‘Yenilenebilir enerji 10 yılda 20 kat arttı, nükleere ihtiyaç kalmayacak’

Nükleer Savaşa Karşı Hekimler Birliği’nden Angelika Claussen ve Alper Öktem yenilenebilir enerji üretiminde artış ile nükleer enerjinin saf dışı bırakılabileceğini söylerken tehlikeye dikkat çekti: Almanya’da hükümet 2022’de tüm nükleer santralleri kapatacağız dedi ama kamuoyu baskısı azalırsa sözlerinden dönerler

ONUR EREM | onurerem@birgun.net

Almanya’da Nükleer Savaşa Karşı Hekimler Birliği’nin 10 yıl boyunca başkanlığını yürüten Angelika Claussen ile dernek üyesi Alper Öktem Yeşil Düşünce Derneği’nin davetlisi olarak Çernobil felaketinin yıldönümü etkinliklerine katılmak üzere İstanbul’daydı. Claussen ve Öktem ile Almanya’da Çernobil’in etkisi, yeşil politikalar ve yenilenebilir enerjinin yükselişi üzerine konuştuk:

>> Çernobil felaketi olduğuna Almanya’da halk nasıl bir tepki vermişti?

Çernobil olduğunda Almanya’da geçmişten gelen güçlü bir nükleer karşıtı hareket vardı. Felaket olduğu zaman insanlar hükümetin kendilerine güvenilir bilgi vermediğinden endişe etmeye başladı. Çok sayıda insan, özellikle de küçük çocukları olan anne babalar endişelendi, konuyla ilgili araştırmaya başladılar ve nükleer karşıtı harekete katıldılar. Geçen yıl Fukushima’ya gittiğimde orada da ebeveynlerin çocuklarını düşünerek nükleer konusunda bilgilendiğini ve örgütlendiğini gördüm.

>> O dönemde Almanya felakete dair bilgi paylaşımında ne kadar şeffaftı? Radyasyon ölçümleri düzenli yapıldı ve hakla paylaşıldı mı? Doğu Almanya ve Batı Almanya arasında bir fark var mıydı?

Batıda biz hükümete baskı yapabildik doğru bilginin paylaşılması için ama Doğu Almanya’da böyle bir imkan olmadı. Ancak orada da Çernobil’in ardından bağımsız bir nükleer hareket başladı.

>> Almanya Avrupa’nın en kitlesel yeşil hareketlerine ev sahipliği yapsa da çok sayıda nükleer santrale sahip. Almanya’daki nükleer karşıtı mücadelenin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Nükleer Savaşa Karşı Hekimler Birliği’nde 7 bin üyemiz var. Tıp fakültesi öğrencileri de üye olabiliyor. Biz dernek olarak ‘Nükleer savaşta ya da patlamada bizden bir şey beklemeyin’ diyoruz. Öyle bir durumda doktorların yapabilecekleri çok kısıtlı”

“Nükleer Savaşa Karşı Hekimler Birliği’nde 7 bin üyemiz var. Tıp fakültesi öğrencileri de üye olabiliyor. Biz dernek olarak ‘Nükleer savaşta ya da patlamada bizden bir şey beklemeyin’ diyoruz. Öyle bir durumda doktorların yapabilecekleri çok kısıtlı”

Fukushima’dan sonra 4 büyük şehirde gösteriler yapıldı, yüzbinlerce insan katıldı toplamda. 3 ay süreyle 700-800 yerleşim biriminde uyarı nöbetleri tutuldu. Milletvekillerine baskı yaptık, nükleer santrallerin kapatılması gerektiğini söyledik. Böylece hükümet 17 nükleer santralden 8’ini derhal kapattı. Diğerleri de 2022’de kapatılacak. Ama kamuoyu baskısı azalırsa hükümet kararından dönebilir. Nükleer santrallerin amortismanı bittiği için işledikleri her gün şirketlerin cebine günde 1 milyon avronun girmesini sağlıyor. Bu yüzden nükleer lobisi Fukushima unutuldukça kapatılmamaları için elinden geleni yapacaktır.

>> Almanya zamanında nükleer santrallere büyük yatırımlar yaptığı gibi bugün de yenilenebilir enerjiye yatırım yapıyor. Günümüzde enerji ihtiyacının ne kadarını nükleerden, ne kadarını yenilenebilir enerjiden karşılıyor Almanya?

Artık ihtiyacın yüzde 20’si yenilenebilir enerjiden, yüzde 20’si nükleerden sağlanıyor. Bundan 10 sene önce yenilenebilir enerjinin payı yüzde 1’di. Siyasi irade olunca 10 yılda 20 katına çıkabiliyor üretim. Yenilenebilir enerji sektörünün 300 bin kişilik istihdam sağlaması, yerel üretime olanak vermesi sayesinde enerji nakil kayıplarının azaltılması da ekonomi açısından büyük bir avantaj oldu. En son trend kooperatifler şeklinde yurttaş girişimlerinin kurulması. Bu kooperatiflerde kendi çatısında güneş enerjisi üretemeyen insanlar uygun çatı bularak oralarda üretiyor enerjisini. Şu anda Almanya’da 600’den fazla bu tarz kooperatif var.

>> Nükleer santraller sadece onu inşa eden ülkeler için değil, komşuları için de bir tehdit. Çernobil’in serpintileri Afrika’dan Orta Asya’ya, İskandinavya’dan Kafkasya’ya kadar geniş bir alana ulaşmıştı. Komşu ülkelerinizdeki santrallerin kapatılması için de mücadele ediyor musunuz?

Evet, bu çok önemli bir konu. Fransa’nın Almanya sınırına yakın nükleer santrallerine karşı Fransız nükleer karşıtı hareketle birlikte eylem yapıyoruz. Belçika ve Hollanda’daki nükleer karşıtı hareketle yoğun ilişkilerimiz var. Polonya ile ilişkilerimizi de güçlendiriyoruz, zira Polonya hükümeti yeni bir nükleer santral kurmayı planlıyor.

>> Nükleer karşıtı duruş Almanya’da sadece yeşil partilerle mi sınırlı, yoksa diğer partilerin tabanları da nükleer karşıtı mı?

Sosyalistlerden Hristiyan Demokratlara kadar farklı örgütlerin içinde çok sayıda nükleer karşıtı var. 30 sene önce bu böyle değil. Biz “nükleer enerji, hayır teşekkürler” derken onlar “taş devrine geri dönmek mi, hayır teşekkürler” derdi. Artık Hristiyan Demokratlar bunu yaratılışın felsefesine aykırı olduğunu, yaratılanlar için tehlike oluşturduğunu düşünüyorlar. Angela Merkel de bunu söylüyor. Hepsi Semavi dinler, Türkiye’dekiler de öğrense biraz onlardan!

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

KANSER SAĞCIYI DA ÖLDÜRÜR, SOLCUYU DA

‘KANSER SAĞCIYI DA ÖLDÜRÜR, SOLCUYU DA’

Hopa’ya Onkoloji hastanesi açılması için mücadele verecek bir dernek kurma yolundaki Volkan Makar: “Dünyaya farklı pencerelerden, farklı örgütlerden bakan insanlar olarak kanser tehlikesine karşı bir araya geldik, Hopa’ya Onkoloji Hastanesi yapılmasını istiyoruz”. Kanser olduğu için İstanbul’a yerleşmek zorunda kalan Yadigar Akbıyık ve kızı Filiz Akbıyık da yaşadıklarını BirGün’e anlattı

ONUR EREM | onurerem@birgun.net

VOLKAN MAKAR: Karadeniz’de kanser gerçeği her evde hissediliyor. Herkesin en az bir acısı var. Çernobil’in ardından uzmanlar “siz bunun etkisini 10 yıl sonra görmeye başlayacaksınız” demişti. Gerçekten de Çernobil’den 12-13 yıl sonra bölgedeki kanser vakaları patladı.

Hopa ve çevresindeki kanser hastaları, bölgede Onkoloji Hastanesi olmadığı için İstanbul’a, Trabzon gibi uzak kentlere gitmek zorunda kalıyor. Yaşlı, yoksul insanlar, kalacak yerleri yok… Ama yaşamak için o kente yerleşmeleri gerekiyor. Çok büyük zorluklar yaşanıyor. Memleket hasretiyle, çocuklarından, arkadaşlarından, akrabalarından uzak ölüyor hastalarımız. Bari yanlarında tanıdıkları olsun.

Kanser olan arkadaşlarımızdan etkilenerek Nisan başlarında Facebook’ta bir grup kurduk: Hopa’ya Onkoloji Hastanesi İstiyoruz. Sadece 22 günde 45 bin üyemiz oldu. 81 ilden destek mesajları aldık. Change.org’da binlerce imza topladık. Grubu kurduğumuzdan beri çevremizde 5 kişi kanserden öldü. O kadar acil bir talep ki bu…

Daha önce de benzer talepler olmuştu ama iş siyasileştiği için bir araya gelinememişti. Bu sefer bu talebi siyasi partilerden izole ettik ve gerçek bir halk desteği gördük. Sosyal medyayı kullarak daha güzel bir organizasyon sağladık. ÖDP’lisi de, CHP’lisi de, AKP’lisi de bu talebin arkasında yan yana geldi. Çünkü kanser sağcıyı da öldürür, solcuyu da.

ARTIK DERNEKLEŞİYORLAR

Bu ihtiyaç için mücadele eden insanların çatısı olmak amacıyla bir dernek kuracağız, muhtemelen 2 haftaya açılır. Dernek olarak siyasi partiler, valilik ve diğer yöneticilerle bir araya geleceğiz.

Onkoloji hastanesi çok teferruatlı bir hastane. Bu yüzden ilk aşamadaki talebimiz kanser tanı merkezi ve kemoterapi merkezi açılması. Devlet olur, özel olur, yeter ki bir yerimiz olsun. Yer olarak Hopa merkezini düşünüyoruz, bölgedeki ilçeler arasında ulaşımın merkezinde yer aldığı için.

Bu merkezlerin açılmasının ardından onkoloji hastanesi için çaba göstereceğiz. Yeni bir devlet hastanesi inşa ediliyor, o açılınca eski hastanenin yerine yapılabilir. Bölgedeki nüfusun onkoloji hastanesi gibi büyük bir hastane için yeterli olup olmadığını da araştıracağız. Bölgedeki halk bu konuya çok duyarlı. En az 5 kişi yazılı olarak başvurdu, gerekirse arsalarından bağış yapabileceklerini söylediler.

Facebook grubunun sitesine www.facebook.com/groups/331028410352277/ adresinden ulaşılabilir.

FİLİZ AKBIYIK:

Hopalıyım, iş için 10 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. 64 yaşındaki anneme 5 yıl önce kanser teşhisi koyuldu. Önce rahim kanseri, ardından bir de kemik iliği kanseri. Sık sık İstanbul’da Çapa’ya gidip gelmesi gerekiyordu. 4 aydır ise sürekli İstanbul’da kalmak zorunda. Kesinlikle Hopa ya da civarında bir onkoloji hastanesine ihtiyaç duyuyoruz. Annem buralarda sürünüyor, morali yok, köyünü, çevresini çok etkiliyor. Köyünde olsa en azından bir şeylerle uğraşır, İstanbul’da yapacak hiçbir şeyi yok.

Bu sürecin kanser hastalarının psikolojisini de etkilediğini düşünüyorum. Moralleri iyi olan hastaların iyileşme süreci de daha iyi olur.

YADİGAR AKBIYIK:

İstanbul’un köki çıksın köki! Eldum ben burada. Ramazan’dan beri köyime cidemedum. Dört duvar arasinda sıkıştum. Hastane açılsın Hopa’ya döneyum.

IMG_8859

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

‘Bizim orada çocuklar küçük yaşta kanserden ölür’

Çernobil’in tanıkları Türkiye’yi uyardı:

‘Bizim orada çocuklar küçük yaşta kanserden ölür’

Çernobil nükleer felaketinin tanıkları Yeşil Düşünce Derneği’nin davetiyle Türkiye’ye

geldi. Tanıklar nükleer santrallerin tehlikesine dikkat çekerken Türkiye halkını

yapılması planlanan santrale karşı uyardı

ONUR EREM – onurerem@birgun.net

Çernobil faciasının yıldönümünde, facianın ardından “Tasfiye Memurları”

olarak çalışan tanıklar yaşadıklarını paylaşmak için Türkiye’deydi. Dün Sabancı

Üniversitesi’nin Karaköy’deki binasında gerçekleşen, Yeşil Düşünce Derneği’nin

organize ettiği etkinliğe babası tasfiye memuru olarak çalışan Nina Jachenko,

helikopter pilotu olarak tasfiye sürecine katılmış ve 1993’te sağlık sorunları nedeniyle

emekliye ayrılmış Mykola Bakieiew ile Nükleer Savaşın Önlenmesi için Uluslararası

Hekimler Almanya Eski Başkanı Angelika Claussen katıldı. İşte konuşmacıların anlattıkları:

20130425_114401

15 MİLYON İNSAN DOĞRUDAN ETKİLENDİ

Angelika Claussen: Çernobil nükleer kazası 20. yüzyılın en büyük nükleer faciası.

Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan 2 atom bombasının 200 katı radyasyon atmosfere

bıraktı. Sovyetler Birliği kazaya dair verileri sakladığı için uluslararası toplum yeterince

bilinemedi. 1991’de Sovyetler dağıldıktan sonra sağlık sistemi geriledi. Ukrayna

sağlık sistemi radyasyonun etkilerine karşı mücadelede yalnız kaldı. 830 bin tasfiye

memuru ve 350 bin Ukraynalı yoğun derecede etkilendi. Komşu ülkelerde 8 milyon

kişi orta derecede radyasyona, Avrupa genelinde 6 milyon kişi de düşük derecede

radyasyona maruz kaldı. Bazı Avrupa ülkelerinde Çernobil’in ülkelerindeki etkilerine

dair kapsamlı araştırmalar yapıldıysa da Türkiye’de böyle bir araştırma gerçeklemedi.

1949’da uluslararası nükleer ve sağlık kuruluşları 44 mSv biriminde radyasyonun insana

zararsız olduğunu iddia ediyordu, bugün 1 mSv biriminin zararlı olduğu konusunda

herkes hemfikir. Araştırmalar devam ettikçe gelecekte bu rakam daha da düşecek

belki. Ukrayna’daki sağlık verileri, küçük çocuklardaki beyin tümörlerinde 6 katı artış

olduğunu gösteriyor. Çernobil bize radyasyonla kanser dışı hastalıklarda da büyük

artışlar olduğunu gösterdi. Buradan almamız gereken ders bütün dünyada nükleer

enerjiyi terk etmek olmalıdır. Bir deprem ülkesi olan Türkiye’de kesinlikle nükleer

santral olmamalı.

ÇERNOBİL’E KADAR TEK BİR SAĞLIK SORUNUM YOKTU

Mykola Bakieiew: Aleksandria şehrinde askerliğimi yapıyordum. Çernobil’den

500 km uzaklıktaydım. Faciadan bir gün sonra helikopterler yollandı. Afganistan

savaşlarına katılmış en tecrübeli pilotlar gitti. Bizim temel görevimiz Çernobil

yakınlarından aldığımız kurşun ve kumu patlamış santralin üzerine bırakmaktı. 200 metre

yükseklikten çalışıyorduk ve isabeti sağlamak için olabildiğince yavaş uçuyorduk.

Bu durumun tehlikeleri hakkında bilgimiz yoktu o zamanlar. Görünmez bir düşmanla

savaşıyorduk. Dünyanın her yanında olduğu gibi pilotlar en sağlıklı insanlardan

seçilir. O güne kadar tek bir sağlık sorunum olmamıştı. Tasfiye işlemlerinden hemen

sonra hastaneye gönderildim ve sağlık sorunum olduğunu öğrendim. O günden sonra

senede en az 2 defa radyoloji merkezine yatarak belli tedavi süreçlerinden geçiyorum.

En büyük korkum benim sağlık sorunlarımın torunlarına yansıması. O bölgeye ilk

giden arkadaşlarımdan kimse hayatta kalamadı. Uygulanan tek önlem taktığımız bez

maskeydi. Ama pilot iletişimini engellediği için bezi çıkartarak konuşmak zorundaydık.

Radyasyon ölçümü yapıldığında çok yüksek çıktı radyasyonumuz. Ama 25 röntgene eşit

miktarda olduğu zaman işten atılıyorduk. Ailemizi geçindirebilmek için hiçbirimiz bu

ölçümlerin resmi kaydını yaptırmadık. O bölgeye dışarıdan yemek getirmek imkansızdı.

O yüzden elimizdeki, radyasyondan etkilenmiş yiyecekleri yiyorduk.

TÜRKİYE GİBİ GÜZEL BİR ÜLKEYİ RİSKE ATMAYIN

Türkiye gibi güzel bir ülkenin bu tür şeylere hiç ihtiyacınız yok, ülkenizi riske atmayın.

Benim en büyük hayalim askerliğim bittikten sonra kariyerime sivil pilot olarak devam

etmekti, ama sağlık sorunlarım nedeniyle hayalimi gerçekleştiremedim.

Ukrayna’da nükleer silah bulunmuyor. Alternatif enerji kaynakları varken atom

enerjisine yönelmeyi anlamsız buluyorum. Çernobil’in ardından atom enerjisinin

bugünlere ulaşmasında emeği olan bilim insanları ‘ben ne yaptım’ diye pişman oldu.

HEPİMİZDE SAĞLIK SORUNU ÇIKTI

Nina Jachenko: Ben bütün ailemle birlikte Çernobil çevresinde yaşıyordum. Facianın haberini yetkililerden, medyadan değil birbirimizden öğreniyorduk. Zaten herkesin nükleer

santralde çalışan bir tanıdığı vardı. Felaketin olduğu gün hava çok güzeldi, güneş çıkmıştı. Yaşadığımız yerde hep gençler vardı, ortalama yaş 25’ti. Tahliye işlemleri 27 Nisan Pazar günü başladı. Bize “sadece 3 günlüğüne götürüyoruz sizi” dediler. Yanımıza sadece çok öneli eşyalarımızı aldık. Çok acı anılarımız var artık. 4 Mayıs’a kadar tahliyeler devam etti. Hastanelerde gözlem altında kaldık bir süre. Hepimizde çok sayıda sağlık sorunu çıkmaya başladı. O zamanlar bize hiçbir bilgi vermediler, her şey sırdı. Ama şimdi daha iyi anlıyoruz

olanları. Tahliye olduktan sonra örgütlendik mağdurlar olarak. Çocuklarımızın sağlığından

endişe ediyorduk.

ÇOCUKLAR HAYATININ İLK YILLARINDA ÖLDÜ

Tahliyenin ilk günlerinde bizim hastalıklarımızın radyasyondan değil “radyofobi”dedn

kaynaklandığını iddia ediyordu devlet. Bu yüzden birçok çocuk hayatının ilk yıllarında

hayatını kaybetti. Ama sonra herkese sağlık güvencesi vermek zorunda kaldı devlet.

Ben hala her yıl Çernobil’e giderim. Orası benim memleketim. Dedemlerin mezarını

ziyaret ederim. Çernobil ormanlık bir alan olduğu için artık kendi evimi bile

bulamıyorum. Her yer ormanla kaplanmış.

HER ÇOCUKTA 5-6 HASTALIK VAR

İstatistiklere göre her çocuk 5-6 farklı hastalığa sahip. Bağışıklık sistemi zayıf

olduğu için yılda en az 5 kere hastalanırlar bizim oralarda. Küçük yaşta kanser olur

çocuklarımız. Ayaklarımız, bacaklarımızda sorun yaşıyoruz hepimiz. Yürümek

zor. Yüksek tansiyon herkeste yaygın. Yeni doğan torunum sürekli hastalanıyor, çok

endişeleniyorum.

Çernobil santrali inşa edildiğinde çocuktuk ve daha gelişmiş nükleer santralimiz oldu

diye seviniyorduk. Böyle sonuçları olabileceği konusunda kimse bilgilendirilmemişti.

Çernobil kazasının ardından yeni bir nükleer santral yapılacaktı, o durduruldu. Bir

santral ise kapatıldı. Ama hala aktif olan bir santral duruyor.

Başımıza gelenleri öğrenin ki, ülkenize nükleer santral yapılmasının ne gibi sonuçlara

yol açabileceğini öğrenin. Bu konu dünyada hep gündemde kalmalı, insanlar tehlikenin

farkında olmalı.

Yeşil Düşünce Derneği’nin organize ettiği etkinlikler dizisi bugün 13:00’te Mersin

Ticaret ve Sanayi Odası’nda son bulacak.

‘TASFİYE MEMURU’ NEDİR?

Facia sorasında 800 bin kişi Çernobil nükleer santrali ve çevresinde “tasfiye memuru”

olarak çalışmış, canlarını tehlikeye atarak yangını söndürmüş ve bölge halkını tahliye

etmişti. Radyasyona karşı önlem alınmasına rağmen tasfiye memurlarının yüzde 90’ı

radyasyon nedeniyle engelli kalmış, çoğu genç yaşta yaşamını yitirmişti.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Filistin için Senfoni

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kutsal kent Varanasi’nin çelişkili yüzleri

ŞİFA VE HASTALIK | ÖLÜM VE YAŞAM

NICOLA ZOLIN

BirGün için çeviren: ONUR EREM

Varanasi’ye Şubat ayında vardığımda kısa bir süre kalıp başka bir şehre geçmeyi planlıyordum ancak bu kent o kadar büyüleyiciydi ki, bir ay boyunca ayrılmayı düşünemedim bile. Tarih, ruhanilik, mistisizm, yaşam ve ölümün bir nehrin kolları gibi bir araya geldiği Varanasi, bin yıllardır aralıksız kültür, sanat, düşünce, müzik, felsefe ve din üreten bir kent. Devamlı başkalaşan Varanasi’de değişken bir çevrenin sıradışı gelenekleri bin yıllardır ayakta duruyor.

kumbh-birgun-12

VARANASİ’DE ÖLMEK: REENKARNASYONU BİTİRMEK

Ganj Nehri üzerinde, yüzbinlerce gezgin ve hacının yılda bir Shivaratri ve 12 yılda bir Kumbh Mela festivallerini düzenlediği Allahabad’dan sonra gelen Varanasi kenti Hindiuzmin başkenti. En kutsal kent olarak kabul edilen Varanasi’ye halk arasında Kashi (hayat kenti) de deniyor. Kentin içindeki bağırsaklar gibi gözüken Ganj nehrinin kenarında son nefeslerini vermek, bütün dindar Hindular tarafından büyük bir onur olarak görülüyor. İnanışa göre Varanasi’de ölmek Hinduların yaşam ile ölüm çemberini, yani sonsuz reenkarnasyon döngüsünü kırmasına ve özgürleşmesine yol açıyor. Bu kentte ölmeyi başaramayan Hindular ise, eğer maddi durumları iyiyse yakınları tarafından Varanasi’ye getirilerek burada yakılıyor ve külleri nehre bırakılıyor.

kumbh-birgun-11

Varanasi’de ruhanilik hayatın her alanını etkilerken kentin her yanında kendini belli ediyor. Her sokakta, her köşede karşınıza çıkan tapınaklar birbirinden farklı ritüellere ev sahipliği yapıyor. Bu ritüellerin en kutsalları ise, Hindu geleneğinde kafasında beyaz bir taçla timsaha binen bir tanrıça olarak betimlenen Ganj nehrinin kıyısında yapılıyor. Hindular tanrıçaya adak sunmak için nehre mumlar, bufalo sütünden yapılan yoğurtlar, tütsüler ve çiçekler bırakan Hindular sabah 6:30’da güneşin doğuşuyla birlikte şarkılar, dualar ve ateşler eşliğinde ritüellerine başlıyor.

kumbh-birgun-14

Kutsal nehirde yıkanmak, Hindular için hem bu hayatın hem de önceki hayatların günahlarından arınmak, daha iyi bir karma sahibi olmak anlamına geliyor. Bunu kutsal kent Varanasi’de yapmak ise dindar bir Hindu için ne pahasına olursa olsun yapılması gereken bir ayin.

***

Varanasi’deki ilk günümde kentin ara sokaklarında dolanırken yollarda bir sel gibi akan motosiklet ve arabalardan çıkan egzoz dumanının yoğunluğu dikkatimi çekti. Kentin Ganj Nehri kıyısındaki sükunet, içeri taraflara doğru ilerledikçe yerini, trafiğin yarattığı hava ve gürültü kirliliğine bırakıyordu.

kumbh-birgun-13

YARINI DÜŞÜNMEDEN YAŞAMAK

Bu kirlilikten kaçarak tekrar nehir kenarına ilerlerken bir aşramın (Ç.N.: Hindistan’da bilgelerin inzivaya çekilmek, meditasyon yapmak ve eğitim vermek üzere kullandıkları mekanlar) önünde biriken kalabalık dikkatimi çekti. Yaklaştığımda olan biteni farkettim: Yerde ellili yaşlarında ölü bir adam vardı, elleri hariç beyaz örtülere sarılmıştı. Ölünün arkasında ise, elele tutuşmuş ağlayan kadınlar vardı. Donakalmıştım. Nefes bile almadan, ayini izlemeye başladım. Ağıtlar ve duaların ardından ölüyü tahtadan bir platformun üzerine koyup Ganj nehrine doğru taşıdılar, bir tahta yığınının üzerine koyup ateşe verdiler. Ölü adam herkesin içinde kül olurken yoldan geçenler bu sıradan manzaraya fazla ilgi göstermiyordu. Kentte yaşayan herkesin her gün onlarca, belki de yüzlerce ölü beden görmesi, insanların anı yaşamasını ve yarın hiç olmayacakmış gibi davranmasını sağladığını söylüyor Hindular.

YAŞAMLA ÖLÜM ARASINDAKİ DENGEYİ BOZAN KİRLİLİK

Yaşamla ölümün derin bir bağ ile birleştiği ve ayinlerin Varanasi’de ölüleri yakmak sıradan bir olay. Ancak bu pratikler yaşamın değil, ölümün hanesine yazılıyor havaya saldıkları zehir nedeniyle. Üstelik zarar gören tek şey hava değil: Her gün on binlerce insan ve hayvandan geriye kalanlar nehre atılıyor, bu bedenleri yakmak için kullanılan yıllık 15 bin tonluk odunla birlikte.

Tabi ki, Varanasi kentinin Ganj Nehri’ndeki kirliliğin dörtte birine yol açmasının dini ritüellerden başka nedenleri de var: Endüstriyel atıklar, kimyasal gübreler, tarım ilaçları, çöplükler ve kentin bütün lağım sisteminin arıtılmadan nehre dökülmesi. Nehirde oluşan bu karışım nedeniyle ortaya çıkan nitrat, klorid ve koliformlar, halkta bağırsak hastalığı salgınlarına yol açıyor.

Aslında kentte az da olsa arıtma tesisi var. Ancak elektriğin sürekli kesilmesi nedeniyle bu tesisler düzenli çalışamıyor, zaman zaman kesintiler nedeniyle ekipmanlar bozuluyor. Kentin yamaçlarına atılan çöpler ise bir şekilde, genellikle yağmur suyuyla Ganj’a karışıyor.

Bu sorunların üstesinden gelebilmek için 1985 yılında büyük bir heyecanla Ganj Hareket Planı (GHP) duyuruldu. Bu plan ile nehire çöp gibi katı atıkların karışması engellenecek, lağım ve endüstriyel sıvı atıkları arıtacak tesisler kurulacaktı. İlk yıllarda önemli yatırımlarla nehirdeki kirlilik seviyesinin azalmaya başlamasını sağlasa programda alınan kararlar birkaç yıl sonra unutuldu. Bugün nehirdeki kirlilik seviyesi GHP başlatılmadan önceki seviyelerden bile çok daha kötü durumda.

ŞİFA İÇİN PİSLİK İÇMEK

Böylesine kirli bir suya ve sudakini aratmayan kirliliğe sahip hava nedeniyle Varanasi’ye uğrayan turistlerin hastalanmamasına ender rastlanır. Yine de Varanasi, Hindistan’ın en cezbedici kenti. Bu kadar kutsal bir kentte sağlıklı çevre koşullarının olmaması ve adanmış insanların şifa bulmak için ayin yaparken dünyanın en kirli sularından birini içmesi Varanasi’nin çelişkilerle dolu kimliğinin birer parçası.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum