Bir garip polis-çete ilişkisi

Bir garip polis-çete ilişkisi

İstanbul’daki Gülsuyu Mahallesi’nde çetelerin gün ortasında insanlara ateş ederken polislerin izlemekle yetinmesi ve MOBESE’leri kapatması üzerine mahalleye giderek halkla konuştuk. Mahalleliler çetelerin polisin himayesinde, kentsel dönüşüm için kullanıldığını anlatıyor

ONUR EREM | 09.08.2013

İstanbul Maltepe’deki Gülsuyu Mahallesi’nde çetelerin bu hafta 9 kişiyi silahla yaralaması dikkatleri bu mahalleye çekerken bölge halkı çetelerin bugün ortaya çıkmadığını, 2 yıldır büyüdüğünü anlatıyor. Ezilenlerin Sosyalist Partisi Maltepe İlçe Başkanı Zelal Armutlu çoğunlukla işçilerin ve yoksulların yaşadığı Gülsuyu Mahallesi’nde sol örgütlerin güçlü olduğunu, 2 yıl önce mahallede örgütlenen sol çevrelere yapılan baskınlardan sonra çetelerin mahallede açıkça dolaşabilecek kadar güçlendiğini söylüyor: “Temmuz ortasında çeteler minibüsçülerden haraç istedi. Böyle durumlarda minibüsçüler korkar ve parayı verir genelde. Ama 4 BDP üyesi minibüsçü örgütlülüklerine güvenerek haraç vermeyi reddedince bu insanları silahla yaraladılar.”

PARKTAKİLERE SALDIRIP KAÇTILAR

Çetelerin Temmuz ayındaki saldırıları bununla da sınırlı kalmadı. Çetelere karşı çıkan mahalleliye gözdağı vermek için 24 Temmuz’da mahallenin ortasındaki bir çay bahçesini basarak insanların üstüne rastgele ateş açmaya başladı. Bu saldırıda sırtından yaralanan 22 yaşındaki üniversite öğrencisi Cebrail “Bir arabanın içinden 5-6 kişi indi, silahlarını parkta oturanlara doğrulttu. Aralarından 2 kişinin ismini biliyoruz: Kinyas ve Hakan. Bize ateş etmeye başladılar, kaçarken sırtımdan vuruldum. Mahalleli çok büyük tepki gösterince gelen şahıslar arabalarını bırakıp koşarak kaçmak zorunda kaldılar. Beni hastaneye götürmek isteyen arkadaşlarımdan birini polis alıkoymak isteyince yine tartışma yaşandı” diye anlatıyor yaşadıklarını. Çete üyelerinin emniyette verdiği “Biz parka geldiğimizde Cebrail bize bir anda silahla saldırdı. Bize ateş ederken kendini sırtından vurdu” ifadesinin inandırıcı bulunması nedeniyle Cebrail hastanede narkoz etkisindeyken polisler elinde barut izi incelemesi yapmış.

‘POLİS BİR ŞEY YAPMIYOR’

ESP İlçe Başkanı Zelal Armutlu, polislerin tavırlarıyla çetelerle işbirliği içinde olduklarını gösterdiğini söylüyor: “Hastanede Cebrail’in elindeki barut izine bile bakan polisler, nedense kimliği, araç plakaları belli bu çete üyelerine karşı hiçbir şey yapmıyor. Bir iki tanesini göstermelik gözaltına alıyor.”

ARİFE GÜNÜ 4 SALDIRI

Mahalleli 7 Ağustos’ta gerçekleşen son çete saldırısının da polisin bu tavrı sayesinde mümkün olduğunu düşünüyor. 7 Ağustos’ta çeteler 4 farklı saldırı düzenlemişti. Sabah erken saatlerde, 16-18 Ağustos arası semtte düzenlenecek festivalin afişlerini asan 2 genç, ‘Torbacı Göksel’ adlı şahıs tarafından dizlerinden vurulmuş, öğlen 11 civarında ESP ilçe binasını basan aynı şahıs içeride 3 kişiyi bacaklarından vurmuş ve ardından MOBESE’ye ateş etmiş, buna tepki göstermek

isteyen mahallelilere ve sosyalistlere de bir motosiklet üzerinden iki kişi ateş açarak 4 kişiyi farklı yerlerinden yaralamıştı. Gece ESP binasında nöbet tutmaya karar veren sosyalist partilere de motosikletli 2 kişi saldırmış, sosyalistlerin de ateşle yanıt vermesi üzerine saldırganlar kaçmış ve polis gelerek ESP’yi savunan sosyalistlere saldırmıştı.

9 gün boyunca Kartal Devlet Hastanesi’nde tedavi gördükten sonra taburcu olan Cebrail de diğer mahalleliler gibi bu çetelerin kentsel dönüşüm amacıyla kullanıldığını düşünüyor. Polisin himayesindeki bu örgütlerle kentsel dönüşüme karşı çıkan insanların korkutulmak istendiğini ve mahallenin boşaltılmaya çalışıldığını söyleyen Cebrail “Polis himayesinde olmasalar açıkça fuhuş ve uyuşturucu pazarlayamaz, mahallede böyle gezinemezlerdi” diyor.

BİR MOBESE KLASİĞİ: BOZUK/KAPALI

ESP’li Zelal Armutlu, muhaliflerin saldırıya uğradığı çoğu olayda olduğu gibi bu olaylarda da MOBESE’nin ‘bozuk’ olmasının polis ve çeteler arasındaki ilişkinin güzel bir kanıtı olduğunu belirtiyor: “Bu mahallede sosyalistlerin basın açıklamalarında, etkinliklerinde sürekli çalışan ve insanları fişleyen MOBESE’ler yaklaşık 1 ay boyunca kameranın altında silah sıkan çeteleri bir kere bile kaydedememiş. Polise nedenini sorduğumuzda ya ‘kapalıydı’ diyor ya da ‘bozuktu’. Artık polise de güvenemiyoruz. Evimin önünde taciz ateşi açılıyor ama polisin yaptıklarını bildiğimiz için çağırma ihtiyacı bile hissetmiyoruz.”

Yaralanan insanlardan üçü hâlâ hastanede tedavi görüyor. Bilekleri, kaval kemikleri ve diz kapakları büyük hasar alan bu insanların sakat kalma ihtimali de bulunuyor.

‘BU FİLMİ DAHA ÖNCE DE GÖRMÜŞTÜK’

Mahalledeki bir kahvede buluştuğumuz Gülensu Gülsuyu Güzelleştirme Derneği Başkanı Ali Şengül ise Gülsuyu’nun 1990’larda da çetelerin hedefi olduğunu ancak mahallelinin birlik ve cesaretle bu çeteleri kovmayı başardığını söylüyor: “90’ların başında mahalledeki boş arsalara Maltepe’den gelen çeteler el koymak istemişti. Arsaya prefabrikler koyan mafya çevredeki halka da sataşmaya başlamıştı. Bunun üzerine mahalledeki örgütler ve halk bir toplantı yaparak karar almış ve binlerce kişi, eli silahlı çetelerin üzerine ellerinde taşlarla yürüyerek onları mahalleden kovmayı başarmıştı. Açılan ateşler sonucu bir arkadaşımız yaralanmıştı”.

40 yıldır Gülsuyu’nda yaşayan Ali Şengül, çeteler ve polis arasındaki yakın ilişkinin o dönemde de olduğunu, bu yüzden mafyadan kimse ceza almazken onları kovan halktan yaklaşık 15 kişinin 2 yıl cezaevinde kaldığını anlattı. Ama o yine de umutlu: “Bunu daha önce de başarmıştık, bugün de başaracağız. Buradaki örgütlerin ve halkın gücünü birleştirmesi çok önemli. Kimse tek başına direnemez, bu yüzden güçlerimizi birleştirerek Gülsuyu’nu çetelerden temizleyeceğiz.”

About these ads
Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | Yorum yapın

Türkiye’nin ŞİÖ’ye yönelmesi otoriterlikten başka bir şey getirmez

Türkiye’nin ŞİÖ’ye yönelmesi otoriterlikten başka bir şey getirmez

Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üzerine çalışan Sasha Kouleva ŞİÖ’ye üye olan ülkelerde insan haklarının nasıl yok olduğunu anlattı ve Erdoğan’ın ŞİÖ açıklamalarını değerlendirdi: Bu örgütün Avrupa standartlarıyla alakası yok, Türkiye’nin üyeliği ülkeye daha fazla otoriterlikten başka bir şey getirmez

FOTOALTI: “Orta Asya ve komşu bölgelerdeki otoriter ülkeler ŞİÖ etrafında birleşerek birbirlerini destekliyor, insan haklarına aykırı pratiklerini birbirlerine öğreterek uluslararası anlaşmaları çiğniyor”

ONUR EREM 09.08.2013

Türkiye’de uluslararası siyaseti takip edenler dışında kimselerin bilmediği Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Başbakan Erdoğan’ın geçen yıl ve bu yıl yaptığı açıklamalarla birlikte Türkiye gündemine girmişti. Başbakan özete “Avrupa Birliği müzakereleri hızlandırsın, yoksa ŞİÖ’ye gireriz. Putin’le konuştum, bizi ŞİÖ’ye tam üye yapın AB’den vazgeçelim dedim” diyordu.

Mayıs sonunda İstanbul’da gerçekleşen Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH) Kongresi’nde tanışma fırsatı bulduğum Rus vatandaşı Sasha Kouleva, yıllardır ŞİÖ’yü ve yaptıklarını takip eden bir insan hakları aktivisti. Gençliğinden beri insan hakları mücadelesinin içinde ve bugün FIDH’in Doğu Avrupa ve Orta Asya biriminin başında olan Sasha, ‘kapalı otoriter ülkeler kulübü’ olarak nitelendirdiği ŞİÖ’nün dışa kapalılığı nedeniyle, çoğu uluslararası kurumun bile ŞİÖ hakkında yeterince bilgi sahibi olamadığını söylüyor.

Gezi Direnişi boyunca, AB ile müzakere eden bir ülkeyi yönetirken bile ne kadar otoriterleşebileceğini gördüğümüz Erdoğan’ın AB yolundan dönüp ŞİÖ yoluna girmesi ihtimalinin Türkiye’deki insan hakları ve demokrasinin tamamen sonunu getireceğine işaret eden Sasha Kouleva’ya ŞİÖ hakkında merak edilenleri sorduk:

>> ŞİÖ nasıl bir örgüt olarak kuruldu? Bugünkü haline nasıl geldi?

ŞİÖ 10 yıldan uzun süredir aramızda. 1996’da Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın katılımıyla kurulan Şanghay Beşlisi, 2001’de Özbekistan’ın katılımıyla Şanghay İşbirliği Örgütü adını aldı ve büyümeye devam etti. Bugün 6 üyesi, 5 gözlemci üyesi ve 3 diyalog partneri olan bir örgüt haline geldi. Türkiye de bu yıl diyalog partnerlerinden biri oldu.

Bu örgüt güvenlik ve işbirliği düşüncesiyle ortaya çıktı. İlk başta güzel bir düşünce gibi gözükse de kuranların sert politikalar izleyen anti-demokratik, otoriter rejimler olması soru işaretleri yaratmıştı. Güvenlik pratiklerinin paylaşımı, bu pratikler halklar için kötü sonuçlar doğurduğunda karşı çıkılması gereken şeylerdir. Örgütün en başından kendini demokratik devletlerin katılımına kapatıp otoriter rejimlerin işbirliğine dönüşmesi çekinceleri artırmıştı. Bugüne kadar ŞİÖ’nün yayınladığı belgelerin herhangi birinde ‘insan hakları’ terimine rastlamak mümkün değil.

Bu ülkelerde ifade özgürlüğü oldukça sınırlı. Rejimlere itiraz edenler farklı şekillerde engelleniyor, cezalandırılıyor. ŞİÖ’nün kullandığı isyankar, terörizm, radikalizm gibi terimler oldukça tehlikelidir – çünkü bu terimler iktidarlar tarafından muhalefeti tanımlamak için kullanılır, ‘güvenlik’ de buna kılıf olarak kullanılır.

‘ŞEFFAFLIKTAN TAMAMEN UZAK’

ŞİÖ’nün şeffaflıktan tamamen uzak. Toplantı notları yayınlanmıyor, açıklanan belgelerde muğlak ifadeler yer alıyor. Toplantılarda hangi konular üzerinde anlaşıldığı bile açıklanmıyor. Dil olarak da dışa kapalılar, internet sitelerindeki neredeyse bütün belgeler Rusça veya Çince. Kesinlikle hesap verebilirlikten ve şeffaflıktan uzak bir örgüt ŞİÖ: Kapalı ülkelerin kapalı örgütü.

ŞİÖ kurulup çalışmaya başladıktan sonra bu çekincelerimizin boşa olmadığını, ŞİÖ’nün çok sayıda insan hakları ihlaline yol açtığını üzülerek gördük. Eğer ŞİÖ Antlaşmasını okursanız, orada yer alan bazı maddelerin, bu ülkelerin imzaladığı uluslararası insan hakları antlaşmalarına aykırı olduğunu görürsünüz.

>> Buna örnek verebilir misiniz?

Mesela ŞİÖ üyesi ülkelerden birinde, başka bir ŞİÖ ülkesi tarafından ‘terörist’, ‘ayrılıkçı’, ‘radikal’ veya ‘isyancı’ olarak adlandırılan biri varsa şüphelenen ülke diğerinin toprağına girip ‘suçlu’ ilan ettiği kişiyi tutuklayarak ülkesine geri götürebilir. Bunun için kendi ülkesinde bir mahkeme kararı çıkartmasına bile gerek yok, isyancı olduğundan şüphelenmesi yeter.

ŞİÖ İLE TÜRKLERİ ÖLDÜRÜYORLAR

Oysa Çin’de idam cezası var ve bütün ŞİÖ ülkelerinin imzaladığı Birleşmiş Milletler kararlarına göre suçlular idam cezası ve işkence olan ülkeye geri iade edilemez. Çin, ŞİÖ sayesinde ülkesinden kaçan Uygur Türklerini Kırgızistan’da tutuklayıp geri getiriyor, idam ediyor. Bireyler yaptıkları sığındıkları ülkelerin yasasına göre suç olmasa bile yurttaşı oldukları ülke tarafından alınıp geri götürülebiliyor. Bu uygulama yüzünden yüzlerce insan idam cezası aldı veya ‘kayboldu’.

ŞİÖ’nün kuruluşundan birkaç yıl sonra, Çin’in teklifiyle imzaladığı başka bir anlaşma da ‘3 şeytan’dan bahsediyor: Terörizm, radikalizm ve ayrılıkçılık. Bu anlaşmadan anladığımız kadarıyla ŞİÖ genel olarak güvenlik üzerine çalışmaktansa bu ‘3 şeytan’ üzerine yoğunlaşıyor. Bu anlaşmanın sorunu da ŞİÖ belgelerinde terörizm, radikalizm ve ayrılıkçılığın tanımlarını yapılmaması. ‘Uygur Bölgesi daha bağımsız olmalı’ diyen biri demokratik bir talep mi dile getiriyor, yoksa ayrılıkçı mı oluyor? Bu tamamen Çin’in insafına kalmış. ŞİÖ ülkelerinin insafının ne olduğunu da bugüne kadar gördük maalesef.

