Yeni Bir Sendikacılık Mı Oluşuyor?

HILARY WAINWRIGHT
GlobalResearch.ca’dan çeviren:
ONUR EREM

Sendikaların yükselmeye başladığı, kaliteli kamusal hizmetlerin devam etmesini gerektiğini savunan gruplarla ittifak halinde alternatifler sunduğu bir dönemde, tartışmalara bir katkıda bulunmak heyecan verici. Stratejik sendikacılık gibi pratik tecrübelerin bize öğretebileceklerini keşfetmek istiyorum. Günümüzde, finansal pazarın ve onu sürükleyen kurumların çökmesiyle birlikte başlayan krizin, kamusal harcamaların kısılması ve toplumsal hizmetlerin azaltılması talebine dönüştüğü sıradışı bir durumla karşı karşıyayız. Kısa ve uzun vadelerde etkili stratejiler geliştirmeden önce içinde bulunduğumuz durumu iyice anlamamız lazım.
Egemen söylemin, finansal krizden devlet harcaması krizine dönmesine izin veren şey, kamusal harcamaların ve toplumsal ihtiyaçların devlet tarafından karşılanmasının değerlerini ve hedeflerini savunan anaakım seslerin kalmayışıdır. Kurumsal pazarın baskılarına ve emirlerine karşı gelen etkili bir güç yoktu. Burada radikal sosyalist bir programdan bahsetmiyorum, sosyal demokratlar da hiçbir şekilde etki edemedi.
Bu süreçte en önemli nokta ABD ve Avrupa’da, milyarlarca doların finansal kuruluşların kurtarılması için harcanması yerine çevresel sürdürülebilirlik, toplumlar yatırımlar ve istihdam yaratmak için harcanması gerektiğini söyleyen seslerin güçsüzleşmesi ve marjinalleşmesiydi. Bu, siyasi kurumların finansal güç karşısında hiçbir pazarlık gücü kalmadığı, siyasi bir çöküş anıydı.
Bu demokratik kamusal müdahalenin böylesine önemli bir andaki de facto yenilgisi neoliberal ideolojinin temelinde yatan, toplumsal harcamaların, ekonominin kutsal ve dokunulmaz sürücüsü olan özel sektörün ilerlemesine engel olduğu görüşünün güçlenmesine neden oldu. Bir başka deyişle, finansal kriz toplumsal ihtiyaçlar ve toplumsal fayda için yapılan harcamaların gayri meşrulaştırılmasını – siyasi kurumlar ve basın aracılığıyla – sağlamıştır. Metalaştırılmamış bu ekonomik alan, 1945’ten beri kapitalizmin “komünizm tehdidi”ne karşı verdiği bir tavizdi.
Bu marjinalleşme süreci, en azından Kuzey yarımkürede, sosyal demokrat ve Avro-komünist partilerin 70’ler ve 80’lerde kendilerini yenileyememeleri, geliştirememeleri ve yaratılmasına yardım ettikleri kamu hizmetlerinin inovasyonuna katkıda bulunamamalarından kaynaklanmaktadır.
Onlar, kamu yararının ikinci plana atıldığı bu süreçte uysal ve savunmacı bir duruş sergilediler.
SİYASAL VAKUMU DOLDURMAK
Bu vakum ve onun geriletici sonuçları bağlamında sendikaların, özellikle de kamu sektörü sendikalarının merkezi bir role sahip olma potansiyeli vardır. Sendikalar çoğu ülkede en büyük, en varlıklı, en istikrarlı, en kurumsal ve en köklü sivil toplum hareketidir. Bu özellikler, Uruguaylı su işçileri lideri Carmen Sosa’nın da dediği gibi, sendikalara “toplumsal hareketin omurgası” olma potansiyeli vermektedir. Sendikalar bilgi, pratik eylemler, uzman araştırmaları ve toplumsal dışavurumun örgütlenmesinde, kitlelerin sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilecek araçlarını savunmasını örgütlemekte liderlik görevini üstlenebilir.
Onu oluşturan parçaların otonomluğunu bozmadan onları birleştiren bir omurga gibi, sendikalar kamusal hizmetleri ve bunlara ayrılan kaynakları savunmak isteyen toplumsal grupları bir araya getirecek bir ittifak rolü üstlenerek siyasal vakumu doldurabilir.
Bu rolü özellikle vurguluyorum, çünkü Kuzey yarımkürede sendikalar işçi sınıfının siyasal ve endüstriyel aktivitelerinin arasında keskin bir iş bölümü yapmış, sadece çalışma hayatıyla ilgili konulara öncelik vererek toplumsal konuları siyasetçilere ve parlamentoya teslim etmiştir. Bu bağlamda, sendikanın görevi endüstriyel hareket ve toplu iş sözleşmesi pazarlıkları gibi dar kalıplara indirgenmiştir. Bunun anlamı neoliberal sosyal demokrasiye itaat etmektir – sosyal içerik kenarda köşede kalırken, neoliberal içerik merkezdedir.
