Eritre’nin hikayesi gariptir kadınlarınkiyse daha garip

Luwam Estifanos*

Sık sık düşünürüm, diğer insanlar bizim hikayelerimizden, Eritre hikayelerimizden ne anlam çıkarır diye. Dramatik hikayelerimizden değil, sıradan, her Eritrelinin yaşadığı hikayelerden bahsediyorum. Çünkü bizi özgürleştirdiğini iddia eden insanlar tarafından gereksizce acıya boğulan hayatlarımızdaki sıradan hikayeler muhtemelen yabancılara hiç de sıradan gelmeyebilir.

Mesela Lemlem’in hikayesi. 60’lı yaşlarının ortasındaki bu yaşlı kadın Kalaşnikof taşımaya zorlanıyor. Neden bunu yaptıklarını anlamıyor, silahı taşımak istemiyor, nasıl kullanacağını da bilmiyor. Bu ilginç nesneyi evinde mutfak malzemelerini, tencerelerini astığı yere asıyor. Her gördüğünde aklına, hayatı boyunca yakasından düşmeyen ölüm ve yıkım geliyor.

Ya da Kibra’nın hikayesi. Kibra üç çocuk annesi. Daha doğrusu üç çocuk annesiydi. Kızını özgürleşme mücadelesinde kaybetti, oğlu ise 1998’da bir sınır çatışmasında öldü. Birkaç yıl sonra en genç çocuğu da Akdeniz’in sularında boğulunca tamamen yalnız kaldı. Artık her sabah yalnız uyanmak ona bugüne kadarki kayıplarını hatırlatıyor. Hapsolduğu yalnızlığın içinde sabahları yataktan çıkmak için tüm enerjisini harcıyor, sonrasında da bu gezegende ne işi olduğunu düşünüyor. Her akşam tamamen tükenmiş bir şekilde, uğruna yaşanacak bir şey bulamadan kafasını yastığa koyuyor.

Semira 30 yaşında bir kadın. Çevresindeki herkes ona kahraman şehitlerin kızı olduğunu söylese de kendisini herhangi bir öksüzden farklı hissedemiyor. Annesi veya babasından biri, sadece biri yaşıyor olsaydı nasıl bir hayatı olacağını düşünüp duruyor. Sonra, belki de hiçbir farkı olmazdı, diyor. Annesi ve babasının pek çok yoldaşının ülkedeki hapishanelerde kaybedildiklerini veya ülkeden kaçmak zorunda bırakıldıklarını biliyor. Ülkesiz büyümenin ailesiz büyümeye benzeyip benzemediğini merak ediyor.

eritreaSara ise genç bir kadın. Özgür olmak istiyor ve özgürlüğü hayal edip duruyor. Ama zorla askere alındı ve şimdi komutanlarının her istediğini yapmak zorunda. Askerde kendisine ödenen günlük 50 dolar sent (1.30 TL) karşılığında yapmak zorunda olduğu şeyler kendisini ucuz ve kirli hissettiriyor. Aylardır komutanı kendisinin sahibiymiş gibi davranıyor. Eğer komutanının arzularını tatmin etmezse başına gelecekleri biliyor. Aslında bilemiyor, fakat bu riski almaması gerektiğini çok iyi biliyor. Semira gibi Sara da şehit özgürlük savaşçılarının kızı ve ailelerinin özgürlük için yaptığı fedakarlığın bir gün meyvesini verip vermeyeceğini düşünüyor.

Ben de düşünüyorum… Bu kadınların tecrübelerini değil, 16 yaşımdayken askere alındığımda yaşadıklarımı. Hâlâ bir açıklama getiremediğim korkunç şeyler yaşadığımı belirtmeme gerek yok sanırım.

Asker arkadaşım Winta (gerçek adı değil) 17 yaşındaydı. Bir gün, tepemizde yakıcı güneşle birlikte yaptığımız uzun saatler süren eğitim ve işlerden sonra hastalandı. Önce sesini kaybetti, bir süre sonra da haftalarca geçmeyen güçlü hıçkırıklara yakalanır oldu. Normal yürürken dizleri bükülmeye başladı ve yalnızca geri geri yürüdüğünde düz bir çizgi üzerinde yürüyebilir hale geldi. Bu hastalığın neden kaynaklandığı hakkında bir fikrimiz yoktu ve pek çok arkadaşımızın başına aynı şeylerinde gelmesiyle birlikte çok korkmuştuk.

Winta ve diğer arkadaşlarımız hiçbir tıbbi tedavi görmedi. Aksine, hastalandıkları için ciddi bir şekilde cezalandırıldılar. Cezalandırılmalarını önlemek için arkadaşlarımızın hastalık belirtilerini komutanlardan saklamak için elimizden geleni yapmaya başlamıştık. Sabah sayımına normal saatinden daha erken gelmeye başlamıştık örneğin, yolda birinin dizi büküldüğünde kaybedeceğimiz zamanı telafi edebilmek için.

Bir gece, durumu ilerleyen ve tedavi edilmediği için öçlen arkadaşımızın yasını tutmak için bir araya gelmiştik. Winta ve arkadaşları, komutanları tarafından arkadaşlarının cenazesinde ağlamamaları için sert bir şekilde uyarılmışlardı ve göz yaşlarını tutamadıklarında emre itaatsizlik suçlamasıyla çok sert bir şekilde cezalandırıldılar.

Hem kaybın üzüntüsü, hem de 2 saat süren ciddi cezalandırma sürecinin ardından kızlar hastalıklarının belirtilerini saklayamayacak hâle gelmişlerdi. Yardım olmadan yürüyemiyor, kontrolden çıkmışçasına hıçkırıyorlardı. Yıllar sonra, bu hastalığın Dystonia benzeri bir hastalık olduğunu öğrendim. Korkunçtu!

Bu olayın ardından haftalar boyunca Winta geceleri kalkıp ağlıyordu. Ceza olarak gördüğü işkenceden değil, hastalandığı için değil, ama arkadaşına sonsuza kadar veda ederken ağlamasına izin verilmediği için. Askerde hayat zordu; bu zulmü yaşamayacak kadar şanslı olanların anlayamayacağı kadar zordu. Oradan canlı çıkıp çıkamayacağımı merak ediyordum.

Birçok Eritreli gibi ben de bunlardan çok daha fazlasını yaşadım. Birçok Eritreli gibi ben de bu deneyimlerin bir sonucuyum. Bizim gibi işkence gören ruhların bir kısmı özgürlüğüne kavuşunca bütün bu anıları silmeye çalışır, bir kısmı da korku içinde yaşamaya devam eder. Ama bütün bunlar olmamış gibi sessizce devam etmek zordur.

Kadın yoldaşlarım, arkadaşlarım, bu yaşadıklarımızı unutmayacağınıza dair söz verin. Bu korkunç haksızlıkları unutmayalım.

* Eritre’den kaçarak Norveç’te yaşamak zorunda kalan 26 yaşındaki insan hakları savunucusu.

Çeviri: Onur Erem

Kaynak: Uluslararası Savaş Karşıtları – bit.ly/1GQdMbq

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yunanistan’da vicdani ret ikilemi

Yunanistan’da yıllardır vicdani ret hakkını savunan SYRIZA hükümeti döneminde solcu vekiller mecliste durumu iyileştirmek için çalışırken Savunma Bakanlığı’nı yöneten ANEL işleri zorlaştırıyor

b64502.06.2015 ONUR EREM @onurerem

Yunanistan kağıt üzerinde vicdani ret hakkını tanıyan bir ülke. Fakat uygulamada, kimin “gerçek retçi” olup olmadığını askeri temsilcilerden oluşan bir kurul belirliyor. Vicdani ret hakkını kullanmak isteyenleri saatler süren sorguya çeken kurul üyeleri “Türkiye ülkemizi işgale geldiğinde ne yapacaksın”, “Sokakta sevgilini dövseler ne yaparsın” gibi sorarak değerlendirmelerde bulunuyor. Ve bu değerlendirmenin sonunda yalnızca tamamen şiddeti reddeden pasifistlere ve Yehova’nın Şahitleri dini mensuplarına vicdani ret hakkı tanınırken herhangi bir şekilde devrimci şiddete karşı olmadığını açıkça söyleyen anarşistlere, sosyalistlere ve komünistlere bu hak tanınmıyor. Vicdani ret hakkını kullanmalarına izin verilmeyen bu retçiler binlerce avroluk para cezalarıyla karşılaşıyor. İşsizliğin yüksek, genç işsizliğinin çok yüksek (yüzde 50’den fazla) olduğu Yunanistan’da genç vicdani retçiler, kendilerine kesilen ortalama 6 bin avroluk (17 bin TL) cezayı ödeyemiyor.

Yıllardır vicdani ret hakkını savunan SYRIZA’nın iktidara gelmesi Yunanistan’daki retçiler için büyük bir umut olmuştu. Fakat aradan geçen ayların ardından retçiler aynı umudu taşımaya devam edemiyor. Bu umutsuzluğun kaynağı ise Savunma Bakanlığı’nın, koalisyonun küçük ortağı olan sağcı ANEL’in başkanı Panos Kammenos’a verilmesi.

“SYRIZA 20 yıldır vicdani ret mücadelesinin ana destekçisi konumunda. 20 yıldır mecliste bizim sözcümüz oldu, soru önergeleri verdi, basının bize yer vermesini sağladı, sorunlarımızı Avrupa Parlamentosu’na taşıdı ve bizim için lobi yaptı” diyor Yunanistan Vicdani Ret Derneği’nden Lazaros Petromelidis, “Bu yüzden iktidara geldiklerinde sonunda sorunlamızın çözüleceğini düşünüyorduk. Ama bunun aksi gerçekleşti”.

SYRIZA’dan 46 milletvekili geçen ay bu para cezalarının iptal edilmesi ve vicdani ret hakkını herkesin kullanabilmesi için bir taslak hazırladı, Savunma Bakanlığı’nı harekete geçmeye çağırdı. “Fakat Savunma Bakanlığı’nın tavrı, bizim taleplerimizin tam aksi” diyor Yunanistan’daki vicdani retçilerden Angelos Nikolopoulos, “Kammenos orduyu toplumun her alanına daha fazla dahil edip, militarizmin günlük yaşamımızın her alanına sızmasını sağlamak istiyor. Bu yüzden umudumuz yok.”

Lazaros, Savunma Bakanlığı’nın önceliğinin Yunanistan savunma sanayisi ürünlerinin yurtdışına ihraç edilmesi olduğunu söylüyor: “Daha da kötüsü, SYRIZA üyeleri de “ulus, şeref, güvenlik gibi kavramları daha çok kullanır oldu”. Lazaros’un ajandasında yalnızca Haziran’da görülecek 3 vicdani retçi davası var. Bunlardan da para cezası çıkması bekleniyor.

Yunanistan’ın içinde bulunduğu büyük ekonomik kriz, vicdani retçilerin sorunlarının ülke gündemine gelmesini zorlaştırıyor. “Özellikle retçilerin önemli bir kısmını oluşturan anarşistler, kendi görüşlerini paylaşmayan yapılarla birlikte çalışmıyor. Bu nedenle Yunanistan’da vicdani ret mücadelesi de kendi içinde ikiye bölünmüş durumda” diyor Lazaros, “Ama bu durum karşısında çaresizliğe düşmek yerine daha fazla mücadele vermekten başka çaremiz yok.”

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Yapılması gereken bir fedakarlıktı”

cropped-cropped-header1

Salgado, toplumun oluşturduğu güvenlik biriminde çalışırken

14.06.2015 Jo Tuckman

Nestora Salgado kolayca yıkabileceğiniz kadınlardan değildir. Çocuk yaşta evlendirilen, üç çocuğunu tek başına yetiştiren, genç yaşta Meksika’daki evini bırakıp tek başına ABD’ye göçen bir insandan bahsediyoruz.

Salgado, ABD’de geçirdiği 20 yılın ardından ülkesine geri dönerek uyuşturucu kartellerine ve rüşvetçi siyasetçilere karşı silahlı bir isyan başlattı. Ordunun operasyonuyla gözaltına alınan Salgado, 22 aydır tutuklu yargılanıyor. Uyuşturucu tüccarlarının en fazla 30-40 yıl ceza aldığı ülkede kendisi bin yılla yargılanıyor. Yargılama sürecinin 5 yıldan fazla sürebileceği söyleniyor.

Salgado, uluslararası basına verdiği ilk söyleşi olan görüşmemizde, halkı uyuşturucu kartellerine karşı örgütlemekten başka bir suç işlemediğini söylüyor ve Meksika hükümetinin kendini bir an önce serbest bırakmasını istiyor: “Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim ve olmayacağım. Yetkililere karşı koymayı seven bir insan değilim ama diyaloğun mümkün olmadığı bir yerde başka ne yapılabilir ki?”

Halkın yasaları

Salgado’nun sıradışı hikayesi, halkın öz örgütlenmesiyle uyuşturucu kartellerine karşı savaşmasının hükümet tarafından “yasadışı” ilan edilerek kriminalleştirilmesi meselesini tartışmaya açıyor.

Meksikalı yetkililer “Devletin yasaları dururken kimse kendi yasalarını uygulayamaz” derken Salgado’nun yoldaşları ise Meksika devletinin yasaları uygulayamaması nedeniyle başka bir çareleri kalmadığını, önderlerinin de devletin beceriksizliğini ifşa ettiği için hapse atıldığını söylüyor.

“Ayağa kalkmanın getirdiği risklerin farkındaydım. Ancak hükümetin halkı koruyamadığı bir noktada halkın kendini örgütlemesi suç olamaz” diyen Salgado, ailesinin bu süreçte çok yıprandığını bildiğini, fakat bunun “yapılması gereken bir fedakarlık” olduğunu söylüyor.

Salgado’nun boyun eğmeyen kişiliği Meksika’nın tarihi isyanlarla dolu eyaleti Guerrero’nun Olinala dağlarında oluştu. 14 yaşında evlendirilen Salgado’nun kocası 5 yıl sonra ABD’ye göç etti, ailesine bakması için göndereceğine söz verdiği parayı ise hiç göndermedi. Ay sonunu getirememeye başlayınca çocuklarını teyzelerine bırakan Salgado da sınırın kuzeyine doğru yola çıktı. 1992’de eşinin yanına vardı, çocuklarını da yanına aldı. Bu sefer de alkolik eşinden şiddet görmeye başladı ve sonunda ayrıldı. 2000 yılında ABD yurttaşlığı alana kadar ülkesini hiç göremedi. Sonrasında yaptığı ziyaretler içinse “Meksika’daki yoksulluğun ne kadar vahim olduğunu yoksulluğun içinde yaşarken değil, ABD’de yaşayıp döndükten sonra fark ettim” diyor.

Salgado çocuklarıyla birlikte tekrar memleketine yerleşmeye karar verdiğinde, Olinala’nın Los Rojos kartelinin eline düştüğünü anladı. İnsan kaçırma, gasp ve cinayet Olinala’da normal karşılanırken kartel üyeleri cezalandırılmadan sokaklarda geziniyordu. “Önce kendinizi korkuya kaptırmamak istiyorsunuz ama bir süre sonra kalbinize yerleşiyor. Yetkililerin hiçbir şey yapmaması ise öfkemizi büyütüyordu” diyor.

Biriken bu öfke 2012’de kartel tarafından kaçırılıp öldürülen bir taksi şoförünün cenazesinde patladı. Bir başka şoförün de kaçırıldığı söylentisi üzerine Salgado harekete geçme zamanı olduğuna karar verdi.

nestora-salgado-yapilmasi-gereken-bir-fedakarlikti-51657-5

Yoldaşları 4 Haziran’da, açlık grevi sırasında Nestora’nın karton maketiyle başkent Meksiko’da eylem yaparken.

Birkaç saatte kurtuldular

Öfkeli kitleyi örgütleyerek polis karakolunu bastı, polislerin bütün silahlarına el koydu, bir polis arabasına binerek megafonundan halkı isyana katılmaya çağıran duyurular yaparak kentte dolaştı. Halkın örgütlenmesiyle yalnızca birkaç saat içinde kartelin tüm üyeleri kenti terk etmek zorunda kaldı. Kentin giriş ve çıkışlarına kurulan barikatlarda halk Kalaşnikoflar ve av tüfekleriyle nöbete başladı. Bu örgütlenme, Guerrero’nun yerli halklarının kendi güvenliklerini kendileri sağlama geleneğinin bir devamı olarak görüldüğü için halkın büyük desteğini kazandı.

Halk polisleri “Comandanta Nestora”nın liderliğinde suça karışmış olanları gözaltına alarak “yeniden eğitim”leri tamamlanana kadar serbest bırakmadı. Bu sırada, uzun zamandır bir aktivitede bulunmayan, bölgedeki eski gerilla örgütleriyle de bağlantılar kuruldu.

Ancak Salgado’nun liderliği bir yandan tepki de çekiyordu. Özellikle ünlü bir yerel yöneticiyi, kartellere hamilik ettiği için tutuklamaları siyasetçilerin tepkisini çekti. O noktada, yoldaşlarının bir kısmı da Salgado’nun yerel siyasetçiler ve kartellerden oluşan ağı temizleme çabasında siyasi açıdan naif davrandığını düşünmeye başladı. “Yerel yönetimi ve siyasetçileri ifşa etmeye başladığımda tutuklanabileceğimi veya öldürülebileceğimi biliyordum” diyor Salgado, “Ama umrumda değildi, çünkü bu yaptıklarım gerekliydi.”

21 Ağustos 2013’te Olinala’ya giren ordu, Nestora Salgado’yu “insan kaçırma” suçlamasıyla gözaltına aldı. Evinden bin kilometereden daha uzakta bulunan bir yüksek güvenlikli hapishaneye gönderildi. “Nestora’nın tutuklanıp hapse atılması kesinlikle siyasi bir hamleydi. Diğer halk örgütlenmelerinin liderlerine yaptıkları gibi Nestora’nın hukuki süreci de ihlallerle dolu” diyor avukatı Leonel River.

Hapishanede pes etmedi

Nestora kötü muamele gördüğü, sağlık hakkından yararlanamadığı ve diğer mahkumlarla görüştürülmediği hapishanede de pes etmedi. İnsan Hakları üzerine Amerikalararası Komisyon’un Ocak 2015’te yaptığı çağrı da bir işe yaramayınca Salgado 5 Mayıs’ta açlık grevine başladı. “Ölmeye hazırdım” diyor, açlık grevinde kaldığı 31 günü hatırlarken.

Grevin sonucunda Salgado daha iyi koşulları olan bir hapishaneye nakledildi.

Salgado’nun serbest bırakılması için kampanya yürüten eşi Jose Louis Villa “Meksika’da bir canavarla karşı karşıyayız ve siyasetin ne kadar pis olduğunu biliyoruz” diyor, “Hükümet aktivistlere üç imkan sunuyor: Ya seni satın alırız, ya öldürürüz ya da hapse atarız”.

Comandanta Nestora hâlâ asi. 30 dakikalık söyleşimizde gardının düştüğü tek, kısa bir an oldu: Geçen ay, 21 ayın ardından ilk defa aynada kendini gördüğü anı anlatırken.

“Burada insanları yok etmeye çalışırlar” dedi söyleşimiz biterken, oturduğu yerde doğruldu ve devam etti: “Ama ben güçlüyüm”.

Çeviri: Onur Erem

Kaynak: gu.com/p/49mgj/stw

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Türkiye’ye gaz satışını birlikte engelleyebiliriz

Bahreyn için başardık, Türkiye için de yapabiliriz

Güney Kore’de silah ticaretine karşı mücadele veren örgütlerden WWW’nin kurucusu Seungho Park: “Son sevkiyata hazırsız yakalandık, birlikte çalışırsak gelecekteki gaz satışlarını engelleyebiliriz. Bunu Bahreyn’de başardık”

DSCF789730.05.2015 ONUR EREM @onurerem

Seungho Park, Güney Kore’de silah ticaretini durdurmak için mücadele veren anti-militaristlerden. Militarizmin hayatın pek çok alanında kendini hissettirdiği, vicdani ret hakkının tanınmadığı ülkesinde Türkiye’ye göz yaşartıcı gaz satışını durdurmak için yürütülen kampanyanın da örgütleyicilerinden biri olan Park geçen hafta İstanbul’daydı. Kendisiyle hem Kore’deki militarizm hem de Türkiye’ye gaz satışının engellenmesi üzerine konuştuk:

>> Kore’de silah ticareti karşıtı mücadeleye nasıl dahil oldunuz?

Hayatımda en büyük etkiyi yaratan kişi George W. Bush’dur. 2. Irak Savaşı’nda Kore’nin Irak’a asker göndermesiyle birlikte buna karşı bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm. O andan önce barış savunuculuğuyla ilgili çok bilgim yoktu. Hatta militarist kültürün çok baskın olduğu ülkemde lise öğrencisiyken asker olmayı bile düşünüyordum! Kore’de askerler lisede milli güvenlik dersleri verir, derste videolar izletir. O videolarda iplere tırmanmalarını, havalı kamuflaj kıyafetlerini gördüğümde “Bu eğlenceli bir işe benziyor” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Fakat Irak Savaşı’nın canlı görüntüleri televizyonlarda yayınlanmaya başladığında savaşın ve askerliğin ne anlama geldiğini ilk defa anladım. Hayatımı savaşlara karşı mücadele ederek geçirmeye karar verdim.

Üniversiteyi bitirdikten sonra barış çalışmaları üzerine yüksek lisans yapmak istiyordum. O sırada Kore Af Örgütü’nün 3 aylık stajyer ilanını gördüm ve yüksek lisansa başlamadan biraz pratik tecrübe edinmek için başvurdum. Sonrasında 4 yıl boyunca Af Örgütü’nde idam cezasının kaldırılması, vicdani ret, silahsızlanma ve silah ticaretinin engellenmesi konularında çalıştım. Bir yıl önce de Kore’de Weapon Zero ağındaki aktivistlerle birlikte World Without War (WWW – Savaşsız Dünya) örgütünü kurduk ve bir yıldır orada çalışmalar yürütüyorum. Savaştan kâr eden şirketleri inceleyip ifşa ediyoruz, Güney Kore’nin Kuzey Kore’yi bahane ederek envanterinde tuttuğu misket bombalarının imha edilmesi için uğraşıyoruz. Kore’de misket bombası üreten şirketlerin en büyük yatırımcısının devletin emeklilik fonu olduğunu ortaya çıkardık ve insanlar misket bombalarının kendi paralarıyla finanse edildiğini görünce bu üretime daha fazla tepki gösterdi. Ayrıca Türkiye ve Bahreyn gibi baskıcı rejimlere göz yaşartıcı gaz ihracatını durdurmak için kampanyalar yapıyoruz.

>> Kore toplumu, orada üretilen gazların burada nasıl kullanıldığından, bunun sonuçlarından haberdar mı?

Evet. Türkiye’ye milyonlarca gaz fişeği satan bir ülke olmak bizim için bir utanç kaynağı. Gaz aldığınız diğer ülkeler için bu böyle olmayabilir ama eylemcilere karşı kullanılan göz yaşartıcı gazların Kore tarihinde büyük önemi var. Kore’de başına gelen gaz fişeği kapsülü nedeniyle ölen iki genç Kore toplumunu ve tarihini derinden etkiledi. İlki 1960’lardaki öğrenci protestoları sırasındaydı ve bu ölümün ardından protestolar şiddetlendi, iktidar el değiştirdi. İkincisiyse 1980’lerdeki demokratikleşme eylemleri sırasında öldü. Benzer bir şekilde, o gencin ölümü Kore toplumunun iktidara karşı tepkisini artırdı ve uzun mücadelelerin ardından diktatörlük son buldu. Bu tepkileri dikkate almak zorunda kalan polis, yasalar gaz kullanmalarına izin verse de 1990’lardan itibaren molotof kokteyli kullanılmayan eylemlerde göz yaşartıcı gaz kullanmıyor. Bugün Kore’de diktatörlük dönemi ve demokrasi mücadelesinden bahsederken herkesin aklına gazlı, dumanlı anılar geliyor.

Kendi ülkemizde bunun kullanılmasını engellemeyi başarmışken Türkiye ve Bahreyn gibi ülkelere satılması da Kore halkının tepkisini çekiyor. Bu tepki sayesinde Bahreyn’e gaz satışı engellendi.

DSCF7896>> Neden Türkiye için de engellenemedi?

Bahreynliler kampanyalarını dünyaya duyurmak için çok uğraştı, Kore’ye gelip milletvekilleriyle ve sivil toplumla görüştüler, yalnızca Kore değil, diğer gaz satıcısı ülkelerin de satışını engellemek için çok çaba harcadı. Türkiye’deki gaz karşıtları ise böylesine uluslararası bir kampanya örgütleyemedi. Bu nedenle Kore’deki yetkililerin 2014 başında Bahreyn ve Türkiye için iptal ettiği ihraç izni 2014 Kasım’da Türkiye için tekrar çıkarıldı ve bu yılın bahar aylarında 1.5 milyon fişeklik sevkiyatın tamamı Türkiye’ye teslim edildi.

Türkiye’ye gaz satışını öğrendiğimizde önümüzde bunu engellemek için çok az zaman vardı. Hem Kore’nin kendi gündemi çok yoğundu, hem de insan hakları savunucuları başka kampanyalar ile meşguldü. Bu yüzden elimizden geleni yapsak da örgütlediğimiz kampanyanın etkisi fazla olamadı. Fakat bundan sonraki süreçte birlikte örgütleyeceğimiz kampanyalarla gelecekteki sevkiyatları engelleyebileceğimizi düşünüyorum.

>> Bundan sonrası için ne yapabiliriz?

Uluslararası dayanışmanın büyük önemi var. Güney Kore’de hiçbir hükümet göz yaşartıcı gaz nedeniyle utanç verici bir duruma düşmek istemez. Hükümet, uluslararası basındaki haberleri çok ciddiye alıyor. Bahreyn’in kampanyası bu sayede sonuca ulaşmıştı.

Silah ticareti uluslararası, biz de uluslararası hareket etmeliyiz. Türkiye ve Kore’deki hareketler birbiriyle yakın ilişkide olursa daha büyük kampanyalar örgütleyebilir. Biz de bunu hedefliyoruz.

Kore’de yaşadığımız bir diğer sorun da bu konuda bilgilere erişmenin çok zor olması. Bilgi edinme hakkı kapsamında başvurduğumuzda bir yanıt alamıyoruz. Yalnızca milletvekilleri, konuyu meclise taşıdıklarında bazı cevaplar alabiliyor ve bunları kampanyalarımızda kullanıyoruz. Türkiye’de de bilgi edinmek çok zor bir iş. Bu nedenle göz yaşartıcı gaz ticaretine dair bilgiler bize bazı kaynaklardan ulaştığında harekete geçmek için çok geç kalmış olabiliyoruz. Ama yine de elimizden geleni yapmalıyız.

Örneğin biz Kore’de bir yasa çıkararak göz yaşartıcı gaz ihracatında insan haklarına dair kriterlerin dikkate alınmasını, Türkiye ve Bahreyn gibi ülkelere satılmamasını sağlamak istiyoruz.

Türkiye ile Güney Kore arasında tarihi olarak özel bir ilişki var. Türkiye’nin Kore savaşına asker yollamasından beri hükümetlerimiz kardeş ülke olduğumuzu söylüyor. Bu ilişkiyi her zaman hükümetler kullanıyor ama biz de kampanyalarımızda bunu kullanabiliriz. Çünkü ülkelerimiz arasındaki silah ticaretleri halkların faydasına değil, silah şirketleri ve tacirlerinin çıkarına oluyor.

Bu kardeşlik tanımına dair de çekincelerim var. Birbirimizi kardeş olarak ilan ediyoruz ama bu kardeşlik savaşı ve çatışmayı temel alıyor. Bir öteki, Kuzey Kore üzerinden oluşturuluyor. Oysa biz iki halk olarak iktidarların çizdiği sınırlara da karşı çıkmalıyız diye düşünüyorum.

Kore’de vicdani ret yok, militarizm her yerde

>> Güney Kore’de hükümetin silahlanma harcamaları ve güvenlik politikalarında Kuzey Kore’nin nasıl bir etkisi var?

Güney’in hükümeti silahlanma harcamaları, militarist uygulamaları ve güvenlik politikaları için her zaman kullanabileceği bir bahaneye sahip: Kuzey Kore. Ne zaman toplum bunlara itiraz edecek olsa “Kuzey Kore” diyerek halkın rızasını almayı başarıyor hükümetler. Yıllardır vicdani ret hakkını tanımayarak ülkenin dünyanın en büyük vicdani retçi hapishanesi olmasına yol açarken de Kuzey’i bahane ediyorlar. Şimdi de aynı bahaneyle 40 adet F-35A savaş uçağı ve füze önleme sistemleri alacaklar ABD’den. Bu silahlanma yarışını durdurmak için Güney Koreli savaş karşıtları olarak mücadele ediyoruz.

>> Güney Kore’de vicdani retçilerin son durumunu anlatabilir misiniz?

Güney Kore’de her erkek 21-24 ay arası askerlik yapmak zorundadır. Güney Kore zorunlu askerliğin en sert şekilde uygulandığı ülkelerin başında geliyor. Büyük kısmı Yahova’nın Şahidi olmak üzere şu anda 700 vicdani retçi var hapiste. Fiziksel veya psikolojik sağlık sorunları nedeniyle rapor almak da neredeyse imkânsız. Ülkede azalan genç nüfus nedeniyle tüm erkekleri askere almak istiyorlar.

>> İsrail’deki gibi kadınları askere alma düşüncesi oldu mu hiç?

Hayır, olmadı. Güney Kore’de hâkim olan militarist kültürün de etkisiyle kadınlar birer özne olarak değil, “korunması gereken nesneler” olarak görülüyor. Bu kültürün kadınların toplumdaki rollerini etkilediğini söyleyebilirim. Kadınlardan beklenen şey anne olmaları. Ayrıca militarist kültürle yetişen kadınlar da zorunlu askerliğe itiraz etmiyor.

Özellikle anti-militarizm savunucusu kadınlara “Sen askerlikten ne anlarsın” gibi yorumlar yapılıyor. Derneğimizin anti-militarist çalışmalarını eleştirmek için telefonla arayanlar, telefonu kadın üyelerimiz açtığında “Orada konuşabileceğim bir adamı bağla” diyor. Kadınları bu konuda muhatap bile almıyorlar.

>> Bahsettiğiniz militarist kültürün toplumda başka nasıl etkileri oluyor?

Diktatörlük döneminden beri iktidarlar toplumu kontrol etmek için militarist bir kültür dayatıyor. Aslında tüm Kore toplumu askeri bir toplum olarak tasarlanmış, toplum ordunun devamı gibi. Okullar militarist kültürün empoze edildiği alanların başında geliyor. Örneğin ilkokul ve ortaokuldayken her sabah asker gibi sıraya dizilir ve müdürün sıkıcı konuşmalarını dinlerdik. Rahat ve hazırol komutlarını her sabah uygulamamız gerekirdi. Yine ordudaki gibi kolektif cezalandırma sistemi var okullarda, yani bir kişi yaramazlık yaptığı zaman yalnızca o birey değil, tüm sınıf cezalandırılıyor. Ortaokul ve lisede müfredatın bir parçası olarak çocuklar tahta silahlarla ve kamuflaj kıyafetleriyle askeri eğitim alıyordu yakın zamana kadar.

İş dünyasında da terfi sistemi askeriyedekine çok benzer bir şekilde işliyor. Terfi edenlerin ordudaki gibi belli ayrıcalıkları oluyor, örneğin işyerinde terlikle gezebiliyorlar.

Orduya dair herhangi bir şeyi tartışmak imkansızdı bir süre önceye kadar. Ordu bir tabuydu. Şimdi de çok farklı olduğu söylenemez. İktidarların söylemi değişse de politikalarının özü değişmedi.

>> Kore’deki anti-militaristler olarak hareketinizin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Vicdani ret hakkı, silahsızlanma, militarist kültürü geriletme hedeflerinize ulaşabileceğinizi düşünüyor musunuz?

Yapmamız gereken çok şey var. Şu anda askeri gerginliğin yüksek olması, mücadelemizde zafer kazanmamız açısından daha zor bir ortam yaratıyor. Ama bunlara rağmen mücadelemizin etkilerini hissediyoruz. Örneğin 2000’lerden itibaren politik nedenlerle vicdani reddini açıklayan, Yehova’nın Şahidi olmayan vicdani retçi sayısı artıyor. Toplumda çok sayıda insan anti-militarist düşüncelerine katılmasa bile topluma hiçbir zararı dokunmamış bu insanların hapse atılmasına tepki gösteriyor.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Van’dan Erivan’a bisikletle sözlü tarih

Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yüksek lisans yapan Mustafa İşçier, Müslümanlaştırılan Ermeniler, ve Ezidiler’le ilgili sözlü tarih çalışması için Van’dan Erivan’a 3 haftalık bisiklet turuna çıkacak

n_63392_115.06.2015 ONUR EREM @onurerem

Mustafa İşçier tüm engelleri aşmayı başaran görme engelli bir bisikletçi ve tarihçi. Daha önce Kızıldere Katliamı’nın yıldönümünde tandem (2 kişilik) bisikletle Tokat’ın Kızıldere köyüne giden, İstanbul’da soğuk kış gecelerinde evsizlere bisikletiyle çorba dağıtan İşçier 12 Ağustos’ta yüksek lisans tezinin saha çalışmasını yapmak için geniş bir coğrafyayı ve 3 ülkeyi kapsayacak bir bisiklet turuna çıkacak. Amacı Müslümanlaştırılmış Ermeniler, soykırım ve Ezidiler üzerine bir sözlü tarih çalışması yürütmek.

Tarihsel coğrafya ve soykırım belleği

Binlerce yıldır varoldukları topraklardan yüz yıl önce söküp atılan halkları ve kültürleri inceleyecek İşçier’in çalışması, sözlü tarihteki tarihsel coğrafya ve soykırım belleğini bilimsel bir araştırmaya aktarmak.

Van’da başlayacak yolculuklarında Ahtamar adası ve eski Ermeni köylerinden geçerek Ağrı, Doğubeyazıt, Iğdır, Tuzluca, Aralık, Ahora, Kars, Digor, Ocaklı, Ani Harabeleri, Mor Kilise, Beş Kiliseler’in ardından Posof Sınır Kapısı’ndan önce Gürcistan’a sonra da Ermenistan’a ilerleyecekler.

6 Ermeni de katılacak

Boğaziçi Üniversitesi’nde dekanlığın ve profesörlerin de desteklediği planlarını BirGün’e anlatan İşçier, “Yolculukta yalnız olmayacağım. Bu alanda çalışma yürüten insanlarla birlikte olacağız. İstanbul’dan 6 kişilik bir ekip olarak yola çıkacağız, Diyarbakır’dan da 6 kişilik bir Ermeni grubu bize katılacak. Bisikletlerimizle yol boyunca her köyde sözlü tarih çalışmaları yapacağız” diyor. Tarihsel coğrafyayla soykırım belleği arasında önemli ilişkiler olduğunu anlatan İşçier, bu çalışma sırasında yolculuklarının belgeselini de çekeceklerini söylüyor.

Kaynak arıyorlar

İşçier, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Kulübü’nün küçük bütçesinden bu araştırma için bir kaynak ayarlamayı başardıklarını, ancak bunun küçük bir grup için yeterli olacağını, bu nedenle araştırmaları için daha fazla kaynak arayışında olduklarını söylüyor ve saha araştırmasına destek vermek isteyenlerin Tarih Kulübü’nün mail adresi olan butik@boun.edu.tr üzerinden iletişime geçmeye çağırıyor.

 

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın