Moda Eleştirisi1: Modanın Sonuna Mı Geldik?

TANSY HOSKINS
(Yazar, aktivist ve her 29 Eylül’de Londra’da düzenlenen ‘Yargılanan Moda’ adlı isyan etkinliğinin eş-organizatörü)
CounterFire’dan çeviren: Onur Erem

Want-it!Moda hakkındaki yazı dizisinin bu bölümünde moda endüstrisinin finansal krizin ardından değişip değişmediğine bakacağız. Süper modellerin “parayı biraz daha hesaplı harcamak gerek” açıklamaları bir şeylerin değişmeye başladığının göstergesi! ABD’deki Vogue dergisinin editörü Anna Wintour’un Oscar de la Renta1 tasarımı kıyafetini 2009 yazında dört kere üst üste giymesi, onun bile krizden etkilenmiş olduğunu gösteriyor. Modanın sonuna mı geldik?

ENDÜSTRİYE ETKİSİ
‘Moda endüstrisi’ konfeksiyon, tekstil, ayakkabı ve aksesuar imalatında çalışan geniş bir kitleyi ve çok sayıda şirketi kapsar. Modeller, tasarımcılar, üreticiler, dağıtımcılar, perakendeciler, stilistler ve reklamcılar da vardır, ancak bunlar sayıca daha azdır. Bütün bunları birleştiren şey ise varoluş için verdikleri savaş ve boşalan cüzdanları oldu. Birleşik Krallık’taki bazı sokak mağazası zincirleri krizin ardından kapandı. Geriye kalanlarsa insanların alışveriş yapmalarını sağlayabilmek için bütün sezon boyunca indirime gitmek ve moda dergisi çalışanlarına ‘krizin iyi yanı’ tarzı yazılar yazdırmak zorunda kaldı.

Sadece Primark adlı bir şirket krizi fırsata çevirebildi. Kârını yüzde 20 arttıran şirket, insanların lüks tüketimden daha ucuz tüketime kaydığının, ama moda tüketimine ara vermediklerinin ve ihtiyaçları olmayan kıyafetleri almaya devam ettiklerinin bir kanıtı durumunda.

YENİDEN İCAT #01: İŞ KIYAFETİ
Moda, kendisini ekonomik krizin ve işsizliğin ilacı olarak göstermeye başladı. İnsanlara, kendilerini dönüştürmeleri ve işsizlik korkularını iyi biçilmiş kıyafetlerle yenebilecekleri söylendi. New York Times, krizin etkisinin en yoğun hissedildiği dönemde tasarımcı Michael Kors ile röportaj yaparak ekonomik kriz döneminde modanın ne anlamı olduğunu sormuştu. Kors’un cevabı ise “Aman tanrım! Modanın mânâsı nedir? Moda demek, üzerine doğru kumaşı yerleştirdiğinde ansızın farklı görünmek, farklı yürümek demektir. Doğru bir kıyafet giydiğinizde bütün algılanışınız değişir. Bu yüzden kıyafete yapılacak bir yatırımın yanlış bir yatırım olmadığını, iyi bir yatırım olduğunu düşünüyorum” oldu. İşinizi kaybetmemek için güzel gözükmeniz gerekiyordu ve moda iş kıyafeti koleksiyonuyla sizi kurtarmaya hazırdı.

YENİDEN İCAT #02: YENİDEN DEĞERLENDİRME MODASI
İkinci yeniden icat, aşırı tüketimdense yeniden değerlendirme modasına odaklanmak oldu. Bu düşünce, ABD moda endüstrisinin krizden çok kötü etkilenmesinin ardından oluştu. Çadırlarda yapılan moda gösterilerinin bile 800 bin dolar maliyeti olduğu bir ülkede satışların azalmasının ardından 175 bin kişinin işi tehlikeye girdi. Giorgio Armani de yaptığı açıklamada “Hepimiz krizi hissediyoruz. Mağazaların önceki yıllara göre çok daha az ürün almasını göz ardı edemeyiz” dedi.

Ancak bu yeniden değerlendirme modası aynı zamanda insanların daha az alışveriş yapması ve yeni tarzda kıyafetler almaması anlamına geliyordu. İnsanların kıyafete para harcamaması, etik bir moda endüstrisi için yapılan çağrıların bu ortamda göz ardı edilmesine yol açarak, catwalk’ların3 adil ticaret ve çevrecilik ilkelerine yaklaşmasının kriz döneminde mümkün olmadığı bahanelerine güç verdi. Bu trend de “eski perdelerden kendi aksesuarlarınızı yapın” tarzında birkaç makalenin dışında kendine pek yer bulamadı ve tutunamadı.

YENİDEN İCAT #03: GİZLİ SERVET
Krizle beraber zenginler bir ikilemle karşılaştı: Zengin insanların Marie Antoinette4 kadar bile sevilmediği bir dönemde zenginler ne yapmalı? Bu zenginlerin bir kısmı krizde milyon dolar kaybetmiş olsa da çoğu halen tuvalet kağıdı yerine 100 dolarlık banknotlar kullanabilecek zenginliğe sahipti. Bunun üzerine moda bir adım daha atarak bir yeniden icadı daha gerçekleştirdi: ‘gizli zenginlik’.

Eğer çökmekte olan bir ekonomide gösterişli olmak nezaketsiz ve toplumsal olarak kabul edilemez olmak anlamına geliyorsa, pahalı modanın kendisini gizleyebilmesi daha iyi olacaktır. İşte bu noktada zengin ve ünlü insanlar yırtık kotlarla fotoğraflanmaya başladı – 5 bin liralık, tasarımcıların elinden çıkma yırtık kotlarla. El çantası tercihleri ise üzerinde bir marka veya logo yer almamasına özen gösterdikleri, gösterişli olmayan, belli bir akıma ait olmadığı için her zaman kullanılabilecek ancak yine de 8 bin liralık etiketi olan çantalardı.

Antonio Berardi gibi tasarımcıların bu gizli zenginlik trendini ve bir çantaya böyle dönemlerde bile 8 bin lira verilebileceğini savunmaları moda endüstrisinin ne kadar çıkarcı olduğunu gösteriyor. Modası geçmeyecek olan bu lüks moda ürünleri artık kötü zamanlardaki iyi birer yatırım aracı olarak gösteriliyor. Zenginlerin bu söylemlere kanması ise onların da kandırılabileceğinin bir göstergesi. Gizli zenginlik trendinin diğer etkileriyse tasarım mağazalarından alınan ürünlerin kahverengi kağıtlarla kaplanıp verilmesi, kargoyla yollanan siparişlerde ise ürünlerin niteliğinin belli edilmemesi oldu. Zenginlerin yaptığı şey, yedikleri lezzetli pastanın dış görünüşünü ekmek şeklinde yaparak dikkat çekmemeye benziyor.

SONBAHAR/KIŞ 2010
Moda azgın tüketime devam ediyor. Daha duyarlı veya daha çevreci değil: “Neden bir düzine almak yerine bir çift alayım ki?”. İnsanlar 2010 Sonbahar/Kış sezonunda çekici grunge, beyaz kış kürkü ve parmaksız yüksek topuklu botlar gibi en az 15 farklı tarz görünüşten birini seçip tüketimlerine devam etti. Bu sonsuz döngüde ortalama bir Britanya kadını hayatı boyunca kıyafetlere 250 bin lira harcıyor. Bu yüzden Britanya kurumlar tarihindeki en büyük maaş çekinin bir bankacıya veya bir petrol şirketini yöneticisine değil de Topshop’un sahibi Philip Green’e verilmiş olması şaşırtmıyor. 2005 yılında vergi öncesi kârı yaklaşık 650 milyon lira olan Arcadia şirketinden 2,8 milyar dolar kazandı. Philip Green’in bu parayı İngiltere dışında yaşayan eşine vererek yaklaşık 730 milyon liralık vergiden kurtulmasını da unutmamak lazım. Kendisi şu anda Cameron hükümetine danışmanlık yapıyor.

Bir sonraki yazıda, modadaki hızlı tüketimin gerçek bedelini ve bunu kimin ödediğini inceleyeceğiz. Sweatshop’larda5 çocukların sömürülmesinin nedeni Primark’tan alışveriş yapan insanlar mı? Köleliği ve çevresel yıkımı modadan uzak tutmak için neler yapılabilir? Kendi ifade özgürlüğümüz başkalarınınkinden daha mı önemli? Hızlı tüketim modasına karşı çıkmak işçi sınıfına ihanet mi?

Bölüm 2: Bedeli kim ödüyor?

https://onurerem.com/2012/05/08/moda-elestirisi2-giydigimiz-kiyafetlerin-bedelini-kim-oduyor/

notlar:

1:  Oscar de la Renta dünyanın önde gelen tasarımcılarındandır.

2: Yeniden değerlendirme modası, eski kıyafetleri veya başka kumaşları yeniden kullanmak suretiyle insanların kendi kıyafetini yaratma modasına verilen isimdir.

3: Catwalk, mankenlerin podyumda kedi adımlarını andırır adımlarla yürüyüşlerine verilen isimdir.

4: Fransız Devrimi sırasında “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” dediği iddia edilen Fransız Kraliçesi

5: Küçük yaştaki çocuklar başta olmak üzere çalıştırdığı insanlara düzgün maaş ödemeyen, sigortalarını yatırmayan, çok uzun çalışma saatleriyle insanları sömüren üretim atölyeleri.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yunanistan İçin Ölüm Fermanı

MIKE WHITNEY
Çeviri: Onur Erem
15 şubat 2012

YENİ “TASARRUF PAKETİ”NİN İÇİNDE  NELER VAR?
“Bir yıkımla karşı karşıyayız. Ülkemiz, evlerimiz yangın yerine döndü. Atina’nın göbeğinde alevler yükseliyor” – Costis Hatzidakis, muhafazakâr milletvekili Yunan parlamentosu pazar günü onayladığı “tasarruf paketi” ile ülkede 5 yıldır süren ekonomik krizi derinleştirirken halkın uzun süre belini doğrultmasını engelleyecek değişikliklere imza attı. Onaylanan yasayla birlikte ülke ekonomisi uluslararası bankaların ve şirketlerin insafına bırakıldı. 43 sayfalık yasa teklifinin tamamını okumak ise emekli maaşları, asgari ücret ve özel sektördeki maaşlarla ilgili düzenlemelerin ötesinde ne değişiklikler yapıldığının anlaşılmasını sağlıyor.
Yunanistan’ın iflas etmesini önleyecek krediyi alabilmesi için önce belli kriterleri yerine getirdiğini kanıtlaması gerekecek. Bu kriterlerin arasında hastaların hayatını kurtaran ilaçların devlet sigortası tarafından karşılanmaması ve daha önce sağlık standartları nedeniyle satışı yasaklanmış bazı bebek mamalarının satışının serbest bırakılması gibi maddeler de var. Evet yanlış okumadınız, yasaya göre zehirli bebek mamalarıyla bebekleri zehirlemeden Yunanistan’ın krizden kurtulması mümkün değil.

BATAN GEMİNİN MALLARI
Devlet işçi maaşlarını yüzde 10 oranında azaltırken sosyal güvenlik ve hastanelere ayrılan fonlarda büyük oranda kesintiler yapacak. Kamuya ait mallar ve şirketlerin özelleştirilmesi hızlanacak. Yasayla birlikte özelleştirilmesi öngörülmeyen tek kalem “kritik” öneme sahip altyapılar. Böylece AB ve IMF’nin asıl amacının Yunanistan’a yardım etmek değil, adeta krizi fırsata çevirerek Yunanistan halkının kontrolünde olan şirketler ve malları büyük şirketlere, AB’nin kurumsal dostlarına ucuza hediye etmek.

Yasadan aynen aktaralım: “Hükümet sermayenin serbest dolaşımına dair herhangi bir kısıtlama getiremez. Hükümetin veya diğer kamu yapılarının herhangi bir özelleştirmeyi, şirket yönetiminin veya kontrolünün özel sektöre geçmesini engelleme yetkisi bulunmamaktadır. Hükümet, yabancıların bir şirkette sahip olabileceği hisse miktarını azaltamaz”. Amaç açık: Sermaye hükmetsin! Şirketlerin ve bankaların çıkarları halkın çıkarlarına üstün gelsin. Halkın seçtiği hükümetin halkın çıkarlarını koruması veya serbest piyasayı düzenlemesi engellensin.

43 sayfa içinde uzunca bir “büyüme tetikleyici yapısal reformlar” bölümü var. Ancak tüketici harcamaları ve iş yatırımları azaltılırken ekonominin nasıl büyüyebileceği bu uzun bölümde açıklanmamış. Bunun yerine ekonomiyi koruyan kota ve bariyerlerin kaldırılması ve işçilerin maaşlarının kesilmesi anlatılmış: “Eğer işsizlik oranındaki azalma veya rekabet gücündeki artış hedeflenenden az çıkarsa, hükümet işçi maaşlarını daha da azaltmak, rekabet gücünü arttırmak ve işçilerin çalışma saatlerini daha esnek hale getirmek zorundadır. Bu süreçte hükümet işçiler ve sendikalarla yapılacak pazarlıkların pürüzsüz gitmesini sağlamalıdır”.

KRİZİN ALTINDA DA AYNI İMZALAR VAR
Yunan halkı bu maddelere isyan etmekte haklı. Çünkü krize ve yüzde 20 işsizliğe yol açan politikaların uygulanmasını tavsiye edenlerle“ekonominin düzelmesi için halk fakirleştirilmeli” anlamına gelen bu yasanın kabul edilmesi için uğraşanlar aynı insanlar. Halk, bu insanların bir şey bilmediklerini veya Yunanistan’ı bilinçli olarak yoksullaştırdıklarını kabul edip susmalarını istiyor. Oysa AB bürokratları daha önce defalarca çökmüş bu politikaları tekrardan uygulatmaya çalışıyor.
Yasada benzin istasyonları ve petrol fiyatlarıyla ilgili düzenlemelerden taksi piyasasına kadar özel sektörün neredeyse her alanına el atıyor. Ekonomik krizin çözülmesiyle veya halkın refahıyla hiç bir ilgisi olmayan maddeler var. Bunlara göz gezdirmek, aslında bu yasanın bir “kurumsal istek listesi” olduğunu gösteriyor. Yoksa yasaklı bebek mamalarının ve ticari taksi piyasasının Yunanistan’ı krizden çıkaracağına gerçekten inananlar mı var?
Yasadan başka bir madde: “Hükümet özel bir yasal ekip kurarak mahkemelerde uzun süredir devam eden davaları düşürecek, mahkemelerin iş yükünü azaltacaktır. Mahkemelerde birikmiş olan vergi davalarının Haziran’A kadar yüzde 50’si, 2012 sonuna kadar da yüzde 80’i düşürülmeli. 2013 yılında birikmiş bütün davaların düşürülmesi gerekmektedir”
Vergi gelirlerini arttırmak isteyen Yunanistan’ın bu davaları düşürmek yerine davaların peşinden koşması gerekmez mi? Vergi kaçıran şirketleri affetmek ile vergi gelirlerini arttırma isteği birbirlerine ters düşmüyor mu? Bu tezat yasanın şirketlerin çıkarlarını koruyan bir grup etkili insan tarafından hazırlandığının en güzel kanıtı.
43 sayfalık yasanın yukarıda incelediğimiz kısmı bile “tasarruf paketi”nin gerçek yüzünü gösteriyor. Bu yasayla ne Yunanistan derin krizinden kurtulabilecek, ne de avro-bölgesinin refahı artacak. Gerçekleşecek tek şey kurumsal kan emicilerin güçlenmesi olacak. Oysa Yunanistan’ın ihtiyacı, borçlarını radikal bir şekilde yeniden yapılandırmak, bankalarının sermayesini arttırmak ve ekonomi ayağa kalkana kadar finansal desteği arttırmaktır. Yeni bir kredi paketi bu hedefe ulaşmayı sağlamak yerine sadece gerçeklerle yüzleşme gününü erteleyecektir.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Anarşistlerin Gözünden Londra İsyanları

North London Solidarity Federation (Kuzey Londra Dayanışma Federasyonu)
libcom.org’dan BirGün için çeviren: Onur Erem
10 ağustos 2011

Medya kaynakları Londra’da ve İngiltere genelindeki isyanlar için “anarşi”yi suçlarken Kuzey Londra Dayanışma Federasyonu, başkentte faaliyet gösteren bir anarşist örgüt olarak açıklamalarda bulundu.

Açıklamada şu görüşlere yer verildi:

Son yıllarda isyanlar Londra’nın bazı bölgelerine, dükkanlara, evlere ve arabalara belirgin zararlar verdi. Soldan gelen sesler bunun hiç azalmayan yoksulluğun bir sonucu olduğunu söylüyor. Sağcılara göre ise gangsterler ve toplum düşmanı kesimler trajediden ekmek yiyor. İkisinin de haklı olduğu noktalar var. son günlerde gördüğümüz yağmalar ve isyanlar karmaşık bir olgu ve bir çok akımı içerisinde bulunduruyor.

Britanya toplumunun en alt kesimleri için uygulanan desteklerin azaltıldığını, bu insanların uçurumdan aşağı itilip, düşmekteyken de polis tarafından dövüldüğünü göz önünde bulundurunca, isyanların şu an olması bir sürpriz değil. Ancak bu durum, evlerin yakılmasını ve çalışan insanların dehşete düşürülmesini haklı kılmaz. Bunları her kim yaptıysa desteği haketmez.

Sınıfların öfkesi aynen olduğu gibidir: çirkin ve kontrol dışı. Ancak tahmin edilemez değildir. Britanya toplumsal sorunlarını onyıllardır sakladı, silahlı adamlarla vahşi bir şekilde bastırdı. Banliyölerde doğanlara, daha iyi bir yaşam sürmek ve oradan çıkmak için hiç bir şans verilmedi – polis otosunun arkasında elleri kelepçeli bir şekilde çıkmak hariç. 1980’lerde benzer sorunlar Toxteth’e neden oldu. 1990’larda Poll Tax isyanlarına yol açtı. Şimdi aynı isyanlarla karşı karşıyayız – çünkü sorunlar devam etmekle kalmadı, daha da kötüleşti.

KAYBEDECEK BİR ŞEY KALMADI
Polis şiddeti İngiltere’nin her tarafında günlük hayatın bir parçası. Zar zor geçinmeyi sağlayan toplumsal yardım sistemleri azaltıldı ve yok edildi. Yoksul bölgelere para girişini sağlayan devlet destekli iş fırsatları artık sağlanmazken kiraların sürekli artması sonucunda, çok aza sahip olan insanların artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmadı. Hiçbir şey.

Bütün bu olan biten sırasında medyanın kendi üstlendiği rolü de küçümsememek lazım. Tottenham’daki olaylar başlamadan önce yapılan “barışçıl protesto” tartışmalarına hiç yer vermeyen medya, protestocuların polis karakolu önünde sessiz bir eylem yapması durumunda yine hiçbir şey olmamış gibi davranacaktı. Polis şiddeti ve buna karşı protesto her zaman olur. Ancak sadece karşı taraf da şiddetle cevap verdiğinde medya olan bitene yer verme ihtiyacı hisseder.

Yani yoksulluk ve şiddet içinde yaşayan insanların en sonunda savaş açması bir sürpriz değil. Aynı şekilde insanların birkaç aylık kiralarını ödemelerini sağlayacak plazma televizyonları çalarken dükkanların raflarındaki kitaplara dokunmamaları da şaşırtmıyor. Çoğu yurttaş için bu yağma, sonuçsuz iş başvurularıyla geçirecekleri önümüzdeki yıllar içerisinde görüp görebilecekleri tek servet paylaşımı olacak.

SINIF BİLİNCİNİ YOK EDEN HÜKÜMETLER
İsyancıların “kendi topluluklarına” saldırmakta oldukları hakkında çok şey söylendi. Ancak isyanlar bir “sosyal vakum”un içinde gerçekleşmez. 80’lerdeki isyanlar daha çok hedefe yoğunlaşmışlardı; yoksullara dokunmadan sınıf ve ırk baskısının sembollerine saldırıyorlardı: polis, karakol ve mağazalar. Peki 1980’lerden günümüze ne değişti? Peşpeşe gelen hükümetler işçi sınıfı dayanışması ve kimliği kavramlarını yok etmek için büyük çabalar harcadılar. Bunun sonucunda isyancıların sınıfımızın diğer üyelerine zarar vermeleri bir sürpriz olabilir mi?

Dayanışma Federasyonu işyeri mücadelesi aracılığıyla direniş üzerine temellenmiştir. Biz yağmanın bir parçası değiliz, düşünmeden konuşan sağcılar veya duygudaş olup yine de isyancıları ayıplayan solcular gibi davranamayız. Bu yüzden hayatları boyunca sahip olmaları engellenen servetleri yağmalayarak evlerine götüren tanımadığımız insanları ne kınayabiliriz, ne de onları hoş görebiliriz.

Devrimciler olarak, masum insanlara ve çalışan insanlara yapılan saldırılara göz yummamız mümkün değil. Dükkanların üst katlarındaki evlerle birlikte yakılması, insanların ulaşım araçlarına zarar verilmesi, soygunlar ve benzerleri, kendimize yapılmış bir saldırıdır. Bu yüzden hükümetin “tasarruf” planları, ev sahiplerinin kazık kiraları ve işverenlerin emeğimizi sömürmesine karşı direndiğimiz gibi bu saldırılara da aynı güçle direnmeliyiz. Bu gece, ve bu isyanlar sürdükçe, insanlar bir araya gelerek kendilerini, evlerini ve topluluklarını tehdit eden şiddete karşı kendilerini savunmalılar.

İsyancıların meşru öfkesi kolektif ve demokratik yollarla, diğer işçilere zarar vermeye değil de kapitalizme atfedilen eşitsizlik ve sömürüye yönlendirilirse çok daha güçlü olacaktır.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Venezuela Zenginlerin Golf Sahası Değildir!

TAMARA PEARSON*
*Pearson, Avustralya’daki Direniş Hareketi’nde 7 yıl boyunca yer aldıktan sonra Venezuela’ya yerleşmiş ve yerel siyasetin bir parçası olmuştur
Çeviri: Onur Erem
4 mart 2011
—-

Zenginler, ve golf sahaları. Onların gözünde bütün dünya, tepecikler ve nehirler içeren, susuzluk tehlikesi düşünülmeden sulanan ve fakir hiçbir insanın üzerinde görünmediği büyük bir golf sahası şeklinde bir harikalar diyarıdır. Lâkin bu haritanın bir kısmı bu algıya direnerek “golf sahası olmak istemiyoruz!” diyor. Somurtkan ve terli zenginler kulübü kendi kontrollerinde olan enstitüler, raporlar, istatistikler ve araştırmaları kullanarak Venezuela’yı ekonomisi batmış, sağlık sistemi kilitlenmiş, ülke yönetimi bir diktatörlüğe dönüşmüş, bir felaketler ülkesi olarak göstermeye çalışıyor. Newsweek’in ağustos sayısında yer alan bir çalışmada Venezuela dünyanın en kötü ekonomisi olarak gösteriliyor.
Araştırmada ekonomik dinamizm konusunda Venezuela 100. sırayı alırken, işsiz ve evsiz insan sayısında patlamanın yaşandığı buna karşılık ülkedeki milyoner sayısının yüzde 16, şirketlerin ve CEO’larının cebine giren paranın ise rekor seviyelerde arttığı  ABD 2. sırada yer alıyor.
Eğitim alanında üniversite eğitimi ücretsiz olan Venezuela 48. sırada gösterilmiş, yurttaşı olduğum ve parasız eğitim olmayan Avustralya’dan bile çok geride. Venezuela’da öğrenciler ücretsiz öğle ve akşam yemeklerinden ve ücretsiz ulaşımdan faydalanırken, eğitim olarak çok daha ileride gösterilen Avustralya’da parası olmayan bir öğrenci için bunlar birer hayalin ötesine geçemez.
Beklenen yaşam süresine göre Venezuela’yı 42. sıraya koyan Newsweek ABD’yi 26. sıraya oturtmuş. “Siyasi atmosfer” olarak Venezuela 77. sırada gösterilirken ABD 14. sırada yer alıyor.
Venezuela’da toplumun ve ekonominin içinde bulunduğu bu kasvetli(!) durumu haykıran tek kurum Newsweek değil. Brookings Institution’ın Temmuz 2010’da yayınladığı Latin Amerika Ekonomik Toparlanma Raporu’na göre “Venezuela ekonomik performans ve büyüme açısından tarihinin en kötü döneminde”.
Morgan Stanley de “ultra-yüksek özsermayeli bireyler, aileler ve ilişkili kurumlar” olarak tanımladığı müşterilerini korumak amacıyla yaptığı uyarıda Venezuela’dan uzak durmaya çağırdı.
Devrime en muhalif medya kuruluşu olan Miami Herald da yatırımcıları koruma açısından Venezuela’yı 183 ülke arasında 172. sıraya yerleştiren Dünya Bankası’nın  raporunu alıntılayarak, Venezuela’yı şirketler için Latin Amerika’da en kötü olanakları sağlayan ülke olarak tanımlarken Haiti ve Surinam’a yatırım yapmayı bile Bolivarcı Venezuela’ya yatırım yapmaktan daha az riskli bulduklarını yazdı.
Aslında bu durum körlüklerinden değil de kârlılık tanımlarından kaynaklanıyor da olabilir; eğer kârlılıktan kasıtları ülkedeki işçileri düşük maaşa bütün gün çalıştırarak sömürüp, şirketlerin bu sömürüden kazandığı parayı vergilendirilmeden yurtdışına kaçırmaları ise Venezuela’yı kârlılıkta sona koymakta haklı olabilirler. Kapitalizmin sömürü kavramını kârlılık kavramının içine yedirmesi hiç de şaşırtıcı değil.
Chavez’e muhalif gazetelerin başını çeken El Universal, Dünya Ekonomik Forumu’nun hazırladığı Küresel Rekabet Endeksi’nde 139 ülke arasında 113.’lükten 122.’liğe düşmesini büyük bir şevkle sayfalarına taşıdı. Soralım o zaman: Venezuela’dan yukarıda olan ülkelerin hangisinde halkın su üzerindeki mülkiyeti, ücretsiz yiyecek ve barınma imkânları Venezuela’dan daha gelişmiş? Yoksa mülkiyetten kasıtları bankaların, özel şirketlerin ve CEO’ların kasalarını dolduran servet mi? Bir ülkenin “iş yapılabilir” ülke olması için işçilerinin sömürülmesine, sigortasız çalışmalarına ve birer köle gibi yaşamalarına göz yumması mı gerekiyor?
Tüm Avrupa ülkelerini ve Yeni Zelanda’yı “eksiksiz ve gelişmiş demokrasiler” olarak sınıflarken Venezuela’yı demokratik gelişmişlik listesinde 76. sıraya koyan bu raporda belirgin Avrupa-merkezcilik göz ardı edilemez. Bütün bu raporlar ve araştırmalar, ABD’nin kırbacının önünde diz çökmeyip fakir halkı ve işçileri önceliklerine koyan Venezuela ve diğer isyankâr ülkelere ve bu ülkelerdeki hükümetlerin meşruiyetine karşı yürütülen ideolojik savaşın bir parçasıdır.
MUTLULUĞU PARAYLA ÖLÇMEK
Eğer sermayenin kontrolündeki küresel medyada sözümüz geçseydi, yanlışlarını tüm sesimizle bağırırdık. Onların hesap makineleri de istatistikleri de tersten işliyor. Onların ölçümlerine göre kötürüm dilencilerin sokakta beş kuruşluk sadaka için sıra halinde dizildikleri, şehirlerinin mezarlıkları ve demiryolu hatları gibi yaşanılmaz bölgelerinin bile çöpten toplanan parçalarla inşa edilen gecekondularla dolduğu Hindistan bile, hükümetin ve daha önemlisi örgütlü komünlerin, var olan gecekonduların yerlerine onurla yaşanabilecek evler ve altyapı sistemleri inşa edip sahiplerine teslim ettiği Venezuela’dan çok daha sağlıklı bir ekonomiye sahip.
Azınlıktaki zenginler ve iş dünyasını temsil edenler, konuşmalarında ve yazılarında latif bir şekilde halkın refahına vurgu yaparlarken, bahsettikleri refah aslında sadece kendi azınlık refahlarıdır. Halkın özgürlüğünü ve mutluluğunu hesaplarken kullandıkları tanımlar, aslında sadece kendilerini mutlu eden ve özgür hissettiren şeyler üzerine inşa edilmiş tanımlardır. Mutluluğu da sadece parayla ölçerler.
Dahası, sanki fakir halk ve işçi sınıfı sanki zenginlerin para kaybetmelerini çok umursamaktaymışçasına, dünyanın geri kalanının ekonomiyi kendi terimleriyle değerlendirsin isterler. Onlar, ekonomiyi ve büyümeyi değerlendirirken genellikle GSYİH’yi referans alırlar.
Venezuela’nın ekonomik yapısında para karşılığı olmadan yapılan etkinliklerin yeri çok büyük. Mesela göz doktorlarının halka ücretsiz göz ameliyatı yapması bir iktisatçı açısından GSYİH’ye etki etmediği için önemsiz gözükebilir. Venezuela hükümetinin yardımlaşma kuruluşlarına, yerel komün konseylerine ve diğer kolektif inisiyatiflere enflasyon oranı altında faizlerle kredi vermesi ise kağıt üzerinde ekonomik bir kayıp olarak gözüktüğü için GSYİH’yi küçültüyor.
Hiçbir yayın organı Venezuela’nın ekonomik krize rağmen sosyal harcamaları azaltmadığından, bu harcamaların 10 yıldır düzenli olarak arttığından ve en fakir kesimlerin gelirlerinin yüzde 60’ını bu sosyal harcamaların oluşturduğundan bahsetmiyor. Venezuela’da GSYİH azalırken aynı zamanda gelir adaletsizliği ve aşırı fakirlik de azaldı.
Venezuela dönüşümlere rağmen hâlâ kapitalist bir ülke. Hatta Chavez hükümeti döneminde işveren hakları ve koşullarının geliştirildiğini belirtebiliriz. Lakin egemen medya, Venezuela sosyalizme geçmiş de o yüzden ekonomik sıkıntılar yaşamaktaymış gibi bir izlenim yaratmaya çalışıyor.
O zaman neden Venezuela’yı kötülüyorlar? Çünkü Chavez, Bush’u şeytan ilan etti, Latin Amerika için Bolivarcı İttifak ile beraber kendi aralarındaki ticarette dolar yerine sucre adını verdikleri para birimini kullanmaya başladı ve en önemlisi, fakir halkın isteklerini yerine getirdi. Venezuela henüz sosyalist bir ülke değil, ama şu haliyle bile büyük şirketlerin ayaklarını öpmeye bir alternatif sunuyor.
Eğer Venezuela’nın ekonomisi ve siyaseti bizim tarafımızdan (işçiler, fakirler, ev kadınları, gençler, radikalce marjinalleştirilmişler, yani kısaca çoğunluk) bizim için değerlendirilseydi nasıl olurdu? Belki GDP’ye yeni bir faktör eklerdik: emperyalist ülkeler tarafından şiddet görme, siyasi ve ekonomik olarak istismar edilme. Kültürel istekliliğin istatistiklerde bir şekilde yerini almasını sağlayarak bunun bir toplum için ne kadar önemli olduğunu insanlara göstermeye çabalardık. Kültürel açıdan pasif olmakla aktif olmak arasındaki fark önemlidir; çünkü kültür, pasifçe tüketmekte değil aktif bir şekilde üretmekte yatar.
Venezuela’daki kültür sahnesi son derece canlı. Yayınevleri neredeyse maliyetine kitaplar satıyor, ücretsiz konserler yaygınlaşıyor, komün kütüphanelerinin sayısı sürekli artarken alternatif radyoculuk ve komün radyoculuğunda bir patlama yaşanıyor.
Peki bir duyarsızlık ve yabancılaşma endeksine ne dersiniz? Biz Venezuela’da kafelerde, publarda, takside, otobüste, kampusta, evdeki kahvaltıda ve hatta plajda güneşin altında, her yerde toplumsal konuları tartışırız, insanlarla iletişim kurarız.
Bir ülkenin tarihiyle barışıklığını da hesaba katardık. Bireysel kahramanlar, önemli tarihler, savaşa ve işgale övgü, ve sınıf kavramını göz ardı ediş ile yaratılan plastik tarih değil kastımız. Bu tarih anlayışı beyaz erkeğin üzerinde insanların yaşadığı bir kıtayı keşfetmesi şeklinde bir peri masalına dönüştürülmüştür. Bizim kastettiğimiz tarih halkın tarihidir; kötü muameleyi, sömürüyü, mücadeleyi, itibarın ve kimliğin yeniden kazanılışını hatırlayan bir tarih.
Bir yanılsama endeksi yaratıp, bu sefer de biz ülkeleri sıralardık: mutluluğa giden yolun yeni ürünler satın almaktan geçtiğini sananlar, güzelliği kıyafet ve yüz boyamaktan ibaret sananlar, televizyonun gerçek hayatın bir yansıması olduğunu sananlar, patronları tarafından sömürülmediklerine inananlar, Hollywood aktörlerinin insan kavramının en muhteşem somutlaşması olduğuna inananlar, zenginlerin çok çalıştığı için zengin olduğuna inananlar, gezegeni düzmediğimizi düşünenler, sütün fabrikada üretildiğini sananlar ve fakirlerin eğer yeterince çalışırlarsa zengin olabileceğine inananlar.
“Yasal haklar ve yükümlülükler”in farkındalığı endeksi de yaratırdık. Avustralya ve ABD’de halkın yüzde kaçı gıda, sağlık, eşitlik ve eğitim haklarını biliyor ve bunları savunmaya hazır durumda?
Son olarak da genel insanlık endeksi yaratırdık: ülkenin engellilere, evsizlere, zihinsel sorunları olanlara, uyuşturucu bağımlılarına, yaşlılara, kafası karışıklara ve diğer ülkelere yaptığı muameleye (dayanışma veya bombalama) bakardık.
Venezuela ekonomisinin ve siyasi atmosferinin gerçek durumu bakış açısına bağlıdır. Belki Newsweek yazarları ve yöneticileri için Venezuela en kötü ekonomiye sahiptir, fakat halkın fakir kısmı için, diğer ülkedeki aktivistler, göz ardı edilenler, sürgünler, bastırılanlar ve susturulanlar için Venezuela bir ütopya olmasa bile, taze bir umudun başlangıcıdır.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Marx neden hep haklı ki?

Owen Hatherley – The Guardian
Çeviri: Onur Erem
31 mayıs 2011

Marksizmin önemli kalemlerinden Terry Eagleton’un son kitabı Marx Neden Haklıydı’ geçtiğimiz günlerde Yordam Kitap tarafından Türkçe yayınlandı. Her zaman olduğu gibi bu kitap da özellikle basında tartışmalara neden oldu. The Guardian gazetesinden Owen Hatherley’in kitap hakkındaki yorumunu yayınlıyoruz.

İçinde bulunduğumuz finansal kriz başladığından beri, Marx ve Lenin’in dengesiz ve yıkıcı kapitalizm analizi harikulade bir şekilde onaylanırken, ilham verdikleri (hatta isimlerini verdikleri) siyasi hareket ironik bir şekilde güçsüz ve can çekişmekte. Kapitalizmin hizmetinde olan dergiler bile 2008 yılından beri zorunluluktan “Marx haklı mıydı?” diye soran makaleler yayınladılar, ancak proleter devrim özellikle canlanıp güçlenemedi.
Son dönemde heyecan veren, hatta çığır açan isyanlarla karşılaştık, ancak demokratik pan-Arabizm ve internet destekli öğrenci otonomluğu kapitalizmin kendisini tehdit etmekten çok uzak. Marx Neden Haklıydı bu ironiyi açıklamasa da, bir hareketin noksanlığında komünizm hakkındaki kabul edilmiş düşüncelerimize meydan okuyor.
EFSANELERİ ÇÖKERTMEK
Terry Eagleton’un da kabul ettiği gibi, özel sektörün kalbindeki bankalara halkın vergisiyle sınırsız destek sağlanırken sosyal hizmetlerin acımasız bir şekilde azaltıldığı çağımızda, kapitalizmin geldiği nokta en kurşunî Sovyet hicivcilerinin karikatürlerini andıracak derecede grotesk. Eagleton kitabını tek bir çarpıcı düşüncenin meyvesi olarak sunuyor: ya Marx’a yöneltilen bütün eleştiriler yanlışsa? Bunu ispatlamak için alim ancak yine de neşeli (hatta bazen çok cıvıl cıvıl) risalenin her bölümü Marx ve Marksizm hakkındaki iddialarla başlıyor, ardından Eagleton bu iddiaları tek tek çürütüyor.
Kitabın bir meziyeti, bölüm girişlerindeki bu çürütmeleri inanılır ve ciddi bir şekilde yapması. Bunlar boş bir şekilde ortaya atılan itirazlar değildir. Marksizm insanların özgürlüklerini sınırlar, vahşi ve antidemokratiktir, artık geçerliliğini yitirmiş bir sınıf kavramına kafayı takmıştır, tarihsel kaçınılmazlık kavramı nedeniyle son derece kibirlidir, siyasi olarak test edildiğinde ortaya tarihin en büyük tiranlığı ortaya çıkmıştır gibi iddialara karşı tatmin edici derecede siyasal ve entelektüel itirazları dillendirmektedir. Eagleton, felsefe, siyasi pratik ve edebi analoji arasında yaptığı gezintiler aracılığıyla bu iddiaları alt etmiş.
Eagleton Marx’ın tarihsel kaçınılmazlık düşüncesini itiraf etse de günümüzde çok az Marksistin bu düşünceyi savunduğunu belirtir. 1844’ün Ekonomik ve Felsefi Yazıtları’na referans vererek Marx’ın özgürlük karşıtı olduğu iddiasını kolayca yıkarken, ultra-demokratik Paris Komünü’nü savunmasını ve siyasi pratiklerini örnek göstererek “proleteryanın diktatörlüğü” sözünün yaygın yanlış anlaşılması saçmalığına karşı duruyor. Kitabın en polemik dolu ve eğlenceli kısımında Eagleton işçi sınıfının (hem mülksüzlükleri dolayısıyla emeklerini satmak zorunda kalanlar manasında hem de kitle tüketim ürünleri üreten fabrikalarda çalışanlar anlamında) Marx’ın döneminden çok daha büyük olduğunu ve dünya genelinde büyümekte olduğunu vurgularken, “beyaz işçi sınıfı” gibi tehlikeli ifadelerde de dışa vurulan sınıfın bir çeşit etnik kimliğe benzediğine dair modern klişeyle açıkça dalga geçiyor.
Lakin kitapta ekonomi belirgin bir şekilde namevcut. “Marx haklı mıydı?” sorusuyla karşı karşıya kalanlar genellikle kapitalizmin doğası nedeniyle kriz yaratmaya yatkın olduğuna odaklanarak suçlu bir şekilde “Evet” derler.

DOĞRUYU SAVUNMAK
Marx’ın savunucularının çoğu konuya değinmeden önce kısaca Sovyet tecrübesi üzerinden getirilen eleştirilere cevap verme eğilimi gösterir. Eagleton hâlâ ham olan bu tarihi daha dikkatli bir şekilde ele alır. Bu mantık ikna edicidir: kapitalizmin başarılarını çoğu kapitalistten daha çok beğenen bir düşünce akımına uyan komünizmin, gelişmiş, endüstriyel ve uluslararası etkin olan ekonomilerde çok güçlü hale geleceği ve zamanla gelişmiş ülkelerin komünistleşeceği varsayılıyordu.
Peki ya bu ölüme mahkûm projeyi yaratan liderler? Marx’ın ismine yapıştırılan nefret solmaya başlarken Lenin’in durumu bambaşka bir mesele. Lars T Lih’in kısa biyografisi “Lenin neden haklıydı”dan uzak olsa da onun kadar dramatik. Lih, çok az duyulmuş tarihi ve siyasal argümanları sade ve aydınlatıcı bir şekilde öne sürüyor.
Onun Lenin’i, gelenekçi komünistler ve duygusal Troçkistlerin seküler azizi veya liberallerin, anarşistlerin ve muhafazakârların kana susamış canavarı değil. Aslında Lih, adamın hayatını ve çalışmalarını son derece kısa bir şekilde anlatıyor. Ona göre Lenin’in düşünceleri ve pratikleri, onun yarattığı iddia edilen kitlelerin üzerine çıkan elit ve merkezi bir parti algısının içine sıkıştırıldığı gibi “işçiler hakkında bir çekince” gerektirmiyor. Lih, Lenin’in kaynaklarının yönetimini emin bir şekilde yapabildiği için işçi sınıfının örgütlenmesi hakkında iflah olmaz bir şekilde optimist olduğunu söylüyor: Lenin’in her şeyi kapsayan amacı işçilerin yerine hareket etmektense işçi sınıfını eğitim, ajitasyon ve örnek alınacak kahraman davranışlarla cesaretlendirmekti. Böylece 1917’de sosyalist devrim tarihin erekbiliminden daha çok tartışılmaz bir şekilde St. Petersburg ve Moskova işçilerinin devrimi istemesiyle savunuldu. Rus işçilerin “kahramanlıkları” (Lih’in Lenin’i tarafından çok sık kullanılan bir kelime) Avrupa çapında bir devrim hareketine ilham veremeyince Lenin ve Bolşevik rejimi “uçurumdan uzaklaştığını farketmeden havada koşmaya devam eden bir çizgi film karakterine” benzedi.
Bunu ortaya çıkartan düşünür ve politikacı bir kuramcıdır. Keskin politik değişimlerini Marksist ortodoksi hakkındaki bolümüne atıfta bulunarak ama aynı zamanda pragmatist ve romantik bir şekilde savunmaktadır. Lih’in nefret ettiği Robert Service, Dmitri Volkogonov ve diğer tarihçileri özümseyen birinin soracağı anahtar soru ise “Lenin bir tiranlığı başka bir tiranlıkla değiştirerek kasten bir diktatörlük yaratmadı mı?” olacaktır. Lih, Lenin’in idamların halkın gözünün önünde yapılmasını ve terör uygulanmasını emreden talimatlarından yeteri kadar örnekler verdikten sonra bunların vahşi bir iç savaş döneminde gerçekleştiğini ve her iki tarafında aynı acımasızlıkta uygulamalar yaptığını hatırlatıyor. Bu bir savunma değil, ancak genellikle tarihi bağlamdan çıkartılan iddiaların yeniden anlatılmasıdır. Lih Lenin’i öforik bir mutlu gelecekçi değil, özel çiflikçilikle 1919 gibi erken bir zamanda anlaşma sağlamaya çalışan bir uzlaşmacı, ve son yıllarını yeni, bileşik çar yanlısı-komünist bürokrasiye karşı hiddetlenen bir insan olarak görüyor. 1922 yılında onu burnundan soluyan bir şekilde buluyoruz: “Departmanlar boktur, kararnameler boktur”.
Bu harika kitap geriye bakıp kendimizi tebrik etmememizi tavsiye ediyor.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum