“Çıplak eylem yapmadan Tunus’u terk etmem!”

Tunus’ta vücuduna “ahlakınızı sikeyim” yazarak çektirdiği fotoğrafları internette paylaştıktan sonra uzun süre kendisinden haber alınamayan Amina Tyler FEMEN’e konuştu: Ailemin yanından kaçtım, çıplak eylem yaptıktan sonra Tunus’u terk edeceğim

ONUR EREM – onurerem@birgun.net

Ukrayna’lı feminist aktivist grubu FEMEN, uzun süredir kendisinden haber alınamayan Amina Tyler ile internet üzerinden bir röportaj yaparak YouTube’da yayınladı. Vücuduna “ahlakınızı sikeyim” yazdığı fotoğrafları internetten paylaştıktan sonra Tunus Ahlakı Koruma ve Günahları Önleme Komisyonu Başkanı Amid Adel’in “Şeriata göre en düşük ceza kırbaç ama bence recm edilmeli” dediği, hakkında psikiyatri kliniğine yatırıldığı, pişman olduğu, hapse atıldığı, deli olduğu, gözaltında olduğu gibi iddialar çıkan Amina, başından geçenleri önceki gün FEMEN’den Inna Shevchenko’ya anlattı. Amina ailesinden kaçmış olsa da ailesi peşinde. Başkent Tunus’u terk eden Amina, hâlâ Tunus ülkesini terk etmediği için ailesinin onu bulma ihtimali var.

AKRABALARI TARAFINDAN İŞKENCE EDİLDİ

“Fotoğraflarım haberlere çıktıktan sonra başkent Tunus’ta bir kafede otururken kuzenim ve babası kafeyi bastı, beni zorla bir arabaya bindirdiler. O sırada bana uyguladıkları şiddet nedeniyle hâlâ sırtım ağrıyor” diyen Amina, akrabalarının kendisini teyzesinin evine götürdüğünü, SIM kartının kırıldığını, dövüldüğünü, işkence edildiğini ve dünyayla iletişim kurmasına izin verilmediğini anlattı.

BEKARET TESTİ VE ŞEYTAN ÇIKARMA

Amina sözlerine şöyle devam etti: “Akrabalarımdan iki yaşlı kadın bakire olup olmadığıma bakmak için beni bir odaya kapattı. Korkunçtu. Evde herkes, her gün bana ahlak dersi veriyordu – sanki ahlaksız biriymişim gibi. İslami işkencelerine Kuran’la devam ettiler. Bir ateist olmama rağmen beni her gün Kuran okumaya zorluyor, imamlara götürüp ‘Bu kızın içine şeytan girmiş, ne yaptığının farkında değil, şu şeytanı çıkarıverin’ diyorlardı.”

ZORLA PSİKİYATRİK İLAÇ VERDİLER

“Kervan diye bir köye götürdüler beni. 2 hafta boyunca beni zorla orada tuttular. Ne olduğunu bilmediğim çok güçlü ilaçlar verdiler. İlaçlar o kadar kuvvetliydi ki beni bütün gün uyutuyordu. Hatta hafızamı da etkiliyordu – bazı yaptığım şeyleri hatırlamıyorum.

Kaçmaya çalışmak istiyordum, ama kimseyi tanımadığım için nasıl kaçacağımı bilmiyordum. Sonunda evden çıktım, ‘Beni kaçırdılar, rehin aldılar’ diyerek bir arabaya otostop çektim. Ama bir süre sonra arabaya yetiştiler, beni indirip geri götürdüler.”

CANAL PLUS’E SÖYLEDİKLERİ YALANMIŞ

Amina, Canal Plus’e verdiği röportajla ilgili “Ünlü feminist hareket Demokrat Hanımlar’dan bir avukatım vardı. Ama benim ne istediğimi değil, ailemi dinliyordu. Fransa’ya yerleşmemden başka bir şey düşünmüyordu. Canal Plus ile röportaj ayarladı. O röportajda ‘yaptıklarımdan pişmanım, Tunus’u terk etmek istiyorum, FEMEN’in eylemlerini, Selefilerin bayrağı yakmalarını desteklemiyorum’ demeye zorladılar” derken Shevchenko da iletişim kurmalarını engellediği için avukatı eleştirdi.

Amina Shevchenko’nun ‘Bundan sonra ne yapmak istiyorsun, ülkeyi terk edecek misin?” sorusunu ise “Üstsüz bir eylem yapmadan Tunus’u terk etmek istemiyorum. Önce bu eylemi yapacak, sonra Tunus’u terk edeceğim” diye yanıtladı.

Amina’nın başına gelenleri protesto etmek ve Arap kadınlarına özgürlük çağrısında bulunmak için Avrupa’nın dört bir yanındaki camilerin önünde protesto gösterileri düzenleyen FEMEN’e çevredeki müslümanlar böyle tepki göstermişti.

Röportajı izlemek için:

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hükümetin yalancılığından bıktım vicdani ret tanınsın, ülkeme döneyim

VİCDANİ RETÇİ OLDUĞU İÇİN YURTDIŞINDA SİYASİ SIĞINMA HAKKI ALAN İLK TÜRKİYELİ UĞUR BİLKAY:

Hükümetin yalancılığından bıktım vicdani ret tanınsın, ülkeme döneyim

“İlk başta Türk ordusunda askerlik yapmaya karşıydım. Süreç içerisinde bu sorunun kökeninde militarist zihniyet olduğunu kavradım. Benim için vicdani ret, yaşamsal bir sorumluluktur. Bir insan olarak diğer insanları, hayvanları ve tüm diğer canlıları öldürmeyi reddediyorum”

ONUR EREM onurerem@birgun.net – NICOLA ZOLIN zolinnic@gmail.com

fotograf 1Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. Maddesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 18. Maddesi taraf ülkelerin yurttaşlarının düşünce, vicdan ve inanç özgürlüklerini güvence altına alıyor. Türkiye bu anlaşmaları imzalamış bir ülke olsa da, anlaşmalara aykırı bir şekilde yurttaşlarının vicdani ret hakkını tanımıyor. Vicdani retçileri ‘firari’ olarak değerlendirerek uzun süreli bir hapis döngüsüne ve sivil ölüme mahkum eden Türkiye’deki vicdani retçilerin bir kısmı bu nedenle başka ülkelere kaçıyor.

Yurtdışına kaçmak zorunda kalan vicdani retçilerden Uğur Bilkay, Türkiye’nin vicdani retçilere karşı tutumu nedeniyle siyasi sığınma hakkı almayı başaran ilk insan oldu. Bir Kürt olan Uğur, idealleriyle örtüşmediği gerekçesiyle zorunlu askerliği reddediyor. Uzun uğraşlar sonunda İtalya’da 5 yıllık siyasi sığınma hakkı edinen ve Torino’ya yerleşen Uğur, hikayesini BirGün’e anlattı:

>> Nerede doğdun, nasıl bir çocukluk geçirdin?

Bingöl Karlıova’da doğdum ve çocukluğum burada geçti. 1988 doğumluyum ama babam askere geç gitmem için kimlikte 1992 yazdırmış. İlkokula Türkçe bilmeden başladım, ülkenin batısında yaşayan arkadaşlardan bir adım gerideydik hep bu yüzden. Onlar 2. sınıfta ilerlerken biz hâlâ 2. sınıfta Türkçe öğrenmeye çalışıyorduk. Türkçe’yi öğrenince her sabah okuduğumuz Andımız’ın içeriğini anlamaya başladım. Bunu sorguladığım için Manisalı öğretmenim Mehmet Akyol’dan dayak yedim.

Tarih derslerinde kendimizle ilgili hiçbir kelime olmadığını fark ettim okulda. Sanki biz hiç yokmuşuz ya da Türkmüşüz gibi… Evde asil bir Kürt iken okulda sahte bir Türk olmak zorundaydım.

Ortaokulu burada okuduktan sonra liseyi okumak üzere Ankara’ya taşındım. Ancak ilk günlerden itibaren büyük zorluklarla karşılaştım. Okul yönetimi ülkücü bir kadronun elindeydi. Bize hakaret eden ülkücü öğrencileri cezalandırmayı bırakın, onlar gibi hakaret ediyorlardı. Okul müdürü, ilk gün yanıma gelerek “Demek Karlıova’dansın, PKK’lı teröristlerin yerinden yani” dedi. Bir gün okulun duvarına birileri “Serok Apo, PKK” yazmış, benim yaptığımı düşünen müdür yardımcısı odasına çağırıp şiddet uyguladı. İlk yılım boyunca bazı öğretmenlerimden ve arkadaşlarımdan aşağılayıcı tavırlar gördüm.

‘KÜRT OLDUĞUMU ANKARA’DA ANLADIM’

İlk defa o Ankara’da anladım Kürt olduğumu. Diğer yurttaşlardan farklıydım ve herkesten ayrımcılık görüyordum. Daha sınıfa girdiğim ilk gün aksanımdan dolayı dalga geçmeye başladılar benimle. Oysa ben Türkçe’yi sonradan öğrenmiştim. Başka bir dil öğrendiğim için tebrik etmek yerine hakaret ediyorlardı. Bu muamele yüzünden okuma hevesimi yitirmiştim, okul bitse de bir an önce eve dönsem diyordum hep.

Okul dışında da sorun yaşıyordum. Mesela otobüste telefonda Kürtçe konuştuğum için insanlardan tepki görüyordum. Aynı evde yaşadığım bir Bursalı, Türk bayrağına bir kinim var diye düşünmüş olsa gerek, başucuma Türk bayrağı astı. Bayrakla bir sorunum olmadığını söylesem de benimle uğraşmaktan vazgeçmedi, sonunda kavga çıktı. Kendimi göçmenlere ırkçılık uygulayan yabancı bir ülkede gibi hissediyordum.

İlk yılımın sonunda bu sorunlardan ötürü Ankara’daki okulumu bıraktım ve tekrardan kendimi insan gibi hissedebileceğim Karlıova’ya geri döndüm. Lise ikideki Milli Güvenlik dersine kadar hiçbir sorun yaşamadım. Ama bu dersle birlikte tekrar militarizmle muhatap olmak zorunda kaldım. Derse gelen üsteğmen, hepimizin derste birer asker gibi olması gerektiğini söylüyordu.

>> Asker olmak istemediğini ilk ne zaman fark ettin? Vicdani reddini ne zaman, niye ilan ettin?

fotograf 3

“Türkiye halkı vicdanlı bir halktır. Vicdani reddi bilmeden, derinlemesine araştırmadan ‘vatana ihanet’ olarak düşünen yurttaşlara militarizmin doğurduğu sonuçları derinlemesine incelemelerini tavsiye ediyorum. O zaman anlayacaklardır.”

Beni vicdani ret ilan etmeye zorlayan birçok neden vardı. 8-9 yaşımda askerliğin kötü bir şey olduğunu düşünmeye başladığımı söyleyebilirim. Bilirsiniz, Kürdistan’da doğan çocuklar hayata erken atılırlar, henüz çocukken hayatın, savaşın ve adaletsizliğin sonucu olarak erken olgunlaşır ve devlete karşı kin duyarlar. Ben de çocukken beni içten içe yakan çok olaya tanık oldum. Örneğin köyümüze askerler gelirdi, durup duruken halka hakaret ederdi, yerde süründürürdü. Köy halkı alışveriş yapmadan önce alışveriş listesini askerlere imzalatmak zorundaydı! Asker izin verirse alışveriş yapılabiliyordu köyde! Çünkü halk fazladan bir şey alacak olsa, bunu PKK’ye gönderip yardım ve yataklık yapacakları düşünülüyordu!

Bu yüzden bir zaman sonra askerlerden nefret etmeye başladım. Her gün televizyonlarda askerin, polisin protestocuları nasıl bir şiddetle dövdüğünü, öldürdüğünü görüyorduk. Dünyadaki insanlara, bu karşılaştığımız zulmü duyurmak için gazeteci olmayı istedim. Halkımın tarihini, dilini ve geleneklerini araştırmaya başladım. Militarizme karşı bir şeyler yapmak istiyor, bir yandan da militan olmamak istiyordum. Bütün bunlar beni vicdani retçi olmaya iten ilk nedenlerdi.

‘BÖYLE BİR DEVLETİN ORDUSUNA NİYE HİZMET EDEYİM?’

Ben bir Kürt’üm ve asla Türk ordusu için savaşmam. Bu ordu yıllarca benim halkıma hakaret etti, saldırdı, işkence yaptı. Bu devlet bizim kimliğimize, dilimize, kültürümüze saldırdı, tarihimizi yoksaydı. Evlerimiz, köylerimiz yakıldı, metropollerde asilimilasyona zorlandık. Kendi dilimizi konuşmamızın yasak olduğu okullarda başka bir dilde eğitime zorlandık. Okuldaki ilk yılım, her Kürtçe konuşmamda öğretmenlerimden yediğim dayakla geçti. Türkçe bilmiyordum ki! Her sabah “Türküm” demek zorundaydık ve okulda bize her Türk’ün asker doğduğu öğretiliyordu. Ben böyle bir devletin ordusuna niye hizmet edeyim?

Arkadaşlarımla sohbet ederken askerlikten konu açıldığı zaman asla asker olmayacağımı söylüyordum. Hatta “siz nasıl askerlik yaparsınız bu sistemde” diye çıkışıyordum onlara. Askerlik yapmayacaktım ama nasıl? Bu soru kafamı sürekli kurcalarken vicdani ret kavramıyla tanıştım. O zaman aslında çocukluğumdan beri vicdani retçi olduğumu farkettim. Ama retçilerin karşılaştığı baskılar gözümü korkutuyordu. Onların yaşadıklarını yaşasaydım ya karşımdakilere ya da kendime zarar vereceğimden emindim. Bir yandan da mutlu bir hayatım, harika bir işim vardı. Retçi olduğum için gelecek planı yapamıyordum, başıma ne geleceğini bilemiyordum.

Eğer orduya katılsaydım, Kürtlerin hakkı için mücadele eden genç Kürtleri öldürmek zorunda kalacaktım. Bunu nasıl yapabilirdim? Döktüğüm kanın, öldürdüğüm insanların sorumluluğuyla bir hayat yaşamayazdım. Üstelik Kürtler ordunun içinde de aşağılanıyor, onlara en pis işler veriliyor.

>> Türk ordusunda askerlik yapmaya mı karşısın, yoksa bütün ordulara karşı çıkan bir anti-militarist mi?

İlk başta Türk ordusunda askerlik yapmaya karşıydım. Süreç içerisinde bu sorunun kökeninde militarist zihniyet olduğunu kavradım. Sonra da militarizmin küresel bir sorun olduğunu fark ettim: Savaşlara, ölümlere, doğal felaketlere yol açıyordu militarizm. Bu yüzden anti-militarist olmayı insanlara, hayvanlara ve doğaya saygı duyan her insan için bir zorunluluk olduğunu anladım.

Benim için vicdani ret, yaşamsal bir sorumluluktur. Bir insan olarak diğer insanları, hayvanları ve tüm diğer canlıları öldürmeyi reddediyorum.

>> Vicdani reddini açıkladıktan sonra hayatın nasıl değişti? Neden yurtdışına kaçtın?

Mayıs 2011’de her şeyimi bırakarak İstanbul’a taşındım. Burada insan hakları alanında çalışan aktivistlerle tanıştım. Onlar vicdani reddimi resmi olarak ilan ederken dikkat etmem gereken prosedürleri anlattılar. Diğer vicdani retçilerin hikayelerini dinledim, onlardan çok şey öğrendim. Yaşamları tahmin ettiğimden çok daha zordu ve ben öyle yaşamak istemiyordum. Devlet tahammül sınırlarımı zaten zorluyordu ve bir de hapse girmeye dayanamayacağımı düşündüm

Karlıova Askerlik ve Milli Savunma Bakanlığı’na neden asker olmayacağımı açıklayan bir mektup yolladım. Bakanlık bana bir cevap yazarak “Her Türk asker olmak zorundadır, vicdani ret hakkınız yoktur” dedi. Ben de bu mektuba bir cevap yazdım “Ben Türk değilim” dedim. Bu noktadan sonra artık ülkeyi terk etmem gerektiğini düşündüm, yoksa askerlik yapmadığım için ben de diğer retçiler gibi hapse girecektim. Almanya ve İngiltere’den vize istedim ama olumsuz cevap aldım. Bunun üzerine yurtdışına kaçak olarak çıkmaktan başka çarem yoktu. Aksaray’da tanıştığım insanlar beni Mayıs 2011’de Avusturya’ya götürdü. Ancak Avusturya’da polis beni engelledi. Önüme iki seçenek koydular: Ya Avusturya’da siyasi sığınma talep edersin, ya Türkiye’ye geri dönersin.

Aynı yılın Haziran ayında Avusturya’dan siyasi sığınma talep ettim. 6 ay boyunca mülteci kampında kararın çıkmasını bekledim. Sonunda karar geldi, Avusturya talebimi reddetti. Bu sırada Türkiye’deki vicdani retçi arkadaşlarım geri dönmem halinde muhtemelen hava alanında tutuklanarak askeri cezaevine gönderileceğimin haberini verdiler.

Birkaç hafta sonra Avusturya polisi beni tutuklayarak 55 günlüğüne rezil bir hapishaneye tıktı. Beni Viyana’da Kürt halkıyla dayanışma gösterilerine katılmakla suçluyorlardı. Serbest bırakılırken polis memurlarından biri “Kaç buralardan, ülkeyi terket bir şekilde. Yoksa polis seni yine tutuklayacak” dedi. Avusturyalı insan hakları avukatlarına danıştığımda onlar da ülkeyi terk etmekten başka çarem olmadığını söyledi.

Arkadaşlarımın tavsiyeleri üzerine İtalya’ya gitmeye karar verdim. 2012’de Roma’ya vardığımda polisler sığınma için Bari’ye gitmem gerektiğini söyledi. Bari’de 8 ay kaldım ve sonunda 5 yıllık sığınma hakkı aldım. Hayatımın geri kalanını İtalya’da geçirmek istiyorum. Yıllar sonra kendimi özgür bir insan olarak hissediyorum. Burada kimse düşüncelerim ve kimliğim yüzümden Türkiye’de maruz kaldığım ayrımcılığı uygulamıyor.

>> Şimdi İtalya’da ne yapıyorsun?

Torino Belediyesi’nin Sprar projesi kapsamında entegrasyon sürecindeyim. İtalyanca dersleri alıyorum, bir yandan da kafede çalışıyorum. Yazın üniversiteye başlamak istiyorum. Bu süreçte ailemin desteği sayesinde çok sıkıntı yaşamadım. Ailemin desteği benim için çok önemliydi. Düşüncelerime saygı duymaları beni çok gururlandırdı.

>> Aileni özlüyor musun?

İçinde bulunduğum durumun en kötü yanı işte bu. Özgürlüğümü kazanmak için sevdiğim insanlardan kopmam, böyle bir bedel ödemem gerekti. Ailemi, birlikte büyüdüğüm arkadaşlarımı çok özlüyorum. Her gün Skype’dan görüntülü konuşma yapıyoruz. Yakında annem ve kardeşimle görüşmeyi planlıyorum, Türkiye’de değil tabi ki! Bir gün Türkiye vicdani ret hakkını tanırsa ülkeme geri dönmek istiyorum. Ama hükümet bu konuda gözlerini kapatıyor.

>> Türkiye Avrupa Konseyi’ne vicdani ret için sözler verirken içeride hiçbir adım atmıyor. Ülkeyi demokratikleştirmek ve mağduriyetleri gidermek iddiasındaki AKP’nin bu mağduriyeti ısrarla sürdürmesi hakkında ne düşünüyorsun?

Bu hükümetin yalan dolanına o kadar alıştık ki… Her seferinde kendilerini yalancı çıkararak samimiyetsizliklerini ortaya koydular. Erdoğan yurtdışında sıkıştırıldığı zaman “bu konuda yasal düzenleme yapıyoruz”, Türkiye’de sıkıştırıldığında ise “vicdani ret söz konusu dahi olamaz” diyor.

Burada Avrupa kurumlarının da samimiyetsizliği var. Sözünü tutmayan hükümete bir yaptırım uygulaması gerekirdi.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Erdoğan’ın derdi asimilasyonsa önce kendi ülkesine baksın

HOLLANDA’DA SOSYALİST PARTİ’NİN TÜRKİYE KÖKENLİ MİLLETVEKİLİ SADET KARABULUT:

Erdoğan’ın derdi asimilasyonsa önce kendi ülkesine baksın

Sadet Karabulut, Erdoğan’ın Türkiye kökenli çocukların Hollandalı eşcinsel koruyucu ailelere verilmesine karşı çıkmasının önyargıları güçlendirdiğini söylüyor: Erdoğan buna asimilasyon demeden önce kendi ülkesinde yıllardır yürüttüğü asimilasyon politikalarını sonlandırsın

ONUR EREM – Lahey/Hollanda – onurerem@birgun.net

DSC_0208Hollanda’da 1975 yılında dünyaya gelen Sadet Karabulut, Bordeaux Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Rotterdam Erasmus Üniversitesi’ndeki Kamu Yönetimi bölümünü bitirdikten sonra bir süre sendikalarda ve toplumsal örgütlerde çalıştı. 2006 yılındaki seçimlerden itibaren parlamentoda Sosyalist Parti Milletvekili olan Karabulut ile Hollanda’daki göçmenlerin durumu, Türkiye-AB ilişkileri ve Erdoğan’ın iç/dış politikaları hakkında konuştuk:

>> Hollanda’daki göçmenlerin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kriz, göçmenlerin koşullarını ne kadar etkiledi?

Kriz tüm dünyayı çok kötü vurdu. Hollanda’da gençler arasındaki işsizlik arası yüzde 15’e çıktı. Göçmen çocukları arasında bu rakam yüzde 40’lara çıkıyor. Kriz dönemlerinde de ilk işten çıkartılanlar hep göçmenler oluyor. Tüm dünyada olduğu gibi Hollanda’da da popülist partiler göçmenlerin entegrasyonunu engellemeye çalışıyorlar.

>> Türkiyeli göçmenlerin sorunları neler? Erdoğan’ın Hollanda’daki Türkiyelilerin çocuklarının koruyucu ailelere verilmesine yönelik açıklamaları Hollandalı sosyalistler tarafından nasıl karşılandı?

Türkiyeli göçmenler üzerinde Türk hükümetinin negatif etkisini görmek mümkün. Erdoğan 3. nesil göçmenlere bile ‘siz Türk kalın’ diyor.

Çok yazık ediyorlar. Kendi politik çıkarları için bu konuyu kullanıyorlar. Hollanda’da eşcinsel koruyucu ailelere verilen Türkiye kökenli göçmen çocukları için söyledikleri de aynı bağlamda yorumlanabilir. Bu koruyucu ailelere karşı çıkmak hem Türkiye’de hem de yurtdışındaki Türkiyelilerde varolan önyargıları ve korkuları güçlendiriyor.

Koruyucu aileleri “asimilasyon politikası” olarak değerlendiren hükümet Türkiye’de kendisi asimilasyon politikaları uyguluyor yıllardır. Erdoğan’ın derdi gerçekten çocuk haklarıysa, insan haklarıysa önce kendi ülkesine bir bakmasını tavsiye ederim.

Bu durum sadece AKP’ye özgü değil. Bugüne kadar Türkiye’de iktidara gelen hiçbir hükümet uzun kolunu göçmenlerden çekmek istemedi. Onların gerçekten uyum sağlamasını engellemeye çalıştı. AKP de bu politikaları güçlendirerek devam ettirdi. Başbakanlık bünyesinde kurulan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı da bunun göstergesi.

Ben Hollanda’da doğdum büyüdüm. Artık benim çocuklarım kendilerini Türkiyeliden çok ilk etapta kendilerini Hollandalı hissediyorlar. Bırakın burada, bu kültürün içinde yaşamlarını sürdürsünler.

Hollanda hükümeti, benzer bir şekilde Türkiye’ye müdahaleye etmeye kalksa Türkiye’deki yöneticiler ne hissederdi?

>> Sosyalist Parti iktidara gelseydi, sizin ilk yapmak istediğiniz 3 yasal değişiklik ne olurdu?

Benim için en önemli konu adil paylaşım bunun içinde hem iş imkanları, hem gelir dağılımı hem de yoksullukla mücadele yer alıyor. Önceliğim, bu konulara yönelik yasal değişiklikler olurdu.

DSC_0210Hollanda krize rağmen hâlâ dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Fakat Hollanda gibi bir ülkede bile, 16 milyonluk nüfus içinde 400 binden fazla çocuk yoksulluk içinde. Tabi ki bu yoksulluk seviyesi Hollanda standartlarına göre, Afrika’daki çocuklar gibi değiller.

Bu 400 bin çocuğun dışında bir milyon insan da çalışmasına rağmen geçinmesine yetecek kadar gelir elde edemiyor, yoksulluk içinde yaşıyor. Neo-liberal politikalar ile birlikte esnek çalışmanın dayatılması, bu sorunların ana nedeni. Bu tabloda her zaman en kötü konumda yer alanlar ise her zaman göçmenler oldu.

Hollanda hükümeti de şu an diğer Avrupa hükümetleri gibi bankaların pisliğini halkın parasıyla temizliyor. 45 milyar dolarlık bir bütçe kesintisi gerçekleşecek. Bu kesintiler toplumsal harcamalardan, maaşlardan, sağlıktan ve eğitimden kesilecek. Yapılan araştırmalar, bu kesintilerin korkunç sonuçlarını gözler önüne serdi: Eğitim politikalarındaki değişiklikler nedeniyle 20 bin çocuk eğitimini yarıda bırakacak. Ailesinin durumu iyi olmayan 20 bin genç, eğitim masraflarını karşılamak için borçlanmayı göze alamayacak. Oysa krizin faturasının krizi çıkartanlara kesilmesi lazım.

>> Bütün bunlar olurken iktidardaki koalisyonda kendini sosyal demokrat olarak tanımlayan İşçi Partisi bulunuyor. Sosyal demokrat partilerin neo-liberalizm ile yakınlaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tüm dünyada, özellikle de Avrupa’da buna tanık olduk. Türkiye’de de CHP’nin açıklamaları, neo-liberal ekonomik modele sadık kalacaklarını düşünmemize yol açıyor.

Geçen yılki seçim kampanyasında İşçi Partisi bizim söylemimize çok yakın söyleme sahipti. Bugüne kadar izledikleri neo-liberal ve halkı dışlayıcı politikaları için özür dileyen genç bir liderleri vardı. En önemlisi de, solun en büyük partisi olarak “sağ liberalleri, aşırı sağcıları mı istiyorsunuz, bizi mi?” diye sordular ve kendi etraflarında bir birlik oluşturulmasını talep ettiler. Bu nedenle bize oy vermeyi düşünen çok sayıda insan, stratejik olarak düşünüp onlara oy verdi.

Ancak sonradan ortaya çıktı ki İşçi Partisi Başkanı Diederik Samsom ile seçimleri birinci bitiren merkez sağ Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi lideri Mark Rutte, seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz mesajlaşmış ve koalisyona karar vermişler. Madem liberallere karşı kaleydiniz, bankalara karşı halkı savunuyordunuz, liberal sağ parti ile nasıl koalisyon yaparsınız? Zaten onların kampanyasına inanıp oy veren seçmenlerin büyük bir kısmı bugün pişman. Seçim söylemleri ile politikaları hiç uyuşmadı.

KÜRT OLDUĞUM İÇİN PKK’LİSİN DİYE KARALAMA YAPTILAR

>> Önceki seçimde de yüzde 10 oyunuz ve 15 milletvekiliniz vardı. Kriz döneminde oyunuzu arttıramamak sizin için başarısızlık mı? Yoksa sandalye sayınızın azalmamasını bir başarı olarak mı görüyorsunuz?

Bunu bir başarı olarak görüyoruz. Seçim anketlerinde hep yüzde 20’nin üstünde oy alıyorduk, bazen birinci çıkıyorduk ama son 3 haftada oylarımızın neredeyse yarısı İşçi Partisi’ne geçti. Bunda egemen basının ve sermayenin de çok büyük etkisi vardı.

Seçim döneminde faşist partiler ve gericiler partimizle ilgili karalama kampanyası başlattı. Buna ben de dahildim. Kürt olduğum için PKK’li olduğumu, terörist olduğumu iddia ettiler.

Bütün bu saldırılar karşısında 15 milletvekili çıkarmayı bir başarı olarak görebiliriz. Tabi ki bizim de eksiklerimiz, hatalarımız oldu, daha iyisini yapabilirdik – ama bu bile başarıdır.

>> Göçmenler arasında en çok oy alan parti Sosyalist Parti mi?

Hayır, İşçi Partisi. Biz onlara kıyasla daha yeni bir partiyiz: Onlar 1945’te, biz ise 1971’de kurulduk. İlk nesil göçmenlerin aileleri geldiği zaman, İşçi Partisi gerçekten işçilerin ve göçmenlerin haklarını sonuna kadar koruyan sol bir partiydi. Bugün bizim durduğumuz yerde duruyorlardı diyebiliriz.

Bu nedenle yıllar boyunca insanlarda İşçi Partisi’ne dair bir bağlılık gelişti. Hâlâ bundan faydalanıyorlar ancak izledikleri bu yanlış politikalar bir gün elbet onların sonunu getirecek. Seçim öncesi anketlerde göçmenler arasında İşçi Partisi’nden daha fazla oy alacağımız gözüküyordu ancak seçimde bu böyle olmadı.

AB ÜLKELERİ MÜZAKERELERDE SADECE EKONOMİK ÇIKARLARINI DÜŞÜNÜR

>> Bir yanda, AB’de merkez sağ ve ırkçı partilerin ürettiği Türk karşıtı söylem, diğer yanda demokratik reformlar yapmak yerine ülkeyi bir tek adam dönüştüren Erdoğan varken Türkiye-AB müzakerelerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Avrupa ülkeleri için tek kriter ekonomik çıkarlar. Eğer Türkiye’yi AB’ye alarak ekonomik çıkar elde edeceklerini düşünürlerse alırlar, öbür türlü almazlar. Hollanda için de durum aynı. Son dönemde Türkiye’ye çok sayıda Hollanda şirketinin yatırım yaptığına tanık olduk. Bu sırada sendikal haklar çiğneniyormuş, umursayan yok.

Ayrıca AB, Türkiyelilere gelecekte iyi, güzel şeyler getirir mi bilmiyorum. Şu anda Avrupa’nın haline bakın. Anti-demokratik bir Avrupa’ya doğru yol alıyor. Türkiye halkı AB’ye üyelik işini iyi düşünüp karar vermeli.

Erdoğan’ın en büyük korkusunun da ekonominin kötüye gitmesi olduğunu düşünüyorum. Türkiye son 10 yılda ekonomik olarak büyüdü, ancak gelir adaletsizliği kat kat arttı. Kendisi, konumunu kaybetmemek için çılgınca adımlar atıyor. Birkaç yıl öncesine kadar Erdoğan’ın Türkiye’yi demokratikleştirdiği düşünülüyordu Batı Avrupa’da, ancak artık insanlar bunun böyle olmadığını fark etti. Ama buna rağmen, Avrupa siyasetçileri ekonomik çıkarlar adına buna ses çıkarmıyor.

>> Avrupa Birliği’nin gelecekte ne bekliyor?

Avrupa, eğer böyle devam ederse kendi kendini batırır. O kadar kötüye gidiyor ki: İspanya’ya, Yunanistan’a bakın. Hollanda gibi, krize rağmen iyi durumda olan ekonomiler bile işçi sınıfına karşı o kadar saldırganlaştı ki.

HOLLANDA’DAKİ TÜRKLER VE KÜRTLER BİR ARADA YAŞANABİLECEĞİNİN ÖRNEĞİ

>> Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan arasındaki müzakereleri bir Kürt olarak Hollanda’dan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bu çatışmanın çözülmesinin mümkün olduğuna, bir çözüm yolu olduğuna inanıyorum. Bunu her tarafta, her fırsatta dile getirmeye çalışıyorum. Kürt halkında böyle bir istek var ve umarım hükümet bu müzakereleri ciddiye alır ve barış yolunda ciddi adım atmak ister. Bu sorunun çözülmesi Türkiye’deki tüm halklara ilerleme getirecektir.

>> Erdoğan’ın başkanlık rejimi arzusunu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Erdoğan başkan seçilmek istiyorsa bunu Türkiye’de yaşayan halklara sorması lazım. Barış müzakereleri sürecinde başkanlık meselesi bir koz olarak kullanılmamalı.

>> Hollanda’da Kürt göçmenler ile Türk göçmenler arasında bir gerilim var mı?

Bu tarz gerilimler Türkiye hükümetlerinin uzun kolunu kullanarak yurt dışındaki göçmenleri etkilemeye çalıştıkları zaman yaşanıyor genellikle. Onun dışında Hollanda’daki Türkler ve Kürtlere baktığınız zaman, iki grubun da eşit haklara sahip bir şekilde, uyum içinde bir arada yaşayabildiğini görürsünüz.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

‘İfadeler baskı altında değişti’

Kışlada öldürülen Sevag Balıkçı’nın ailesi, mahkemenin ‘kaza sonucu öldü’ kararının ardından dün düzenledikleri basın toplantısında konuştu: Evimizin neşesi, kara gözlü oğlumuzu soykırımın yıldönümünde, 24 Nisan’da, Paskalya Bayramı’nda öldürmeleri tesadüf olamaz. Komutanların baskısıyla askerler ifadelerini değiştirdi

Sevag İçin Adalet Girişimi, Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin önceki gün ‘Sevag Balıkçı kaza sonucu öldürülmüştür’ diyerek Kıvanç Ağaoğlu’nu ”taksirle adam öldürme” suçundan 4 yıl 5 ay 10 gün hapis cezasına çarptırmasının ardından dün İstanbul Beyoğlu’nda bir basın toplantısı düzenleyerek kararı değerlendirdi.

Toplantıda konuşan İsmail Cem Halavurt 2 yıldır bunun basit bir kaza olmadığını, olamayacağını anlatmaya çalıştıklarını ancak askeri mahkemenin kendilerini dinlemediğini ifade etti. “Olayda sorumluluğu bulunan şahısların soruşturmanın ileriki aşamalarına kadar görevlerinden alınmamaları, askerler üzerinde baskı kurarak delillerin karartılmasına yol açtı” diyen Halavurt, bir tanığın beyanıyla askerler üzerinde kurulan baskının ne kadar büyük olduğunu kanıtladıklarını ve bu nedenle komutanların tutuklu yargılanması gerektiğini mahkemeye bildirdiklerini, ancak mahkemenin bu talebi reddederek komutanlar hakkında ‘tanıkları baskı altında etkilemek’ gerekçesiyle bir soruşturma açtığını anlattı.

‘TERHİS OLAN TANIKLAR TEKRAR DİNLENEBİLİRDİ’

Olay ıssız bir bölgede tel çekerken gerçekleştiği için yalnızca tanıkların ifadesiyle olayın aydınlatılabileceğini söyleyen Halavurt “Tanıklar terhis olduktan sonra üzerlerindeki baskı bitmiş olacağı için soruşturmanın genişletilmesi ve tekrar ifadelerinin alınmasını talep ettik ancak mahkeme talebimizi reddetti” diye konuştu. Halavurt ayrıca Sevag’ın katili ile Uludure katliamı ve Afyon’daki patlamaların sorumluların sistem tarafından benzer şekillerde kollandığına dikkat çekti.

‘ŞEHİT SAYMIYORLARSA HRİSTİYANLARI ASKERE ALMASINLAR’

Sevag’ın babası Garabet Balıkçı ise davanın sonunda öğrenmek istediklerini öğrenemediklerini, öteki olduklarının kendilerine tekrar hatırladığını söyledi. Duygusal anlar yaşayan ve konuşmakta zorlanan baba “Sevag sanatkar bir çocuktu, benimle birlikte çalışırdı. Irkçı bir cinayete bu kadar az ceza verilmesini kabul etmemiz mümkün değil. Sevag’ın öldürülmesinin ardından askerde ölen Hristiyanların şehit sayılmadığı söylendi. O zaman diyorum ki Türkiye’de Hristiyanları askere almasınlar” diye konuştu.

Sevag’ın annesi Ani Balıkçı da konuşmasına sorularına cevap alamadıklarını söyleyerek başladı. Konuşurken gözleri dolan anne “Biz önce insan, sonra Ermeniyiz. Ama bazı fraksiyonlara katılmış insanlar bunu kabul etmiyor. Önce mezheplerimize bakarak ötekileştiriyor, sonra da insan olarak görmeyip öldürüyorlar bizi. Sevag belki yaptığı işlerle tanınacaktı, ama bu şekilde tanındı. Çok da isteyerek gitmediği askerlikte ırkçı bir cinayete kurban gideceğini hiç düşünmemiştik. Yüz yıl önce bu topraklardan kovulan Ermeni sanatkarlar gibi ayrıldı aramızdan” ifadelerini kullandı.

“ÇOCUKLARINA SARILIRKEN SEVAG’I

ANNELERİNE SARILIRKEN BENİ DÜŞÜNSÜNLER”

“Dava süresince hep tırnaklarımı ellerime batırdım, sesimi çıkarmamaya çalıştım” diyen anne, askerlerle ilk konuştuklarında Sevag’a karşı ‘Vururum seni tombulum’, ‘Yediğin Paskalya çöreği son çöreğin olsun’, ‘Ermenistan’la savaş çıksa ilk seni öldürürüz’ gibi sözlerin söylendiğini öğrendiklerini, ancak komutanların baskısıyla mahkemede ifadelerin değiştiğini anlattı. Ani Balıkçı sözlerini “Bu kararı verenler çocuklarına sarılırken Sevag’ı, annelerine sarılırken beni düşünsünler. Benim evde 2 hayvanım var, onlara en ufak bir şey olduğunda bile o kadar üzülüyoruz, ama komutanlarda bu kadarcık bile his yokmuş demek ki. ‘Tüfeğin önünde durmasaydı’ diyorlar” diye tamamladı.

4 YIL CEZA ALDI 1 YIL YATACAK

Son konuşmacı olan Nor Zatonk’tan Melis Tantan ise Kıvanç Ağaoğlu’na 4 yıl 5 ay 10 gün ceza verildiğini, ancak Ağaoğlu’nun 1 yıl 8 ay açık cezaevinde yattıktan sonra denetimli serbestlik yasasından faydalanarak hapisten çıkacağını anlattı. “Bu dava aynen Hrant Dink davası gibi bir tiyatro. Mahkeme ölüm nedenini hâlâ açıklayamadı. Devlet yine katili ödüllendirdi. Kışlada ölenlerin arasında hep Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin olması durumu özetliyor. Katilin elindeki silahı doldurarak Sevag’a doğrultması ve şakalaştığını söylemesi zihniyetini gösteriyor zaten” diyen Tantan zorunlu askerliğin sonlandırılması ve askeri mahkemelerin bir an önce lağvedilerek bütün davalara sivil mahkemelerin bakması gerektiğini söyledi.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sosyal medya gelişirken hukuk uyum sağlayamıyor

Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü Konferansı’nda konuşan uzmanlar, Türkiye’deki hukuk sisteminin her geçen yıl interneti kısıtladığına ve insanları cezalandırmak üzerine kurulduğuna dikkat çekerken Fikret İlkiz “Sisteminizi insanları cezalandırmak üzerine kurarsanız, 1935 Almanyasından farkınız kalmaz. Unutmayın ki, Musollini’nin iktidara gelme yöntemi de demokratiktir

Sosyal medya, özellikle ifade özgürlüğünün olmadığı ülkelerde çok önemli bir rol üstleniyor. Devletlerin kontrol edemediği, ancak gençlerin kullanmakta çok başarılı olduğu bir alan olarak muhafazakar toplumlarda ifade edilemeyen düşüncelerin ifade edilebilmesi, insanların örgütlenebilmesi için eşi benzeri olmayan bi alan sunuyor. Arap insanları ve Occupy hareketleri döneminde bunu bütün dünya kavradı.

Türkiye gibi basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede sosyal medyanın ne kadar etkili olabileceği üzerinde daha önce düşünmemiş olanlar da, Roboski katliamının ardından ana akım medyanın sansürüne rağmen twitter üzerinden bilgi akışı gerçekleştiğinde bu konunun önemini fark etti.

Sosyal medyanın, hakkındaki yasa ve düzenlemelerin yetersizliği, yapısal olarak devletin katı ve hiyerarşik anlayışına ters olması nedeniyle hukuk sistemi sosyal medya konusunda sıkıntılar yaşıyor. Örneğin bir öğretmenin rakı içerken fotoğraf çektirmesi yasak olmasa da, bu fotoğraf Facebook’a yüklenince hakkında soruşturma açılabiliyor. Ya da bir devlet memurunun haftalık bir mizah dergisini okuyup beğenmesi yasak olmasa da, derginin kapağını Facebook’ta beğenince hakkında soruşturma açılıyor. Böyle bir dönemde dün Bilgi Üniversitesi’nde, Hukuk Fakültesi ve Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin düzenlediği Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü Konferansı, sosyal medya ve ifade özgürlüğü etkileşimini anlamak için faydalıydı.

DEVLETİN DENETİMİ HER GÜN ARTIYOR

Zaman kısıtlaması nedeniyle yalnızca ilk paneli izleyebildiğim konferansta ilk konuşmacı olan Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi ve Rektör Yardımcısı Yaman Akdeniz, internet özgürlüğüne dair yasal pratiklerin zamanla nasıl değiştiğini anlattı. 1990’larda devletlerin interneti kavramakta zorlandığını, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu nedenle internete dair hiçbir düzenleme olmadığını anlatan Akdeniz, 2000’lerde bu tablonun hızla değişmeye başladığını söyledi: “Türkiye’de çocukları intihara özendirecek siteleri sansürlemek için çıkartıldığı internet sansürü yasası, hedeflenen kullanımının ötesine geçerek YouTube’u bile yasaklamak için kullanılır hale geldi. Sorun, milyonlarca sayfaya ve içeriğe sahip internet sitelerinde bir sayfa nedeniyle bütün sitenin kapatılması pratiği. AİHM’e bu konuyla ilili yapılan bazı başvurular var. 18 Aralık 2012’de Google Sites’a erişimin engellenmesine dair verilen bir karar, bu uygulamayı yanlış buldu. Türkiye’nin erişim engelleme politikasının değiştirilmesi için çok önemli. AİHM bu karar ile 5651 sayılı kanunun, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü ile ilgili olan 10. maddesine aykırı olduğunu söyledi”.

Ancak Türkiye’de internette ifade özgürlüğünün bu kararlara rağmen geriye gittiğini anlatan Akdeniz, devletin önce filtreleme politikasını uygulamaya koyduğunu, ardından da sosyal medyada kullanıcıların yayınladığı içeriği denetleyerek soruşturma açma aşamasına geldiğini belirtti.

‘UYGULAMALAR DEĞİŞMELİ’

Yaman Akdeniz’in ardından konuşan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi ve İnsan Hakları Merkezi Müdürü Yard. Doç. Dr. Kerem Altınparmak, bugüne kadar internet ve ifade özgürlüğüne dair devlete karşı açtıkları hiçbir davayı kazanamadıklarına dikkat çekti. AİHM’in verdiği Google Sites kararının bu konuda bir ilk olduğunu söyleyen Altınparmak, Türkiye’de yargının bazı ifadeleri ifade olarak görmemesinin sorunun kaynağında olduğunu söyledi: 3-4 yıl önce Selahattin Demirtaş “Sayın Öcalan’ın iradesi dikkate alınmalı” dediğinde açılan davada ya da Hrant Dink davasında bu insanların söyledikleri, yazdıkları için “bu bir ifade değildir” diyor mahkeme. Oysa bugün Öcalan’ın iradesi meydanlardaki kitlelere mektupla iletiliyor. İsmail Beşikçi “gerilla” kelimesini kullandığında mahkeme “gerilla kelimesini kullananlar bellidir, demek ki bu da onlardandır, o zaman ifade özgürlüğü kapsamı dışında tutulmalıdır” yorumunda bulunuyor.

Bugün, Çağdaş Hukukçular Derneği’nden tutuklanan arkadaşlarıyla ilgili twitter’da yazdıklarının ardından “terör örgütü olmamakla birlikte terör örgütü üyesi gibi hareket etme” nedeniyle ceza alabileceğine dikkat çeken Altınparmak, bu uygulamaların değişmesi gerektiğini söyledi: “Bugün rüzgar değiştiği için Hasan Cemal, Murat Karayılan ile röportaj yapabiliyor. Ancak 2 yıl önce BirGün gazetesi benzer bir röportaj yapmaktan mahkum oldu”.

CEZA HUKUKU CEZALANDIRMAK İÇİN

DEĞİL, HAKLARI KORUMAK İÇİN OLMALI

Son konuşmacı olan Avukat Fikret İlkiz ise kapitalizm ve reklam sektörünün sosyal medyayı ne amaçla kullandığına dikkat çektikten sonra “Ancak 21. yüzyılda vahşi kapitalizm 7 milyar insandan 1 milyarını aç bırakıyorsa, bu insanlar sosyal medya dahil olmak üzere ellerindeki araçları kullanarak mücadele edeceklerdir” dedi. İlkiz, sosyal medyanın işgal hareketleri ve Arap isyanlarındaki rolünden bahseden İlkiz “4 Nisan’da da FEMEN dünya çapında bir eylem gerçekleştirecek. Eylemin nedeni Amina adlı genç bir kızın Facebook’ta yayınladığı fotoğraflar. Eyleme yol açan olayın kökünde de Facebook var, örgütlenmesinde de” diye konuştu.

Hukuk sisteminin internet konusunda nal topladığını anlatan İlkiz sözlerine şöyle devam etti: Hukuk sistemi ihbarda imza aramıyor. En ufak bir imzasız ihbarda gelip bilgisayarınıza el koyabiliyorlar. Dahası, insanlar muhbirliğe zorlanıyor. Yasalara göre bir suçu ihbar etmeyen kişi ceza alıyor. Örneğin bir Hürriyet muhabirinin Kızıltepe’de PKK bayrağı ve sloganların olduğu bir cenaze törenini haber yapıp internete koymasının ardından savcılık emniyete sordu: Bu suçtur, muhabir suçu size ihbar etti mi? Neyse ki mahkeme “gazeteci gazetecidir, muhabir değildir” dedi. Ceza davası son çare olmalı. Cezalandırmak için, hak ve özgürlükleri korumak için olmalıdır. Ancak sisteminizi insanları cezalandırmak üzerine kurarsanız, 1935 Almanyasından farkınız kalmaz. Unutmayın ki, Musollini’nin iktidara gelme yöntemi de demokratiktir.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın