Polisin yeni oyuncağı: Kitlesel işkence silahı

Polisin eylem bastırmak için alacağı 180 desibellik gürültü ve 8 milyon mumluk ışık saçan yeni bombaları uzmanlar BirGün’e değerlendirdi: İnsan vücudunda kalıcı hasar bırakacak kitlesel bir işkence silahı

İçerik

24.01.2015 ONUR EREM @onurerem

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2015 yılı için almayı planladığı 77 bin 400 adet ses-ışık bombasını maruz kalanların gözlerinde, kulaklarında ve iç organlarında hasara yol açacak cinsten. BirGün’ün ulaştığı 2015 Gaz Alım Teknik Şartnamesi’nde yer alan ses-ışık bombasının 180 desibellik ses ve 8 milyon mum ışık saçma özelliklerini Adli Tıp Derneği Eski Başkanı, Kocaeli Üniversitesi Adli Tıp Bölümü’nden Prof. Dr. Ümit Biçer BirGün’e değerlendirdi.

Sınırların çok üzerinde

İnsanın duyabileceği ses aralığı sınırının 140 desibel olduğunu, 90 desibel üstü seslerin metabolizmada bozukluk ve baş ağrısı, 120 desibel üstü seslerin iç kulakta bozukluk, 140 desibel üzeri seslerin de kulak zarı patlamasına yol açabileceğini söyleyen Biçer, bu desibeldeki bir patlamanın vücut üzerindeki etkilerini dört farklı başlıkta anlattı:

Kalıcı işitme kaybı

> İşitme organlarına etkiler: 85 desibel üstü sesler fizik ve fizyolojik bozukluklar için sınır olarak kabul edilir. 130-140 desibel üzerindeki gürültüler ise akustik tramva yaratır, kulak ağrısı, kulak zarı yırtılması, çınlama, iç kulak sinirsel tip kalıcı işitme kaybı gibi sonuçlara yol açar.

Migren ve çarpıntı

> Fizyolojik etkiler: 150 desibel ve üstü, mutlaka yasaklanması gereken bir sınır olarak kabul edilir. Bu sınırdaki gürültüler çarpıntı, kan basıncı yükselmesi, denge bozukluğu, bulantı, kusma, metabolizma ve hormon dengesi bozulmaları, mide salgısı azalması, ülser, kas gerginliği, damar büzülmesi, baş ağrısı, migren, yorgunluk, göz kırpma artışı gibi etkiler doğurur.

Unutkanlık ve hoşgörü kaybı

> Zihinsel ve psikolojik etkiler: Bu şiddetteki bir gürültü korku, stres, dikkatsizlik, bellek algı ve kusurları, unutkanlık, konsantrasyon bozukluğu, uykusuzluk, yorgunluk, hoşgörü kaybı, agresyon, iritabilite, işgücü ve verim azalması, hata artışı ve kazalara yol açar.

Göğüste tıkanma hissi

> Titreşimin vücuda etkisi: 120 desibel ve üstü, yüksek yoğunluklu sesler dokularda vibrasyon yaratır. 1.5 – 2 Hz. düzeyindeki düşük amplitüdlü vibrasyonda bile motor aktivite ve kumanda vermede zorluk ve hata artışı görülmüştür. Vibrasyon arttıkça bulantı, baş dönmesi, kulak çınlaması, cilt yanması, salya artışı, terleme, baş-boğaz ağrısı ve göğüste tıkanma hissi ortaya çıkmaktadır. 30-40 Hz. düzeyinde göz kürelerinin rezonansa uğraması nedeniyle görsel odaklanma imkansızlaşır.

Katarakt ve retina hasarı

Ses-ışık bombasının yayacağı 8 milyon mumluk ışık ise retina hasarı, katarakt gibi kronik zararların yanı sıra kısa körlük yaratma etkisi de taşıyor.

‘İşkence açık alanlarda uygulanır oldu’

Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Metin Bakkalcı:

Son yıllarda binlerce insanın yaşam hakkı doğrudan ihlal edildi, binlerce insan işkence ve kötü muameleye maruz kaldı. Geleneksel olarak işkence ve kötü muamele yalnızca resmi gözaltı mekânlarında değil, açık ya da kapalı, resmi ya da resmi olmayan ortamlarda uygulanır oldu. Bu durum yetmezmiş gibi hükümet şiddetin dozunu daha da artıracak, yaygınlaştırıp zenginleştirecek, insanları sakat bırakabilecek yeni şiddet araçlarının peşinde şehvetle koşuyor. Bu uygulamalar insanlığı yüzlerce yıl önceki karanlık dönemlere itmek isteyen bir zihniyetin ürünüdür.

‘Otoriter sistemin işkence aracı’

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Abdülbaki Boğa:

Hiç kimse bireyin iradesi olmadan bedeni üzerinde bir müdahalede bulunamaz. Bireyler demokratik bir tepki göstermek için sokağa çıktığında, bu silahın fiziksel ve psikolojik şiddetiyle karşılaştığında bunun adı işkence olur. Bugüne kadar gaz bombaları pervasızca kullanıldı, çocuklar öldürüldü ve failleri yakalanmadı. Hükümet ise kınama açıklaması bile yapmadı. Hal böyleyken vücut üzerinde çok farklı zararlı etkileri olan bu işkence aletinin kullanımını kabul etmek mümkün değil. Bu silah, hükümetin önümüzdeki yıllarda inşa etmek istediği otoriter sistemi bize gösteriyor. Kendi otoriter rejimlerini kurabilmek için her silaha başvurabilecek bu hükümet ifade özgürlüğünü de yok sayacak. Biz biber gazının yasaklanmasını beklerken emniyetin böyle bir silahı kullanması insan haklarıyla bağdaşamaz. Hükümete bu saldırgan tavrından geri dönme çağrısında bulunuyoruz.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Fransa’da Remi’nin yoldaşları baraj direnişine devam ediyor

Radikal Fransız çevreci direnişçiler geçen yıl bir yoldaşlarının, Remi Fraisse’nin polisle çatışmada öldürülmesiyle dünyanın gündemine geldi. FRANCE 24, basının bugüne kadar giremediği kamplarda çevrecilerin yaşamlarını görüntüledi

Türkiye, Fransa’nın güneyindeki Sivens Ormanı’na yapılması planlanan baraja karşı direnenlerle 7 Ekim 2014’te BirGün’ün direnişçilerle yaptığı söyleşiyle tanışmıştı. 26 Ekim’de polisin direnişçi Remi Fraisse’yi öldürmesiyle baraj direnişi dünya çapında haber oldu.

Türkiye, Fransa’nın güneyindeki Sivens Ormanı’na yapılması planlanan baraja karşı direnenlerle 7 Ekim 2014’te BirGün’ün direnişçilerle yaptığı söyleşiyle tanışmıştı. 26 Ekim’de polisin direnişçi Remi Fraisse’yi öldürmesiyle baraj direnişi dünya çapında haber oldu.

25.01.2015 Ben Barnier | BirGün için çeviren: ONUR EREM

FRANCE-ENVIRONMENT-TOURISM-PROTESTFransa’nın güneybatısındaki Sivens Ormanı’nda ZAD’ın (Zone À Défendre – Savunma Alanları) girişinde bir kontrol noktası yer alıyor. Bu kontrol noktasının ardında, direnişçilerin kaldığı bir kamp var. Kendilerine ZADist diyen radikal çevreci direnişçiler bu kampta, yetkililerin tarlaları sulamak için yapmak istediklerini açıkladıkları baraj inşaatına karşı mücadele veriyor.

Ziyaretçiler, içeri girmek için erik liköründen yapılan likörden bir bardağı bir dikişte içmek zorunda. Bardağı bana uzatan direnişçi “Güzel mal, beğeneceksin” dedi, yüzünde bir gülümsemeyle. “Korma, tehlikeli bir şey yok içinde. Ben de içiyorum!”. Bardağı dikip kampa girdim. Kampın girişine kadar getirdiğim arabama dönüp bakarken “Endişelenme” dedi bana aynı direnişçi: “Artık araban benim!”.

Sur-la-ZAD-de-Sivens-trois-jeunes-recrues-font-des-fosses-des-miradors_article_popinKampın içindeki ilk yapıya doğru ilerledik. Mekanın adı Kaliforniya: Ucuz kamp çadırları, birkaç araba ve eski bir kamyonun kasasına inşa edilmiş kütükten büyük bir kulübe, tozlu arazinin üzerinde yan yana dizilmiş.

Gazetecilere sıkı denetim

Kabinin içine girdikten sonra mutfaktan geçerek el yapımı bankın üzerine oturdum. Bu sırada ZADistler, dev odun sobasının etrafında toplanmış bira içip ot sarıyordu.

“Eğer ZAD’ın ne olduğunu gerçekten anlamak istiyorsan” dedi Guillaume adlı direnişçi, “kameranı bir kenara koyup gerçekten deneyimlemelisin. Bizimle yemek ye, yat, yaşa ve böylece ZAD’ın ne olduğunu gerçekten gör”.

Direnişçilerin söylediğine göre bugüne kadar hiçbir gazeteci kamplara gelip onlarla kalmamıştı. Eko-savaşçılar basına karşı aşırı dikkatli, neredeyse bir paranoya noktasındalar. Gazetecilerin geçmişte kendilerine ihanet ettiğini düşünüyorlar. “Bugüne kadar gazeteciler tarafından o kadar çok kandırıldık ki” dedi aralarından biri, “artık basınla herhangi bir ilişki istemiyoruz”.

kamp2Bu nedenle kamplarını ziyaret eden gazetecilere sıkı bir kontrol uygulamaya karar vermişler. Pek çok ZADist televizyonda yüzlerini göstermeyi reddederken araç plakalarını ve çadırlarını görüntülemek tamamen yasaklanmış durumda. Bölgede fotoğraf çeken gazetecileri gözlemliyor, kendileri için tehlike oluşturabilecek fotoğrafların silinmesini talep ediyorlar. “Görüntülenmek istemeyen birine saygı göstermek gerekir” diyor Guillaume.

Öldürmeye hazır olmalı mıyım?

Güneşin batmasıyla birlikte kulübeye gelen direnişçilerin sayısı arttı. Sobanın yanında oturanlardan biri elindeki tahtayı oyarak sivri bir silah haline getirdi. “Bunu kendimi savunmak için yapıyorum” dedi bana dönerek.

Fra Sivens rally and violent protest against the construction of the damKış mevsimi soğuk yüzünü gösterdikçe “sıradan hippiler” kampı terk etmiş ve geriye yalnızca gerçek direnişçiler kalmış. Panda da her koşulda direnecek güçteki insanlardan biri. 10 aydır ZAD’da yaşıyor. 26 Ekim’de polis, yoldaşı Remi Fraisse bir ışık/ses bombasıyla öldürdüğünde o da oradaymış. Ölümün ardından geçen aylar, kamptaki öfkenin geçmesine yol açmamış.

“Her şeyi yapmaya hazırlar” diyor Panda, “buna bizi öldürmek de dahil. Remi’yi öldürerek bunu gösterdiler. Bu yüzden ben de kendime soruyorum, ‘Onları durdurabilmek için öldürmeye hazır mıyım’ diye. Her sabah uyandığımda kendime bu soruyu soruyorum.”

Tüm ZADistler şiddet yanlısı değil fakat şiddet bir çoğunun kabul ettiği bir gerçeklik. Kampın iç işleyişinde ise tolerans hakim. ZAD’a Ocak ayında gelenlerin bir çoğu aileleri tarafından reddedilen ama burada kendilerine yeni bir yuva bulan insanlar.

manifestation-remi-fraisse-stalingrad-barrage-sivens_5142209“Buraya kendimi yeniden inşa etmeye geldim” dedi aralarından biri, “Toplumun bir parçası olmak, kendi evimde yaşamak, bir işe sahip olmak istiyorum. Denedim, olmadı. Babam toplumun bir parçası olmamamı kabul etmiyor. Bir doktor veya hakim olabilmeme fırsat yaratmak için çok çalışmıştı”.

Sabah uyandığımızda kendimizi sisin ortasında bulduk. Doğrudan, direnişçilerin Metairie adını verdiği ve kolektif mutfak olarak kullanılan eski bir köy evine geçtik. Şebekeye bağlı olmadan yaşamanın da kendi zorlukları var. Kampta kalan az sayıda kadından biri bu zorluklara örnek verdi: “Sobada makarna yapıyoruz. Odunu yakmak, suyu kaynatmak bir saatten fazla alıyor. Gaz sobasında ise 10 dakikada makarna yapabilirsiniz”. Söyledikleri, bir sabah tartışmasına yol açıyor. Bir diğer direnişçi “Gaz sobası almayı düşünmemeliyiz bile. Böyle uygulamalardan kaçınmazsak sistemden bir farkımız kalmaz” diyor.

Bu bir katliam

ZADistler Ekim 2013’ten beri ormanda kurdukları kampta kalıyor. Fransız yetkililer, bölgedeki çiftçilerin de yardımlarıyla onları iki defa kovdu. Çatışmalarla geçen bir yılın ardından çiftçiler ve ZADistler hükümetin nihai kararını bekliyor. Geniş bir bölge halihazırda ağaçsızlaştırılmış durumda. Guillaume her sabah bölgenin sınırları boyunca yürüyerek denetim yapıyor.

“Bu bir katliam” dedi bana Guillaume, “Böyle yok edilen hektarlarca alan var. Bu yıkımı ilk gördüğümde ağladım. Hâlâ burada olmamın sebebi de budur. Ağaçsızlaştırılan bölgenin tamamına yeniden ağaç ekmemiz lazım. Yerel ekosistemin buna ihtiyacı var.”

Guillaume inşaat bölgesindeki yürüyüşüne devam etti. Burası çatışmanın merkez noktası. Baraj duvarlarının tam buraya inşa edilmesi planlanıyor. “Burası en büyük doğal yıkımın gerçekleştiği, en yaşamsızlaştırılan nokta. Tonlarca kil ithal ederek su sızıntılarını engellemek için zemine döşediler. Her şeyi öldürdükleri yetmezmiş gibi toprağın üzerini bir metre yüksekliğinde kille kapladılar. Bu nedenle şu an burada hiçbir şey yetişemez. Ama bu boktan kurtulmanın bir yolunu bulursak işler değişir” dedi Guillaume.

İleriye bakmak

Öğle yemeği vaktinde ZAD sessizliğe büründü. Ben de bu sessizlikten faydalanarak çaktırmadan kampı terk ettim. Girişteki kontrol noktasını tutan ZADistler kendi kulübelerindeydi, böylece çektiğim videoları denetimden geçirmek zorunda kalmadım.

Kontrol noktasının ardında ZADistler mücadelelerine devam ediyor. Artık kendilerinin olduğunu ilan ettikleri bu toprak parçasında hiçbir inşaata izin vermeyeceklerini söylüyorlar. Ancak ZADistlerin mücadeleleri yalnızca bu kampla sınırlı değil. Aralarından bazıları Nantes’da yapılması planlanan ve büyük tepki uyandıran bir havaalanına karşı oluşturulan başka bir ZAD’a dahil olmak üzere Nantes’a geçmiş durumda.

ZAD: Düşünce ve yaşamın tutarlılığı

Nantes yakınlarındaki Notre-Dame-des-Landes bölgesindeki ZAD’da direnişçilerle birlikte kalan, ZAD hakkında bir film çekip bir de Ütopyanın Patikaları adında kitap yazan Isabelle Fremeaux da FRANCE 24’e ZADistler hakkındaki düşüncelerini anlattı. Kendisini en çok etkileyen şeyin ZADistlerin düşünceleri ile yaşamlarının tutarlılığı olduğunu söyleyen Fremeaux, ZADistlerin doğayı korumak amacıyla kurdukları işgal kamplarında doğaya kesinlikle zarar vermeden yaşadıklarını vurguladı. Bu insanların artık polise güvenmemesi ve hatta polisten nefret etmesini normal karşılayan Fremeaux şunları söyledi: “Polis ZADistlere karşı süreklii olarak orantısız şiddet kullandılar. Acımasızca göz yaşartıcı gaz ve ses/ışık bombası attılar insanların üzerine. Direnişçiler ise kendilerini ve doğayı polisten savunmak dışında şiddet uygulamaya karşı. Hatta, şiddetin belki de en acımasız biçimi olan savunmasız doğanın kâr için yok edilmesine karşı direniyorlar”.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Güney Avrupa Forumu: Sorunlarımız da ortak, çözümlerimiz de

24.01.2015

Birinci Güney Avrupa Forumu dün İspanya’nın Katalonya Bölgesi’nin başkenti Barselona’da devam ediyor. Cuma akşamı başlayan forumda İspanya, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Türkiye’nin ortak sorunları ve ortak mücadele fırsatları tartışılıyor. Forum’da konuşulan önemli konulardan biri de Yunanistan’daki seçimlerdi. SYRIZA’dan Alepa Krasopulou Yunanistan’ın sol iktidar öncülüğünde değişmesinin bütün bölgeyi değiştirebileceğini söylerken “Gerçekten kritik bir noktadayız ve bu fırsatı bir daha bulamayacağız. Eğer Avrupa’ya değişimi biz getirmezsek Fransa’daki Marine Le Pen gibi ırkçılar getirecek” ifadelerini kullandı.

‘Sendikalar, hareketler, partiler’

İspanya’daki Avrupa Sol Partisi (ASP) üyesi Izquierda Unida’nın (Birleşik Sol) koordinatörü Cayo Lara, Güney Avrupa ülkelerinin kamu borcu, bütçe açıkları, işsizlik, yüksek faiz, yoksulluk ve genel olarak bir insani krizi paylaştığını söylerken “Sağcıların saldırılarına karşı durmak için siyasi partilerin, sendikaların, toplumsal hareketlerin ve platformların bir arada küresel bir yanıt geliştirmesi şart. Birlikte çalışmadan bunu başaramayız” diye konuştu.

Ortak mücadele ve strateji

Katalonya Yeşilleri İnisiyatifi’nden Dolors Camats da birkaç zengini mutlu etmek için kitlelerin haklarını gasp eden sistemi eleştirirken “Güney Avrupa sokaklarındaki isyanlarımızın artık ortak bir mücadele zemini var. Bu forum Avrupa çapında kemer sıkma politikalarını yenebilmek için ortak bir strateji geliştirmemize olanak sağladı. Artık Güney Avrupalı solcular olarak sesimiz daha güçlü çıkacak” dedi.

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Avrupa Gençliği vize sıkılaştırmasına karşı

 

yfj_logo_textAvrupa çapında gençlik örgütlerinin ortak örgütlenmesi olan Avrupa Gençlik Forumu (AGF), Avrupa Birliği Konseyi’nin vize uygulamasını sıkılaştırma açıklamalarına tepki gösterdi. Bir basın açıklaması yaparak Konsey’in tutumunun sivil toplumun taleplerini ve Avrupa Parlamentosu’nun görüşlerini göz ardı ettiğini söyleyen AGF, önceliğin gençliğin serbest dolaşımını garanti altına almak olması gerektiğini söyledi. Vize rejimine ilişkin müzakerelerin Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği Konseyi ve Avrupa Komisyonu arasında sürdüğünü hatırlatan AGF, süreci etkileyerek AB yurttaşı olmayan gençlerin serbest dolaşımı, eğitimi ve staj imkanı için tüm güçlerini kullanacaklarını açıkladı. İşbirliği yapmak isteyen Türkiyeli gençlik örgütleri de marianna.georgallis@youthforum.org adresine e-posta atmaya davet edildi.

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

‘İslamla savaş kaçınılmaz’

Stratfor Kurucu Başkanı Friedman Avrupa’ya seslendi: Yalnızca radikal İslam’a savaş açmak imkansız, ya İslam’a karşı savaşacaksınız ya da öldürülmeyi bekleyeceksiniz

15.01.2014 ONUR EREM @onurerem

CIA’in gölge kuruluşu diye tanımlanan ABD’li düşünce kuruluşu Stratfor, Charlie Hebdo krizi üzerinden Avrupa’nın İslamla ilişkisinin geleceğini değerlendiren bir makale yayınladı. Stratfor Kurucusu Başkanı George Friedman tarafından kaleme alınan yazıda Avrupa’da Hristiyanlık ve İslam’ın tarihinden geleceğine kadar geniş kapsamlı değerlendirmeler yer alıyor. ABD ve Avrupa’daki üst düzey yöneticiler ve devletlerin kararlar üzerinde büyük etkisi olan Friedman’ın yazısı bu nedenle önem taşıyor. “İki Dünyanın Savaşı” adlı makalenin satırbaşları şöyle:

İslam Avrupa’yı biri İberya’dan, diğeri de Balkanlar’dan olmak üzere iki kere işgal etti. Hristiyanlık da önce Osmanlı’yı Avrupa’dan kovarak, sonra da Kuzey Afrika’dan başlayan işgal dalgasıyla İslam dünyasını defalarca işgal etti. İki din de birbirini domine etmek istedi, iki din de hedefine çok yaklaştı ama başarısız oldu. Çoğu insan unutsa da, müttefik olduğu zamanlar da vardı: Örneğin Osmanlı Türkiyesi ile Venedik’in ittifaki gibi.

Şu an yaşadığımız kriz, Avrupa’nın 2. Dünya Savaşı sonrasında Kuzey Afrika’da hegemonyasını yitirmesi ve ucuz işçi ihtiyacı duyması ile başladı. Emperyal ilişkilerini dönüştürme şekilleri, bu durumda Müslüman ülkelerden ucuz işçi almalarını kaçınılmaz kıldı. Fakat Avrupa’ya gelen Müslümanlar kültürel bir dönüşüm yaşamak veya Fransız olmak için gelmedi, çalışmak ve para kazanmak için geldi.

Durumu daha da karmaşık kılan şey ise Avrupa’nın artık Hristiyanlık kültürünün hegemonyasında olmaması. Artık egemen doktrin olan sekülarizm kamusal alan ile özel alan arasına radikal bir çizgi çeker ve dini özel hayata hapseder, insanlara özel hayatlarında dilediği şeye inanma özgürlüğü verir. Fakat bu tüm problemleri çözemez. Bazı inançlar, diğer inançlarla kamusal alanda ortak bir nokta bulmayı reddeder. Bazıları ise doğrudan kamusal-özel alan ayrımını kabul edilemez olarak görür. Avrupa sekülarizmin ana doktrinlerini kabul etmeyen, hatta açıkça reddeden kişileri de davet etmiş oldu.

Dilimizde, Paris’teki katliamın sorumluluğunun İslam’da mı, İslam’ın bir yorumunda mı veya yalnızca tetiği çekenlerde mi olduğuna dair içsel bir belirsizlik var. Bu, yaftalamaktan kaçınan sekülarizmin evrensel bir sorunudur. Sekülarizm sorumluluğu bireye vererek ulusları ve dinleri sorumlu tutmama eğilimindedir. Bu eğilim yanlış olmak zorunda değil, yalnızca tetiği çekenleri suçlayıp aynı inanca sahip insanlara dokunmayarak savunulabilir bir etik yargıya varılabilir. Lâkin pratik açıdan, böyle davranarak ne zaman olacağı belirsiz saldırılara karşı savunmasız kalırsınız ve kolektif bir sorumluluk atfedememiş olursunuz. Bu saldırıdan bütün Müslümanlar, hatta Müslümanların çoğu sorumlu değildi. Fakat bu saldırıyı gerçekleştiren Müslümanlar, Müslümanlar adına konuşan Müslümanlardı. Bu durumda, bu sorunu çözmenin Müslümanların ödevi olduğunu söyleyenler çıkabilir. Fakat ya çözmeyi reddederlerse? Ahlaki tartışma böyle çıkmaz tartışmalara götürüyor bizi.

Bu çıkmaz, Avrupa’nın gizli sırrıyla karışmış durumda: Avrupalılar Türk veya Kuzey Afrikalıları Avrupalı olarak görmüyor ve Avrupalı olmalarına izin vermiyor. Avrupa’nın liberal bir alternatif olarak sunduğu çokkültürlülük konsepti ise ayrışma ve gettolaştırmaktan başka bir işe yaramadı. Müslümanlar Fransa’ya Fransız olmak için değil, iş bulup para kazanmak için gelmişlerdi.

Bugün Müslümanların tamamı olmasa bile tehlike oluşturacak büyüklükteki bir kısmı bu saldırıları onaylıyor ve bu şiddet eğilimi hem Batılılar hem de cihatçı olmayan Müslümanlar için kabul edilemez. Ama Batılıların öldürmeyi düşünen Müslümanlarla öldürmeyi düşünmeyen müslümanları birbirinden ayırması mümkün değil. Müslüman topluluğu bu ayrımı kendi içinde yapabilir ama 25 yaşındaki bir ABD veya AB polisi bunu yapamaz. Müslümanlar da kendi içinde bu şiddet eğilimine karşı müdahale etmek istemiyor veya edecek gücü yok. Bu yüzden savaş durumunda bırakılıyoruz. Fransa Başbakanı Manuel Valls bu savaşı “radikal İslam’a karşı savaş” olarak tanımladı. Ama radikal İslamcıların alnında kendilerini diğer Müslümanlardan ayırt etmemizi sağlayacak bir işaret yok. Bu yüzden dünya ya periyodik saldırıları kabul etmek ya da bütün Müslüman toplumunu, aksi kanıtlanmadıkça bir tehdit unsuru olarak görmek zorunda. Bu berbat bir seçim, ama tarih verilmek zorunda kalınan böyle berbat seçimlerle dolu. Radikal İslamcılara savaş ilan etmek Sartre’cılara savaş açmak gibi, saldırmadan önce nasıl tanıyacaksınız?

Bu nedenle İsrail yok edilse, Irak’a barış gelse bile bu sorun varolmaya devam edecek. Müslüman ülkelere sekülarizmin yayılacağı da yok. Radikal İslamcıları Müslümanlardan ayırmanın imkansızlığı Avrupa’ya başka seçenek bırakmıyor. Öte yandan paradoksal olarak bu tam da radikal İslamcılar’ın istediği şey, böylece Kuzey Afrika ve Türkiye’deki konumlarını güçlendirecek. Akdeniz sınırı İslam ve Hristiyanlık’tan önce de bir çatışma alanıydı, sonra da öyle kaldı. Coğrafyaya kök salmış çatışmaların çözülebileceğini düşünmek bir yanılsamadır. Bir gün masanızda çalışırken öldürülme korkusunu reddedecek kadar felsefi olmak da yanlıştır. Çözümsüz bir noktadayız ve alabileceğimiz kararların tümü berbat kararlar. Şu an bir savaş durumunda olduğumuzu reddetmek güneşi balçıkla sıvamaya çalışmaktır.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın