‘Gerillaların sivil hayata geçmesini sağlayan şey af olmuştu’

ONUR EREM | @onurerem

FOTOĞRAFLAR: CAN BURSALI

Socorro Gomes 1964 yılında Brezilya’da gerçekleşen ABD destekli darbenin ardından gerilla mücadelesine katılan devrimciler arasında yer alıyordu. 11 kardeşin 4’ünün hapiste, 2’sinin gerilla hareketinde yer aldığı politik bir ailede büyüyen Gomes farklı örgütlerde başlayan ve sonunda Brezilya Komünist Partisi’nin gerilla hareketinde sonlanan silahlı mücadelesinin ardından milletvekilliği ve Amazonas Eyaleti Adalet Bakanlığı görevini yürüttü. Bugün de Brezilya Komünist Partisi Merkez Komitesi Uluslararası İlişkiler Koordinatörü, Brezilya Barış Mücadelelerini Destekleme ve Dayanışma Merkezi Başkanı ve Dünya Barış Konseyi Başkanı olan Socorro Gomes ile Brezilya’da 21 yıl süren cunta döneminin ardından gerillaların silah bırakıp siyasete girme, sivil hayata uyum sağlama sürecini ve bir eski gerilla olan Dilma Rousseff’i bugün Brezilya Başkanlığı’na gelişini konuştuk:

>> Brezilya’daki gerilla hareketlerinin silah bırakıp siyasete girme süreci nasıl işledi? Hükümetin bu gerilla hareketlerine karşı tutumu nasıl oldu?

Brezilya’daki gerilla hareketleri 1964’teki ABD destekli darbeden sonra ortaya çıktı. Faşist bir rejim kuruldu. Tüm Latin Amerika’da benzer bir süreç vardı. Orta Amerika ve Karayipler’de ise daha önceden kurulmuştu. Sonradan kıtanın geri kalanına yansıdı.

Darbenin ardından Brezilya Komünist Partisi de dahil olmak üzere çok sayıda örgüt silahlı gerilla mücadelesine başladı. Brezilya Komünist Partisi Araguaia Gerillaları adında bir örgüt kurmuştu. Brezilya’nın içinde bulunduğu koşullar değiştiğinde bu silahlı devrimci örgütler ve partiler yeni koşullara uyum sağlamaya yöneldi.

Fiziksel baskı koşullarından dolayı bu örgütlerin o dönemde sokakta açık bir şekilde çalışma yapmalarına olanak yoktu. Diktatörlük koşullarının sona ermesiyle neredeyse hepsi açık ve yasal bir varlık göstermeyi tercih etti, silahları bırakıp yasal siyasete döndü.

>> Silahları bırakıp siyasete giriş döneminde hükümette veya toplumda “Siz elinizdeki silahlarla suç işlediniz, yargılanmalısınız” gibi bir düşünce oluştu mu? Yoksa aksine hükümet de bu adımı teşvik etti mi?

1978’de hükümet Brezilya’da genel af ilan ederek geçmişe dair bütün suçları sildi. Böylece gerillalar silah bırakmaya başladı. Ama bu genel af sadece diktatörlük rejimine karşı savaşan gerillaları değil, diktatörlüğün sorumlularını da affediyordu. İşin bu kısmı gerçekten üzücüydü. Şu an hâlâ o dönemki diktatörlerin ve darbenin diğer sorumlularının yargılanması için kampanya yürütüyoruz. Çabalarımızın bir sonucu olarak Brezilya’da 4 ay önce Hakikat Komisyonları kuruldu.

Brezilya’da bazı gerilla örgütlerinin o dönemde yasallaşamamasının nedeni ise parti kurmak için getirilen şartlar. Bir siyasi parti kurmak için 500 bin imza gerekiyor ve bunu sağlayamayan örgütler siyasete giremiyor.

>> Brezilya’daki gerillaların silahları bırakıp tekrardan topluma karışma süreci nasıl geçti? Yıllarca silahlı mücadele vermiş bu insanlar sivil hayata alışmakta sıkıntı yaşadılar mı?

1978-85 arasındaki demokrasiye geçiş döneminde tabi ki bazı sıkıntılar yaşandı. Bir dönem yarı yasallık gibi bir durum vardı. Af ilan edilmişti ama hâlâ çok fazla devrimci tekrardan tutuklanıyordu. Siyasi tutuklular için işkence bitmişti ama yine de sırf dışarıda 500 bin imza toplanamasın diye devrimciler farklı bahanelerle hapislere atılıyordu.

Bunun dışında genel bir anti-komünizm havası vardı. Sağcılar ülkedeki birçok aydını, devrimciyi hedef gösterdiler, karalama kampanyaları başlattılar üzerinden. Bugünkü Brezilya Başkanı Dilma Rousseff de farklı gerilla gruplarına dahildi. Dilma başkanlık seçimi döneminde farklı gruplar tarafından, özellikle de sağ medya tarafından “geçmişte teröristti, banka soyguncusuydu” denilerek suçlandı. Ama sonuçta seçimi kazandı.

>> Brezilya’da halkın gerillalara karşı olumsuz düşüncelere sahip olmadığını söyleyebilir miyiz?

Halk diktatörlüğe karşı verilen gerilla mücadelesini meşru olarak gördüğünü söyledi bu seçim sonucuyla. Dilma’nın seçilmesi diğer gerillaları da aklayan bir şey oldu.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Vicdani Ret Gözünüzü Korkutmasın!

ONUR EREM onurerem@birgun.net

VİCDANİ RET GÖZÜNÜZÜ KORKUTMASIN!

15 kirik tufek 06Elinize silah almak, inanmadığınız değerler için savaşan bir orduda komutanınızın emriyle öldürmek ve ölmek istemiyor, ama devletin yıllardır vicdani retçilere yaptığı muameleyi görünce reddinizi açıklamaktan çekiniyor musunuz? Çekinmeyin! Artık vicdani retçiler eskisinden çok daha güçlü.

Ben de vicdani retle lisedeyken, Mehmet Tarhan’ın hapiste işkence gördüğü dönemde tanışmıştım. Yıllarca vicdani reddimi açıklama zamanı geldiğinde nasıl işkencelerle karşılaşacağımı düşünüyordum. Ancak günümüzde vicdani retçiler yıllar süren mücadelelerin Mehmet Tarhan ve nicelerinin ödediği bedellerin ardından kazanımlar elde etmeye başladı.

İŞKENCE YOK, SİYASİ SIĞINMA HAKKI VAR!

Örneğin, son dönemde hapise giren vicdani retçilerden Ali Fikri Işık içeride hiçbir işkence ile karşılaşmadı. Hatta hapishane koşullarının yönetmeliğe uymadığını yönetime söylediğinde derhal 100 bin TL harcanılarak kendisine özel koğuş yapıldı. Son tutuklanmasında hem yurtiçinde hem yurtdışında oluşan kamuoyu baskısı ile 15 günde serbest bırakıldı.

Bir diğer vicdani retçi Uğur Bilkay, İtalya’dan 5 yıllık siyasi sığınma hakkı kazandı. Şu anda orada dil kursu görüyor ve bir işi var.

Tabi ki kısa süreli de olsa hapis yatmak, yurtdışında yaşamak zorunda kalmak ödememiz gereken bedeller olmamalı. Ancak eskiden olduğu gibi yıllarca süren hapisler ve işkencelerin artık olmaması vicdani reddin sonuçlarını daha az korkulur hale getirdi. Birçok insan için kısa süreli hapis cezası veya bir Avrupa Birliği ülkesinde siyasi sığınmacı olarak yaşamak, TSK bünyesinde 18 ay boyunca insanlık dışı muamele görmeye, hakarete, dayağa, işkenceye ve emirleri sorgulamadan hareket eden bir ölüm robotuna dönüşmeye tercih edilebilir.

REDDİNİZİ AÇIKLAMAK VE YARDIM İÇİN BAŞVURUN

Eğer siz de asker olmamak, vicdani reddinizi açıklamak istiyorsanız facebook.com/VicdaniRetDernegi üzerinden derneğimize ulaşabilirsiniz. Dernek üyeleri size vicdani reddinizi açıklama, hukuk mücadelesi ve yurtdışında siyasi sığınma hakkı gibi konularda yardımcı olacaktır.

Unutmayın, Anayasa’ya göre vicdani ret herkesin sahip olduğu bir haktır! Mücadelelerinizin sonunda ülkemizde bu hakkın kullanılması için emek vermiş insanlar olarak tarihe geçeceğiniz gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye’ye karşı dava açtığınız takdirde binlerce avro da kazanacaksınız.

Yazı içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Türkiye’de vicdani ret hakkı: Var ama vermem!

Türkiye’de vicdani ret hakkı: Var ama vermem!

15 Mayıs Uluslararası Vicdani Retçiler Günü’ne girerken vicdani reddin Türkiye’deki durumu tam bir muamma: Anayasa’ya göre hak, uygulamada değil. Bu hafta Vicdani Ret Derneği kuran retçilere İtalya 5 yıllık siyasi sığınma hakkı veriyor, Türkiye’de kısa süreli tutuklulukta artık işkence değil özel ilgi gösteriliyor ama AKP nihai çözümü üretmek istemiyor

ONUR EREM onurerem@birgun.net

15 kirik tufek 06Ey Yüce Tanrımız, bombalarımızla onların askerlerini kana bulayıp lime lime etmemize yardım et; güler yüzlü ovalarını kahraman ölülerinin solgun yığınıyla kaplamamıza yardım et; silahların sesini yaralıların iniltileriyle boğmamıza yardım et; bir ateş fırtınasıyla o mütevazı evlerini yerle bir etmemize yardım et; yılmaz dullarının yüreklerini çaresiz bir acıyla kavurmamıza yardım et; onların küçük çocuklarıyla birlikte perişan topraklarda harabeler arasında kimsesiz, aç, susuz, paçavralar içinde orta yerde yuvasız kalıvermelerine yardım et; yazın yakıp kavuran sıcağının, kışın buza kesen rüzgârlarının yardımıyla umudunu yitirmiş, acıdan bitap düşmüş, sana bir mezarın huzuru için yalvarsınlar ve sana tapan bizim adımıza onları reddet; umutlarını havaya uçur, hayatlarını karart, bu acı yolculuklarını uzat, adımlarını ağırlaştır, yollarını onların gözyaşlarıyla sula, bembeyaz karı yaralı ayaklarının kanıyla lekele! Sevginin ve merhametin kaynağına, ıstırap çekenlerin yegâne dostu ve sığınağına yakarıyor, aciz ve nadim yüreklerimizle aman diliyoruz. Dualarımızı kabul et, Yüce Tanrı, kabul et ki bütün methüsenalar, zafer ve şeref sonsuza dek senin olsun. Amin.

– Mark Twain, Savaş Duası

İktidarlar yüzyıllardır çıkarlarını korumak, daha çok güç sahibi olmak veya silah şirketlerine daha çok para kazandırmak için kendi insanlarını ölüme yollarken her zaman vicdanını dinleyen ve savaşa karşı çıkanlar oldu. Bazen asıldılar, bazen sürüldüler ama verdikleri mücadelelerin ardından 20. yüzyılda demokratik ülkelerde inanmadıkları bu savaşlara katılmama hakkı kazandılar. Artık bir isimleri vardı: Vicdani retçiler. Bugün Uluslararası Vicdani Ret Günü.

Savaşların tarihi kadar eskiye gitmese de, üzerinde yaşadığımız topraklardaki vicdani ret hareketi Osmanlı dönemine kadar uzanıyor. 19. yüzyılda Ezidiler 2. Abdülaziz’in kendilerini askere almak istemesi üzerine 14 maddelik bir bildiri yayınlamışlardı. Bildiride orduya katılmalarının dini pratiklerine ve inançlarına aykırı olacağını belirten Ezidiler, padişahın istediği 15 bin askeri göndermemişti.

Bu topraklarda o günlerin üzerinden Balkan Savaşları ve Dünya Savaşları geçtikten sonra karşımıza çıkan bir diğer ret de Nazım Hikmet’in reddiydi. Askeri birlikte öldürüleceğini düşünen Nazım Hikmet, 50 yaşında olmasına rağmen kendisini asker yapmak isteyen devlete direnmiş ve SSCB’ye kaçmıştı.

muhammed ali

1967 yılında Vietnam Savaşı döneminde zorunlu askerliği reddeden dünyaca ünlü boksör Muhammed Ali “Benim Vietnamlılarla ya da Viet Cong ile bir sorunum yok. Onlar hiçbir zaman derimin rengi nedeniyle bana hakaret etmedi” demişti. Muhammed Ali açıklamasının ardından tutuklandı, 4 yıl boyunca boks müsabakalarına katılmasına izin verilmedi.

Türkiye’de ordu yıllar içinde değişti, İslam düşmanlığı ve Türk-İslam senteziyle bezenmiş faşist bir yapı arasında gidip geldi. Ama her zaman değişmeyen en büyük özelliği ülkenin aydınlarına, ilericilerine ve işçi sınıfına düşman olmasıydı. NATO’nun, dolayısıyla ABD’nin emrinde olan bir ordudan başkasını beklemek de zaten abes olurdu. TSK, kurduğu ve beslediği karanlık yapılarla yıllar boyunca faili meçhul cinayetler işledi, toplu katliamlar yaptı, altyapısını kendi hazırladığı darbeler yaptı.

MİLİTARİST SİSTEMİN PİYONU OLMAYI REDDEDENLER

1980’lerin sonundan itibaren asker olmayı reddeden insanlar Türkiye’de de düşüncelerini açıkça ifade etmeye başladı. Tayfun Gönül ve Vedat Zencir’in ilk vicdani ret ilanlarının ardından bugüne kadar yüzlerce kişi vicdani reddini ilan etti. Kimi uzun süre hapis yattı, kimi işkence gördü, kimi ise yıllarca yeraltında sivil ölümü yaşadı.

Askerin toplum üzerindeki gücüyle savaşacağını, ülkeye demokrasiyle yetinmeyip ‘ileri demokrasi’ getireceğini, işkenceye sıfır tölerans göstereceğini iddia eden AKP ilk başta vicdani retçilerin durumu için bir umut gibi gözükse de sonradan anlaşıldı ki AKP’nin askeri hegemonyayla değil, “kendisine karşı olan askeri hegemonya” ile sorunu vardı. Orduda kendisine tehdit olarak gördüğü unsurları safdışı bırakan AKP sivil-askeri yargı ikiliğini ortadan kaldırmak, ordunun geçmişteki katliamlarını ve cinayetlerini aydınlatmak, vicdani ret hakkını tanımak gibi konuların yakınına bile yaklaşmadı.

VİCDANİ RET OLMAYAN BİR ÜLKEDE DEMOKRASİ YOKTUR

Vicdani retçiler AKP döneminde de çok ağır işkenceler görmeye devam etti. Örneğin geçen yıl röportaj yaptığım vicdani retçi Necip Fazıl Kocaoğlu’nun çektiği işkence sadece askeri birliğinde sınırlı kalmamış, sivil hayatı da bir işkenceye dönmüştü. Askeri birliğe geri götürülme endişesiyle işe giremiyor, sokağa çıkamıyordu. Bu yıl hastalandığında tutuklanma ihtimali nedeniyle hastaneye gitmemek için günlerce direnmiş, evde acı çekmek zorunda kalmıştı. Necip Fazıl yaşadıklarını “Üstte şenlik yapılan bir geminin altında kırbaçlanan kürekçiler gibiyiz. Üsttekilerin hiç mi vicdanı yok?” sözleriyle anlatmıştı. Böylesine mağduriyetlere duyarsız kalabilen ender insanların hepsi Bakanlar Kurulu’nda toplanmış olmalı ki, Türkiye hâlâ eline silah almak istemeyen insanlara işkence etmeye devam ediyor.

AİHM 2011’deki Bayatyan kararı ile vicdani reddin reddedilemez bir hak olduğunu ilan etti. Bu karar, uluslararası anlaşmaların anayasadan üstün olduğunu belirten Anayasa’nın 90. maddesine göre Türkiye’de vicdani reddin bir hak olduğu anlamına geliyordu. Ancak Avrupa Konseyi Türkiye’yi yaptırım uygulamakla tehdit etmesine rağmen Erdoğan hükümeti bu kararları görmezden geldi.

15 vicdani ret 06

İtalyan sokak sanatçısı Blu, Campobasso kentindeki sanat eseri ile askerliği böyle eleştiriyor.

ASKERLİKTEN SOĞUTMAK İNSANLIĞIN GEREĞİ

Meşru olmayan iktidarlar, hegemonyalarını sürdürebilmek için kendini eleştirilere kapatmak, ‘kral çıplak’ diyenleri cezalandırmak zorundadır. Bu yüzden Türkiye’de askerliği eleştirmeyi yasaklayan çok sayıda yasa var. Ama bu yasalara karşı gelmek insan olmanın bir gerekliliği. Eskiden yasalarda “halkı askerlikten soğutmak” suçtu, şimdi hafifçe makyajlanmış. O zaman yeni yasanın ‘suç tanımı’ ile söyleyeyim. Askerlik hizmetini yapanları firara sevk ediyor, askerlik hizmetine katılacak olanları da bu hizmeti yapmaktan vazgeçirecek şekilde teşvik ve telkinde bulunuyorum: Bu ordu ne işçi sınıfının devrim için katılacağı ordu, ne Müslümanların dahil olup cihat edeceği ordu, ne milliyetçilerin daha üstün bir Türkiye için savaşacağı ordu, ne de Kürtlerin ulusal çıkarlarını savunacağı ordudur. Bu ordu yalnızca sermayenin çıkarlarına, ABD’nin politikalarına ve Türkiye’de iktidarın kendini yeniden üretmesine hizmet eden bir ordudur. Bu ordunun askeri olmayı reddedin!

TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİ: ASKERLİK YAPMAK DEĞİL ASKER OLMAK

TSK’nin amacı insanların ‘askerlik yapması’ değil, onların ‘asker olmasıydı’. Ülkeyi yönetenlerin, sermayenin çıkarları için savaşacak askerler sadece zorunlu askerlik süresince değil, sivil hayatları boyunca da birer asker olmalarıydı. ‘Türk milleti’, efendilerinin emrini sorgulamadan yerine getiren asker bir millet olmalıydı.

Ordunun toplum üzerindeki etkisini anlamak için yapılan araştırmaların gösterdiği ortak noktalar şunlar: Askerlik, erkekliği egemen ideolojinin arzusuna göre şekillendiren bir labaratuar görevi görüyor. Asker olan erkeklerin toplum içindeki davranışları da bu deneyimden etkileniyor. Yaratılan “güçlü, otoriter, agresif, ağlamayan, koruyucu, savaşçı erkek” mitinin karşısında toplumdaki kadınlık da “güçsüz, itaatkar, pasif, ağlayan, korumaya ihtiyacı olan” bir kadınlık olarak kurgulanıyor.

Bu toplumsal yapının etkilerine gelince: Toplum genelinde kadına karşı şiddeti önlemek için ‘öfke kontrolü yapamadıkları’ gerekçesiyle silahına el konulan 20 bin kişinin dörtte biri ya asker ya polis. Cinsel ilişkinin karşı tarafın üzerinde tahakküm kurma, cezalandırma anlayışı olarak kodlanmasının da etkisiyle TSK bünyesinde her yıl tecavüz skandalları patlak veriyor. Eşcinseller, transeksüeller hastalıklı olarak görülüyor, ötekileştiriliyor.

Ancak erkeğe biçilen bu rolü oynamak da kolay değil. Bu nedenle çok sayıda erkek psikolojik rahatsızlık yaşıyor, bunlar askerlikten sonra bile etkisini gösteriyor. Askerler arasında intihar etme oranı da toplumun geri kalanına göre 20 kat fazla.

MÜCADELEDE YENİ ADIM: VİCDANİ RET DERNEĞİ

Herhangi bir orduda veya silahlı örgütte yer almayı reddedenler, sadece inandığı değerler için savaşan bir orduda yer almak isteyenler, Anayasa’da belirtildiği şekilde sivil hizmet hakkından yararlanmak isteyenler, sivil hizmet de dahil olmak üzere tüm zorunlu hizmetleri reddedenler, kısaca TSK’de zorunlu bir şekilde yer almak istemeyen bütün insanlar olarak Vicdani Ret Derneği altında örgütleniyoruz.

Vicdani Ret Derneği, bugüne kadar farklı örgütler ve çatılar altında sürdürülen vicdani ret mücadelesini ortaklaştırmak ve büyütmek için önemli bir adım. Bu haftaiçi yaklaşık 100 kurucu üyeyle kuruluşu duyurulacak dernek Türkiye’deki tüm vicdani retçilerle dayanışma amacı taşıyor. Böylece önceki yıllarda gördüğümüz, bazı vicdani retçilerin seslerini duyuramaması, destek alamaması gibi durumların önüne geçilmesi hedefleniyor. Derneğin diğer hedefleri ise TSK bünyesinde yaşanan kötü muamele, hakaret, işkence, tecavüz, şüpheli ölüm gibi olayların üzerine giderek bunları araştırmak, zorunlu askerlik mağdurlarının seslerini duyurup suçluların cezalandırılması için kamuoyu baskısı yaratmak, bu gibi davalarda tarafsız olamayan askeri yargı sistemini sonlandırarak TSK bünyesinde gerçekleşen tüm suçların sivil mahkemelerde yargılanmasını sağlamak.

Vicdani Ret Derneği’nin tüzel kişilik kazanması, Türkiye’de vicdani retçilere açılan davalar ve vicdani retçilerin AİHM’de açtığı davalara müdahil olma hakkı getireceği gibi retçilerin uluslararası alanda da seslerinin duyulmasını kolaylaştıracak.

PKK İLE BARIŞ SAVAŞIN SONU DEMEK DEĞİL

Hükümetin PKK ile barışma ihtimali her ne kadar Türkiye’de akan kanın durması olasılığını doğursa da Türkiye’yi bekleyen ciddi savaş tehlikeleri mevcut. Nasıl ki AKP’nin “işkenceye sıfır tölerans” döneminde cezaevlerinde vicdani retçiler başta olmak üzere çok sayıda insana işkence edildiyse, “komşularla sıfır sorun” döneminde de Türkiye komşularıyla savaşın eşiğine gelmiş durumda. Cumartesi Reyhanlı’da patlayan bomba, Suriye’de devam eden iç savaş ve AKP’nin Esad düşmanlığı, ABD’nin Suriye’de rejimi devirdikten sonra sıranın İran’a gelecek olması, Ermenistan ve Azerbaycan’ın karşılıklı silahlanma yarışına devam etmeleri kısa vadede Türkiye’yi içine çekebilecek çok sayıda çatışma olduğunu gösteriyor.

Öte yandan devletin açtığı sözleşmeli askerlik kadroları beklenilen ilgiyi görmedi. Yıllar süren iç savaştan bunalan halk, maaşlı asker olmak istemedi. Bu yüzden devlet bölgemizdeki olası çatışmaları göz önünde tutarak vicdani ret hakkını tanımamakta direnebilir. Bu yüzden vicdani ret mücadelesini güçlendirerek devam etmekten başka çaremiz yok.

Yazı içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Artık sosyalizm de çok yakın barbarlık da

ABD’Lİ MARKSİST SİYASET BİLİMCİ BERTELL OLLMAN:

“Kapitalizm kendi sonunu getirirken insanlığın ve doğanın sonunu da getiriyor. Bu yüzden çoğu insanın düşündüğünden daha yakın bir tarihte seçim yapmamız gerekecek: Sosyalizm mi, barbarlık mı?”

ONUR EREM | AYŞEGÜL KARS KAYNAR | KANSU YILDIRIM

FOTOĞRAFLAR: IŞIL SU ERDOĞAN

New York Üniversitesi’nin Marksist siyaset bilimi profesörü Bertell Ollman Yordam Kitap’ın davetlisi olarak İstanbul’daydı. 2008 yılında girdiğimiz küresel krizin kapitalizmin son krizi olduğunu düşünen Ollman ile 2008 krizinin geçmiş krizlerden farkını, kapitalizm-faşizm ilişkisini, dünyadaki sosyalizm deneyimlerini ve sosyal demokrasiyi konuştuk:

>> Bu kriz için neden kapitalizmin son krizi diyorsunuz?

DSC_0339Bunun için krizin ne olduğunu anlamak lazım. İnsanlar genellikle bunu yapamıyor, çünkü krizi bir sektöre, bir tetikleyici etkene bakarak anlamaya çalışıyorlar. Oysa kriz bir sistem krizi. Bir doktorun hastasının hastalığını anlamaya çalışırken bütün vücudunu dikkate alması gibi bizim de bütün bir sistemi anlamamız lazım.

Krizin yapısal nedeni sistemin tam kendisi. Üretimin ve tüketimin planlı olmaması krizi mümkün kılarken kapitalistlerin her zaman üretimi daha fazla yapıp tüketimi gerçekleştirecek işçilere daha az maaş ödeme hırsı ise krizi kaçınılmaz kılıyor.

Kapitalistler her krizden sonra toparlanma gerçekleştiğini söylüyorlar oysa bu bir yalan. Krizlere baktığınız zaman sonrasında ya savaşlarla milyonları öldürmüştür, ya da kendilerini kurtarmak isteyen kapitalistler işçi sınıfının haklarını, refahını azaltmıştır.

Kapitalistler geçmiş krizlerden üretimi ve dolayısıyla istihdamı artırarak çıktılar. Oysa bugünkü krizden sonra bunun olması mümkün değil. Artık üretim otomasyona dayanıyor ve yeni yatırımlar bile kitlesel istihdam sağlayamıyor. Dahası sağlanan az sayıda istihdam da batıda değil, uzak doğu ülkelerinde sağlanıyor. Bu yüzden gelişmiş batı ülkeleri krizi aşamayacak.

Batı ülkelerinin 1929’da yaşadığı Büyük Buhran’a bakın. Bugün krizden çıkmayı engelleyen üretimde otomasyon, off-shore bankacılığı ve üretimi uzak doğuya taşıma gibi öğeler olmamasına rağmen krizden 1940’larda çıkıldı, o da 2. Dünya Savaşı sayesinde.

>> Peki uzak doğu ülkeleri aşabilecek mi krizi?

Hayır, onlar da aşamayacaklar çünkü o ülkelerin üretimi tamamen batıya ihracata dayalı. Kriz içindeki batıda işçilerin satın alma gücü olmayınca, oradaki ülkelerin ekonomisi de bundan etkilenecek.

Ama kendine ekonomist, analist vesaire diyen insanların çoğu bunu göremiyor. Çünkü bize eğitim hayatımız boyunca sistemler öğretilmiyor. Bir sistem nasıl analiz edilir bilmiyoruz. Sorunun kaynağını değil etkisini düzeltmeye çalışıyoruz.

>> Batı ülkelerinde, özellikle de krizden en çok etkilenen Güney Avrupa ülkelerinde seçimlere gidildiğinde halk iktidara öfkesini yöneltip muhalif partileri, bazı ülkelerde sosyal demokratları başa getirdi ama ekonomik politikalar değişmedi. Sandığa gitme oranları da bazı ülkelerde önemli ölçülerde azaldı, özellikle gençler arasında. Sizce bu ülkelerde halkların siyasi partilere olan inançsızlığı onları daha da apolitik mi yapacak, yoksa sisteme alternatifler düşünmelerine mi yol açacak?

DSC_0327Kriz zamanları insanlar için çok öğreticidir. Evet, inanılmaz acılar, yoksulluklar yaşanır ancak çok sayıda insan ilk defa “bugüne kadar işsiz, yoksul diye aşağıladığım insanlardan bir farkım yokmuş” diye düşünmeye başlar. Eğer Marksistler medyadaki egemen söylemi yenip gerçekten halka anlatabilirse suçlunun kendileri değil, kapitalist sistem olduğunu anlarlar.

Güney Avrupa’daki halklar krizin ardından neyi istemediğini anladı. Bu işler iki adımlı olur. Birincisi neyi istemediğini anlamak, ikincisi neyi istediğini bulmak. Eğer ikinci adımı atamazlarsa işleri gerçekten zor. Bizler sosyalistler olarak bütün enerjimizle ikinci adım için mücadele etmeliyiz.

>> Günümüzde kendini sosyalist olarak adlandıran Laos, Küba, Kuzey Kore gibi az sayıda ufak ülke var. Bu ülkelerin sosyalizm deneyleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sosyalizm yalnızca gelişmiş kapitalist ülkelerde mümkündür. Bırakın bu küçük ülkeleri, Rusya ve Çin bile gelişmiş kapitalist ülkeler olmadıkları için başarılı olamadılar. Rusya’da devrim olduğu zaman herkes bu devrimin hızla gelişmiş kapitalist ülkelere sıçramasını umuyordu. Ama bu olmadı.

Ben bugün var olan bu ufak ülkeleri sosyalist olarak görmüyorum. Evet buradaki devrimciler iyi niyetle bu işi yaptılar, orada yaşasam muhtemelen ben de o devrimin bir parçası olurdum. Sağlık, eğitim gibi hizmetleri ücretsiz hale getirdiler. Emperyalizme karşı koymak için ellerinden geleni yaptılar. Ama ellerinde gelişmiş bir sistem yoktu ve sosyalizm hiç yoktan gelişmiş bir sistem yaratamaz. Nasıl ki Antik Mısır dönemindeki toplumu bir anda kapitalist sisteme geçirmek mümkün değilse, gelişmiş kapitalizmin olmadığı bir ülkede de gerçek sosyalizmi kurmak mümkün değildir.

Unutmayın, Marks’ın sosyalizmi, komünizmi düşlerken temel motivasyonu insanların çalışma saatlerini azaltmak, boş zamanını arttırmaktı. Artık gelişmiş kapitalist ülkeler olarak o kadar ileri bir teknolojiye sahibiz ki neredeyse her işi makinalara yaptırabilir, kalan az sayıda işi de kendi aramızda bölüşerek çok az bir çalışmayla refah içinde yaşayabiliriz. Bugün sosyalizme geçen örneğin bir Almanya’da işçilerin çalışma saatlerinin azaldığını, açlığın, yoksulluğun son bulduğunu gören Fransa’daki işçi sınıfı da sosyalizme geçmek isteyecektir. Ancak Kuzey Kore gibi ülkeler bunun tam tersi etki yaratıyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerin kapitalist sınıfları halklarına “Bakın işte sosyalizm böyle bir şey. Halk açlık çekiyor, ifade özgürlüğü yok, diktatörlük var” diyerek sosyalizme karşı önyargıyı artırıyor.

>> Bir de 21. yüzyıl sosyalizmi kavramı var, en çok Chavez ve Venezuela için kullanılıyor. Oysa bugünkü Venezuela sosyalizmden çok 1960-70’lerin sosyal refah devleti modelini, sosyal demokrasiyi benimsemiş gözüküyor. Sizce sosyalizmin geleceği 21. yüzyıl sosyalizmi mi?

Umarım öyle değildir. Chavez’i çok severim, gerçekten iyi niyetli bir insandı, müthiş bir liderdi. Ben de Venezuela’yı sosyal demokrasi olarak adlandırmayı tercih ediyorum. Chavez döneminde halkın durumu iyileşti, Chavez bize sosyal demokrasinin gelebileceği en iyi noktayı gösterdi. Ama aynı zamanda sosyal demokrasinin sınırlarını da göstermiş oldu.

Hayatta bazı şeyler birbirine karışır, bazıları karışmaz. Örneğin tuzla kara biberi karıştırabilirsiniz, ama ateşle suyu karıştıramazsınız. Kapitalizmin ve sosyalizmin en iyi özelliklerini bir araya getirme iddiasındaki sosyal demokrasinin yapmaya çalıştığı da bu yüzden imkansız bir şey.

Başka bir metaforla anlatmak gerekirse sosyal demokrasi, sosyalizmle kapitalizmi ayıran dikenli telin üstünde oturmaya benzer. Bir süre sonra acı dayanılmaz olur ve bir tarafa atlamak gerekir. Tarih boyunca sosyal demokratlar her seferinde kapitalizmin tarafına atlamayı tercih ettiler.

Fransa’da Mitterrand’ın yaptığı da buydu. İktidara geldiğinde Fransa’nın görmediği kadar sosyalist bir ekonomi politikası uygulamakta kararlıydı. Ama bir süre sonra sermaye “bu ekonomi politikaları varken yatırım yapmayız” dedi ve Mitterrand çitin kapitalizm tarafına atlamak zorunda kaldı. O noktadan sonra uyguladığı politikalar, dönemin İngilteresinde Thatcher’ın uyguladığı politikalardan farksızdı. Günümüzdeki kapitalist sistem ise 1980’leri bile mumla aratıyor. Çünkü kapitalizm kendi sonuna yaklaştıkça ayakta kalabilmek için faşizme kayıyor.

>> 30 yıl sonrasına baktığınızda nasıl bir dünya öngörüyorsunuz? Faşistleşmiş kapitalizm mi, çevresel yıkımla yok olan insanlık mı, yoksa sosyalizm mi?

Bence bugün sosyalizm çoğu insanın düşünmediği kadar yakın. Eğer gelecekte sosyalizm kurulmuş olursa insanlar devrimin başlangıç tarihi olarak 2008’i gösterecek. Bu tarih, kapitalizmin sonunu getiren krizin başlangıç tarihi olarak hatırlanacak. Ama bununla birlikte insanlığın da sonunu getiriyor. Kapitalizm sadece ufak bir elitin çıkarlarını düşünürken sosyalizm insanlığın çıkarları için vardır. Eğer sosyalizmi kurmayı başaramazsak kapitalizm hem insanlık üzerinde hem de doğa üzerinde inanılmaz tahribata yol açacak, bugün sahip olduğumuz gelişmiş uygarlığı da yok edecek. İşte bu yüzden “ya sosyalizm, ya barbarlık” diyoruz. Bugün sosyalizme de barbarlığa da çok yakınız. Hangisinin gerçekleşeceğini biz Marksistlerin çabaları belirleyecek. Eğer Marksistler bugünkü hallerinden ileriye gidemezlerse, 30 yıl sonrası için öngördüğüm tek şey barbarlık.

>> Bu süreçteki en kritik nokta sizce hangisi?

Kesinlikle bütün Marksistleri bir araya getirecek bir İşçi Sınıfı Partisi kurulması. Bakın, günümüz toplumlarının yüzde 90’ını işçiler oluşturuyor. Bu işçilere sınıf bilincini geri kazandırmamız çok önemli. Bunu başarmak için birbiriyle didişen farklı küçük partiler yerine sadece işçi sınıfının çıkarlarını savunacak büyük bir işçi sınıfı partisine ihtiyaç var. Marksist partiler her zaman tek bir düşmanları olduğunu unutmamalı: Kapitalist sınıf. Farklı partiler arasındaki ayrılıkların nedeni genellikle mücadele sürecine dair taktiksel ayrılıklar. Ancak bu ayrılıklar parti içinde tartışılmalı. Marks, gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalist devrimlerin demokratik bir şekilde de yapılabileceğini söyler. Böyle bir parti, bunun için en önemli araç olacaktır.

EKONOMİK KRİZLER YABANCILAŞMANIN ETKİSİNİ KIRAR

>> Günümüz toplumunda güvencesiz, örgütsüz ve esnek çalışmaya zorlanan insanlar yabancılaşmayı her geçen gün daha çok hissediyor; emeklerinden, diğer insanlardan ve toplumlardan yabancılaşıyorlar. Yabancılaşma üzerine çalışmış biri olarak böyle bir toplumda sınıf mücadelesi ve isyanı mümkün kılacak şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Kesinlikle ekonomik krizler. Yabancılaşmanın iki aşaması var: Biri ürettiklerine yabancılaşma diğeri ise kendi gücüne, yapabileceklerine yabancılaşma. Kriz döneminde insanlar gerçekten ihtiyacı olmasına rağmen üretiminde emek harcadığı ürünleri alacak gücü kaybettiğinin farkına varıyor. Bu kadar zenginlik üretilirken bunun neden kendisine, diğer işçilere düşmediğini sorguluyor. Bunun verdiği rahatsızlıkla alternatifler üzerine düşünmeye başladığında, etrafında isyan eden insanları gördüğü zaman da kendi gücünün, toplumu değiştirme gücünün fark ediyor.

AKADEMİNİN ÜZERİNDEKİ BASKI KAPİTALİZMİN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLAMASININ ÖRNEĞİ

>> Akademik özgürlük üzerine de çalışmalar yaptınız. Akademideki ifade özgürlüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin Türkiye’de kapısına sendika afişi asan, YÖK’ü eleştiren akademisyenlere soruşturma açılabiliyor. Akademi üzerinde kurulan baskının ideolojik karşılığı nedir?

Bugün akademide kadro bulmak çok zorlaştı. Üniversiteler yarı zamanlı istihdama yöneliyor, tam zamanlı istihdamlarda ise birkaç yıllık sözleşmeler imzalanıyor. Akademide yer almak bu kadar zorlaşırken Marksistleri almayı tercih etmiyorlar. Tabi ki bunu açık bir şekilde ifade ederek üniversitelerinin imajını da sarsmak istemiyor yöneticiler.

Akademinin üzerindeki bu baskıyı kapitalizmin ifade özgürlüğünü kısıtlaması olarak görebiliriz. Sadece kendi düşüncelerini ifadece edecek akademisyenler olsun istiyorlar. Bu kapitalizmin son çırpınışlarıdır. Kapitalizm her zora girdiğinde faşizme yönelir. Üniversitelerdeki ifade özgürlüğünün bile bu kadar kısıtlanması kapitalizmin ne kadar zorda olduğunu gösteriyor.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Çağlayan Adliyesi’nde halkı askerlikten soğutma eylemi

14 vicdani ret 06

ONUR EREM onurerem@birgun.net

Vicdani retçiler dün akşam İstanbul’daki Çağlayan Adliyesi önünde bir araya gelerek halkı askerlikten soğuttu. Grup adına açıklama yapan Mehmet Atak “Hepimiz halkı askerlikten soğutmak, insanların askere gitmemesini sağlamak istiyoruz. TCK 318. madde hâlâ ifade özgürlüğünün önünde engeldir. Halkı askerlikten soğutmanın bir suç olduğunu kabul etmiyoruz” diye konuştu. Açıklamanın ardından yaklaşık 40 kişilik grup yurttaşların neden askere gitmemesi gerektiğine dair mesajlarını sırayla okudu: “Askere gitmeyin çünkü faşizmin değirmenine militarizmle su taşıyorlar”, “Askere gitmeyin çünkü askerlik ocağı çocuklardan katiller yetiştirme mekanıdır”, “Askere gitmeyin, çünkü sizi seviyorum”…

MESAJLAR KİTAPLAŞTIRILACAK

Halkı askerlikten soğutmak isteyen ancak eyleme katılamayan 150 kişinin askeregitmeyin.com sitesi üzerinden ilettiği mesajları ise Mehmet Atak ve Ayşe Lebriz okudular. Sibel Özbudun, Gün Zileli, Aslı Erdoğan ve Akın Birdal gibi isimlerin de mesajlarının okunduğu eylemde okunan mesajlar, askeregitmeyin.com adresi üzerinden Haziran ayına kadar gönderebileceğiniz mesajlarlarınızla birlikte Eylül 2013’te kitaplaştırılacak.

DSC_0379

Benim mesajım: Askere gitmeyin çünkü vicdani ret Anayasa ve uluslararası anlaşmalarla tanınan bir haktır; devlet istiyor diye asker olmak, postal yalamak, öldürmek veya ölmek zorunda değilsiniz!

Haber içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 1 Yorum