Beyoğlu’ndaki özgürlüğü kalıcı kılalım, yayalım!

Beyoğlu’ndaki özgürlüğü kalıcı kılalım, yayalım!

AKP yasaklarından bunalan Beyoğlu, Gezi Direnişi ile özlediği eski günlerine döndü. Beyoğlu’na gelenlerin de esnafın da en büyük isteği bu özgür atmosferin kalıcı hale gelmesi

ONUR EREM – 07.06.2013

Önce bitmek bilmeyen yer kaplaması sorunları, ardından masa yasakları ve kentsel/rantsal dönüşüm ve son olarak inşaat çalışmaları Beyoğlu’nun çehresini değiştirmiş, dükkanlar el değiştirmiş, gelen insan sayısı yarı yarıya azalmıştı. Tam da Beyoğlu eski günlerini mumla ararken Gezi Direnişi imdadına yetişti.

DSC_0962

POLİS YOK, ZABITA YOK, DERT YOK

Halkın polisi Beyoğlu’ndan kovduğu ilk geceden itibaren mekanlar sokağa tekrar masa koyabildi, sokak müzisyenleri zabıtadan ve polisten korkmadan müzik çalmaya başladı, önlerinde biriken kalabalıklar zabıta tarafından dağıtılmadı. AKP’nin baskı rejiminin geri çekilmesiyle bölgedeki özgürlük özlenen seviyeye ulaştı.

ESNAF MEMNUN

Konuştuğum esnaf, işlerinin direniş başladığından beri açıldığını anlatıyor. “Halk dışarıda oturmayı özlemişti. Gelen insan sayısında büyük bir yükseliş var” diyor sokağa tekrar masa koyan bar işletmecisi Deniz. Baskının sonlanmasıyla birlikte Beyoğlu’nun refleks olarak eski haline döndüğünü, bunun da insanların esas isteğinin ne olduğunu gösterdiğini söyleyen Deniz ‘Belediye mesajı aldı mı?’ soruma ise temkinli yaklaşıyor: “Bilmiyorum. Belediye görevlileri mesajı alsa bile bir etkisi olmaz. Çünkü burası belediyenin kararlarıyla değil, Başbakan Erdoğan’ın emirleriyle yönetiliyor. Beyoğlu Belediyesi’nin bir gücü yok ki!”

ORTA SINIFIN TÜKETİM GÜCÜ

Deniz’e göre artık orta sınıf tüketim gücünün farkına vardı ve taleplerini dinlemeyenleri boykot ettiğinde neler başarabileceğini gördü. “Biz burada çatışmaların yaşandığı 2 günde yüzlerce kişiyi koruduk kapımıza, penceremize polisin gaz atmasına rağmen. İnsanlar da bunu unutmuyor, tekrar geliyor. O gün eylemcilere kötü davranan mekanlar ise bugün boykot ediliyor” diyen Deniz bu isyandan herkesin öğreneceği çok şey olduğunu söylüyor.

İki sokak ötede bir kafe işleten ve kafesinin önüne tekrardan masa koyan Ayla ise bu hareketin bir orta sınıf hareketi olduğuna dikkat çekiyor ve gelen kitleyi şöyle yorumluyor: “Direnişin ardından buraya gelen insan sayısı hem arttı, hem farklılaştı. Buralara ilk defa gelen insanlar var ve herkes ortamdan çok memnun.”

‘HERKES GÖRMEK İSTİYOR’

Bir binanın 2. katında bar işleten Haydar da dışarıya masa atamadığı halde gelen insan sayısının arttığını söylüyor: “Herkes Türkiye tarihine geçecek Taksim İşgali’ni görmek için buraya geliyor, gelmişken buradaki mekanlara da uğruyor tabii ki”.

Direnişten memnun olanlar yalnızca mekan sahipleri değil. Sokakları dolduran seyyar satıcılar da ilk defa zabıta korkusu olmadan satış yapıyorlar. Normalde Taksim’de görülmeyen, Karaköy ve Eminönü’ne özgü balık-ekmekçiler bile İstiklal’e gelmiş. Konuştuğum balık-ekmekçiler ve köfteciler işlerinden memnun. Dilimle karpuz satanlar da sıcak havanın işlerini açtığını söylüyor ancak 2 meyve satıcısı “Bizden bir tek turistler meyve alıyor, Türkler sokakta meyve alıp yemiyor. Bizi çok etkilemedi” diyorlar.

Son olarak bayrak, Guy Fawkes, Atatürk t-shirt’ü, anahtarlık, atkı, gaz maskesi, gözlük ve baret gibi onlarca çeşit ürün satan tezgahtarlarla görüştüm. Satışları sorduğumda “idare eder” dediler. İlk günlerde gaz maskeleri ve gözlüklere çok talep olduğunu, ama çatışmaların bitmesiyle malların ellerinde kaldığını anlatan tezgahtarlar “bu ara t-shirt ve maske daha iyi gidiyor” diyor.

Kısaca herkes yaşamak istediği Beyoğlu’nu yaşıyor, kimse kimseye karışmıyor ve en önemlisi halka sürekli söylenenin aksine polis olmamasına rağmen suç oranı artmıyor. Umarım Beyoğlu direnişten sonra da böyle kalır, halk her baskıya Gezi Parkı’na direndiği gibi direnir. Darısı diğer semtlerin, diğer kentlerin başına!

* Direniş bittikten sonra ceza almamaları için esnafın gerçek isimleri değiştirilmiştir.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gezi Parkı’nı işgal etmekten ötesini hayal edebiliyor muyuz?

ÇATIŞMA, VAHŞET VE ZAFER İLE GEÇEN BİR GÜNÜN NOTLARI

Gezi Parkı’nı işgal etmekten ötesini hayal edebiliyor muyuz?

İstanbul dışından getirilen polislere rağmen halkın Gezi Parkı’nı işgal ettiği gün oradaydım. Anlatacaklarım, gün boyunca tanık olduğum sayısız polis şiddetinin yanı sıra işgalin niteliğine dair sorular da içeriyor

ONUR EREM 02.06.2013 Pazar

DSC_0479Cumartesi evden çıkmadan önce televizyonda Recep Tayyip Erdoğan’ın uykusuz bedeni ve zihniyle ihracat toplantısında konuşmasını izlerken içimde farklı duygular uyanmıştı. Bir yandan gözlerindeki paniği görmenin mutluluğu, diğer yandan ihracatçıların onu alkışlaması ve Erdoğan’ın akıl almaz sözlerinin, küstahlığının yarattığı öfke vardı.

İstiklal Caddesi’ne geldiğimizde polisin sayısının kat kat arttığını, ara sokakların hepsinin kapatıldığını fark ettim. O sırada arkadaşım (BirGün muhabiri) Olgu Kundakçı ile karşılaştım. Galata’da birlikte yürüyerek baret almaya gittiğimiz nalburun yanında oturan bir genç bize Karaköy’e gaz maskesi ve gözlük almaya gitmemizi önerdi. Bu öneriyi yapan genç haberi olmasa da, kendisi ilerleyen saatlerde Olgu’nun bir gözünü kaybetmesini engelledi.

DSC_0374

Tarlabaşı Bulvarı’nda barikatın başlangıcı

Karaköy’den Tünel’e çıktığımızda Olgu ile iş bölümü yaparak ayrıldık. Ben Tarlabaşı Bulvarı’na ilerledim. Halk bu bölgede büyük bir barikat kurmaktaydı. O sırada başlayan polis saldırısı ile ara sokaklara çekilirken karşıma bir başka polis ekibinin çıkması ile gaz kapsüllerinin arasında kaldım. Polisler kafa hizasında gaz kapsülü atıyorlardı.

Ara sokaklarda bir süre koştuktan sonra ekipmanımın böyle bir koşulda çalışmak için elverişli olmadığını fark ettim. Gazete yönetimimizin muhabirlerine yeterli koruma sağlayacak gaz maskesi, baret ve benzeri ekipman sağlama konusunda yıllardır son derece duyarsız olması nedeniyle kendi çabamla topladığım havuz gözlüğü ve küçük gaz maskesinden oluşan set, etkisizdi. Gözlüğün içinde biriken buhar görmemi engelliyordu, burun hizasında biten gaz maskesi yüze oturmuyordu. Kameram da pek iyi sayılmazdı.

DSC_0412MUAMMER GÜLER YALAN SÖYLÜYOR!

Alerjik astım hastası biri olarak bu koşullar altında yapabileceğim en etkili işin Taksim İlkyardım Hastanesi’ne getirilen yaralıların durumunu belgelemek olduğunu düşünerek yürümeye başladım. Hastane’ye vardığımda ambulansların mekik dokuduğunu fark ettim. Orada geçirdiğim 30 dakikada 20’den fazla yaralı gördüm. Gün içinde sokakta gördüğüm onlarca yaralıyı saymıyorum bile. 2 gün boyunca Türkiye genelinde 53 kişinin yaralandığını iddia ederek halka açıkça yalan söyleyen İçişleri Bakanı Muammer Güler’e duyurulur! Kendisinin 53’ün sonuna iki tane sıfır koymayı unuttuğundan şüpheleniyorum.

Hastanede beklerken gelen telefon ile halkın Taksim Meydanı’na ulaştığı haberini aldım ve Sıraselviler’e yöneldim. Tam yürümeye başlamışken Olgu aradı: “Onur, kafama çok kötü darbe aldım! Kanıyor! Sıraselviler’in başındayım”. O kalabalıkta oraya ulaşmam 10 dakikadan uzun sürebilirdi. Çevresine “ambulans” diye bağırmasını söyledikten sonra telefonu kapattık ve Sıraselviler’de koşmaya başladım. 1 dakika geçmişti ki 2 ambulans ve 3 taksiden oluşan bir konvoy kalabalığı yararak hızla yanımızdan geçti. Bu sefer ters yöne koşarak hastaneye vardım.

DSC_0350

Olgu Kundakçı ile, gözünden vurulmadan birkaç saat önce

GÖZE BİBER GAZI KAPSÜLÜ

Polis Olgu’nun gözüne biber gazı kapsülü atmıştı. Doktorların söylediğine göre birkaç saat önce aldığımız gözlük olmasa gözünü kaybederdi, ucuz kurtulmuştu. Kaşına dikiş atılmıştı ve doktorlar dinlenmesini söylemişti. 2-3 saat boyunca onun yanında kaldıktan sonra tekrardan meydana doğru yürüdüm. Geldiğimde herkes oradaydı, neredeyse bütün toplumsal örgütlerin bayraklarını görmek mümkündü: Grevdeki Hava-İş işçilerinden anti-kapitalist Müslümanlara kadar… Yeryüzündeki bir cennet gibiydi gördüklerim. Orada bulunduğum süre boyunca sürekli insanları ayağa kaldırıp İstiklal Marşı okutmaya çalışan ve bunu başaramayan bir grup orta-yaşlı kadından başka beni rahatsız eden bir şeyle karşılaşmadım.

HAYAT YANDAŞ MEDYAYA GÜZEL

8 saatlik koşturmacanın ardından yorulan bedenimi dinlendirmek ve parkta çekmeyen internete girerek, diğer ilçeler ve Türkiye genelinde olan biteni öğrenmek için eve döndüm. Manzara korkunçtu: Türkiye genelinde çok sayıda insanın öldüğünü gösteren fotoğraflar internette dolaşırken, televizyonda bir haber kanalında penguen belgeseli, diğerinde su altı dünyası ve dünya ot yeme yarışması, ötekinde yurtdışı seyahatleri programı, berikinde adına hayran kaldığım Hayat Batuhan’a Güzel programı vardı. Esas hayat yandaş medyaya güzel! Bizim gibi eylem peşinde koşturmak yerine ‘koridordaki fili görmeyin’ emrini layıkıyla yerine getirmek patronlarına yeni ihaleler kazandıracak nasıl olsa!

KURTARILMIŞ BÖLGENİN SINIRLARINDA

Taksim artık halk için kurtarılmış bölge olmuş, polis arkalarına bakmadan gaz atarak çekilmişti. Bu kurtarılmış bölge halkın kurduğu barikatlarla sürekli genişliyordu. Ben de bu bölgenin sınırlarını ve olası çatışmaları görüntülemek üzere evden çıktım. İlk durağım yoğun çatışma haberlerinin geldiği Beşiktaş olacaktı.

Gümüşsuyu’ndan aşağı inerken onlarca barikatla karşılaştım. Bazı barikatlarda halk, aşağı akın akın inen kitleyi durdurmaya çalışıyor, “Taksim’i bırakmayın” diyor, ama sonuç alamıyordu.

İnönü Stadı’nın oraya geldiğimde ise gözlerime inanamadım. Onar metre arayla yanan barikatlar kurulmuş, stadın yanından çıkan yokuşlar TOMA’ların çıkamaması için yağlanmıştı. Etkileyici ve devasa. En büyük barikat da Dolmabahçe Sarayı’nın ziyaret girişi ile Başbakanlık ofisi arasındaki kavaklı yolun başlangıcındaydı. 2 metre yükseklikte, kaldırımlar hariç yolu kaplayan bir demir yığını ve etrafında büyük bir kalabalık…

DSC_0578“BU GAZ ÇOK FARKLI ABİ”

Bu son barikatın da ötesinde büyük bir çatışma vardı. Ön cephede bünyesi AKP döneminde yıllar içinde gaza alışmış, çoğu maskesiz ve çoğu örgütlü yüzlerce fedakar insan polis saldırısına karşı koyuyordu. Gazdan etkilenenler geri geliyor, sağlık ekibinden anti-asit ve süt takviyesi alarak cepheye geri dönüyordu. Müthiş bir disiplin ve iş bölümü vardı. Konuştuğum kişiler “Abi burada sıktıkları gaz çok farklı, portakal gazı. Kokusu yok ve havada patlayıp üstümüze yağıyor. Kusar gibi öğürmek zorunda kalıyoruz, içimiz çekiliyor” diyordu.

Bir süre buradaki savunmayı izledikten sonra polisin Akaretler’e saldırdığını öğrendim ve Maçka Parkı’ndan geçerek oraya ulaştım. İTÜ’den aşağı inen yolda çok sayıda barikat ve büyük bir direniş vardı. Burada da bir süre kaldıktan sonra önce Nişantaşı üzerinden Elmadağ-Osmanbey arasını görmek üzere yola çıktım, sonra bu bölgede bir barikat olmadığını öğrenerek Maçka Parkı üzerinden Taksim’e yürüdüm.

Yolda tanıdıklarımla sürekli irtibat halindeydim. Önce Akaretler cephesinin düştüğünü, polisin insanları Maçka Parkı’ndan aşağı yuvarladığını öğrendim, ardından Dolmabahçe önünde polis saldırısının arttığını.

ZAFER VE SORULAR

Taksim’e vardığımda çatışmadan geriye kalanları gördüm: Galip tarafın (halk) sevinci, yakılmış iş arabaları, yandaş medya araçları, polis araçları ve halay çeken kalabalıklar. İstiklal’deki barlar da yıllardır görmediğim kadar doluydu.

Dünyada eşine az rastlanır bir halk hareketi ve çatışma yaşandı dün ve bugün buralarda. O kadar büyük ki, algılamak, yorumlamak zor. Meydanı iktidarın kanlı baskı aracı olan polisin elinden almayı başaran halk bu alanı ne kadar tutabilecek? Burada nasıl bir hayat, nasıl bir direniş örgütlenecek? Dünyadaki benzer deneyimlerden aldığımız dersler var mı? Geriye ne kalacak?

DSC_0538

Polis çekildikten sonra meydanda ilk gün batımı

Şu noktadan itibaren neler yapılabileceğine dair, dünyadaki benzer meydan işgali hareketlerini takip etmiş bir insan olarak şunları söylebilirim: Öncelikle işgale katılan her bileşenin içinde yer alabileceği bir koordinasyon ekibi kurulmalı. Bu ekip alanın güvenliğinden çadırlarına kadar her şeyiyle ilgilenmeli. Telsiz veya başka bir sistem aracılığıyla alanın savunulduğu Dolmabahçe, Akaretler, Tarlabaşı ve Elmadağ gibi cephelerin koordinasyonu sağlanmalı, polis bir bölgeye saldırdığı anda insanlar yardıma gidebilmeli. Bir güvenlik ekibi oluşturularak alandaki güvenlik sağlanmalı, provokatörler, ateş yakanlar, araçları aleve verenler, aşırı alkol/uyuşturucu kullanarak huzur kaçıranlar ve elden alkol/uyuşturucu satanlar alan dışına çıkartılmalı. Barınma ve beslenme ihtiyaçları organize edilmeli, insanlar sürekli içmektense alanı savunmak ve genişletmek için uğraşmaya teşvik edilmeli.

İşte ancak bu temel adımlar atıldıktan sonra Gezi İşgali toplumun tüm kesimlerinin bir araya gelerek nasıl bir ülke istediğini tartışabileceği, Türkiye’nin yeni anayasasını yazabileceği, iktidarı devirebileceği bir alan haline gelir. Öbür türlü bu arzulanan hedeflere ulaşmak yerine, hükümetin eline hiç umulmadık kozlar verilebilir, AKP faşizmi kaldığı yerden artarak devam edebilir.

NOT: Bu yazı 2 Haziran 2013 Pazar sabah 07:00’de yazılmıştır.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

31 MAYIS 2013: KİTLESEL DİRENİŞİN İLK GÜNÜ

ONUR EREM – 31 Mayıs 2013

Polisler 31 Mayıs’ta Taksim Meydanı’ndaki oturma eylemine 2 taraftan tazyikli su, biber gazı ve coplarla saldırırken ben de oradaydım. Sabahki saldırıda Divan Otel’de fenalaşan stajyerimizle ilgilendikten sonra kitleyle birlikte meydana yürümüştüm. Herkes bir polis müdahalesi bekliyordu, ama kimse bu kadar vahşini hayal etmiyordu.

DSC_0131Saldırının başladığı saniyelerde kitlenin tam ortasına atılan bombaların kime denk geldiğini anlamaya çalışırken bir anda etrafım gaz bulutuyla çevrildi. Kapsül atan silahlardan çıkan sesleri duymadığımız tek bir saniye geçmiyordu.

Can havliyle çeşmeden aşağı inerken, kucaklarında bebekleriyle köşeye sıkışmış ve ne yapacağını bilemeyen turistlerin çaresizliğine tanık oldum. Onlara kaçmaları gereken yönü göstermekten başka yapabileceğim hiçbir şey yoktu ne yazık ki.

Biber gazı nedeniyle yanan vücuduma antiasitle çare bulmak için Sıraselviler Caddesi’nde ilerlerken polisin de peşimizden geldiğini fark ettim. Hedef gözetmeden gaz bombası atıyorlardı: Restoranların içine, araçlara, turistlere… Dahası, polisin trafiği tıkaması nedeniyle ambulanslar meydandaki yaralılara ulaşamıyordu.

Galatasaray Meydanı'ndaki bir serginin demirleri sayesinde güzel bir barikat kurulmuştu.

Galatasaray Meydanı’ndaki bir serginin demirleri sayesinde güzel bir barikat kurulmuştu.

Kendime geldiğimde İstiklal Caddesi’ne giren polisin geri çekilişine tanık oldum. Tekrardan meydanda toplanıyorlardı, tıpkı eylemciler gibi. Meydana ulaştığımda ise adını bilmediğim bir eylemci tekrar tek sıra haline gelen polislerin önüne karanfil atıyordu. Neden polislerin eline vermediğini, üstüne atmadığını sorduğumda “Almıyorlar ki abi, üstüne atınca da kızıyorlar” dedi. Bir başka eylemci çiçekleri polise doğru uzattığında polis agresif tavır gösterdi, üzerine yürümeye devam etti. Çevredeki vatandaşların tepkisi ise farklıydı: “Çiçek vermeyeceksin bunlara”, “şerefsizler”, “biz düşman mıyız”, “İsrail askeri bu kadar vahşi değil”, “Sizin çoluğunuz çocuğunuz yok mu”…

HEDEF GÖZETMEDEN BOMBA ATILDI

Etrafıma baktığımda polisin alandaki hakimiyetini yitirdiğini fark ettim. Sürekli sağa sola koşturuyor, kendilerinden kat kat fazla olan eylemcilerin arasında vızıldayan bir sinek sürüsü gibi dolaşıyorlardı. Cephe kalmamıştı, ne tarafta polis, ne tarafta eylemci var belli değildi.

Tekrardan toparlanan eylemciler bu sefer meydanın ortasında toplanan polisin etrafını çevirdiğinde polisler silahlarına sarıldı. Talimhanedeki apartmanların çatı katlarından, sürmekte olan altgeçit inşaatının içine sığınan eylemcilere kadar 4 bir yönde gaz kapsülleri atmaya başladılar. Bazı polisler inşaatın bariyerlerini kırarak içeri girdi.

KAFA HİZASINDA GAZ KAPSÜLLERİ

Bu yazıyı yazmak için, polisin kafamın sağından ve solundan son sürat araba hızında fırlattığı gaz kapsüllerinin arasından şans eseri geçip eve dönerken can kaybı veya yaralanma olup olmadığı hakkında bir bilgim yoktu. Ama eğer olduysa, başbakanın ne cevap vereceğini biliyorum: “Baş sağlığı dilemiyorum, çünkü meydandakiler teröristti. Biz orantılı ve nazik bir müdahalede bulunmadan önce, utanarak söylüyorum, teröristçe oturuyorlardı. Oraya gelenler yaralanmayı da ölmeyi de hak ettiler”.

Yukarıda okuduğunuz satırları gazetemizin baskıya yetişmesi için saat 14:30 civarında yazmıştım. Bunları ise sabaha karşı eve döndüğümde yazıyorum:

ÖRGÜTLER: 5. GÜNÜN ŞAFAĞINDA GELEN GANDALF

Çok sayıda sol örgütün iş çıkışı Taksim’e geleceğini duyduğumda direnişin büyüyeceğini anlamıştım. Daha saatler vardı, ama geleceklerini bilmek beni umutlandırmıştı. Meydanda direnen çoğu kişinin aksine sol örgütler yıllar süren polis saldırıları sayesinde eylemlerde polis şiddetine karşı koyma konusunda tecrübeliydi. Gelmelerine saatler vardı, ama geldiklerinde 5. günün şafağında gelen Gandalf etkisi yaratacaklarını umuyordum.

PLASTİK MERMİYE MERHABA

Önce Talimhane tarafına gittim. Ara sokaklarda polis inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. Biber gazı silahlarının yanı sıra ‘pıs pıs’ diye çok az ses çıkaran bir silah daha kullanmaya başlamışlardı. Ne olduğunu bilmiyordum ama plastik mermi attıklarından şüphelendim. Birkaç dakika sonra 2-3 metre ötemde bir genç o silahtan çıkan plastik mermiyle gözünden vurulduğunda bu silahı da kullanmaya başladıklarından emin olmuştum. Gözünden vurulan genci önce hemen yakındaki eczaneye, ardından ambulansla hastaneye götürdüler.

İSTİKLAL’DE KORKUNÇ ÇIĞLIKLAR

İstikal Caddesi’ne geçtiğimde ise 15 dakikada bir TOMA ve 20 polisle caddeyi baştan başa yürüyüp insanlara saldıran, sonra da ara sokaklara girecek gücü olmadığı için geri çekilen bir polis ekibiyle karşılaştım. Polis her çekildiğinde on binlerce insan ara sokaklardan İstiklal’e geri çıkıyordu. Bu ritüelin 3. ve son tekrarında Ağa Camii’nin karşısındaki dönerciye sığındım. Üst katlara giderek fotoğraf çekmeye çalışıyordum. Dükkanın önüne kadar gelen polisler burada durarak Demirören’in yanındaki sokağı, dönercinin yanındaki sokağı ve Galatasaray Lisesi yönünü dakikalar süren bir gaz bombardımanına tuttu. Bitmek bilmeyen silah sesleri psikolojimizle oynarken caddedeki biber gazı (belki de alerjik astımım nedeniyle) tahammül edemeyeceğim noktaya yükselmişti. Fotoğraf çekmek için camdan çıktığımda polisler silahlarını bana doğru çeviriyordu. Alt katlarda kafeye sığınan insanların aşırı gaz kullanımından nasıl etkilendiğini keşke size gösterebilseydim. Öyle feci ve uzun çığlıklar geliyordu ki artık polisin içeri girerek sığınan insanlara saldırmaya başladığını düşünüyordum.

DSC_0321

BARİKATIN ÖNEMİ

O sırada polis tekrar çekilmeye başladı. Kendime gelmem yaklaşık 10 dakika sürdü. Camdan baktığımda insanlar Galatasaray Meydanı’ndaki panoları İstiklal Caddesi’nin girişine doğru taşıyarak barikat kuruyorlardı. O panolar ilerleyen saatlerde o kadar işe yaradı ki, “keşke her polis saldırısına karşı böyle barikatlar kurulabilse” diye geçirdim içimden.

Barikattaki malzemelerin büyüklüğü, tıpkı arkasındaki kitlenin büyüklüğü gibi her geçen dakika artarken sonunda örgütler çatışma bölgesine doğru görkemli bir giriş yaptı. İlk gördüğüm TKP bayraklı kitleydi. Zaman geçtikçe ÖDP, Halkevleri  üyeleri ve anarşistleri de barikatın arkasında görmeye başladık. İnsanların başlarda tek yaptığı şey polisin aralıksız attığı biber gazlarını geri göndermekti. Ama saldırının boyutu direnişçileri çileden çıkaracak hale gelince arada taş vb. maddeler de atmaya başladılar. Barikatın hemen arkası sürekli devinim halindeydi. Yoğun biber gazına insanlar 5-10 dakika dayanabiliyor, yorulunca arkadaki arkadaşlarıyla yer değiştiriyor ve bu döngü devam ediyordu. İnsanların çoğunda maske, gözlük, baret, eldiven yoktu.

POLİS: HASSİKTİR YA! NAPCAZ OLM DAĞILMIYORLAR?

Bir süre sonra barikatın öbür tarafına giderek barikata polisin gözünden baktım. Muazzamdı. Büyük siyah bir duvar, ve arkasında direnen on binlerce kişi! Polisler aralıksız gaz atarken arada bir geri dönerek meydana rastgele ve yoğun biber gazı atışı yapıyorlardı. Onların yanındayken birbirleriyle konuşmalarına kulak misafiri oldum: “Hass.ktir ya! Napcaz olm dağılmıyorlar?”

AMİR DESTEK İSTEDİ, REDDEDİLDİ

Ayakta durmaktan yorulduğumda tramvay durağının hemen karşısındaki doğalgaz kutusuna oturdum ve hayatımda gördüğüm en büyük eylemi uzaktan izlemeye başladım. Bu sefer de polis amirinin merkezle yaptığı konuşmayı duydum. Amir destek istiyordu ama karşı taraf bu talebi reddediyordu. İstanbul polisi hazırlıksız mı yakalandı, yoksa talep çok yukarılarda bir yerlerde mi reddedildi bilmiyorum ama bunu duymak beni çok mutlu etmişti. Bütün akşam direneceğimiz polislerin sayısı çok azdı, saatlerdir ayakta gaz atmaktan bitkin düşmüşlerdi.

DSC_0308

‘SAVAŞ DURUMUNA GÖRE DAVRANACAĞIZ’

Bu arada kulak misafirliğinden bahsediyorken gece ilerleyen saatlerde iki sivil polisin de şöyle konuştuğuna tanık oldum: “Bu bir savaş durumu abi, ona göre davranacağız”.

Akşama geri dönelim: Dinlendikten sonra meydan tarafına doğru yürürken bir anda yine polisler meydanı gaz bulutuyla doldurdu. Üstelik eylemci de yoktu ortalıkta!

Panik halinde gazın içinde koştum, maskem de olmadığı için ciğerimi kusacakmışçasına öksürmeye başladım. Saatlerdir ayakta çatışmada olmaya daha fazla dayanamayacağımı anlayarak yakınlardaki evime gittim.

Birkaç saat dinlendikten sonra Sıraselviler tarafına gitmeye karar verdim. Polisin arkasından, yani meydan tarafından görmüştüm ama direnişçilerin tarafına hiç geçmemiştim Sıraselviler’de. Çıktığımda cadde beklediğimden daha kalabalıktı. Oraya da polis İstiklal’deki gibi girip çıkmış, ardından bir süre girememişti. Orada da çatışmaları izledim, hastane önlerinde gelen yaralıları fotoğraflarla belgeledim.

YARIN NE OLACAK?

Bu sefer daha fazla yorularak döndüm eve. Neredeyse bütün gün çatışmanın içindeydim ve polise karşı kitlesel olarak direnmek o kadar güzeldi ki, hiç bitmesin istiyordum. Daha önce eyleme katılmadığını bildiğim arkadaşlarım Cihangir sokaklarında cesurca polise direniyordu. Bu kadar kitlesel bir eylem hiç görmemiştim. Az önce twitter’da çok sayıda örgütün yarın da eylem için halkı Taksim’e çağırdığını okudum. Umarım insanlar yarın da polise direnecek enerjiyi bulurlar. Bu biraz da bugün eyleme katılmayan kaç kişinin yarın eyleme geleceğine bağlı.

Yazıyı bitip yatağa gitmeden önce söylemek istiyorum ki hayatımda ilk defa yarın nasıl bir Türkiye’ye uyanacağımı bilmeden yatıyorum. Çok güzel bir hismiş, yıllar süren diktatörlükten sonra çok iyi geldi!

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Türkiye için utanç raporu

Türkiye için utanç raporu

Temiz Giysi Kampanyası adlı uluslararası örgüt hazırladığı “Doğu Avrupa’da tekstil işçilerinin yoksulluk maaşları” adlı raporda Türkiye’deki tekstil sektörünün sömürü koşullarını ve hükümetin bu konuda bir adım atmamasını ifşa etti

ONUR EREM 30.06.2014

https://i0.wp.com/www.emekveadalet.org/wp-content/uploads/tekstil.jpgTemiz Giysi Kampanyası Doğu Avrupa’ya dair yayınladığı 2014 raporunda Türkiye’deki tekstil işçilerinin çalışma koşullarını ifşa etti. Dünya çapında tekstil işçilerinin yaşam koşullarının iyileşmesi için çalışmalar yapan Temiz Kıyafetler Kampanyası (Clean Clothes Campaign) raporu hükümet ve işverenin tekstil çalışanlarını elele nasıl sömürdüğünü ortaya çıkarırken bu tablonun nasıl değişebileceğine dair de tavsiyeler veriyor. İşte 79 sayfalık rapordan satırbaşları:

– Türkiye dünyanın tekstil devleri arasında. Güneydoğu Anadolu’yu ve büyük kentlerdeki Kürt nüfusu ucuz işgücü kaynağı olarak kullanıyor.

– Tekstil ve ayakkabı sektörü ülkedeki en ucuz işgücüne sahip sektörlerden biri. Şirketler, bir ülkede işgücü fiyatı arttığı zaman o ülkedeki atölyelerini kapatıp başka ucuz ülkelere taşınma eğilimindeler.

– Türk şirketleri Kuzey Afrika ve Kafkaslar’da taşeron üretim yaptırıyor, ihracatın içinde tekstilin payı yüzde 10.

– Türkiye’de asgari ücretin yaşanabilir ücrete oranı yüzde 28. Bu oran Malezya (yüzde 54), Çin (yüzde 46) ve Endonezya’nın (yüzde 31) bile altında, neredeyse Hindistan seviyesinde (yüzde 26).

– İstanbul dışındaki illerde, tekstil işçilerinin fazla mesaiye rağmen aldıkları ücret yoksulluk sınırının yüzde 15’i ile yüzde 22’si arasında değişiyor.

https://i0.wp.com/www.borsakeyfi.com/wp-content/uploads/2013/02/tekstil-sektoru1500-tl-maas-300-bin-isci-araniyor.jpgSURİYELİLER DE SÖMÜRÜLÜYOR

– Suriye’deki savaşın ardından Suriyeli göçmenler de sektörde ucuz işgücü kaynağı olarak kullanılıyor.

– Türkiye, bölgede yaşamın en pahalı olduğu ülke. 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 1.000 avronun üzerinde. Bu sınır Gürcistan’da 109, Ukrayna’da 228 avro.

– İşçilerin önemli bir kısmı taşeron, bir kısmı ise taşeronun taşeronu.

– Sendika veya başka türde kolektif örgütlenme yok. İşçiler örgütlenmenin iyi bir şey olduğunu düşünse de işsizliğin yüksek olduğu bir ekonomide patronların sendikalıları kovmasından korkuyor.

– Sağlık, eğitim, barınma gibi temel haklardan yeterince yararlanamıyorlar. Kültürel ve siyasal yaşama hatılım ise neredeyse sıfır.

– Zorla göç ettirilen Kürtler, Türkiye’de en fazla yoksulluğa mahkum edilen ve en kötü koşullarda çalışmak ve yaşmak zorunda bırakılan kesim.

– İşyerlerini denetlemekle görevli devlet çalışanları görevlerini yerine getirmiyor, işverenlerden rüşvet alıyor.

– Ülkede yasal tekstil çalışanı 500 binden fazla. Merdiven altı üretimde ise bunun üç katı, 1.5 milyon kişinin çalıştığı tahmin ediliyor. Türkiye’de aileleriyle birlikte en az 6 milyon kişi tekstil sektöründen etkileniyor.

YILLIK İZİN HAKKI YOK

– İşçilerin yasal yıllık izin haklarını kullanmasına izin verilmiyor.

– Tekstil işçileri için tatil bir hayal. Türkiye’de araştırma yapan görevliler, işçilerin “Tatil bizim için bir hayal. Daha ihtiyaçlarımızı karşılanmadan nasıl tatile gidelim?” dediğini aktarıyor.

– Sektörün çoğunluğunu oluşturan kadınlar genellikle ilkokul mezunu, kente göç etmiş, aldıkları ücret erkeklere göre daha düşük Ayrıca cinsel istismarla karşılaşma ihtimalleri yüksek. Kadınların temel bir gelir için değil, “aile bütçesine katkı” için ikincil bir işgücü olduğu düşüncesi benimsenmiş. Oysa kadınların önemli bir kısmı ailedeki tek çalışan, bekar veya bekar anne. Kadınlar hem işte, hem evde çalışmak zorunda.

– AB, BM ve ILO’nun ‘yaşanabilir ücret’e dair uluslararası anlaşmaları gözardı ediliyor.

Asgari ücret: Taban değil tavan

– İşverenlerin iddia ettiği gibi “düşük maaşlı olsa da iş yaratıyoruz” söylemi geçerli değil. Bu kadar düşük maaşlı işler toplumda yoksulluğu yaygınlaştırıyor.

– Türkiye’deki asgari ücret yavaş yavaş artsa da temel ihtiyaçların fiyatındaki artık asgari ücretteki artıştan çok daha hızlı.

– Asgari ücret bir taban ücret olmaktansa tavan ücret görevi görüyor: Çoğu işçi asgari ücretin altında çalışmaya başlayıp yıllar sonra asgari ücrete kavuşabiliyor ve bu seviye onlar için yıllarca aşamayacakları bir tavan etkisi yaratıyor. Fazla mesaiye kalmadan sigortalı olup asgari ücret alabilmek neredeyse imkansız. Fazla mesai ücretleri ödenmiyor, işçiler yasal sürenin çok üzerinde fazla mesaiye zorlanıyor.

Batman işçi için cehennem

– Batman tekstil sektörü açısından en kötü durumdaki il. Kamu görevlileri İşsizlik oranının yüzde 25 olduğu kentin yurtdışında reklamını “işgücü Çin’den bile ucuz” diyerek yapıyor.

– Ücretlerin düşüklüğü nedeniyle Batman’daki işçiler neredeyse hiçbir haktan faydalanamıyor. Sağlık hakkından faydalanamadıkları için “hastalanmamak için her şeyi yapıyoruz” diyorlar: “Hastalandığımız zaman izin alamıyoruz, alsak da maaşımızdan kesiliyor”. Hastalanma cezası ise ortalama 40 TL.

– Raporun “sömürü atölyeleri” olarak tanımladığı Batman tekstil atölyelerinde H&M ve Zara gibi küresel markalar da üretim yaptırıyor. Ama marka etiketleri aynı dükkanda takılmadığı için işçiler hangi markaya üretim yaptıklarını bilmiyorlar.

– Haftada 60 saate kadar çalışmaya zorlanın işçilerin yüzde 40’ı sigortasız. Sabah 9’da çalışmaya başlıyor, genellikle gece geç saatlere, bazen de sonraki günün sabahına kadar çalışmaya zorlanıyorlar.

– Kentteki Suriyeli göçmenler de ülkenin geri kalanına göre daha kötü. Aylık 400 TL’ye çalışmaya zorlanıyorlar.

Batman Milletvekili Ayla Akat Ata: Özelleştirme bu hale getirdi

Raporda özel bir yer verilen Batman’daki durumu kentin HDP’li milletvekili Ayla Akat Ata ile konuştuk. “Batman’da halkın ana geçim kaynağı tütündü. Tekel özelleştirmelerinin ardından tütün halkın geçim kaynağı olmaktan çıkarıldı, özel tekstil firmalarına çağrılar yapıldı ve Tekel’in boşalttığı binalar onlara kiralandı” diyen Ata, kentteki işsizliğin de bu durumu etkilediğini söylüyor: “Batman’ın resmi nüfusu 400 bin civarındayken gerçek nüfusun 500 bini geçtiği söyleniyor. 2009’da bir soru önergesi vermiştim, kentte 242 bin yeşil kartlı olduğu ortaya çıktı. Kentin durmunu özetliyor aslında. Türkiye’de işsizliğin en yüksek olduğu ilk 5 kentten biridir Batman”. Ata’ya göre işçilerin bu çalışma koşullarından kurtulabilmesi için hükümetin denetleme başta olmak üzere çok sayıda adım atması gerek, ancak taşeronu destekleyen hükümetten bu konuda bir adım bekleyen yok. “Yalnızca Kürdistan’da değil, tüm Türkiye’de sömürünün olmadığı bir ekonomi arzuluyoruz” dese de bir milletvekili olarak ellerinden gelen sınırlı.

İşçiler nasıl başa çıkıyor?

Raporda seslerine yer verilen tekstil işçileri, bu yoksulluk koşullarıyla nasıl başa çıktıklarını anlatıyorlar:

– Kendi istekleriyle fazla mesaiye kalıp haftada 72 saate kadar çalışıyor, böylece birkaç yüz lira daha fazla kazanıyorlar. “Fazla mesai olmadan hayatta kalamayız” demiş bir işçi.

– Köyde yaşayan akrabalarının gönderdikleri veya gecekondularının bahçelerinde yetiştirdikleri yiyeceklerle besleniyorlar.

– Borçlanıyorlar. Çocukların okul harcamaları veya beklenmeyen harcamalar için bankalardan borç alıyor, kredi kartına borçlanıp ödeyemiyorlar. Bankalar onlara yüzde 20 civarında faiz uyguluyor.

– Başa çıkamıyorlar. Bütün bu çabaya rağmen ısınma, barınma, sağlık ve gıda için ihtiyaçları olan parayı kazanamıyor, hastalanıp ölüyorlar.

Temiz Kıyafetler’den tavsiyeler:

– Temiz Kıyafetler Kampanyası, Türkiye Hükümeti’ni asgari ücretleri yoksulluk sınırının yüzde 60’ına yükseltmeye çağırıyor: Çalışanlar ailelerinin gıda, kira, sağlık, eğitim, giyim, ulaşım ve gelecek için birikim yapma ihtiyaçlarını karşılayacak kadar ücret almalı.

– Markalar, taşeronlara ürettirdikleri tekstilin üretim koşullarını incelemeli, örgütlenme yasaklarına karşı çıkmalı, bu şartların sorumluluğunu almalı, şeffaf olmalı.

– Hükümet ve özel sektör, maaşların yaşanılabilir seviyeye nasıl çıkarılacağına dair bir yol planı hazırlamalı.

Çetinkaya: Türkiye’de toplantılar düzenlenecek

Raporu hazırlayan ÖDP Eşbaşkanı ve BirGün yazarı Bilge Seçkin Çetinkaya “Hükümetin bizi ciddiye almayacağı ortada” diyor. Ancak öncelikle amaçları hükümetler değil zaten. Asgari ücretleri yükseltmek çok zor bir hedef, onlar bunun yerine tekstil şirketleri ve markalar tarafından seslerinin duyulmasını amaçlıyorlar: “Uluslararası markalar bu çok maaşlar üzerinden çok yüksek kârlar üretiyorlar. Kamboçya ve Bangladeş gibi ülkelerde ihracattaki önemleri nedeniyle hükümet üzerinde büyük etkileri var. Raporda adı geçen ve Türkiye’deki firmalardan geri dönüşler oldu. Aralarında bu konuda adım atmak, sorunları çözmek isteyenler de var”. Çetinkaya, önümüzdeki aylarda bu konunun tartışılacağı, tekstil işçileri, şirketleri, marka temsilcileri ve çalışan örgütlerinin de katılacağı toplantılar düzenlemeyi planladıklarını açıkladı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hükümetler ‘direniş’i anlatmaktan korkmasa Yunanistan böyle olmazdı

Hükümetler ‘direniş’i anlatmaktan korkmasa Yunanistan böyle olmazdı

Ülkedeki tüm hükümetlerin Yunanistan’ın dışa bağımlı kalmasını istediğini, bu yüzden okullarda Nazilere karşı direnişi anlatmayarak halkın ‘direniş’ kavramını benimsemesini engellediğini söyleyen Manolis Glezos: Faşizme karşı idari hamleler yetmez, ideolojik mücadele de vermemiz lazım

3-02

ONUR EREM – ATİNA 14.10.2013

İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler Yunanistan’ı işgal edip Akropolis’e bayraklarını diktikten yaklaşık 1 ay sonra, 30 Mayıs 1941’de 18 yaşında 2 genç bir gece operasyonuyla o bayrağı indirerek yalnızca Yunanistan’da değil, Avrupa’da faşizme direnen herkese umut verdi. Yunanistan’da halk kahramanına dönüşen bu iki gencin isimleri Apostolos Santas ve Manolis Glezos’tu. Nazilerin bu eyleme yanıtı sert oldu, haklarında idam cezası verildi. Yakalandılar, hapse atıldılar ama idam edilmediler.

Manolis Glezos’un ömrünün 5 yılı sürgünde, 11 yılı hapislerde geçti. Önce Nazi döneminde, sonra iç savaşta ve ardından darbe yönetiminde solcu düşünceleri nedeniyle hapise giren Glezos bugün 91 yaşında ve SYRIZA milletvekili. İlerleyen yaşına inatla hâlâ enerjik, aktif. Sokağın ve protestoların içinde. Öyle ki, 2010 yılında kemer sıkma karşıtı protestolarda yüzüne gelen kimyasal gaz kapsülüyle yaralandı, geçen yılki protestolarda ise yakın mesafeden sıkılan biber gazının hedefi oldu.

Yunan direnişi üzerine kitaplar, Nazım Hikmet’e şiirler yazan, Yunanistan’ın ayaklı tarihi Glezos’u meclisteki ofisinde bulduk:

>> 2. Dünya Savaşı sırasında, iç savaşta ve darbe döneminde faşizmin farklı yüzleriyle karşılaştınız. Bugün ülkede yükselen faşizmi geçmiş dönemlerle karşılaştırdığınızda ne gibi benzerlikler ve farklılıklar görüyorsunuz?

Bugün Yunanistan’da faşizmin yükselmesinin temel nedeni ekonomik krizdir. Krizden önce de bu faşist parti vardı ama seçimlerde yüzde 1 oy bile alamıyordu. Krizin ardından umutsuzluğa düşen insanları kandırmayı başardılar.

Alman işgali döneminde de benzer bir fenomen ortaya çıkmıştı. Almanlar gelene kadar Yunanistan’da bir faşist hareket yoktu ama işgalin ardından işbirlikçi örgütlerini yarattılar. Özellikle işgal nedeniyle kıtlık yaşandığı dönemde faşist örgütler ağlarını genişletti. Yunanistan’da Nazilerle işbirliği için kurulan ilk örgüt ESPO’ydu (Nasyonal Sosyalist Yurtsever Örgüt). Üyeleri arasında hem Yunan hem de Alman faşistler vardı. Nazilerle işbirliği yapmak isteyen Yunanlar bu örgüte katılıyordu. Ayrıca hapishanelere gidip suçluları kendilerine katılmaları karşılığında serbest bırakıyorlardı.

O dönem ortaya çıkan Nazi örgütleri ile bugünkünün söylemleri tamamen aynı. Aynı teoriler, aynı sloganlar…

3-01AHalk bugün Altın Şafak’a karşı direndiği gibi o dönemde de ESPO’ya karşı büyük direnç göstermiş, 1942 yılında ESPO’nun merkezi Yunan direnişçiler tarafından bombalanmıştı. Bugün de halk Altın Şafak merkezlerinin önünde protestolar gerçekleştiriyor.

Yunanistan’da kitlesel katliamlar yaratan Nazi örgütlerinin ideolojik devamıdır günümüzdeki neo-Naziler. Hıristiyan olduklarını söyleyip yaptıklarıyla İsa’yı her gün çarmıha gererler. Yunan medeniyetini savunduklarını söylerler ama medeniyetle alakaları yoktur, aksine yaptıklarıyla Yunan medeniyetini yıkarlar.

Onlara karşı mücadelede yalnızca idari işlemler yeterli değildir. Faşizme karşı ideolojik mücadele de şarttır. Bu mesele, basit bir davayla çözülemez.

>> Siz tarih kitapları yazdınız, faşizme karşı direniş üzerine dersler anlattınız ve eğitim sisteminde faşizm karşıtı direnişin daha çok anlatılması için çaba verdiniz ama Yunan hükümetleri bunu eğitim sisteminin önemli bir parçası haline getirmeyi reddetti, gençlere faşizmin tehlikelerini anlatmayı başaramadı. Bugün Altın Şafak’ın hızla örgütlenebiliyor. Neden hükümetler eğitim sisteminde bu adımları reddetti?

Hükümetler için halkın direnişi öğrenmesi fikri korkutucuydu. Yeri geldiğinde kendilerine karşı direnmelerinden de korktukları için bunu müfredata sokmadılar. ESPO’yu patlatan grup sağcı bir direniş grubuydu, sağcı hükümetler onlar üzerinden Yunan sağını yüceltebilecekken bile direniş fikri onları öylesine korkuttu ki bunu göze alamadılar.

Bir nedeni de Yunanistan’da tüm hükümetlerin dış güçlere bağımlı olması, bağımsız bir Yunanistan istememesiydi. Bu yüzden Yunanistan’ın Nazi dönemindeki direnişini görmezden geldiler. Yunanistan’ın kurtuluşunu sağlayan şey Yunan halkının mücadelesiyken Yunan burjuvazisi ‘Bizi Britanya ordusu kurtardı’ söylemini sahiplendi.

Yunan halkı ulusal kurtuluşunu kazandı ama ulusal bağımsızlığını hiçbir zaman kazanamadı.

>> Yunan kurtuluş hareketinin simgelerinden birisiniz, hükümetin polis aracılığıyla kimyasal gaz fişeği ve biber gazıyla saldırdığı bir simge… Bu saldırılardan ötürü özür dilediler mi?

Ne özrü, bir de üste çıkmaya çalıştılar. İlk saldırının ardından Başbakan Yardımcısı Theodoros Pangolos ‘Evet saldırdık, çünkü Glezos parlamento muhafızlarına saldırıyordu’ diye kendilerini savundu.

Parlamento muhafızlarının amirine gittim, “Saldırdığım asker kimmiş bir göreyim, tanışalım dedim”, güldüler. Çünkü böyle bir saldırı olmadığını onlar da biliyor. Akıl var, mantık var parlamento muhafızlarına nasıl saldırayım?

‘Konuyla ilgili bir soruşturma başlatacağız’ açıklamasından başka olumlu bir adım olmadı. Tabi ki bu soruşturmadan da bir sonuç çıkmış değil.

Saldırıdan sonra ise polis teşkilatı ve çevik kuvvetin yöneticileri beni evlerine davet etti, yanlarında bana saldıran genç polis memurunu getirdiler. Bu genç adam ne yaptığını bilmiyor, ülkesinin tarihini bilmiyor, amirinden aldığı emirleri uyguluyor. Bu yüzden kendisinden şikayetçi bile olmadım. Esas o adama emir veren amirden hesap sormak istiyordum, karşıma çıkarmadılar. Çünkü bu genç polisin aksine polis amiri benim kim olduğumu çok iyi biliyordu.

İkinci saldırıda ise yanımda ünlü şarkıcı Mikis Theodorakis vardı. Syntagma Meydanı’nda saldırıya uğradık. Birlikte parlamentoya geldik, burada bütün milletvekilleri saldırıyı protesto etti. Bu saldırı yüzünden sağlık problemlerim oluştu. Mesela saldırıya kadar bir gün bile gözlük kullanmamıştım, saldırıdan sonra gözlerim düzgün görmez oldu.

Bu iki saldırının kökünde de hükümetin her türlü direnişi bastırmak, kırmak ve yok etmek isteyen ideolojisi yatıyor.

>> Türkiye-Yunanistan ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? İki halkın dayanışmasının artması için neler yapılabilir?

Bugün Türkiye’de yeni bir toplumsal hareket var. Özünde solcu, anti-faşist, toplumsal adalet isteyen bir hareket. Sizlere söylemek istediğim mesaj şu: Ailenizin evinden çıkabilirsiniz, işinizden ayrılabilirsiniz, eşinizden boşanabilirsiniz ama komşunuzdan ayrılamazsınız. Komşu ülke hep oradadır. O yüzden birlikte iyi geçinmek ve birarada yaşamak için çaba harcamalıyız.

Türkiye ve Yunanistan hükümetlerinin yaptıklarını birlikte eleştirmemiz lazım. Çünkü sorun iki halkın birbiriyle ilişkisinden değil. Ege’deki Yunan adalarına gittiğimde Türk azınlıklarıyla dans ediyoruz, sohbet ediyoruz. Sorun halklardan değil, hükümetlerin tutumlarından kaynaklanıyor. Halkların arasındaki iletişimi ve ilişkileri artırmamız lazım. Türkler ve Yunanlar birbirlerini daha iyi anladığı zaman hükümetlerine ortak baskı kurabilir. Böylece karşılıklı silahlanmaya harcanan para insanlar için harcanabilir. Bu mümkün!

‘Tazminat için Almanya’nın peşini bırakmayacağız’

>> Yunanistan’ın Nazi işgali sırasında yaşadığı ölümler, yıkımlar, altyapı hasarları ve yaratılan banka borçları için faiziyle birlikte yüzlerce milyar avroluk maddi ve manevi tazminat talebiniz vardı. Yunanistan’daki davayı kazandınız ama Almanya talebi reddetti. Bu konuda yeni bir hamle planınız var mı?

Bu konuyu hükümetin de sahiplenmesi ve baskı kurması lazım. Mecliste de bu konu üzerine yoğunlaşacak ve uluslararası kampanyalar yürütecek bir partiler arası komite kurulması şart. Avrupa ve Almanya kamuoyunu etkilemek için çaba harcamaya devam etmemiz lazım.

Almanya’ya her gittiğimde görüşmelerimde, üniversitelerdeki konuşmalarımda bu konu gündeme getiriyorum. Almanya solunun önemli bir kısmı da bize destek veriyor.

Ama ekonomi bakanımız çıkmış ‘Bu konuda baskı yapmanın zamanı değil’ diyor. Yunanistan halkı ve siyasetçileri olarak bir bütün halinde baskı oluşturmadan bunu başarmamız kolay değil.

Söyleşide bana yardımcı olan SYRIZA Uluslararası İlişkiler ve Barış İşleri Başkanı Panos Trigazis’e teşekkürler.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın