‘Vicdani redde karşı olanlar önce retçileri dinlesin, sonra konuşalım’

Asker Doğmayanlar kitabının yazarı Pınar Öğünç: Vicdani retçiler kendilerini o kadar itiraz edilemeyecek, insani ve hakiki noktalardan anlatıyorlar ki… Onlara karşı olanlar önce retçilerin dinlesin, sonra konuşmaya başlayalım

ONUR EREM onurerem@birgun.net

Kimi anaşist, kimi Müslüman, kimi de kışlada şüpheli bir şekilde ölen bir askerin babası… Gazeteci Pınar Öğünç’ün çok farklı geçmişlere sahip, ayrı yollardan gelip vicdani rette buluşan 15 kişinin hikayesini aktardığı Asker Doğmayanlar kitabı geçen hafta yayınlandı. Öğünç ile kitabın hazırlanışı, Türkiye’deki militarizm ve toplumun vicdani ret algısı üzerine konuştuk:

>> Kitabın giriş yazısında “Yaşanan hukuksuzluklar nedeniyle Balyoz ve Ergenekon davaları gerçek bir militarizm tartışması yürütülemedi” diyorsunuz. Eğer bu hukuksuzluklar yaşanmasaydı militarizm tartışması yürütülebilir miydi sizce?

İhtimali vardı. Düzgün yürütülen bir soruşturma ve yargılama süreci yaşansaydı mümkün olabilirdi. Türkiye o fırsatı kaçırdı. Acıklı olan bir başka şey de hukuksuzluklardan konuşulurken içindeki militarizm uyanan insanlar olmasıydı.

>> Bu fırsat bir daha gelir mi?

Şu anda içinde “militarizm” hiç geçmeyen bir kamplaşma oluşmuş durumda. Bilmiyorum o aşamaya tekrar gelebilir miyiz. Toplumlar kendini sürekli yeniler, göreceğiz.

>> Vicdani ret kavramıyla ilk olarak ne zaman tanıştınız?

Birçok vicdani retçi kendi hikayesi içinde ilk önce böyle bir karar verdiğini, sonradan adını koyduğunu anlatıyor. Bu çok ilginç aslında. Çok daha sonra ‘bunun bir adı varmış’ diyenler var. Bunu fark etmelerine yol açan da genellikle o kibrit kutusu kadar, küçücük gazete haberleri. Konuştuğum o kadar fazla insan Osman Murat Ülke’nin davasını andı ki. Sanırım benim de duyduğum ilk retçi oydu. İlgimi çeken bir politik beyandı. Zaman içinde fikrin altını dolduruyor insan. Ama bu kitabı hazırlarken de çok şey öğrendim. Yalnızca anti-militarizme değil, hayata dair de… Zaten vicdani reddin güzel olan yanı, felsefi bir çağrısının da olması. Bu beyanla hayatınızı bir tutmayı, devlet ve bireylerle ilişkinizi ona göre kurmayı öneren bir politik duruş.

>> Militarizme dair düşünceleriniz neler? Sizi bu kitabı hazırlamaya yönelten şey neydi?

DSC_0018Her şeyden önce bir yurttaş olarak militarizmle ilgili meselem var. Kendi jargonundan konuşarak söyleyeyim, militarizmin bir sürü cephesi ilgimi çekiyor. En görünür anlamıyla askeri okullardaki hak ihlalleri de, subayların daha yeni 10 yıla düşen mecburi hizmet süresi de, bütün o kapalı kutunun içinde dışarı çıkamayan her türlü hak ihlali de, vicdani ret de, savunma harcamaları da, OYAK diye bir kurumun olması ve salça üretmesi de… Dünyanın en saçma şeyi değil mi? Salçayla birlikte memleketin çimentosunun bir kısmını da orduya bağlı bir kurum üretiyor. Bir de hiç kendini gösteremyen militarizm var. Bu mekanizmanın gücü karşısında vicdani ret tek başına dikildiğin büyük bir hareket gibi geliyor bana: Çok samimi, politik, dönüştürücü.

Bu kitap için konuştuğum bazı vicdani retçileri tanıyordum daha önce bu konuda yazdığım için ama böyle uzun uzun söyleşmek başka bir şey oldu. Derdim hem meramlarını kendi cümleleriyle anlatabilmeleri, hem de bizim doğrudan militarizmle ilişkili görmediğimiz hayat alanlarını serebilmeye çalışmaktı. Mesela 15 yaşında vicdani reddini açıklayan ve muhtemelen dünyanın en genç vicdani retçisi İlyada Erkuş’un vicdani reddini açıklamadan önce liselerdeki ilk kantin boykotunu düzenleyen ekipte olması tesadüf değil. Oralardan geçtiği için Ceylan Önkol’u anarak ret beyanında bulunuyor. Ya da mesela davalar nedeniyle en çok ismini duyduğumuz retçilerden Mehmet Tarhan’ın okuldan mezun olmuş genç bir veteriner olarak doğuya mecburi hizmet için gönderilmiş olması ve 90’ların başında Diyarbakır’da Lice yakılırken bulunmuş olması… Bütün o 90’lar karanlığının içinde genç bir insan olarak var olmasının da sonradan gireceği yola etkisi var.

>> Konuşacağınız vicdani retçileri neye göre seçtiniz? Farklı akımlardan gelen retçilere yer vermeye mi önem verdiniz yoksa en dikkat çekici hikayelere mi odaklanmak istediniz?

Vicdani ret çok kişisel bir beyan. Herkes altını farklı şekillerde doldurarak o noktaya gelebilir. Ben de mümkün olduğunca o farklı motivasyonları gösterebilecek isimler olmasını diledim, ki vicdani redde çok uzak veya önyargılı biri okuduğunda aslında ne kadar renkli bir politik dünya ve söz alemi olduğunu fark edebilsin. Girişte de yazdım, bu kitap görüşemediğim her vicdani retçi kadar eksiktir. Herkesin hikâyesi farklı çünkü.

>> Gelecekte bu kitabı yeni vicdani retçilerle genişletmeyi düşünüyor musunuz? Gelecekte başka çalışmalarınız olacak mı vicdani retle ilgili?

Genişletmek açıkçası üzerinde düşündüğüm bir fikir değil. Bu mesele üzerinde yazmaya devam edeceğim çünkü önümüzde çok şey var: Vicdani retle ilgili yasal düzenleme, kamu hizmetinin neye benzeyeceği, total retçilere ne olacağı. Vicdani ret hakkının olduğu çoğu Avrupa ülkesinde temel tartışma bunun üzerinden yürüyor. Total retçiler sivil hizmetin de militarizme hizmet ettiğini düşünüyor. Bunlarla birlikte profesyonel orduyu da tartışacağız.

>> Vicdani ret kavramıyla tanışmamış insanlara Asker Doğmayanlar’ı nasıl anlatmak istersiniz?

DSC_0015Hep sıkıştırılmak istenen algı vicdani retçilerin zorunlu askerlikten kaçtığı şeklinde. Bu insanlar ‘Off askerlik çok ağır’ diyerek ya da tembelliklerinden bu kararı vermiyor. Hayatın birçok alanına giren militarizme dair sözleri var. Bu kitap onu anlatabilsin isterim. Şimdi başka bir evreyi konuşuyor olabiliriz ama bu ülkede yıllarca zorunlu askerlik demek savaş ve çatışma demek oldu. Bütün torpillerin ‘doğu çıkmaması’ için kullanıldığı bir dönemdi. O sıcak dönemde doğrudan bu savaşa dair tavır almış retçileri tanımaya vesile olsun isterim. En önemlisi vicdani retçileri kendi cümleleriyle dinlemelerini isterim. Bu söyleşiyi de okumayı bıraksınlar, vicdani retçileri dinlesinler. O kadar itiraz edilemeyecek insani ve hakiki noktalardan anlatıyorlar ki… Ondan sonra konuşmaya başlayalım.

İnsanları etkilemek istiyorum, ceza alabilirim ama bunu düşünmüyorum

>> Vicdani ret konusunda hem köşenizde hem de bu kitapta yazdıklarınızla halkı askerlikten soğuttuğunuzu düşünüyor musunuz? Halkı askerlikten soğutmak, askere gidecek insanların fikrini değiştirmek istiyor musunuz?

318. maddedeki soğutma fiili artık kalktı aslında ama içerik aynı. İnsan olarak da, gazeteci olarak da bir fikri dikte etmeyi tuhaf bulurum. Bu yasa maddesi en başta böyle bir önkabul üzerine kurulmuş. Bu minvalde laf edenin düşünce ve ifade hürriyetini ihlal ettiği gibi, karşı tarafınınkini de yok sayıyor, zekasını, algısını, muhakeme yeteneğini küçümsüyor. Kendi başına karar veremez gibi. Ben bu kitap vesilesiyle, gerçek insanlar üzerinden militarizmi, vicdani reddi anlatmaya çalışıyorum. Okuyanların fikirlerini değiştirebilmesi, bazı şeyleri bir kez daha düşünmesi elbette ki gönlümden geçendir.

>> Asker Doğmayanlar kitabı nedeniyle size dava açılabileceğini, ceza alabileceğinizi düşünüyor musunuz?

Türk Ceza Kanunu’nun 318. maddesi düşünce ve ifade özgürlüğünün önünde öyle bir ayıp ki. Bir yandan da keyfiyetle işletilen bir madde. İsterlerse açabileceklerini, istemezlerse açmayacaklarını biliyorum ama bu düşünülerek iş yapılmaz. Önemli olan militarizmle birlikte, onun muhafızı gibi yasalara sokulmuş olan 318. maddeyi de tartışmaya açabilmek.

>> Kendinizi vicdani retçi olarak tanımlıyor musunuz?

Ben vicdani retçi değilim, bu hakkı savunmak için vicdani retçi olmaya da gerek yok zaten. Vicdani reddimi açıklayabilirdim de, ama bunun kitapla ilgisi yok.

Önceki çalışmalardan farklı olmasını istedim

>> Daha önce vicdani ret konusunda yazılmış kitaplar olmuştu. Sizin kitabınız önceki çalışmalardan nasıl farklılaşıyor?

Daha önceki kitaplar daha akademik çerçevede, kuramsal bir bakış açısıyla ya da tarihsel dökümüyle ele alıyordu vicdani reddi. Retçilerin kendini anlatabildiği gazete, dergi söyleşileri, belgeseller de var. Sonuçta dünyanın en acayip işini yapmış değilim ama bu retçilerin söz aralıklarını daha geniş tutabildikleri bir iş oldu. Bir de ismi daha önce hiç duyulmamış vicdani retçilere de yer veriyor bu kitap. Bazı retçiler davaları nedeniyle, haklı bir şekilde daha çok yer almıştı medyada. Bu isimler dışında, yargısal cendereye hiç girmemiş ama sosyal olarak bunun sonuçlarını yaşayan yüzlerce vicdani retçi var bu ülkede. Bu yüzden sadece sivrilen isimlerden oluşan bir kitap olmamasına gayret ettim.

Toplumdaki vicdani ret algısı yıllar içinde değişti

>> Yıllardır medyada yer alan biri olarak vicdani ret konusundaki tartışma atmosferinin zaman içinde nasıl değiştiğini düşünüyorsunuz? Bugün geldiğimiz nokta bir ilerleme sayılabilir mi?

Toplumların evrilişine baktığınızda 4-5 yıl çok küçük zaman dilimleri gibi gelebilir ama sadece bu zaman dilimlerinde bile retçilere atfedilen o ‘marjinal’ sıfatının gittikçe zayıfladığını gelen okur tepkilerinden de görüyorum. Bu fikre karşı olanların çok temel yaklaşımlardan biri ‘kimse askere gitmezse kim şehit olacak?’. Bu o kadar temel bir soru ki, bunu vicdani redde karşı olan birinin sorması ve tartışmaya buradan başlamamız çok güzel aslında. Ya da vicdani retle ilgili bir TV programında sanırım emekli bir asker söylemişti ‘Böyle bir hak olursa kimse gitmez ki askere’ diye. E, bunu düşünelim o zaman, çok doğru söylüyor. Algıda bir değişiklik olduğunu yazdıklarıma gelen tepkilerde de açıkça görüyorum. Onun dışında son dönemde kışlalardaki ölümlerin, keyfi muamelelerin, asker intiharlarının gündemleşmesi de önemli bir faktör oldu. Kitapta da var, oğlunu bu şekilde kaybeden bir baba da vicdani reddini açıklayabiliyor. Hayri Kamalak çok önemli bir iş yaptı. O konuşurken, bize susmak düşer. Çünkü oğlunu davullu zurnalı yollamış bir insan. Gerçekten hepimiz susalım ve onu dinleyelim.

‘Destek vermek isteyenler derneğe üye olabilir’

>> Vicdani ret mücadelesine destek vermek isteyenlere ne gibi tavsiyeleriniz olur?

Bu yıl 15 Mayıs Dünya Vicdani Retçiler Günü’nde kurulan Vicdani Ret Derneği’ne üye olmalarını tavsiye ederim. Dernek vicdani ret mücadelesi için çok önemli. Desteklemek için vicdani retçi olmaya da gerek yok.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

İslamcılık ve insan hakları ters mıknatıslanma yapar

İran Devrimi’nin ardından 1982 yılında Paris’e kaçmak zorunda kalan İlerici Avukatlar Grubu’nun kurucularından Karim Lahidji İran’ın geçmişini ve bugünü kıyasladı, ABD’nin İran halkına etkisini değerlendirdi ve İslamcılığı eleştirdi: İslamcılığın olduğu yerde insan haklarının olması mümkün değil

ONUR EREM onurerem@birgun.net

FOTOĞRAFLAR: SERBAY MANSUROĞLU

DSC_0400Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu Kongresi için İstanbul’da bulunan Karim Lahidji, İran’daki ilericilerin ve rejim karşıtlarının simgesi haline gelmiş bir avukat. Şah döneminde İlerici Avukatlar Grubu’nu kurarak 1975 yılında hükümeti Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmesi’ni imzalamak ve cezaevlerini denetime açmak zorunda bırakan Lahidji İslam Devrimi’nden sonra da insan hakları odaklı avukatlık yapmış ve rejimin ‘devrim karşıtı’ dediği insanları savunduğu için yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştı. 1984 yılında Paris’te kurduğu İran İnsan Haklarını Savunma Derneği’nde gösterdiği faaliyetler ile 1990 yılında Human Rights Watch’ın İnsan Hakları Ödülü’nü kazanan ve 1998 yılında Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu’nun Başkan Yardımcısı seçilen Lahidji ile kişisel hikayesini, İran’daki insan hakları mücadelesinin dünü-bugününü, ABD yaptırımlarını ve İslamcılık-insan hakları ilişkisini konuştuk:

>> İnsan hakları mücadelesine nasıl başladınız?

Tahran Hukuk Fakültesi’nden 1958’de mezun olduktan sonra Şah rejimine muhalefet eden aktivistler arasındaydım. Bu nedenle birkaç kere tutuklandım. 1965’te avukatlık lisansımı aldıktan sonra insan haklarına odaklanarak rejimin mağdurlarının avukatlığını yaptım.

O dönemde barolar bağımsızdı, Şah’ın kontrolü yoktu. Şah rejiminde siyasete bulaşmadığınız sürece insan hakları açısından çok sorun yaşamazdınız. Kişisel, özel, profesyonel özgürlükler gelişmişti. Bu sayede mesleğimde ilerleyebildim.

Rejimin son 2 yılında bazı değişiklikler oldu. Avukatlar daha belirgin bir rol almaya başladı, örgütler kurdu. Tahran’da İnsan Hakları Derneği de kuruldu. Bu faaliyetlerim nedeniyle biraz daha baskı hissetmeye başladım ama bugünden bakınca onlar baskı değilmiş.

İslam Devrimi’nin ardından bana ‘çifte bakanlık’ teklif edildi. Hem hukukçu olduğum için Adalet Bakanlığı, hem de üniversitede ders verdiğim için Eğitim Bakanlığı. Ama rejime aidiyet hissetmediğim ve bağımsızlığımı korumak istediğim için bu teklifleri reddettim.

3 başka hukukçu ile birlikte yeni İran anayasası için taslak hazırladık ama sonuç alınamadı. Mollalar bizden istediği taslağı kabul etmedi.

1981 yılına kadar faaliyetlerimi sürdürdüm. Mayıs 81’den itibaren baskılar başladı. Seküler, laik gruplarda yer alan herkese karşı vardı bu baskılar. 1980’de dincilerin kontrolüne giren Adalet Bakanlığı’nda çalışanların işinin yüzde 80’ine son verilmişti. Yeni Adalet Bakanlığı bizim çalışmalarımızı sonlandırmak için elinden geleni yapmaya başladı. Baroyu da baskı altına aldılar. Bütün adalet sistemini ve baroları İslamcılaştırmak için verdikleri yoğun çabalar sonuç getirdi. Fişleme çalışması başlattılar, hepimize potansiyel suçlu, rejim karşıtı, devrim karşıtı ilan ettiler. Çocuklarımın okuduğu Fransız okuluna devlet tarafından el konuldu ve ‘insanları batılı davranmaya ittiği’ gerekçesiyle kapatıldı.

Önce İslami Mahkeme benim de dahil olduğum 60 kişinin avukatlık belgesini iptal etti, böyle bir yetkisi olmamasına rağmen. Bunu sadece baro yapabilirdi ama yasaları dinlemediler. Mayıs 1981’de de gerekçelerle hakkımızda tutuklama emri çıkardılar. Bütün varlığıma el konuldu: Büroma, eşyalarıma, banka hesaplarıma…

İSLAM REJİMİNDEN KAÇTI 12 EYLÜL REJİMİNE GELDİ

9 ay yeraltında yaşadıktan sonra Azerbaycan sınırı üzerinden dağlarda 4 gün yürüyerek Van’a vardım. Geldiğimde Türkiye’de de felaket bir ortam vardı, darbe rejimi devam ediyordu. Yollarda sürekli aramalar vardı ve ben kaçak bir göçmendim. Otobüste saklanarak Ankara’ya, oradan İstanbul’a ve sonunda Paris’e geldim.

>> İran’da kalmış olsaydınız başınıza ne gelirdi?

Kesinlikle idam edilirdim. Benim gibi düşünen neredeyse herkesi idam ettiler.

>> İran’ın çok farklı dönemlerini yaşamış bir insan olarak Şah dönemi, devrim sonrası dönemi ve bugününü karşılaştırdığınızda insan hakları açısından ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?

Devrimin ardından 15 yıl boyunca, 95-96’ya kadar ‘insan hakları’ndan bahsetmek rejim karşıtlığı, batının provokatörlüğü olarak görülüyordu. Sadece 1988’de 2 ay içinde 3 bin kişiyi idam ettiler düşünceleri yüzünden!

DSC_04017 yıl süren İran-Irak savaşı döneminde batılı ülkelerle ilişkisi ekonomik olarak da politik olarak da çok kötüydü. Savaşın ardından İran Başkanı Rafsancani bir açılım yapmak istedi. Onunla beraber durum biraz yumuşadı. Doğrudan insan haklarından bahsedilemediyse de çocuk hakları, kadın hakları gibi konular yavaş yavaş tartışılmaya başlandı.

1997’deki seçimde ise bağımsız aday Muhammed Hatemi başkan seçildi. O da açılımı devam ettirmek istedi ama engellendi. Örneğin basını tamamen özgürleştirdiyse de başkandan daha fazla güce sahip olan dini liderlik ile sorunlar yaşadı. Hatemi’nin izin verdiği gazeteler birkaç hafta içinde dini otoriteler tarafından kapatılıyordu.

2005’ten sonra başlayan Ahmedinejad dönemi ise tam bir geçmişe dönüş oldu. Halk üzerindeki baskılar Hatemi dönemine göre epey arttı. 2009 seçimlerinde protestoculara nasıl saldırıldığını hatırlıyorsunuzdur, 4 ayda 6 bin insan tutuklandı, 100 kişi öldürüldü. Yani kısaca insan hakları açısından 1990’lar görece iyiydi, devrim sonrası dönem ve bugün ise felaket.

>> İran’da bu yaz başkanlık seçimi yapılacak ve çok sayıda adayın seçimlerde yarışmasına izin verilmemesi tepki çekti. Bu yaz da benzer protestolar bekleyebilir miyiz?

Hayır. O dönemde protestoları örgütleyen ne kadar insan varsa hapse atıldı, aydınlar, halkı etkileyecek insanların hepsi ya hapiste ya sürgünde. Çağdaş avukatlar ve gazeteciler de 6-13 yıl arasında değişen cezalar aldılar. İnsanlar artık korkuyor. Son seçime görece reformist adayların girmesine de izin verilmişti ve o adaylara oy verenler seçimi protesto etmişti. Bu sefer adaylığı onanan 8 kişi de dini liderliğe tamamen bağlı insanlar. 2 hafta önce 600 kişi aday olmuştu, aralarında Rafsancani de vardı ama dini liderliğin atadığı 6 molladan oluşan Anayasa Muhafızları Konseyi sadece 8 kişinin adaylığına izin verdi. Üstüne de halkın korkularını ekleyince bu sefer protesto olmayacağını düşünüyorum.

>> İran’ın insan hakları karnesini düzeltememesinin nedeni mollaların yanlış politikaları mı, yoksa İslamcılık insan hakları ile bağdaşamayacak bir ideoloji mi?

İslamcılığın insan haklarıyla bağdaşması mümkün değil. Çünkü iktidar yalnızca halka aittir, iktidarlar meşruiyetini tanrıdan değil halktan alır, lâkin İslamcılar bunu kabul etmez. Yasama, yürütme ve yargıyı örgütlerken halkın iradesini değil tanrının iradesini önemserler. Kendilerinden olmayanlara ayrımcılık yaparlar, halkın şeriatla bağdaşmayan taleplerine kulak asmazlar – hatta cezalandırırlar. Kadınların giyimine bile karışır, kadını baskı altına alırlar. Bu nedenle nerede olursa olsun İslamcı bir iktidar insan haklarına da demokrasiye de saygı gösteremez.

BUGÜN İRAN’DA YAŞAMA HAKKI BİLE SAĞLANAMIYOR

>> İran’da hükümet ABD ile yaşadığı gerilimi insan haklarını daha da kısıtlamak için kullanıyor mu? Ekonomik ambargo insan haklarını da etkiliyor mu?

Tabii ki, ikisi de var. Siyasi muhalefeti ABD ile işbirliği yapmakla suçlayarak sindirdiler. Bütün solcuları ABD ile işbirliği yapmakla suçluyorlar!

Ekonomik ambargo ise yoksul kitleleri o kadar kötü etkiliyor ki… Bugün İran’da 15 milyon kişi yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bu toplam nüfusun yüzde 20’si demek. Gençlerin yüzde 40’ı işsiz. Enflasyon yüzde 60. Böyle bir ekonomide insanların en temel hakkı olan yaşama hakkı bile sağlanamaz hale geldi.

>> Bu sistem ne kadar böyle devam edebilir?

Gerçekten bilmiyorum. Petrol gelirleri olmasa çoktan çökerdi. Bugün hükümet yıllık 60 milyar dolarlık petrol geliri sayesinde ayakta duruyor. Ama bu gelir de bir süre sonra rejimi ayakta tutamayabilir.

Sistemin bir diğer sorunu da gelir eşitsizliği. Zaten az olan gelir bir de adaletsiz dağılınca bir yanda yoksul kitleler diğer yanda batıdakilerle yarışan multi-milyarderler yaratıyor.

>> İran’da halk herhangi bir ABD müdahalesi durumunda ne tepki verir? Ülkelerine sahip mi çıkarlar, yoksa Irak halkı gibi diktatörden kurtulmalarına mı sevinirler?

İran halkı Türkiye halkı gibi yurtseverdir, milliyetçidir. Bu nedenle Irak’taki gibi bir işgal olmaz dış müdahale durumunda. Halkın en az yüzde 80’i bütün gücüyle karşı koyar. Bunun en iyi örneği İran-Irak savaşıydı. O savaşta İslam rejimine muhalif olanlar bile gönüllü olarak askerliğe başvurdu, yönetimin arkasında durdu. Bu da savaşın ardından İslam rejiminin temellerinin güçlenmesine neden oldu.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Türkiye’deki baskılar liberalleri sosyalistleştirmeye yarar

Türkiye’deki gibi baskı ortamlarının, ancak kendi başları yanınca uyanan liberal aydınların ve gazetecilerin sosyalistleşmesine, muhafazakarların kendi içinde bölünmesine zemin hazırladığını söyleyen Leo Panitch: Türkiye solu bunu iyi kullanmalı

ONUR EREM onurerem@birgun.net

FOTOĞRAFLAR: CAN BURSALI

Uluslararası sosyalist yayınlar arasında önemli bir yeri olan Socialist Register dergisini Türkçe yayınlayan Yordam Kitap’ın konuğu olarak Türkiye’ye gelen Kanadalı Marksist akademisyen Leo Panitch ile söyleşimizin ikinci bölümünde Türkiye’yi konuştuk. Panitch Türkiye’nin baskı rejimi, alt-emperyalist rolü, ekonomik modeli ve Orta Doğu politikalarını Marksist bir perspektiften eleştirdi:

>> Türkiye’nin son yıllarda bir baskı rejimine dönüşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu çok ciddi bir sorun. Türkiye solu son yıllarda yaşananları kendi avantajına kullanmanın yollarını aramalı. AKP’nin bugün bu kadar popüler olmasının nedeni de aslında solun kendisi, geçmiş yıllarda işçi sınıfını örgütlemedeki başarısızlığıdır.

Hapishaneler her zaman siyasi tutuklular için bir okul olmuştur. Cezayir Devrimi’ni örgütleyen kadrolar da Türkiye’dekine benzer baskı dönemlerinde cezaevine gönderilen siyasi tutuklulardan çıkmıştır. Kimbilir, belki de bugün Türkiye’de öğrenciler, gazeteciler, siyasetçiler ve avukatların cezaevlerinde bir araya gelmesi benzer bir kimya yaratır.

Hapishaneler her zaman siyasi tutuklular için bir okul olmuştur. Cezayir Devrimi’ni örgütleyen kadrolar da Türkiye’dekine benzer baskı dönemlerinde cezaevine gönderilen siyasi tutuklulardan çıkmıştır. Kimbilir, belki de bugün Türkiye’de öğrenciler, gazeteciler, siyasetçiler ve avukatların cezaevlerinde bir araya gelmesi benzer bir kimya yaratır.

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durum, sol için tarihi öneme sahip. Örneğin Türkiye’de gazeteciler işlerinden kovuluyor; tutuklu gazeteciler, avukatlar var. Genellikle liberallerin elinde bulunan gazetecilik, avukatlık gibi mesleklere böyle baskılar yapıldığı dönemlerde liberaller sosyalizme kayar. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Yıllardır sosyalistlerin neye, neden itiraz ettiğini ancak kendi başları yanınca anlar bazı liberaller. Bunun sonucunda ülkedeki aydınların önemli bir bölümü sosyalistleşir. Türkiye’deki sosyalistlerin de bu durumu iyi kullanıp aydınları, liberalizmin yarattığı sonuçları kendileri yaşayınca anlayan liberalleri sosyalizm mücadelesine daha fazla dahil etmek için çaba göstermesi gerekir.

GAZETECİLER KOOPERATİF KURABİLİR

Mesela Yunanistan’da işten çıkartılan yüzden fazla gazeteci ortaya biner avro koyarak bir kooperatif kurdu ve Efimerida ton Syntakton (Gazetecilerin Gazetesi) adlı gazeteyi çıkarmaya başladı. Patronsuz ve kitlelere hitap eden bu model diğer ülkelere de örnek olmalı. Yunanistan’daki örnek ne kadar başarılı olur bilemem ama sosyalistlerin başarılı olacağı bu tür deneyler, liberallerin elinde bulunan basın gibi sektörlerde önemli sosyalist alanlar açacaktır. Dünyayı ve sistemi değiştirmek için böyle şeylere ihtiyacımız var.

MUHAFAZAKARLAR DA ZORLANACAK

Hükümetin bu kadar baskıya başvurması yakında muhafazakar, Müslüman hukukçular, gazeteciler vs. için de savunması güç bir hâle gelecek. Bunun sinyallerini görüyoruz zaten. Bu yüzden geçmişte hükümete yakın durmuş insanlar arasında büyük ayrılıklar yaratabilir son dönemde yaşananlar.

Türkiye’de sosyalizmin yeniden yapılanma sürecinde çıkabilecek engellerden biri seçim barajı. Bu yüzden sosyalist hareketler, en azından ilk başta seçim odaklı hareket etmemeli. Seçimler bir kenara bırakılsın demiyorum ama başlangıçta odaklanılması gereken şey seçimler olmamalı. Seçimlere odaklanmamış olmasına rağmen devletten taleplerde bulunan, politikaları protesto eden hatta sosyal demokrat partilerin programlarıyla kıyaslandığında onları utandıracak bir seçim programı bir hareket olmalı. Yoksa seçimlere girip her seçimde yüzde 3-5 oy almak sosyalizme bir şey katmaz. Önemli olan SYRIZA gibi bir toplumsal hareket yaratabilmek.

2008’de öğrenci isyanı döneminde Yunanistan’daydım. Bütün liseler kapanmıştı, büyük protestolar vardı. SYRIZA, toplumsal hareketlerle içtenlikle diyalog ve ittifak kurarak kendine bir taban yarattı. Kriz çıktığı zaman SYRIZA’nın halihazırda bir tabanı ve programı vardı, bu sayede kitleselleştiler. Daha önce siyasetle pek ilgilenmemiş ama krizin ardından bankalardan şikayet eden insanlar SYRIZA’nın krizden önce bile programında bankaların toplumsallaştırılması gerektiğine yer verdiğini görünce etkilendi.

>> Türkiye’nin ekonomik dönüşümü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’nin ekonomisinde cari açığın büyüklüğü eleştiri konusu. Ülkeye giren para, çıkandan çok. Ama bu büyük bir sorun değil. Önemli olan yabancı yatırımların ne amaçla, ne kadar daha gelmeye devam edeceği. Türkiye’deki şirketler Çok Uluslu Şirketlerin (ÇUŞ) parçaları haline gelmeye devam ettikçe, Türkiye bölgesinde alt-emperyalist bir ülke olmayı sürdürdükçe İstanbul bölgenin finans merkezi haline gelecek. Arap finansının önemli bir kısmı da buraya gelecek. Bu gelişmeler hem finans hem de endüstri sermayesini çekmek açısından önemli. Bu gelişmeleri göz önünde bulundurunca cari açık orta vadede endişelenecek bir durum değil. ABD onyıllardır cari açıkla yaşıyor.

Türkiye’de uzun zamandır başarıya ulaşan kitlesel grevler gerçekleşmedi. Grevlerin neredeyse hepsi sektörel grevlere hapsolmuş durumda. Mesela bugün THY grevinde şirketin direnme gücü varsa işçinin taleplerini dinlemek zorunda kalmıyor. Oysa çok farklı sektörlerden işçiler dayanışma grevine gidebilse durum farklı olurdu. Solun en önemli önceliklerinden biri dayanışma grevlerini mümkün kılmak, bu konudaki yasal engelleri aşmanın yolunu bulmak olmalı.

Türkiye’de uzun zamandır başarıya ulaşan kitlesel grevler gerçekleşmedi. Grevlerin neredeyse hepsi sektörel grevlere hapsolmuş durumda. Mesela bugün THY grevinde şirketin direnme gücü varsa işçinin taleplerini dinlemek zorunda kalmıyor. Oysa çok farklı sektörlerden işçiler dayanışma grevine gidebilse durum farklı olurdu. Solun en önemli önceliklerinden biri dayanışma grevlerini mümkün kılmak, bu konudaki yasal engelleri aşmanın yolunu bulmak olmalı.

Türkiye ekonomisinin en büyük sorunu, dünyanın çoğu yerindeki gibi işçi sınıfının yaşam kalitesini sürdürebilmek ve artırabilmek için kredilere bağımlı hale gelmiş olması. Bir de Türkiye’de yıllardır yüzde 10 civarında gezinen yapısal işsizliği ekleyin.

Yoksul insanların ellerinde bile, tüketim kültürü nedeniyle son model cep telefonları var. New York’ta Harlem’e gittiğiniz zaman en yoksul mahallelerde bile çocukların ayaklarında en iyi basketbol ayakkabılarının olduğunu görüyorsunuz. Ama bu çok büyük bir ekonomik eşitsizlik olmadığı anlamına gelmiyor. Aksine, kendilerini mutlu edecek bu ürünleri almak için inanılmaz tasarruflar yapmak, kredi veya kredi kartı kullanmak, bazen aç kalmak zorunda kalıyorlar. Toplumun büyük bir kesiminin kredilerle ayakta duruyor olması ekonomiyi çok hassas ve istikrarsız kılıyor.

TÜRKİYE’NİN KAPİTALİST MODELİ SÜRDÜRÜLEMEZ

Kapitalizmin en büyük çelişkilerinden biri endüstrinin azalması ya da kâr oranlarındaki geleneksel azalma eğilimi değil işçi sınıfının tüketiminin kredilere bağımlı olması. Kapitalizmin nasıl işlediğini anlamaları için insanlara bunu iyi anlatmamız lazım: Yoksullar hayatta kalabilmek, iyi bir yaşam kalitesine sahip olmak ve tüketmek için kredilere mahkum kapitalistler de yoksul kitlelerin tüketmesine ihtiyaç duyduğu için onlara kredi vermek zorunda. Ama bu kredilerin geri dönüşü olmayınca finans sistemi krize giriyor ve bu kriz (herhangi bir sektördeki krizin aksine) bütün sektörleri etkiliyor.

Türkiye’nin de uygulamaya koyduğu bu model sürdürülebilir değil. Güçlü ekonomik yapıya sahip Batı Avrupa’da ve ABD’de bile en fazla 25 yıl boyunca uygulanabildi, 2008’de çöktü. Ama bu kapitalistlerin değil halkın umursaması gereken bir şey. Çünkü sermaye kısa vadeli çıkarlarını düşünür. Bu modelin 25 yıl sonra çökeceğine emin bile olsalar Türkiye’deki kapitalistler “25 yıl sonradan bana ne, ben bugün bu model sayesinde milyonlarca dolar kazanabiliyorsam beni ilgilendirmez. Kriz çıktığı zaman sorun benim değil devletin sorunu olacak” derler.

Türkiye’nin alt-emperyalist rolü başını ağrıtacak

>> Türkiye’nin alt-emperyalist rolü sizce ne gibi sonuçlara yol açacak?

Türkiye uzun yıllar boyunca küresel güneyin Amerikan İmparatorluğu ile en entegre ülkesi oldu. Ama bugünkü alt-emperyalist rolünde tamamen bir ABD aracına dönüştüğünü düşünmüyorum. Türkiye, Brezilya ve Hindistan gibi ülkelerle birlikte klasik bir kapitalist gelişim gösteriyor. Bu gelişim sayesinde bölgelerinde Washington’dan görece otonomlukları var. İmparatorluktan bağımsız değiller ancak imparatorluk üzerinde bir etkileri, pazarlık güçleri var. Yaptıkları çoğu şeyde ABD’ye bağımlı olsalar da Washington’ın basit birer aracı değiller.

Türkiye bir alt-emperyal güç olmak için yüzünü Orta Doğu’ya döndükçe bölgenin politika ve sermaye birikim merkezi haline gelecek, geliyor. Bu hükümetin arzuladığı bir şey. Ama bunun karşılığında Türkiye’nin bu kırılgan ve zorlu bölgeyi yönetmesi gerekecek. Bu Türkiye için bir fırsat olsa da büyük baş ağrıları yaratma potansiyeli var. Örneğin 1998’de Asya’daki finans krizi döneminde bölgenin alt-emperyalist devleti olan Japonya Tayland ve Güney Kore’nin bankalarını kurtarması gerektiğinde ABD yetkilileri Japon yetkililere “Süper güç olmak nasıl bir şeymiş gördünüz mü?” demişlerdi.

Asya yine görece istikrarlı bir bölge. Türkiye Orta Doğu gibi bir bölgede işin içine edebilir. Türkiye’nin Suriye politikası bunun sinyali gibi. Erdoğan Esad’ı göndermekte kararlı, belki başarabilir de ama sonrasında ne olacak? Türkiye’nin işi Avrupalı kimliğini öne çıkartıp AB’ye girmeye çalışırken daha kolaydı. Yeni rolü daha iddialı, daha emperyalist ama çok riskli.

>> Hükümetin İsrail’e karşı politikalarındaki iki yüzlülüğü, Mavi Marmara’nın ardından gergin gözükürken bir anda normalleşmesi de bu rolün gereği mi?

Mavi Marmara gibi olaylar diplomasi için çok zordur. ABD’de diplomatlar günlerce uyumadan çalışır ki mesela 2 yıl içinde tekrar ilişki kurulabilir hale gelinsin. Eğer bunu başaramazlarsa yaraklara yan basarlar. Mavi Marmara’nın ardından bunun başarılması Amerikan İmparatorluğu’nun ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. ABD’li diplomatlar iki ülkede normalleşmeleri için emir göndermedi, iki ülkenin yöneticileri normalleşmenin iki ülkenin de Amerikan İmparatorluğu’ndaki yerleri açısından faydalı olacağını anladı.

Suriye’de dış müdahale Türkiye-İsrail üzerinden olabilir

>> Obama Suriye’ye dış müdahaleyi göze alabilir mi?

Emin değilim. Obama her zaman çok dikkatli bir politikacı olmuştur. Seçilmesinin nedeni de Irak savaşına karşı çıkmasıydı. Beyaz Saray da, Pentagon da, ordu da şu an bu işe bulaşmak istemiyor. Ama ABD Türkiye ve İsrail aracılığıyla dış müdahale gerçekleştirebilir. Böyle bir müdahale olursa bu iki ülkeye destek vermesi iç politikasında sorun yaratmaz.

Ne olursa olsun Suriye’deki bir rejim değişikliği işleri daha da karmaşık hale getirecek. ABD’nin en büyük korkusu, Esad gittikten sonra iktidara tanımadığı, bilmediği ve istemediği grupların gelmesi. Türkiye hükümetinin bu konuda nasıl bir çekincesi, endişesi yok anlamış değilim.

Felaket bir rejimi olsa da Esad bu çılgın bölgede bilinen, stabil bir faktör. Bu yüzden gitmesi, sonrası için büyük bir belirsizlik doğuracak. ABD de Libya’da yaşadıklarından sonra bundan endişeleniyor: Başkanlık seçimi için kampanya döneminde ABD Büyükelçisi’ni öldürdü ABD’nin desteklediği muhalifler. Bu bir felaketti. Bu yüzden şimdi çok dikkatli davranıyorlar.

>> Rusya ve Çin, ABD-Türkiye-İsrail ekseninden gelecek bir dış müdahaleyi durdurabilir mi?

Rusya için Suriye’deki askeri üssü çok önemli. Ama herhangi bir rejim değişikliğinden sonra o üssü koruyabileceklerine inanırlarsa Rusya müdahaleyi durdurmak için çok çaba sarf etmez. Son 20 yılda, Bosna’dan Libya’ya kadar bütün askeri müdahalelerde Çin’in hiç umursamadığını gördük. Pekin’dekiler ne bokların döndüğünden bihaber. Irak Çin’de tartışılmadı bile. Tabi ki askeri açıdan ABD’yi dizginleme istekleri var, BM’de bazı şeyleri veto ediyorlar ama genel olarak kayıtsızlar.

Rusya ise büyük sözler söyledi ama hiçbir şey yapamadı. NATO Belgrad’ı bombaladı, başka bir Slav ülkesi olmasına rağmen durduramadı Rusya. Kosova’nın bağımsızlığına karşıydılar Kafkasya’ya kötü örnek olmasın diye, orada da etkileri olmadı, Irak’ta da.

Tabi ki öyle bir yer gelir ki, daha sert tepki gösterebilir. Belki de Suriye, askeri üssün varlığı nedeniyle öyle bir yer olabilir. Bugün Ukrayna’nın diğer Doğu Bloku ülkelere oranla hâlâ Rusya etkisi altında olmasının temel nedeni askeri üstür. Ama buna rağmen ABD-Rusya ya da Türkiye-Rusya savaşı çıkartabilecek bir mesele olduğunu düşünmüyorum Suriye’nin.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

‘Geçen yüzyılın örgütleri bugünü örgütleyemiyor’

20. yüzyıl başlarında kurulan işçi partilerinin artık işçilere ait olmadığını, sendikaların da yıllardır işçileri kapitalizme entegre ettiğini söyleyen Panitch “İşçi sınıfı kendilerine ait, hesap sorabilecekleri siyasi yapılar ve kapitalizm içindeki işçiyi korumaktan çok onlar için kapitalizm dışında alanlar açmaya odaklanan sendikalara ihtiyacımız var” diyor

ONUR EREM onurerem@birgun.net

FOTOĞRAFLAR: CAN BURSALI

York Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Leo Panitch, editörü olduğu Socialist Register dergisini Türkçe’ye çeviren Yordam Kitap’ın konuğu olarak bu hafta İstanbul’daydı. Kanada’nın ve dünyanın önde gelen Marksist akademisyenleri arasında gösterilen Panitch ile Bertell Ollman’ın geçen haftaki söyleşimizde ‘kapitalizmin sonu’ üzerine ortaya attığı iddialar, 21. yüzyıl sosyalizmi, küresel isyanlar, işçilere sınıf bilinci kazandıracak yeni sosyalist yapılar, sendikalar ve siyasi örgütler üzerine konuştuk:

>> Geçen hafta Bertell Ollman İstanbul’daydı. Kendisi 2008 krizinin kapitalizmin son krizi olduğunu, bu noktadan sonra kapitalizmin toparlanamayacağını, bu nedenle yakın gelecekte ya sosyalizm  ya barbarlık olacağını söylüyordu. Siz bu düşüncelere katılıyor musunuz?

“Kapitalizmin kendiliğinden çökmeyeceğini düşünüyorum. Zaten şu an çökmesini de istemiyorum. Çünkü günümüzde tek alternatif barbarlık. Sosyalizmi yürütecek örgütler kurmak ve bunları tabana yayabilmek için zamana ihtiyacımız var.”

Ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum. Bence bu kriz kapitalizmin yaşadığı dördüncü büyük kriz. Bunu büyüklük olarak değil, kronolojik anlamda söylüyorum. Evet bu kriz çok ciddi bir kriz, etkisi belki 10 yıl sürecek. Ancak kapitalizm böyle krizlerle bitmez. Aksine kriz dönemlerinde sermaye krizi fırsat bilerek kendi işine yarayacak, işçi sınıfı karşısında gücünü artıracak düzenlemeler yapar. Bu krizler kapitalizmin mantıksızlığını gösterir, lâkin kapitalizmin sonunu getirmez. Çok çirkin bir kapitalist dünyaya doğru yol alıyor olabiliriz. Ekolojik felaketler artarak devam etse de, kapitalizm harabeye dönmüş bir çevrede varlığını sürdürebilir. Sonunda olan Bangladeş gibi ülkelere olur. Onlar sel altında kalırken Londra’yı selden korumak için büyük setler inşa edilebilir.

Kapitalizmin sonunun gelmesi için işçi sınıfının o sonu getirebilecek araçlara sahip olması lazım. Bugün işçi sınıfı böyle bir güce sahip değil. Bu yüzden Bertell tamamen yanlış. Kendisi bu iddiayı klasik Marksist teoriye dayanarak öne sürüyor, ama bu iddia içinde bulunduğumuz dünyanın nesnel koşullarıyla çelişiyor.

>> Batı ülkeleri bugünkü ekonomik yapılarıyla daha ne kadar devam edebilir? Sermayeyi kendi ülkelerinde tutmak için vergileri daha ne kadar indirebilirler?

Bu halde uzun süre devam edemeyecekleri ortada. Devletler en az 30 yıldır uluslararası vergi azaltma yarışı yapıyorlar. Ama bu krizle birlikte hükümetlerin bütçeleri öyle açıklar vermeye başladı ki, gelişmiş ülkelerin bir araya gelerek vergileri artıracağını düşünüyorum. Bunun gerçekleşmesi için ABD, Birleşik Krallık ve Almanya’nın ortak karar alması lazım. Bu ülkelerin buna hem güçleri, hem ihtiyaçları var. Bahamalar, Kıbrıs gibi vergi cenneti ülkelerin gücü olduğuna dair bir yanılgı var. Oysa bu ülkelerin hiçbir gücü yok. Kendilerine emredilen şeyleri yapmak zorundalar. Sonuçta buralardaki bankalara yatan para bu ülkelerde kalmıyor, bu ülkelerdeki kurumlar tarafından Londra’da, Wall Street’te kullanılıyor. Eğer vergileri artırmazlarsa bu paranın Londra’ya, New York’a geri dönüşü üzerine engeller yaratılarak bu devletler ikna edilebilir.

>> Uzun zamandır dünyadaki sendikaları takip ediyorsunuz. Sizce sendikaların eski güçlerini tekrar kazanabilmesi için yapması gerekenler neler?

IMG_5725Socialist Register dergisinin ilk sayısında çok önemli gördüğüm bir makale vardı, derginin ilk editörü Ralph Miliband tarafından yazılan: Sosyalizm ve Altın Geçmiş Efsanesi. Bu makalede bahsedilen şey günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyor. İnsanlarda ‘sosyalizm eskiden çok güçlüydü’ düşüncesi var. Oysa sosyalizm hiçbir zaman çok güçlü falan değildi. Tabi ki şimdikinden daha güçlüydü ama öyle efsanevi bir güce de sahip değildi. Bazı kazanımlar elde edilmişti ama bu kazanımlar aslında zayıflıklarının bir göstergesiydi.

SENDİKALAR KAPİTALİZME ENTEGRE OLDU

Çünkü o dönemki kazanımlar aslında işçi sınıfını kapitalizme daha çok entegre etmeye yarıyordu. İşçilerin alım gücü, refahı ve tüketimleri arttı, kapitalizmin alternatifini düşünmeyi bıraktılar. Sendika fonları kapitalist finans sisteminin bir parçası oldu. Yani bu kazanımlar işçi sınıfını farklı bir sistem kurmaya yönlendirmedi.

Dahası güçlenen, büyüyen, kitleselleşen sendikalar içlerindeki radikal solu, sosyalistleri ve komünistleri marjinalleştirdi, dışladı.

>> Peki sendikalar işçi sınıfını kapitalizme entegre etmemek için ne yapabilirdi? Ya da bugün ne yapabilir?

Bu çok güzel bir soru. Öncelikle sendikal örgütlenme ve eylemlerin büyük bir kısmını gerçekleştiren radikal solu dışlamamaları lazım. Geçmişte bu insanları dışlayarak sendikayı bir komünite, işçi sınıfını topluluğu haline getiren yeteneği kaybettiler. O noktadan sonra işçiler sendikaları ait oldukları sıradan bir yapı, bir sigorta şirketi gibi görmeye başladılar.

İşçilerin militan olduğu 1970-80 döneminde bile gelişmiş kapitalist ülkelerde talepler ya tamamen ekonomikti ya da reddetme üzerine kurulmuştu. Yani bazı gruplar ‘Daha çok satın almak için daha çok maaş istiyoruz, çünkü daha iyi bir hayat için daha çok tüketmemiz lazım’, diğer gruplar da ‘İşyerimde patronum bana bu kadar karışmamalı, çalışma saatlerim artırılmamalı’ diyordu. Hiçbir büyük sendika siyasi taleplerde bulunmuyor ‘Yatırımların nerede, hangi sektöre ve nasıl yapılacağı üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmak istiyoruz’ demiyordu. Tabi Türkiye’yi bunun dışında tutarak söylüyorum, o dönemde Türkiye’deki sendikal hareketler son derece politikti.

Bu yüzden neo-liberalizm kaçınılmaz saldırısına başladığında sendikalar sınıf bilinci yaratmakta ve kapitalizme alternatifler önermekte yetersiz kalmasının bedelini ödedi.

Sam Gindin’ın Socialist Register’ın yeni sayısında yazdığı çok güzel bir makale var. Gindin burada sendikaların bir açıdan hiçbir zaman sınıfsal örgütler olmadığını söylüyor. Sendikaların tabanı, kökü işçi sınıfı olsa da sadece sektörel temsile sahipler. Yalnızca çok ender durumlarda bütün işçi sınıfını temsil ettiler. Bugün ihtiyacımız olan şey bütün sınıfı temsil edecek sendikalar kurmak, dünyada bunun deneylerinin nasıl sonuçlandığını incelemek.

>> Daha önce New Left Project’e verdiğiniz ve BirGün’de ‘Yeni siyasal örgütler düşünme zamanı’ (bit.ly/16hJy3U) başlığıyla yayınlanan söyleşinizde “Öncelikle kendimizi ‘gücü ele geçirmeden dünyayı değiştirebiliriz’ yanılgısından kurtarmamız lazım. Polisle çatışmanın yanı sıra, devletin yerini alabilecek veya içine sızarak onu değiştirebilecek örgütlerin yaratılmasına odaklanmalıyız. Bir örgüt ne kadar vizyoner ve anlamlı bir program hazırlarsa hazırlasın, eğer o örgütün araçlarının devletin içine girip programı uygulamaya geçirmesinin ihtimali yoksa o program neye yarar” diyordunuz. Bu konuyu biraz daha açabilir misiniz? Kastettiğiniz yeni örgütlerin eskisinden farkı ne olmalı?

Bence günümüzde insanlar sabırsızlık içinde. Toplumsal hareketlere sürekli ‘Sosyalist bir programınız var mı, sosyalist bir toplumun nasıl işleyeceğine dair vizyonunuz var mı, iktidarı nasıl bir isyanla ele geçireceksiniz’ gibi sorular soruluyor. Bu soruların hepsi önemli. Ama yalnızca gerçekten bunları yapabilme kapasitesine sahip örgütler olduğu zaman önemli.

İşçi sınıfının siyasal örgütleri 1880-1920 arasında şekillendi. Böylece defa bir alt sınıf kendi kalıcı siyasal örgütlerini oluşturdu. Köle isyanları, ekmek isyanları her zaman olmuştu ama kalıcı bir siyasal örgüt oluşmamıştı, tıpkı günümüzdeki küreselleşme karşıtı hareketler gibi. Günümüzdeki alt sınıfların tekrardan örgütlenip kendilerine hesap verebilen siyasal yapılarını kurmaları lazım. 20. yüzyılın başında kurulan işçi partileri 21. yüzyılda artık o alt sınıflara ait değil.

Ezilen kitleler kendi örgütlerini kurduğu zaman dünyanın nasıl işlediğine dair kendi fikirleri olacak, Marksist akademisyenlerin ne dediklerine bağımlı olmayacaklar. Günümüzde bu bağımlılık maalesef eskiden köylülerin din adamlarına bağlılığına benzer hale geldi. O zamanlar ‘Benim kafam bunlara basmaz, doğru olanı rahip bilir’ deniyordu, şimdi ‘Doğru olanı solcu akademisyenler bilir’ deniliyor. Ezilenler bunu söyleyen bir durumda sosyalizm mümkün olmaz.

Marks ‘Her komünist partinin ilk amacı proleteryayı örgütlü işçi sınıfına dönüştürmek olmalı’ demişti. Ama 1960’larda Komünist Partiler de Sosyal Demokratlar da kendi sonlarını getirdiler.

>> Nasıl kendi sonlarını getirdiler?

Yaratıcılıklarını bitirmiş, bastırmışlardı. Daha da kötüsü yaratıcı örgütleri dışlamış, onlara zarar vermişlerdi. Benim neslimde çok sayıda genç bu yüzden bu örgütlere olan umudunu yitirmiş, “Gerçek Lenin’e geri dönelim” demişti. Bu insanlar 70’lerin Troçkist ve Maoist partilerini kurdu. Ama bence bu da bir hataydı. Çünkü onlar da dünyayı Rus Devrimi’nin diliyle değiştirmeye çalışıyorlardı. Oysa dünya çoktan değişmişti.

Bence bu dönemleri atlattık. Az önce bahsettiğin alıntıyı söylerken bütün bu geçmiş deneyimlere, başarısızlıklara bakıp sorunun örgütlenmede olduğunu düşünen insanları kastediyordum. Bu insanlar sorunun kitleleri kalıcı örgütlere çekmeye, devlet aygıtını ele geçirmeye çalışmakta olduğunu, bu nedenle tek çözümün anarşist olup sistem çökene kadar protesto yapmakta olduğunu düşünüyor. Savaş karşıtı ve anti-kapitalist protestolara, Occupy hareketlerine, Tahrir’e katılan çoğu insan böyle düşünüyordu. Beğendikleri yerlerde güç ilişkilerinin ve hiyerarşik örgütlenmenin olmadığını düşünmeleri saçma. Örneğin Zapatistalar’a bayılıyorlar. Ama Zapatistalar hakkında yeterli bilgiye sahip değiller! Bu örgüt nasıl bir gerilla ordusundan siyasi örgüt haline geldi? Ordularda hiyerarşi vardır.

İKTİDAR OLMADAN DÜNYA DEĞİŞTİRİLMEZ

İşte bu yüzden John Holloway’in İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek kitabının çok saçma olduğunu düşünüyorum. Mesela bu kitapta Zapatistalar’ın nasıl örgütlendiğinden, kimin hangi sorumluluğa sahip olduğundan, kararları kimin verdiğinden bahsedilmiyor. Onun yerine ‘en müthiş demokrasiye sahipler’ deniyor. Bu bakış gerçekçi değil.

Bence bugün solun en önemli görevi ne kadar zor olursa olsun sosyalist bir örgütlenme için inanç ve yetenek aşılamak olmalı. Seçimlere girip yüzde 5-10 oy almaktan çok daha önemli bir hedef bu.

>> Günümüzdeki siyasi partilerden daha farklı yapılarla mı gerçekleşmeli bu?

Evet. Örneğin az önce bahsettiğim gibi kapitalizme entegre olmaktansa ona alternatifler yaratmaya çalışan sendikalar başlamak için güzel bir hamle olur. Sendikalardan başka örgütler de olabilir tabii ki. Örneğin savaş karşıtı hareketlerin iletişim teknikleri kalıcı siyasal örgütler için de kullanılabilir. Irak Savaşı’na karşı tarihin en büyük protestolarından biri yapılırken her sokakta 3-5 kişi ev ev dolaşıyor, bu savaşa neden karşı olmamız gerektiğini anlatıyordu. Bu enerjiyi insanlara neden bir örgütte sosyalizm için uğraşmamız gerektiğini anlatmaya harcamalıyız, ev ev gezerek.

‘Bu örgüt illa bir sendika, parti ya da başka bir yapı olmalı’ gibi net bir şeyi özellikle söylemiyorum. Çünkü nasıl bir örgüt olabileceğine dair net bir fikrimiz yok. Tıpkı 1880’deki işçi sınıfı gibiyiz. Bazıları ‘devrimci bir modele ihtiyacımız var’ diyerek dönüp 1917’ye bakıyorlar oysa 1880’de işçi sınıfının önünde öyle bir model bile yoktu.

Bugün Chavez’e, Brezilya’ya, Zapatista’lara hayranlıkla bakıp onları kopyalamak isteyenler var özellikle de eski sol modelleri eleştirip kendilerini ‘yeni sol’ diye adlandıranlar arasında. Ama modellere bakıp onların tıkandığı yerler, başarısızlıkları, hataları hakkında konuşmamak bizi ileriye götürmez. ‘Eski sol’ 1930’lardaki Sovyetler’e geri dönmek, o modeli kopyalamak istiyordu. Nasıl ki onların Sovyetler’deki kitlesel katliamları, Ukrayna’daki kıtlığı konuşmayarak hata yapıyorsa, bugün kendilerine ‘yeni sol’ diyenler de benzer bir hata içinde.

>> Chavez’in 21. yüzyıl sosyalizmi hakkında ne düşünüyorsunuz? İşçi sınıfına ne kadar faydası olur bu modelin?

İşçi sınıfını çok ileriye taşıyacağını söyleyemeyiz. Chavez’in ‘21. yüzyıl sosyalizmi’ sloganını kullanmasının iyi bir yanı var, o da sosyalizmin 21. yüzyılda da mümkün olduğu düşüncesini insanların kafasına yerleştirmesi.

Chavez’in ülkedeki gelir dağılımını düzeltmesi çok önemliydi. Ama unutmayalım ki Chavez’in bunu yapabilmesinin temel nedeni ülkenin ekonomik başarısı değil petrol kaynaklarıydı. Dahası, belki de en önemlisi, Chavez Venezuela Devleti’nin yapılanmasını neredeyse hiç değiştirmedi.

Yıllar içinde ülkede Venezuelalıların Bolivarcı burjuvazi dediği bir elit oluştu. Devlet kadroları arasında yolsuzluk çok yaygın. İnsanlar Venezuela’yı ideal model ilan etmeden önce bu sorunların açıkça farkına varmalı.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Herkes ‘terör örgütü’ üyesi, Hrant’ın katilleri hariç

‘BAŞLADIĞIMIZ NOKTANIN DA GERİSİNDEYİZ’

‘Terörist’ olduğu gerekçesiyle tutuklanan insan sayısında dünya rekoru sahibi olan Türkiye’de Yargıtay Hrant Dink’in katillerinin ‘terör örgütü değil suç örgütü üyesi’ olduğuna karar verdi. Bu kararı değerlendiren avukatlar ‘Başladığımız noktanın da gerisindeyiz, bu karar cinayetin arkasındaki örgüte ulaşmayı engelleyecek’ dedi

ONUR EREM onurerem@birgun.net

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Hrant Dink cinayeti davasının temyiz kararını açıkladı: Terör örgütü değil suç örgütü. Daha önce Ağır Ceza Mahkemesi’nin örgüt bulamadığı, Yargıtay Cumhuriyer Başsavcılığı’nın ise ‘terör örgütü var’ dediği cinayete Yargıtay 9. Ceza Mahkemesi ‘suç örgütü var’ diyerek son noktayı koydu ve dosyayı yeniden yargılama için İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi. Eğer mahkeme bu karara uyarsa, Yasin Hayal “silahlı suç örgütü kurup yönetmekten” 9 yıla kadar hapisle, diğer sanıklar suç örgütü üyeliğinden 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak. Eğer mahkeme kararında direnir ve yeniden yargılamayı reddederse dosya Ceza Genel Kurulu’nda değerlendirilecek, buradan çıkan karara mahkeme direnemeyecek.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin verdiği kararı BirGün’e değerlendiren avukatlar, insanların en ufak delillerle bile ‘terörist’ olarak yargılandığı, Türkiye’de verilen ‘terör örgütü yoktur’ kararının, cinayetin arkasındaki örgütün ortaya çıkmasını engelleyeceğini söyledi.

‘DUYMAK-GÖRMEK İSTEMEYENİN TEDAVİSİ YOK’

Avukat Ömer Kavili “Bugün tıp bilimi doğuştan gelen sağırlığı, körlüğü bile tedavi ediyor ancak ‘görmek istemiyorum, duymak istemiyorum’ diyen insanlar karşısında çaresiz kalıyor” diye konuştu. Kavili insanların cebinden çıkan sarı-kırmızı mendiller nedeniyle terör örgütü üyeliğiyle suçlandığı Türkiye’de bu kararın şaşırtıcı olduğunu, yargıçların takdir yetkisi ile keyfilik arasındaki ince çizgiye dikkat etmeleri gerektiğini söyledi.

‘BAŞLADIĞIMIZ NOKTADAN DA GERİDEYİZ’

Avukat Fethiye Çetin da Yargıtay’ın kararının akla, mantığa, cinayetin kendisine aykırı olduğunu söyledi. Yargıtayın bu kararda ‘terör örgütü yoktur’ diyerek cinayeti işleyen örgütü herhangi bir sıradan örgüt gibi değerlendirdiğini belirten Çetin davanın geleceğini şöyle değerlendirdi: “Daha önce verilen kararda ‘davada başa döndük’ demiştim. Ancak bu kararla başladığımız noktanın bile gerisine geldik. Çünkü bu davada cinayeti işleyenlerden çok, bu örgütün arkasında kimlerin olduğu önemlidir. Verilen bu kararla o bağlantı koparılıyor, cinayeti planlayan gerçek örgütün ve derin bağlantılarının ortaya çıkması engelleniyor. ‘Yapılan yayınlardan olumsuz etkilenmiş bir grup genç’ diyerek bu davanın üzerini kapatmaya çalışacaklar”.

Yasalarda terör kavramının açıkça tanımlandığını söyleyen Çetin, cinayetin arkasındaki örgütün farklı inanç gruplarını ortadan kaldırmak, kendilerinden farklı etnik grupların temel hak ve özgürlüklerini, demokrasiyi ortadan kaldırmak için örgütlenmiş olduğunun açık olduğunu vurguladı.

‘KARARI VEREN DAİRE DİNK’İ MAHKUM ETMİŞTİ’

Avukat Erdal Doğan ise bu kararı veren Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin Hrant Dink hayattayken kendisine ceza veren daire olduğuna dikkat çekti. Cinayeti işleyen örgütün Kafes Eylem Planı, Zirve Yayınevi Katliamı ve TUSAD ile bağlantılarına dair çok sayıda delil olduğunu belirten Doğan karara dair şunları söyledi: “Siz bu gerçekleri gözardı edip bu örgütü mahalle delikanlılarının bir araya gelip suç işlediği herhangi bir örgüt olarak gösterirseniz bütün gerçeklere ulaşmayı karartmış olursunuz. Bundan sonrası için tek umudumuz soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkuş’un elindeki kapsamlı delilleri ortaya koyarak görevini yapması ve mahkemenin bu delilleri değerlendirmesi”.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın