Ferguson’da bir dehşet gecesi

22.08.2014

Rosa Clemente* | Çeviri: Onur Erem

*2008 ABD Başkanlık Seçimlerinde Yeşil Parti’nin Başkan Yardımcısı Adayı, akademisyen, gazeteci, aktivist

Bir saat önce şair Jessica Care Moore, müzisyen Talib Kweli, gazeteci Trymaine Lee ve birkaç barış örgütü temsilciyle birlikteyken polis tarafından hayvanlar gibi kovalandık. Canımızı kurtarmak için kaçarken kendimizi dar bir köprünün üstünde polislerle çevrili bulduk. Polisler bağırdı: Yere yatın ve ellerinizi havaya kaldırın! Aksi takdirde vurulacaksınız! Emirlere uyduk.

 

Oysa herhangi bir şey yapmamıştık. Ferguson sokaklarında halkla konuşuyor, dertlerini dinliyorduk. Polis halka sabit duramayacaklarını, gösterilen gösterdiği rotada yürümek zorunda olduklarını söylemişti, insanlar da sloganlar atarak yürüyordu. Son olarak din adamlarını dinlemeye başlamıştım. Dua etmeye başladıkları sırada, polislerin çok rahatsız olduğunu gördüm. İnsanların yürümeyi bırakıp sabit durmasıydı onları rahatsız eden.

 

Jessica ve Talib’in etrafında bir kalabalık oluşmaya başladı, halk onlara ilgi gösteriyordu. Bense yılların getirdiği polis vahşeti tanıklıkları ve aktivizm tecrübesiyle polisi gözlemlemeye devam ediyordum. Polislerin sayısı neredeyse protestocular kadardı. Saldırı formasyonuna geçmeye başladıklarını, coplarını hazırladıklarını gördüm. Talib’e seslendim: Bir şeyler olacak.

 

Tam o sırada arkamızdan biri polise plastik şişe attı. Hep birlikte ne olduğunu anlamak için arkaya baktık. Kafamızı öne çevirdiğimizde polis çoktan bize saldırmaya başlamıştı. O şişe atan adamın bir provokatör olduğuna eminim, polisin saldırması için bahaneye ihtiyacını karşıladı. Boğalar gibi üstümüze koşuyor, insanları korkutarak panik yaratıyordu. Bir yandan “Burayı hemen terk edin”, diğer yandan da “Hareket etmeyin ateş açarız” diye bağırıyorlardı.

 

Jessica ve Talib ile elele tutuşarak kaçmaya başladık. Polisler bizi kovalarken etrafımızı çevreledi. Sözlü ve fiziksel tehditleri, bakışları ve silahlarıyla bizlere şunu diyorlardı: “Güç bizde. Burada ne kadar kamera olursa olsun istediğimizi yaparız ve yaptıklarımızdan sorumlu tutulmayacağımızı biliriz.”

 

Yanımızdaki gençlerden biri, Devin, nefes nefese kalmıştı. Panik nedeniyle nefesini kontrol edememeye başladı, bana döndü ve “Boğuluyorum” dedi. Polis Devin’e döndü ve “Sakın kıpırdama yoksa vururum seni” dedi. Devin’i sakinleştirmeye çalıştım, hareket etmemesini, yanında olduğumu söyledim. Ben ona bunları söylerken, polis silahının namlusunu Devin’in göğsüne yaslamıştı. Polisin yüzüne baktım ve “Lütfen, o hiçbir şey yapmadı” dedim. Olanları kayda alabilmeyi çok isterdim, ama polis elini çoktan tetiğe götürmüştü ve elimden gelen bir şey yoktu.

 

Siyah bir polis “Bunları bırakın, istediğimiz kişileri aldık” diyene kadar yerde yatmaya devam ettik. Hayatımda hiç bu kadar dehşete kapılmamıştım. Oradan ayrıldıktan sonra Devin, “Teşekkürler, hayatımı kurtardın” dedi.

 

Buraya kadar anlattıklarım, yalnızca küçük bir grup olarak tanık olduklarımızdı. Ferguson’daki gençler yorgunlar ama kararlılar. Kederliler ama mağlup değilller. Bu gençler büyüklerinden, eski nesillerinden kendilerine yol göstermesini bekliyor. Ama eski nesiller, bekledikleri liderliği gösterecek durumda değil. Gençler içinde bulundukları durumla ilgili kendileri bilgi ediniyor, kendileri yorumluyor. Bizim varlığımızdan memnun olsalar da, kendi topluluklarındaki “sözde liderliği” eleştiriyorlar. Ve bunun için onları suçlayamam. Geceleri sokaklarda polisle sohbet edip gülüşen renkli tenli insanlar görüyordum. Tam Malcolm X’in bizi uyardığı “ev zencisi” tipleri [Ç.N.: Malcolm X, ‘Ev zencisi’ ve ‘Tarla zencisi’ kavramlarıyla siyahlar arasındaki ayrıma dikkat çekmiş, kölelik döneminde evlerde çalıştırılan siyahların daha iyi koşulları nedeniyle beyaz sahiplerine minnet duyduğu, tarlada çalıştırılan siyahların isyanına katılmadığını söylemiş ve bu ‘Ev zencisi’ davranışının bugün de imtiyazlı siyahlar tarafından devam ettiridiğine dikkat çekmişti]. Hatta bazıları sokaktaki gençlere kızıyor, “olay çıkarmayın, eve gidin” diyordu.

 

Gençlerin cevabı ise netti: Zaten evdeyiz, bizim evimiz burası.

 

Devin’e silah çevirdikleri zaman, silahı tutan beyaz polisin kel kafasına, gözlerine bakmıştım. O gözlerdeki ifade, ABD’deki siyahların ve latinlerin en büyük korkusunun nedeniydi: Potansiyel ölüm. O anda aklıma gelen tek şey, evden çıkmadan önce kızımın bana söyledikleriydi: “Dikkat et anne, polisler kadınların da canını yakar”. Polisler için siyah veya kahverengi kadınlar hayvandan farksız burada, hepimize hayvanlar gibi davranıyorlar. Kızımın bu sözlerinin aklıma geldiği saniyede yaşadığım hissi size kelimelerle anlatabileceğimi sanmıyorum.

 

Yıllardır aktivizm ve örgütlenmenin içinde olmama rağman Ferguson’da olanlara benzeyen hiçbir şey görmedim. Burası bir savaş bölgesine dönmüş. Askeri bir işgal var ve çocuklarımız bu savaşta ön cephede ölmek için gönderilen askerler.

Reklamlar

About onurerem

journalist @ birgün newspaper. twitter.com/onurerem
Bu yazı Çeviri içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s