Stratfor: Türkiye’de kuraklık ve bölgesel su politikaları

Düşünce kuruluşu Stratfor, Orta Doğu’da artan kuraklık, Türkiye’nin su politikası ve bölgesel güç olma iddiası üzerine bir rapor yayınladı

turkey_water_scarcity_display29.01.2015

ABD’li düşünce kuruluşu Stratfor Türkiye’nin su politikaları ve bölgesel kuraklık tehlikeleri üzerine bir makale yayınladı. CIA’in gölge kuruluşu olarak da tanımlanan Stratfor, Türkiye’nin Fırat ve Dicle nehirlerini kontrol ederek Orta Doğu’daki etkisini artırmak için kullanabileceğini belirtirken ülke içindeki ve dışındaki Kürtlerle ilişkisini de “Aşil topuğu” olarak tanımlıyor.

Stratfor’a göre uzun vadede Türkiye’nin nehirler üzerindeki kontrolü ve su politikaları Irak ve Suriye ile gerilim yaratacak. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında yapılacak ve yapılmakta olan barajlar ise Kürtlerle ilişkileri etkileyecek. Stratfor, Türkiye’nin su yönetimini siyasi bir araç olarak kullanmaya devam etmesini bekliyor.

NASA’nın 2003-2009 arasında yaptığı incelemelere göre Fırat ve Dicle havzasında endişe verici bir kuraklık trendi olduğunu da hatırlatan Stratfor, Ankara’nın dengesiz Orta Doğu’da bölgesel güç iddiasını devam ettirebilmek için kuraklık dönemlerindeki su politikasını kullanacağını öngörüyor.

GAP’ın finansmanında, projenin bölgesel dengeleri gözetmemesi nedeniyle sıkıntılar çıktığına değinen Stratfor, proje dahilinde yapılan güvenlik ve hidroelektrik barajlarının tamamlanma oranının yüzde 85’teyken sulama amaçlı barajların yalnızca yüzde 24’ünün tamamlandığını belirterek bu nedenle Türkiye’deki Kürt bölgelerinin henüz bu projeden yeterince ekonomik fayda sağlayamadığını vurguluyor.

Stratfor’a göre Türkiye ve İran bölgedeki Kürtler üzerinde etki sahibi olmak için birbiriyle yarışmak zorunda kalacak. Bu ilişkilerde de su önemli bir koz olarak kullanılacak ve bu durum Irak’la ilişkilerin gerilmesine yol açacak.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yeniden birlikte yürümek için

Wernicke-Korsakoff’lularla Dayanışma Ağı’ndan Çetin Durukanoğlu: Eskiden birlikte yürüdüğümüz arkadaşlarımızla yeniden birlikte yürüme felsefesiyle hareket ediyoruz

wk

12.01.2015 ONUR EREM @onurerem

İstanbul Sütlüce’de geçmişi hep birlikte hatırlamak için kurulan bir ev var. Biz de hatırlayalım: Devletin baskı politikalarına karşı hapishanelerde açlık grevine, ölüm orucuna giren ve onlarla dayanışmak için “dışarıda” benzer eylem yapanların bir kısmı mücadeleleri uğrunda öldü, bir kısmı hayatına kaldığı yerden devam edebildi. Fakat yüzlerce direnişçi, geçmişlerini silen, geleceklerini ise baştan şekillendiren bir hastalıkla karşılaştı: Wernicke-Korsakoff (WK). İşte bu evde WK sendromuna yakalanmış insanlar ve hayatı onlar için daha kolay, daha üretken kılma amacıyla dayanışma içinde olan insanlar var.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na (TİHV) göre Türkiye’de WK sendromuna yakalanan 614 kişi oldu. Yeterli B1 vitamini alınmadığı için beyin hücrelerinin ölmesi sonucu WK sendromuna maruz kalanlar hem hafıza sorunları hem de yürüyememe, rahatça hareket edememe gibi fiziksel sorunlar yaşıyor. Hastalığın ciddiyeti kişiden kişiye değişse de çoğu birey, neden ölüm orucuna girdiğini veya geçmişinin önemli bir kısmını hatırlamamakta. Yalnızca ölüm orucu öncesini değil, hastaneden çıktıktan sonra yaptıklarını hatırlayamayabiliyor, hafızasına yeni hatıralar kaydedemeyebiliyorlar. Dayanışma Ağı bugüne kadar Türkiye’de 180, Avrupa’nın geri kalanında ise 77 WK’liye ulaştı.

Hapisten çıkan ve hafızaları yok olmuş şekilde kendilerini bir anda toplum içinde bulan WK’lilerle dayanışmak için 2004 yılında kurulan Wernicke-Korsakofflular ve Eski Mahpuslarla Dayanışma Ağı 2008 yılında bir derneğe dönüştü ve toplanan paralarla 2013’te WK’lilere yaşam alanı sağlayabilmek için İstanbul Sütlüce’de bir ev alındı. Ancak Dayanışma Ağı’nın tek işlevi bir ev almak değil. 2004’ten beri dayanışma konserleri, konferanslar, fizik tedaviye erişim, WK’liler için yaz kampları, piknikler, bilgisayar kursları gibi pek çok etkinlik düzenlediler.

Hayata tutunma enerjisi veren ev

Sütlüce’deki evde sürekli kalan beş kişinin yanı sıra fizik tedaviye gitmek için kısa süreli kalan iki kişi bulunuyor. “Ölenler öldükleriyle kalıyor, geriye kalanlarla yeterince ilgilenilmiyordu” diyor evde yaşayan Necdet: “Ama bu dayanışma evi hayata tutunma enerjisi veriyor. Özgür Üniversite’ye giden arkadaşlarımız var, iş bulan arkadaşlarımız oldu”. Evde kalan başka bir direnişçi olan Ulaş “Bu ev sayesinde içerdeki devrimci ruhu dışarıda da devam ettirebiliyoruz. Bu eve geldikten sonra yalnız olmadığımın farkına vardım” diyor. Hapisten çıktıktan sonra örgütünün yaşam evinde kalan Ömer ise “Burası daha kozmopolit, farklı yerlerden, farklı geçmişleri olan insanlarla tanışabiliyoruz” diyor.

Rozet üretiyorlar

Dayanışma Ağı’nın evinde, WK’lilerin üretime katılabilmesi için bir rozet üretim makinesi var. Makine otomatik değil elle, kas gücüyle çalıştırılıyor. Bu makinede hem üretim yapma, hem de böylece kaslarını güçlendirme imkanı buluyor evde kalan direnişçiler. Bugüne kadar TMMOB, HDP ve Makina Mühendisleri Odası için sipariş üzerine binlerce rozet hazırlamışlar. Kendileriyle dayanışmak isteyen diğer örgütlerden de sipariş bekliyorlar.

‘Felsefemiz yeniden birlikte yürümek’

Dayanışma Ağı’nın kurulmasından bugüne kadar sürecin içinde olan Çetin Durukanoğlu şunları söylüyor: “2004’te hapishanelerden büyük tahliyeler oldu. Siyasal organizasyonların yaşam evleri vardı ancak sorunun büyüklüğü nedeniyle yetersiz kaldılar. Biz de bu sorunu dert etmiş insanlar olarak ortak çalışmaya başladık. Bu süreçte yapamayacağımız hiçbir işi kendimize hedef koymadık. Direnişçi arkadaşların hayatlarını yeniden kurabilmeleri için onlarla dayanıştık. Buradaki WK’li direnişçiler eskiden birlikte yürüdüğümüz arkadaşlarımızdı, o yüzden yeniden onlarla birlikte yürüme felsefesiyle hareket ediyoruz, iğneyle kuyu kazar gibi. 2010 yılında da hayal ettiğimiz gibi bir dayanışma evi için harekete geçtik, Kardeş Türküler’in desteğiyle sıfır sermayeyle konserler düzenleyerek para topladık.

ÜRETİMİ ARTIRMAK İSTİYORUZ

2010’dan beri düzenlediğimiz yaz kamplarına katılan WK’lilerin sayıları 20’lerden 100’e ulaştı. Özellikle kampların çok olumlu etkileri oldu direnişçi arkadaşlarımızda, kampa geldikten sonra koltuk değneğini kullanmak zorunda kalmayanlar oldu. İyileşmenin mümkün olmadığı bu hastalıkta büyük ilerlemeler gösteren arkadaşlarımız oldu. Şimdi de geride bıraktığımız on yılı masaya yatıracak bir çalıştay hazırlığındayız. Yeni bir yol haritası belirleyeceğiz, kırda da bir ev kurmak, üretim imkanlarımızı artırmak ve daha fazla özgün faaliyet düzenlemek gibi arzularımız var. Şu anda hâlâ 25 WK’li hapiste. Onlarla daha fazla temas kurarak bir süreli yayın hazırlamak istiyoruz. Bütün bunlar için daha fazla insan gücüne ihtiyacımız var ve bize destek olmak isteyenleri dayanışmaya davet ediyoruz.”

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Komünist Parti: Charlie Hebdo’nun yanındayız

07.01.2015

Fransa’da Avrupa Sol Partisi (ASP) üyesi Fransız Komünist Partisi (FKP) Charlie Hebdo saldırısıyla ilgili bir açıklama yayınladı. Açıklamada “Nefreti reddediyor, eşitliklik, kardeşlik ve özgürlük değerlerini savunuyoruz. Bütün cumhuriyetçi güçler olarak bu barbarlığın karşısında durmalıyız. Bu saldırı Cumhuriyet’in kalbine saplanan bir bıçaktır. Bu sabah yalnızca Charlie Hebdo değil, karikatür, mizah ve aşk hedef alındı. Teröristlerin değerlerimizi yok etmelerine izin vermeyeceğiz” ifadeleri yer aldı. Parti halkı ırkçılık ve nefret çağrılarını reddetmeye davet ederken “Komünist militanlar olarak sokakta olacağız. Bu akşam 18:00’de eylem için Cumhuriyet Meydanı’ndayız” açıklamasında bulundu.

FKP Genel Sekreteri, ASP Başkanı, L’Humanité gazetesinin eski yöneticisi ve Fransa’nın İle-de-France bölgesinin yerel yönetici sıfatlarını taşıyan Pierre Laurent, Charlie Hebdo ofisini ziyaret ettikten sonra yaptığı bir başka açıkalamada “Charlie Hebdo’ya karşı gerçekleştirilen vahşi saldırı bizi şok etti. Bu adi katliamı hiçbir şey haklı çıkaramaz. Fransız Komünist Partisi adına Charlie Hebdo ile dayanışma içinde olduğumuzu açıklıyor, kurbanların ailelerine ve yakınlarına başsağlığı diliyorum” ifadelerini kullandı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

BirGün’e konuştu işinden oldu

31 Aralık’ta BirGün’de yayınlanan söyleşisinin ardından Star gazetesi, köşe yazarı Eser Karakaş’ın işine son verdi

07.01.2015 ONUR EREM @onurerem

Star gazetesi köşe yazarı Eser Karakaş’ın işine dün son verildi. 31 Aralık’ta BirGün’e verdiği söyleşide AKP’yi eleştiren Karakaş sosyal medyada AKP yanlılarının hakaretlerine maruz kalmıştı.

Eser Karakaş söyleşide AKP’nin muhafazakar değil fırsatçı olduğunu söylemiş, Erdoğan’ın Avrupa Birliği’ni bırakıp Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girme açıklamaları için aptalca demişti.

İşine son verilmesini BirGün’e yorumlayan Karakaş “İktidarı eleştirmek her geçen gün zorlaşıyor. Ben BirGün’e konuşurken eleştirilmesi gereken noktaları eleştirdim, düşüncelerimi açıkladım. Daha önce Mehmet Altan’ı da benzer bir şekilde göndermişlerdi. İşten çıkarılmam için de vesile oldu diyelim. AK Parti hem kendisini hem de Türkiye’yi korkutucu bir noktaya götürüyor” ifadelerini kullandı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gezi’nin tanıklığı performansa dönüştü

Gezi Direnişi’ndeki tanıklığını 2 saatlik bir dans performansına dönüştüren ve Almanya’da sahneleyen Gizem Akman ile Gezi’yi, performansı ve Türkiye’de sahnelenememe nedenlerini konuştuk 0fce3-gezi31.12.2014 ONUR EREM @onurerem

Gizem Akman 19 gün boyunca Gezi Direnişi’nde yer almış bir performans sanatçısı. Performanslarını sahnelere sıkıştırmaktansa sokakta gerçekleştirmeyi tercih eden Akman, Ali İsmail Korkmaz’ın öldüğü gün, Çernobil’in yıldönümü ve 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde kamusal alanlarda performanslar sergilemişti.

Aralık’ta Frankfurt’ta üç gün üst üste, “Gezi Parkı’nın 19 Günü: Bir devrimin hayali ve travması” adlı iki saatlik bir performans sahneleyen Akman ile Gezi’yi, kendi deyimiyle “medyanın yansıttığı ile gerçekte olanlar arasındaki boşluğu tercüme eden” performansını ve Türkiye’de sahnelenmeme nedenlerini konuştuk.

» Gezi’de ve sonrasında Gezi’yle ilgili performanslarınız olmuştu. Park ve direnişle ilişkinizi anlatabilir misiniz?
Yıllardır ekoloji, kent, emek ve benzeri alanlardaki mücadelelerin bir parçası olarak Gezi’yle ilişkilenmem kaçınılmazdı. Gezi Parkı öğrencilik yıllarım ve sonrasında dostlarla gerek grup çalışmaları, buluşmalar yaptığımız, gerek sadece durup nefes aldığımız, bazen kalabalıktan kaçış olarak kullandığımız ve hatta konakladığımız bir alandı. Öyle ki doğaçlama gibi bazı dersleri okulda yapmaz, hava koşulları uygunsa parkta yapmayı tercih ederdik. Hem konumu, işlevselliği hem de elbet duygusal bir yeri ve anlamı vardır benim hayatımda.

» Dış ortamlarda performanslar yapan bir sanatçı olarak sokak ile olan ilişkinizi nasıl tarif edersiniz?
Sokakta performans yapmaya çok erken yaşlarımda başladım. Bir derdi, fikri, tepkiyi bir bilet alınarak izlenebilen, İtalyan veyahut farklı biçimlerdeki sahne olarak kullanılan zamanı ve alanı sınırlı mekanlara sığdırmaktansa, halka açık ve tepkisel, fikri özgürlüğümü sınırsızca paylaşabileceğim alanlarda yani sokakta yaşamayı dert edinmişimdir. Kamusal alan tartışmalarına da böylelikle erken vakit dahil oldum. Ali İsmail Korkmaz için yaptığım performans, Ali’nin ölüm haberini aldığım anda gelişti. O gün için birkaç arkadaş işgal teması üzerinden Taksim Meydanı’nda buluşup çağdaş sirk sanatları bazlı performanslar gerçekleştirecektik. Ölüm haberini aldığım gibi gelecek olanları aradım ve bunun bu pratikle mümkün olamayacağını ama yine de katılmak isteyenlerle farkındalık yaratmak adına bir işgal yapmak istediğimi belirttim. Dostum Ayşe bu konuda bana destek oldu ve trafik ışıklarında hazırladığımız pankartlarla işgale başladık. Amacım görebildiğimiz herkesin gözlerinin içine bakıp “Bugün ne oldu biliyor musun? Ali İsmail Korkmaz katledildi!” diyebilmekti. Bir taksici arabasını üzerimize sürdü, taksiciye tepki gösterenler oldu, haberlere yansıdı. İnsanlar böylesine bir saldırıya tepkisiz kalamadılar.

» Son performansın ortaya çıkış sürecini anlatabilir misiniz?
Ocak 2014’te bir drama sınıfının öğrencileri olan göçmen arkadaşlarla hareket atölyesi yapmak için Frankfurt’taydım. Başka bir proje için bağımsız dans sanatçıları topluluğundan bir sanatçı ve bu projenin prömiyerini gerçekleştirdiğimiz tiyatro topluluğu ile görüşme halindeydik. Görüşmeler ve toplantılarda konu Türkiye’deki koşullara, sanatçıların durumlarına ve üretimlerine oradan da benim ne yaptığıma, sokağa, direnişe ve Gezi Parkı’na geliyordu. İstanbul’a dönüşümün ardından ortağım Tobias Winter beni arayıp Almanya’da konuştuğumuz kişilerin heyecanla benden ve Gezi’den bahsettiğini, protestolar üzerine de bir enstelasyonun bulunduğu Almanya-Karlsruhe ZKM’deki sergiye gittiklerini anlattı. Gezi’yi anlatırken, sözcüklerimle ve bedenimle sanki olan biten her şeyi yeniden yaşıyor ve yaşatıyor halimden çok etkilendiğini, bunu sahnede denemenin nasıl bir şey olacağını büyük bir merakla hayal etmeye başladığını söyledi. Bahsettiği proje çok fazla özel alanıma dair bir metinden oluşuyordu ve ben tereddütlüydüm. Öncelikle neden hep biz diye anlatıyorsun, sen ne yapıyordun o günlerde dedi. Benim için cevabı oldukça zor bir soruydu. Gezi’de “ben” yoktu ki ortada, en azından bu soruyla karşılaşana kadar. Uzun uzun tartıştık. Öncelikle Gezi’de kaç gün durduğumun cevabını bulduk. Metni yazmak için elimde olan materyaller hafızam, telefonumdaki mesajlar, e-postalarım, sosyal medya hesaplarımdaki yazışmalar idi. Bunların dışında Gezi protestoları süresince kanıt toplamak üzere çekmiş olduğum binlerce fotoğraf ve video vardı. Uzun ve çetrefilli bir çalışma sonrasında metni yazmayı başardım. İnanın ki prömiyer gününe kadar baştan aşağıya korkudan tir tir titriyordum. Özel olan politiktir dedik, kolları sıvadık.

» Performansın ortaya çıkan metnini nasıl anlatırsınız peki?
Metin, otobiyografik yoğunluğu olan bir metin elbette ama 19 gün boyunca olan, uluslararası medyada dahi konuşulan/çizilen, dünyanın dört bir yanındaki direnişlerde yaşanan, erişebildiğimiz, ulaşabildiğimiz, hafızamızın yardım ettiği kadarıyla katabildiğimiz objektif bir bakışa ve söyleme dair cümleleri de büyük ölçüde içeriyor, görüntü ve görsellerle destekleniyor.

“Türkiye’de gerçekleştirmek şu an mümkün değil”

“Türkiye değil bütün dünyanın hâlâ taze taze gündeminde duruyor Gezi. Günümüzde devam eden birçok direniş ve biçimleri Gezi ile karşılaştırılıyor. Sebebi; proje fikrinin burada doğması, bir nevi insanların anlatılanlara verdikleri tepkilerden kaynaklı olduğundan, anaakım medyadan ve internette bulabildikleri sınırlı bilgi dışında başka materyale ulaşamadıklarından, bu sayede öğrendikleri yepyeni sorular/cevaplar doğurduğundan, projenin özünde herhangi koşulda ve yerde paylaşabilmenin öneminden dolayı ve bir de şu an projelerimizi prova mekânımızın ve dahası maddi/manevi desteğimizin burada olması nedeniyle Almanya’da yapıyoruz.

Talep olmasına rağmen bu projeyi Türkiye’de gerçekleştirmeyi şu an için düşünmüyoruz, çünkü koşullar burada uygun değil, en azından şimdilik.Yoksa tabii ki Türkiye’de oynamak isterdik. Sahneler tekelleşmiş ya da kapanmış durumda. Açıkçası Türkiye’de prodüksiyon yapmak için bütçe bulmak da oldukça zor. Görüş olarak da kolay destek bulabileceğimiz günlerde değiliz. Sahne kurulumu da ciddi bir lojistik gerektiriyor, Türkiye’de tüm bunları şu an baştan yapmak mümkün değil. Oyun da hedef kitle olarak Avrupa izleyicisi için yazıldı. Metnin şu anki kurgusuna göre orada oynamaya devam etmek durumundayım. Oyunun ana temalarından birisi “çeviri/tercüme”, gerçekte olan biten ile medyanın yansıttıkları arasındaki boşluk. İnsanlar Türkiye’nin siyasi/politik gelişmeleriyle ilgileniyor ama doğal olarak bilgiyi yoğun olarak medya aracılığıyla ediniyorlar. Bu oyun izleyici ile gerçeğin bire bir aktarımı olan bu metnin kişisini karşı karşıya getiriyor. Yani olmakta olan şey tam olarak sahnede izledikleri kişinin tabi kaldığı durumdur. Bu da bir yüzleşmeye vesile oluyor.

Almanya’da zorlama olmayan bir ilgi var ve programımızda şu an orada devam etmek var. Katılım çok yüksekti. Gazete ve radyoların ilgisi motive edici ve izleyicilerin de ilgisi çok samimiydi. Turne planında mayıs ve temmuz ayı boyunca Braunschweig, Berlin, Hamburg, Marburg, Köln, Bremen gibi aşağı yukarı kesinleşmiş şehirler var. Tiyatrolarla görüşülüyor, tarihleri belli olunca en kısa sürede duyurusunu yapacağız.”

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın