Yoksul mahallelerin çehresini değiştiren sanatçılar

FAVELALARDAN SANAT ESERİ YARATANLAR:

Yoksul gecekondu mahallelerini boyayarak içinde yaşayan insanların gurur duyduğu bir mekan haline getiren Favela Painting projesi kentin yapısal sorunlarını çözme iddiası taşımasa da basit hamlelerle gerçek bir “kentsel dönüşüm” yapılabileceğini dünyaya gösteriyor

https://i0.wp.com/www.favelapainting.com/files/uploads/santa-marta-haas-hahn-portrait-pano.jpg

ONUR EREM onurerem@birgun.net

Brezilya’da yoksulların yaşadığı gecekondu mahalleleri olan favelaların boğucu ve estetikten uzak görünüşünü dönüştürmek, içinde yaşayan insanların hayatını renklendirmek için uğraşan bir vakıf var: Firmeza Vakfı. Vakfın başlattığı Favela Painting (Favela Boyama) projesini yürüten Hollandalı iki sanatçı Jeroen Koolhaas ve Dre Urhahn favelaların gri sıva ve tuğlalardan oluşan atmosferini rengarenk sanat eserleriyle canlandırıyor. Sanatçıların boyadığı mahalleler uzaktan bakıldığında da, içinde yaşarken de birer tabloyu andırıyor.

https://i0.wp.com/www.designboom.com/weblog/images/images_2/andrea/haas_hahn/favelapaintingproject06.jpg

Projeyi başlatan Firmeza Vakfı kuruluş amacını “beklenmedik mekanlarda çarpıcı sanat eserlerinin yaratılmasını desteklemek, yerel halkla işbirliği yaparak onların sanatı ilham vermek, güzellik yaratmak, dikkat çekmek ve önyargılarla savaşmak için kullanmasını sağlamak” diye tanımlıyor.

Her şey 2006 yılında Hollandalı ikilinin Brezilya’da toplumun dahil olacağı bir sanat projesi üzerine kafa yormasıyla başladı. Favelaları mahalleliyle birlikte boyamaya karar veren ikili başlangıç noktası olarak Rio de Janeiro’nun suç oranı en yüksek favelası olan Vila Cruzeiro’yu seçti. Boyama sürecinde ikiliye mahallenin gençleri de eşlik etti. Boyama tamamlandığında mahallelinin mutluluk oranı yükselmiş, gençler arasındaki suç oranı az da olsa düşmüştü.

İlk başta Hollanda Kültür Bakanlığı’nın maddi katkısıyla başlayan Firmeza Vakfı’nın favela projeleri artık tamamen bağışlarla yürüyor. Koca mahalleleri boyamak için gereken litrelerce boya da gönüllülerin bağışlarıyla alınıyor.

İZBE MAHALLEDEN ÇEKİM MERKEZİNE

https://i0.wp.com/openarchitecturenetwork.org/files/imagecache/oanproject_slideshow_600x450/active/24/97028_DLYGAD_CH4v_FavelaPainting_25.jpgKoolhaas ve Urhahn’a göre favelaların renklerle donatılması toplumsal hiyerarşinin dibinde yer alan insanların hayatına neşe ve gurur katıyor. Toplumun dışladığı ve ötekileştirdiği mahalleler bir anda sanatsal bir manifestoya dönüşüyor, kentin ortasında olmasına rağmen kentin geri kalanıyla etkileşimi olmayan mahalleler turistlerin uğrak noktası haline geliyor. Mahalleli, yaşadığı yerden ve kendi kimliklerinden gurur duymaya başlıyor.

GERÇEK KENTSEL DÖNÜŞÜM BU!

Brezilya’daki ilk uygulamaların ardından proje dünya çapında ses getirdi. Önce Latin Amerika’da ardından dünyanın farklı bölgelerindeki gecekondu mahalleri benzer şekillerde güzelleştirildi, dönüştürüldü. Bu projenin önemli etkilerinden biri de, dünyada çoğu devletin soylulaştırmaya indirgediği “kentsel dönüşüm”ün ne kadar farklı şekillerde uygulanabileceğini ispat etmesiydi.

https://i0.wp.com/www.clusterflock.org/wp-content/uploads/2010/05/favela-painting2.jpg

‘ÇİRKİN’ ÖNYARGILARI SANAT VE KOLEKTİF EMEK İLE KIRMAK

Brezilya’da aşırı yoksulların ve aşırı zenginlerin mahalleleri bazı yerlerde yanyana inşa edilmiş. İki mahalleyi ayıran şey ise genellikle büyük bir duvar ve yüksek güvenlik önlemleri oluyor. Zenginlerin pencerelerinden baktığında gördüğü favelaların “çirkinliği” zenginlerin o mahallelerde yaşayan yoksul halka karşı olan önyargılarını güçlendirirken bu önyargıları toplumun geri kalanına yaymalarını da kolaylaştırıyor. Çünkü onlara göre favelalar yalnızca https://i0.wp.com/thestreetgypsies.com/wp-content/gallery/hh/paint38.jpgkentin görüntüsünü bozan bir leke değil aynı zamanda temsil ettikleri değerlerle, Rio’nun yurttaşlarına yeterli barınma imkanı sağlayamadığını göstermesi nedeniyle de bir utanç kaynağı. Ancak gönüllülerin çabası ve halkın katılımıyla favelaları birer sanat eserine dönüştürülmesiyle, hem bir arada hareket etmelerinin sonucunu gören yoksul mahallelilerin kendine güveni artıyor, hem de kendilerini küçümseyen zenginlere kolektif emeğin bir gecede neleri değiştirebileceklerini gösteriyorlar.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Boston ve ötesi

“Boston bombaları, ayrıcalıklı batılıların dünyanın geri kalanında her gün ne yaşattıklarını gördüğü ender anlardan biriydi.”

NOAM CHOMSKY | BirGün için çeviren: ONUR EREM

Nisan ABD’nin New England bölgesinde keyifli geçer. Baharın ilk işaretiyle zorlu kış ikliminin geride kalması, insanlara mutluluk verir. Ama bu yıl öyle olmadı.

Boston’daki saldırılar ve sonrasında gergin geçen hafta bölgede yaşayan herkesi etkiledi. Bazı arkadaşlarım bombanın patladığı anda maratonun bitiş çizgisindeydi. Bir başka arkadaşım da ikinci şüpheli Dzohar Tsarnaev’in ikinci şüpheli olarak yakalandığı yerin yakınlarında oturuyordu. Genç polis memuru Sean Collier, benim çalıştığım ofisin tam önünde öldürüldü.

https://i0.wp.com/image.mcot.net/media/images/1366080428/13660804282316.jpg

Ayrıcalıklı batılıların, dünyanın geri kalanında her gün yaşattıkları şiddete benzer bir şiddeti gözleriyle gördüğü, o korkuyu içinde hissettiği ender anlardan biriydi Boston’da yaşananlar. Örneğin, lise eğitimini ABD’de almış Yemenli gazeteci ve aktivist Farea Al-Muslimi 23 Nisan’da Yemen’deki köyünün İnsansız Hava Aracı (İHA) tarafından bombalanışını ABD Senatosu’nda anlatıyordu tam da Boston bombalanmasının olduğu saatlerde.

Bu hava saldırısıyla terörize olan köylüler keskin ABD düşmanları haline gelmişlerdi: Cihatçı propagandanın uzun uğraşlar sonunda başaramadığını ABD kendi eliyle başarmıştı. Al-Muslimi “Komşularım ABD’ye hayranlardı. Ama artık ABD deyince kafalarının üzerinde uçan İHA’ları ve yağdırdığı ölüm geliyor akıllarına”. Obama’nın yönetiminde gerçekleştirilen bu küresel terör saldırıları, bir gün ABD’ye tehdit yaratabilecek insanları öldürmek amacı taşısa da saldırının kendisi birçok insanın ABD’ye düşman kesilmesine yol açıyor.

Boston saldırısını önlemenin doğrudan bir yolu yoktu. Ama gelecekteki benzer saldırıları önlemenin kolay yolu var: İnsanları tahrik etmemek. Aynı şey rahatlıkla yakalanıp yargılanabilecekken öldürülen ve otopsi bile yapılmadan cesedi yok edilen başka bir kişi için de geçerli: Usame bin Ladin.

ABD BİN LADİN İÇİN ÇOCUKLARI ÖLDÜRDÜ

Bin Ladin cinayetinin daha önce pek gündeme gelmemiş başka sonuçları da var. Bin Ladin’in yerini bulmak için CIA yoksul bir mahallede göstermelik aşı kampanyası düzenleyerek DNA toplamış, ardından aşı kampanyasını yarıda bırakarak aşı kampanyasını daha zengin bir semte taşıdı.

CIA’in bu operasyon ile Hipokrat yemininin temeline ihanet etmiştir. Üstelik operasyonun açığa çıkmasının ardından Pakistan’da çocuk felci aşısı yapan doktorların da hayatı tehlikeye girdi. Bazıları ABD’ye yardım ettikleri şüphesiyle kaçırıldı ve öldürüldü. CIA’in yaptıkları nedeniyle Birleşmiş Milletler, çocuk felci aşısı ekibini bölgeden tamamıyla çekmek zorunda kaldı.

Artık Pakistanlılar, yabancı aşı ekiplerinin ülkedeki faaliyetlerini ajan faaliyeti olarak görmeye başladı. Bu nedenle Pakistanlı çocukların aşı koruması alamaması büyük felaketlere yol açacak. Bu yüzden en az 100 bin çocuk felci vakası gerçekleşeceğini hesaplayan Columbia Üniversitesi’nden sağlık bilimci Leslie Roberts “Gelecekte insanlar ‘bu çocuğun sakat kalmasının nedeni ABD bin Ladin’i ele geçirmek için kafayı o kadar bozmuş olmasıydı’ diyerek ABD’yi suçlayacaklar. ABD’ye bu öfkenin etkisiyle bakacaklar” diyor.

ABD’nin Pakistan’daki tek yanlış politikası bu değil. Daha ciddi sonuçlar da şans eseri atlatıldı. Afganistan-Pakistan sınırındaki bölgelerde operasyonlar düzenleyen ABD askerlerine “gerekirse Pakistan askerleriyle çatışmaktan çekinmeyin” emri verildi. Bugüne kadar böyle bir çatışma olmadı ama güçlü bir orduya ve nükleer silahlara sahip Pakistan’a karşı verilen bu emir, gelecekte nükleer savaşa bile yol açma tehlikesine sahip.

Devletlerin, politik hedefleri doğrultusunda yurttaşlarının hayatını hiçe sayması, tehlikeye atması bütün tarih boyunca karşımıza çıkan bir olgu. ABD’nin tarihi de bundan farklı değil. Bugün halklar bu gerçeğe gözlerini kapatarak geleceklerini tehlikeye atıyorlar.

Jeremy Scahill’in yeni yayınlanan “Kirli Savaşlar: Bir savaş cephesi olarak dünya” kitabı tam da böyle bir dönemde gözlerimizi açıyor. Scahill bu kitapta ABD ordusunun operasyonlarının, İHA’larla yaptığı terör saldırılarının maruz kalan halk üzerindeki etkisini, doğrudan alandaki etkisini anlatıyor. Bu kitabın etkisi yazar ve aktivist Fred Branfman’ın, ABD’nin 1960’larda Laos’ta yürüttüğü kirli “gizli savaş”ları ortaya dökmesine benziyor. Branfman, bugün İHA’ların rolüyle ilgili şunları söylüyor: “1969 yılında ABD’nin Laos operasyonunu yürüten Monteagle Stearns Kongre’ye ifade vermeye çağrılmıştı. Kendisine, ABD Başkanı Johnson Vietnam’da çatışmaların durdurulması emri verdikten sonra neden Laos’un bombalandığı sorulduğunda ‘Uçaklarımız boş duruyordu, öyle boş boş yatmalarına izin veremezdik’ demişti. Sırf uçakları işlesin diye Laos’un zavallı köylülerini korkudan mağaraya sığınacak hale getirmiş, hatta ellerindeki son teknolojiyle mağaralarda saklanan insanları bile öldürmüşlerdi. Bugün ABD’nin İHA’larla her yeri bombalamasına da bu perspektiften bakmak lazım”.

İHA’lar kendisini sürekli büyüten ve geliştiren terör makineleridir. Onu elinde bulunduranlar, boş durmalarına izin veremez.

Tarihçi Alfred McCoy, “ABD imparatorluğunda polislik: ABD, Filipinler ve gözetleme devletinin yükselişi” kitabında ABD’nin açlık ve işkence ile yüz binlerce kişiyi öldürdüğü bir işgalden sonra Filipinler’de halkı nasıl pasifize ettiğini anlatıyor. İşgalci ABD, çağının en ileri gözetim ve kontrol mekanizmalarını kullanarak halkı ayaklanamadan bastırdı. Bu uygulamanın etkisi günümüzde hâlâ devam ediyor.

ABD bu sistemin ‘başarısından’ memnun kaldıktan sonra sonunda bunu kendi evinde de uygulamaya karar verdi. ABD bugün kendi halkını sürekli geliştirdiği yöntemlerle kontrol ve gözlem altında tutuyor. Tabi ki bu yöntemler işgal ettiği ülkelerde uyguladığı yöntemlerden daha yumuşak, ama bu onların daha ‘iyi’ olduğu anlamına gelmez. Devletin denetlenemeyen, düzenlemelere tabi olmayan güç tekeli büyük bir tehdit. Boyun eğmek, buna vermemiz gereken en son tepki olmalı.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Türkiye’yi özgürleştirip dünyayı kurtaracaktık. Sonra işte 80 darbesi oldu”

Dut Ağacı Kolektifi, yayınladığı Öykülerle 12 Eylül kitabıyla darbe öncesi ve sonrasında, çeşitli sol örgütlerde yer almış veya sempatizanı olmuş insanların hapishane içinde ve dışında yaşadıklarını aktaran önemli bir sözlü tarih çalışmasına imza attı

ONUR EREM | onurerem@birgun.net

Öykülerle 12 Eylül elime aldığımda bırakamadan, aralıksız okuyarak bitirdiğim bir kitap oldu. 12 Eylül öncesinde PKK, Dev-Genç, Dev-Sol, Dev-Yol, Halkın Kurtuluşu, TÖB-DER, İlerici Gençlik Derneği ve Devrimci Doğu Kültür Ocakları; darbe sonrası yıllarda ise DTP-BDP, ÖDP ve Yeşiller gibi farklı örgütlerin/partilerin içinde yer alan veya onların sempatizanı olan insanların kişisel hikayelerini anlattığı kitap Dut Ağacı Kolektifi tarafından hazırlandı ve geçen ay basıldı. Kitabın içindeki hikayeler kadar dikkat çeken bir özelliği daha var: Dağıtım şekli. İlk baskısı 1.000 adet basılan Öykülerle 12 Eylül kitapçılara gönderilmek yerine 5 Mart Pazar 15-18 saatleri arasında İstanbul Beyoğlu’ndaki İsmail Beşikçi Vakfı’nda başka kitaplar karşılığı takas edilerek dağıtılacak. Toplanan kitaplar, takas etmeye gelen okuyucularla bir arada yazılacak kartlar ve mektuplarla birlikte cezaevlerindeki mahkumlara gönderilecek.

5429_552557014783905_34383252_nÖykülerle 12 Eylül’ün içeriğine dönecek olursak, kitabın ilk hikayesi sürpriz bir isimden: BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak. Sürpriz diyorum, çünkü mecliste grubu olan bir partinin (eş)başkanının bağımsız bir sözlü tarih projesine kişisel hikayesini ayrıntılarıyla anlatması alışık olduğumuz bir durum değil. Grev pankartlarının evin doğal bir parçası olduğu bir ailede büyüyen Kışanak’ın Diyarbakır Cezaevi’nde dönemin İç Güvenlik Komutanı Esat Okay Yıldıran’a karşı mücadelesi kitapta ayrıntılarıyla yer alıyor. Kışanak 1988 yılında Yıldıran’ın öldürülmesinin ardından istemsiz attığı sevinç çığlığına dair “Türkiye 12 Eylül’ü yargılayınca işte böyle bir rahatlama yaşayacak”.

Kitapta öykülerini anlatan diğer insanlar ise şöyle:

– “12 Eylül’e kadar gecekondularını yapıyorduk, ama 13 Eylül’de bizi ilk ihbar edenler o insanlar oldu. Demek ki günübirlik iş yapmışız, geleceği örgütleyememişiz. Onlara sadece bu ev senin, bunun taşına toprağına biz sahip çıkacağız, sen içeride uyu demişiz, hiçbir şey anlatmamışız” diyen, 12 Eylül’ün ardından işkenceler nedeniyle karnındaki bebeği düşüren ve 12 Eylül döneminde yaşadığı işkenceyi o dönemde doktor raporuyla ispat etmeyi başaran Mine Nazari.

– Cinselliğini ve İstanbul’un gece hayatını keşfetmeye başlarken darbeyle birlikte cezaevine giren, cezaevinde aşk hikayeleri yaşayan, eşcinsel olduğu için hapisteyken İlerici Gençlik Derneği’nden ihraç edilen ve 1990’larda ÖDP’ye katılan Demet Demir.

– Darbenin ardından Fatsa davasından 4 yıl yatan, BirGün’de çalışırken Dış Haberler Şefi ile anlaşamaması üzerine gazeteden kovulan Cemile Çakır.

– Babasının Sıkıyönetim Komutanlığı’na “Benim kızım Marksist-Leninist hem de Maoist komünisttir” diye dilekçe vermesinin ardından yıllarca kaçak yaşamak zorunda kalan Ayşe Yılmaz.

Ercan Aktaş: “Kitabı okumak istiyorsanız 5 Mart Pazar 15-18 saatleri arasında İstanbul Beyoğlu’ndaki İsmail Beşikçi Vakfı’na herhangi bir kitap getirerek karşılığında Öykülerle 12 Eylül’ü alabilirsiniz. Toplanacak kitaplar cezaevlerindeki mahkumlara gönderilecek”

Ercan Aktaş: “Kitabı okumak istiyorsanız 5 Mart Pazar 15-18 saatleri arasında İstanbul Beyoğlu’ndaki İsmail Beşikçi Vakfı’na herhangi bir kitap getirerek karşılığında Öykülerle 12 Eylül’ü alabilirsiniz. Toplanacak kitaplar cezaevlerindeki mahkumlara gönderilecek”

– Darbenin ardından hapishanelere görüşe gelen ailelerin gözlerinin önünde mahkumlara yapılan işkenceleri, davalar sırasında bu işkencelerin anlatıldığı hakimlerin arkalarını dönüp ağladığını gören, darbenin ardından yaşadıkları nedeniyle hiç gülemeyen, bir gün arkadaşına sahte bir gülüş atması üzerine 2 yaşındaki oğlunun “Yaşasın! Yaşasın! Benim annem de gülüyor!” dediği, Mazlum Doğan’ın ablası Serap Mutlu Doğan.

– Yerimiz olmadığı için ayrıntılarından bahsedemediğim, ama birbirinden ilgi çekici hikayelere sahip olan Hamit Kankılıç, Rengin Demir, Salih Sezgin ve Kerimhan Bahalı.

12 Eylül döneminde sol örgütlerde yer alan bu insanların hayallerini ise belki de en güzel Cemile Çakır’ın sözleri anlatıyor: “Türkiye’yi özgürleştirip dünyayı kurtaracaktık. Sonra işte 80 darbesi oldu”.

Kitabı okuduktan sonra merak ettiklerimi kitabı yayına hazırlayanlar arasında yer alan Ercan Aktaş’a sordum:

>> Bu kitabı hazırlama fikri nasıl çıktı? 12 Eylül’e dair sözlü tarih çalışması yapacağınız zaman konuşacağınız insanları neye göre seçtiniz? Kişisel geçmişlerine göre mi, yoksa farklı örgütlerin temsili gözetilerek mi?

Dut Ağacı Kolektifi olarak ‘Öykülerle 12 Eylül’ sözlü tarih çalışmamıza bizi sürükleyen en temel etken arada uzunca bir zaman geçmiş olmasına rağmen hala hayatlarımızın 12 Eylül yasa ve kuralları ile çepe çevre sarılmamızdı. Bizler aslında bir yerde ‘12 Eylül jenerasyonu’ olarak ifade edilen bir grup insanız. Bizleri Dut Ağacı Kolektifi’nden bir araya getiren de 12 Eylül’ün ürünü YÖK ile yönetilen üniversitelerde yeterince nefes alamıyor olmamızdı. Farklı disiplinlerde okumuş, hayatın farklı alanlarında yol almış, ancak hep muhalif çeperlerde/içinde olmuş insanlardık. Kendimizin 12 Eylül’e dair bilgisini üretmek, sözünü geliştirmek için böyle bir çalışmaya başladık. Çalışmaya başladığımızda 12 Eylül’e dair kadın hikayelerinin azlığı dikkatimize çekti. Bizler de çalışma prensiplerimizden olan, ‘daha az görünen’in bilgisini birlikte üretmek için kadın hikayelerinden ağırlıklı bir çalışma yaptık. İki erkek hikayesi var, onlar da darbe sürecini çocuk yaşlarda karşılayan insanlardı. 12 Eylül, ve darbe çalışması olunca hemen cezaevleri gerçeği karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda hikayelerin önemli bir bölümü Diyarbakır, Metris ve Mamak cezaevlerinden süreci yaşayan insanların hikayesinden oluşuyor. Çalışmayı sürdürürken örgüt bazlı bir çalışma yapmadık. Bir şekilde süreci yaşayan insanların hikayelerini çıkarmak istedik.

Sözlü tarih çalışmamızı tamamladığımızda bu hikayeleri bir şekilde paylaşmamız gerektiğini biliyorduk. Bu hikayeler bizde kalmamalıydı. Kaldı ki çalışmamızın temel bir amacı da birlikte ürettiklerimizi aynı şekilde paylaşmaktı. Bu nedenle uzun bir süre alan uğraştan sonra kitap dosyası haline getirdik. Gönüllü çalışan bir grubuz. Kendi imkanlarımız ile bilginin/bilim üretim sürecinin toplumsallığı üzerinden bir şekilde buluşmalar, atölyeler, sözlü tarihi mülakatları yapabiliyoruz. 2004 yılından bu yana sözlü tarih çalışmaları yapan bir grubuz. Sözlü tarih yöntemi ile çalışmalara başlamamızdan bu yana çok değerli bilim kadınlarından önemli bir destek ve de katkı alıyoruz. Bunların isimlerini de paylaşmak isterim; Boğaziçi Üniversitesi’nden Nükhat Sirman, Arzu Öztürkmen, Nazan Üstündağ, Sabancı Üniversitesi’nden Layla Neyzi, Okan Üniversitesi’nden Neşe Özgen. Kendilerini Dut Ağacı Kolektifi’nin ortak emeğinin bir parçası olarak görüyoruz. Bütün süreçleri paylaştık ve elimizdeki kitap çıktı.

>> 12 Eylül dönemini, öncesini, sonrasını, hapishaneleri dışarısını anlatan çok sayıda kitap yazıldı, insanlar hikayelerini anlattı. Siz bu kitabı hazırlarken bugüne kadar yazılanların anlatmadığı noktalar olduğu için mi bu kitabı hazırlamaya karar verdiniz? Bu kitap, bugüne kadar yapılan çalışmalardan kendini bir şekilde farklılaştırıyor mu?

Evet 12 Eylül’e dair dolaşımda çok kitap var. Ancak biz bunların olmasını da yeterli bulmuyoruz. Özellikle de kadın hikayeleri daha çok dolaşıma sokulmalıdır. Hikaye  paylaşmak, hikayeleri dolaşıma sokmak, bütün bu süreçler birlikte bilgi üretme süreçleridir. Birlikte kendi bilgisini üretmek ve de bunu paylaşmak. Bizim çalışmamızın böyle bir özgünlüğü var. Yaptığımız çalışmada bir şekilde kendi hikayelerimiz de var. Bizler bu çalışma ile çok şey öğrendik ve öğrendiklerimizin bir kısmını bu kitap ile paylaşmak istedik.

>> Burada anlatılan hikayelerde seni en çok etkileyen tek bir olay söyle desem hangisi olurdu?

Diyarbakır anlatıları her defasında olduğu gibi beni çok etkiliyor. Ve okudukça diyorum ki; “bu coğrafyada yaşayan her birey bu süreci mutlaka bilmeli’. Diyarbakır’da nelerin yaşandığını bilemezsek birlikte, birbirimizi anlayarak özgür bir hayat kurmamız mümkün değildir. Bu anlamda Gültan Kışanak, Hamit Kankılıç ve Salih Sezgin hikayelerinin özellikle de şimdiye kadar okumamış insanlar için ‘mutlaka okunmalı’ derim.

>> Kitabın “Yüzleşme” bölümünde sorduğun bir soru var, “12 Eylül’e neden toplu bir direniş olmadı? Olamadı?” diye. Bu sadece solun parçalanmışlığı ya da askeri gücün büyüklüğü ile açıklanabilir mi? Kişisel görüşün nedir?

Çalışmaya başlarken sistem karşıtlığı duygularımız ile başlamıştık. Ancak çalışma ilerledikçe başka bir şeyi daha fark ettik. O da darbe gelmeden aslında bir yerde süreç tamamlanmıştı. 1 Mayıs 1977 ve Maraş katliamları aslında dönüm noktalarıdır. Bu tarihlerden itibaren sosyalist yapılar büyük orandan güç kaybetmeye başlarlar. Sistem karşısında daha etkin ve de örgütlü mücadele etmek yerine oluşturdukları küçük iktidar adacıkları kendileri için çok daha önemli olmaya başlıyor. Diğer yandan örgütler kendi iç çatışmalarından dolayı da sistemin işini kolaylaştırıyorlar diye düşünüyorum. Gerek örgütler içi yaşanan iktidar çatışmaları, gerekse de örgütlerin aralarında kurudukları “kazanılmış” iktidar alanları gerçeği geniş halk kesimlerini bir şekilde hayal kırıklığı yaşatmıştır. Daha iktidar olmadan bu gerçek yaşanıyorsa iktidar olduklarından nasıl bir şey olur diye darbe sürecinden önce böylesi bir duygunun yaşandığını düşünmeye başladım. Yani 12 Eylül darbesi geldiğinde zaten önemli oranda sol/sosyalist, muhalif kesimler ekarte edilmişlerdi. Darbe en sonunda geldi. Geriye kalan ne kadar direniş ve itiraz noktaları varsa hepsini korkunç bir şiddet dalgası ile bastırdı. Ve bizler aslında hala bu darbe ile yüzleşmedik. Bunca kitap, yazı, belgeye rağmen darbenin hala konuşulmamış birçok yanı var.

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

1 Mayıs için polis saldırısına karşı koyma rehberi

ONUR EREM | onurerem@birgun.net
İstanbul Valiliği’nin tutumu nedeniyle bugün 1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlamak isteyen kitlelere polisin saldırma ihtimali yüksek. Son dönemde toplumsal örgütlere ve öğrencilere karşı artan polis şiddetine bakınca, herhangi bir saldırı durumunda uzun süreli çatışmalar çıkabilir. Böyle bir çatışmaya hazır mısınız? Polis barikatlarını geçmek, biber gazından korunmak, panzerleri atlatmak için ne yapmak gerektiğini biliyor musunuz? 1 Mayıs sabahı evden çıkmadan önce sizin için hazırladığımız bu rehberi okumanız, Taksim Meydanı’na ulaşma hayalinizi gerçeğe dönüştürmenize yardımcı olacak:

https://onurerem.com/wp-content/uploads/2012/12/tumblr_lct1v0jmzf1qettbv.jpg?w=288

İtalya’da bir eylemde plexiglass kullanarak polisleri köşeye sıkıştıran eylemciler

>> Sağlık sorumlusu: Eylemlerde farklı türlerde fiziksel saldırılara maruz kalmak çeşitli yaralanmalara, astım krizine ve benzeri sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu sorunlarla mücadele etmek için taşımak gereken ekipmanlar ise eylemcileri yavaşlatır – ayrıca herkesin bu ekipmana verecek parası olmayabilir. Bu yüzden grubunuz içide bir kişiyi sağlık sorumlusu olarak seçin. Sağlık sorumlusunun çantasında limon, su, süt, elma/üzüm sirkesi, inşaat eldiveni, yara bandı gibi malzemeleri taşıması, ihtiyaç anında büyük fayda sağlayacaktır. Polisle çatışma alanının biraz gerisinde beklemesi ve çatışmaya katılmaması, bütün ekipmanlarınızla birlikte gözaltına alınmaması için önemli!
>> Biber gazı spreyi/kapsülü: Biber gazı Türkiye’de polisin yükselen trendi. Her geçen yıl daha fazla kullanılan biber gazı, maruz kalanların can havliyle kaçışmasına neden oluyor. Göz, burun, deri, boğaz ve ciğerlerde yanma, baygınlık geçirme, astım krizi gibi etkileri var. Biber gazıyla mücadele etmek için öncelikle uzun kollu kıyafetler veya plastik yağmurluk giyerek derinizi korumanız lazım – açıkta kalan bölgelerinize su bazlı (kesinlikle yağ bazlı olmaması lazım) güneş kremi sürmek, o bölgeleri korumak açısından önemli.
Gaza maruz kaldığınızda gözünüzü temizlemek için gözyaşı damlası, su ve süt kullanın. Limon suyuna, elma veya üzüm sirkesine batırılmış bir kumaş parçasını (veya eczanelerde ucuz fiyata satılan steril maskeyi) burnunuzu kapayacak şekilde boynunuza geçirmek, etkilenmeyi en aza indirir. Sirkeyi vücudunuzun açıkta kalan diğer bölgelerine de sürebilirsiniz. Ucuz bir havuz gözlüğü alıp sıkı bir şekilde gözünüze takmanız da gözlerinizin etkilenmesini büyük oranda önler. Lens kullananlar için havuz gözlüğü özellikle önemli.
Eylemin rüzgarlı bir alanda gerçekleştirilmesi biber gazının etkisini azaltırken, eylem öncesinde rüzgarı arkanıza almanız, karşınızdan sıkılan gazın polislere geri gitmesini sağlar. Beşiktaş ve Dolmabahçe üzerinden Taksim’e yürüyecek kitle Boğaz’daki rüzgarı arkasına alırsa büyük bir avantaj elde eder.
Eğer gaz, sprey değil de kapsül halinde atılırsa, elinizi kalın bir kumaş/eldiven ile koruyarak kapsülü tutup polislere geri atın. Kumaş ve eldivende plastik bazlı malzeme olmaması çok önemli: Plastik sıcaktan eriyerek elinize yapışabilir.
Son olarak bu sabah eylemden önce duş almamanızı tavsiye ediyoruz. Eylem öncesinde mümkün olan en uzun süre boyunca yıkanmayarak derinizdeki gözeneklerin kapanmasını sağlayabilirsiniz. Böylece biber gazının vücudunuza etkisi en alt düzeye inecektir.
>> Çelik cop – elektrikli cop: Polislerin farklı kullanımlar için farklı türde copları olabiliyor. Hepimizin bildiği klasik copun dışında, bir anda 15 cm.’lik bir çubuktan büyük bir copa dönüşebilen katlanabilir çelik coplar ve ucundaki elektrik akımıyla saldırılan kişiyi çarpan, yakan coplar polislerin yeni silahları. Coplardan korunmak için çeşitli yöntemler mevcut. Bunlardan birincisi koruyucu kıyafetler giymek. Pet şişeler, kamp matları ve benzeri materyalleri vücudunuza sararak, gemilerde bulunan can yeleklerinden giyerek copun etkisini azaltabilirsiniz. Kask takmak, kafanızı polisin attığı gaz kapsüllerinden ve cop darbelerinden korumak için önemli.
Coplardan korunmanın bir diğer yolu ise kalkan kullanmak. Sokakta bulabileceğiniz plastik, metal, çöp kutusu gibi malzemelerden polislerin kalkanlarıyla yarışacak güçte kalkanlar yapabilirsiniz. Eğer kalabalık bir grupsanız 5-10 kişinin tutacağı büyük plexiglass levhalar kullanarak copları engellemeniz, polisleri durdurmanız, hatta polisleri belli noktalara sıkıştırarak etkisiz hale getirmeniz mümkün. Kırılmaz ve şeffaf bir plastikten yapılan bu malzeme, dünyanın dört bir yanında polisin eylemcileri dağıtmalarını engellemek için sıklıkla kullanıyor. Plexiglassı rahatça tutabilmeniz için, size bakan tarafında kulplar yapmanız şart. Plexiglass yerine büyük traktör lastiklerini de kalkan amacıyla kullanabilirsiniz.
>> Panzer: Polisin onyıllardır kitleleri dağıtmak için kullandığı, tazyikli su sıkan panzerlere karşı koymak için de, yukarıda bahsettiğimiz plexiglass levhalar ve kalkanlar kullanılabilir. Eğer bu materyallere sahip değilseniz bir grupla panzeri ara sokaklara çekmeye çalışabilirsiniz. Panzer peşinizden dar sokaklara girdiği anda manevra yapamaz hale gelir. Bu riski göze almayıp girmediği durumlarda da panzeri atlatmış olursunuz.
>> Eylem fotoğrafçısı/kameramanı: Eylemcilerden birkaçının fotoğraf veya video çekmesi, emniyet güçlerinin eylemcilere karşı yasadışı uygulamalarını belgelemek açısından önemli. Özellikle Türkiye’de ana akım medya eylemleri polislerin arkasından veya uzaktan izlediği için, büyük eylemlerde grupların içinden çekilecek görüntülerle yakın mesafeden, doğrudan yüze biber gazı sıkılması gibi çok sayıda yasadışı uygulama tespit edilebilir. Bu görevi üstlenecek kişilerin kameralarının yüz tanıma, kırmızı göz azaltma gibi o sırada çok önemli olan birkaç saniyeyi kaybettirebilecek uygulamalarını kapatmalarını tavsiye ederiz. Kameraların otomatik odaklanma ve otomatik iso modunda olması da hareket halindeki eylemlerde işi kolaylaştırır. Çektiğiniz fotoğraflara hemen sonrasında bakmaktansa eylem sonrasında bakmanız o sırada önemli görüntüleri kaçırmanızı engeller. Eğer uzun süreli bir eylemde bulunacaksanız görüntü kalitesi ve megapiksel ayarını en üstte tutmamak, hafıza kartınızın dolmamasını sağlar.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Başbakanlık sömürüden başarı hikayesi çıkardı

BİR DE MADALYA TAKSAYDINIZ!

Başarı değil sömürü hikayesi

ONUR EREM | onurerem@birgun.net

Daha önce Türkiye’deki emekçileri yabancı yatırımcılara “hastalık izni kullanmaz, düşük ücretle çalışır” diyerek köle gibi pazarlayan Başbakanlık Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı bu kez de Türkiye’de emek ve doğa sömürüsü yapan şirketleri Başarı Öyküleri bölümünde örnek gösterdi. Başbakanlık’ın doğaya verdiği zarar nedeniyle eleştirilen Cargill’den bahsederken “çevreci”, işçilerini sendika üyesi olduğu için işten çıkartan DHL ve Coca Cola’dan bahsederken “mükemmel, en iyi işveren, üretken, sürdürülebilir ve yenilikçi” gibi kavramlar kullanması, hükümetin çevrecilikten, iyi işveren olmaktan neyi anladığının göstergesi. İşte listedeki 28 şirketten bazıları:

DHL

SENDİKALIYI İŞTEN ATTI, YASADIŞI FAZLA MESAİ UYGULADI, EN İYİ İŞVEREN SEÇİLDİ

“DHL, ülke geneline yaydığı sosyal sorumluluk projelerinde yer almayı kurum değeri olarak benimsemiş, En İyi İşveren ve En Sevilen Şirket ödülleri de dahil olmak üzere toplam 7 ödül almış bir şirkettir”. Yatırım Destek ve Teşvik Ajansı’nın sitesi invest.gov.tr’de DHL Türkiye, işte böyle tanıtılıyor.

YASADIŞI FAZLA MESAİ

Oysa dünya çapındaki 50 milyar avroluk cirosuna rağmen, DHL Türkiye’deki işçilerini açlık sınırının altında çalıştırıyor. DHL işçileri, yasaların bir yılda en çok 270 saat fazla mesaiye izin vermesine rağmen kendilerinin fazla mesailerinin yılda bin saati aştığını söylüyor.

Bunlar yetmezmiş gibi, DHL geçen yıl TÜMTİS sendikasına üye olan 23 işçiyi işten çıkardı. İşten çıkarılan işçilerden 13’ü Haziran 2012’den beri direnişte. 1 Ocak’ta direnişin 200. günüydü.

Sendikalı olmadan önce performanslarından dolayı ödül verilen bu işçiler, sendikalı olduktan sonra “performans düşüklüğü” ve “fazla mesaiye kalmamaları” gerekçeleriyle işten atıldı. Kovulan işçilerin açtığı dava ise hâlâ devam ediyor. TÜMTİS İstanbul Şube Başkanı Ersin Türkmen’e göre DHL’in işten çıkarma gerekçeleri gerçeği yansıtmıyor. Fazla mesai nedeniyle sosyal hayatı bile kalmayan işçilerin fazla mesaiye kalmadıkları iddiası Türkmen’e göre yalan.

ABD’Lİ PROFESÖR SÖMÜRÜYÜ ANLATTI

San Fransisco Üniversitesi İşetme Fakültesi’nin İşgücü ve İshdam İncelemeleri Profesörü ve Direktörü Prof. John Logan’ın DHL Türkiye’deki sendikalaşma çabasına dair hazırladığı rapor, DHL’in işçilere karşı tutumunu gözler önüne seriyor. Rapora göre:

– DHL yönetimi işçilere, noter kanalıyla sendikadan istifa mektupları imzalatmak için işten çıkarma tehdidine başvurdu ve parasal teşvikler önererek baskı yaptı.

– DHL yönetimi, sendikanın terör örgütleriyle ilişkisi olduğu iddiasını ortaya atarak sendikanın işçilerin gözündeki değerini düşürmeye çalıştı.

– İşçilere verilen eğitimlerde sendikaya üye olmamaları için uyarılar yapıldı.

– İşçilerin sendika temsilcileriyle görüşmeleri engellendi.

– Direnişteki işçileri ziyaret eden DHL işçilerine ayrımcılık uygulandı.

Nakliyat işçileri sendikalarının üye olduğu Uluslararası Taşıma İşçileri Federasyonu’nu (ITF) da DHL’in tutumunu kınamıştı. Toronto’daki toplantılarında aldıkları kararın ardından direnişteki DHL işçilerine destek vermek amacıyla Belçika, Japonya, Yemen, İtalya, Etiyopya’nın aralarında bulunduğu bir çok ülkede eylemler yapılmıştı.

Bu eylemler sonucunda sendikalı işçilerin işten çıkartılmasına son verildi ve TÜMTİS yetki almaya yaklaştı. Ama bu sefer de HAK-İŞ’e bağlı Taşıma-İş devreye girdi. İşçilerin “sarı sendika” olarak tanımladığı, Kasım 2012’de kurulan bu sendika, DHL’in de desteğiyle işçileri kendi bünyesi altında örgütlemeye başladı. İşçiler, barajın altında kaldığı için yetki alma hakkı bile olmayan bu sendikanın TÜMTİS örgütlenmesini engellemek için kurulduğunu ve yöneticiler tarafından desteklendiğini anlatıyor.

İŞTEN ÇIKARILAN DHL İŞÇİSİ MURAT KÜÇÜKŞAHİN ANLATIYOR:

Bütün bunlara rağmen Başbakanlığın yurtdışından yatırımcı çekmek için kurduğu invest.gov.tr sitesinde DHL’in “başarı hikayeleri” bölümünde örnek firma olarak gösterilmesini işten çıkarılan DHL işçilerinden Murat Küçükşahin’e sorduk.

“YURTDIŞINDA BİNLERCE AVRO, TÜRKİYE’DE ASGARİ ÜCRET”

Küçükşahin DHL’in başarı hikayesinin, işçileri sömürmedeki başarısından kaynaklandığını söylüyor. “Yurtdışında sendikalı işçilere binlerce avro ödeyen firma, Türkiye’de bize asgari ücreti reva görüyor. 10 yıllık çalışanların maaşı bile 800 lira” diyen Küçükşahin, AKP’nin yabancı yatırım çekmek için Türkiye’deki işçileri daha da sömürülebilir hale getirmeye çalıştığını anlatıyor. Başbakanın ‘işçilerin iki sendikaya birden üye olmasına izin verdik’ diye reklam yapmasına rağmen, bir sendikaya bile üye olmaya çalışan işçilerin işten atıldığını söyleyen Küçükşahin “Yüksek işsizliği kullanarak işçileri korkutuyorlar. Yabancı yatırımcılara ‘işçiler haklarını ararlarsa rahatlıkla işten atabilirsiniz’ güvencesi veriyorlar” diyor.

“O ÖDÜL EN İYİ SÖMÜRÜ ÖDÜLÜ OLMALIYDI”

DHL’e verilen En İyi İşveren Ödülü’ne dair sorumuzu ise “DHL’e verilen ödül, en iyi sömüren işveren olduğu için verilmiştir. Öyle insan kaynakları müdürleri var ki, ikna odaları kurup işçileri gece 11’lere kadar bu odalarda sendikadan istifa etmeleri için ikna etmeye çalışıyorlar, ‘çocuğunun geleceğini düşün’ diyorlar. İşçilerin hakları geçmiş yıllara göre çok geride. Bizi çocuğumuzu bile göremeyecek kadar çok çalıştırıp asgari ücret veren, yasada belirtilen fazla mesainin üç katı fazla mesai yaptıran bir şirkete en iyi işveren ödülü verilmesi acıklı” diye yanıtlıyor Küçükşahin.

CARGILL

ADINA ÖZEL YASA ÇIKARTILAN CARGILL ÇEVRE ÖDÜLÜYLE TANITILIYOR

“Çevrenin korunması adına göstermiş olduğu çalışmalardan dolayı Cargill Türkiye, Bursa Sanayici ve İş Adamları Derneği (BUSİAD) tarafından 2003 yılında Çevre Ödülü ile onurlandırılmıştır”. Dünya çapında doğayı ve işçileri sömürdüğü için eleştirilen Cargill, invest.gov.tr’nin Başarı Öyküleri bölümünde işte böyle tanıtılıyor.

90 BİNLİK KENTİN SUYUNU TÜKETEN FABRİKA

Cargill, Türkiye’de Bursa Orhangazi’deki 1. sınıf tarım arazisi, uzun mesafeli koruma alanı ve su havzası üzerine kurduğu nişasta bazlı şeker fabrikası ile ünlendi. Aynı bölgeye daha önce 6 başka şirketin fabrika kurma talepleri reddedilmiş, ama ne hikmetse yalnızca çok uluslu Cargill’in talebi kabul edilmişti. KESK, TMMOB, TTB, Tüketici Hakları Derneği ve Çiftçi Sendikaları Girişim Komitesi tarafından ortak yayınlanan bir rapor, fabrikanın 90 bin nüfuslu bir kentin su tüketimine denk düşen 3 bin 500 ton yer altı suyunu bir günde kullanarak havzanın su dengesini bozacağı ve bölgedeki 100 bin zeytin ağacına zarar vereceğini ortaya koymuştu. Raporda dikkat çekilen bir diğer nokta da Cargill’in ürettiği şekerin alıcısı olan Cola Turka’nın dağıtımının büyük bir kısmını Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlunun yapmasıydı.

ÜLKE GİBİ ŞİRKET: YILLIK 135 MİLYAR DOLAR CİRO

Cargill’in gücünü anlamak için 61 ülkede faaliyet gösteren şirketin yıllık cirosunun 135 milyar dolar, yani Türkiye’nin yıllık GSYİH’sının neredeyse beşte biri olduğunu hatırlamakta fayda var.

Fabrikanın inşaat aşamasından itibaren yargı çok sayıda yürütmeyi durdurma kararı verse de fabrika işlemeye devam etti. Erdoğan’ın ABD ziyareti sırasında eski başkan Bush, Erdoğan’a doğrudan Cargill ile ilgili taleplerde bulundu. Bush, nişasta bazlı şeker üretimi ve mısır ithalatındaki kotaların kaldırılması, Cargill fabrikasına engel olan yasaların değiştirilmesini talep ettikten sonra toplumda Cargill Yasası olarak bilinen yasa çıkartıldı. Bu yasa ile Türkiye’de mısır ithalatı, şeker ve mısır üretimi alanları, küçük üreticilerin aleyhine, Cargill’in lehine olan yeni bir düzene sokuldu. Yıllardır şeker pancarından üretim yapan sektör bir anda glikoz şurubunu temel alarak yeniden şekillendi.

Cargill’in ürettiği mısır şurubu, Nişasta Bazlı Şeker olduğu için sağlık açısından da eleştiriliyor. ABD’de mısır şurubunun sağlığa zararlı olduğu nedeniyle üretim kotasını yüzde 10’dan yüzde 2’ye düşürürken Türkiye’de aynı dönemde üretim kotası yüzde 10’dan 15’e çıkartıldı. Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı İsa Gök’e göre Avrupa’da kişi başına NBŞ tüketimi 1-1.5 kilo, Türkiye’de ise 6 kilo civarında. 5 Avrupa ülkesi 1 milyon 200 bin ton NBŞ üretirken Türkiye tek başına 500 bin ton üretiyor. Ayrıca Cargill’in, Türkiye’deki gümrüklerde ithal edilen mısırın GDO’lu olup olmadığını tespit edecek düzenekler kurulmadan önce Türkiye’ye GDO’lu mısır soktuğu iddia ediliyor. Zira gümrüklerde yapılan ilk GDO testinde 20 numuneden 8’inin genetiğinin değiştirildiği ortaya çıkmış, Cargill başta olmak üzere çok sayıda firmanın 300 bin tondan fazla gıda ürünü gümrükte kalmıştı.

YASALAR 11 YILDA CARGILL’E NASIL UYDU?

– 1997 yılında Başbakanlık Yüksek Planlama Kurulu fabrikanın inşasına izin veren bir plan değişikliği yaptı

– Bursa Valiliği fabrikaya yapı ruhsatı verdi ve o dönemki adıyla Çevre Bakanlığı, Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) Yönetmeliği’nde bir değişiklik yaparak tarımsal sanayi kuruluşları için ÇED raporu hazırlanması zorunluluğunu kaldırdı. Amaç halkın fabrikaya karşı çıkmasını engellemekti.

– Devlet Bakanlığı ile Bayındırlık ve İskan Bakanlığı da Cargill fabrikasına uyması için yönetmeliklerinde ve planlarında değişiklikler yaptı.

– Bursa 2. İdare Mahkemesi ve Danıştay, fabrikaya verilen ruhsatı, plan ve yönetmelik değişikliklerini iptal etti, yürütmeyi durdurma kararı verdi.

– Fabrika yürütmeyi durdurma kararına rağmen işlemeye devam etti.

– Yürütmeyi durdurma kararının uygulanmadığı gerekçesiyle dönemin Bursa Valisi Oğuz Köksal hakkında istenen soruşturma izni ise 2005 yılında İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu tarafından reddedildi.

– Fabrikayı kurtarmak için, fabrikanın bulunduğu alan 2005 yılında fabrikanın bulunduğu bölge “özel endüstri bölgesi” ilan edildi, Danıştay bu değişikliği de iptal etti. Böylece fabrika 2006 yılında yaklaşık 1 ay kapalı kaldı.

– Yasaları Cargill’e uydurmakta kararlı olan hükümet Cargill Yasası olarak bilinen yasayla Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nu değiştirdi.

– Bursa’daki 25 toplumsal örgüt Cumhurbaşkanı’na mektup yazarak yasayı veto etmesini istedi. Ahmet Necdet Sezer 2006 yılında Cargill Yasası’nı veto etti.

– Meclis yasayı köşke geri gönderdi. Sezer yasayı ikinci kere veto etmeye yetkisi olmadığından Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

– Anayasa Mahkemesi 19 Şubat 2007’de yasanın iptaline karar verdi.

– 27 Mart 2008’de iptal edilen yasaya çok benzer başka bir yasa çıkartılarak 11 yılın sonunda Cargill fabrikasına yasal zemin hazırlandı.

BOSCH

BOSCH İŞÇİLERİ: SENDİKA DEĞİŞTİRMEMİZ İÇİN PSİKOLOJİK BASKI UYGULANDI

Bosch Grubu, Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı’nın internet sitesinde “başarı hikayesi” olarak gösterilen bir diğer şirket. Sitede, Bosch grubunun Türkiye ekonomisine değer katan şirketlerden olduğu ifade ediliyor. Oysa Birleşik Metal İş Sendikası’nın yayınladığı bilgiler, Bosch yönetiminin işçilerin sendika seçme hakkına değer vermediğini gösteriyor.

2012 başında Bursa’daki Bosch fabrikasında örgütlenerek toplu sözleşme yetkisi almak isteyen Birleşik Metal İş bu süreçte yönetimin engelleriyle karşılaştı. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Birleşik Metal’den önce fabrikada yetki Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (TÜRK-İŞ) bağlı Türk Metal’e aitti. Ancak işçilerin Türk Metal’i sarı sendikacılıkla suçlayarak Birleşik Metal’e geçmek istemesi üzerine işçilere baskı uygulandı. Birleşik Metal’e göre Türk Metal üyeleri Bosch yönetiminin desteği ile sendika değiştirmek isteyen işçilere saldırdı, 8 kişi yaralandı. İşçiler, sürecin başında tarafsız olduğunu ilan eden Bosch yönetiminin tarafsız olmadığını, sendika değiştirmemeleri için psikolojik baskı uygulandığını ve hatta tehdit edildiklerini anlatıyor. Birleşik Metal Genel Sekreteri Selçuk Göktaş, Türk Metal’in 30 yıldır işçilerin haklarını savunamamasından ötürü işverenlerin o sendikadan memnun olduğunu söylüyor.

COCA COLA

COCA COLA 110 İŞÇİYİ SENDİKALI DİYE İŞTEN ÇIKARDI, DAVAYI KAYBETTİ

Yatırım Ajansı’na göre Coca Cola operasyonel mükemmellik, ticari liderlik ve sürdürülebilirlik alanlarına önem veren, sürdürülebilir iş modeliyle bölgesine öncülük eden, üretkenlik ve yenilikçiliğe bağlı bir şirket. 2005 yılında 110 işçiyi sendikalı olduğu gerekçesiyle işten çıkartan Coca Cola’dan bahsederken mükemmellik, liderlik, yenilikçilik ve sürdürülebilirlik kelimelerini kullanan ajans, devletin bu kavramlardan bahsederken neyi kastettiğini gözler önüne seriyor.

Coca Cola, işçilerini yalnızca sendikalı olduğu için işten çıkardığı mahkeme tarafından da tescillenmiş bir şirket. 2005 yılında tesislerini taşerona devrettikten sonra bünyesinde çalıştırdığı işçilerinin maaşını asgari ücrete düşüren ve çalışma şartlarını ağırlaştıran Coca Cola’ya karşı işçiler tek umut olarak sendikal örgütlenme başlatmıştı. Coca Cola ise sendikaya bakışını 110 sendika üyesini işten çıkartarak göstermişti.

Atılan işçiler İstanbul’da büyük eylemler düzenlemiş, işçilerin çağrısıyla Coca Cola’nın merkezi olan ABD başta olmak üzere çok sayıda uluslararası eylem yapılmıştı. Bu sırada işçilerin açtığı dava sonuçlanmış, mahkeme atılan işçilerin sendika üyesi olduğu için atıldığına hüküm getirerek Coca Cola’nın tazminat ödemesini kararlaştırmıştı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın