Finans sektörü devletleri ele geçirirken…

Finans sektörü küresel bankacılık sistemi krizinin ulusal kamu harcaması krizine dönüştürülmesi bir yandan hükümetleri neo-liberal politikalar uygulama zorlarken diğer yandan anti-kapitalist hareketleri değil milliyetçiliği güçlendiren bir retorik yaratıyor
KEES VAN DER PJIL*
BirGün için çeviren: ONUR EREM
Neo-liberal proje gözlerimizin önünde çökerken karşısında ciddi bir demokratik hareket olmaması, neo-liberal kapitalizmin güçlendiği ve yerini sağlamlaştırdığı sanrısına yol açıyor. Kapitalizmin son büyük krizi 1979’da Birleşik Krallık’ta Thatcher’ın ve 1980’de ABD’de Ronald Reagan’ın seçilmesi sonucu küresel neo-liberalizmin yükselmesi ile atlatılmıştı. O tarihe kadar Avrupa toplumları bu tarz bir ekonomik yapıyı reddetmişti. Siyasetçiler de neo-liberal projenin temelinde yatan finansal serbestleştirmenin uzun vadede işe yaramayacağına inanıyordu.
KAPİTALİST ÇEVRE MERKEZİ TAKLİT EDER
Ancak Nikos Poulantzas’ın 1973’te söylediği gibi, bütün kapitalist devletler rekabetten kopmamak için en gelişmiş merkez devletlerin pratiklerini kendi ülkelerinde de uygulamak zorundadır. Bu nedenle Fordist kitle üretim endüstrisi, savaş sonrası liberalizm tarafından devlet gözetiminde yerinden edildi. Craig Murphy ve Enrico Augelli bu dönemde, neo-klasik ekonomide eğitim almış insanların, çok da farkında olmadan neo-liberalizmin kitlesel temeli; Mayıs 1968’deki hareketlerin bir parçası olan hedonist kültürün ise neo-liberal dönüşümün kültürel temeli haline geldiğini yazmıştı.
Neo-liberal finansallaşma bir Anglo-Amerikan projesidir. Tarihsel olarak toplumsal gelişmeleri devletlerin yönlendirdiği ülkelere karşı İngiltere ve ABD’ye daimi bir avantaj sağlama amacını taşır. Liberal Batı’ya direnen ‘rakip devletler’ özellikle de ikinci nesil ağır sanayi döneminde güçlenen Almanya, Japonya, Avusturya ve İtalya, küresel sermayenin merkezleri olan Wall Street ve the City (Ç.N.: Londra’nın Wall Street’i olan, kentin ortasında yer alan finans merkezi) ile rekabete girebilecek sermayeye sahip değildi. Bu ülkelerdeki yatırım bankaları, devletin himayesindeki ulusal endüstrilerle kaynaşarak Rudolf Hilferding’in 1910’da söylediği gibi “finans kapital” haline gelmişti.
1980’lerden itibaren trend, banka-endüstri birleşimini ayırarak finansı serbestleştirmek oldu. Anglo-Amerikan neo-liberal hamle bü iki ülkenin devlet/toplum yapıları, mülkiyet odaklı siyasal kültürü ve finansal açıdan güç kullanmaya hazır olmaları nedeniyle onlar için kârlıydı. Anglofon Batı’nın finansı serbestleştirmedeki bu yapısal avantajları o ülkelere neo-liberal dönüşümde üstünlük verdi. İşçi sınıfı ile uzlaşılarını sonlandırmadaki sertlikleri de buna katkı sağladı. Bu uzlaşının bitmesinin ardından Britanya’daki madenciler ve ABD’deki hava kontrolörlerinin grevleri, sınıf mücadelesinin tekrar canlanmasına yol açtı. Bu kıpırdanmalarla başlayan ve dünya çapına yayılan küreselleşme karşıtı eylemlerin sistemi tehdit eder hâle geldiği dönemde gerçekleşen 11 Eylül saldırıları ise bu hareketlerin durulmasına neden oldu.
Kıta Avrupasındakiler de dahil olmak üzeri İngiltere ve ABD ile rekabet eden ülkeler ise neo-liberal sisteme adapte olurken çok daha acılı yollardan geçmek zorunda kaldılar. Yeni yüzyılın ilk on yılında Almanya neo-liberal politikaları kabul ettirebilmek için işçi sınıfına ciddi saldırılar düzenledi.
KRİZE RAĞMEN SEKTÖRE DOKUNULMADI
Hollanda, Almanya ve Fransa bankaları şaibeli ‘zehirli fon’ pazarında büyük oyunculardı. Spekülatif hareketlerde önemli payları vardı. 2007-8 krizinde transatlantik para akışının kesilmesi Atlantik’in iki tarafındaki bankaları da etkiledi.
Mayıs 2009’da Londra’da gerçekleşen G-20 toplantısında krizin bir bankacılık krizi olduğu kabullenildi. Ama bankalar ve açgözlülükleri hakkındaki güçlü söylem bile finans sisteminin düzenlenmesini ve denetlenebilir olmasını sağlayamadı. Böylece bankaların ulusal ve uluslararası politikalar üzerindeki gücünü bir kez daha görmüş olduk.
François Chesnais, Gayrimeşru Borçlar kitabında şöyle der: “2007-8 döneminde bankalara ve yatırım fonlarına yapılan büyük yardımlar ve aktarılan devasa kaynaklar bankaların, endüstri gruplarının ve yatırım fonlarının sahiplerinin ve hissedarlarının toplumsal ve siyasal güçlerini gösteriyor. Bu kurtarma operasyonunun başarısı, onların tahakkümlerinin devam etmesine yol açtı.”
BANKACILIK KRİZİNDEN BORÇ KRİZİNE
Avro bölgesindekiler de dahil olmak üzere hükümetlerin, bankaların zararlarının büyük kısmını üstlenip onları ulusal borçlara çevirmesi bankacılık krizinin ulusal borç krizine dönüşmesine neden oldu. Hükümetler, halklar borçlandırılmıştı ama kimin umurunda! Bankalar kurtuldu ve kriz bankacılık sisteminin krizi olmaktan çıkıp hükümet harcamalarının krizi olarak algılanmaya başladı. Böylece hükümetler harcamalarını kısarak neo-liberal politikaları benimseye zorlandı. Bu durum, zaten neo-liberal politikaları uygulamak için can atan siyasetçiler için bir bahane görevi gördü. Bir banka yöneticisinin söylediği gibi, “bankaları kurtarmamız lazım” demektense “Yunanistan/Portekiz/İspanya’yı kurtarmamız lazım” demek bir siyasetçi için çok daha avantajlı.
Krizden önce, 2007’de en zengin 10 ülkenin kamu borcunun GSYH’ye oranı yüzde 78 iken bu oranın 2014’te yüzde 114 olması bekleniyor. Costas Lapavistas’ın kısa zaman önce avro bölgesi krizi hakkında yazdığı kitaba göre sadece Avrupa Birliği ülkelerinin borçları 2009 yılında bir trilyon avro arttı [Ç.N.: Bu artış, Türkiye’nin yıllık GSYH’sinin yaklaşık 1.5 katı].
Bankaların zararlarının kamu borcuna dönüştürülmesi spekülatif sermayenin tekrar dirilmesini sağladı. Başta FED olmak üzere merkez bankalarının finans sitemine enjekte ettiği para, yatırımcıların tekrardan kârlı yatırım aramaya başlamasına yol açtı. Batmakta olan sigorta şirketi AIG’e aktarılan devasa kaynağın birkaç ay sonra ABD ve AB’li yatırım bankalarının elinde toplandığı ortaya çıktı.
NEO-LİBERALİZM ‘ŞOK’ İLE GELDİ
Bankacılık krizinin hükümet harcaması krizine dönüştürülmesi, sosyal devlet uygulamalarına dair kalıntıların çok sayıda ülkede tamamen yok edilmesine yönelik girişimleri meşru kıldı. Ekonomik “şok terapisi” Güney Avrupa ülkelerini liberal sisteme dahil etmek içindi. Yunanistan’da maaşlar 1970’lerin seviyesine gerilerken sermayenin talepleri doğrultusunda ülkede yabancı yatırımcılar için serbest ticaret bölgeler yaratıldı, kamu sektörü özelleştirildi ve sosyal politikalar sonlandırıldı. Kuzey Avrupa ülkelerinde ise ‘tembel’ Güney Avrupa ülkelerine karşı popülist söylemler halkın algısını bankacılık krizinden ‘tembel ülkeler krizi’ne çekmekte başarılı oldu. Siyasi yelpazenin farklı noktalarındaki hareketler, bu ülkelere yapılan yardımların kesilmesi çağrılarında bulundular. Öyle ki Felemenk gazetelerine göre Hollandalı turistler Yunanistan’daki kafelerde yiyip içtikten sonra “biz size zaten para ödedik” diyerek hesap ödemeyi reddetmeye başladılar.
Bu söylem uluslararası alanın ötesine geçerek ülke içinde de kullanılır oldu. İtalya ve Belçika’nın zengin kuzey bölgeleri, paralarının güney bölgelere harcanması nedeniyle ayrılıkçı söylemler geliştirdiler. Belçika’nın güneyindeki Valonya bölgesinde sosyalist partiler ve sendikaların neo-liberal politikalara karşı geliştirdiği direnç kuzeydeki ayrılıkçıların çabalarını arttırmasına neden oldu. Toplumsal ve ekonomik politikalar hakkında mantıklı bir tartışmanın konusu olması gereken şeyler milliyetçi söylem tarafından ayrılık bağlamında tartışılır oldu. Avrupa genelinde neo-liberal popülizmin aynı yolu izlemesi, farklı ülkelerde AB’den ayrılmak isteyen hareketlerin elini de güçlendirdi.
ANTİ-KAPİTALİST SÖYLEM KARŞISINDA
MİLLİYETÇİ SÖYLEM YARATILIYOR
Böyle bir tablo karşısında herhangi bir demokratik hareket kendini zor bir pozisyonda bulacaktır. Çünkü siyasal tartışma ulusallaştırılırken sınır ötesi sınıf dayanışması arka planda kalıyor. Kriz derinleşirken bankacılık krizinden hükümetlerin borç krizine dönüştürülmesinin siyasal izdüşümleri son derece önemli. Bankacılık krizi, karanlık finans dünyasına tepki duyan anti-kapitalist hareketlerin büyümesini sağlar. Ama bunu bir ulusal borç krizine çevirmek milliyetçi, göçmen düşmanı, önyargı temelli söylemleri ve hareketleri güçlendirir. Böylece hem “ülkeleri kurtarıyoruz” derken aslında o ülkelere karşı spekülasyon yaratan bankalar kurtarılır, hem de halklar birbirine düşman edilerek uluslararası işçi sınıfı dayanışması engellenir.
Artan uluslararası şiddet ortamında, bu uygulamaların siyasal sonuçları göz ardı edilmemeli. Hem finans sektörünün devletleri nasıl ele geçirdiğini kitlelere ifşa eden girişimlere, hem de – daha zor olsa da – kriz dönemi toplumlarının ‘öteki’lere karşı stereotipleri yayarak önce şiddete sonra da savaşa yol açtığını kitlelere anlatacak girişimlere acilen ihtiyacımız var.
* 1947 doğumlu Felemenk siyaset bilimci, ekonomist ve uluslararası ilişkiler uzmanı. Sussex Üniversitesi Küresel Çalışmalar Okulu profesörü ve Küresel Siyasal Ekonomi Merkezi üyesi. Transatlantik Yönetici Sınıfının İnşası, Uluslaraşırı Sınıflar ve Uluslararası Ekonomi, Soğuk Savaş’tan Irak’a Küresel Çekişmeler ve çok sayıda başka kitabın yazarı.

Reklamlar

About onurerem

journalist @ birgün newspaper. twitter.com/onurerem
Bu yazı Çeviri içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s