Chomsky: Kahire’den Madison’a sınıf mücadelesi

17 mart 2011
BirGün için çeviren: Onur Erem

20 Şubat günü sendika lideri ve 25 Ocak hareketinin önemli bir figürü olan Kemal Abbas “Wisconsin işçileri”ne bir mesaj yolladı: “Bizi desteklediğiniz gibi, biz de sizi destekliyoruz”.

Mısırlı işçiler ABD tarafından desteklenen Hüsnü Mübarek rejiminde uzun zamandır temel hakları için savaşıyordu. Kemal dünya genelindeki işçi hareketlerinin itici gücü olan dayanışmayı hatırlatmakta ve işçi hakları ile demokrasi mücadelelerini dünyanın geri kalanıyla karşılaştırmakta haklı.

Bu ikisi birbirinin içine geçmiş şeylerdir.İşçi hareketleri demokrasiyi koruma ve insan hakları mücadelelerinde hep en ön sırada yer almıştır. Bu yüzden hem devlet hem de özel sektör tarafından sevilmezler.

Mısır ve ABD’deki işçi mücadelesinin Mısır ve ABD’deki izlediği yollar zıt noktalara doğru gidiyor: Mısır’da daha fazla hak kazanmaya, ABD’de ise yoğun saldırı altındaki var olan hakları savunmaya. Bu iki olay da daha yakından bir incelemeyi hak ediyor.

Emek analisti Nada Matta’ya göre 25 Ocak hareketi, 2008 baharında Mahalla’da greve giden tekstil işçileriyle dayanışmak için ortaya çıkan 6 Nisan hareketinin de içinde yer Facebook gençliği tarafından başlatıldı.

MAHALLA BİR SEMBOL OLDU
Devlet şiddeti grevi ve dayanışma hareketlerini yerle bir etse de Mahalla “devrimin ve rejim muhalifliğinin bir sembolü haline geldi” diyor Matta. Bu grev hareketinin talepleri yerel sorunların çözülmesini aşıp ülke genelinde asgari ücret uygulamasının başlatılması taleplerini dile getirdikleri zaman diktatörlük için bir tehdit haline geldiler.

Matta’nın gözlemleri Mısır işçileri hakkında ABD’li bir otorite olan Joel Beinin tarafından da onaylandı. Beinin’in raporuna göre Mısırlı işçiler yıllar süren mücadeleleri sayesinde bir çok ağ oluşturdular ve bu sayede rahatlıkla mobilize oluyorlar.

İşçiler 25 Ocak hareketine katıldıkları zaman bunun çok büyük etkisi oldu. Bu noktadan sonra asker Mübarek’i yollamak zorunda kaldı. İçerde ve dışarıda hala bir çok engel olsa da bu Mısır demokrasi hareketi için büyük bir zaferdir.

Dış engeller açık: ABD ve müttefikleri, Arap dünyasında bir demokratik yönetimi tolere etmeyecektir.  Bunun kanıtı olarak da Mısır’da ve Ortadoğu’daki anketlere bakılabilir. Bölgedeki halklara göre İran değil, ABD ve İsrail tehtid olarak görülüyor, hatta İran’ın nükleer silahlara sahip olmasının bölge açısından daha iyi olacağını düşünüyor.

DEMOKRASİ TOLERE EDİLMİYOR
Washington’un akademisyenler tarafından da desteklenen geleneksel politikasının devam edeceğini tahmin edebiliriz: Demokrasi sadece stratejik-ekonomik hedeflere hizmet ettiği sürece tolere edilebilir. ABD’nin masalsı “demokrasi tutkunu” imajı sadece ideologlar ve propagandalar için mevcut gözüküyor.

ABD’de demokrasi başka bir yöne gitmiş gözüküyor. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ülke benzersiz bir büyüme hızı yakaladı ve halkın geliri eşitlikçi bir şekilde arttı. Buna çoğunluğun faydasına olan yasalar da eklendi. Bu trend Richard Nixon döneminde de devam etti, ancak liberal döneme geldiğimizde bitti. 60’ların aktivizminin demokratikleştirici etkisi, Nixon’ın sınıf ihaneti sonucunda yok olmaya başladı ve yasaları etkilemek için yapılan lobicilik faaliyetlerindeki inanılmaz artış, sağ görüşlü düşünce kuruluşlarının ortaya çıkarak ideolojik spektrumu ele geçirmesi ve daha bir çok etken sonucunda etkisini yitirdi.

EŞİTSİZLİK YÜKSELİŞTE
Ekonomi de yönünü değiştirerek finansallaştı. Eşitsizlik yükselişe geçti ve CEO’lar ile Hedge Fon yöneticilerinden oluşan ülkenin en zengin yüzde 1’inin servetinin ülke serveti içindeki payı çok arttı.

Halkın çoğunluğu için gerçek gelir azaldı, çalışma saatleri arttı. Bunların üstüne bir de 8 trilyon dolarlık emlak balonu geldi. ABD Merkez Bankası ve ekonomistler verimli serbest piyasa dogmalarıyla efsunlanmış olduklarından ötürü bu krizin yaklaşmakta olduğunu fark edemediler bile.

Gelirin toplumun ufak bir kesiminde yoğunlaşması, bu kesime siyasi güç verir, ve bu siyasi güç kullanarak süper-zenginlerin ayrıcalıklarını koruyan hatta daha da arttıran yasalar çıkartılır: vergi politikaları, deregülasyon, kurumsal yönetişim kuralları ve daha bir çok şey. Bu kısır döngüyle beraber siyasi kampanyaların fiyatları sert bir şekilde yükselerek siyasi partilerin kurumsal sektöre yamanmasına neden oldu.

TEK TARAFLI BİR SAVAŞ
1978 yılında bu süreç başladığında Birleşik Otomobil Çalışanları Başkanı Doug Fraser iş dünyası liderlerini “ülkede çalışanlara, işsizlere, fakirlere, azınlıklara, gençlere, yaşlılara, ve orta sınıftaki herkese karşı tek taraflı bir sınıf savaşı yürüttükleri” için lanetledi ve bu liderlerin “büyüme ve ilerleme döneminde işverenler ile işçiler arasındaki yazılı olmayan hassas paktı görmezden gelerek çiğnediğini” söyledi.

1930 yılında çalışan sınıf bir çok temel hakkı kazandığında, iş dünyası liderleri “kitlelerin yükselen siyasi gücünün endüstriye tehdit ettiğini” söyledi ve Alex Carey’in “Demokrasiyi Risklerden Arındırmak” kitabında söylediği gibi bu tehdide karşı acil önlemler alınmasını talep etti. Sendikaların hakları ve demokrasiyi ileri taşıyan en önemli araç olduğunu – Mübarek’in de anladığı gibi – anlaşmışlardı.

SENDİKALAR TİRANLIĞA KARŞI

ABD’de sendikalar kurumsal tiranlığa karşı gelen ana güçtür. Şu anda, ABD’de özel sektör sendikaları son derece güçsüzleşmiş durumda. Özel sektör sendikaları, finans endüstrisi ve bu endüstrinin hükümetteki uzantıları tarafından yaratılan krizi bahane eden sağcılardan gelen güçlü saldırılarla karşı karşıya.

Toplumsal öfke, bu krizi yaratan ve bundan fayda sağlayanlara yöneltilmeli. Goldman Sachs geçen yılın telafisi olarak 17.5 milyar dolar öderken, CEO’su Lloyd Blankfein 12 milyon dolarlık prim aldı ve maaşı 2 milyon dolara yükseldi. Ancak aynı dönemde yürütülen fabrikasyon propagandalarda kamu çalışanlarının yüksek maaş aldıkları, emekli maaşlarının da çok yüksel olduğu, bu yüzden tasarrufa gidilmesi gerektiği söyleniyordu. Özel sektör ile karşılaştırıldığında kim daha yüksek maaş alıyor acaba? Wisconsin Valisi Scott Walker “tasarruf paylaşılmalı” diyordu – tabi ki belli istisnalarla.

Propaganda oldukça başarılıydı. Wealker sendikaları yok etmekte destek buldu. Bütçe açığı bahanesini kullanması ise tam bir komediydi. Tahrir Meydanı’nda olduğu kadar, Wiconsin, Madison’da da demokrasinin akıbeti tehlikede.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Örgütlü bir toplum olsaydık cemaat güçlenmezdi

ONUR EREM/BİRGÜN
22 nisan 2011

Anayasa hukukçusu Prof. İbrahim Kaboğlu ile yeni kurulan Anayasa Hukukçular Derneği, Türkiye’deki hukuk sistemi ve gündemdeki diğer konular üzerine görüştük:

Anayasa Hukukçuları Derneği nasıl bir ihtiyacın sonunda ortaya çıktı?

Anayasa hukukçuları en az üç ölçekte örgütleniyorlar: Birincisi bizim kurmuş olduğumuz dernek gibi ulusal ölçekte, ikincisi Afrika veya Güney Amerika anayasacılar grubu gibi kıtalararası ölçekte, üçüncüsü ise uluslararası ölçekte. Uluslararası Anayasa Hukuku Derneği (UAHD) 1981’de kurulmuş. Tarihleri arasında bu derneğin toplantısına evsahipliği yapacağız. Bizim bu derneği kurmakta çok geç kaldığımızı söyleyebilirim, uluslararası derneğin kurulmasından tam 30 yıl geçmiş.

Kuruluş aşamasında ne gibi zorluklarla karşılaştınız?
Dernekçilik, kolektif hareket ve örgütlenme 2. Abdülhamit’ten beri iyi görünmeyen bir hareket. Hem mevzuat olarak zorluklar çıkmaktaydı, hem de toplum olarak da kollektif hareket etmektense bireysel hareket etmeyi tercih ediyoruz. Buna Türkiye’nin dışa kapalı bir toplum olmasını eklediğimizde, derneği kurmakta geç kalmamızın nedenleri daha rahat anlaşılabilir.
Derneği 10 yıl önce, Prof. Bülent Tanör hayattayken, onu öncü yaparak derneği kurma aşamasına geldik, ama emniyette engeller çıktı. Kürsü arkadaşımdan 50 klasör belge istemişler. O zaman Dernekler Kanunu çok daha sıkıydı. Kuruluş o zaman aksayınca, 2000’li yılların yoğunluğu içinde zaman ayıramadık. Birilerinin elini taşın altına koyması gerekiyordu. Bu yılın başında tekrardan kuralım dedik ve daha kolayca kurduk.

ANAYASASIZ ÜLKEDE BİLE YARGI DERNEĞİ VAR
Kaç kişinin katılımını hedefliyorsunuz? Nasıl faaliyetler yürütecek bu dernek?

Böyle bir derneği 7 kişiyle de 70 kişiyle de kurabilirsiniz. Ama Türkiye’nin bir çatışma içine süreklendiği bir ortamda biz Türkiye’de anayasacı olarak akla gelen, gelmeyen herkesi kapsamak istiyoruz. Anayasa hukuku ana bilim dalında çalışan kıdemli profesörlerden araştırma görevlilerine kadar herkese çağrı yaptık. Ergun Özbudun ve Erdoğan Teziç’ten en yeni anayasacılara kadar, Edirne’den Diyarbakır’a herkesin katılımını hedefliyoruz.
Dernek anayasa hukuku alanında bilimsel bilgi birikimi sağlayacak. Anayasanın varoluş nedeni insandır, insan hakları ve özgürlüğüdür. Türkiye’de hak ve özgürlüklerin bütüncül bir bakış açısıyla güvence altına alınabilmesi için en üst düzeyde bilimsel katıkıyı sağlamaya hazır bir dernek olacak. Yayınlar, konferanslar, toplantılar, raporlar hazırlayabiliriz, etkili olacak yöntemleri öncelikler sırasına göre kullanacağız.
Ben birkaç ay öncesine kadar UAHD’ın yürütme komitesi üyesiydim. Münferit bir üyeliğim vardı, ama Britanya gibi anayasası olmayan bir ülkede bile anayasa hukukçuları dernekleri varken kendi ülkemde bu konuda çalışan bir dernek yoktu UAHD’ın bu yıl Türkiye’de toplanmasının kararı 3 yıl önce alınmıştı. Bizim derneğimizin kurulmasına da ivme kazandırdı. Bu toplantıda anayasanın yenilenmesi konuşulacak. Türkiye anayasa arayan bir ülke.

EMNİYET SENDİKALAŞSAYDI CEMAATLEŞMEZDİ
Yargı-Sen ve Yar-Sav’ın kapatılmaya çalışılmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Bırakın hakim ve savcıları, Türkiye’de kolluk güçleri bile örgütlenmek durumundalar. Demokratik rejimlerde örgütlülük o kadar önemli ki en sıkı meslek mensupları bile örgütlenirken. Dernek ve sendikayla olur bu. Fransa’da genellikle sendika yoluyla, Almanya’da ise derneklerle örgütleniyorlar. Bizimkiler dernek kurdu, Yar-Sav büyük sıkıntılar yaşadı. Hükümetin güdümünde olmayışı nedeniyle Ankara Valiliği başta olmak üzere çok uğraşıldı. Sendika kurmak istediler, hemen baştan üzerlerine geldiler.
Açıkçası üzerlerine gidilmesinin nedeni hukuki olmaktan çok politiktir, bu örgütlenmenin hükümetin politikalarını eleştireceği varsayımı ya da endişesi olduğu ortaya çıkıyor. Hükümetin bunca demokratik söylemiyle çelişmesi ise ayrı bir konudur.
Emniyet’in içinde bulunduğu durum da 12 Eylül’den sonra yaratılan örgütsüzlük halinin bir sonucudur. Şu anda Türkiye’de cemaatleşme, cemaat baskısı ve kültüründen bahsediliyorsa, o da büyük ölçüde emniyet teşkilatının örgütlenmeden alıkonulmasının bir sonucudur. 12 Eylül öncesi Pol-Bir, Pol-Der gibi örgütler politize olmuştu diye onlara eleştiri yöneltiliyordu, ama onlar bir tür demokratik mekanizma da sağlıyordu. Şimdi bu yok, emniyet içerisinde hiç bir ses çıkmadığı gibi, dışarıdan çıkan bir ses, gazetecilik gibi önemli ve özerk bir mesleğin üyesi bile emniyet tarafından susturulabiliyor.

Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay arasındaki çatışmaları ve görüş ayrılıklarını neye bağlıyorsunuz? Hukuk sistemimizde bir çatlak mı var?
Hukuk sistemimizde çatlak olmadığı bir zaman bugüne kadar olmadı. Hukuk sisteminin yerleşmediği bir toplumda bu çatlak her zaman olacaktır. Sorunsuz bir hukuk sistemi zaten dünya üzerinde yoktur. Farklı yargı yollarının olması durumunda çatışmalar kaçınılmazdır. Ama burada Türkyie’ye özgü olan şey, Yargıtay, Danıştay ve AYM arasında, özellikle de AYM ve Yargıtay arasında bir gerilimin olması. Bunun nedeni, Yüce Divan yetkisinin Yargıtay yerine AYM’de olması. O hep çekişme yaratmıştır, ama son zamanlarda tanık olduğumuz çekişme daha geniş boyutlu, daha derine sızan yönleri ve öğeleri olan bir çekişmedir. Bireysel başvuru hakkının AYM önünde tanınmış olması, Yargıtay ve Danıştay’da bir rahatsızlık yaratmıştır. AYM burada kraldan çok kralcı bir tavır takınmış, Danıştay ve Yargıtay ise AYM’nin bu tavrına karşı politik duruşlarını öne çıkarmışlardır. Dolayısıyla bu son olayda, kavganın tarafları ve görünen kısmına baktığımız zaman şu söylenebilir: siyasal ayrışmalar var.
Esasen bu çekişmelerde neden daha çok anayasaldır. AYM’nin önünde geçen seneki anayasa değişikliğiyle yapıldığı gibi bireysel başvuru hakkı tanınması önemlidir. Ama bundan sonuç alınması yargı bütünlüğünde reform yaptığınız zaman mümkündür. Bu reformlardan olumlu anlamda beklenileni vermesi aslında anayasal bütün içerisinde reform yapmaktan geçer. Yoksa siz anayasanın bir kurmunu düzeltip diğerini aynen bırakırsanız kurumlar çatışır.
Anayasa siyasetin hukukudur, ama aracı değildir. Anaysa siyaseti çevreler, ama siyaset anayasayı kullanamaz. Maalesef Türkiye’de bunun hep tam tersi oluyor. Anayasanın vermediği yetkiyi, yasa AYM’ye vermiştir, bu da sorunu derinleşmiştir.
Haşim Kılıç geçen haftalarda “bireysel başvurunun sonuç vermesi yargı reformuna bağlıdır” demiş. Dediği doğru, tamamen katılıyorum, ama bunu bir yıl önce söyleseydi anlamlı olabilirdi. Çünkü onların birlikte yapılması gerekirdi. Biraz bilimin sesini duymaları gerekir.

’12 EYLÜL DAVASINDAN BİR SONUÇ ÇIKMAZ’
Referandum sürecinde 12 Eylül cuntacıları yargılanacak propagandası yapılmıştı. Sizce gerçekten yargılanabilecekler mi?
Bu çok ciddi ve karmaşık bir konudur. Aradan 30 yıl geçti. 30 yıl sonra bile anaysada 15. Geçici maddenin durması yüz kızartıcıydı. Ama bunun üstünü çizmek yeterli değil. Tamam psikolojik olarak rahatlatır, zırhı kaldırır, ama zırhı kaldırdıktan sonra ne kadar ileri gidebileceksiniz? Bu bir af mıydı, ayrıcalık mıydı?
Evet, madem kaldırıldı, bir artı öğe eklenmeli ve öğe ile geçici madde nereye kadar gidilebileceği konusunda geçiş hükmü konmalıdır dedik. Ama bunu yapmadılar, ve şimdi artık uygulamadaki insiyatife kaldı bu. Birşeyler olabilir, biryere kadar götürülebilir, ama bana öyle geliyor ki bir yerde tıkanır. Buradan fazla bir sonuç çıkmaz diye düşünüyorum. Hrant Dink öldürüleli 4 yılı geçti, ve 4 yılda esas düğmeye basan kesimde emniyetçilere yönelik soruşturma izni bile verilmedi. Böyle bir hukuk düzenin yaşıyoruz.
Siyasetçiler biraz daha net insiyatif koymalılar. Yoksa işimize gelen yargı kararlarında “yargı bağımsızdır” diyip, işimize gelmeyenlerde yargıyı eleştirmek bana doğrusu biraz doğu usulü demokrasi gibi geliyor.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

ABD zenginleşirken halk yoksullaşıyor

11 ocak 2011
ANN ROBERTSON & BILL LEUMER
Robertson: California Faculty Association üyesi olup San Fransisco
Devlet Üniversitesi’nde ders vermektedir.
Leumer: Uluslarası Kamyon Şöförleri Kardeğişliği üyesidir.
BirGün için çeviren: ONUR EREM

ABD’nin sosyal ve ekonomik görünümü hızla değişiyor. Ülke genelinde 1980’lerde artmaya başlayan gelir dağılımındaki adaletsizlik 1990’larda iyice hızlandı, 2000’lerde ise Bush ve Obama’nın vergi indirimi politikaları sonucunda uçuk oranlarda artmaya devam etti. 10’lu yılların başlanlangıcında da parayı ve refahı işçi sınıfından ve toplumun en alt tabakalarından alıp zengine aktarma geleneği hâlâ güçlenmeye devam ediyor.

The New York Times’tan Nicholas Kristof, 6 Kasım 2010’daki yazısında bize bu gidişatı iç karartıcı istatistiklerle göstermişti: “Büyük Amerikan şirketlerinin CEO’ları 1980’lerde ortalama bir işçinin 42 katı kazanmaktayken 2001’de bu fark 531 kata çıktı. Bundan daha sarsıcı olan istatistik ise 1980’den 2005’e kadar olan süreçte, ABD’nin toplam GSYİH artışının yüzde 80’i, toplumun en zengin yüzde 1’inin cebine girdi.”
Obama’nın Bush dönemindeki vergi indirimlerine devam etmesi, çalışan kesimin gelirlerini zenginlere aktarmaya yarıyor. Vergi indirimleriyle feda edilen gelirin yüzde 25’i, toplumun sadece en zengin yüzde 1’lik kesiminin ödemesi gereken vergilerden oluşuyor. Büyük resme bakıldığında geliri 40.000 doların altında olan insanlar vergi indiriminden yarardan çok zarar görüyor.
Emlâk vergisindeki değişiklikler de zenginlerin çıkarına olacak şekilde düzenlenmiş durumda. Bush öncesi dönemde yüzde 55 oranında gelir vergisi ödeyen bu kesim, günümüzde yüzde 35 oranında vergi ödüyor. Vergiden muaf tutulabilecek mülk miktarı 1 milyon dolardan 5 milyon dolara yükseltilirken, zengin kesimin hisse ve kâr payı gelirleri, işçilere uygulanan gelir vergisinin yanında aşırı düşük bir oran olan yüzde 15 ile vergilendiriliyor. Genellikle yılda milyonlarca dolar kazanan hedge fon yöneticileri ve özel yatırımcıların (güçlü lobileri sayesinde) ödedikleri vergi yüzde 15’in üzerine kesinlikle çıkmıyor.
SOSYAL GÜVENLİK PROGRAMI
Bu ham göstergeler, tek başlarına bile yeterince karamsarken, bunların ötesine bakmak insanı kahrediyor: Mesela, çalışanlardan Sosyal Güvenlik Programı için her geçen gün daha az para alınıyor, bu da sosyal güvenliğin her geçen gün ufalmasına ve halkın bu programdan daha az faydalanabilmesine neden oluyor. Geliri 106.000 dolardan fazla olan insanlardan Sosyal Güvenlik Programı için alınan verginin oranı ise (olması gerekenin tam tersine) sıradan işçiden alınanın çok daha altında.
Dahası, tehlike altındaki tek sosyal program Sosyal Güvenlik Programı değil. Milli Eğitim Programı dahil olmak üzere ülkedeki bütün sosyal programlar için tehlike çanları çalıyor. Vergi indirimleri sonucunda bütçe açığının artması, kamu harcamalarının çok yüksek olduğunu ve azaltılması gerektiğini savunan ultra-liberal kesimin elini güçlendirerek, sağlık ve eğitim gibi zenginlerin dert etmediği, ancak halkın çoğu için son derece büyük bir önemi olan sosyal programların üzerindeki kesinti baskısını güçlendiriyor. Başka bir deyişle, vergi indirimleri sonucunda çalışan kesimin daha az vergi ödemekten sağladıkları fayda, sosyal programlardaki kesintilerden gördükleri zararın karşısında anlamsızlaşıyor.
Sosyal Güvenlik Programı’na savaş açan Bütçe Açığı Azaltma Komisyonu eşbaşkanının tavsiyeleri uygulamaya geçerse, bu karamsar tablo daha da kötüleşecek. Bu tavsiyelerin arasında, beklenen yaşam süresinin 78 yıl olduğu ülkede emeklilik yaşını 69’a yükseltmek gibi, fiziksel güç gerektiren işlerde çalışanlar için işkence sayılabilecek bir tasarı var. Bu da yetmezmiş gibi, zenginlere daha fazla vergi indirimi, halkın geri kalanına ise vergi artırımı öngören maddeler de bu önerilerin arasında yer alıyor. The New York Times’dan Paul Krugman’a göre bütün bu tasarılar “orta sınıftan zengin bir azınlığa doğru bir varlık transferinden başka bir şey değil.”
Sonuç olarak gelirin adaletsiz dağılması sanayileşmeyle, zenginlerin şansıyla ya da kaderle alakalı bir olgu değil. Aksine, bu adaletsizlik kasıtlı olarak yapısal düzenlemeler sonucunda ortaya çıkmıştır. Yine The New York Times’tan, Bob Herbert’ın dediği gibi:
“… ABD’nin işçi sınıfının ve orta sınıfının 1970’lerden itibaren yaşadıkları ekonomik sorunların nedeni küreseleşme ya da teknolojik ilerleme değil, hükümetlerin yıllar boyunca en zengin kesimlerin lehine yaptıkları yapısal değişikliklerdir. Bu değişiklikler sürekli daha iyi bir şekilde örgütlenen zengin elitlerin talepleri doğrultusunda, gittikçe sofistikeleşen ve maddi açıdan daha çok desteklenen lobiciler sayesinde uzun bir süreçte, yavaş yavaş gerçekleştirildi. Vergi yasalarından regülasyonların azaltılmasına, kurumsal yönetimlerden sigorta yönetimine kadar her alanda yapılan düzenlemeler zaten zengin olan kesimlerin çok daha büyük servetlere sahip olması ve GSYİH’den daha fazla pay alması için yapılmıştır.”
Burada can alıcı nokta ise, bu değişimler ile yaratılan gelir dağılımı adaletsizliğinin toplumun her alanında esenliği baltalamasıdır:
Ekonomi: Bu eşitsizlik ekonominin belini büker. ABD’de ekonominin yüzde 70’i tüketime bağlı oluşmaktadır. Halkın büyük bir dilimi refahlarında kayıplar yaşamaya başlarsa ve bu kayıplar yıllar boyunca sürekli artıp bugünkü noktasına ulaşırsa tüketime bağlı Amerikan ekonomisinin çarkları dönmeyi bırakır. Kurumlar, aynen bugün olduğu gibi, milyarlarca dolarlık servetlere sahip olsa da ekonomi krize girer. Kurumlar, ürünlerine ve servislerine olan talep halkın refahıyla doğru orantılı olarak azalınca, yeni eleman işe almak istemezler ve bu kısır döngü ekonomiyi çöküşe götürür.
Milli Eğitim: Ekonomi için hayati bir önem taşıyan milli eğitim de ülkedeki servetin bir avuç zenginin elinde tekelleşmesiyle çürümeye başlar. Servetin çoğunluğunu elinde tutan bu insanlara vergi indirimi yapılması, devletin vergi gelirlerini üstel bir şekilde azaltıp eğitime ayrılan bütçeyi düşürür ve kalabalık sınıflarda daha kalitesiz eğitim almak zorunda kalan insanlar yetiştirir. Yeterli seviyede eğitimi alamayan bir halk yetiştirmek ise uzun vadede ülkenin gelişimini baltalar.
Demokrasi: Gelir adaleti olmayan bir toplum demokrasinin temellerini çürütür. Ülke servetinin azınlıklar elinde tekelleşmesi, bu azınlıklara servetlerinin bir miktarıyla lobi yaparak hükümet politikalarını kendi çıkarları doğrultusunda etkileme olanağını tanır. Hükümetin bu azınlıklar çıkarına yapacakları değişiklikler doğal olarak toplumun genel çıkarlarının tersine olmaktadır. Sonuç olarak zenginler lobi faaliyetleri sayesinde servetlerini artırmakta, servetlerini artırdıkça da daha çok lobi yapma olanağına ulaşmaktalar.
Maalesef ABD yönetimindeki siyasetçilerin neredeyse hiçbiri, toplumun ve ekonominin hem kısa vadede hem de uzun vadede zararına olan bu yapısal çerçeveyi değiştirme sinyali vermiyor. Aksine, Alabama Temsilcisi ve Temsilciler Meclisi Finansal Servisler Komitesi’nin gelecekte başkanı olacak Spencer Bachus, geçtiğimiz ay yaptığı açıklamada, “Washington’ın ve ülke yönetimindeki insanların varoluş nedeni bankalara hizmet etmektir” dedi. Aslında Bachus’un bu düşünceleri kendiliğinden oluşan düşünceler değil, kendisinin bu mevkiye yükselmesine yardımcı olan kişiler ve gruplar tarafından beynine kazınmış düşünceler. Zaten onların istediklerinin aksine hareket ederse bir sonraki seçimlerde yerini koruması büyük ihtimalle mümkün olmaz. Senatör Dick Durbin’in şaşırtıcı bir dürüstlükle söylediği gibi, “Bankaların hatalı hamleleri sonucunda girdiğimiz bu kriz dönemindeyken bile, bankalar hâlâ Washington’daki en güçlü lobi grubu. Washington’ın sahipleri gibiler, inanması güç ama gerçek.”
Gelir dağılımı adaletsizliğinde ABD’den daha kötü durumda olan ülkelerde (ki bunların neredeyse hepsi üçüncü dünya ülkesi) yolsuzluk yapısal bir hastalığa dönüşmüş durumda. Maaşlarıyla geçinmekte zorlanan kamu çalışanları, yapmaları gereken her görev için yurttaştan rüşvet istemeye başlar. Polisler güvenlik için, doktorlar tedavi için yurttaşlardan ekstra ücretler talep eder, ekonominin çerçevesi içinde yaşamlarını kazanamayan insan sayısının artması sonucunda bu insanlar karanlık işlere girerler ve uyuşturucu trafiği yoğunlaşır. İşte ABD’nin yaklaşmakta olduğu tablo bu.
Son olarak, gelir dağılımındaki adaletsizlik toplumda karşılıklı saygı ve empati duygusunu da yok eder. Ekonomik uçurum yüzünden yaşamları arasında ortak bir nokta kalmayan insanlar birbirleri için sempati de beslemezler. İnsanlar kötü durumdaki ihtiyaç sahiplerine sadece kendilerini tatmin etmek için yardım etmeye başlarlar. Toplumun tamamı için faydalı olan şeyler anlamsız idealistlikler olarak görülürken bencillik ve açgözlülük hüküm süren tek gerçeklik haline gelir.
PATLAMAYA DOĞRU…
Ne yapılabilir? Sürekli artan eşitsizlikten kaynaklanan gerilim doruğa ulaşarak bir patlama yapmaya, her geçen gün daha da yaklaşıyor. Örgütlenmiş işçileri harekete geçirerek bu duruma karşı bir direniş başlatabilecek sendika ve örgüt yöneticileri ise adeta felç olmuş gibiler. Yaptıkları tek faaliyet, iki yılda bir etrafa para saçarak Demokratlar’ın seçim kampanyalarına destek vermek, bu kampanyaların sonucunda iktidara gelen demokratların taleplerini yerine getiremeyişlerini izlemek, iki yılın ardından tutulmayan sözleri unutarak tekrar bütün paralarını Demokratlar’ın seçim kampanyası için saçarak hüsranla sonuçlanan bu kısır döngüyü devam ettirmek.
Ancak bu kısır döngünün de bir sonu vardır. Demokratlar’a bağımlı bir kene gibi yapışan sendika yöneticileriyle taban arasındaki iletişimsizliği artıran bu döngü, şirketlerin giderek zenginleşmesini izlerken işlerinden olan, maaşları kesilen veya evsizlik tehlikesi yaşayan sıradan işçileri sinirlendiyor. Artık işçiler, iktidarda kim olursa olsun yoksullaşmaya devam ettiklerinin farkına vardılar. Bu yüzden her geçen gün daha çok işçi, demokratlara olan güvenini yitiriyor. Dahası, gerçek bir değişim istemelerine rağmen kimsenin bir şeyi değiştiremediğini gördükleri için genel olarak bütün siyasetçilere ve yöneticilere karşı güven kaybı yaşıyorlar.
Bu kördüğüm halinde var olan tek alternatif sokaklara inmek, kitlesel bir örgütlenmeyle büyük grevler yapmaktır, aynen 1930’larda işçilere birçok kazanım sağlayan militan mücadele dönemi gibi. Ya günümüzde gerçeklikten kopuk sendika ve örgüt yöneticileri inisiyatifi ele alıp, sıradan işçiler tarafından gerçekleştirilen büyük eylemleri kontrol edemeyeceği için bu tarz eylemler istemeyen Demokrat Parti’ye meydan okuyacak; ya da işçilerin birikmiş öfkesi patlayarak, sendika yöneticilerini devreden çıkartarak geniş katılımlı direnişler örgütleyebilecek yeni bir yapı kuracak. Çünkü artık işçilerin örgütlü bir şekilde direnme zamanı geldi, ve bunun önünde kimse duramaz.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Eric Hobsbawm: “Marx Küreselleşmeyi de Öngörmüştü”

Röportaj: Tristram Hunt
Çeviri: ONUR EREM/BirGün
8 şubat 2011

“Kapitalizmden kurtulabileceğimize dair umudumu kaybetmedim”

Eric Hobsbawm son kitabı “How to Change the World” (Türkçe’ye Dünya Nasıl Değiştirilir diye çevrilebilir) için “20. yüzyılda Marxizmin yaptıklarının bir özeti” diyor.

Kuzey Londra’daki Hampstead Heath Marksizm tarihinde önemli bir yere sahip. Karl Marks pazar günleri bu semtte ailesiyle birlikte piknik yapar, Shakespeare ve Schiller okurdu. Hafta içi de arkadaşı Friedrich Engels’le beraber çalışırlardı.

Bugün, Eric Hobsbawm’ın bu semtin kenarındaki evinde Marksist hayaller hâlâ son derece canlı. Hobsbawm 1917’de İngiliz yönetimi altındaki Mısır’ın İskenderiye kentinde doğduğunda Marks ve Engels öleli 20 yıl oluyordu. Onlarla hiç tanışmamış olsa da, Eric’le konuştuğunuzda Marks ve Engels’le olan bağını hissediyorsunuz. Eric’le 2002’de yaptığım son röportajıda muhteşem otobiyografisi İlginç Zamanlar hakkında konuşmuştuk. O günden bu güne dünya değişti. Küresel kriz 2007’den günümüze kadarki süreçte dünya ekonomisini sarsarken tartışmaların konusunu ve söylemleri de değiştirdi.

Ansızın, Marks’ın “kapitalizmin istikrarsızlığı” eleştirisi tekrardan insanları etkilemeye başladı. 2008 güzünde borsalar çakılırken Times [Marks için] “O geri döndü!” başlığını attı, bankalar kamulaştırıldı ve Sarkozy gibi bir insan bile Das Kapital’i okurken fotoğraflandı. Marks’a olan ilgi o denli arttı ki, Das Kapital Almanya’da en çok satanlar listesine girdi. Papa 16. Benedict Marks’ın muhteşem analitik yeteneğine hayran kaldığını söyledi. Kısaca, 20. yüzyılın gulyabanisi Marks kampüslerde, kütüphanelerde ve yazı işleri masalarında tekrardan dirildi.

Böyle bir atmosfer Eric’in Marks hakkındaki en iyi makalelerini, Marksizm üzerine yazılan yeni materyallerle birlikte tek ciltte toplayan yeni kitabını yayınlaması için idealdi. Bunca yılın ardından, Hobsbawm için Marks ve ardıllarıyla (kitapta Gramsci’nin anlamı üzerine bölümler de var) ilgili çalışmak hâlâ önemli bir görev.

Fakat Eric de değişti. Noel’de düşüp kendini incitti ve artık 93 yaşında olmanın fiziksel zorluklarını yaşıyor. Ancak kendisinin, ve eşi Marlene’in esprileri, misafirperverlikleri, siyasi zekası ve açık görüşlülüğü bu yaşlanmadan hiç etkilenmemiş gibi. Eric, önündeki kahve masasında iyice okunmuş bir Financial Times ile, Brezilya’da Lula’nın halk tarafından benimsenme oranından Batı Bengal’deki Komünist Parti’nin karşılaştığı ideolojik zorluklara ve Endonezya’nın 1857 küresel krizinden etkilenmesine kadar bir çok konuda akıcılıkla konuştu. Küresel hassasiyetlerin farkında olan geniş görüşlü bir insan olması hem yaptığı işlerin etkisini arttırıyor, hem de siyasete ve tarihe etkisine katkı sağlıyor.

Marks, materyalizm ve serbest piyasa karşısında insan onurunu korumak için gösterilen mücadeleler hakkında bir saat konuştuktan sonra Hobsbawm’ın –zamanında Karl ve Friedrich’in sokaklarında dolaştığı – Hampstead’deki evini terkederken 20. yüzyılın en önemli dehalarından birinden onur verici bir özel ders almış gibi hissediyordum. Ve bu deha 21. yüzyıla da aynı eleştirel gözle bakmaya kararlı gözüküyor.

TH: Bu kitabın özünde bir intikam duygusu var mı? Karl Marks’ın zamanında önerdiği çözümler artık geçerliliğini yitirmiş olsa da Marks kapitalizmin doğası hakkında doğru soruları soruyordu. Ve kapitalizmin son 20 yıldaki değişimi  ve bugün aldığı hal, Marks’ın 1840’lardaki öngörüleriyle örtüşüyor, değil mi?

EH: Kesinlikle. Marks’ın günümüzde tekrar popülerleşmesinin nedeni günümüzde dünya düzeninin nasıl olacağını 1848’de kimsenin öngöremediği bir şekilde öngörmesidir. Bu durum, bir çok yeni gözlemcinin dikkatini Marks’a çekmiştir – ironik bir şekilde sol gruplardan önce işadamlarının ve ekonomistlerin. Bu durumun bir benzerini de Komünist Manifesto’nun yayınlanmasının 150. yıl dönümünde gözlemlemiştim. Sol partiler 150. yılı kutlamak konusunda isteksizken United Airlines uçak dergisine Manifesto ile ilgili birşeyler koymak istiyordu. Ardından George Soros, kendisiyle bir öğle yemeği yerken bana “Marks hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu. Çoğu konuda anlaşamasak da “Bu adamda kesinlikle bir şeyler var” dedi.

“MARKS GÜNÜMÜZÜ ÖNGÖRMÜŞTÜ”
TH: Soros gibi insanların Marks’ı sevmesinin nedeni, onun kapitalizmin bütün enerjisini, ikonoklazmını ve potansiyelini muhteşem bir şekilde anlatması mı? United Airlines’la uçan CEO’ların ilgisini çeken kısım da bu mu?
EH: Bence bu tip insanların ilgisini çeken şey Marks’ın küreselleşmeyi, hatta zevklerin ve diğer şeylerin de küreselleşmesini içeren evrensel bir küreselleşmeyi öngörmüş olması. Daha zeki olanların ilgisini, onun kapitalizmin sürekli kriz üreteceğini öngörmüş olması da çekmişti. 1990’lardaki küresel kapitalist ideolojiye göre kapitalizm artık kriz üretmeyecek bir sistem olarak tanımlanıyordu, ve buna inanmış ekonomistlerin şimdi Marks’ın haklı olduğunu farketmeleri çok önemli. Bu insanlar iktisadı dalgalanmaların artık bittiğine inanmışlardı.

“60’LARDA KAPİTALİZM İNSANCILDI”

1970’lerden itibaren Chicago ve diğer üniversitelerde gelişen düşünceler, ve bunların etkisiyle 1980’lerde Thatcher ve Reagan’ın izlediği politikalar kapitalizmin arkasındaki serbest piyasa prensibini patolojik bir şekilde deforme etti: ekonomi tamamen serbestleşmeli, devlet ve kamu sektörü tamamen reddedilmeli ve ekonomiye hiç bir şekilde müdahale edilmemeli düşüncesi oluştu – ki 19. yüzyıldaki vahşi kapitalizm döneminde bile ekonomi bu şekilde değildi, ABD’de bile. Bu değişim, kapitalizmin en başarılı şekilde işlediği 1945-70 döneminde uygulanan politikalara çok zıttı, ve gördüldüğü gibi başarısız oldu.


TH: “Başarılı”dan kastınız savaş sonrası dönemde insanların hayat standardının yükselmesi mi?
EH: “Başarılı”dan kastım hem şirketlerin kâr etmesi hem de toplumun siyasal açıdan istikrarlı olması ve sosyal politikalardan tatmin olması. İdeal olandan uzaktı, ama en azından insani bir tarafı olan kapitalizmdi.

“SOVYETLER’İN ÇÖKMESİYLE MARKSİZM’İ DAHA İYİ İNCELİYORUZ”

Karl Marx

TH: Sizce Marks’a olan ilginin yeniden canlanmasında Marksist-Leninist devletlerin sona ermesinin de bir etkisi var mı? Leninist gölgenin çekilmesiyle beraber Marksçı yazıların özüne inmek kolaylaştı mı?
EH: Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle beraber kapitalistler korkmayı bıraktı ve hem onlar hem de biz sorunun özüne, tutkularımız tarafından körleştirilmeden, çok daha dengeli bir şekilde bakabildik. Ancak esas olay, neo-liberal küresel ekonominin istikrarsızlığının yüzyılın sonlarına doğru iyice belirginleşmesiydi. Küreselleşmiş ekonomi, küresel kuzey-batı diyebileceğimiz Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri tarafından yönetilmekteydi ve ultra-ekstem serbest piyasa ilkesini onlar dayattı. İlk başlarda bu sistem en azından kuzey-batı ekonomilerinde iyi işliyor gibi gözüküyordu ama çok zaman geçmeden küresel ekonominin çevre bölgelerinde büyük depremler yarattı. Latin Amerika’da 80’lerde finansal kriz oluştu, ardından 90’ların başında Rusya ekonomisi yıkıldı. Yüzyılın sonlarına doğruysa Rusya’dan Güney Kore’ye, Endonezya’ya ve Arjantin’e uzanan bir küresel çöküş başladı. Bu durum, insanları sistemde daha önce hiç farkedilmeyen temel bir istikrarsızlık sorunu olduğunu düşünmeye sevketti.

TH: 2008’den beri yaşamakta olduğumuz krizin bir kapitalizm krizi değil, ABD, Avrupa ve Britanya’daki finans sistemlerinin krizi olduğunu söyleyen bir akım da mevcut. Bu esnada Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den oluşan BRIC ülkeleri ekonomilerini gittikçe daha da kapitalistleşen bir modelle büyütmeye devam ediyor. Yoksa bu ülkelerde 90’larda yaşlanan büyük krizlerin dalgaları kuzey-batı ülkelerine yeni mi ulaşıyor? 2008 krizinin kökeni bu olabilir mi?
EH: BRIC ülkelerinin gerçek yükselişi son 15-20 yıllık bir olay. O yüzden krizi bir kapitalizm krizi olarak görebiliriz. Öte yandan, neo-liberallerin ve serbest piyasa yanlılarının savunduğu gibi kapitalizmin tek bir halinin olduğunu düşünmek riskli bir yaklaşım. Kapitalizm, Fransa’nın devlet müdahaleci kapitalizminden ABD’nin serbest piyasa kapitalizmine kadar geniş bir olasılıklar yelpazesinin oluşturduğu bir ailedir. Bu yüzden BRIC ülkelerinin büyümesiyle kuzey-batı kapitalizmini bir tutmak hata olur. Piyasayı ultra serbest hale getirme fikrini sadece Rusya değiştirmeden ithal edip denedi, ve sonucu da hepimizin hatırladığı gibi trajik bir çöküş oldu.


“MARKS’IN SİYASAL PROJESİ YOKTU”
TH: Krizin siyasi sonuçlarına dikat çektiniz. Kitabınızda Marks’ın klasik eserlerinden günümüz için kapsayıcı bir siyasal program çıkartılması inadını bırakmış gözüküyorsunuz. Peki bir siyasal bir proje olarak Marksizm nereye gidiyor?
EH: Marks’ın politik bir projesi olduğunu düşünmüyorum. Siyasi açıdan baktığımızda Marksçı program, çalışan sınıfın sınıf bilincine ulaşarak örgütlenmesi ve siyasette güç elde etmek için mücadele vermesinden ibarettir. Marks ütopyalardan hazzetmediği için bu noktalardan sonrasını muğlak bırakmıştır. Paradoksal olarka, yeni partiler ellerinde yol gösteren bir model olmadığı için doğaçlama bir şekilde siyaset yapmak zorunda kaldılar. Marks’ın yazdıkları basit bir kamu mülkiyetinden öteye yol göstermeyen, partilere ve bakanlara yol haritası olamayacak şeylerdi.  Bence, 20. yüzyıl sosyalistleri ve komünistlerinin kafasındaki yönetim şekli, Birinci Dünya Savaşı’nın devlet tarafından yöneldirilen savaş ekonomisi modeliydi. Bu model tamamen sosyalist değildi, ancak kamulaştırmanın nasıl işleyebileceğine dair bir kılavuzdu.

“SOLCULAR KAPİTALİZMLE BARIŞIK”
TH: Marksistlerin veya sosyal demokratların, krizi siyasal açıdan kendi argümanlarını kuvvetlendirmek için kullanamamaları sizi şaşırttı mı? Sizin en beğendiğiniz partilerden biri olan İtalya Komünist Partisi’nin ölümünün üzerinden 20 yıl geçmişken, solun Avrupa’da ve ötesindeki hali sizin canınızı sıkıyor mu?

EH: Tabi ki. Aslında benim kitabımda göstermeye çalıştığım şey de, Marksizm’in krizinin sadece Marksizm’in devrimci kanadının değil aynı zamanda sosyal demokrat kanadının da krizi olduğu. Yeni küresel ekonominin son durumu sadece Marksizm-Leninizm’i değil, çalışan sınıfın ulus devletleri üzerinde baskı kurmasını sağlayan sosyal demokrat reformizmi de öldürdü. Küreselleşmeyle birlikte devletlerin bu baskıya cevap vermesi ve bu baskıdan etkilenmesi azaldı. Solcular da geri çekilerek “Bakın, kapitalistler aslında iyi iş yapıyor, biz de onların kâr etmelerine izin verip bu kârdan faydalanmaya bakalım” demeye başladı.
Bu düşünce sistemi, kârın bir kısmı refah devleti yaratmak için harcanırken işliyordu, ancak 1970’lerden itibaren bu sistem çalışmayı bıraktı. O zamandan beri Blair ve Brown’un düşünce sistemi egemen oldu sola: “Bırakalım onlar maksimum seviyede kâr etsin, biz de bu kârdan halka da birkaç damla düşmesini umalım”.

TH: Yani “iyi zamanlarda kârlar yüksekse, sağlık ve eğitime yeterli yatırım yapılabiliyorsa pek bir şeyi sorgulamayız” gibi bir Faustçu pazarlıktan bahsedebilir miyiz?
EH: 
Evet, kesinlikle. Ancak bu sadece hayat standartları yükseliyorsa geçerlidir.

TH: Şimdi de kârlar düşerken çözüm bulmakta zorlanıyoruz o zaman.

EH: Artık batı ülkelerinin ekonomisi çok farklı olacak. Ekonomilerin boyutu genellikle sabit kalacak ya da küçülecek, işte bu yüzden reform talepleri artacak.

“ENDÜSTRİYEL İŞÇİ SINIFI YOKOLDU”
TH: Sosyal demokrat siyasetin temeli olan bilinçli ve tanınabilir bir kitlesel işçi sınıfının sona ermesi de solun bir başka problemi mi sizce?

EH: Tarihi açıdan baktığımızda evet. Sosyal demokrat hükümetler ve reformlar hep işçi sınıfı partilerinin çevresinde oluşurdu. Bu partiler nadiren tamamen işçi sınıfı üyelerinden oluşurdu. Her zaman belirli ittifaklar olmuştur: bazı liberal veya solcu entelektüellerle, kültürel, dînî ve diğer azınlıklarla ittifaklar kurulmuştur. Her ülkenin işçi sınıfının ve fakirlerinin mücadelesi farklı olduğu için ülkeden ülkeye değişir bu durum. İşçi sınıfı, ABD dışındaki ülkelerde 1970’lerin sonlarına kadar, kitlesel ve teşhis edilebilir bir blok olarak kalmıştır. Bu ülkedeyse endüstrisizleşmenin hızı hem işçi sınıfının boyutunu hem de sınıf bilincini büyük ölçülerde etkilemiştir. Günümüzde de endüstriyel işçi sınıfı hiç bir ülkede güçlü bir yapılanmaya veya toplum üzerinde büyük bir etkiye sahip değil.

“İŞÇİ SINIFI İSKELETİ OLUŞTURABİLİR”

Şu anda yapılabilecek şey ise çalışan sınıfların, eskiden de olduğu gibi, daha geniş bir toplumsal değişim hareketinin istkeletini oluşturması. Bunun güzel bir örneği Brezilya’dır. 19. yüzyıl İngiltere İşçi Partisi’nin klasik örgütlenmesi gibi, sendikalar, işçiler, fakir kesimler, entelektüeller, ideologlar ve sol kanattan farklı kesimler muhteşem bir solcu hükümet koalisyonu oluşturmuş durumda. 8 yıllık hükümetin ardından devlet başkanı hâlâ halkın yüzde 80’i tarafından destekleniyorken bunun başarışısz olduğu da söylenemez. Bugün, ideolojik açıdan en rahat hissettiğim yer Latin Amerika. Çünkü o bölge, halkın  19. ve 20. yüzyılın Marksist, sosyalist ve komünist diliyle siyaset yaptığı tek bölge olarak kalmış durumda.

TH: Sizin çalışmalarınızda, entelektüellerin Marksist partilerde çok büyük öneme sahip olduklarını görüyoruz. Günümüzde de kampüslerde büyük bir hareketlenme var. Sizin kampüsünüz olan Birkbeck’teki gibi öğrenciler yürüyüşler ve mitingler yapıyor. Naomi Klein ve David Harvey’in çalışmaları, ve Slavoj Zizek’in performanslarında da büyük bir coşku görüyoruz. Günümüzün bu Marksist entelektüelleri sizi de heyecanlandırıyor mu?
EH: Büyük bir değişim olup olmadığından emin değilim ancak hükümetin bütçe kesintilerinden sonra öğrencilerde bir radikalleşme olduğu aşikar. Bu pozitif bir gelişme. Negatif tarafa gelecek olursak… 68’de öğrencilerin kitlesel radikalleşmeleri büyük değişimlere yol açmamıştı. Yine de, genç erkeklerin ve kadınların kendilerini solda hissetmeleri, yapabilecekleri tek şeyin borsada bir iş bulmak olduğunu düşünmelerinden iyidir.

“KAMPÜSLERDEKİ HAREKETLENMEDEN UMUTLU DEĞİLİM”

TH: Bunda Harvey ve Zizek’in bir katkısı oldu mu sizce?
EH: Bence Zizek iyi bir performansçı. Onda insanların ilgisini çeken karakteristik bir provakasyon elementi olduğunu düşünüyorum, ancak Zizek’i okuyan insanların solun problemlerini yeniden düşündüklerini de zannetmiyorum.

TH: Şimdi de batıdan doğuya gidelim. Kitabınızdaki en önemli sorulardan bir tanesi Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) kendini geliştirip dünya sahnesindeki yeni yerine göre tepkiler verip veremeyeceğiydi.
EH: Bu büyük bir muamma. Komünizm gitti, ancak komünizmin önemli bir elementi olan, komünist partinin halkı yönlendirmesi Asya’nın bir köşesinde kaldı. Bu nasıl işliyor? Bence Çin’de durumun olası istikrarsızlığına dair yüksek bir bilinç var. Muhtemelen, toplumda hızla büyüyen entelektüel orta sınıfa ve nüfusun eğitimli sektörlerine – ki bu nüfus yüz milyonlarla ölçülen bi nüfus – yer açma eğilimi var. Ayrıca ÇKP’nin teknokratik bir liderliğe kaydığını da görüyoruz.

“KOMÜNİZM GİTTİ, BİR KISMI ÇİN’DE KALDI”
Ama bütün bu gelişmeleri nasıl bir araya toplayabiliriz, ben de bilmiyorum.  Varolan hızlı endüstirileşme ile işçi hareketlerinin büyüyebileceğini söyleyebiliriz, ancak ÇKP’nin bünyesinde bu işçi hareketlerine ne kadar yer ayıracağını, ya da bu hareketleri Tiananmen Meydanı olayları gibi kabul edilemez bulup bulmayacağını kestirmek güç.

TH: Biraz da buradaki, Britanya’daki siyasetten bahsedellim. Günümüzdeki koalisyon hükümeti hakkındaki görüşleriniz nedir? Finansal ortodoksluk, harcamaların kısılması, gelir dağılımındaki adaletsizlikler bana 1930’ların atmosferini hatırlatıyor. Siz bu durumu nasıl okuyorsunuz?

EH: Bütçe açığını kapatmak bahanesiyle yapılan bu kesintilerin arkasında emeklilik sistemi, refah devleti, eğitim sistemi ve hatta sağlık sistemi gibi varolan düzenleri yıkmaya ve özelleştirmeye dair sistematik ideolojik talepler olduğunu düşünüyorum. Bu talepler Muhafazakarlar’ın ve Liberaller’in manifestolarında henüz yer almasa da, hükümet beklenenden çok daha sağcı politikalar izlediğini görüyoruz.

“BEŞİKTEN MEZARA REFAH HERKESİN HAKKI”

TH: Peki buna İşçi Partisi nasıl bir tepki göstermeli?
EH: İşçi Partisi, aylarca yeni liderini seçmeye uğraştığı için seçimlerden beri etkili bir muhalefet yapamadı. Bence İşçi Partisi, son 13 yıllık iktidarının aslında günümüzdeki kaosa yolaçan bir çöküş dönemi olmadığını, aslında eğitim, sağlık ve kültür açısından önemli iyileştirmelerinin yapıldığı bir dönem olduğunu vurgulamalı. Beşikten mezara kadar refah içinde yaşamanın herkesinin hakkı olduğunu savunmalı.

TH: Ralph Miliband’i tanıyordunuz. Sizce Ralph, oğulları arasındaki parti liderliği rekabetini ve Ed’in parti lideri seçilmesini nasıl yorumlardı?

EH: Bence bir baba olarak kesinlikle gurur duyardı. İki oğlundan da daha solda olurdu. Ralph ömrünü İşçi Partisi’nden ve parlamentoya girmekten uzak durmaya adamıştı, gerçek bir sosyalist partinin kurulmasını umuyordu. Ralph nihayet İşçi Partisi’yle barıştığında Parti en işlevsiz zamanı olan Bennite dönemindeydi, ve pek bir faydası olmadı. Yine de bence Ralph oğullarından şu ana yaptıklarından çok daha radikal şeyler yapmalarını umut ederdi.

“KİTABIM 20. YÜZYIL MARKSİZMİNİN ÖZETİ”
TH: Kitabınızın adı Dünya Nasıl Değiştirilir (How to Change the World). Son paragrafta “kapitalizmden kurtulabileceğimiz düşüncesi bana hâlâ mantıklı geliyor” diyorsunuz. Bugün hâlâ yazıyor, çalışıyor ve düşünüyor olmanızı sağlayan şey bu umudun azalmaması mı?

EH: Bugünlerde azalmamış umut diye bir şey kalmadı. Dünya Nasıl Değişir, doğrudan Marksist hareketten evrilmeyen dünya genelindeki sosyal demokrat partileri, işçi partileri ve benzer partileri de dikkate alarak, Marksizm’in 20. yüzyılda yaptıklarının özetini anlatan bir kitaptır. Aynı zamanda Rus Devrimi’ni ve onun sonuçlarını da ayrıntılı bir şekilde anlatır. Büyük değişimlere ilham veren silahsız peygamber Marks’ın etkisi de yadsınamaz.
21. yüzyılın temel problemlerinin çözümünü ne “tamamen serbest piyasa” ne de “tamamen liberal demokrasi” sağlayabilir. Bunların çözümü için farklı bir kombinasyona, özel ve kamunun, devlet hamlelerinin, kontrolün ve özgürlüğün daha değişik bir karışımına ihtiyacımız var.
Bu karışıma ne denir bilmiyorum. Ama kapitalizmden daha farklı bir şey olabilir, en azından bu ülkede ve ABD’deki kapitalizmden.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Siyonistler Arapları Nazilerle Bir Göstermeye Çalışıyor

Arwa Aburawa
Yazar hakkında: Arwa Aburawa Birleşik Krallık’ta yaşayan, Orta Doğu, çevre ve bir çok toplumsal konuda yazılar yazan bağımsız bir gazetecidir. arwafreelance.wordpress.com adresinden ulaşılabilir.
Çeviri: Onur Erem
1 şubat 2011
 

Londra Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu Profesörü Gilbert Achcar, son kitabı Araplar ve Yahudi Soykırımı’da Arap dünyasının Holokost ile olan karmaşık ve bazen de çelişkili ilişkisini inceliyor. Filistin’deki İsrail işgaline odaklanan Achcar, bütün Arapları anti-semitik ve Holokost’u reddeden bir topluluk olarak gösteren Siyonist görüşün üzerine giderken, Arap`dünyasında Holokost’un olmadığını iddia eden veya bu olayı sevinçle karşılayan kesimleri de eleştirmekten çekinmiyor. The Electronic İntifada’da da yer almış Arwa Aburawa Achcar ile son kitabı hakkında konuştu:


Arwa Aburawa

»Arwa Aburawa: Kitabınız Arap dünyasının Holokost’a karşı olan tavrını Hitler döneminden günümüze kadar inceleyen muazzam bir girişim. Sizi bu kitaba yazmaya sevk eden dürtü neydi?
Gilbert Achcar: Katıldığım çeşitli konferanslarda bu konuyla karşılaştım ve Arapların Holokost, anti-Semitizm ve Nazizm ile ilişkilerinin son derece çarpık bir şekilde algılandığını fark ettim. Özellikle son bir kaç yılda literatürde Arapların ve Müslümanların Nazi kafalı ve tarih boyunca Nazileri desteklemiş insanlar olarak betimlenmeye başladığını gözlemledim. İşte bu yüzden bu kitabı yazmaya karar verdim. Araştırmama ilk başladığımda bu araştırmayı bir kitaba dönüştürme niyetim yoktu ancak konuyu araştırdıkça böylesine derin bir konuyu etraflıca inceleyebilmek için hacimli bir kitaba ihtiyaç duyduğumu fark ettim. Araştırmamı bitirdiğimde ortaya Arapların ve Filistinlilerin tarihteki gerçek tavırlarını betimlediğini iddia eden Siyonist ve pro-Siyonist anlatının etraflı ve eleştirel bir incelemesi çıktı.

 

Arapların ve Filistinlilerin Siyonist tasvirinin yapısal çözümlemesini yaparak aynı zamanda, Arapların Siyonist anlatıya boyun eğen, veya bu anlatıyı anti-Semitik tiplemenin gerici tavırlarını benimsemek aracılığıyla içselleştiren öz-temsiliyetini defetmek istedim. Yani bu kitap Arap ve Filistin imgelerini bu tür saptırmalara karşı korumaya olduğu kadar Arap toplumunun daha doğru bir temsilinin yaratılmasına da katkıda bulunuyor.

»Kitabınızın ana argümanı Arap dünyasının Holokost’a ve anti-Semitizm’e karşı tavırlarının – Araplar hakkındaki yaygın klişelerin aksine – oldukça karmaşık ve çelişkili olduğu, ve bu tavırların tarih boyunca değiştiği. Arap dünyasının Holokost’a karşı tavrını etkileyen ana siyasi hareketler ve figürler nelerdir?

Gilbert Achcar

Arap dünyasının Siyonist anlatısı, bütün bu mesele boyunca sıklıkla karşımıza çıkan, zamanında Nazilerle de işbirliği yapmış Kudüs Baş Müftüsü Muhammet Emin el-Hüseyni’ye odaklanmıştır. Ancak bu konuda birbirinden farklı tarih kaynakları var. Arap dünyasının, özellikle de entelektüel elitin Nazizm’e ve Hitler’in yükselişine ilk tepkisi çok eleştireldi. Nazizm totaliter, ırkçı ve emperyalist bir fenomen olarak algılanıyordu. Hem liberaller, ya da benim deyimimle liberal batılılaşmacılar (batı liberalizminden etkilenenler), hem de Marksistler ve solcuların milliyetçi kanadı Nazizm’i emperyalizmin başka bir formu olarak görüp bu ideolojiyi kabul edilemez buldular. Aslında Arap dünyasındaki ideolojik akımlar içerisinde, batılı anlamda anti-Semitizm ile sağlam ilişkiler içerisine giren tek ideolojik akım İslami köktendinciliktir – bütün İslamî hareketler değil, sadece İslam’ın en gerici yorumlamasını yapan akımlardır. Bu akımlar, İsrail’in Filistin’de yaptıklarına bir tepki olarak anti-Semitizmi benimsemişlerdir.
Ancak, İslamî köktendincilik Arap dünyasındaki akımlardan sadece bir tanesidir, ve eğer Arapların İkinci Dünya Savaşı sırasındaki tutumlarının genel karnesine bakacak olursak, onların baskın bir şekilde Müttefikler yanında yer aldığını görürüz. Müftü’nün Avrupa’daki varlığına ve Araplarla Filistinlileri sürekli Naziler ve İtalyan Faşistlerle işbirliği yapmaya çağırmasına rağmen bu çağrıların çok az karşılık bulduğunu, genelde kimsenin onu dinlemediğini görüyoruz. Bu durum, bize Müftü’nün Arap dünyasındaki etkisinin ve güvenilirliğinin ne kadar az olduğunu gösteriyor. Ayrıca tarih kayıtlarına baktığımızda Britanya ve Fransa birliklerine katılan Arapların, Alman ve İtalyan birliklerine katılan Araplardan çok daha fazla olduğu ortaya çıkıyor. İşte bütün bunlar, Arapların İkinci Dünya Savaşı’nda Nazileri desteklediğini ve anti-Semitist olduğu iddialarının ve bu imajın yalan olduğunun kanıtıdır.

»Araplar ve Holokost’la olan ilişkileri hakkında konuşurken Müftü’den bahsetmeden geçemeyeceğimiz anlaşılıyor. Peki onun Holokost’taki rolü nedir, Nazi’lerin savaş suçlarındaki suç ortaklığı ne seviyededir?
Öncelikle vurgulamamız gereken şey, el-Hüseyni’ye Araplardan çok Batı literatürü ve Siyonist anlatının ilgi göstermesidir. Arap dünyasında neredeyse unutulmuş olan bu isim hakkında Batı’da sürekli yeni kitaplar çıkmaktadır. Batıda, Siyonist ve Siyonist yanlısı kaynaklardan beslenerek Müftü’yü kullanan koca bir endüstri var, ve bu endüstrinin amacı Arapları Nazileştirmek. İçinde bulunduğumuz İslamofobi çağında, Müftü’nün imgesi üzerinden tüm Müslümanları olmasa bile en azından Arapları Nazileştirmeye çalışıyorlar.
Aslında tarihi gerçeklere baktığımızda el-Hüseyni’nin 1937 yılına kadar Britanyalı efendilerine iyi hizmet edebilmek için elinden geleni yaptığını, Filistin ulusal mücadelesinin yükselişini bastırmaya ve bu hareketin Britanyalı efendileriyle çatışmasını engellemeye çalıştığını görüyoruz. Müftü 1937’de Britanya ile olan ilişkilerini kesti ve 1941’de Avrupa’ya sürgüne gitti. İki faşist rejim tarafından 1945’e kadar desteklenen Müftü, bu devletlerin başkentleri olan Roma ve Berlin’de yaşadı. Kendisi radyolarda yaptığı konuşmalarda ve yazdığı yazılarda anti-Semitik Nazi argümanlarını yeniden üreterek Müslüman dünyasına yapılan propagandanın bir aracı olarak kullanıldı. Kendisi de İslami köktendincilik akımından olduğu için yüksek derecede Yahudi düşmanlığı içeren söylemlerde bulunuyordu.
Burada can alıcı nokta, Müftü’nün 1943’te Yahudilere yapılan soykırımı öğrendikten sonra bile şiddetli anti-Semitik söylemine devam etmesidir. Milyonlarca Yahudi’nin öldürülmesi, onun söylemini gözden geçirmesine neden olmamış, hatta söylemini daha da sertleştirerek Yahudilere hakarete varan sözler sarf ettirmişti. Kendisi felaket bir soykırım işlediğini bilmesine rağmen, tarihteki en büyük insanlık suçlarından birini işleyen bir rejimi desteklemiştir, ve bu da onu bir suçlu yapar. Müftü yaptıklarıyla yetinmemiş, Alman yandaşı hükümetlere mektuplar yazarak Yahudilerin Filistin topraklarına gitmesine izin vermemelerini, hatta onları Polonya’daki toplama kamplarına yollamalarını söylemişti. Açıkça gözüküyor ki, Müftü ülkesinin liderleri olarak halkının çıkarları için savaşan ve bu mücadelede Naziler ile işbirliği yapmak zorunda kalmış bir figür değil, doğrudan Yahudi düşmanı olan bir İslamî köktendincidir. İşte bu, onun kınanmasını gerektiren bir suçlu olduğunu gösteriyor.

»Kitabınızda Nazizm’in Arap dünyasında yandaş bulamadığını söylüyorsunuz. Nazilerin, Arapların kolonici düşmanı olan Fransızlar ve İngilizlerin düşmanı olduğunu da hesaba katarsak, neden Arap dünyasında destek bulamadılar?
Naziler, Arap ülkelerine kıyasla Batı ülkelerinde daha çok destekçi bulmuşlardır, ABD ve İngiltere’de bile. Bunun bir nedeni, faşist İtalya’nın Libyalılara uyguladığı zulümdür. Bu zulmün sonucunda faşist güçlerin, Britanya ve Fransa’dan çok daha kötü bir kolonici güç olduğu algısı oluştu. Ayrıca Araplar İkinci Dünya Savaşı’nı, dünyayı paylaşmaya çalışan emperyalist güçler arasındaki bir çatışma olarak görüyordu. Arapların büyük bir kısmı savaş boyunca tarafsız kalarak bölgedeki emperyalist güçlerin zayıflaması sonucunda gerçek bağımsızlıklarını elde etmeyi umuyordu. Yani “düşmanımın düşmanı” şeklinde bir yaklaşım ile Nazilere destek verilmedi.
Tabii ki, bu kitap Batı’daki egemen Siyonist anlatının tam karşıtını yaratarak bütün Arapları anti-faşist ilericiler olarak betimlemiyor. Kitabımın amacı bu değil. Kitabı okuyan herkes, Araplardan da sözümü esirgemediğimi, yanlış hareketlerini saklamadığımı, özellikle de Müftü gibi kınanması gereken şahsiyetleri kınamadan geçmediğimi ve Arapları objektif bir şekilde ele aldığımı görecektir. Öte yandan, Müftü’nün Arapların ve Filistinlilerin gerçek temsilcisi olduğunu ve onların kolektif isteklerini yansıttığını iddia eden iftiralara da değer vermedim. Siyonist propagandaya baktığımızda Müftü el-Hüseyni’nin Nazi rejiminin en önemli figürlerinden olduğu gibi saçma bir portre çıkıyor. El-Hüseyni’nin Nazi rejimine katkısı, binlerce üst rütbeli Nazi lideri, bürokratı ve askeri yöneticisinin yanında dikkate bile alınmayacak kadar ufaktır.

»Eğer Müftü Arap halkını temsil etmekten bu kadar uzaksa, neden Arap dünyası ve Holokost’a yaklaşımıyla ilgili anlatının merkezine oturtulmaya çalışılıyor?
Siyonist hareketin, İkinci Dünya Savaşı’na kadar Filistin’in işgaline dair sadece dini ve koloniyel gerekçeleri vardı. Nazilerin Yahudilere yaptıkları bu durumu değiştirdi. Ancak o zaman da Arap dünyası “Yahudilere yapılanları kınıyoruz, ancak Avrupalıların yaptıklarının cezasını neden Araplar ve Filistinliler ödesin ki?” dedi. Yahudiler, İkinci Dünya Savaşı bittiğinde Filistin’e kurdukları devletin kalıcılaşması için savaşın galiplerinden destek almaları gerekeceğini biliyordu. Galip devletlerin gözündeki Arap algısını değiştirerek, bütün Arapları Nazi rejimini destekleyen insanlar olarak betimlediler. Böylece, Arapların “bunun cezasını niye biz ödeyelim?” sorusuna “çünkü siz Nazi rejimini desteklediniz, Holokost’ta sizin de parmağınız var” cevabı verilmeye başlandı.
Bu argümanın işleyişini İsrailli tarihçi Benny Morris’in 2004 yılında verdiği ve açıkça ırkçı olan röportajda görebiliriz. Morris bu röportajda 1948’de yaşananlarla ilgili “Araplar ve Filistinliler tarafından soykırıma uğramamak için etnik temizlik yapmak zorundaydık” diyor. Araplara karşı tutumlarını haklı çıkarmak için onları Nazilerden farksız bir şekilde betimliyorlar. Bu düzenin günümüze kadar geldiğini görebilirsiniz. 2006’de Lübnan’daki acımasız savaş nasıl aklandı? Hizbullah, Nazi olarak betimlendi. Peki ya Gazze’de 2008-2009 dönemindeki vahşet? Bu sefer de Hamas Naziler gibi betimlendi.

»Kitabınızda Arap dünyasının Holokost’la ilişkisinin karmaşıklığını başarılı bir şekilde anlatırken Holokost’u inkâr eden akımları da göz ardı etmiyorsunuz. Arap dünyasında Holokost’un inkârı neden ve nasıl oluştu?
Öncelikle Arap dünyasındaki Holokost inkârının Almanya’dakiyle bir olmadığını vurgulamak gerekir. Almanya’da insanlar bu soykırımı bütün yönleriyle bilme fırsatına sahip oldukları için, inkâr ancak derin anti-Semitizm’de kendine yer bulur. Filistin’de ise, Holokost kendi tarihleriyle doğrudan bir ilişkisi olmayan tarihsel bir olgu. Dolayısıyla bazı insanlar, İsrail’in Holokostu kullanarak agresif tutumunu meşrulaştırmasını açıklamak amacıyla, Holokost’un gerçekten olmadığını, ya da Siyonistler tarafından Batı güçlerini ikna etmek için abartıldığını iddia ediyorlar. Bu iddia ile Batı ülkelerinin, özellikle de AB’nin İsrail’e verdiği koşulsuz desteği de açıklamaya çalışıyorlar. Tabii ki, bu iddia son derece basit ve aptalca. Bu yüzden ben bu argümana “aptalların anti-Siyonizm’i” diyorum.
Holokost inkârı çoğu durumda, İsrail devletinin askeri şiddeti ve üstünlüğünün altında ezilen insanların çok zayıf ve aptalca bir protesto yöntemi. Bu yüzden İsrail’in her şiddet olayından sonra Holokost inkârı tutumu da artıyor. Filistinlilerin yaşadığı insafsızca şiddet göz önüne alınarak, bir kısım Filistinlinin yanlış yönlendirilmiş görüşleri bu bağlam içerisinde yargılanmalı. Beyazların siyahlara uyguladığı şiddetin ve ırkçılığın sonucunda buna tepki olarak siyahlarda da benzer akımların oluşması gibi Almanya’daki durum ile Filistin’deki durum da aynı seviyede değerlendirilemez.
Son olarak, Arap dünyasında herhangi bir bağlamda Holokost inkârı bulunsa dahi, bu inkâr, Arapların sorumlu olmadığı bir şeyin inkârıdır. Bu inkardan çok daha vahim olan şeyler vardır, İsrail devletinin resmi olarak Nakba’yı (Filistin’de Araplara karşı yürütülen etnik temizlik) reddetmesi gibi. Bu durum, devletin kendi işlediği bir suçu reddetmesidir. Neyse ki, Nakba bir soykırım değildi, bu açıdan Holokost ile karşılaştırılamaz bile, ama yine de bir insanlık suçuydu, ve dahası Nakba hâlâ bitmedi. O dönemdekine benzer baskılar hala devam ediyor. Sonuç olarak, İsrail devletinin bu gerçekliği ve etnik temizlikteki sorumluluğunu reddetmesi, Filistinlilere hâlâ zulmetmesi, Arapların ya da Filistinlilerin Holokost inkârından çok daha vahimdir.

»Holokost’un İsrail devleti tarafından siyasi kazanımlar adına sömürüldüğü beyanatı, dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi gereken bir açıklama. Buna katılıyor musunuz?
Tabii ki. İsrail devleti ve İsrail siyasetçilerinin Holokost’u utanmazca kullanarak duruşlarını haklı çıkarmaya çalıştıkları gün gibi ortada. Daha da kötüsü ise İsrail hükümetinin savaş suçları ve insanlık suçları işleyip (kendisi de Yahudi ve Siyonist olan Yargıç Goldstone tarafında da tescillenmiştir) bunları Holokost sayesinde aklamaya çalışmasıdır. Holokost – Arap dünyasında çoğu kişi bu gerçeği tam olarak kavrayamamıştır – Yahudilerin ya da Siyonist hareketin bir malı değildir. Hatta Siyonist hareketin Holokost mağdurları adına konuşma meşruiyeti de yoktur, çünkü tarihi kayıtlara baktığımızda Siyonist hareketin Holokost sırasında mağdurları kurtarmaya çalışmaktan çok Yahudi devleti kurulmasına öncelik verdiğini görüyoruz.
Holokost, 20. yüzyılın en büyük trajedilerindendir ve bize etnik ayrımcılık ve ırkçılığın tehlikesi hakkında evrensel dersler verir. Bu derslerden çıkaracağımız sonuç ile Siyonist devlete ve Filistinlilere yaptıklarına karşı çıkmamız gerekir.
»Kitabınızda 11 Eylül’ün etkisini ve neo-muhafazakar anlatıyı, ve bunların Arapları Nazileri destekleyen anti-Semitist’ler olduğunu söyleyen anlatısını değerlendiriyorsunuz. Sizce, Arapların Nazilere karşı tutumu hakkındaki algılar iyiye mi gidiyor, yoksa kötüleşiyor mu?
Kötüleşiyor. 11 Eylül’ün ardından İslamofobik trendlerin – özellikle ABD’de – ani yükselişiyle beraber Siyonistlerin eline Arap ve Filistin karşıtı propagandalarını yoğunlaştırmak için bir fırsat geçti. İslamofaşizm diye bir söylem ortaya çıktı ve Müftü ile başlayıp Bin Ladin ile biten, Hamas, Hizbullah gibi İsrail’in her düşmanına değinen, ve bunlar Saddam Hüseyin de Olsa, Yaser Arafat da olsa hepsi aynı çatı altında faşist olarak göstermeye çalışan bir anlatı gelişti. Bu tür propagandaları karşı mücadele yürütülmesi lazım.
Arap dünyasındaki çoğu kişi, Holokost’un Naziler tarafından gerçekleştirilen iğrenç bir suç olduğu konusunda hemfikirdir. Bunun en önemli örneği de Arap dünyasında Siyonizm’in Nazizm ile mukayese edilmesi. Bu tabi ki biraz haddini aşan bir benzetme, ama insanların Nazizm’i bir hakaret olarak gördüğünün de ispatı.
İsrail ordusunun Ocak 2009’daki saldırısını protesto etmek amacıyla Batı Şeria’daki Bilin köylülerinin konsantrasyon kamplarında giydirilen çizgili pijamalardan giymesi gibi hikayelerin de duyulması gerekiyor. Yine abartılı bir karşılaştırma olacak ama, bu protestocuların da demek istediği açıktı: “Biz, Orta Doğu’nun Yahudileriyiz. Naziler Avrupalı Yahudilere nasıl işkence ettiyse, İsrail devleti de bize aynı şekilde işkence ediyor.”

 

Çeviri, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın