BÜYÜK PARTİLERE BÜYÜK DARBE

Yunan halkı neo-liberalizmden intikamını aldı

Yunanistan’da 40 yıldır en çok oyu alan iki parti çöktü, halk yeni partileri denemeye karar verdi. Helena Smith sandık başında Yunan halkının nabzını tuttu:

Yunanistan’da AB’nin empoze ettiği kemer sıkma politikalarını sorgusuz sualsiz kabul eden 2 büyük parti halktan gereken cevabı aldı. Yunanlar içlerinde biriktirdikleri nefreti sandıkta açığa çıkararak neo-liberal politikaları benimseyen muhafazakar parti ile sosyal demokrat partiye büyük bir darbe vurdu. Okumaya devam et

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Moda Eleştirisi5: Kıyafetlerimiz Neye Benzeyecek?

TANSY HOSKINS
(Yazar, aktivist ve her 29 Eylül’de Londra’da düzenlenen ‘Yargılanan Moda’ adlı isyan etkinliğinin eş-organizatörü)
CounterFire’dan çeviren: Onur Erem

SINIF, cinsel yönelim, ırk veya cinsiyet ayrımcılığı olmayan ideal bir toplumda modanın nasıl bir role sahip olabileceğine, üretim-tüketim ilişkilerine ve ilhamın nasıl yönetileceğine baktık. Cevabının verilmesi gereken son bir soru daha kaldı: Peki, kıyafetlerimiz neye benzeyecek?
Kıyafetlerin neye benzeyeceğine karar vermek, o toplumda yaşayan insanlara kalmış bir seçenek olacak. Bir dönemin sanatı, o dönemin kadınlarının ve erkeklerinin ruhlarında tınlar çünkü bu, onların en içlerindeki duygularını, isteklerini ve düşünce yapılarını yansıtır. Bir dönemin sanatı, diğer dönemlerin sanatından çok radikal bir şekilde farklıdır, çünkü bambaşka bir toplumsal ortamdan doğmuştur.
Ancak, günümüz modasından kesinlikle yok etmemiz gereken bazı elementler vardır. İleride bunlar, geçmişteki baskıcı düzenin bir kalıntısı olarak hatırlanacaktır. Mesela kızların pembe, oğlanların mavi giymesi gibi. Bu örneğe benzer, düzinelerce yıkılması gereken ayrımcılık vardır. Bunlardan iki tanesine daha ayrıntılı bir şekilde bakalım.
KADINLARIN GİYDİKLERİ
Kadınların kıyafetlerine bakarak onların toplumdaki yeri hakkında bir değerlendirme yaptığımızda, kadının toplumdaki rolünün yardıma muhtaç, durağan bir seks objesi olduğunu görürüz. Modanın hiçbir alanında kadın güçlü, hızlı veya çevik değildir, her zaman ‘paketlenmiş’ ve hassas gözükmelidir. Genel olarak moda, kadını bir çocuğun seviyesine indirger. Mesela yürümek için yardıma ihtiyacı vardır, o yüzden bir erkeğin koluna girmelidir. Kadınlar bilekleri mahvedecek, eklemlere zarar verecek ve kireçlenmeye neden olacak kadar yüksek topuklar giymeli; yürümeyi zorlaştıracak, koşmayı ise imkânsızlaştıracak kadar dar etekler giymeli; nefes almayı zorlaştıracak kadar dar korseler ve kemerler kullanmalıdır.
Ariel Levy’nin dediği gibi “kadın cinselliğinin karikatürize edilmiş, bayağı, hafifmeşrep bir versiyonu o kadar yaygın hale gelmiştir ki, artık bir özelliği kalmamıştır. Bir zamanlar cinselliğin dışavurumu olarak gördüğümüz şeyi artık cinselliğin kendisi olarak görüyoruz.”
Bu kurallara uymak istemeyen her kadın, kendisini toplum tarafından kınanmış ve dışlanmış olarak bulacaktır. Eğer bir insanın ‘içine girdiği’ kıyafet, bu oyunu oynamak istemediğini belli eden bir kıyafetse, serbest piyasa ve rakip ürünlerden birine seçme özgürlüğü iddiaları insanların istedikleri kıyafeti giyme kararını haklılaştırmak için kullanılamaz.
Bazıları Fransa’nın peçeyi yasaklamasını ‘tamamen kapitalist bir yasa’ olarak görüyor. Çünkü kapitalizmde sadece kadınların kıyafeti değil, kadınların kendisi de satılıktır. Toplumdaki “kadınlar pazarlayabileceği her şeyini açıkça belli eden kıyafetler giymelidir, ‘malını’ sergilemelidir. Her koşulda üzerinde minimum kıyafet olmalıdır” düşüncesi de kadınların birer ‘mal’ olarak görüldüğünü göstermektedir.
Ancak peçenin, çarşaf ve başörtüsüyle birlikte modada önemli bir yeri olduğunu da vurgulamak lazım. Christian Dior’dan Hermes’e neredeyse bütün moda markaları zengin Müslümanlardan para kazanmak için bu tarz ürünler üretmektedir.
Bana göre, ideal bir kapitalizm sonrası toplumda kadınlar olmak istedikleri şey olabilme özgürlüğünü kazanacaktır. Kadınların üzerinde belli bir fizikselliğe veya cinselliğe uymaları için hiçbir baskı olmayacak ve kadınlar dış görünüşlerine göre yargılanmayacaktır.
SINIF
Modadaki esas diktatör sınıftır. Herkes bütçesine uyan kıyafetleri giyer ve bu kıyafetlerin görünüşüne göre diğer insanlar tarafından yargılanır.
Dünya statü göstergesi olan kıyafetler tarafından tüketilmektedir. İş kıyafeti bunun bir örneğidir. Kıyafetleriniz toplumdaki yerinizi gösterir. Antik Mısırlıların farklı toplumsal sınıflar için farklı renkte kıyafetleri zorunlu kılmaları gibi, günümüz toplumunda da kıyafetlerimizin rengi ile yargılanıyoruz: Mavi yakalı mısın, yoksa beyaz yakalı mısın? Kafanda bere mi var, baret mi; yoksa fötr şapka mı?
Kıyafetler, sahiplerinin parasının neye yetip neye yetmediğini göstermesi için tasarlanıyor. Böylece, insanların ‘net değeri’ hesaplanıp ona göre değerlendiriliyor. Kaynakların adil olarak dağıtıldığı, herkesin eşit olduğu bir toplumda bu tarz statü sembolleri işlevlerini yitirir ve yok olurdu.
Giyimde ve modada yıkılması gereken her ayrımdan sayısız fırsatlar doğabilir. Yeni toplumdaki işimiz bu olacak. Hepimiz için yepyeni bir macera olacak. Her şeyi baştan yapmak. Her şeyin yenilenmesini sağlayacak düzenlemeler yapıldığında, yanlış, pis ve çirkin olan hayatlarımız saf, hayat dolu, neşeli ve güzel hale gelecek.

Peçe yasaklanmalı mı, saklanmalı mı?

PEÇENİN yasaklanması tartışmaları konusunda İngiltere, Hollanda, Fransa ve İtalya başı çekiyordu.
»İtalya’da siyasetçiler, peçenin bir ayrım ve kendini toplumdan soyutlama simgesi olduğunu savunmuş ve yetkililer “Yüzünüzü kapatamazsınız, görülmeniz lazım. Toplum için, entegrasyon için bu şart” demişti.
»İngiltere’de okul yönetimlerine ‘güvenlik ve eğitimin hakkıyla yerine getirilebilmesi’ amacıyla peçe takmayı yasaklama yetkisi verilmişti.
Bakanlık tarafından hazırlanan yeni kıyafet yönetmeliğinde peçenin tümüyle yasaklanmasına olanak sağlanmasının en önemli gerekçesi, öğretmen ile öğrenci arasında kurulacak ‘göz temasına’ izin vermemesi gösterilmişti.
»Hollanda hükümeti, Müslüman kadınların kullandığı peçe gibi insanların yüzlerini gizleyen giysilerin kamusal alanda giyilmesini yasaklama kararı almıştı. Hollanda Adalet Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada, söz konusu kararın güvenlik gerekçesiyle alındığına vurgu yapılarak, “Vatandaşların güvenlik ve huzuru göz önüne alındığında yüzü gizleyen kıyafetlerin kamusal alanda giyilmesi uygun görülmemektedir” denilmişti.
»Fransa’da kadınların kamuya açık yerlerde yüzlerini peçe ile örtmelerini yasaklayan kanun geçen Nisan ayında uygulamaya girdi. Yasaya aykırı biçimde örtünen kadınlar yasa gereği 200 dolar para cezası ödemek zorunda kalıyor. Yasayı ihlal edenler için getirilen yaptırımlar arasında yurttaşlık kursları da var. Yasa çerçevesinde, kadınların peçe takmasını zorlayanlar için ise daha yüksek bir para cezası ve iki yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. Fransız hükümeti peçenin ortak yaşamanın standartlarını ihlal ettiğini savunuyor. Yasayı eleştirenler ise uygulamanın insan hakkı ihlali olduğunu vurguluyor.
»Suriye: Burka ve çarşaf yasakları Avrupa’da tartışılırken, bir peçe yasağı da alışılmadık bir coğrafyadan, Ortadoğu’dan geldi.
Nüfusunun yüzde 97’si Müslüman olan Suriye, kız öğrencilerin üniversitelere peçe ve benzeri kıyafetlerle girişini yasakladı. Yasak, devlet üniversitelerinin yanısıra özel okulları da kapsıyor. Buna göre kız öğrenciler artık okula giderken, yüzlerini kapayamayacak.

BİTTİ

Çeviri içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Moda Eleştirisi4: Modayı Sokak Yönlendirecek

TANSY HOSKINS: Yazar, aktivist ve her 29 Eylül’de Londra’da düzenlenen ‘Yargılanan Moda’ adlı isyan etkinliğinin eş-organizatörü
CounterFire’dan çeviren: Onur Erem

SINIF, cinsel yönelim, ırk veya cinsiyet ayrımcılığı olmayan ideal bir toplumda modanın nasıl bir role sahip olabileceğine bakmaya devam ediyoruz. Ama peki ya ilham? Moda endüstrisini kontrol edenler güzel kıyafetlerin üretilmesinde anahtar bir role sahip mi? Tabii ki hayır. Tasarımcılar etraflarındaki dünyadan ilham alır. Dünya modaya ilham verir, tam tersi değil.
Bunu anlamak için sokaklardan, toplumun en yoksul kesimlerinden doğrudan moda endüstrisine gelen fikirlere bakabiliriz. Punk’tan hip-hop modasına, tribal baskılardan ikonik Che Guevara resmine kadar örnekler gösteriyor ki bu dünyanın insanları kendi modalarını üretebilir, hem de kapitalizmden bağımsız olarak.
Gwen Stefani Harijuku stilini çaldı, Madonna hip-hop modasını taklit etti, McQueen punk akımını, Gucci de goth akımını kopyaladı. Burada anlatmak istediğim şey, bizim modaya değil modanın bize ihtiyacı olduğu. Kapitalizm sonrası bir toplumda ilham bulan herkes bir sanatçı olabilir, doğanın her parçası insanda ilham uyandırabilir. Hatta “ortalama bir insan Aristo’nun, Goethe’nin veya Marx’ın seviyesinde düşünebilir”.
»GERÇEK SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ
Peki, ya bir anda tasarım fazlası oluşursa? Yaratıcılıkta ve üretilen fikirlerde bir patlama meydana gelirse? Zaten bizim istediğimiz de bu. İdeal bir toplumda, toplumsal yaratıcılığa koyulmuş olan bent kapakları sonuna kadar açılacaktır, herkes özgür kalacaktır. Parisli modacılar, modanın zenginlerin kontrolünde kalması için dişiyle tırnağıyla savaştı. Elitizmin hegemonyası bir kere kırıldıktan sonra kapitalizmin bizden esirgediği gerçek seçme özgürlüğüne kavuşacağız
Böylece modanın kendini toplumun üstünde tutmasına ve fildişi kulelerinde kendi değerlendirmelerini yapmasına son verilecektir. Moda endüstrisi tarafından koyulan, dış görünümün insanın en önemli özelliği olduğu gibi zehirli kurallar yıkıldıktan sonra, gücü elinde tutan sınıfın elinden bu güç alınacaktır.
Moda kâr hırsından arınacak ve yöneticilerin ellerinde tutmak için büyük çaba sarf ettiği hazine, artık halkın eline geçecektir. Troçki’nin dediği gibi, insanlar “tanrıların, kralların ve sermayenin önünde diz çökmeyi” bırakacaktır – bu üçlüye moda endüstrisini de ekleyebiliriz.
»KULLANIM DEĞERİ/DEĞİŞİM DEĞERİ
Giyime dair her şey değişecek. Günümüzde moda sürekli satma fikrine göre hareket etmektedir, bu yüzden de insanlara sattığı bütün kıyafetlerin bir ‘son kullanma tarihi’ vardır. Bu yüzden kıyafetlerin bir süre sonra modası geçer ve bir süre sonra ne kadar yeni olurlarsa olsun, yenisiyle değiştirilir.
Moda, bir ürünün kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki farkı anlatmak için iyi bir örnektir. Örneğin herhangi bir yılın bahar döneminde 100 liraya satılan kot pantolon, sonraki yıl aynı döneminde 20 liraya düşer, çünkü modası geçmiştir. Kullanım değerleri değişmemiştir, hâlâ çok güzel bir pantolondur, ancak modası geçmiş bir pantolon olduğu için değişim değeri düşmüştür.
Ürünler gerçek değerleriyle (kullanım değeri) değil değişim değerleriyle fiyatlandırıldığı zaman, günümüzdeki durumu yaşarız. Sadece Birleşik Krallık her yıl milyonlarca ton tekstil ürününü çöplüğe atmaktadır. Eğer ürünleri toplumsal olarak kullanım değerleriyle ölçüyor olsaydık, kaynak açısından zengin olurduk ve insanlar hem üretmeye ve çalışmaya hem de tüketmeye çok daha az zaman harcarlardı.
Kitle üretime geçmeden önce moda, evlerde ‘kadınların aktif parmakları’ tarafından üretilmekteydi. İnsanların kendi kıyafetlerini yapmasının daha ekonomik ve daha sürdürülebilir bir üretim tekniği olduğu öne sürülmektedir. Eğer hâlâ kıyafetlerimizi kendimiz üretiyor olsaydık, çok daha az kıyafet sahibi olurduk, yeni kıyafetleri ancak gerçekten ihtiyacımız olduğunda üretirdik, kıyafetlerimiz eskidiğinde onları çöpe atmak yerine onarırdık ve kıyafeti üretirken harcadığımız zaman kendi zamanımız olduğu için emeğin değerini daha iyi anlardık.
İnsanların iklim değişikliği ışığında sürdürülebilirlik talepleri, tüketimi azaltmalarına yol açıyor ve geri dönüştürülmüş yerel yünlerden üretim yapan yerel şirketlerin ürettikleri ürünleri modanın içine çekiyor. Finansal krizin çıktığı ilk günlerde sayısız moda dergisi insanların kendi kıyafetlerini nasıl yapabileceklerini ve eski kıyafetlerini nasıl değerlendirebileceğini, böylece nasıl tasarruf edebileceklerini anlatan yazılar yazmıştı. Bu yazılar hep kadın dergilerinde yer almıştı.

»SOSYALİZM, ERKEKLERİN KENDİ ÇORABINI DİKMESİ Mİ DEMEK?
Üretimin tekrardan evlere kaymasının bir tehlikesi, üretimin bütün yükünün kadınlara düşme ihtimali – bütün gün dışarıda işte çalışıp, evde ev işleri yaptıktan sonra bir de kıyafet yapmaya zorlanmaları kadınların hayatını daha da zorlaştırırdı. Kadınlar yıllarca evde hizmet etmeye karşı mücadele ettikten sonra ideal bir toplumun onlara daha da yük bindirmesi kesinlikle doğru olmaz, zaten bu durumda o topluma ideal toplum denemez.
Kadınların zanaat yetenekleri çok değerli olsa da, ev içi kıyafet üretimi kadın işi olarak görülmemeli. Evde tek başına çorap örmek, çorap yapmanın ne en verimli, ne de en eğlenceli yoludur.
O zaman sweatshop’lara(*) ve kıyafet dikmenin kadın işi olarak görülmesine karşı ne yapılabilir? Pantolonlarımız yırtıldığında ne yapacağız? Sosyalizm erkeklerin kendi çorabını dikmesi mi demek?
Kıyafetler, insanların kolektif olarak ve ihtiyaçlarına göre ürettikleri bir ürün olacak. Sweatshop’lar olmayacak ve herkes üretimin bir parçası olacak. Kıyafetler merkezileştirilmiş çamaşırhanelerde çalışanlar tarafından yıkanacak ve onarılması gereken kıyafetler de kıyafet onarmak için kurulan mağazalarda, orada çalışan kadınlar ve erkekler tarafından tamir edilecek. Böylece kadınlar akşamları sıkıcı ve yorucu kıyafet onarımı ve temizlemesiyle uğraşmaktansa kendilerine zaman ayırabilecekler.

Devamı için tıklayın: Bölüm 5 – Kıyafetlerimiz neye benzeyecek?

(*)    Küçük yaştaki çocuklar başta olmak üzere çalıştırdığı insanlara düzgün maaş ödemeyen, sigortalarını yatırmayan, çok uzun çalışma saatleriyle insanları sömüren üretim atölyeleri.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Moda Eleştirsi3: Moda Terörü

TANSY HOSKINS: Yazar, aktivist ve her 29 Eylül’de Londra’da düzenlenen ‘Yargılanan Moda’ adlı isyan etkinliğinin eş-organizatörü
CounterFire’dan çeviren: ONUR EREM

Moda, farklı deri renklerini silmek için gösterdiği çabanın bir benzerini de ‘yanlış’ olarak adlandırdığı vücut ölçülerini silmek için gösteriyor.

‘Sıfır beden’ denilen ölçü birimi Birleşik Krallık beden ölçü birimine göre 6 bedene denk geliyor (Türkiye’nin de kullandığı Avrupa ölçü birimine göre bu 34 beden). Birleşik Krallık’ta yaşayan kadınların bedenlerinin ortalama 12–14 (Avrupa birimine göre 40–42 beden) olduğunu göz önüne aldığımızda ne kadar ufak bir beden olduğunu anlayabiliriz.

Bu beden ölçüsü toplumun normuyla kıyasladığımızda çok küçük kalabilir, ancak moda dünyasında bu katı bir kuraldır. Sıfır beden tartışmaları günümüzde yaygın bir şekilde yürütülüyor, ancak bunun tartışılır hale gelebilmesi için kadınların anoreksiden ölmesi gerekti.

Uruguay’lı model Luisel Ramos, 2006 yılında, 22 yaşındayken kedi yürüyüşünün hemen ardından öldü. Ölüm nedeni anoreksi sonucu kalp yetmezliğiydi. Trajedi, Luisel’in 18 yaşındaki kız kardeşi Eliana Ramos’un ablasının ölümünden sadece birkaç ay sonra besin yetersizliği nedeniyle kalp krizi geçirerek ölmesiydi.

Brezilyalı model Ana Carolina Reston’a model seçimlerinde ‘çok şişman’ olduğu söylendi. Ana Carolina kendini öldürene kadar aç bıraktı, 1.77 boyunda 40 kiloya kadar düştü. 2006 yılında, 22 yaşındayken hastanede öldü.

Dünya Sağlık Örgütü, vücut kitle endeksi (VKE) 16’nın altında olanları “açlıktan ölebilir” diye nitelendiriyor. Luisel Ramos’un VKE’si 14,5, Ana Carolina Reston’unki ise 13,4’tü. Bu kadınlar, işverenlerinin taleplerini yerine getirmek için zayıflamaya çalışırken kendini öldüren sayısız kadından sadece üçü. Genç kadınların vücutlarının eleştirilmesi moda endüstrisinde bir salgın gibi yayılmıştır: Süper modeller bile kendilerine çok şişman olduklarının söylendiğini anlatıyor.

‘HERKES İNCE MODEL GÖRMEK İSTER’
2006 yılında Luisel Ramos öldükten sonra 2006 Madrid Moda Haftası, katılımcı modellere minimum 18 VKE şartı koydu. Aynı yılın Aralık ayında ise İtalyan moda tasarımcıları sıfır beden modellere kedi yürüyüşü yaptırmayacaklarını açıkladı.

Paris de Londra da sıfır beden modelleri yasaklamadı. Hatta Birleşik Krallık Vogue editörü Alexandra Shulman, Daily Mail’a sıfır beden modellerin yasaklanmasını eleştirdiğini açıkladı: “Moda gösterileri kıyafetleri mümkün olan en iyi ışıkta göstermek, insanların onları düşlemesini ve istemesini sağlamak için vardır. Her ne kadar rahatsız edici olsa da, çoğumuz kıyafetlerin ince kadınlar üzerinde daha güzel gözüktüğünü düşünüyor. Eğer bütün moda fotoğraflarımızı 14 beden kadınlar üzerinde çekseydim, herkes onlara bakmak ister miydi? Bence hayır.”

Marilyn Monroe veya Beyonce’un simgeleşmiş kıvrımları, Shulman’ın bu açıklamasının ne kadar salakça olduğunu hepimize gösteriyor.

Tabi ki, bazı kadınlar doğal olarak çok zayıftır; ancak Shulman’ın onay verdiği zayıflığa ulaşmak için toplumun büyük bir kısmının açlıktan ölüm tehlikesi bulunan diyetlere başvurması gerekiyor. Sıfır beden, aslında kadınların kırılgan ve yardıma muhtaç hissetmelerini sağlamak için yaratılan cinsiyetçi bir dayatmadır.

Moda endüstrisi imkânsız bir vücut idealini pazarlıyor. Toplumda, modanın kullandığı kadınlarla aynı vücut ölçüsüne sahip kadınların oranı sadece yüzde 5. Eğer böyle bir vücut yapısıyla doğmadıysanız, bu ölçülere sahip olmak kelimenin tam anlamıyla imkânsız. Kadınların ölmesinin nedeni de bu.

Modeller ve ünlüler bol paraya sahip oldukları için yanlarında, işi görünüşlerini mükemmelleştirmek olan insanlar çalıştırıyor. Çoğu aynı zamanda estetik operasyonlar yaptırıyor, özellikle de göğüs estetiği –çünkü zayıflık demek, küçük göğüsler demek. Ayrıca çektirdikleri fotoğraflar bilgisayarda işleniyor: Ten renklerinden vücut oranlarına kadar her şey değiştiriliyor.

BİZE BUNU NEDEN YAPIYORLAR?

Kapitalizmin temel özelliklerinden biri sürekli olarak kendine yeni pazarlar yaratmasıdır. Bu yeni pazarlar için, sürekli olarak kendimizde bir ‘yanlışlık’ hissetmeliyiz ki kendimizi ‘daha iyi’ yapmak için ürünler, kıyafetler ve estetik ameliyat hizmetleri satın almaya devam edelim.

Kadınlara ve artan bir şekilde erkeklere, çocukluklarından beri en önemli şeyin görünüşleri olduğu öğretiliyor. Böylece, imkânsız bir mükemmeliyet için sürekli para harcamaya şartlanıyoruz. Hiçbir zaman rahatlamamıza izin verilmiyor, sürekli öz-disiplinle ve kendimizi mükemmelleştirmeyle takıntılı olarak yaşıyoruz. Bu yüzden hepimiz diyet yapmak, aynı görünüşe sahip olmak için saçlarımızı boyamak ve geri kalan bütün parayı da kıyafetlere harcayarak tekrar kendimizi ‘eşsiz’ göstermek zorundayız.

Ancak modada daha sinsi güçler de var. Moda endüstrisi, dünyanın podyumudur: Bize ideal güzelliği ve sahip olmamız gereken görünüşü gösterir. Bu görünüş, toplumdaki güç ilişkilerinin bir yansımasıdır. Böylece yöneten sınıf tek bir güzellik imgesini pazarlar ve bunu bizi kontrol etmek için kullanır.

Eğer beyaz güzelse o caziptir, en güçlü renk o olmalıdır. Moda endüstrisinin yöneticileri beyazdır ve gücü ellerinde tutmak için kendilerini ‘ideal’ olarak gösterirler.

Bu, yanında yüksek miktarda para ve ayrıcalık getiriyor, bu yüzden asla kendi istekleriyle vazgeçmeyeceklerdir. Aksine, insanları güvensiz ve güçsüz hissettirerek onların bir araya gelmelerini ve kendilerine karşı kolektif örgütlenmeler oluşturmalarını engelleyip ayrıcalıklarını daha da güçlendirmeye çalışacaklardır. Siyah olmakla gurur duymayın; aksine çirkin hissedin, kendi değerinizden şüphe edin ve görünüşünüzü değiştirmek için para harcayın. Moda endüstrisinin verdiği mesaj budur. Aynı mesaj bu imkânsız ideale uymayan herkes için geçerlidir.

Toplumdan dışlanan bu insanların bazıları, mesela birkaç siyah veya şişman insan, yöneten sınıf tarafından bize örnek olması için ünlü yapılır. Ancak toplumun çoğunluğu için hapishane duvarları aşılamaz.

Yani insanların kendilerini özdeşleştirebileceği bir güzellik imgesindense, gerçekte kedi yürüyüşlerinin çoğu ürkütücü bir şekilde tek tip görünüşler sunar: Anonim, yavan bir güzelliğe sahip, çok genç, çok zayıf, beyazlatılmış saçları arkaya yatırılmış sarışınların geçit töreni.

Bu, moda endüstrisindeki (ve toplumdaki) insanların çoğunun bilinçli bir şekilde ırkçılık yapmayı seçtikleri anlamına gelmez. Irkçılık uzun bir tarihi olan, kökleri derine giden bir eşitsizliktir ve ırkçı pratikler bize normlar olarak empoze edilmektedir.

Bu homojen güzellik imgesine meydan okumalı ve onu reddetmeliyiz. Bizi bölünmüş ve sindirilmiş olarak tutan, toplumdaki güç ilişkileri yıkılmalı ve yeni bir yapıyla değiştirilmeli.

İşte o zaman herkesi güzel yapan insan ırkının eşsizliğini ve çeşitliliğini kutlamak için özgür olacağız. O zaman özgürce, güzellik dışındaki diğer nitelikleri de değerlendirip övebileceğiz. Sadece, kendi görünüşümüzü değiştirmek için çaresizce çabalarken kullandığımız kaynaklarla ve buna feda ettiğimiz zamanla insanlığın yapabileceklerini hayal edin.

Devamı için tıklayın: Bölüm 4 – Modayı Sokak Yönlendirecek

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Moda Eleştirisi2: Giydiğimiz Kıyafetlerin Bedelini Kim Ödüyor?

TANSY HOSKINS: Yazar, aktivist ve her 29 Eylül’de Londra’da düzenlenen ‘Yargılanan Moda’ adlı isyan etkinliğinin eş-organizatörü
CounterFire’dan çeviren: ONUR EREM
 

“Şu anda dünyada her zamankinden daha fazla köle var”

Rapçi Lowkey’in ‘Wake Up’ (Uyan) adlı şarkısından.

Ucuz kıyafetler her yerde. Bir liralık tişörtler, 10 liralık kotlar insanların en çok tercih ettiği kıyafetlerin başında geliyor. Primark gibi şirketler kendilerini ‘moda demokrasisi’ olarak adlandırıyor –modayı herkes için ucuz ve ulaşılabilir hale getirdiklerini söylüyorlar. Podyumda gördüğünüz kıyafetlerin çoğunun taklitlerini sokak mağazlarından ucuz fiyatlara almak mümkün.
Bu yazıda ucuz hızlı tüketim modasının gerçek bedellerini kimin ödediğine bakacağız. Çocukların sweatshop’larda(1) sömürülmesinin sorumlusu Primark’tan alışveriş yapan insanlar mı? Modanın yarattığı kölelik ve çevre felaketlerinin önüne nasıl geçilebilir?
İfade özgürlüğümüz başkalarının özgürlüklerinden daha mı önemli? Hızlı ve ucuz tüketime karşı olmak işçi sınıfına da karşı olmak mı demek, yoksa moda sadece zenginlerle sınırlı bir şey mi?
»İNSANİ BEDEL
Modada hızlı tüketim ve 6-7 haftalık stoklarla çalışmak için olan talep milyonlarca moda mağdurunun oluşmasına neden oldu. Modanın bu kadar ucuz ve hızlı olmasını sağlamanın tek yolu üretim maliyetlerini düşürmekti: Ucuz materyaller ve mümkün olan en ucuz emek gücü kullanılmalı.
Eski yüzyıllarda Londra ve Paris’teki terziler zengin kadınlara kıyafet dikmekten kör olurlardı, şimdi ise Çin ve Hindistan gibi fakir ülkelerdeki insanlar insanlık dışı koşullarda sağlıkları pahasına çalışıyorlar. ‘The Devil Wears Primark’ (Şeytan Primark Giyer) adlı program da bu tip büyük zincirlerin işledikleri suçların altını çizmişti.
Primark bütün bunlara rağmen işçilerini haftada 80 saat çalıştırmaya devam ediyor. 2006 yılındaki verilere göre her 2 ayda bir 100’den fazla insan, sweatshop’larda Primark’a kıyafet dikerken ölüyor veya öldürülüyor.
Dahası, bu sadece Primark için geçerli değil, bütün moda şirketleri böyle. Pantolonlar, kotlar, elbiseler, iç çamaşırları… bütün bunlar insanların günde bir dolardan daha ucuza çalıştırıldığı fabrikalarda üretiliyor. Tesco’daki kıyafetlerin bu kadar ucuz olmasının nedeni de Bangladeş’teki işçilerin yıllık 145 dolara çalıştırılmaları. Aynı şirketin CEO’su Terry Leaky ise senelik 12,1 milyon TL kazanıyor.
Pahalı, tasarımcıların ellerinden çıkmış kıyafetlerin gelişmiş ülkelerde yapıldığını sananlar da büyük bir yanılgı içerisindedir. Bu kıyafetler de Bangladeş gibi ülkelerde ürettirilir, ancak ‘son işlemlerin’ yapılması bahanesiyle İtalya’ya yollanır. Böylece kıyafet üretildiğinde üzerinde ‘Made in Italy’ yazabilecektir.
Marks&Spencer, Gap ve Next gibi şirketlerin hepsinin, işçilerine saatlik 50 kuruş ödeyen sweatshop’larla anlaştığı belgelerle ispatlandı. Bu fabrikalardan birinde çalışan Jawal Hussain adlı bir işçi Observer gazetesine verdiği röportajda Haziran 2010’da günlük sekiz saatlik normal mesaisinin üstüne 133 saat fazla mesai yaptığını ve hiçbir fazla mesai ödemesi alamadığını anlatmıştı. Genellikle sabah 9’dan akşam 10’a, bazen gece 2’ye kadar sadece 2 adet yarım saatlik arayla çalıştırıldığını söylemişti. Anlattıklarına göre fazla mesaiye kalmayı reddedenler ya dövülüyor, ya işten kovuluyor ya da ikisine birden maruz kalıyor.
»İŞÇİ HAKLARI MI?
Üçüncü dünya ülkelerindeki tekstil fabrikalarında çalışan işçiler, çalışma ortamlarında bulunan kimyasal maddeler nedeniyle ciddi sağlık tehditleriyle karşı karşıya. Kot taşlama işçilerinin dramı da dünya çapında biliniyor. Her yıl sayısız işçi, kotları eski göstermek adına ölüyor.
Büyük şirketler ise yüzsüzce “Biz bu yoksul, işsiz insanlara iş veriyoruz. Biz olmasak halleri daha kötü olurdu. Çalışma koşulları kötü olsaydı zaten çalışmak istemezlerdi” diyerek kendilerini savunuyor. Sağlıksız koşullarda bir fabrikada veya bir sweatshop’ta çalışmak, işsiz olmaktan daha iyi midir gerçekten?
Bu tarz üretim yapan yerlerde işçi hakları diye bir kavram bulunmaz. Nike başta olmak üzere birçok şirket asgari ücretin altında ödeme yapmak için hükümetlerle pazarlık yapmış, onları ikna etmiştir. İkna edemediği ülkelerde ise işe aldığı gençlere aylarca ‘stajyer maaşı’ adı altında asgari ücretin daha altında olan ödemeler yapmıştır.
Observer’ın Hindistan’daki işçilerle yaptığı röportajlarda; bu işçilerin kiralarını, faturalarını ve asgari besin ihtiyaçlarını ödeyip, köylerdeki ailelerine ufak bir miktar para gönderdikten sonra ellerinde hiç para kalmadığı anlatılıyor. Bu yüzden işçiler her ayın sonunu kredi kartlarına borçlanarak getirebilmektedirler. Annesi ve babası günde 16 saatten fazla çalışan çocuklar da bu durumdan mağdur olmaktadır. Çok büyük bir kısmı parasızlık nedeniyle okula gidemeyen bu çocuklar ailelerini neredeyse hiç görememektedir –eğer onlar da aileleriyle beraber çalışmıyorlarsa.

(1)    Küçük yaştaki çocuklar başta olmak üzere, çalıştırdığı insanlara düzgün maaş ödemeyen, sigortalarını yatırmayan, çok uzun çalışma saatleriyle insanları sömüren üretim atölyeleri.

352 milyon çocuk işçi!

ÇOCUK emeği sömürüsü ve ucuz moda elele gitmektedir. Çocuk köleliği Haiti’den Özbekistan’a, Fildişi Sahili’nden Çin’e kadar çok geniş coğrafyalarda yaygındır. UNICEF 1996 yılında yaptığı araştırma sonucunda dünyada 352 milyon çocuk işçi bulunduğu ortaya çıkmıştı. Çocuklar yetişkinlere göre daha sinik ve uysal oldukları ve daha ucuza çalıştıkları için, işverenler çocukları sömürmeye bayılır.
Çocukların kendilerini fabrikada bulmalarıyla yoksul insanların patlayıcılarla ilgili ve tehlikeli işlerde çalışmasının altında aynı mekanizma vardır. Ana neden yoksulluktur; bu insanlar sadece yaşamlarını devam ettirmelerini sağlayacak kadar yiyecek, sığınabilecekleri bir mekân ve üstlerine geçirebilecekleri bir kumaş parçası ve aileleri için çalışır.
Ancak bazı faktörler çocuk sömürüsünü hızlandırmaktadır. Aile bireylerinden birinin ölümü (ölüm nedenleri arasında AIDS hızla artmaktadır) ve boşanma gibi olayların ardından çocuklar yetişkin rolü oynamak zorunda bırakılır. Kızlara karşı cinsiyetçilik ve belirli bir azınlık grubuna karşı uygulanan baskılar da çocukları çalışmaya zorlamaktadır.
Çocuklarının çalışmasına göz yumdukları veya onları çalışmaya zorladıkları için yoksul insanları suçlayan makaleler ve programlar vizyonsuz ve faydasızdır. Yoksulluk yeryüzünden silinene kadar, biz bu dünya üzerine eşitliği getirene kadar çocuklar sömürülmeye devam edecektir. Bu çocuklar ailelerinin sorumsuzlukları yüzünden değil, küresel yoksulluk düzeni yüzünden çalışmaktır. Bundan kurtulmak, gücü ve kaynakları elinde bulunduran iktidarların sorumluluğudur –ancak bunu talep etmek ve gerçekleştirmeleri için baskı uygulamak da bizim sorumluluğumuzdur.
Makul bir asgari ücret, düzenlenmiş çalışma saatleri, fazla mesaiyi seçip seçmeme özgürlüğü, yazılı sözleşmeler, sendikalar, uygun yaşama koşulları, hastalık ödemesi, annelik ödemesi ve insanların köleleşmesini engelleyecek diğer şeyler olana kadar fabrikalar, iddia ettikleri gibi işçilere bir iyilik yapmaz. Onları kendi kârları için sömürmeye devam ederler. Nasıl ki bu çalışma koşullarını ülkemizde kabul etmiyorsak, başka ülkelerde kıyafetlerimizi üreten insanların da aynı şekilde sömürülmesini kabul etmemeliyiz.

Devamı için tıklayın: Bölüm 3 – Moda Terörü

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum