Türkiye’deki baskılar liberalleri sosyalistleştirmeye yarar

Türkiye’deki gibi baskı ortamlarının, ancak kendi başları yanınca uyanan liberal aydınların ve gazetecilerin sosyalistleşmesine, muhafazakarların kendi içinde bölünmesine zemin hazırladığını söyleyen Leo Panitch: Türkiye solu bunu iyi kullanmalı

ONUR EREM onurerem@birgun.net

FOTOĞRAFLAR: CAN BURSALI

Uluslararası sosyalist yayınlar arasında önemli bir yeri olan Socialist Register dergisini Türkçe yayınlayan Yordam Kitap’ın konuğu olarak Türkiye’ye gelen Kanadalı Marksist akademisyen Leo Panitch ile söyleşimizin ikinci bölümünde Türkiye’yi konuştuk. Panitch Türkiye’nin baskı rejimi, alt-emperyalist rolü, ekonomik modeli ve Orta Doğu politikalarını Marksist bir perspektiften eleştirdi:

>> Türkiye’nin son yıllarda bir baskı rejimine dönüşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu çok ciddi bir sorun. Türkiye solu son yıllarda yaşananları kendi avantajına kullanmanın yollarını aramalı. AKP’nin bugün bu kadar popüler olmasının nedeni de aslında solun kendisi, geçmiş yıllarda işçi sınıfını örgütlemedeki başarısızlığıdır.

Hapishaneler her zaman siyasi tutuklular için bir okul olmuştur. Cezayir Devrimi’ni örgütleyen kadrolar da Türkiye’dekine benzer baskı dönemlerinde cezaevine gönderilen siyasi tutuklulardan çıkmıştır. Kimbilir, belki de bugün Türkiye’de öğrenciler, gazeteciler, siyasetçiler ve avukatların cezaevlerinde bir araya gelmesi benzer bir kimya yaratır.

Hapishaneler her zaman siyasi tutuklular için bir okul olmuştur. Cezayir Devrimi’ni örgütleyen kadrolar da Türkiye’dekine benzer baskı dönemlerinde cezaevine gönderilen siyasi tutuklulardan çıkmıştır. Kimbilir, belki de bugün Türkiye’de öğrenciler, gazeteciler, siyasetçiler ve avukatların cezaevlerinde bir araya gelmesi benzer bir kimya yaratır.

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durum, sol için tarihi öneme sahip. Örneğin Türkiye’de gazeteciler işlerinden kovuluyor; tutuklu gazeteciler, avukatlar var. Genellikle liberallerin elinde bulunan gazetecilik, avukatlık gibi mesleklere böyle baskılar yapıldığı dönemlerde liberaller sosyalizme kayar. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Yıllardır sosyalistlerin neye, neden itiraz ettiğini ancak kendi başları yanınca anlar bazı liberaller. Bunun sonucunda ülkedeki aydınların önemli bir bölümü sosyalistleşir. Türkiye’deki sosyalistlerin de bu durumu iyi kullanıp aydınları, liberalizmin yarattığı sonuçları kendileri yaşayınca anlayan liberalleri sosyalizm mücadelesine daha fazla dahil etmek için çaba göstermesi gerekir.

GAZETECİLER KOOPERATİF KURABİLİR

Mesela Yunanistan’da işten çıkartılan yüzden fazla gazeteci ortaya biner avro koyarak bir kooperatif kurdu ve Efimerida ton Syntakton (Gazetecilerin Gazetesi) adlı gazeteyi çıkarmaya başladı. Patronsuz ve kitlelere hitap eden bu model diğer ülkelere de örnek olmalı. Yunanistan’daki örnek ne kadar başarılı olur bilemem ama sosyalistlerin başarılı olacağı bu tür deneyler, liberallerin elinde bulunan basın gibi sektörlerde önemli sosyalist alanlar açacaktır. Dünyayı ve sistemi değiştirmek için böyle şeylere ihtiyacımız var.

MUHAFAZAKARLAR DA ZORLANACAK

Hükümetin bu kadar baskıya başvurması yakında muhafazakar, Müslüman hukukçular, gazeteciler vs. için de savunması güç bir hâle gelecek. Bunun sinyallerini görüyoruz zaten. Bu yüzden geçmişte hükümete yakın durmuş insanlar arasında büyük ayrılıklar yaratabilir son dönemde yaşananlar.

Türkiye’de sosyalizmin yeniden yapılanma sürecinde çıkabilecek engellerden biri seçim barajı. Bu yüzden sosyalist hareketler, en azından ilk başta seçim odaklı hareket etmemeli. Seçimler bir kenara bırakılsın demiyorum ama başlangıçta odaklanılması gereken şey seçimler olmamalı. Seçimlere odaklanmamış olmasına rağmen devletten taleplerde bulunan, politikaları protesto eden hatta sosyal demokrat partilerin programlarıyla kıyaslandığında onları utandıracak bir seçim programı bir hareket olmalı. Yoksa seçimlere girip her seçimde yüzde 3-5 oy almak sosyalizme bir şey katmaz. Önemli olan SYRIZA gibi bir toplumsal hareket yaratabilmek.

2008’de öğrenci isyanı döneminde Yunanistan’daydım. Bütün liseler kapanmıştı, büyük protestolar vardı. SYRIZA, toplumsal hareketlerle içtenlikle diyalog ve ittifak kurarak kendine bir taban yarattı. Kriz çıktığı zaman SYRIZA’nın halihazırda bir tabanı ve programı vardı, bu sayede kitleselleştiler. Daha önce siyasetle pek ilgilenmemiş ama krizin ardından bankalardan şikayet eden insanlar SYRIZA’nın krizden önce bile programında bankaların toplumsallaştırılması gerektiğine yer verdiğini görünce etkilendi.

>> Türkiye’nin ekonomik dönüşümü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’nin ekonomisinde cari açığın büyüklüğü eleştiri konusu. Ülkeye giren para, çıkandan çok. Ama bu büyük bir sorun değil. Önemli olan yabancı yatırımların ne amaçla, ne kadar daha gelmeye devam edeceği. Türkiye’deki şirketler Çok Uluslu Şirketlerin (ÇUŞ) parçaları haline gelmeye devam ettikçe, Türkiye bölgesinde alt-emperyalist bir ülke olmayı sürdürdükçe İstanbul bölgenin finans merkezi haline gelecek. Arap finansının önemli bir kısmı da buraya gelecek. Bu gelişmeler hem finans hem de endüstri sermayesini çekmek açısından önemli. Bu gelişmeleri göz önünde bulundurunca cari açık orta vadede endişelenecek bir durum değil. ABD onyıllardır cari açıkla yaşıyor.

Türkiye’de uzun zamandır başarıya ulaşan kitlesel grevler gerçekleşmedi. Grevlerin neredeyse hepsi sektörel grevlere hapsolmuş durumda. Mesela bugün THY grevinde şirketin direnme gücü varsa işçinin taleplerini dinlemek zorunda kalmıyor. Oysa çok farklı sektörlerden işçiler dayanışma grevine gidebilse durum farklı olurdu. Solun en önemli önceliklerinden biri dayanışma grevlerini mümkün kılmak, bu konudaki yasal engelleri aşmanın yolunu bulmak olmalı.

Türkiye’de uzun zamandır başarıya ulaşan kitlesel grevler gerçekleşmedi. Grevlerin neredeyse hepsi sektörel grevlere hapsolmuş durumda. Mesela bugün THY grevinde şirketin direnme gücü varsa işçinin taleplerini dinlemek zorunda kalmıyor. Oysa çok farklı sektörlerden işçiler dayanışma grevine gidebilse durum farklı olurdu. Solun en önemli önceliklerinden biri dayanışma grevlerini mümkün kılmak, bu konudaki yasal engelleri aşmanın yolunu bulmak olmalı.

Türkiye ekonomisinin en büyük sorunu, dünyanın çoğu yerindeki gibi işçi sınıfının yaşam kalitesini sürdürebilmek ve artırabilmek için kredilere bağımlı hale gelmiş olması. Bir de Türkiye’de yıllardır yüzde 10 civarında gezinen yapısal işsizliği ekleyin.

Yoksul insanların ellerinde bile, tüketim kültürü nedeniyle son model cep telefonları var. New York’ta Harlem’e gittiğiniz zaman en yoksul mahallelerde bile çocukların ayaklarında en iyi basketbol ayakkabılarının olduğunu görüyorsunuz. Ama bu çok büyük bir ekonomik eşitsizlik olmadığı anlamına gelmiyor. Aksine, kendilerini mutlu edecek bu ürünleri almak için inanılmaz tasarruflar yapmak, kredi veya kredi kartı kullanmak, bazen aç kalmak zorunda kalıyorlar. Toplumun büyük bir kesiminin kredilerle ayakta duruyor olması ekonomiyi çok hassas ve istikrarsız kılıyor.

TÜRKİYE’NİN KAPİTALİST MODELİ SÜRDÜRÜLEMEZ

Kapitalizmin en büyük çelişkilerinden biri endüstrinin azalması ya da kâr oranlarındaki geleneksel azalma eğilimi değil işçi sınıfının tüketiminin kredilere bağımlı olması. Kapitalizmin nasıl işlediğini anlamaları için insanlara bunu iyi anlatmamız lazım: Yoksullar hayatta kalabilmek, iyi bir yaşam kalitesine sahip olmak ve tüketmek için kredilere mahkum kapitalistler de yoksul kitlelerin tüketmesine ihtiyaç duyduğu için onlara kredi vermek zorunda. Ama bu kredilerin geri dönüşü olmayınca finans sistemi krize giriyor ve bu kriz (herhangi bir sektördeki krizin aksine) bütün sektörleri etkiliyor.

Türkiye’nin de uygulamaya koyduğu bu model sürdürülebilir değil. Güçlü ekonomik yapıya sahip Batı Avrupa’da ve ABD’de bile en fazla 25 yıl boyunca uygulanabildi, 2008’de çöktü. Ama bu kapitalistlerin değil halkın umursaması gereken bir şey. Çünkü sermaye kısa vadeli çıkarlarını düşünür. Bu modelin 25 yıl sonra çökeceğine emin bile olsalar Türkiye’deki kapitalistler “25 yıl sonradan bana ne, ben bugün bu model sayesinde milyonlarca dolar kazanabiliyorsam beni ilgilendirmez. Kriz çıktığı zaman sorun benim değil devletin sorunu olacak” derler.

Türkiye’nin alt-emperyalist rolü başını ağrıtacak

>> Türkiye’nin alt-emperyalist rolü sizce ne gibi sonuçlara yol açacak?

Türkiye uzun yıllar boyunca küresel güneyin Amerikan İmparatorluğu ile en entegre ülkesi oldu. Ama bugünkü alt-emperyalist rolünde tamamen bir ABD aracına dönüştüğünü düşünmüyorum. Türkiye, Brezilya ve Hindistan gibi ülkelerle birlikte klasik bir kapitalist gelişim gösteriyor. Bu gelişim sayesinde bölgelerinde Washington’dan görece otonomlukları var. İmparatorluktan bağımsız değiller ancak imparatorluk üzerinde bir etkileri, pazarlık güçleri var. Yaptıkları çoğu şeyde ABD’ye bağımlı olsalar da Washington’ın basit birer aracı değiller.

Türkiye bir alt-emperyal güç olmak için yüzünü Orta Doğu’ya döndükçe bölgenin politika ve sermaye birikim merkezi haline gelecek, geliyor. Bu hükümetin arzuladığı bir şey. Ama bunun karşılığında Türkiye’nin bu kırılgan ve zorlu bölgeyi yönetmesi gerekecek. Bu Türkiye için bir fırsat olsa da büyük baş ağrıları yaratma potansiyeli var. Örneğin 1998’de Asya’daki finans krizi döneminde bölgenin alt-emperyalist devleti olan Japonya Tayland ve Güney Kore’nin bankalarını kurtarması gerektiğinde ABD yetkilileri Japon yetkililere “Süper güç olmak nasıl bir şeymiş gördünüz mü?” demişlerdi.

Asya yine görece istikrarlı bir bölge. Türkiye Orta Doğu gibi bir bölgede işin içine edebilir. Türkiye’nin Suriye politikası bunun sinyali gibi. Erdoğan Esad’ı göndermekte kararlı, belki başarabilir de ama sonrasında ne olacak? Türkiye’nin işi Avrupalı kimliğini öne çıkartıp AB’ye girmeye çalışırken daha kolaydı. Yeni rolü daha iddialı, daha emperyalist ama çok riskli.

>> Hükümetin İsrail’e karşı politikalarındaki iki yüzlülüğü, Mavi Marmara’nın ardından gergin gözükürken bir anda normalleşmesi de bu rolün gereği mi?

Mavi Marmara gibi olaylar diplomasi için çok zordur. ABD’de diplomatlar günlerce uyumadan çalışır ki mesela 2 yıl içinde tekrar ilişki kurulabilir hale gelinsin. Eğer bunu başaramazlarsa yaraklara yan basarlar. Mavi Marmara’nın ardından bunun başarılması Amerikan İmparatorluğu’nun ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. ABD’li diplomatlar iki ülkede normalleşmeleri için emir göndermedi, iki ülkenin yöneticileri normalleşmenin iki ülkenin de Amerikan İmparatorluğu’ndaki yerleri açısından faydalı olacağını anladı.

Suriye’de dış müdahale Türkiye-İsrail üzerinden olabilir

>> Obama Suriye’ye dış müdahaleyi göze alabilir mi?

Emin değilim. Obama her zaman çok dikkatli bir politikacı olmuştur. Seçilmesinin nedeni de Irak savaşına karşı çıkmasıydı. Beyaz Saray da, Pentagon da, ordu da şu an bu işe bulaşmak istemiyor. Ama ABD Türkiye ve İsrail aracılığıyla dış müdahale gerçekleştirebilir. Böyle bir müdahale olursa bu iki ülkeye destek vermesi iç politikasında sorun yaratmaz.

Ne olursa olsun Suriye’deki bir rejim değişikliği işleri daha da karmaşık hale getirecek. ABD’nin en büyük korkusu, Esad gittikten sonra iktidara tanımadığı, bilmediği ve istemediği grupların gelmesi. Türkiye hükümetinin bu konuda nasıl bir çekincesi, endişesi yok anlamış değilim.

Felaket bir rejimi olsa da Esad bu çılgın bölgede bilinen, stabil bir faktör. Bu yüzden gitmesi, sonrası için büyük bir belirsizlik doğuracak. ABD de Libya’da yaşadıklarından sonra bundan endişeleniyor: Başkanlık seçimi için kampanya döneminde ABD Büyükelçisi’ni öldürdü ABD’nin desteklediği muhalifler. Bu bir felaketti. Bu yüzden şimdi çok dikkatli davranıyorlar.

>> Rusya ve Çin, ABD-Türkiye-İsrail ekseninden gelecek bir dış müdahaleyi durdurabilir mi?

Rusya için Suriye’deki askeri üssü çok önemli. Ama herhangi bir rejim değişikliğinden sonra o üssü koruyabileceklerine inanırlarsa Rusya müdahaleyi durdurmak için çok çaba sarf etmez. Son 20 yılda, Bosna’dan Libya’ya kadar bütün askeri müdahalelerde Çin’in hiç umursamadığını gördük. Pekin’dekiler ne bokların döndüğünden bihaber. Irak Çin’de tartışılmadı bile. Tabi ki askeri açıdan ABD’yi dizginleme istekleri var, BM’de bazı şeyleri veto ediyorlar ama genel olarak kayıtsızlar.

Rusya ise büyük sözler söyledi ama hiçbir şey yapamadı. NATO Belgrad’ı bombaladı, başka bir Slav ülkesi olmasına rağmen durduramadı Rusya. Kosova’nın bağımsızlığına karşıydılar Kafkasya’ya kötü örnek olmasın diye, orada da etkileri olmadı, Irak’ta da.

Tabi ki öyle bir yer gelir ki, daha sert tepki gösterebilir. Belki de Suriye, askeri üssün varlığı nedeniyle öyle bir yer olabilir. Bugün Ukrayna’nın diğer Doğu Bloku ülkelere oranla hâlâ Rusya etkisi altında olmasının temel nedeni askeri üstür. Ama buna rağmen ABD-Rusya ya da Türkiye-Rusya savaşı çıkartabilecek bir mesele olduğunu düşünmüyorum Suriye’nin.

About these ads
Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

‘Geçen yüzyılın örgütleri bugünü örgütleyemiyor’

20. yüzyıl başlarında kurulan işçi partilerinin artık işçilere ait olmadığını, sendikaların da yıllardır işçileri kapitalizme entegre ettiğini söyleyen Panitch “İşçi sınıfı kendilerine ait, hesap sorabilecekleri siyasi yapılar ve kapitalizm içindeki işçiyi korumaktan çok onlar için kapitalizm dışında alanlar açmaya odaklanan sendikalara ihtiyacımız var” diyor

ONUR EREM onurerem@birgun.net

FOTOĞRAFLAR: CAN BURSALI

York Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Leo Panitch, editörü olduğu Socialist Register dergisini Türkçe’ye çeviren Yordam Kitap’ın konuğu olarak bu hafta İstanbul’daydı. Kanada’nın ve dünyanın önde gelen Marksist akademisyenleri arasında gösterilen Panitch ile Bertell Ollman’ın geçen haftaki söyleşimizde ‘kapitalizmin sonu’ üzerine ortaya attığı iddialar, 21. yüzyıl sosyalizmi, küresel isyanlar, işçilere sınıf bilinci kazandıracak yeni sosyalist yapılar, sendikalar ve siyasi örgütler üzerine konuştuk:

>> Geçen hafta Bertell Ollman İstanbul’daydı. Kendisi 2008 krizinin kapitalizmin son krizi olduğunu, bu noktadan sonra kapitalizmin toparlanamayacağını, bu nedenle yakın gelecekte ya sosyalizm  ya barbarlık olacağını söylüyordu. Siz bu düşüncelere katılıyor musunuz?

“Kapitalizmin şu an çökmesini istemiyorum. Çünkü günümüzde tek alternatif barbarlık. Sosyalizmi yürütecek örgütler kurmak ve bunları tabana yayabilmek için zamana ihtiyacımız var.”

“Kapitalizmin şu an çökmesini istemiyorum. Çünkü günümüzde tek alternatif barbarlık. Sosyalizmi yürütecek örgütler kurmak ve bunları tabana yayabilmek için zamana ihtiyacımız var.”

Ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum. Bence bu kriz kapitalizmin yaşadığı dördüncü büyük kriz. Bunu büyüklük olarak değil, kronolojik anlamda söylüyorum. Evet bu kriz çok ciddi bir kriz, etkisi belki 10 yıl sürecek. Ancak kapitalizm böyle krizlerle bitmez. Aksine kriz dönemlerinde sermaye krizi fırsat bilerek kendi işine yarayacak, işçi sınıfı karşısında gücünü artıracak düzenlemeler yapar. Bu krizler kapitalizmin mantıksızlığını gösterir, lâkin kapitalizmin sonunu getirmez. Çok çirkin bir kapitalist dünyaya doğru yol alıyor olabiliriz. Ekolojik felaketler artarak devam etse de, kapitalizm harabeye dönmüş bir çevrede varlığını sürdürebilir. Sonunda olan Bangladeş gibi ülkelere olur. Onlar sel altında kalırken Londra’yı selden korumak için büyük setler inşa edilebilir.

Kapitalizmin sonunun gelmesi için işçi sınıfının o sonu getirebilecek araçlara sahip olması lazım. Bugün işçi sınıfı böyle bir güce sahip değil. Bu yüzden Bertell tamamen yanlış. Kendisi bu iddiayı klasik Marksist teoriye dayanarak öne sürüyor, ama bu iddia içinde bulunduğumuz dünyanın nesnel koşullarıyla çelişiyor.

>> Batı ülkeleri bugünkü ekonomik yapılarıyla daha ne kadar devam edebilir? Sermayeyi kendi ülkelerinde tutmak için vergileri daha ne kadar indirebilirler?

Bu halde uzun süre devam edemeyecekleri ortada. Devletler en az 30 yıldır uluslararası vergi azaltma yarışı yapıyorlar. Ama bu krizle birlikte hükümetlerin bütçeleri öyle açıklar vermeye başladı ki, gelişmiş ülkelerin bir araya gelerek vergileri artıracağını düşünüyorum. Bunun gerçekleşmesi için ABD, Birleşik Krallık ve Almanya’nın ortak karar alması lazım. Bu ülkelerin buna hem güçleri, hem ihtiyaçları var. Bahamalar, Kıbrıs gibi vergi cenneti ülkelerin gücü olduğuna dair bir yanılgı var. Oysa bu ülkelerin hiçbir gücü yok. Kendilerine emredilen şeyleri yapmak zorundalar. Sonuçta buralardaki bankalara yatan para bu ülkelerde kalmıyor, bu ülkelerdeki kurumlar tarafından Londra’da, Wall Street’te kullanılıyor. Eğer vergileri artırmazlarsa bu paranın Londra’ya, New York’a geri dönüşü üzerine engeller yaratılarak bu devletler ikna edilebilir.

>> Uzun zamandır dünyadaki sendikaları takip ediyorsunuz. Sizce sendikaların eski güçlerini tekrar kazanabilmesi için yapması gerekenler neler?

IMG_5725Socialist Register dergisinin ilk sayısında çok önemli gördüğüm bir makale vardı, derginin ilk editörü Ralph Miliband tarafından yazılan: Sosyalizm ve Altın Geçmiş Efsanesi. Bu makalede bahsedilen şey günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyor. İnsanlarda ‘sosyalizm eskiden çok güçlüydü’ düşüncesi var. Oysa sosyalizm hiçbir zaman çok güçlü falan değildi. Tabi ki şimdikinden daha güçlüydü ama öyle efsanevi bir güce de sahip değildi. Bazı kazanımlar elde edilmişti ama bu kazanımlar aslında zayıflıklarının bir göstergesiydi.

SENDİKALAR KAPİTALİZME ENTEGRE OLDU

Çünkü o dönemki kazanımlar aslında işçi sınıfını kapitalizme daha çok entegre etmeye yarıyordu. İşçilerin alım gücü, refahı ve tüketimleri arttı, kapitalizmin alternatifini düşünmeyi bıraktılar. Sendika fonları kapitalist finans sisteminin bir parçası oldu. Yani bu kazanımlar işçi sınıfını farklı bir sistem kurmaya yönlendirmedi.

Dahası güçlenen, büyüyen, kitleselleşen sendikalar içlerindeki radikal solu, sosyalistleri ve komünistleri marjinalleştirdi, dışladı.

>> Peki sendikalar işçi sınıfını kapitalizme entegre etmemek için ne yapabilirdi? Ya da bugün ne yapabilir?

Bu çok güzel bir soru. Öncelikle sendikal örgütlenme ve eylemlerin büyük bir kısmını gerçekleştiren radikal solu dışlamamaları lazım. Geçmişte bu insanları dışlayarak sendikayı bir komünite, işçi sınıfını topluluğu haline getiren yeteneği kaybettiler. O noktadan sonra işçiler sendikaları ait oldukları sıradan bir yapı, bir sigorta şirketi gibi görmeye başladılar.

İşçilerin militan olduğu 1970-80 döneminde bile gelişmiş kapitalist ülkelerde talepler ya tamamen ekonomikti ya da reddetme üzerine kurulmuştu. Yani bazı gruplar ‘Daha çok satın almak için daha çok maaş istiyoruz, çünkü daha iyi bir hayat için daha çok tüketmemiz lazım’, diğer gruplar da ‘İşyerimde patronum bana bu kadar karışmamalı, çalışma saatlerim artırılmamalı’ diyordu. Hiçbir büyük sendika siyasi taleplerde bulunmuyor ‘Yatırımların nerede, hangi sektöre ve nasıl yapılacağı üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmak istiyoruz’ demiyordu. Tabi Türkiye’yi bunun dışında tutarak söylüyorum, o dönemde Türkiye’deki sendikal hareketler son derece politikti.

Bu yüzden neo-liberalizm kaçınılmaz saldırısına başladığında sendikalar sınıf bilinci yaratmakta ve kapitalizme alternatifler önermekte yetersiz kalmasının bedelini ödedi.

Sam Gindin’ın Socialist Register’ın yeni sayısında yazdığı çok güzel bir makale var. Gindin burada sendikaların bir açıdan hiçbir zaman sınıfsal örgütler olmadığını söylüyor. Sendikaların tabanı, kökü işçi sınıfı olsa da sadece sektörel temsile sahipler. Yalnızca çok ender durumlarda bütün işçi sınıfını temsil ettiler. Bugün ihtiyacımız olan şey bütün sınıfı temsil edecek sendikalar kurmak, dünyada bunun deneylerinin nasıl sonuçlandığını incelemek.

>> Daha önce New Left Project’e verdiğiniz ve BirGün’de ‘Yeni siyasal örgütler düşünme zamanı’ (bit.ly/16hJy3U) başlığıyla yayınlanan söyleşinizde “Öncelikle kendimizi ‘gücü ele geçirmeden dünyayı değiştirebiliriz’ yanılgısından kurtarmamız lazım. Polisle çatışmanın yanı sıra, devletin yerini alabilecek veya içine sızarak onu değiştirebilecek örgütlerin yaratılmasına odaklanmalıyız. Bir örgüt ne kadar vizyoner ve anlamlı bir program hazırlarsa hazırlasın, eğer o örgütün araçlarının devletin içine girip programı uygulamaya geçirmesinin ihtimali yoksa o program neye yarar” diyordunuz. Bu konuyu biraz daha açabilir misiniz? Kastettiğiniz yeni örgütlerin eskisinden farkı ne olmalı?

Bence günümüzde insanlar sabırsızlık içinde. Toplumsal hareketlere sürekli ‘Sosyalist bir programınız var mı, sosyalist bir toplumun nasıl işleyeceğine dair vizyonunuz var mı, iktidarı nasıl bir isyanla ele geçireceksiniz’ gibi sorular soruluyor. Bu soruların hepsi önemli. Ama yalnızca gerçekten bunları yapabilme kapasitesine sahip örgütler olduğu zaman önemli.

İşçi sınıfının siyasal örgütleri 1880-1920 arasında şekillendi. Böylece defa bir alt sınıf kendi kalıcı siyasal örgütlerini oluşturdu. Köle isyanları, ekmek isyanları her zaman olmuştu ama kalıcı bir siyasal örgüt oluşmamıştı, tıpkı günümüzdeki küreselleşme karşıtı hareketler gibi. Günümüzdeki alt sınıfların tekrardan örgütlenip kendilerine hesap verebilen siyasal yapılarını kurmaları lazım. 20. yüzyılın başında kurulan işçi partileri 21. yüzyılda artık o alt sınıflara ait değil.

Ezilen kitleler kendi örgütlerini kurduğu zaman dünyanın nasıl işlediğine dair kendi fikirleri olacak, Marksist akademisyenlerin ne dediklerine bağımlı olmayacaklar. Günümüzde bu bağımlılık maalesef eskiden köylülerin din adamlarına bağlılığına benzer hale geldi. O zamanlar ‘Benim kafam bunlara basmaz, doğru olanı rahip bilir’ deniyordu, şimdi ‘Doğru olanı solcu akademisyenler bilir’ deniliyor. Ezilenler bunu söyleyen bir durumda sosyalizm mümkün olmaz.

Marks ‘Her komünist partinin ilk amacı proleteryayı örgütlü işçi sınıfına dönüştürmek olmalı’ demişti. Ama 1960’larda Komünist Partiler de Sosyal Demokratlar da kendi sonlarını getirdiler.

>> Nasıl kendi sonlarını getirdiler?

Yaratıcılıklarını bitirmiş, bastırmışlardı. Daha da kötüsü yaratıcı örgütleri dışlamış, onlara zarar vermişlerdi. Benim neslimde çok sayıda genç bu yüzden bu örgütlere olan umudunu yitirmiş, “Gerçek Lenin’e geri dönelim” demişti. Bu insanlar 70’lerin Troçkist ve Maoist partilerini kurdu. Ama bence bu da bir hataydı. Çünkü onlar da dünyayı Rus Devrimi’nin diliyle değiştirmeye çalışıyorlardı. Oysa dünya çoktan değişmişti.

Bence bu dönemleri atlattık. Az önce bahsettiğin alıntıyı söylerken bütün bu geçmiş deneyimlere, başarısızlıklara bakıp sorunun örgütlenmede olduğunu düşünen insanları kastediyordum. Bu insanlar sorunun kitleleri kalıcı örgütlere çekmeye, devlet aygıtını ele geçirmeye çalışmakta olduğunu, bu nedenle tek çözümün anarşist olup sistem çökene kadar protesto yapmakta olduğunu düşünüyor. Savaş karşıtı ve anti-kapitalist protestolara, Occupy hareketlerine, Tahrir’e katılan çoğu insan böyle düşünüyordu. Beğendikleri yerlerde güç ilişkilerinin ve hiyerarşik örgütlenmenin olmadığını düşünmeleri saçma. Örneğin Zapatistalar’a bayılıyorlar. Ama Zapatistalar hakkında yeterli bilgiye sahip değiller! Bu örgüt nasıl bir gerilla ordusundan siyasi örgüt haline geldi? Ordularda hiyerarşi vardır.

İKTİDAR OLMADAN DÜNYA DEĞİŞTİRİLMEZ

İşte bu yüzden John Holloway’in İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek kitabının çok saçma olduğunu düşünüyorum. Mesela bu kitapta Zapatistalar’ın nasıl örgütlendiğinden, kimin hangi sorumluluğa sahip olduğundan, kararları kimin verdiğinden bahsedilmiyor. Onun yerine ‘en müthiş demokrasiye sahipler’ deniyor. Bu bakış gerçekçi değil.

Bence bugün solun en önemli görevi ne kadar zor olursa olsun sosyalist bir örgütlenme için inanç ve yetenek aşılamak olmalı. Seçimlere girip yüzde 5-10 oy almaktan çok daha önemli bir hedef bu.

>> Günümüzdeki siyasi partilerden daha farklı yapılarla mı gerçekleşmeli bu?

Evet. Örneğin az önce bahsettiğim gibi kapitalizme entegre olmaktansa ona alternatifler yaratmaya çalışan sendikalar başlamak için güzel bir hamle olur. Sendikalardan başka örgütler de olabilir tabii ki. Örneğin savaş karşıtı hareketlerin iletişim teknikleri kalıcı siyasal örgütler için de kullanılabilir. Irak Savaşı’na karşı tarihin en büyük protestolarından biri yapılırken her sokakta 3-5 kişi ev ev dolaşıyor, bu savaşa neden karşı olmamız gerektiğini anlatıyordu. Bu enerjiyi insanlara neden bir örgütte sosyalizm için uğraşmamız gerektiğini anlatmaya harcamalıyız, ev ev gezerek.

‘Bu örgüt illa bir sendika, parti ya da başka bir yapı olmalı’ gibi net bir şeyi özellikle söylemiyorum. Çünkü nasıl bir örgüt olabileceğine dair net bir fikrimiz yok. Tıpkı 1880’deki işçi sınıfı gibiyiz. Bazıları ‘devrimci bir modele ihtiyacımız var’ diyerek dönüp 1917’ye bakıyorlar oysa 1880’de işçi sınıfının önünde öyle bir model bile yoktu.

Bugün Chavez’e, Brezilya’ya, Zapatista’lara hayranlıkla bakıp onları kopyalamak isteyenler var özellikle de eski sol modelleri eleştirip kendilerini ‘yeni sol’ diye adlandıranlar arasında. Ama modellere bakıp onların tıkandığı yerler, başarısızlıkları, hataları hakkında konuşmamak bizi ileriye götürmez. ‘Eski sol’ 1930’lardaki Sovyetler’e geri dönmek, o modeli kopyalamak istiyordu. Nasıl ki onların Sovyetler’deki kitlesel katliamları, Ukrayna’daki kıtlığı konuşmayarak hata yapıyorsa, bugün kendilerine ‘yeni sol’ diyenler de benzer bir hata içinde.

>> Chavez’in 21. yüzyıl sosyalizmi hakkında ne düşünüyorsunuz? İşçi sınıfına ne kadar faydası olur bu modelin?

İşçi sınıfını çok ileriye taşıyacağını söyleyemeyiz. Chavez’in ‘21. yüzyıl sosyalizmi’ sloganını kullanmasının iyi bir yanı var, o da sosyalizmin 21. yüzyılda da mümkün olduğu düşüncesini insanların kafasına yerleştirmesi.

Chavez’in ülkedeki gelir dağılımını düzeltmesi çok önemliydi. Ama unutmayalım ki Chavez’in bunu yapabilmesinin temel nedeni ülkenin ekonomik başarısı değil petrol kaynaklarıydı. Dahası, belki de en önemlisi, Chavez Venezuela Devleti’nin yapılanmasını neredeyse hiç değiştirmedi.

Yıllar içinde ülkede Venezuelalıların Bolivarcı burjuvazi dediği bir elit oluştu. Devlet kadroları arasında yolsuzluk çok yaygın. İnsanlar Venezuela’yı ideal model ilan etmeden önce bu sorunların açıkça farkına varmalı.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Herkes ‘terör örgütü’ üyesi, Hrant’ın katilleri hariç

‘BAŞLADIĞIMIZ NOKTANIN DA GERİSİNDEYİZ’

‘Terörist’ olduğu gerekçesiyle tutuklanan insan sayısında dünya rekoru sahibi olan Türkiye’de Yargıtay Hrant Dink’in katillerinin ‘terör örgütü değil suç örgütü üyesi’ olduğuna karar verdi. Bu kararı değerlendiren avukatlar ‘Başladığımız noktanın da gerisindeyiz, bu karar cinayetin arkasındaki örgüte ulaşmayı engelleyecek’ dedi

ONUR EREM onurerem@birgun.net

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Hrant Dink cinayeti davasının temyiz kararını açıkladı: Terör örgütü değil suç örgütü. Daha önce Ağır Ceza Mahkemesi’nin örgüt bulamadığı, Yargıtay Cumhuriyer Başsavcılığı’nın ise ‘terör örgütü var’ dediği cinayete Yargıtay 9. Ceza Mahkemesi ‘suç örgütü var’ diyerek son noktayı koydu ve dosyayı yeniden yargılama için İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi. Eğer mahkeme bu karara uyarsa, Yasin Hayal “silahlı suç örgütü kurup yönetmekten” 9 yıla kadar hapisle, diğer sanıklar suç örgütü üyeliğinden 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak. Eğer mahkeme kararında direnir ve yeniden yargılamayı reddederse dosya Ceza Genel Kurulu’nda değerlendirilecek, buradan çıkan karara mahkeme direnemeyecek.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin verdiği kararı BirGün’e değerlendiren avukatlar, insanların en ufak delillerle bile ‘terörist’ olarak yargılandığı, Türkiye’de verilen ‘terör örgütü yoktur’ kararının, cinayetin arkasındaki örgütün ortaya çıkmasını engelleyeceğini söyledi.

‘DUYMAK-GÖRMEK İSTEMEYENİN TEDAVİSİ YOK’

Avukat Ömer Kavili “Bugün tıp bilimi doğuştan gelen sağırlığı, körlüğü bile tedavi ediyor ancak ‘görmek istemiyorum, duymak istemiyorum’ diyen insanlar karşısında çaresiz kalıyor” diye konuştu. Kavili insanların cebinden çıkan sarı-kırmızı mendiller nedeniyle terör örgütü üyeliğiyle suçlandığı Türkiye’de bu kararın şaşırtıcı olduğunu, yargıçların takdir yetkisi ile keyfilik arasındaki ince çizgiye dikkat etmeleri gerektiğini söyledi.

‘BAŞLADIĞIMIZ NOKTADAN DA GERİDEYİZ’

Avukat Fethiye Çetin da Yargıtay’ın kararının akla, mantığa, cinayetin kendisine aykırı olduğunu söyledi. Yargıtayın bu kararda ‘terör örgütü yoktur’ diyerek cinayeti işleyen örgütü herhangi bir sıradan örgüt gibi değerlendirdiğini belirten Çetin davanın geleceğini şöyle değerlendirdi: “Daha önce verilen kararda ‘davada başa döndük’ demiştim. Ancak bu kararla başladığımız noktanın bile gerisine geldik. Çünkü bu davada cinayeti işleyenlerden çok, bu örgütün arkasında kimlerin olduğu önemlidir. Verilen bu kararla o bağlantı koparılıyor, cinayeti planlayan gerçek örgütün ve derin bağlantılarının ortaya çıkması engelleniyor. ‘Yapılan yayınlardan olumsuz etkilenmiş bir grup genç’ diyerek bu davanın üzerini kapatmaya çalışacaklar”.

Yasalarda terör kavramının açıkça tanımlandığını söyleyen Çetin, cinayetin arkasındaki örgütün farklı inanç gruplarını ortadan kaldırmak, kendilerinden farklı etnik grupların temel hak ve özgürlüklerini, demokrasiyi ortadan kaldırmak için örgütlenmiş olduğunun açık olduğunu vurguladı.

‘KARARI VEREN DAİRE DİNK’İ MAHKUM ETMİŞTİ’

Avukat Erdal Doğan ise bu kararı veren Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin Hrant Dink hayattayken kendisine ceza veren daire olduğuna dikkat çekti. Cinayeti işleyen örgütün Kafes Eylem Planı, Zirve Yayınevi Katliamı ve TUSAD ile bağlantılarına dair çok sayıda delil olduğunu belirten Doğan karara dair şunları söyledi: “Siz bu gerçekleri gözardı edip bu örgütü mahalle delikanlılarının bir araya gelip suç işlediği herhangi bir örgüt olarak gösterirseniz bütün gerçeklere ulaşmayı karartmış olursunuz. Bundan sonrası için tek umudumuz soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkuş’un elindeki kapsamlı delilleri ortaya koyarak görevini yapması ve mahkemenin bu delilleri değerlendirmesi”.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum yapın

‘Gerillaların sivil hayata geçmesini sağlayan şey af olmuştu’

ONUR EREM | onurerem@birgun.net

FOTOĞRAFLAR: CAN BURSALI

Socorro Gomes 1964 yılında Brezilya’da gerçekleşen ABD destekli darbenin ardından gerilla mücadelesine katılan devrimciler arasında yer alıyordu. 11 kardeşin 4’ünün hapiste, 2’sinin gerilla hareketinde yer aldığı politik bir ailede büyüyen Gomes farklı örgütlerde başlayan ve sonunda Brezilya Komünist Partisi’nin gerilla hareketinde sonlanan silahlı mücadelesinin ardından milletvekilliği ve Amazonas Eyaleti Adalet Bakanlığı görevini yürüttü. Bugün de Brezilya Komünist Partisi Merkez Komitesi Uluslararası İlişkiler Koordinatörü, Brezilya Barış Mücadelelerini Destekleme ve Dayanışma Merkezi Başkanı ve Dünya Barış Konseyi Başkanı olan Socorro Gomes ile Brezilya’da 21 yıl süren cunta döneminin ardından gerillaların silah bırakıp siyasete girme, sivil hayata uyum sağlama sürecini ve bir eski gerilla olan Dilma Rousseff’i bugün Brezilya Başkanlığı’na gelişini konuştuk:

>> Brezilya’daki gerilla hareketlerinin silah bırakıp siyasete girme süreci nasıl işledi? Hükümetin bu gerilla hareketlerine karşı tutumu nasıl oldu?

Brezilya’daki gerilla hareketleri 1964’teki ABD destekli darbeden sonra ortaya çıktı. Faşist bir rejim kuruldu. Tüm Latin Amerika’da benzer bir süreç vardı. Orta Amerika ve Karayipler’de ise daha önceden kurulmuştu. Sonradan kıtanın geri kalanına yansıdı.

Darbenin ardından Brezilya Komünist Partisi de dahil olmak üzere çok sayıda örgüt silahlı gerilla mücadelesine başladı. Brezilya Komünist Partisi Araguaia Gerillaları adında bir örgüt kurmuştu. Brezilya’nın içinde bulunduğu koşullar değiştiğinde bu silahlı devrimci örgütler ve partiler yeni koşullara uyum sağlamaya yöneldi.

Fiziksel baskı koşullarından dolayı bu örgütlerin o dönemde sokakta açık bir şekilde çalışma yapmalarına olanak yoktu. Diktatörlük koşullarının sona ermesiyle neredeyse hepsi açık ve yasal bir varlık göstermeyi tercih etti, silahları bırakıp yasal siyasete döndü.

>> Silahları bırakıp siyasete giriş döneminde hükümette veya toplumda “Siz elinizdeki silahlarla suç işlediniz, yargılanmalısınız” gibi bir düşünce oluştu mu? Yoksa aksine hükümet de bu adımı teşvik etti mi?

1978’de hükümet Brezilya’da genel af ilan ederek geçmişe dair bütün suçları sildi. Böylece gerillalar silah bırakmaya başladı. Ama bu genel af sadece diktatörlük rejimine karşı savaşan gerillaları değil, diktatörlüğün sorumlularını da affediyordu. İşin bu kısmı gerçekten üzücüydü. Şu an hâlâ o dönemki diktatörlerin ve darbenin diğer sorumlularının yargılanması için kampanya yürütüyoruz. Çabalarımızın bir sonucu olarak Brezilya’da 4 ay önce Hakikat Komisyonları kuruldu.

Brezilya’da bazı gerilla örgütlerinin o dönemde yasallaşamamasının nedeni ise parti kurmak için getirilen şartlar. Bir siyasi parti kurmak için 500 bin imza gerekiyor ve bunu sağlayamayan örgütler siyasete giremiyor.

>> Brezilya’daki gerillaların silahları bırakıp tekrardan topluma karışma süreci nasıl geçti? Yıllarca silahlı mücadele vermiş bu insanlar sivil hayata alışmakta sıkıntı yaşadılar mı?

1978-85 arasındaki demokrasiye geçiş döneminde tabi ki bazı sıkıntılar yaşandı. Bir dönem yarı yasallık gibi bir durum vardı. Af ilan edilmişti ama hâlâ çok fazla devrimci tekrardan tutuklanıyordu. Siyasi tutuklular için işkence bitmişti ama yine de sırf dışarıda 500 bin imza toplanamasın diye devrimciler farklı bahanelerle hapislere atılıyordu.

Bunun dışında genel bir anti-komünizm havası vardı. Sağcılar ülkedeki birçok aydını, devrimciyi hedef gösterdiler, karalama kampanyaları başlattılar üzerinden. Bugünkü Brezilya Başkanı Dilma Rousseff de farklı gerilla gruplarına dahildi. Dilma başkanlık seçimi döneminde farklı gruplar tarafından, özellikle de sağ medya tarafından “geçmişte teröristti, banka soyguncusuydu” denilerek suçlandı. Ama sonuçta seçimi kazandı.

>> Brezilya’da halkın gerillalara karşı olumsuz düşüncelere sahip olmadığını söyleyebilir miyiz?

Halk diktatörlüğe karşı verilen gerilla mücadelesini meşru olarak gördüğünü söyledi bu seçim sonucuyla. Dilma’nın seçilmesi diğer gerillaları da aklayan bir şey oldu.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | Yorum yapın

Vicdani Ret Gözünüzü Korkutmasın!

ONUR EREM onurerem@birgun.net

VİCDANİ RET GÖZÜNÜZÜ KORKUTMASIN!

15 kirik tufek 06Elinize silah almak, inanmadığınız değerler için savaşan bir orduda komutanınızın emriyle öldürmek ve ölmek istemiyor, ama devletin yıllardır vicdani retçilere yaptığı muameleyi görünce reddinizi açıklamaktan çekiniyor musunuz? Çekinmeyin! Artık vicdani retçiler eskisinden çok daha güçlü.

Ben de vicdani retle lisedeyken, Mehmet Tarhan’ın hapiste işkence gördüğü dönemde tanışmıştım. Yıllarca vicdani reddimi açıklama zamanı geldiğinde nasıl işkencelerle karşılaşacağımı düşünüyordum. Ancak günümüzde vicdani retçiler yıllar süren mücadelelerin Mehmet Tarhan ve nicelerinin ödediği bedellerin ardından kazanımlar elde etmeye başladı.

İŞKENCE YOK, SİYASİ SIĞINMA HAKKI VAR!

Örneğin, son dönemde hapise giren vicdani retçilerden Ali Fikri Işık içeride hiçbir işkence ile karşılaşmadı. Hatta hapishane koşullarının yönetmeliğe uymadığını yönetime söylediğinde derhal 100 bin TL harcanılarak kendisine özel koğuş yapıldı. Son tutuklanmasında hem yurtiçinde hem yurtdışında oluşan kamuoyu baskısı ile 15 günde serbest bırakıldı.

Bir diğer vicdani retçi Uğur Bilkay, İtalya’dan 5 yıllık siyasi sığınma hakkı kazandı. Şu anda orada dil kursu görüyor ve bir işi var.

Tabi ki kısa süreli de olsa hapis yatmak, yurtdışında yaşamak zorunda kalmak ödememiz gereken bedeller olmamalı. Ancak eskiden olduğu gibi yıllarca süren hapisler ve işkencelerin artık olmaması vicdani reddin sonuçlarını daha az korkulur hale getirdi. Birçok insan için kısa süreli hapis cezası veya bir Avrupa Birliği ülkesinde siyasi sığınmacı olarak yaşamak, TSK bünyesinde 18 ay boyunca insanlık dışı muamele görmeye, hakarete, dayağa, işkenceye ve emirleri sorgulamadan hareket eden bir ölüm robotuna dönüşmeye tercih edilebilir.

REDDİNİZİ AÇIKLAMAK VE YARDIM İÇİN BAŞVURUN

Eğer siz de asker olmamak, vicdani reddinizi açıklamak istiyorsanız facebook.com/VicdaniRetDernegi üzerinden derneğimize ulaşabilirsiniz. Dernek üyeleri size vicdani reddinizi açıklama, hukuk mücadelesi ve yurtdışında siyasi sığınma hakkı gibi konularda yardımcı olacaktır.

Unutmayın, Anayasa’ya göre vicdani ret herkesin sahip olduğu bir haktır! Mücadelelerinizin sonunda ülkemizde bu hakkın kullanılması için emek vermiş insanlar olarak tarihe geçeceğiniz gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye’ye karşı dava açtığınız takdirde binlerce avro da kazanacaksınız.

Yazı içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum yapın

Türkiye’de vicdani ret hakkı: Var ama vermem!

Türkiye’de vicdani ret hakkı: Var ama vermem!

15 Mayıs Uluslararası Vicdani Retçiler Günü’ne girerken vicdani reddin Türkiye’deki durumu tam bir muamma: Anayasa’ya göre hak, uygulamada değil. Bu hafta Vicdani Ret Derneği kuran retçilere İtalya 5 yıllık siyasi sığınma hakkı veriyor, Türkiye’de kısa süreli tutuklulukta artık işkence değil özel ilgi gösteriliyor ama AKP nihai çözümü üretmek istemiyor

ONUR EREM onurerem@birgun.net

15 kirik tufek 06Ey Yüce Tanrımız, bombalarımızla onların askerlerini kana bulayıp lime lime etmemize yardım et; güler yüzlü ovalarını kahraman ölülerinin solgun yığınıyla kaplamamıza yardım et; silahların sesini yaralıların iniltileriyle boğmamıza yardım et; bir ateş fırtınasıyla o mütevazı evlerini yerle bir etmemize yardım et; yılmaz dullarının yüreklerini çaresiz bir acıyla kavurmamıza yardım et; onların küçük çocuklarıyla birlikte perişan topraklarda harabeler arasında kimsesiz, aç, susuz, paçavralar içinde orta yerde yuvasız kalıvermelerine yardım et; yazın yakıp kavuran sıcağının, kışın buza kesen rüzgârlarının yardımıyla umudunu yitirmiş, acıdan bitap düşmüş, sana bir mezarın huzuru için yalvarsınlar ve sana tapan bizim adımıza onları reddet; umutlarını havaya uçur, hayatlarını karart, bu acı yolculuklarını uzat, adımlarını ağırlaştır, yollarını onların gözyaşlarıyla sula, bembeyaz karı yaralı ayaklarının kanıyla lekele! Sevginin ve merhametin kaynağına, ıstırap çekenlerin yegâne dostu ve sığınağına yakarıyor, aciz ve nadim yüreklerimizle aman diliyoruz. Dualarımızı kabul et, Yüce Tanrı, kabul et ki bütün methüsenalar, zafer ve şeref sonsuza dek senin olsun. Amin.

- Mark Twain, Savaş Duası

İktidarlar yüzyıllardır çıkarlarını korumak, daha çok güç sahibi olmak veya silah şirketlerine daha çok para kazandırmak için kendi insanlarını ölüme yollarken her zaman vicdanını dinleyen ve savaşa karşı çıkanlar oldu. Bazen asıldılar, bazen sürüldüler ama verdikleri mücadelelerin ardından 20. yüzyılda demokratik ülkelerde inanmadıkları bu savaşlara katılmama hakkı kazandılar. Artık bir isimleri vardı: Vicdani retçiler. Bugün Uluslararası Vicdani Ret Günü.

Savaşların tarihi kadar eskiye gitmese de, üzerinde yaşadığımız topraklardaki vicdani ret hareketi Osmanlı dönemine kadar uzanıyor. 19. yüzyılda Ezidiler 2. Abdülaziz’in kendilerini askere almak istemesi üzerine 14 maddelik bir bildiri yayınlamışlardı. Bildiride orduya katılmalarının dini pratiklerine ve inançlarına aykırı olacağını belirten Ezidiler, padişahın istediği 15 bin askeri göndermemişti.

Bu topraklarda o günlerin üzerinden Balkan Savaşları ve Dünya Savaşları geçtikten sonra karşımıza çıkan bir diğer ret de Nazım Hikmet’in reddiydi. Askeri birlikte öldürüleceğini düşünen Nazım Hikmet, 50 yaşında olmasına rağmen kendisini asker yapmak isteyen devlete direnmiş ve SSCB’ye kaçmıştı.

muhammed ali

1967 yılında Vietnam Savaşı döneminde zorunlu askerliği reddeden dünyaca ünlü boksör Muhammed Ali “Benim Vietnamlılarla ya da Viet Cong ile bir sorunum yok. Onlar hiçbir zaman derimin rengi nedeniyle bana hakaret etmedi” demişti. Muhammed Ali açıklamasının ardından tutuklandı, 4 yıl boyunca boks müsabakalarına katılmasına izin verilmedi.

Türkiye’de ordu yıllar içinde değişti, İslam düşmanlığı ve Türk-İslam senteziyle bezenmiş faşist bir yapı arasında gidip geldi. Ama her zaman değişmeyen en büyük özelliği ülkenin aydınlarına, ilericilerine ve işçi sınıfına düşman olmasıydı. NATO’nun, dolayısıyla ABD’nin emrinde olan bir ordudan başkasını beklemek de zaten abes olurdu. TSK, kurduğu ve beslediği karanlık yapılarla yıllar boyunca faili meçhul cinayetler işledi, toplu katliamlar yaptı, altyapısını kendi hazırladığı darbeler yaptı.

MİLİTARİST SİSTEMİN PİYONU OLMAYI REDDEDENLER

1980’lerin sonundan itibaren asker olmayı reddeden insanlar Türkiye’de de düşüncelerini açıkça ifade etmeye başladı. Tayfun Gönül ve Vedat Zencir’in ilk vicdani ret ilanlarının ardından bugüne kadar yüzlerce kişi vicdani reddini ilan etti. Kimi uzun süre hapis yattı, kimi işkence gördü, kimi ise yıllarca yeraltında sivil ölümü yaşadı.

Askerin toplum üzerindeki gücüyle savaşacağını, ülkeye demokrasiyle yetinmeyip ‘ileri demokrasi’ getireceğini, işkenceye sıfır tölerans göstereceğini iddia eden AKP ilk başta vicdani retçilerin durumu için bir umut gibi gözükse de sonradan anlaşıldı ki AKP’nin askeri hegemonyayla değil, “kendisine karşı olan askeri hegemonya” ile sorunu vardı. Orduda kendisine tehdit olarak gördüğü unsurları safdışı bırakan AKP sivil-askeri yargı ikiliğini ortadan kaldırmak, ordunun geçmişteki katliamlarını ve cinayetlerini aydınlatmak, vicdani ret hakkını tanımak gibi konuların yakınına bile yaklaşmadı.

VİCDANİ RET OLMAYAN BİR ÜLKEDE DEMOKRASİ YOKTUR

Vicdani retçiler AKP döneminde de çok ağır işkenceler görmeye devam etti. Örneğin geçen yıl röportaj yaptığım vicdani retçi Necip Fazıl Kocaoğlu’nun çektiği işkence sadece askeri birliğinde sınırlı kalmamış, sivil hayatı da bir işkenceye dönmüştü. Askeri birliğe geri götürülme endişesiyle işe giremiyor, sokağa çıkamıyordu. Bu yıl hastalandığında tutuklanma ihtimali nedeniyle hastaneye gitmemek için günlerce direnmiş, evde acı çekmek zorunda kalmıştı. Necip Fazıl yaşadıklarını “Üstte şenlik yapılan bir geminin altında kırbaçlanan kürekçiler gibiyiz. Üsttekilerin hiç mi vicdanı yok?” sözleriyle anlatmıştı. Böylesine mağduriyetlere duyarsız kalabilen ender insanların hepsi Bakanlar Kurulu’nda toplanmış olmalı ki, Türkiye hâlâ eline silah almak istemeyen insanlara işkence etmeye devam ediyor.

AİHM 2011’deki Bayatyan kararı ile vicdani reddin reddedilemez bir hak olduğunu ilan etti. Bu karar, uluslararası anlaşmaların anayasadan üstün olduğunu belirten Anayasa’nın 90. maddesine göre Türkiye’de vicdani reddin bir hak olduğu anlamına geliyordu. Ancak Avrupa Konseyi Türkiye’yi yaptırım uygulamakla tehdit etmesine rağmen Erdoğan hükümeti bu kararları görmezden geldi.

15 vicdani ret 06

İtalyan sokak sanatçısı Blu, Campobasso kentindeki sanat eseri ile askerliği böyle eleştiriyor.

ASKERLİKTEN SOĞUTMAK İNSANLIĞIN GEREĞİ

Meşru olmayan iktidarlar, hegemonyalarını sürdürebilmek için kendini eleştirilere kapatmak, ‘kral çıplak’ diyenleri cezalandırmak zorundadır. Bu yüzden Türkiye’de askerliği eleştirmeyi yasaklayan çok sayıda yasa var. Ama bu yasalara karşı gelmek insan olmanın bir gerekliliği. Eskiden yasalarda “halkı askerlikten soğutmak” suçtu, şimdi hafifçe makyajlanmış. O zaman yeni yasanın ‘suç tanımı’ ile söyleyeyim. Askerlik hizmetini yapanları firara sevk ediyor, askerlik hizmetine katılacak olanları da bu hizmeti yapmaktan vazgeçirecek şekilde teşvik ve telkinde bulunuyorum: Bu ordu ne işçi sınıfının devrim için katılacağı ordu, ne Müslümanların dahil olup cihat edeceği ordu, ne milliyetçilerin daha üstün bir Türkiye için savaşacağı ordu, ne de Kürtlerin ulusal çıkarlarını savunacağı ordudur. Bu ordu yalnızca sermayenin çıkarlarına, ABD’nin politikalarına ve Türkiye’de iktidarın kendini yeniden üretmesine hizmet eden bir ordudur. Bu ordunun askeri olmayı reddedin!

TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİ: ASKERLİK YAPMAK DEĞİL ASKER OLMAK

TSK’nin amacı insanların ‘askerlik yapması’ değil, onların ‘asker olmasıydı’. Ülkeyi yönetenlerin, sermayenin çıkarları için savaşacak askerler sadece zorunlu askerlik süresince değil, sivil hayatları boyunca da birer asker olmalarıydı. ‘Türk milleti’, efendilerinin emrini sorgulamadan yerine getiren asker bir millet olmalıydı.

Ordunun toplum üzerindeki etkisini anlamak için yapılan araştırmaların gösterdiği ortak noktalar şunlar: Askerlik, erkekliği egemen ideolojinin arzusuna göre şekillendiren bir labaratuar görevi görüyor. Asker olan erkeklerin toplum içindeki davranışları da bu deneyimden etkileniyor. Yaratılan “güçlü, otoriter, agresif, ağlamayan, koruyucu, savaşçı erkek” mitinin karşısında toplumdaki kadınlık da “güçsüz, itaatkar, pasif, ağlayan, korumaya ihtiyacı olan” bir kadınlık olarak kurgulanıyor.

Bu toplumsal yapının etkilerine gelince: Toplum genelinde kadına karşı şiddeti önlemek için ‘öfke kontrolü yapamadıkları’ gerekçesiyle silahına el konulan 20 bin kişinin dörtte biri ya asker ya polis. Cinsel ilişkinin karşı tarafın üzerinde tahakküm kurma, cezalandırma anlayışı olarak kodlanmasının da etkisiyle TSK bünyesinde her yıl tecavüz skandalları patlak veriyor. Eşcinseller, transeksüeller hastalıklı olarak görülüyor, ötekileştiriliyor.

Ancak erkeğe biçilen bu rolü oynamak da kolay değil. Bu nedenle çok sayıda erkek psikolojik rahatsızlık yaşıyor, bunlar askerlikten sonra bile etkisini gösteriyor. Askerler arasında intihar etme oranı da toplumun geri kalanına göre 20 kat fazla.

MÜCADELEDE YENİ ADIM: VİCDANİ RET DERNEĞİ

Herhangi bir orduda veya silahlı örgütte yer almayı reddedenler, sadece inandığı değerler için savaşan bir orduda yer almak isteyenler, Anayasa’da belirtildiği şekilde sivil hizmet hakkından yararlanmak isteyenler, sivil hizmet de dahil olmak üzere tüm zorunlu hizmetleri reddedenler, kısaca TSK’de zorunlu bir şekilde yer almak istemeyen bütün insanlar olarak Vicdani Ret Derneği altında örgütleniyoruz.

Vicdani Ret Derneği, bugüne kadar farklı örgütler ve çatılar altında sürdürülen vicdani ret mücadelesini ortaklaştırmak ve büyütmek için önemli bir adım. Bu haftaiçi yaklaşık 100 kurucu üyeyle kuruluşu duyurulacak dernek Türkiye’deki tüm vicdani retçilerle dayanışma amacı taşıyor. Böylece önceki yıllarda gördüğümüz, bazı vicdani retçilerin seslerini duyuramaması, destek alamaması gibi durumların önüne geçilmesi hedefleniyor. Derneğin diğer hedefleri ise TSK bünyesinde yaşanan kötü muamele, hakaret, işkence, tecavüz, şüpheli ölüm gibi olayların üzerine giderek bunları araştırmak, zorunlu askerlik mağdurlarının seslerini duyurup suçluların cezalandırılması için kamuoyu baskısı yaratmak, bu gibi davalarda tarafsız olamayan askeri yargı sistemini sonlandırarak TSK bünyesinde gerçekleşen tüm suçların sivil mahkemelerde yargılanmasını sağlamak.

Vicdani Ret Derneği’nin tüzel kişilik kazanması, Türkiye’de vicdani retçilere açılan davalar ve vicdani retçilerin AİHM’de açtığı davalara müdahil olma hakkı getireceği gibi retçilerin uluslararası alanda da seslerinin duyulmasını kolaylaştıracak.

PKK İLE BARIŞ SAVAŞIN SONU DEMEK DEĞİL

Hükümetin PKK ile barışma ihtimali her ne kadar Türkiye’de akan kanın durması olasılığını doğursa da Türkiye’yi bekleyen ciddi savaş tehlikeleri mevcut. Nasıl ki AKP’nin “işkenceye sıfır tölerans” döneminde cezaevlerinde vicdani retçiler başta olmak üzere çok sayıda insana işkence edildiyse, “komşularla sıfır sorun” döneminde de Türkiye komşularıyla savaşın eşiğine gelmiş durumda. Cumartesi Reyhanlı’da patlayan bomba, Suriye’de devam eden iç savaş ve AKP’nin Esad düşmanlığı, ABD’nin Suriye’de rejimi devirdikten sonra sıranın İran’a gelecek olması, Ermenistan ve Azerbaycan’ın karşılıklı silahlanma yarışına devam etmeleri kısa vadede Türkiye’yi içine çekebilecek çok sayıda çatışma olduğunu gösteriyor.

Öte yandan devletin açtığı sözleşmeli askerlik kadroları beklenilen ilgiyi görmedi. Yıllar süren iç savaştan bunalan halk, maaşlı asker olmak istemedi. Bu yüzden devlet bölgemizdeki olası çatışmaları göz önünde tutarak vicdani ret hakkını tanımamakta direnebilir. Bu yüzden vicdani ret mücadelesini güçlendirerek devam etmekten başka çaremiz yok.

Yazı içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Artık sosyalizm de çok yakın barbarlık da

ABD’Lİ MARKSİST SİYASET BİLİMCİ BERTELL OLLMAN:

“Kapitalizm kendi sonunu getirirken insanlığın ve doğanın sonunu da getiriyor. Bu yüzden çoğu insanın düşündüğünden daha yakın bir tarihte seçim yapmamız gerekecek: Sosyalizm mi, barbarlık mı?”

ONUR EREM | AYŞEGÜL KARS KAYNAR | KANSU YILDIRIM

FOTOĞRAFLAR: IŞIL SU ERDOĞAN

New York Üniversitesi’nin Marksist siyaset bilimi profesörü Bertell Ollman Yordam Kitap’ın davetlisi olarak İstanbul’daydı. 2008 yılında girdiğimiz küresel krizin kapitalizmin son krizi olduğunu düşünen Ollman ile 2008 krizinin geçmiş krizlerden farkını, kapitalizm-faşizm ilişkisini, dünyadaki sosyalizm deneyimlerini ve sosyal demokrasiyi konuştuk:

>> Bu kriz için neden kapitalizmin son krizi diyorsunuz?

DSC_0339Bunun için krizin ne olduğunu anlamak lazım. İnsanlar genellikle bunu yapamıyor, çünkü krizi bir sektöre, bir tetikleyici etkene bakarak anlamaya çalışıyorlar. Oysa kriz bir sistem krizi. Bir doktorun hastasının hastalığını anlamaya çalışırken bütün vücudunu dikkate alması gibi bizim de bütün bir sistemi anlamamız lazım.

Krizin yapısal nedeni sistemin tam kendisi. Üretimin ve tüketimin planlı olmaması krizi mümkün kılarken kapitalistlerin her zaman üretimi daha fazla yapıp tüketimi gerçekleştirecek işçilere daha az maaş ödeme hırsı ise krizi kaçınılmaz kılıyor.

Kapitalistler her krizden sonra toparlanma gerçekleştiğini söylüyorlar oysa bu bir yalan. Krizlere baktığınız zaman sonrasında ya savaşlarla milyonları öldürmüştür, ya da kendilerini kurtarmak isteyen kapitalistler işçi sınıfının haklarını, refahını azaltmıştır.

Kapitalistler geçmiş krizlerden üretimi ve dolayısıyla istihdamı artırarak çıktılar. Oysa bugünkü krizden sonra bunun olması mümkün değil. Artık üretim otomasyona dayanıyor ve yeni yatırımlar bile kitlesel istihdam sağlayamıyor. Dahası sağlanan az sayıda istihdam da batıda değil, uzak doğu ülkelerinde sağlanıyor. Bu yüzden gelişmiş batı ülkeleri krizi aşamayacak.

Batı ülkelerinin 1929’da yaşadığı Büyük Buhran’a bakın. Bugün krizden çıkmayı engelleyen üretimde otomasyon, off-shore bankacılığı ve üretimi uzak doğuya taşıma gibi öğeler olmamasına rağmen krizden 1940’larda çıkıldı, o da 2. Dünya Savaşı sayesinde.

>> Peki uzak doğu ülkeleri aşabilecek mi krizi?

Hayır, onlar da aşamayacaklar çünkü o ülkelerin üretimi tamamen batıya ihracata dayalı. Kriz içindeki batıda işçilerin satın alma gücü olmayınca, oradaki ülkelerin ekonomisi de bundan etkilenecek.

Ama kendine ekonomist, analist vesaire diyen insanların çoğu bunu göremiyor. Çünkü bize eğitim hayatımız boyunca sistemler öğretilmiyor. Bir sistem nasıl analiz edilir bilmiyoruz. Sorunun kaynağını değil etkisini düzeltmeye çalışıyoruz.

>> Batı ülkelerinde, özellikle de krizden en çok etkilenen Güney Avrupa ülkelerinde seçimlere gidildiğinde halk iktidara öfkesini yöneltip muhalif partileri, bazı ülkelerde sosyal demokratları başa getirdi ama ekonomik politikalar değişmedi. Sandığa gitme oranları da bazı ülkelerde önemli ölçülerde azaldı, özellikle gençler arasında. Sizce bu ülkelerde halkların siyasi partilere olan inançsızlığı onları daha da apolitik mi yapacak, yoksa sisteme alternatifler düşünmelerine mi yol açacak?

DSC_0327Kriz zamanları insanlar için çok öğreticidir. Evet, inanılmaz acılar, yoksulluklar yaşanır ancak çok sayıda insan ilk defa “bugüne kadar işsiz, yoksul diye aşağıladığım insanlardan bir farkım yokmuş” diye düşünmeye başlar. Eğer Marksistler medyadaki egemen söylemi yenip gerçekten halka anlatabilirse suçlunun kendileri değil, kapitalist sistem olduğunu anlarlar.

Güney Avrupa’daki halklar krizin ardından neyi istemediğini anladı. Bu işler iki adımlı olur. Birincisi neyi istemediğini anlamak, ikincisi neyi istediğini bulmak. Eğer ikinci adımı atamazlarsa işleri gerçekten zor. Bizler sosyalistler olarak bütün enerjimizle ikinci adım için mücadele etmeliyiz.

>> Günümüzde kendini sosyalist olarak adlandıran Laos, Küba, Kuzey Kore gibi az sayıda ufak ülke var. Bu ülkelerin sosyalizm deneyleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sosyalizm yalnızca gelişmiş kapitalist ülkelerde mümkündür. Bırakın bu küçük ülkeleri, Rusya ve Çin bile gelişmiş kapitalist ülkeler olmadıkları için başarılı olamadılar. Rusya’da devrim olduğu zaman herkes bu devrimin hızla gelişmiş kapitalist ülkelere sıçramasını umuyordu. Ama bu olmadı.

Ben bugün var olan bu ufak ülkeleri sosyalist olarak görmüyorum. Evet buradaki devrimciler iyi niyetle bu işi yaptılar, orada yaşasam muhtemelen ben de o devrimin bir parçası olurdum. Sağlık, eğitim gibi hizmetleri ücretsiz hale getirdiler. Emperyalizme karşı koymak için ellerinden geleni yaptılar. Ama ellerinde gelişmiş bir sistem yoktu ve sosyalizm hiç yoktan gelişmiş bir sistem yaratamaz. Nasıl ki Antik Mısır dönemindeki toplumu bir anda kapitalist sisteme geçirmek mümkün değilse, gelişmiş kapitalizmin olmadığı bir ülkede de gerçek sosyalizmi kurmak mümkün değildir.

Unutmayın, Marks’ın sosyalizmi, komünizmi düşlerken temel motivasyonu insanların çalışma saatlerini azaltmak, boş zamanını arttırmaktı. Artık gelişmiş kapitalist ülkeler olarak o kadar ileri bir teknolojiye sahibiz ki neredeyse her işi makinalara yaptırabilir, kalan az sayıda işi de kendi aramızda bölüşerek çok az bir çalışmayla refah içinde yaşayabiliriz. Bugün sosyalizme geçen örneğin bir Almanya’da işçilerin çalışma saatlerinin azaldığını, açlığın, yoksulluğun son bulduğunu gören Fransa’daki işçi sınıfı da sosyalizme geçmek isteyecektir. Ancak Kuzey Kore gibi ülkeler bunun tam tersi etki yaratıyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerin kapitalist sınıfları halklarına “Bakın işte sosyalizm böyle bir şey. Halk açlık çekiyor, ifade özgürlüğü yok, diktatörlük var” diyerek sosyalizme karşı önyargıyı artırıyor.

>> Bir de 21. yüzyıl sosyalizmi kavramı var, en çok Chavez ve Venezuela için kullanılıyor. Oysa bugünkü Venezuela sosyalizmden çok 1960-70’lerin sosyal refah devleti modelini, sosyal demokrasiyi benimsemiş gözüküyor. Sizce sosyalizmin geleceği 21. yüzyıl sosyalizmi mi?

Umarım öyle değildir. Chavez’i çok severim, gerçekten iyi niyetli bir insandı, müthiş bir liderdi. Ben de Venezuela’yı sosyal demokrasi olarak adlandırmayı tercih ediyorum. Chavez döneminde halkın durumu iyileşti, Chavez bize sosyal demokrasinin gelebileceği en iyi noktayı gösterdi. Ama aynı zamanda sosyal demokrasinin sınırlarını da göstermiş oldu.

Hayatta bazı şeyler birbirine karışır, bazıları karışmaz. Örneğin tuzla kara biberi karıştırabilirsiniz, ama ateşle suyu karıştıramazsınız. Kapitalizmin ve sosyalizmin en iyi özelliklerini bir araya getirme iddiasındaki sosyal demokrasinin yapmaya çalıştığı da bu yüzden imkansız bir şey.

Başka bir metaforla anlatmak gerekirse sosyal demokrasi, sosyalizmle kapitalizmi ayıran dikenli telin üstünde oturmaya benzer. Bir süre sonra acı dayanılmaz olur ve bir tarafa atlamak gerekir. Tarih boyunca sosyal demokratlar her seferinde kapitalizmin tarafına atlamayı tercih ettiler.

Fransa’da Mitterrand’ın yaptığı da buydu. İktidara geldiğinde Fransa’nın görmediği kadar sosyalist bir ekonomi politikası uygulamakta kararlıydı. Ama bir süre sonra sermaye “bu ekonomi politikaları varken yatırım yapmayız” dedi ve Mitterrand çitin kapitalizm tarafına atlamak zorunda kaldı. O noktadan sonra uyguladığı politikalar, dönemin İngilteresinde Thatcher’ın uyguladığı politikalardan farksızdı. Günümüzdeki kapitalist sistem ise 1980’leri bile mumla aratıyor. Çünkü kapitalizm kendi sonuna yaklaştıkça ayakta kalabilmek için faşizme kayıyor.

>> 30 yıl sonrasına baktığınızda nasıl bir dünya öngörüyorsunuz? Faşistleşmiş kapitalizm mi, çevresel yıkımla yok olan insanlık mı, yoksa sosyalizm mi?

Bence bugün sosyalizm çoğu insanın düşünmediği kadar yakın. Eğer gelecekte sosyalizm kurulmuş olursa insanlar devrimin başlangıç tarihi olarak 2008’i gösterecek. Bu tarih, kapitalizmin sonunu getiren krizin başlangıç tarihi olarak hatırlanacak. Ama bununla birlikte insanlığın da sonunu getiriyor. Kapitalizm sadece ufak bir elitin çıkarlarını düşünürken sosyalizm insanlığın çıkarları için vardır. Eğer sosyalizmi kurmayı başaramazsak kapitalizm hem insanlık üzerinde hem de doğa üzerinde inanılmaz tahribata yol açacak, bugün sahip olduğumuz gelişmiş uygarlığı da yok edecek. İşte bu yüzden “ya sosyalizm, ya barbarlık” diyoruz. Bugün sosyalizme de barbarlığa da çok yakınız. Hangisinin gerçekleşeceğini biz Marksistlerin çabaları belirleyecek. Eğer Marksistler bugünkü hallerinden ileriye gidemezlerse, 30 yıl sonrası için öngördüğüm tek şey barbarlık.

>> Bu süreçteki en kritik nokta sizce hangisi?

Kesinlikle bütün Marksistleri bir araya getirecek bir İşçi Sınıfı Partisi kurulması. Bakın, günümüz toplumlarının yüzde 90’ını işçiler oluşturuyor. Bu işçilere sınıf bilincini geri kazandırmamız çok önemli. Bunu başarmak için birbiriyle didişen farklı küçük partiler yerine sadece işçi sınıfının çıkarlarını savunacak büyük bir işçi sınıfı partisine ihtiyaç var. Marksist partiler her zaman tek bir düşmanları olduğunu unutmamalı: Kapitalist sınıf. Farklı partiler arasındaki ayrılıkların nedeni genellikle mücadele sürecine dair taktiksel ayrılıklar. Ancak bu ayrılıklar parti içinde tartışılmalı. Marks, gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalist devrimlerin demokratik bir şekilde de yapılabileceğini söyler. Böyle bir parti, bunun için en önemli araç olacaktır.

EKONOMİK KRİZLER YABANCILAŞMANIN ETKİSİNİ KIRAR

>> Günümüz toplumunda güvencesiz, örgütsüz ve esnek çalışmaya zorlanan insanlar yabancılaşmayı her geçen gün daha çok hissediyor; emeklerinden, diğer insanlardan ve toplumlardan yabancılaşıyorlar. Yabancılaşma üzerine çalışmış biri olarak böyle bir toplumda sınıf mücadelesi ve isyanı mümkün kılacak şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Kesinlikle ekonomik krizler. Yabancılaşmanın iki aşaması var: Biri ürettiklerine yabancılaşma diğeri ise kendi gücüne, yapabileceklerine yabancılaşma. Kriz döneminde insanlar gerçekten ihtiyacı olmasına rağmen üretiminde emek harcadığı ürünleri alacak gücü kaybettiğinin farkına varıyor. Bu kadar zenginlik üretilirken bunun neden kendisine, diğer işçilere düşmediğini sorguluyor. Bunun verdiği rahatsızlıkla alternatifler üzerine düşünmeye başladığında, etrafında isyan eden insanları gördüğü zaman da kendi gücünün, toplumu değiştirme gücünün fark ediyor.

AKADEMİNİN ÜZERİNDEKİ BASKI KAPİTALİZMİN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLAMASININ ÖRNEĞİ

>> Akademik özgürlük üzerine de çalışmalar yaptınız. Akademideki ifade özgürlüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin Türkiye’de kapısına sendika afişi asan, YÖK’ü eleştiren akademisyenlere soruşturma açılabiliyor. Akademi üzerinde kurulan baskının ideolojik karşılığı nedir?

Bugün akademide kadro bulmak çok zorlaştı. Üniversiteler yarı zamanlı istihdama yöneliyor, tam zamanlı istihdamlarda ise birkaç yıllık sözleşmeler imzalanıyor. Akademide yer almak bu kadar zorlaşırken Marksistleri almayı tercih etmiyorlar. Tabi ki bunu açık bir şekilde ifade ederek üniversitelerinin imajını da sarsmak istemiyor yöneticiler.

Akademinin üzerindeki bu baskıyı kapitalizmin ifade özgürlüğünü kısıtlaması olarak görebiliriz. Sadece kendi düşüncelerini ifadece edecek akademisyenler olsun istiyorlar. Bu kapitalizmin son çırpınışlarıdır. Kapitalizm her zora girdiğinde faşizme yönelir. Üniversitelerdeki ifade özgürlüğünün bile bu kadar kısıtlanması kapitalizmin ne kadar zorda olduğunu gösteriyor.

Söyleşi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Çağlayan Adliyesi’nde halkı askerlikten soğutma eylemi

14 vicdani ret 06

ONUR EREM onurerem@birgun.net

Vicdani retçiler dün akşam İstanbul’daki Çağlayan Adliyesi önünde bir araya gelerek halkı askerlikten soğuttu. Grup adına açıklama yapan Mehmet Atak “Hepimiz halkı askerlikten soğutmak, insanların askere gitmemesini sağlamak istiyoruz. TCK 318. madde hâlâ ifade özgürlüğünün önünde engeldir. Halkı askerlikten soğutmanın bir suç olduğunu kabul etmiyoruz” diye konuştu. Açıklamanın ardından yaklaşık 40 kişilik grup yurttaşların neden askere gitmemesi gerektiğine dair mesajlarını sırayla okudu: “Askere gitmeyin çünkü faşizmin değirmenine militarizmle su taşıyorlar”, “Askere gitmeyin çünkü askerlik ocağı çocuklardan katiller yetiştirme mekanıdır”, “Askere gitmeyin, çünkü sizi seviyorum”…

MESAJLAR KİTAPLAŞTIRILACAK

Halkı askerlikten soğutmak isteyen ancak eyleme katılamayan 150 kişinin askeregitmeyin.com sitesi üzerinden ilettiği mesajları ise Mehmet Atak ve Ayşe Lebriz okudular. Sibel Özbudun, Gün Zileli, Aslı Erdoğan ve Akın Birdal gibi isimlerin de mesajlarının okunduğu eylemde okunan mesajlar, askeregitmeyin.com adresi üzerinden Haziran ayına kadar gönderebileceğiniz mesajlarlarınızla birlikte Eylül 2013’te kitaplaştırılacak.

DSC_0379

Benim mesajım: Askere gitmeyin çünkü vicdani ret Anayasa ve uluslararası anlaşmalarla tanınan bir haktır; devlet istiyor diye asker olmak, postal yalamak, öldürmek veya ölmek zorunda değilsiniz!

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum yapın

Yoksul mahallelerin çehresini değiştiren sanatçılar

FAVELALARDAN SANAT ESERİ YARATANLAR:

Yoksul gecekondu mahallelerini boyayarak içinde yaşayan insanların gurur duyduğu bir mekan haline getiren Favela Painting projesi kentin yapısal sorunlarını çözme iddiası taşımasa da basit hamlelerle gerçek bir “kentsel dönüşüm” yapılabileceğini dünyaya gösteriyor

http://www.favelapainting.com/files/uploads/santa-marta-haas-hahn-portrait-pano.jpg

ONUR EREM onurerem@birgun.net

Brezilya’da yoksulların yaşadığı gecekondu mahalleleri olan favelaların boğucu ve estetikten uzak görünüşünü dönüştürmek, içinde yaşayan insanların hayatını renklendirmek için uğraşan bir vakıf var: Firmeza Vakfı. Vakfın başlattığı Favela Painting (Favela Boyama) projesini yürüten Hollandalı iki sanatçı Jeroen Koolhaas ve Dre Urhahn favelaların gri sıva ve tuğlalardan oluşan atmosferini rengarenk sanat eserleriyle canlandırıyor. Sanatçıların boyadığı mahalleler uzaktan bakıldığında da, içinde yaşarken de birer tabloyu andırıyor.

http://www.designboom.com/weblog/images/images_2/andrea/haas_hahn/favelapaintingproject06.jpg

Projeyi başlatan Firmeza Vakfı kuruluş amacını “beklenmedik mekanlarda çarpıcı sanat eserlerinin yaratılmasını desteklemek, yerel halkla işbirliği yaparak onların sanatı ilham vermek, güzellik yaratmak, dikkat çekmek ve önyargılarla savaşmak için kullanmasını sağlamak” diye tanımlıyor.

Her şey 2006 yılında Hollandalı ikilinin Brezilya’da toplumun dahil olacağı bir sanat projesi üzerine kafa yormasıyla başladı. Favelaları mahalleliyle birlikte boyamaya karar veren ikili başlangıç noktası olarak Rio de Janeiro’nun suç oranı en yüksek favelası olan Vila Cruzeiro’yu seçti. Boyama sürecinde ikiliye mahallenin gençleri de eşlik etti. Boyama tamamlandığında mahallelinin mutluluk oranı yükselmiş, gençler arasındaki suç oranı az da olsa düşmüştü.

İlk başta Hollanda Kültür Bakanlığı’nın maddi katkısıyla başlayan Firmeza Vakfı’nın favela projeleri artık tamamen bağışlarla yürüyor. Koca mahalleleri boyamak için gereken litrelerce boya da gönüllülerin bağışlarıyla alınıyor.

İZBE MAHALLEDEN ÇEKİM MERKEZİNE

http://openarchitecturenetwork.org/files/imagecache/oanproject_slideshow_600x450/active/24/97028_DLYGAD_CH4v_FavelaPainting_25.jpgKoolhaas ve Urhahn’a göre favelaların renklerle donatılması toplumsal hiyerarşinin dibinde yer alan insanların hayatına neşe ve gurur katıyor. Toplumun dışladığı ve ötekileştirdiği mahalleler bir anda sanatsal bir manifestoya dönüşüyor, kentin ortasında olmasına rağmen kentin geri kalanıyla etkileşimi olmayan mahalleler turistlerin uğrak noktası haline geliyor. Mahalleli, yaşadığı yerden ve kendi kimliklerinden gurur duymaya başlıyor.

GERÇEK KENTSEL DÖNÜŞÜM BU!

Brezilya’daki ilk uygulamaların ardından proje dünya çapında ses getirdi. Önce Latin Amerika’da ardından dünyanın farklı bölgelerindeki gecekondu mahalleri benzer şekillerde güzelleştirildi, dönüştürüldü. Bu projenin önemli etkilerinden biri de, dünyada çoğu devletin soylulaştırmaya indirgediği “kentsel dönüşüm”ün ne kadar farklı şekillerde uygulanabileceğini ispat etmesiydi.

http://www.clusterflock.org/wp-content/uploads/2010/05/favela-painting2.jpg

‘ÇİRKİN’ ÖNYARGILARI SANAT VE KOLEKTİF EMEK İLE KIRMAK

Brezilya’da aşırı yoksulların ve aşırı zenginlerin mahalleleri bazı yerlerde yanyana inşa edilmiş. İki mahalleyi ayıran şey ise genellikle büyük bir duvar ve yüksek güvenlik önlemleri oluyor. Zenginlerin pencerelerinden baktığında gördüğü favelaların “çirkinliği” zenginlerin o mahallelerde yaşayan yoksul halka karşı olan önyargılarını güçlendirirken bu önyargıları toplumun geri kalanına yaymalarını da kolaylaştırıyor. Çünkü onlara göre favelalar yalnızca http://thestreetgypsies.com/wp-content/gallery/hh/paint38.jpgkentin görüntüsünü bozan bir leke değil aynı zamanda temsil ettikleri değerlerle, Rio’nun yurttaşlarına yeterli barınma imkanı sağlayamadığını göstermesi nedeniyle de bir utanç kaynağı. Ancak gönüllülerin çabası ve halkın katılımıyla favelaları birer sanat eserine dönüştürülmesiyle, hem bir arada hareket etmelerinin sonucunu gören yoksul mahallelilerin kendine güveni artıyor, hem de kendilerini küçümseyen zenginlere kolektif emeğin bir gecede neleri değiştirebileceklerini gösteriyorlar.

Haber içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , | 1 Yorum

Boston ve ötesi

“Boston bombaları, ayrıcalıklı batılıların dünyanın geri kalanında her gün ne yaşattıklarını gördüğü ender anlardan biriydi.”

NOAM CHOMSKY | BirGün için çeviren: ONUR EREM

Nisan ABD’nin New England bölgesinde keyifli geçer. Baharın ilk işaretiyle zorlu kış ikliminin geride kalması, insanlara mutluluk verir. Ama bu yıl öyle olmadı.

Boston’daki saldırılar ve sonrasında gergin geçen hafta bölgede yaşayan herkesi etkiledi. Bazı arkadaşlarım bombanın patladığı anda maratonun bitiş çizgisindeydi. Bir başka arkadaşım da ikinci şüpheli Dzohar Tsarnaev’in ikinci şüpheli olarak yakalandığı yerin yakınlarında oturuyordu. Genç polis memuru Sean Collier, benim çalıştığım ofisin tam önünde öldürüldü.

http://image.mcot.net/media/images/1366080428/13660804282316.jpg

Ayrıcalıklı batılıların, dünyanın geri kalanında her gün yaşattıkları şiddete benzer bir şiddeti gözleriyle gördüğü, o korkuyu içinde hissettiği ender anlardan biriydi Boston’da yaşananlar. Örneğin, lise eğitimini ABD’de almış Yemenli gazeteci ve aktivist Farea Al-Muslimi 23 Nisan’da Yemen’deki köyünün İnsansız Hava Aracı (İHA) tarafından bombalanışını ABD Senatosu’nda anlatıyordu tam da Boston bombalanmasının olduğu saatlerde.

Bu hava saldırısıyla terörize olan köylüler keskin ABD düşmanları haline gelmişlerdi: Cihatçı propagandanın uzun uğraşlar sonunda başaramadığını ABD kendi eliyle başarmıştı. Al-Muslimi “Komşularım ABD’ye hayranlardı. Ama artık ABD deyince kafalarının üzerinde uçan İHA’ları ve yağdırdığı ölüm geliyor akıllarına”. Obama’nın yönetiminde gerçekleştirilen bu küresel terör saldırıları, bir gün ABD’ye tehdit yaratabilecek insanları öldürmek amacı taşısa da saldırının kendisi birçok insanın ABD’ye düşman kesilmesine yol açıyor.

Boston saldırısını önlemenin doğrudan bir yolu yoktu. Ama gelecekteki benzer saldırıları önlemenin kolay yolu var: İnsanları tahrik etmemek. Aynı şey rahatlıkla yakalanıp yargılanabilecekken öldürülen ve otopsi bile yapılmadan cesedi yok edilen başka bir kişi için de geçerli: Usame bin Ladin.

ABD BİN LADİN İÇİN ÇOCUKLARI ÖLDÜRDÜ

Bin Ladin cinayetinin daha önce pek gündeme gelmemiş başka sonuçları da var. Bin Ladin’in yerini bulmak için CIA yoksul bir mahallede göstermelik aşı kampanyası düzenleyerek DNA toplamış, ardından aşı kampanyasını yarıda bırakarak aşı kampanyasını daha zengin bir semte taşıdı.

CIA’in bu operasyon ile Hipokrat yemininin temeline ihanet etmiştir. Üstelik operasyonun açığa çıkmasının ardından Pakistan’da çocuk felci aşısı yapan doktorların da hayatı tehlikeye girdi. Bazıları ABD’ye yardım ettikleri şüphesiyle kaçırıldı ve öldürüldü. CIA’in yaptıkları nedeniyle Birleşmiş Milletler, çocuk felci aşısı ekibini bölgeden tamamıyla çekmek zorunda kaldı.

Artık Pakistanlılar, yabancı aşı ekiplerinin ülkedeki faaliyetlerini ajan faaliyeti olarak görmeye başladı. Bu nedenle Pakistanlı çocukların aşı koruması alamaması büyük felaketlere yol açacak. Bu yüzden en az 100 bin çocuk felci vakası gerçekleşeceğini hesaplayan Columbia Üniversitesi’nden sağlık bilimci Leslie Roberts “Gelecekte insanlar ‘bu çocuğun sakat kalmasının nedeni ABD bin Ladin’i ele geçirmek için kafayı o kadar bozmuş olmasıydı’ diyerek ABD’yi suçlayacaklar. ABD’ye bu öfkenin etkisiyle bakacaklar” diyor.

ABD’nin Pakistan’daki tek yanlış politikası bu değil. Daha ciddi sonuçlar da şans eseri atlatıldı. Afganistan-Pakistan sınırındaki bölgelerde operasyonlar düzenleyen ABD askerlerine “gerekirse Pakistan askerleriyle çatışmaktan çekinmeyin” emri verildi. Bugüne kadar böyle bir çatışma olmadı ama güçlü bir orduya ve nükleer silahlara sahip Pakistan’a karşı verilen bu emir, gelecekte nükleer savaşa bile yol açma tehlikesine sahip.

Devletlerin, politik hedefleri doğrultusunda yurttaşlarının hayatını hiçe sayması, tehlikeye atması bütün tarih boyunca karşımıza çıkan bir olgu. ABD’nin tarihi de bundan farklı değil. Bugün halklar bu gerçeğe gözlerini kapatarak geleceklerini tehlikeye atıyorlar.

Jeremy Scahill’in yeni yayınlanan “Kirli Savaşlar: Bir savaş cephesi olarak dünya” kitabı tam da böyle bir dönemde gözlerimizi açıyor. Scahill bu kitapta ABD ordusunun operasyonlarının, İHA’larla yaptığı terör saldırılarının maruz kalan halk üzerindeki etkisini, doğrudan alandaki etkisini anlatıyor. Bu kitabın etkisi yazar ve aktivist Fred Branfman’ın, ABD’nin 1960’larda Laos’ta yürüttüğü kirli “gizli savaş”ları ortaya dökmesine benziyor. Branfman, bugün İHA’ların rolüyle ilgili şunları söylüyor: “1969 yılında ABD’nin Laos operasyonunu yürüten Monteagle Stearns Kongre’ye ifade vermeye çağrılmıştı. Kendisine, ABD Başkanı Johnson Vietnam’da çatışmaların durdurulması emri verdikten sonra neden Laos’un bombalandığı sorulduğunda ‘Uçaklarımız boş duruyordu, öyle boş boş yatmalarına izin veremezdik’ demişti. Sırf uçakları işlesin diye Laos’un zavallı köylülerini korkudan mağaraya sığınacak hale getirmiş, hatta ellerindeki son teknolojiyle mağaralarda saklanan insanları bile öldürmüşlerdi. Bugün ABD’nin İHA’larla her yeri bombalamasına da bu perspektiften bakmak lazım”.

İHA’lar kendisini sürekli büyüten ve geliştiren terör makineleridir. Onu elinde bulunduranlar, boş durmalarına izin veremez.

Tarihçi Alfred McCoy, “ABD imparatorluğunda polislik: ABD, Filipinler ve gözetleme devletinin yükselişi” kitabında ABD’nin açlık ve işkence ile yüz binlerce kişiyi öldürdüğü bir işgalden sonra Filipinler’de halkı nasıl pasifize ettiğini anlatıyor. İşgalci ABD, çağının en ileri gözetim ve kontrol mekanizmalarını kullanarak halkı ayaklanamadan bastırdı. Bu uygulamanın etkisi günümüzde hâlâ devam ediyor.

ABD bu sistemin ‘başarısından’ memnun kaldıktan sonra sonunda bunu kendi evinde de uygulamaya karar verdi. ABD bugün kendi halkını sürekli geliştirdiği yöntemlerle kontrol ve gözlem altında tutuyor. Tabi ki bu yöntemler işgal ettiği ülkelerde uyguladığı yöntemlerden daha yumuşak, ama bu onların daha ‘iyi’ olduğu anlamına gelmez. Devletin denetlenemeyen, düzenlemelere tabi olmayan güç tekeli büyük bir tehdit. Boyun eğmek, buna vermemiz gereken en son tepki olmalı.

Çeviri içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | Yorum yapın