>> ŞİÖ’nün imzaladığı anlaşmalar üye ülkelerde tam anlamıyla uygulanıyor mu?

Evet. Bu bahsettiğim anlaşmanın etkisini açık şekilde gördük. Ülkelerin gizli servisleri diğer ülkere engellenmeden girip, hatta girdikleri ülkenin güvenlik güçlerinden yardım alarak ‘suçlu’ ilan ettikleri kişileri alıp geri götürebiliyorlar. Bu insanlar sokakta yürürken bir araca bindiriliyor, öldürülüyor veya kaybediliyorlar.

ŞİÖ ülkelerinde bu uygulamalar hızla artıyor. Hepsinin ŞİÖ nedeniyle olduğunu kanıtlamamız mümkün olmuyor, çünkü bu işlerin çoğu gizli yapılıyor. Şu an tam üye olan 6 ülkede de insanların kaybedilmesinde devam eden bir artış var.

>> Anlattığınız çok ciddi hak ihlalleri. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlar bu ihlallere karşı sessiz mi kalıyor?

Bu hukuksuzluğa karşı Birleşmiş Milletler’in bir şeyler yapması için uğraşıyoruz. Karşılaştığımız en büyük sorun ise uluslararası örgütlerde çalışan insanların ŞİÖ hakkında neredeyse hiçbir şey bilmemesi! ŞİÖ kapalı bir örgüt olduğu ve İngilizce belge yayınlamadığı için dünya ŞİÖ’yü yeterince tanıyamıyor.

>> ŞİÖ Rusya ve Çin’in domine ettiği bir örgüt mü? Yoksa diğer ülkelerin de onlar kadar söz hakkı var mı?

Resmi belgeler açıklanmadığı için yüzde yüz doğru bir açıklama yapmak zor ama bugüne kadar gördüğümüz ŞİÖ’nün Çin ve Rusya’nın diğer ülkeleri kontrol etmesine yarayan bir örgüt olduğu. Kırgızistan’da 2010 yılında olan bir olayı anlatayım. Haziran ayında ülkenin güneyinde Kırgız ve Özbekler arasında yüzlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan etnik çatışmalar yaşandı. Binlerce yaralı ve tecavüz mağduru vardı. Ülkenin güneyi haftalar boyunca çalkalandı.

O hafta ŞİÖ’nün toplantısı vardı ve hem Kırgızistan hem Özbekistan’ın üye olduğu ŞİÖ’nün toplantısından yaşananlara dair tek bir açıklama çıkmadı. Yani ŞİÖ bir güvenlik örgütü olduğunu iddia ederken böylesine bir güvenlik sorununu görmezden geldi. ŞİÖ’nün ilgilendiği tek güvenlik, ülkelerindeki rejimlerin devamının güvenliği.

>> ŞİÖ’nün hiç mi olumlu yanı yok?

ŞİÖ’nün hiçbir pozitif özelliğini göremedik bugüne kadar. Güvenliğe en çok ihtiyaç olan anlarda, Kırgızistan örneğinde olduğu gibi tek bir adım atmadılar. Sadece kendi rejimlerinin güvenliğini umursuyorlar.

ŞİÖ’nin yol haritası: Genişleme

>> ŞİÖ’nün önünde nasıl bir yol haritası var? Kendini nasıl geliştirecek? Uluslararası örgütlerden nasıl tepkiler alabilir?

ŞİÖ’nün önünde genişleme planları var. Şu an gözlemci üye olan tüm ülkelerin adaylığı mümkün. Bunlar Afganistan, İran, Hindistan, Pakistan ve Moğolistan. Üye ülkeler BM ambargoları nedeniyle İran üyeliğine soğuk bakıyor, ancak diğerlerinin üyeliği yakın zamanda gerçekleşebilir. Ayrıca gözlemci statüsünde olan Belarus da tam üyelik arzusunu açıkladı.

ŞİÖ artık bölgesel bir örgüt olmaktan çıktı, bölgeler üstü bir örgüte dönüştü. İran, Türkiye ve Belarus’un gözlemci ve diyalog partneri statüleri sayesinde Avrupa, Kafkaslar, Akdeniz ve Orta Doğu’ya genişledi.

Uluslararası örgütler ise ŞİÖ’den daha fazla şeffaflık talep ediyor. Toplantılarına en azından gözlemci gönderebilmek istiyorlar. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) anti-terör birimi yetkilileri ile yaptığım görüşmelerde yetkililer bölgede gücünü artıran ŞİÖ’nün anti-demokratik ve şeffaf olmayan uygulamaları nedeniyle güvenlik açısından risk teşkil ettiğini düşündüklerini söylediler.

ŞİÖ, gelecekte diğer uluslararası örgütlerin tepki göstermesiyle birlikte kendini zor bir durumda bulabilir.

Türkiye’nin üyeliğini ŞİÖ kesinlikle ister

>> Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın AB’yi eleştirerek “Bizi daha fazla bekletirlerse ŞİÖ’ye tam üye olur, AB’den vazgeçeriz” demesi, Putin ile görüşmesinde “Bizi ŞİÖ’ye alın AB’yi unutalım” ifadelerini kullanması ile ŞİÖ Türkiye’de de ilgi odağı oldu. Sizce ŞİÖ’nün Türkiye’ye üyeliği taraflara ne katar?

ŞİÖ, Türkiye’nin tam üye olmasından büyük mutluluk duyar. Çünkü Türkiye ŞİÖ’nün kolunun daha geniş bir coğrafyaya ulaşmasını sağlayacaktır. ŞİÖ’ye üye olmak, ‘kapalı ülkeler kulübü’ne üye olmak ve gelecek için bir doğrultu seçmek demektir. ŞİÖ’nün Avrupa idealleriyle, standartlarıyla uzaktan yakından alakası yoktur. Türkiye’nin ŞİÖ’ye üye olmak istemesi, demokrasiden ve Avrupa değerlerinden uzaklaşmak istemesi anlamına gelir. Umalım ki başbakan bu yüzden değil, AB’ye ‘haydi hızlanın artık’ mesajı vermek için böyle bir blöf yapmış olsun. AB stratejik anlamda Türkiye’nin kendilerinden kopup ŞİÖ’ye üye olmasını kesinlikle istemez.

ŞİÖ’nün içinde Türkiye’nin derin ilişkilere sahip olduğu Türki ülkeler de var. Bu da Türkiye ile ŞİÖ arasındaki ilişkiyi daha da ilginç kılıyor.

Türkiye’nin ŞİÖ’ye üye olması halinde demokrasisi bugünkü seviyesinin çok daha altına inecektir.

ŞİÖ ekonomik alışveriş için değil, otoriter pratiklerin alışverişi için var

>> ŞİÖ’nün Avrupa Birliği gibi ekonomik bir yönü de var mı? Ülkeler arasındaki ticaretin kolaylaştırılması hedefleniyor mu?

Bu konuda kimsenin bir bilgisi yok. Ekonomik anlaşmalar da yaptıklarını biliyoruz ancak belgeler açıklanmadığı için ne olduğunu bilemiyoruz. ŞİÖ ülkeleri aynı zamanda bölgelerinde faaliyet gösteren başka uluslararası ekonomik örgütlere de üye oldukları için ŞİÖ’nün ekonomik yanının daha geri planda olduğunu düşünüyoruz.

ŞİÖ’nün ekonomik alışveriş yerine muhaliflere karşı anti-demokratik uygulamaların alışverişinin yapıldığı bir örgüt temel anlamda. Üye olan tüm ülkelerde bu pratiklerin arttığını gördük. Üye ülkeler ŞİÖ emirleriyle kendi anayasalarını ve uluslararası antlaşmaları ihlal ediyorlar.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Zincirlikuyu metro-metrobüs altgeçidi neden hâlâ kapalı?

Zincirlikuyu metro-metrobüs altgeçidi neden hâlâ kapalı?

İstanbul Zincirlikuyu’da Nisan 2012’de açılması planlanan metro-metrobüs bağlantı altgeçidi hâlâ kapalı. Belediye yetkilileri inşaatı bitmiş olan altgeçidi yakında açacaklarını belirtirken açılışın neden bu kadar geciktiği konusunda bilgilerinin olmadığını söyledi

ONUR EREM 12.08.2013

İstanbul Zincirlikuyu’daki metro-metrobüs bağlantı altgeçidinin tamamlanmasına rağmen açılmadığı ortaya çıktı. Şu anda inşaat halinde olan Zorlu Center’a da bağlanacak altgeçidin Mart 2012’de açılması planlanıyordu, ancak açılış bilinmeyen bir nedenle ertelenmişti.

İNŞAAT BİTMİŞ

İnternet sitelerinde yurttaşlar, 2012 sonundan beri metrodaki güvenlik görevlileriyle konuştuklarını, güvenliğin kendilerine “Altgeçit hazır ama Zorlu Center’ın açılmasını bekliyor” yanıtını verdiğini söylemesi üzerine Zincirlikuyu metro durağına giderek kapalı tutulan altgeçidin kepenklerinin yanından içeri girdik. Altgeçitte gerçekten de her şey tamamlanmış durumdaydı. Öyle ki, televizyonlar bile çalışıyordu.

ENGELLİLER ALTGEÇİDİ BEKLİYOR

Altgeçidin ilan edilen açılış tarihin üzerinden bir yıldan fazla geçmesine rağmen açılmamış olması, insanları ara sokaklar arasında yaklaşık 10 dakika boyunca yürümek ve bir üstgeçitten geçmek zorunda bırakıyor. Özellikle kış aylarında sert rüzgarların estiği ve kar yağışının olduğu bölgede dar kaldırımlarda yürümek zorlaşıyor. Bağlantı yolunda yer alan engelli erişimi olmayan üstgeçit nedeniyle engellilerin metro-metrobüs aktarması yapmak için Büyükdere Caddesi – E-5 bağlantı yolunda hızla geçen araçların arasından bir şekilde geçmeyi başarması gerekiyor.

Konuyla ilgili BirGün’e açıklama yapan İBB Basın temsilcisi Birgül Pakdil “İnşaat bitti ama güvenlik testleri yapılıyor. Açılış için Zorlu Center’ın tamamlanmasının beklendiği iddiası doğru değil” derken açılışın neden bir yıldan fazla geciktiği sorusuna “Bunlar büyük projeler, çeşitli aksaklıklar olabiliyor. Ama aksaklığın ne olduğuna dair bir bilgimiz yok” diye yanıt verdi.

Zorlu Center’ın halkla ilişkiler birimi ise bu konuda bir açıklama yapamayacaklarını, insiyatifin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde olduğunu söyledi.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum yapın

Savaş dışında o kadar çok seçenek var ki…

Savaş dışında o kadar çok seçenek var ki…

Suriye’de savaşın kaçınılmaz olduğu algısı yaratılmaya çalışılırken BirGün’e konuşan siyasetçiler, uzmanlar ve aydınlar savaşın çare olmadığını, savaş dışındaki çok fazla seçenek olduğunu ancak savaş yanlısı iktidarın bu ihtimalleri düşünmediğini söylüyor

ONUR EREM | CEREN BÜYÜKTETİK | 07.09.2013

Suriye’de savaşın kaçınılmaz ve gerekli olduğuna dair söylemler ana akım medyayı işgal ederken siyasetçiler, uzmanlar ve aydınlar savaşın kaçınılmaz ve gerekli olmadığını, Suriye halkının menfaatini düşünenlerin hâlâ mümkün olan ateşkes ve barış seçenekleri için çaba göstermesi gerektiğini söylüyor:

SEZGİN TANRIKULU (CHP MİLLETVEKİLİ): AKP silah göndereceğine ateşkes için çaba harcasın

Derhal bir ateşkes çağrısı yapılması lazım. Öncelikle bu yol denenmeli, taraflar ateşkese zorlanmalı etkin bir biçimde. Türkiye de muhalifleri silahlandıracağına ateşkes için bir çaba harcasın. Silah ve lojistik destek sağlayarak savaşın bir tarafı olduk artık. Bu yolu terk edip bir müzakere ve ateşkes yolu izlenmeliydi.

İKTİDAR ÖNERİLERİMİZİ DİNLEMİYOR

Başbakan G-20’den üzgün ayrıldı savaş cephesi oluşmadığı için açık bir şekilde. Başbakanın bu yaklaşımını değiştirmesi lazım. Savaş dışında o kadar çok seçenek var ki. Geçen yıl 15 Ağustos’ta Suriye konusunda olağanüstü toplantıya çağırdık meclisi, yol haritası sunduk. Bütün etnik, dini unsurları kapsayan, bölgesel ve küresel güçlerin de katılacağı bir konferans önermiştik, dinlemediler bile. Suriye’nin hızla yeni bir anayasa yaparak etkin bir demokrasi kurması için çaba harcamalıyız..

Bugüne kadar hiçbir müdahale halkların yararına olmamıştır, Irak’ta bir milyona yakın insan yaşamını yitirdi, Afganistan ve Libya’nın hali de ortada. Demokrasi rejimleri oluşamadı. Bu deneyimler bile savaşın ne kadar yanlış bir tercih olduğunu ortaya koyuyor.

GENÇAY GÜRSOY (TTB ESKİ BAŞKANI): Savaş Türkiye tarihinin en büyük tehdidi olur, politikamız utanç verici

Suriye’de savaş dışında çok sayıda seçenek var ve bunlardan hiçbiri denenmeden savaş kaçınılmazmış gibi gösteriliyor. Türkiye’nin Suriye’ye dair diplomatik girişimleri yalnızca müdahaleye zemin hazırlamak üzerine oldu. Türkiye’nin tavrı başından beri provokatifti.

AKP BARIŞI DÜŞÜNMÜYOR BİLE

Mesela çözüm için Suriye’de tüm yapıların ve bölgedeki ülkelerin katılabileceği barış konferansları düzenlenebilirdi, bu konuda ısrarcı olunabilirdi. Bunlar yapılmadan batı güçleriyle savaş çıkarmak isteyen bir anlayış kabul edilemez. Türkiye’nin bu politikası utanç vericidir. Hükümet başından beri Mısır’da da aynı çatışmacı politikayı izledi. Siyasi iktidar, başbakanın şahsında şekillenen dış politika felsefesiyle büyük bir kumar oynuyor. İtibarını düzeltmek için risk alıyor, bu yüzden bu kadar savaş yanlısı.

IRAK’TAN BETER OLUR

Aynı zamanda batı bağımlılığı da bu iktidarın temel niteliklerinden biri. Bu yüzden onların taşeronluğunu yapıyorlar Suriye’de. Toplum buna Irak savaşında olduğu gibi bir tepki göstermeli, barış ne pahasına olursa olsun gelmeli. Yoksa Afganistan’dan da, Irak’tan da daha kötü bir tabloyla karşılaşabiliriz. Çünkü Suriye’de çok karmaşık etnik yapılar ve birikmiş düşmanlıklar var. İşin içinde İran da var, Türkiye de. Bir savaş hamlesinin ülkemize verebileceği zararları, olası bir Suriye tepkisini düşünmek bile istemiyorum. Eğer bir savaş çıkarsa, bu Türkiye’nin bugüne kadar karşılaştığı en tehlikeli manzara olacak. Bu yüzden ateşkesi sağlamak için her şeyi yapmalıyız.

HÜDA KAYA (YAZAR): Emperyal ellerinizi, milislerinizi çekin Suriye halkı karar versin

Suriye halkının gerçek anlamda kurtuluşu ancak Suriye halkından gelir. Eğer bölgedeki ülkeler ve küresel güçler Suriye halkını düşünüyorsa, Suriye topraklarındaki yabancı milisleri çeksinler. Adil gözlemcilerin takip edebileceği, şeffaf bir seçim düzenlenmesi için uğraşsınlar. Suriye’nin geleceğine Suriye halkı karar versin.

Ama bu güçler Suriye halkının çıkarlarını değil kendi menfaatlerini çıkarları için bu savaşı istiyorlar, emperyal ellerini Suriye’den çekmiyorlar.

SAVAŞ HANGİ HALKI KURTARMIŞ?

Maalesef bu komplo teorisine Türkiye halkı da çekiliyor. Düşünün, bir ülkeye karşı savaş açmak o ülkeyi kurtarabilir mi? Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey mümkün değildir. Bunu Irak’ta da gördük. Ama medya halkımızı tam tersine inandırmaya çalışıyor. 15 yıl önce, bugün iktidarda olanlara küfreden medya, bunun onların yandaşlığını yapıyor. Türkiye’de medyanın neredeyse tamamı, iktidarda kim olursa olsun onun yandaşı, sözcüsü haline geliyor.

AKP İKTİDAR ZEHİRLENMESİ YAŞIYOR

Medyada olduğu gibi dış politikada da başbakan çok belirleyici. Türkiye’nin ‘komşularla sıfır problem’ söyleminden ‘bölgede sıfır dost’ gerçekliğine dönmesinin sorumlusu da başbakandır. Sırf dış politikalarda değil, ülke içindeki farklı gruplara ve azınlıklara tavrında da gördük bunu. Başbakanın ‘ustalık dönemi’ dediği üçüncü döneminde bir iktidar zehirlenmesi yaşadığını düşünüyorum. Özellikle 12 Eylül referandumundan sonra ellerindeki güç vicdanlarını zehirledi.

Osmanlıcılık söylemiyle, yayılmacı siyasetle Afrika’ya kadar uzanan bir Türk hakimiyeti, Osmanlı imajı kurguluyorlar ancak bu günümüzün gerçekliğiyle de, çağımızın ihtiyaçlarıyla da uyuşmuyor. Bu heves bizi felakete sürükleyecektir. Vicdanlı bir siyaset adamına yakışan şey ellerini Suriye’den çekmek, Suriye halkını kendi geleceğini tayin etmede serbest bırakmaktır.

Haber içinde yayınlandı | Yorum yapın

Fabrika işgalinden uluslararası başarı çıktı

Fabrika işgalinden uluslararası başarı çıktı

Meksika’daki TRADOC kooperatifi lastik fabrikasını işgal ettikten sonra sosyalist sendikaları ve uluslararası dayanışmaya önem vermeleri sayesinde başarıya ulaştı. Bugün sektörün en yüksek maaşına karşılık en rahat çalışma koşullarını sunuyor, yeni yatırımlar yapıyor ve uluslararası pazara ürün satıyorlar

JANE SLAUGHTER | BirGün için çeviren: ONUR EREM | 03.09.2013

‘Patron kapatıp gidiyorsa fabrikayı kendimiz işletelim’. Bir fabrika kapatıldığı zaman işçilerin aklına ilk olarak bu fikir gelir. Bir kooperatif kurulur, genellikle de başarısız olup batar. Dünya bunun sayısız örneğiyle dolu. Zarar eden bir fabrikayı ele geçirmek işin daha kolay kısmı. Esas zorluk bu fabrikayı batıran piyasa koşullarıyla mücadele etmek, verimliliği artırmak, sürekli yatırım yapmak ve batmamayı başarmak.

Yine de bu denemelerin arasında başarıya ulaşan az sayıda kooperatif var. Türkiye’de Kazova işçileri İstanbul’daki fabrikalarını işgal edip üretime geçerken dünyada bu işi en başarılı şekilde yapan kooperatiflerden biri olan TRADOC’a bakarak ilham alabiliriz:

Meksika’da 1.050 kişinin çalıştığı bu araç lastiği kooperatifi Meksika’da sektörün en iyi maaşını, çalışma koşullarını ve emeklilik imkanını sunuyor. Ama bu noktaya gelmeleri kolay olmadı. 1.141 günlük bir direniş gerçekleştirmeleri, bu süreçte maddi geçimlerini sağlayabilmeleri ve fabrikayı tekrardan uluslararası piyasada rekabet eder hale getirmelerinin kendi başlarına birer başarı hikayesi.

Her şey 1998 yılında dünyanın en büyük 4. lastik üreticisi olan Continental’in Meksika El Salto’da bulunan Euzkadi fabrikasını satın almasıyla başladı. 1970’lerde açılan ve her zaman ülkenin en gelişmişi olmayı başarmış bu fabrikada, ülkedeki diğer fabrikaların aksine bağımsız ve kızıl bir sendika örgütlüydü.

2001 yılında ülkedeki lastik üreticileri NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) anlaşmasının yürürlüğe girmesi nedeniyle maaşlarda yüzde 25 kesinti gibi ‘tasarruf önlemleri’ni sarı sendikalar aracılığıyla işçilere kolayca kabul ettirirken Euzkadi’de yıllardır örgütlü olan Euzkadi İşçilerinin Ulusal Devrimci Birliği (SNRTE) adlı sendika bu taleplere direniyordu.

Continental bu direnci kırmak için José Carvalho adında yeni bir müdür getirdi. Carvalho’nun ilk icraatı işçilerin evine mektup göndererek talepleri kabul edilmezse fabrikayı kapatmak zorunda kalacağını söylemek oldu. Talepleri şöyleydi: Haftada 7 gün günde 12 saatlik çalışma, maaşlarda kesinti, üretimde artış, işten çıkarma, emeklilik maaşında azalma, ulaşımı sağlayan servisleri kaldırma.

İşçiler bu taleplere direndi ve 16 Aralık 2001 sabahı işe geldiklerinde kapıları kapalı buldu. Sendika yöneticileri ve yüzlerce işçi hemen fabrikaya geldi, üretim araçlarının dışarı çıkarılmaması için nöbet tutmaya başladı. Yönetim işçilere ‘Kıdem tazminatını verelim gidin’ dedi.

Bu hamlenin arkasındaki gerçek sonradan ortaya çıktı. Yönetim sendikalı işçilerden ‘kurtulduktan’ sonra fabrikayı ileride tekrar açmayı planlıyordu. Bir grup işçiye ‘Kıdem tazminatını alıp ayrılmaya ikna ettiğiniz işçi başına size 1.100 dolar vereceğiz. Eğer bu işi kabul ederseniz fabrika tekrar açıldığında ilk işe alınacaklar arasında olursunuz’ demişlerdi.

Sendika kısa süre içinde grev kararı aldı, 4 bin kişi ile Belediye Binası’na yürüdü. İşçiler haklarını aramakta kararlıydı, yönetimin yasal prosedüre uymadan kapatma işlemi yaptığı için dava açtı.

Sonraki süreçte fabrika yöneticileri silahlı kişiler eşliğinde 2 defa içerdeki malzemeleri kaçırmaya çalıştı. Yüzlerce işçinin direnişi sayesinde bir vida bile alamadı. İşçiler sadece patronlara değil aynı zamanda açlığa da direniyordu. Maaş alamayan yüzlerce işçi için yardım kuruluşlarından yemek ve az miktarda para yardımı ayarlandı. Fabrika sahipleri direnen işçileri ve akrabalarını kara listeye aldığı için iş bulmakta zorlanan bazı işçiler çalışmak için ABD’ye gitmek zorunda kalmıştı.

Sendika bir yandan da uluslararası destek arayışına girdi. Ancak ne ABD’deki ne de Almanya’daki sendikalar ‘Acınızı paylaşıyoruz’ söyleminden öteye geçebildi. Bunun üzerine sendika başkanı Chuy Torres, Avrupa’daki bazı sosyalist gruplarla iletişime geçti. Bu bağlantıları kullanarak önce Avrupa Parlamentosu’ndan kınama içeren bir karar çıkarttı. Bununla da yetinmedi, ‘Eleştirel Hissedarlar’ adlı bir örgütle iletişime geçerek Continental’in hissedarlar toplantısına katılmayı başardı, bin kişilik toplantıda uzun bir konuşma yaptı. Bu baskıların ardından Almanya Ekonomi Bakanı, Continental ve sendika temsilcileri ile bir toplantı ayarladı. Toplantıya Meksika Büyükelçisi de davet edildi. Continental’in 2004’te Almanya’da düzenlenen Dünya Kupası’nın sponsorları arasında yer alması nedeniyle Almanya’da protestolar düzenlendi ve yaratılan uluslararası baskı Ocak 2004’te ilk meyvesini verdi: Meksika Mahkemesi fabrikanın prosedüre aykırı bir şekilde kapatıldığına, grevin haklı olduğuna karar verdi. Bu, Continental’in işçilere grev süresinde alamadıkları maaşı topluca ödemek zorunda olması anlamına geliyordu. Direnişe devam eden 587 işçinin alması gereken 40 milyon dolar artı kıdem tazminatları, fabrikanın değeri olan 80 milyon doların yarısından fazlasına eşitti.

Mahkeme kararının ardından Continental işçilere bir teklif götürdü: ‘Fabrikanın yarısı sizin olsun, diğer yarısını da bir lastik distribütörüne satalım’. Sendika başkanı Torres “Böyle bir teklif beklemiyorduk. Bizim tek isteğimiz işe devam etmekti. Kendi fabrikamız olması fikrini düşünmemiştik bile. İlk başta distribütör firmaya ‘fabrikanın tamamını siz alın, bizi işçi olarak çalıştırın’ dedik ama ‘Size patronluk yapmaya çalışacak kadar deli değiliz’ cevabı verdiler” diye anlatmıştı teklif karşısındaki şaşkınlığını: “Mücadelemiz, ufacık bir sendikanın uluslararası bir firmayı yenebileceğinin en güzel kanıdı oldu. Bir süre sonra şirketi batıracağımızdan eminlerdi, onları yanılttık!”

Fabrikanın yönetimini almak işin ilk aşamasıydı. 1.050 ortaklı bir kooperatifin işleyisi de, serbest piyasada rekabet etmesi de zordu. Çünkü işçiler, diğer firmalarla rekabet edebilmek için kendi maaşlarından kendileri kesinti yapmak zorunda kalacaktı.

2005 yılında, anlaşmadan 5 ay sonra fabrika ilk lastiğini üretti. Anlaşmada Continental’in bu süreçte teknik destek ve danışmanlık vereceği, ucuza hammadde temin edeceği ve ürünleri satın alacağı yazsa da Continental bu sözlerini tutmadı. Bu yüzden işçiler ilk ürünlerini zararına Walmart’a satmak zorunda kaldı. TRADOC (Batının Demokratik İşçileri) kooperatifinin işçileri lastik üretimini iyi bilse de satış işinde tecrübesizdi. Fabrika ilk dört yılında zarar etti.

Kâra geçebilmek için hammaddeyi daha ucuza, büyük firmaların aldığı fiyata almaları gerekiyordu. Bunun için daha büyük miktarda hammadde almaları şarttı. Zarar ederken buna güçleri yetmeyeceği için ABD’li Cooper Tire firmasıyla anlaştılar. Cooper hem Meksikalı ortağın elinde bulunan yüzde 50’lik hisseyi aldı, hem de işçilerin elindeki hisseden yüzde 8’lik pay aldı. Karşılığında TRADOC’a ucuz hammadde vermeye ve ürünlerin yüzde 95’ini almaya başladı.

Yeni yönetim kurulunda yüzde 58 hisseli Cooper’ın 4, yüzde 42 hisseli TRADOC’un da 3 temsilcisi var.

Bu anlaşmayla birlikte fabrika ayakta kalmanın ötesine geçerek büyümeyi, yeni yatırımlar yapmayı ve verimliliği artırmayı başardı. Ürettikleri lastikler Meksika ve ABD’de satılır oldu ve belki de en önemlisi, bu yıl ilk defa kâra geçecek. Kâr, kooperatif üyesi işçiler arasında paylaştırılacak.

TRADOC, Cooper ile anlaşmasının sonsuza kadar sürmeyeceğini de biliyor. 2012 yılında Cooper ABD’de işçi çıkarırken TRADOC’un ABD’li işçilerle dayanışması Cooper’ın tepkisini çekmiş, sendika başkanı Torres “Bu sizi ilgilendirmez, biz işçi sınıfıyız. Sendikamızın tarihi de uluslararası dayanışma örnekleriyle dolu. 1930’larda İspanya İç Savaşı’ndaki yoldaşlarımıza da para göndermiştik” açıklaması yapmıştı.

Ayrıca satış işi çok kârlı bir iş. Bu yüzden yakın zamanda satış işini üstlenmeye hazır hale gelmek istiyorlar. Buradan kazandıkları parayla fabrikanın geri kalan hissesini de alabilirler.

TRADOC işçilerine en iyi maaşın yanında neredeyse maaşla aynı miktarda emeklilik maaşı da sunuyor. Bu nedenle fabrikanın bulunduğu El Salto kentinde neredeyse herkes bu fabrikada çalışmak istiyor.

Eski işçilerin yanı sıra çok sayıda genç işçi de fabrikada çalışıyor. Genç işçilerin bakış açıları sayesinde şirket daha önce fark etmediği tasarruf ve verim yöntemlerini fark edebiliyor, üretim sürecini vücudu daha az zorlayan, konforlu bir hale getirmek için yeni yöntemler buluyor. Normalde işini yapıp evine dönen işçiler artık mesaiden sonra nasıl daha verimli olabileceklerini şevkle düşünüyor – patron için değil kendileri için çalışmanın motivasyona büyük bir etkisi var. İşçi sayısı önceki dönemle neredeyse aynıyken üretim miktarı bir buçuk katına çıkmış.

Devam eden bu başarı hikayesinden çıkaracağımız en büyük ders, fabrikayı işgal eden işçilerin uluslararası destek edinmesi gerektiği. Karşısındaki uluslararası bir şirket olmasa bile bu önemli, çünkü uluslararası dayanışma sayesinde ürettikleri ürünler kendine daha büyük pazar bulabilir. Meksika’daki bu kooperatifin önderleri sosyalist olmasalardı veya fabrikayı satmamak, pes etmemek konusunda kararlı olmasalardı TRADOC da çoğu kooperatif gibi batmaya mahkum olacaktı.

İŞÇİLER FABRİKAYI NASIL YÖNETİYOR?

- Anlaşmaya göre yönetim kurulunda karar almak için yüzde 75’lik oy, önemli konularda da oybirliği gerektiğinden TRADOC’un izni olmadan bir şey yapılamıyor.

- İşe alımlara ise tamamen TRADOC’un kontrolünde.

- İşyerinde kimsenin başında denetçi yok. İşçilerin günlük üretim kotası var ama kotalar işçilerin işlerini normal mesaiden 1-2 saat erken bitirip sonrasında dinlenmesine imkan sağlayacak kadar düşük.

- Temizlik departmanı yok, işçiler kendi çalıştıkları bölümleri kendileri temizliyor.

- TRADOC yılda 2 kez genel kurul toplantısı yapıyor. Kurulun hisse satışı, yeni yatırımlar, makine alımı gibi önemli konularda veto hakkı var.

- Fabrikanın günlük işleyişi işçilerden oluşan Yönetim Konseyi tarafından idare ediliyor. ABD’li Cooper firmasının gönderdiği bir Fabrika Müdürü de fabrikada olanları gözlemlemekle görevli. Ancak tek başına karar alma yetkisine sahip değil.

- Fabrikanın finansal işleri de Denetleme Konseyi tarafından yürütülüyor.

- Başlangıçta herkese eşit maaş ödeniyordu ancak bir süre sonra bu motivasyonda sorun yarattı, işçiler ‘herkesle eşit maaş alacaksam neden daha fazla çalışayım’ diye düşünmeye başladı. Bu nedenle bir maaş çizelgesi yaratıldı. 7 seviyeden oluşan bu çizelgede eşit işe eşit ücret ödeniyor, insanlar çalışma yoğunluğuna göre bir üst seviyeye geçebiliyor. Yönetim konseyi ise en yüksek maaşlı işçi kadar maaş alabiliyor. İşçilerin çoğu beşinci ve yedinci seviyeler arasında bulunurken aldıkları maaş haftalık ortalama 310 dolarla sektör ortalaması olan 280 doların üzerinde.

- İşçiler gelirlerinin bir kısmıyla İşçilerin Gazetesi adında bir gazete çıkarılıyor. Bu gazete ülkedeki tüm işçi sorunlarına dair yayın yapıyor.

Çeviri içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum yapın

Ana akımdaki sansür sosyal medyaya yayılıyor

Ana akımdaki sansür sosyal medyaya yayılıyor

BDP’li siyasetçilerin Facebook sayfaların peş peşe kapatılırken sayfaları yöneten ekipten Özcan Irmak “İlk defa bu kadar yoğun sansür görüyoruz, Rojava paylaşımlarımız nedeniyle hükümet Facebook’a emir verdi” derken uzmanlar Facebook’un muhalifler için güvenli bir site olmaktan çıktığını söylüyor

ONUR EREM 14.08.2013

Yıllarca ana akım medyadaki sansürle uğraşan Kürt siyasi hareketi bu sefer de sosyal medyada sansürle karşılaştı. Son 2 ayda onlarca BDP’li siyasetçinin Facebook sayfası bir gerekçe göstermeden kapatıldı.

‘BÖYLE SANSÜR GÖRMEDİK’

Bu sansürün nasıl işlediğini, BDP’li siyasetçilerin Facebook sayfalarını yöneten ekipten Özcan Irmak BirGün’e anlattı. “5-6 senedir bu sayfaları yöneten ekibin içindeyim, bu kadar yoğun bir sansürle ilk defa karşılaşıyorum” diyen Irmak eskiden çok ender de olsa sayfaların bir süreliğine durdurulduğunu ama itiraz edildiğinde tekrar açıldığını, şimdi ise durumun çok farklı olduğunu söyledi: “Eskiden böyle durumlarda gerekçe gösterirlerdi, son bir aydır gerekçe dahi göstermeden kapatıyorlar. BDP’nin parti sayfasını bile kapattılar!”

‘SANSÜR EMRİ HÜKÜMETTEN’

Görüşmemizden birkaç dakika önce Milletvekili Ayla Akat için açtıkları ikinci sayfanın da kapatıldığını söyleyen Irmak bu sansürün doğrudan Türkiye hükümeti emriyle uygulandığını düşünüyor: “Biz sayfalarımızda haber sitelerinden haber paylaşımı yapıyoruz. Kapatılmaya yol açacak herhangi bir paylaşımımız olmadı. Bu sansürün tek açıklaması hükümetin emriyle yapılmasıdır. BDP’yi sosyal medyadan silmek istiyorlar. Sanal medya Kürtler tarafından çok yoğun kullanılıyor. Sansürün zamanlaması ise hem Gezi hem de Rojava paylaşımlarımızla ilgili”.

BEŞTAŞ: ÜZERİNDE ÇALIŞIYORUZ

BDP Milletvekili Meral Danış Beştaş da sosyal medyada uygulanan sansürün, Kürt hareketinin yıllardır basında karşılaştığı sansürün bir uzantısı olduğunu düşünüyor. “Ana akım medya, televizyonlar, gazeteler yıllardır bizim etkinliklerimizi, mitinglerimizi görmüyor, hakkımızdaki gerçekleri çarpıtarak veriyor. İnsanların özgürce paylaşım yapabildiği sosyal medya bu yüzden bizim için çok önemliydi. Ama şimdi bu sansür zihniyeti bu alana da bulaştı. Sesimizi kısmak istiyorlar” diyen Beştaş, bu sansürün BDP’nin gündemine giren çok önemli bir madde olduğunu, hükümet ve Facebook yetkilileriyle görüşmek dahil her seçeneği değerlendirdiklerini açıkladı.

Erkan Saka: Facebook muhalifler için güvenilir olmaktan çıktı

Sanal medya hakkında çalışmalarıyla tanınan Doç. Dr. Erkan Saka Facebook’un aktivistler ve muhalifler için güvenilir bir site olmaktan çıktığını söyledi. “Facebook’un bu konuda dünya çapında kötü bir ünü var. Örneğin İngiltere’deki olimpiyatlar öncesinde çok sayıda muhalif sayfa kapatılmıştı. Türkiye’de de en yoğun muhalefeti yapan partilerden biri olduğu için BDP bu uygulamalara maruz kaldı” diyen Saka, Facebook’un muhaliflere karşı bu tavrının ticari kaygılardan kaynaklandığını belirtti: “Facebook dünya çapında çok ticarileşti, reklamveren baskısından çekiniyor, politik riskler almak istemiyor”. Facebook bünyesinde çalışan çok sayıda türk olduğunu söyleyen Saka, ‘Sayfalar şikayet edilmişti, biz de içeriğin dilini anlamadığımız için kapattık’ gibi bir bahanenin olamayacağını vurguladı.

Yaman Akdeniz: YouTube örneği korkutuyor

Bilişim Hukuku Uzmanı Prof. Dr. Yaman Akdeniz de Facebook’ta uygulanan sansür mekanizmasının yapısını eleştirdi. “Hrant Dink’in ölüm yıldönümünde Ermenilere karşı nefret saçan içerikleri kaldırmak için çok çaba harcamamız gerekmişti. Ama öte yandan bir ressamın çiziminde meme ucu gözüküyor diye bir anda sayfa kapatabiliyorlar” diyen Akdeniz BDP’lilerin hesaplarının bir anda kapatılmasını garipsediğini söyledi: “Hükümetin Gezi olaylarında ‘Facebook bize yardımcı oluyor’ söylemini unutmadık. Facebook’un en çok kullanıldığı ülkelerden biri Türkiye ve YouTube’un başına geleni yaşamak istemiyor, sitelerinin yasaklanmaması için taviz verebiliyor”.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum yapın

Kapitalizmin göbeğinde distopya

Kapitalizmin göbeğinde distopya

ABD’de bir zamanların görkemli kenti, kapitalizmin vitrini olan Detroit bugün bir kapitalizm distopyasına döndü. Kentin içler acısı hali, bir sonraki krizden sonra diğer kentlerin de başına gelecekleri gösteriyor

MICHAEL SNYDER | BİRGÜN İÇİN ÇEVİREN: ONUR EREM | 26.07.2013

Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük kentlerinden biri olan Detroit bugün acılı bir ölüm yaşıyor. Bir zamanlar 1.8 milyon kişinin yaşadığı bu kentte bugün 700 bin insan kaldı. Geçmişte ABD’nin ortalama geliri en yüksek kenti unvanını taşıyan Detroit neo-liberal politikalar sonucu çürüyen bir cehenneme dönüştü. Kent yönetiminin resmi iflas başvurusu ise yargı tarafından geçen hafta durduruldu. Yargıçlar iflas başvurusunun emekli maaşlarını azaltacağını, bunun da Detroit’in bağlı olduğu Michigan Eyaleti’nin anayasasına aykırı olduğunu söyleyerek iflas başvurusunu reddetti. Anlaşılan Barack Obama’nın 2008 krizinde batan Detroit otomobil endüstrisini devlet kasasından para enjekte ederek kurtarması kenti kurtarmaya yetmemişti. İflas başvurusunun reddedilmesinin ardından kentin geleceğinin ne olacağı hakkında kimsenin bir fikri yok – herkesin emin olduğu tek şey kentin ekonomisinin tekrardan rayına oturtulamayacak bir noktaya geldiği. Bu noktayı daha iyi anlatabilmek için, bir zamanlar dünyanın en gösterişli kentlerinden biri olan Detroit’in bugünkü haline dair 25 olgu derledik:

1. Detroit’ten alacağı olan 100 binden fazla kişi ve kurum var.

2. Kentin toplam borcu 20 milyar doları aştı (yaklaşık 39 milyar TL).

3. 1960’larda Detroit, ortalama geliri ABD’nin en yüksek olan kentiydi.

4. 1950’de 300 bin olan sanayi istihdamı bugün 27 bine düştü.

5. 2000-2010 yılları arasında Detroit’in bağlı olduğu Michigan eyaletinde sanayi istihdamı yüzde 48 oranında azaldı.

6. Detroit’te konut fiyatları o kadar düştü ki, 500 dolara (yaklaşık 950 TL) satılan çok sayıda ev bulmak mümkün.

7. Kent merkezindeki evlerden 78 bini terk edilmiş ve boş durumda.

8. Kentin 360 kilometrekaresinden fazlası tamamen terk edilmiş ve harabeye dönmüş durumda.

9. Kent sakinlerinin yüzde 47’si yalnızca basit seviyede okuma yazma biliyor. Karmaşık metinler yazamadığı gibi, bu tarz metinleri anlayamıyor da.

10. 16 yaş ve üzeri nüfusunda yarısından azı çalışabilecek bir iş bulabiliyor.

11. Detroit’teki çocukların yüzde 60’ı yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

12. Bir zamanlar ABD’nin en kalabalık 4. kenti olan Detroit nüfusu 60 yılda yüzde 63 azaldı.

13. Kent yönetiminin neredeyse tek geliri, kumarhanelerden aldığı toplam aylık 11 milyon dolarlık vergi.

14. Detroit’te 70’ten fazla, çevreye aşırı derecede zararlı olarak sınıflandırılan çöp alanı bulunuyor.

15. Kentteki sokak ışıklarının yüzde 40’ı çalışmıyor.

16. Ambulansların yalnızca üçte biri çalışıyor.

17. Çalışan ambulansların bir kısmı ise yenilenemediği için 460 bin kilometreden fazla yol yapmış araçlardan oluşuyor.

18. Kentteki parkların üçte ikisi 2008’den bugüne kapatıldı.

19. Son 10 yılda kentteki polis sayısı yüzde 40 azaldı.

20. Bir yurttaş polis çağırdığı zaman polisin olay yerine ulaşması ortalama 58 dakika sürüyor.

21. Bütçe kesintileri nedeniyle karakollar günün 16 saati kapalı tutuluyor.

22. Kentteki suç oranı ABD ortalamasının 5 katına ulaştı.

23. Detroit’teki cinayet oranı New York’un 11 katına çıktı.

24. Detroit polisi işlenen suçların yalnızca yüzde 10’unu çözebilir hale geldi.

25. Detroit polisi “Detroit’e girmek tehlikelidir, sorumluluk size aittir” broşürleri dağıtmaya başladı.

Detroit’i bu hale getiren politikalar ABD’deki büyük kentlerin neredeyse tamamı tarafından uygulanmaya devam ediyor. Eğer politikalarımızı değiştirmezsek bütün ülke bir süre sonra Detroit’e dönebilir. Şikago, New York, San Diego ve San Jose gibi kentler de benzer şekilde borçlanıyor. Şimdilik Detroit kadar kötü olmayabilirler ama bu yalnızca şanslı oldukları için böyle.

Finansal analist Meredith Whitney 2011 başında “ABD’deki kentleri iflas bekliyor” dediğinde büyük eleştiri toplamıştı, 2011 sonunda ‘Hani nerede batık kentler’ sözleriyle topa tutulmuştu. Ama şimdi hepimiz Whitney’in söylediklerinin gerçekleşmeye başladığını gördük, sadece biraz erken konuşmuştu.

Bu daha başlangıç. Bir sonraki ekonomik krizde diğer büyük kentlerin de benzer senaryolarla karşılaşacağına Whitney gibileri kesin gözüyle bakıyor. Üstelik bu sefer tek bir kent değil, çok sayıda kentten oluşan büyük bir dalga gelecek üzerimize. Bunun sorumlusu ise, izlediği politikalarla ulusu yüzlerce trilyon dolarlık borç batağına sokan ABD yönetimi olacak.

Bugün ABD’de altyapı sıkıntısı had safhada, altyapıyı yenileyecek kamu kaynağı bulunamıyor. Yoksulluk ve hane borçları hızla artıyor. Ulus olarak ürettiğimizin çok daha fazlasını tüketiyoruz ve küresel GSYH içindeki payımız dramatik bir şekilde azalıyor.

Uzun zamandır ayağımızı yorganımıza göre uzatmıyoruz. Üstelik borçla sürdürdüğümüz bu sahte refahı gerçek sanıyoruz. Ancak refah seviyemize ‘ayar çekecek’ sağlam bir şok dalgası yaklaşıyor ve bu, sahte refaha alışmış ABD halkını sudan çıkmış balığa çevirecek.

Bu yüzden Detroit’in haline gülmeyin. Bu kentin yaşadığı sıkıntılar yakında sizin kentinize ve ülkenize de gelecek!

Çeviri içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum yapın