Zapatistalar öğretmenleri Galeano’yu unutmadı

Subcomandante-Galeano04.05.2015

Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) bir yıl önce kontrgerillalar tarafından öldürülen öğretmenleri Galeano için Meksika’nın Chiapas eyaletinde bir anma düzenledi. Hayatı boyunca Zapatista eğitim sistemine büyük emek harcayan, yerli halkın ‘Yoldaş Galeano’ dediği, 2 Mayıs 2014’te katledilen José Luis Solís López’i anmak için binlerce kişi haftasonu Chiapas’ın Oventik kentinde buluştu. Galeano’nun ölümünün ardından EZLN’nin sıfır numaralı delegesi Subcommandante Marcos da adını Subcomandante Insurgente Galeano olarak değiştirmişti.

Yaklaşık beş bin Zapatista militanının yanı sıra geçen yıl Meksika’da kaçırılıp öldürülen öğrencilerin aileleri de etkinliğe katıldı. Geçen yıl 5 Mayıs’ta ölen Meksikalı filozof Luis Villoro’nun anılmasıyla başlanan etkinlikte, Villoro’nun ailesinin ardından Subcommandante Galeano bir konuşma yaptı. “Villoro da bir Zapatista’ydı. Aramıza katıldığında kendisine ne isim seçeceğini sorduğumuzda gerçek ismini kullanacağını söyledi. İlk başta şaşırdık ama zaten onun amaçladığı da buydu. Bütün dünya Villoro’nun Zapatista olduğunu değil, aramızdan birinin kendine onun ismini seçtiğini düşünecekti. Uzun zaman EZLN için gözcülük yaptı” diyen Galeano, konuşmasının geri kalanını ise öğretmen Galeano’ya ayırdı: “Galeano 1989’da Zapatista gerillalarıyla tanıştıktan sonra 1994 isyanında aramızdaydı. Bütün görevlerini aksatmadan yerine getirmeyi başarmış gerçek bir isyancıydı. Yalnızca bizim için değil, dünyadaki tüm yerli halklar için önemli bir savaşçıydı. Bize gösterdiği fikirleri, ideallerinin yolunda isyanımıza devam etmeliyiz.”

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum bırakın

‘Suyu koruyamayan sosyalist değildir’

Çeviri: Onur Erem | Kaynak: bit.ly/1dPNT3G

Guillermo Barreto

Guillermo Barreto

Venezuela’nın yeni Eko-sosyalizm ve Su Bakanı Guillermo Barreto, Karakas merkezli Ciudad CCS gazetesine verdiği söyleşide okurlara hükümetin doğa politikalarını anlatıyor. Bir biyolog olan Barreto, sosyalizmin sürdürülebilmesinin tek yolunun, doğanın merkezdeki meselelerdeki haline getirilmesi olduğunu söylüyor:

>> Neden Çevre Bakanlığı yerine Eko-sosyalizm Bakanlığı?

Doğa ile ilişkinin daha harmonik bir hal aldığı, insan yerleşmelerinin başlı başına birer eko-sisteme dönüştüğü bir eko-sosyalist topluma doğru ilerliyoruz. Böyle bir toplumun inşasının sürmesi için doğa, merkezi bir bileşendir ve sosyalizmi sürdürmenin tek yolu onu korumaktır. Bu, insanlar arasında bir dayanışma demektir, üstelik yalnızca şu an yaşayan insanlar arasında değil, bizler ve çocuklarımız, torunlarımız ve onların torunlarıyla da dayanışmaktır. Eğer gelecek nesillerde tüm toplumun suya erişimini garanti edebilirsek sosyalist oluruz. Eğer bunu başaramazsak, sosyalist değilizdir.

Çevre kelimesini kullanmamamızın nedeni, egemen söylemde ‘çevre’nin romantik ve hippi bir kavram olarak yaftalanarak toplumsal ve ekonomik sistemlerin işleyişinden izole edilmesi. Bu konsept, çevreyi koruyanları bir cepheye, gelişmeyi savunanları karşı cepheye yerleştiriyor. Böyle bir durumda da diyalog imkansızlaştığından herkes kaybediyor. Eko-sosyalizmden bahsettiğimizde ise doğanın bütünleyici bir rolü olduğu, yeni bir toplumu inşa etmek için gereken organik kamu yönetişiminden bahsediyoruz.

Bugün Eko-sosyalizm Bakanlığımız var, ama petrol üretiminden ev ve köprü inşaatına kadar tüm kamu yönetişiminin eko-sosyalist olduğu bir noktaya ulaşmak zorundayız.

>> Bu, uzun vadede gelişme ve çevreyi koruma arasında bir uzlaşma anlamına mı geliyor?

Tabii ki. Ama paradoksal olarak, çevrenin siyasi yönetimini derinleştirmemiz gerekir. Kendimizi doğadan izole edemeyiz. Koruma altında tutulması gereken alanların bir zorunluluk olduğunu anlamalıyız. Öte yandan, bu tablonun içine insanları katmazsak bu durum çatışmalara yol açar ve hedefimize ulaşamayız.

>> Gelişmeyi çevreyi korumayla uyum içinde gerçekleştirme söylemi kapitalist mantığa taviz vermek anlamına gelmiyor mu?

Hayır. Doğadan kaynak çıkarma temelli kapitalist modeli terk ederek, kaynakların kapitalist birikim amacıyla değil, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için çıkarıldığı bir modele geçmemiz lazım. Bu, yalnızca ihtiyacımız olan kadarını kullanıp daha fazla kullanmamak demektir. Bu değişim bir gecede değil, aşamalı olacak. Ama esas önemli olan kapitalist motifleri tekrar etmeyeceğimiz bir toplum kurmak.

Bu süreçte endüstriyel faaliyetler için izin yayımlayan bir bakanlık olmaya devam edeceğiz. İzin yayımlama sürecinin aşırı bürokratik olması nedeniyle izinler esas önemini kaybediyor. Bu nedenle bu süreci yeniden yapılandırmamız lazım. İzin almak üretimin önünde bir engel olmamalı, üretim çevreye bir saldırı niteliği taşımadıkça.

>> Neden Su Bakanlığı?

Başkan Maduro tüm toplumun suya erişimi konusuyla çok ilgili. 15 yıllık Bolivarcı Hükümet döneminde pek çok hedefe ulaşıldı ancak hâlâ aşmamız gereken engeller var. Bu konunun önemini vurgulamak için bakanlığın ismine suyu da ekledik.

Ulusal Su Planı’nı uygulamaya devam edeceğiz. Önceliklerimiz, su hatlarındaki kırıklar gibi sorunları bir an önce çözerek halkın tamamının suya erişimini garantilemek, uzun vadede ise böyle sorunların oluşmasının önüne geçmek. Teknik Su Konseyleri’ni de devam ettireceğiz, çünkü esas amacımız komünal bir ülke oluşturmak.

>> Ev atıklarına dair nasıl bir politika izliyorsunuz?

Öncelikle toprak üstünde biriktirilen çöplükleri, çöplerin toprak altına gömülerek çürütüldüğü sistemlere dönüştürüyoruz. Karakas’ta ise çöp transfer alanları oluşturuyoruz. Tekrar kullanım ve geri dönüşümü geliştiriyoruz, geri dönüşümü olmayan şişe kullanımına ekstra vergi getirmek gibi seçenekler üzerine çalışıyoruz. Ama esas amacımız tüketici alışkanlıklarını değiştirmek. Çöp üretimini azaltmanın ve sonlandırmanın gerçek yolu burada.

>> Zulia bölgesindeki kömür yataklarıyla ilgili bir çalışma yürütecek misiniz? Chavez bu kömürlerin çıkarılmasının doğaya zarar vermesi durumunda çıkarılmaması gerektiğini söylemişti…

Bu konu gündemimizde yer alıyor. Yerel topluluklar ve Zulia’nın yerel yönetimi ile birlikte bunu detaylı bir şekilde inceleyip, sorumlu bir tartışma yürüterek karar vermemiz lazım.

>> Sorumlu bir tartışma ile neyi kastediyorsunuz?

Bu kömüre ihtiyaç olup olmadığının analizi, olası alternatifler, nihai hedefimiz olan ekosistemi koruma ve hepsinin üstünde yer alan çevredeki toplulukların refahı meselelerini bir arada değerlendirmeyi kastediyorum. Bu yüzden işin yalnızca ekonomik boyutunun tartışılmayacağı, her yönünün değerlendirileceği bir tartışma yürütmemiz lazım. Orada yaşayan yerlilerin doğayla özel bir ilişkileri var ve buna saygı göstermeliyiz.

>> Ülkenin güneyindeki kaçak altın madenleriyle ilgili ne yapacaksınız?

Madencilik, Komünler ve Yerli Halklar Bakanlıkları ile buluşarak altın madenciliğini düzenleme konusunu konuştuk. Yasadışı madencilik korkunç toplumsal ve ekolojik sorunlara yol açabiliyor. Bu çok hassas bir konu, bu nedenle dikkatle ele almamız lazım.

>> Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden biri olan Oricono Rezervi’ndeki faaliyetlerin etkilerine dair neler yapılıyor?

Bakanlığımız bünyesinde yalnızca bu meseleyle ilgili çalışmak üzere bir birim kurduk. PDVSA’yla (Kamuya ait petrol şirketi) bir arda çalışarak bu bölgenin doğayla uyum içinde işletileceğinden emin olmamız lazım. Petrol üreticisi bir ulusuz ve bu kaynaklara ihtiyacımız var ama bunu daha iyi bir şekilde yapmamız lazım.

>> Bugüne kadar insan yerleşiminin olmadığı La Tortuga adasına 2 bin odalı otel yapılması planlanıyordu. Onun durumu nedir?

Gözümüz Turizm Bakanlığı’nın yürüttü bu projenin üzerinde. Turizmi geliştirmek önemli, fakat bunu doğayla uyumlu hareket edebilirsek yapmalıyız. Birkaç ay önce kurduğumuz Parklar Yüksek Enstitüsü ile koruma altındaki alanlara dair ortak bir politika üretmeyi amaçlıyoruz.

Bugün Venezuela’ya gelen turistlerin yüzde 80’i tatillerini koruma altındaki parklarda geçiriyor. Ayrıca bu bölgelerin çevrelerinde veya içinde yaşayan yerel halklar da var. Bu nedenle buraların idaresi için yerel halkların örgütlenmesi önemli.

>> Hayvan kaçaklığını önlemek için ne gibi çalışmalarınız var?

Ulusal Bolivarcı Muhafızlar ve savcılıklar bu meseleyi yakından takip ediyor. Kaçakçılığın yoğunlaştığı bölgeleri tespit ediyoruz. Venezuela’da kuş kaçakçılığı çok fazla. Papağanlar Kuzey Amerika ve Avrupa’ya kaçırılıyor. Bu çok zalim bir iş ve insanlar bunun farkına varmalı. Bugün dünyada kim papağan alıyorsa, o hayvanın muhtemelen yuvasından çalındığını ve çalabilmek için annesinin öldürüldüğünü bilmeli. Bu hayvanlar kaçırılırken en az yarısı yollarda ölüyor.

Çeviri, Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

‘Türkiye gibisini görmedim’

DSCF7487

Elda Brogi

Avrupa Birliği’nde medyada çoğulculuk üzerine alışan akademisyen Elda Brogi, kıtada Türkiye gibi 8-9 gazetenin aynı propaganda manşetiyle çıktığı tek bir örnek hatırlamadığını söyledi

29.04.2015 ONUR EREM @onurerem

Medyada farklı seslerin ve düşüncelerin yer alabilmesi demokrasiler için önemli bir ölçüt. Medya sahipliğinin, basına dair yasaların ve uygulamaların medyada çoğulculuğa imkan tanıyıp tanımadığı akademisyenlerin de araştırma alanları arasında yer alıyor. Bu alanda çalışmalar yürüten Avrupa Üniversitesi Enstitüsü Medyada Çoğulculuk ve Basın Özgürlüğü Merkezi’nin Bilimsel Koordinatörü Elda Brogi, Hrant Dink Vakfı’nın düzenlediği Tehlikeli Söylem, Nefret Söylemi ve Medyada Çoğulculuk başlıklı panele katılmak üzere İstanbul’daydı. Kendisiyle Avrupa Birliği ve Türkiye’deki durumu, çoğulculuğun önemini ve çoğulculuk için yapılabilecekleri konuştuk.

>> Medyada çoğulculuk neden önemli? Çoğulculuğun olmadığı ülkelerde nasıl riskler vardır?

Medyada çoğulculuğun sağlanması halkın farklı fikirlere ve düşüncelere ulaşabilmesi, bireylerin hakikati öğrenebilmesi, kendi kararlarını verebilmesi ve toplumun farklı kesimlerinin seslerini duyurabilmesi için çok önemlidir. Eğer medya bir grup insanın elinde toplanmışsa, yayınlarda yalnızca onların görüşleri hakim olur.

>> Çoğulculuğun ölçütleri nedir?

Araştırmalarımızda kullandığımız belirli ölçütler var. Bunlar arasında medya sahipliğinin dağılımı ve bunu düzenleyen yasalar, farklı coğrafi, siyasi ve kültürel grupların medyada temsili ve medyaya erişimi, bunu düzenleyen yasaların varlığı, internet erişiminin yaygınlığı ve hızı, gazetecilerin çalışma koşulları, basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğünü düzenleyen yasalar, basın alanındaki düzenleyici kurumların bağımsızlığı, belli konular üzerinde sansürün yaygınlığı, kamusal yayınlarda farklı görüşlerin temsiliyeti ve kamusal yayıncılığı düzenleyen yasalar, siyasetin ve hükümetin medya üzerindeki etkisi ve baskısı, “iftira” gibi suçlardan ceza alan gazetecilerin sayısı, bilgi edinme hakkının işlevi, farklı medya türlerinin varlığı ve daha pek çok ölçütten bahsedebiliriz.

>> Bu ölçütlerle yaptığınız araştırmalara göre Avrupa’da medyada çoğulculuk anlamında en başarılı ülkeler hangileri?

Avrupa’da bir ülkeye “en başarılı” dememiz mümkün değil. Bu kadar çok ölçütle yaptığımız değerlendirmeler ile her ülkede bazı ciddi sorunların olduğunu, hiçbir ülkenin kusursuz bir düzenlemeye sahip olmadığını bulduk. Kıtadaki her ülkede gazetecilerin sürekli elektronik gözetim altında tutulması çok büyük bir sorun.

>> Araştırmalarınızda Avrupa’da medyada tekelleşme konusunda bir eğilim olduğunu söylüyorsunuz. Bu eğilimin temel nedenleri nedir?

Bu eğilimin arkasında yapısal bir neden var. Çoğu basın kuruluşu ulusal çapta yayın yapıyor ve hedef kitleleri bu nedenle diğer şirketlere göre daha küçük. Kaynaklar az sayıda olduğunda bir süre sonra tekelleşme kaçınılmaz oluyor. Ayrıca siyaset ve medya arasında da her zaman bir tür ilişki olduğunu görüyoruz. Çoğu ülkede bunu engellemek için yasalar var, fakat bu yasaların bir şekilde uygulanmadığını da görebiliyoruz. Çapraz şirket sahiplikleriyle veya kendine yakın işinsanları veya başka akrabalar aracılığıyla medya patronları ve siyasetçiler kendilerini kısıtlayabilecek yasaları aşıyorlar. Örneğin İtalya ve Macaristan bu konuda kötü örnekler. İtalya’da neredeyse tüm özel yayıcılığı kontrol eden Berlusconi, iktidara gelmesiyle hem özel yayıncılığı hem de kamu yayıncılığını kontrol eden bir pozisyona sahip oldu. Bu pozisyonunu da kullandı, kamusal yayın kuruluna kendi tercih ettiği kişileri atadı. Hem TV’lere hem de gazeteye sahip oldu, bir gazeteyi kardeşi üzerine göstererek. Böylece Berlusconi İtalya’da bir tekel haline geldi.

Macaristan’da ise 2010’da basın yasası değiştirilerek Ulusal Düzenleyici Kurul’a atanan üyeler hükümetin kontrolüne verilmek istendi. Buna büyük bir itiraz geldi Avrupa Birliği’nden ve sonunda Macaristan geri adım attı.

>> Daha önce Türkiye üzerine araştırma yapma imkanınız oldu mu? Türkiye basınındaki çoğulculuğu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye üzerine akademik bir çalışma yapmadım fakat pek çok makale okudum. Özellikle internet sansürü konusu gerçekten endişe verici. Pek çok site kolayca yasaklanabiliyor ve bu korkutucu bir durum.

Söyleşiden önce mulksuzlestirme.org üzerinden gösterdiğiniz medya-enerji-inşaat sahiplikleri haritası da Türkiye’deki medya tekelleşmesinin ve bu tekellerin ihaleler aracılığıyla hükümetle kurduğu ilişkinin boyutlarını anlamama yardımcı oldu. Dürüst olmak gerekirse Türkiye’deki durum hiç parlak değil. Ticari çıkarlarla basın iç içe geçmiş durumda. Biz Avrupa Birliği ülkelerinde basına dair pek çok sorundan bahsediyoruz fakat Türkiye’deki sorunlar tüm bunların da ötesinde, daha büyük sorunlar. AB standartlarından çok uzak bir durumda Türkiye.

>> Türkiye’de sık sık birden çok gazetenin hükümet lehine aynı propaganda manşetiyle çıktığına tanık oluyoruz. Bunların en ünlüsü, yedi gazetenin birden Erdoğan’ın  “Demokratik taleplere can feda” sözlerini manşet yapmasıydı. Bunun dışında sekiz ve dokuz gazetenin aynı gün aynı manşetleri attığı zamanlar da oldu. Avrupa Birliği’nde en son ne zaman böyle bir örnek gördünüz?

Güncel araştırmalarımda böyle tek bir örneğe rastlamadığımı söyleyebilirim. Bazen iki gazetenin aynı manşetle çıktığı, bir meseleyi aynı yerden ele aldığı olur ama sekiz gazetenin aynı siyasetçinin aynı sözlerini tırnak içine bile almadan propaganda yapmak için manşetine taşıdığını hiç görmedim. Bu dehşet verici.

>> Basında çoğulculuğun yok edildiği ve tekelleşmenin gerçekleştiği bir ülkede süreci tersine çevirmek için neler yapılabilir?

Bu konuda yasalar çıkarılması için mücadele etmek bir çözüm ancak pek çok ülkede bu yasaların da bir şekilde etrafından dolaşıldığını gördük. Bu yüzden en etkili yöntem yurttaşların sürekli bilinçli bir şekilde medyayı takip edip çoğulcuğun eksikliğini hissettikleri anda bunun için kampanyalar başlatmaları. Ayrıca basında farklı, bağımsız sesler yaratmaları veya böyle çabalara destek vermeleri de önemli. İnternetteki alternatifler de insanlara yeni imkanlar sunuyor. Tabii ki doygunluğa ulaşmış bir medya pazarında bunu yapmak zor olacaktır ama yurttaşların bunun için mücadele etmesi şart.

>> Avrupa Birliği müktesebatında basında çoğulculuğun yeterince yer almamasını eleştirmiştiniz. Bu alandaki mevcut müktesebattan bahsedebilir misiniz? Türkiye’nin üyelik sürecinde bu alanda hangi yasaları kabul etmesi gerekecek?

Avrupa Anlaşmaları’nda bu konuda bir spesifik yasa olmadığı için Avrupa Birliği’nin basın özgürlüğü veya çoğulculuk konusunda ulusal yasalara müdahale etme imkanı yok. Bu durumu biraz da olsa düzeltmek için Komisyon, bizden bu gözlem projemize başlamamızı istemişti.

Avrupa Birliği’nde doğrudan medyada çoğulcuğu güvence altına almak için çıkarılmış bir yasa olmaması önemli bir sorun. Bunun yerine Rekabet Yasası, İşitsel Görsel Medya Yönergesi gibi yönergeler mevcut. Bunlar televizyonda Avrupa filmlerine daha fazla yer verilmesi, reklam sürelerinin kısıtlanması gibi işler için etkili ancak çoğulcuğun özünü oluşturan sahiplik ilişkileri gibi konulara değinmekten çok uzak. Bu konuda özgün bir yasa çıkması için çabalar oldu fakat gerçekleşmedi. Avrupa Parlamentosu’daki tüm gruplardan bu yönde talepte bulunan temsilciler var, ancak yeterli sayıda değiller. Bir milyon AB yurttaşından imza toplayarak Avrupa Komisyonu’nun bir çalışma başlatması adına düzenlenen “Medyada Çoğulculuk için Avrupa İnisiyatifi” adlı imza kampanyası da bir milyon imzaya ulaşamadığı için sonuçsuz kaldı. Gelecekte bu konuda bir yasa çıkması için baskı uygulanmaya devam edilecek, fakat yakın gelecekte böyle bir yasanın çıkacağını göreceğimizi sanmıyorum.

Susan Benesch sunum yaparken

Susan Benesch sunum yaparken

Tehlikeli söylemin nefret söyleminden farkı

Önceki akşam Hrant Dink Vakfı’nda gerçekleşen konferansın diğer konuşmacısı olan Susan Benesch, tehlikeli söylem kavramını anlattı. Amerikan Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Tehlikeli Söylem Projesi Direktörü olan Benesch şunları söyledi:

“Nefret söylemi ile tehlikeli söylem arasında bir ayrım yapmamın nedeni, nefret söyleminin tanımının net olmaması, her gün daha geniş bir anlamda kullanılması ve hatta hükümetler için bir baskı aracına dönüşebilmesi. Tehlikeli söylemin tanımı ise net: Bir grup insanı bir hedefe yönelik kitlesel şiddet işlemeye yönlendirecek bir söylem. Bu söylemle toplumun bir kısmı doğrudan katliam gibi suçlar işlemeye, geri kalan büyük kısmı da bu katliama ses çıkarmamaya itilir. Tehlikeli söylemin beş faktörü vardır: Kitlesi üzerinde etkili olan bir konuşmacı tarafından söylenmesi, söylemin etkilerine açık bir dinleyici kitlesi olması, söylemin içeriği, söylemin toplumsal ve tarihsel bağları, söylemin yayıldığı iletişim araçlarının etkinliği. Tehlikeli söyleme nasıl karşı çıkılabilir? Öncelikle bu söylemin tehlikesinin erkenden farkına varmak önemli. Ondan sonra da ‘aşılama’ tekniğiyle, yani kitlelere bu söylemin esas amacını ifşa ederek karşı çıkılabilir. Bir daha bir siyasi lider tehlikeli söylemde bulunduğunda kitlesi, o liderin neden öyle bir söylemde bulunduğunu, neyi amaçladığını anlayabilir.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

Laterne’ye polis saldırdı

laterne20.04.2015

Beyoğlu’nda 30 yıllık Laterne Cafe’nin bulunduğu binanın geçen hafta “Riskli bina” gösterilerek AVM yapmak için tahliye edilmesinin ardından dün de zabıta ve polis baskını vardı.

Saat 17:00 civarında polisler binaya geldiğinde kafenin işletmecisi Emriye Uysal binadan çıkmak istemezken içerdeki eşyalar boşaltıldı. Bu sırada zabıta ve polisle konuşmak isteyen Avukat Eren Can polisler tarafından darp edildi. Binanın içinde polis ve zabıta arasında anlaşmazlık çıktığı bir anda hukuki sürece dair bilgi vermek isteyen Can’ı polisler “Sen kimsin” diyerek tersledi. Avukat olduğunu söyleyince vekaletname istenen Can, vekaletname göstermek zorunda olmadığını belirtince polisler tarafından yerde sürüklenerek sokağa atıldığını anlattı.

Binanın önünde yaklaşık yüz kişinin toplanmasının ardından Emriye Uysal,olay yerine gelen sağlık ekipleri tarafından ambulansa bindirilmek için dışarı çıkarıldı. Binadan çıkarken hıçkırıklara boğulan Uysal, “Bugüne kadar devlet ne istediyse yaptık. Bunu mu hakettim? Ben buraya hayatımı verdim, başka bir gelirim yok. Buradan çıkaracağınıza öldürün beni. Ben ölmek istiyorum. Bir battaniye verin, sokağın başında dileneceğim” diye ağladı.

Bu sırada tahliyeye tepki gösteren yaklaşık yüz yurttaşa polis saldırdı. Kafenin kapısının önünde kalkanlarıyla insanları iten polis, tepki gösterenlere ise küfürle karşılık verdi. Kafenin önünden uzaklaştıktan bir süre sonra geri dönen polis, ilerihaber.org’a göre binanın önünde bekleyen Emriye Uysal ve yaklaşık 15 kişi gözaltına alındı.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

Göçmenleri öldüren AB yönergesi: 2001/51/EC

23.04.2015

Hans-Rosling-600x350İnsani gelişme alanında çalışan Gapminder Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanı, Karolinka Üniversitesi’nden Prof. Hans Rosling, Akdeniz’deki göçmen ölümlerinin ardından bu ölümlerin ana sorumlusu olarak Avrupa Birliği’nin uluslararası hukuka aykırı uygulamalarını gösterdi.

Önceki gün Gapminder Vakfı’nın Youtube hesabında bir video paylaşayan Rosling, Afrika’nın herhangi bir yerinden Avrupa ülkelerine 300-400 avro arasında uçak bileti alınabileceğini, fakat göçmenlerin en az biner avro ödeyerek kaçakçılar aracılığıyla Akdeniz’i geçmeye çalıştığına dikkat çekti: “Savaşlardan ve açlıktan kaçan insanların uçak bileti almasını engelleyen şey Avrupa Birliği’nin 2001/51/EC kodlu yönergesidir. Bu yönergeye göre havayolları, ‘yasadışı göçü engellemek için’ geçerli belgeleri olmayan insanları Avrupa Birliği’ne getirdiği takdirde dönüş masraflarını karşılamak zorunda. Fakat bu ülkeler göçmenler hukukunu düzenleyen Cenevre Konvansiyonu’nu da imzalamış durumdalar. Bu nedenle, konvansiyonu ihlal etmemek için yönergeye bu yönergenin Cenevre Konvansiyonu’na aykırı bir şekilde uygulanamayacağına dair bir madde eklediler. Böylece Avrupa Birliği sorumluluktan kaçınarak, kimin göçmen kabul edilip kimin edilemeyeceğine karar verme görevini havaalanında check-in yapan görevlinin omuzlarına yüklediler. Hiçbir check-in görevlisi bunu yapamayacağı için pratikte bu durum vizesi olmayan kimsenin uçağa binememesi anlamına geldi. İşte Akdeniz’de binlerce insanın boğularak ölmesinin nedeni budur”.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

Suriyelilerin entegrasyonu bir an önce başlamalı

DSCF787515.05.2015 ONUR EREM @onurerem

Hacettepe Üniversitesi’nden Doç. Dr. Murat Erdoğan, Türkiye’deki Suriyeliler üzerine araştırma yapan pek çok akademisyen gibi Türkiye’ye gelen Suriyelilerin burada kalıcı olduğunu düşünüyor. “2 yıl gibi bir eşik aşıldıktan sonra bu insanların ülkelerine dönme isteği daha da azaldı. Zaten Suriye’nin insanların yaşamak isteyeceği bir ülke haline yakın zamanda gelmesi mümkün değil” diyen Erdoğan, Türkiye’nin bir an önce Suriyelileri ülkeye entegre etmek için çalışmaya başlaması gerektiğini söylüyor.

Öncelik dil ve eğitim

Hacettepe Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nin kurucusu ve başkanı olan Erdoğan, Türkiye’deki Suriyeliler: Toplumsal Kabul ve Uyum isimli araştırmasını anlatmak üzere dün Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Yerleşkesi’nde düzenlediği söyleşide saha çalışmalarının sonuçlarına dair de bilgi verdi. Erdoğan’a göre Türkiye dünyada en fazla sığınmacının kaldığı ülke haline gelse de bu insanlara dair bir entegrasyon politikası bulunmuyor. “Özellikle gençlere ve çocuklara hemen dil eğitimi vermeye başlamamız lazım” diyor Erdoğan, “Bu ülkede kalıp eğitim alabilmelerinin, hayata katılabilmelerinin tek yolu bu. Ama siyasetçiler öngörüsüzlükleri nedeniyle bu süreci çok yanlış yönetti. Suriyelileri kayıt altına bile almadan ‘Nereye giderseniz gidin’ diyerek sınırları içine aldı. Mülteci hakkı vermediği gibi, batı ülkelerinin eğitimli Suriyelileri götürmesine de zorluk çıkarıyor. Bu nedenle Fransa’da doktora yapmış insanlar ve yaklaşık 500 akademisyenin yanı sıra mühendisler, doktorlar mülteci kamplarında zaman öldürüyor”.

İçişleri’nden entegrasyon engeli

Türkiye’nin cumhuriyet tarihi boyunca yaklaşık 2 milyon göçmen aldığını ve bunların büyük kısmının Türkler olduğunu söyleyen Erdoğan, bu rakamın yalnızca 4 yılda iki katına çıktığına dikkat çekerek “Bu insanların topluma entegrasyonu öncekilerden çok daha zor olacak. Buna rağmen Türkiye’de bürokratik karışıklık, siyasetsizlik ve kurumlar arası çatışmalar yaşanıyor. Çalışma Bakanlığı, Dünya Bankası ile birlikte Suriyelilere meslek eğitimi verip ekonomiye katmak isterken İçişleri Bakanlığı bu projeye izin vermiyor” diyor. Erdoğan’ın eleştirdiği bir diğer konu da Türkiye’nin Suriyelilerin yalnızca kamplarına günde 2 milyon dolar harcayacak kadar büyük bir yardım yaparken bunu genellikle denetimden ve şeffaflıktan uzak, belli şirketlere ve vakıflara kaynak aktaracak şekilde yapması. Suriyelilerin hakları olan sığınmacılar yerine yasal tanımı muğlak bırakılan ‘misafirler’ olarak tanımlanmasını ise daha fazla eleştiriyor.

Son araştırma olabilir

“Medya Suriyelilerin entegrasyonu meselesine dair çok ilgisiz, devlet bilgi paylaşmıyor. Bu yüzden toplumda önyargı ve huzursuzluk yaşanabiliyor” diyor Erdoğan, “Bu insanların entegrasyonu ve eğitimi için adım atmadığımız her kayıp gün, gelecekte bize kayıp bir yıl olarak geri dönecek”. Erdoğan’ın araştırması, bu alanda okuyacağımız son akademik araştırmalardan biri olabilir. Zira İçişleri Bakanlığı ve YÖK, akademisyenlerin Suriyeliler üzerine çalışma yapmasını “nereden, nasıl alınacağı belli olmayan” bir izne bağlayarak pratikte yasakladı. “Göç üzerine araştırma yapan yalnızca 3 üniversite var ve bunların karşısına da bu yasak dikildi” diyor Erdoğan, “Akademisyenler olarak bu yasağa karşı ayağa kalkmak zorundayız”.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum bırakın

Teoriyi pratiğe çevirmek: Kooperatifleşme

İstanbul’da farklı alanlarda çalışan kooperatifler Salı günü Boğaziçi Üniversitesi’nde biraraya geldi. BU Öğrenci Kooperatifi’nden Çiğdem “Başka bir hayatın mümkün olduğunu sayfalardan okumakla yetinmeyip bu hayatı kendimiz kurmak istiyoruz” diyor

17.05.2015 ONUR EREM @onurerem

Boğaziçi Öğrenci Kooperatifi'nden Fethi ve Çiğdem, Komşu Kafe'den Ufuk, BÜKOOP'tan Suat, 26A'dan Didem

Boğaziçi Öğrenci Kooperatifi’nden Fethi ve Çiğdem,
Komşu Kafe’den Ufuk, BÜKOOP’tan Suat, 26A’dan Didem

Aracısız ve sömürüsüz ekonomik ilişkiler yaratarak kapitalist sistem içinde alternatifler sunan kooperatifler son yıllarda yaygınlaşıyor. Tüketicilerin doğrudan üreticiden ürün almasını sağlayan tüketim kooperatifleri, insanların hizmetçi-müşteri ilişkisinden farklı bir ilişki kurmasını sağlayan kafeler ve üreticileri tüccarların baskısından kurtaran üretim kooperatifleri gibi modeller artı değer sömürüsünden uzak durmak isteyen herkes için birer alternatif oluşturuyor. Bu amaçla faaliyet gösteren Özgür Kazova, Kafe 26A, Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi (BÜKOOP), Komşu Kafe ve Boğaziçi Üniversitesi Öğrenci Kooperatifi salı günü 7. Emek Haftası programında gerçekleştirilen Kooperatifleşme oturumunda biraraya geldi ve deneyimlerini paylaştı.

ozgur-kazovaKazova direnişinin ardından tamamen şeffaf bir kooperatif için yola çıkan ve Özgür Kazova’yı kuran işçilerden Aynur “İş bölümünün de ücretin de eşit olduğu bir model kurduk. Kadın işi – erkek işi ayrımına inanmıyoruz. Temizliği de dokumayı da hep birlikte yapıyoruz. Ve büyüyoruz. Başlangıçta dört kişiydik, şimdi altı olduk” diyor. İlkin yalnızca kazak satan Özgür Kazova, kısa süre önce sanatçı dostlarının tasarımlarıyla en kaliteli kumaşlardan ürettikleri tişörtleri satışa çıkardı. “Tamamen şeffafız” diyor Aynur, “Günlük ve aylık olarak ne kadar kazandığımız, ozgur-kazova-aplikne kadar harcadığımız, her şey panolarımızda asılı”. Ancak henüz bir yıllık olan kooperatifleri istedikleri seviyede değil. “Rahatça geçinebileceğimiz kadar para kazanamıyoruz şimdilik. Hedefimiz günde 6 saat çalışmak. Ama başlangıç aşamasında fedakarlık yapmamız gerekiyor, 12 saat çalıştığımız oluyor”. Özgür Kazova, yasal olarak kooperatife dönüşmek için gerekli olan 20 bin lirayı toplayana kadar bir şirket olarak, fakat kooperatif mantığıyla işlemeye devam edecek.

Bürokratik nedenlerle şirket altında devam etmek zorunda kalan bir kooperatif de Kolektif 26A. Gönüllülerin belli saatlerde inisiyatif aldığı, doğrudan demokratik bir şekilde yönetilen 26A Kafe 6 yıldır Taksim ve Kadıköy’de faaliyetine devam ediyor. “Şu an en büyük hedeflerimizden biri ürünlerimizi doğrudan üreticiden alabilmek” diyor 26A’dan Didem. Mekanlarında sattıkları ürünler, olabildiğince endüstriyel süreçlerden 26ageçmemiş ürünler. Kolektif 26A için en önemli şey mekanlarına gelen insanlarla kurdukları ilişki. Bu nedenle daha fazla para kazanma imkanına rağmen dışardan yemek şirketlerinin “Bize yemek üretin” taleplerini reddediyorlar.

Devletin baskısının yoğun olarak hissedildiği Taksim ve Kadıköy’de, çoğunluğu örgütlü anarşistlerden oluşan 26A da bu baskılardan payını almış: Polis baskınları, gözaltılar, Kürtçe müzik çalmamaları için uyarılar, Başbakanlık’a bağlı kurumların binlerce liralık “telifsiz müzik çalma” cezası, maliyenin “sigortasız işçi çalıştırma” cezası… “Bütün bu baskılara rağmen mücadeleye devam ederek kapitalizmin çatlaklarını merkezlerde derinleştirmeye devam edeceğiz” diye anlatıyor Didem.

komşuBir diğer kooperatif kafe de Kadıköy’de açılan Komşu. Bir kısmı Göçmen Dayanışma Mutfağı’nda tanışan toplam yedi kişinin 2013’te açtığı Komşu Kafe’de sabit fiyatlar yok. “İnsanlar orada geçirdiği zaman ve yediği yemekten aldığı keyfe bakıyor, cebindeki paraya bakıyor, ne kadar isterse o kadar para bırakıyor” diyor Komşu’dan Ufuk, “Kafeye gelenlerle oturup sohbet ediyor, birlikte yemek yapıyoruz. Böylece kafe-müşteri ilişkisi yerine bir arkadaşlık ilişkisi kuruyoruz. İnsanlar kafede telefonla konuşurken ‘Evdeyim’ diyecek kadar rahat hissediyor kendilerini”. Kafe’de bir hafta boyunca yedi kişi, sekizer saatten üç vardiya halinde çalışıyor, karşılığında eşit ücret alıyor. Eğer ihtiyaçlarından fazla para kazanmışlarsa benzer projelere destek olmak için kullanıyorlar o parayı. Kafenin ismi de mahallelerinde bir yabancı gibi algılanmadan mahallenin bir parçası olma isteğinden geliyor: “Mahalleye hemen eklemlendik. Yeldeğirmeni’nde artan soylulaşmaya karşı neler yapabileceğimizi mahallelilerle birlikte tartışıyoruz”. Komşu, ürün temini için de farklı üretici kooperatifleriyle çalışıyor.

bukoopDoğrudan üreticiden ürün temini konusunda en kapsamlı çalışmayı yürüten örgüt ise bir tüketici kooperatifi olan BÜKOOP. 2010’da kurulan ve ilk başta 10-12 ürünle yola çıkıp zaman içinde 70 ürünlük bir yelpazeye ulaşan BÜKOOP’un amacı adil bir ticaret ile temiz gıda temin etmek. “Kooperatifimizin tüm çalışanları gönüllü. 191 üyemiz ve 35-40 aktif gönüllümüz var” diyor BÜKOOP üyesi Suat, “Ürünleri çok sayıda üretici kooperatifinin yanı sıra Urfa ve Susurluk’taki kadın derneklerinden temin ediyoruz. Zincir marketlerdeki organik ürünlerden çok daha ucuza satıyoruz. Örneğin biz kuru dutu15 liraya satarken başka yerlerde 90 liraya kadar çıkıyor kilosu. Üstelik ürünleri alırken üreticilerle hiçbir pazarlık yapmıyoruz. Emeklerine karşılık olarak biçtikleri fiyat neyse onu veriyoruz. Böylece ödemelerini sürekli aksatan tüccarlara mahkum kalmadan ne üreteceklerini önceden planlayabiliyorlar. Başka bir ekonomiyi böyle çabalarla kurabiliriz”. BÜKOOP olarak nakliyat maliyetini düşürmek için araç paylaşma sistemine benzeyen gönüllü nakliyat sistemi üzerine kafa yoruyorlar bu ara.

DSCF7866

Soldan sağa: Komşu Kafe’den Ufuk, BÜKOOP’tan Suat, 26A’dan Didem ve Özgür Kazova’dan Aynur

Boğaziçi Üniversitesi’nin bir kooperatifi daha var: Öğrenci kooperatifi. 2012’deki Starbucks işgalinin ardından başlayan girişimler sonucunda kurulan kooperatif, hem gıdayı hem de sosyal alanları şirketlerin işgalinden kurtarmak istiyor. “Kantinler çok pahalı, sağlıksız ürünler satılıyor ve kampüste şirketlerin kontrolünde olmayan sosyal alan neredeyse kalmadı” diyor kooperatiften Fethi, “Biz de bu duruma inisiyatif temelli ve yatay bir örgütlenme modeliyle karşı çıkmaya karar verdik. Kooperatifimiz Marksist veya anarşist değil ama iki görüşten de insanlar burada birlikte bulunuyor”. Kooperatif, kampüsteki Baraka adlı bir yapıda faaliyet gösteriyor. Bir diğer gönüllü Çiğdem ise “Kantinden çay aldığımızda nereden geldiğini, üretici ve kantin çalışanının emeğinin nasıl ödendiğini bilmiyoruz. Ama Baraka’da çay içmek istediğiniz zaman bir bardak çayın kooperatife maliyetini yazıyoruz: 15 kuruş. İsteyen daha fazlasını bırakıyor, çayını içince de bardağını yıkıyor” diyor. Şu anda düzenli olarak inisiyatif alan 10-12 kişi var. “Başka bir hayatın mümkün olduğunun teorisini okumakla yetinmek istemiyoruz. Bunu pratiğe geçirmek, sayfalardan çıkarıp bu hayatı kendimiz kurmak istiyoruz” diyor Çiğdem. Bu yüzden yalnızca kooperatif faaliyetleriyle yetinmeyip yarattıkları bu mekanda farklı alanlarda atölyeler yapıyor, diğer bölgelerdeki direnişlere destek vermek için yollar buluyorlar.

Yaklaşık iki saat süren sohbette kooperatifçiler, birbirleriyle ilişkilerini de güçlendiriyor. Özgür Kazova’nın ürünleri 26A, Komşu Kafe ve Boğaziçi’ndeki kooperatifte satışta. BÜKOOP ise 26A’nın bugüne kadar doğrudan üreticiden temin edemediği ürünlerin temini için yardımcı olmak istediğini söylüyor. Kapitalist sistemden ve sömürü ilişkilerinden bağımsız kooperatif deneyimleri dayanışmayla büyüyor. Kadıköy’de, Caferağa’da yeni tüketici kooperatifi girişimleri de var. “İstanbul’un merkeze uzak semtlerinden buraya erişmek zor ama biz başka yerlerde şube açmak istemiyoruz” diyor BÜKOOP’tan Suat, “En güzeli herkesin kendi yerelinde örgütlenmesi. Bu gibi girişimlerle her zaman dayanışma içinde oluruz”.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum bırakın