti gözlerini korkutur. Onlarla tartışma inançlarını pekiştirmeye bile yol açabilir. Ama unutmayın, İDİTİK’lerle tartışırken onları ikna edemeseniz bile çevrede sizi dinleyen diğer arkadaşlarını ikna edebilirsiniz.

  1. Ortak zemin bulmaya çalışın

Karşınızdaki insanın bütün bilimsel verileri reddeden bir İDİTİK olması onun kötü bir insan olduğu anlamına gelmez. Büyük ihtimalle özünde iyi insanlardır ve değer verdikleri konular vardır. Siz de onların değer verdikleri şeyleri bulmaya çalışın: Demokrasi, ekonomi, örgü örmek, bahçesinde sebze yetiştirmek… Belki ortak değerleriniz de vardır. İşte bunları bulduktan sonra iklim değşikliğinin bu değerlere nasıl zarar vereceğini anlatın.

  1. Esas mesele kesinlik değil

İDİTİK’iniz “iklim değişikliğinin işleyişini yüzde yüz kesinlikle anlayamıyoruz, o yüzden bu konuda bir şey yapmamalıyız” diyenlerden olabilir. Cümlelerinin ilk kısmı kesinlikle doğru. İklim bilimi yüzde yüz kesinlikle işlemiyor, ancak aynı durum tıp, hukuk, çocuk yetiştirme ve neredeyse tüm konular için geçerli. Bu konularda kesinlik olmasa da insanlar bir şeyler yapıyor. Bu yüzden cümlelerinin ikinci kısmının yanlış olduğunu söyleyin. Bu dünyada hiçbir eylem için yüzde yüz kesinlik gerekmez.

  1. Bir şey yapmamanın risklerini anlatın

Konuştuğunuz İDİTİK’e şunu sorun: “Hangisi daha kötü olurdu? İklim bilimcilerinin çoğunun yanlış olmasına rağmen önlemimizi almamız mı, iklim bilimcilerin çoğunun haklı olmasına rağmen önlem almamak mı?”

Onları klişe sözleri bir kenara bırakıp spesifik örnekler vermeye zorlayın.

  1. Riskleri daha somut örneklerle anlatın

İDİTİK’iniz doktorlara güveniyor mu? “Bir doktor sana karnındaki şu büyüyen kitleye biyopsi yapmalıyız dediğinde onu dinlemiyor musun” diye sorun. Doktorlar da hiçbir zaman tavsiyeleri dinlenmediği takdirde yüzde yüz kötü bir şey olacağını garanti edemez ama tavsiyelerini dinlememenin riski büyüktür.

  1. Konu doktorlardan açılmışken…

İDİTİK’e iklim bilimi alanında doktora yapmış kişilerin yüzde 97’sinin insan kaynaklı aktiviteler nedeniyle küresel ısınmanın bu boyutlara ulaştığı konusunda hemfikir olduğunu söyleyin ve sorun: “Gittiğiniz doktorların yüzde 97’si size ölümcül tehlikeli fakat tedavi edilebilir bir kanseriniz olduğunu söyleseydi, tedavi için harekete geçmez miydiniz? Yoksa size kanserinizin ciddi olmadığını, diğer doktorların tıbbi bir komplonun parçası olarak size gereksiz kemoterapi satmak istediğini söyleyen yüzde 3’lük doktorlar grubuna inanıp tedavi olmayı reddeder misiniz?”

  1. Bilim tarihini bilen İDİTİK

Bilim tarihini bilen İDİTİK’ler size dünyanın güneş etrafında döndüğü gibi pek çok bilimsel gerçeğin ilk başta az sayıda kişi tarafından kabul edildiğini, ana akıma yayılmasının zaman aldığını söyleyerek yüzde 3’lük bilim insanının aslında doğruyu savunduğunu iddia edebilir. Ona zaten küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğunun ilk başlarda geniş kesimlerce kabul edilmediğini ancak günümüzde kabul gördüğünü söyleyin. Bilimde her zaman ana akım düşüncelere karşı çıkanlar vardır. Ama bunlar genellikle yanılırlar.

8. “Bütün bunlar komplo” diyenler

Karşınızda iklim değişikliğine komplo diyen bir İDİTİK varsa muhtemelen ABD’nin aya çıkmadığı, Almanya’nın 3. havaalanından rahatsız olduğu için Gezi Direnişi’ni çıkardığı, “Paraları sıfırladınız mı” kasetlerinin montaj olduğu iddialarından en az birine inanıyordur.

Düzinelerce farklı disiplinden, yüzlerce farklı kurumdan binlerce bilim insanının uluslararası bir komplo kurabilmesi ancak gülünecek bir iddiadır. Eğer bu insanlar komploda bu kadar başarılı olsaydı seçimlere hile karıştırmak veya borsada para kaldırmak gibi işlerle uğraşırlardı. Ayrıca böyle büyük bir komplo olsaydı, bunu ortaya çıkartacak kişiye bütün Nobel ödülleri verileceğinden ötürü bir kişi bunu mutlaka ortaya çıkarırdı.

  1. Bilim insanları para için yalan söylüyor

Bu da İDİTİK’lerin kullandığı bir diğer iddia. Onlara bir üniversitenin otoparkına gibip akademisyenlerin arabalarına bakarak maaşlarının hangi modellere yettiğine bakmalarını isteyin.

  1. İklim biliminin farkı ne?

İDİTİK’lerin çoğu, iklimle ilişkili olmayan bir bilime itiraz etmez. İDİTİK’inize yer çekimini, içten yanmalı motorları, matematiği kabul edip etmediklerini sorun. Eğer ediyorlarsa iklim biliminin neden farklı olduğunu anlatmalarını isteyin. Eğer karşınızda bunları kabul etmeyen bir insan varsa konuşmayı bırakın ve yavaşça ortamdan uzaklaşın.

  1. Karbon dioksit zararlı değildir

Karşınızdaki İDİTİK karbon dioksitin zehirli olmadığını, hatta bitkilerin oksijen üretebilmesi için gerekli olduğunu ve bu yüzden zararlı olmadığın iddia edebilir. Bunu söyleyen İDİTİK’ler “iyi bir şeyin fazlası zararlı” olmaz düşüncesine sahip. Oysa suyun bile fazlası insanı öldürür. Onlara bu mantığın yanlış olduğunu bu örnekle anlatabilirsiniz.

***

İDİTİK’lerle tartışan herkes, onlara gerçeği anlatmanın sinir bozucu tartışmalara yol açtığını görmüştür. Ama bu tartışmanın anlamsız olduğu anlamına gelmez. Bazen karşınızdaki kişi sadece kulaktan dolma bilgiler duymuş, gerçeği öğrenince fikri değişecek biri çıkar. Ayrıca çevrede dinleyenlerin de düşüncelerini etkileyebilirsiniz.

Neticede toplumu ileri taşımak için verilen her çaba değerlidir. Tartışmalarınızdan azıcık bir olumlu sonuçlansa da bir etkinlikte ayak üstü yapılan bir sohbet için bunun fena bir sonuç olmadığını unutmayın. Hiç yoksa tartışma yeteneğinizi geliştirmiş olursunuz. Şerefe ve bol şans!

Çeviri içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum bırakın