Bazı sendikaların veya sendikaların bazı fraksiyonlarının kendilerini siyasi partilerle kurulmuş olan itaatkar ilişkilerden kurtararak toplumsal hareketlerle, eleştirel entelektüellerle ittifak kurduğunu ve böylece hem siyasetin hem de sendikacılığın yeniden düşünülmesine katkıda bulunduklarının işaretlerini görmeye başladık. 1970’lerde birçok ülkede yaşanan hareketlilikle karşılaştırıldığında bunun tamamen yeni bir şey olduğunu söyleyemeyiz, ancak hatıralar ve geleneklerle şekillenmiş bir yenilik olduğu açıktır. Halen ufak ve dağınıktır, o yüzden abartmak yerine öğrenmek ve anlamak için bir fırsat olarak kullanılabilir. Yapılacak genellemeler deneysel olmanın ötesine gidemeyecektir.
ÖZELLEŞTİRMEYE KARŞI ALTERNATİFLER 
Özelleştirmeye karşı başarılı olmuş iki mücadele örneğini ele almak istiyorum. Bunlar suyun kamu malı olmasına dair uluslararası mücadeleler ve yerel hizmetlerin özelleştirilmesine karşı yürütülen demokratik alternatif mücadelelerdir. Bu mücadeleler var olan siyasi kurumlara karşı meydan okuyan, farklı ve otonom siyasi değerler, hedefler ve örgüt biçimleri yaratmaya çalışan mücadelelerdir.
KATILIMCI SİYASET
1. SU: Kamu malı olan suyun özelleştirilmesi için kararlı çabalar sarf edilse de, suyun yüzde 90’ı halen halkın elindedir. Suyun özelleştirilmesine karşı mücadelenin önemli bir sonucu sendikaların, işçilerin işleri ve çalışma koşullarıyla ilgili defansif taleplerden öteye geçip daha geniş kitlelerin çıkarlarını dikkate alarak suyun ortak olduğunu, demokratik bir şekilde sahiplenilip yönetilmesi gerektiğini ve herkesin erişimine açık olması gerektiğini savunmaları oldu.
Birçok bağlamda, suyun özelleştirilmesine karşı çaba gösteren kitlesel ittifaklarla işbirliği içine girdiler, desteklediler ve bazen de onlara liderlik ettiler. Sonuç olarak katılımcı politikleştirme denilebilecek bir sürecin parçası oldular.
Burada özelleştirme konseptinin kamu servislerinin kaderlerini apolitize etmek için sistematik bir çaba sarfetmesinin de altını çizmemiz lazım. Neo-liberalizmin en ideolojik olduğu Margaret Thatcher döneminde bile kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi bir seçim malzemesi yapılmaz, siyasal alanda tartışılmaz ve oylanması bile düşünülmezdi.
Özelleştirme karşıtı hareketlerin güçlü olduğu Brezilya ve Uruguay’da 1990’larda iktidarda olan partiler özelleştirmeleri seçim manifestolarına dahil etmemelerine rağmen IMF’nin baskıları altında özelleştirme girişimlerinde bulundular. Siyasiler ve onları destekleyen medya özelleştirmeleri  siyasetle alakası olmayan teknik bir konu gibi gösterdiler. Bu süreçte “yeni pazarlar açmak”, “devlet varlıklarını yeniden yapılandırmak”, “sağlayıcıların çeşitlilendirilmesi” gibi sözler sarf edildi.
Sendikalar bu süreçte kitlesel ittifaklara destekçi veya lider olarak katılarak, ana akım medyanın yaptığının aksine suyun bir kamu malı olarak önemini vurguladı.
Birleşik Krallık’ta sendikalar toplumu harekete geçirerek karşı argümanların sesini duyurulmasını ve suyun ticari bir mal olmadığının kabul edilmesi için gereken dilin oluşturulmasını sağlayarak halka güven verdi. Thatcher’ın o kadar uğraşına rağmen halkın yüzde 89’u özelleştirmelere karşı çıktı.
Brezilya ve Uruguay’da bu değerler işyerleri içinde ve dışında kitlesel mobilizasyonun temelinde yatıyordu. Bu mücadelelerin bir diğer dikkat çeken yönü ise uluslararası karakteri oldu. Suez gibi uluslararası su şirketleri ve IMF’nin karşısında özelleştirme karşıtı uluslararası bir dayanışmanın bulunması başarıya giden yolda en büyük destekçilerden biriydi.

2. YEREL HÜKÜMET: Aynı katılımcı politikleştirme süreci ve bu süreçte sendikaların oynadığı rol, yerel hükümetlerin hizmetlerinin özelleştirilmesine karşı verilen birkaç başarılı direniş hareketinin ayırt edici özelliği oldu. Bu hizmetler tekrardan depolitize edilip hizmetleri veren kurumlara dair algı opak, anlaşılmaz teknik işlere indirgenerek sahne arkasında özelleştirmeler için yeniden zemin hazırlanıyor.
Trondheim, Norveç ve Newscastle, İngiltere’deki özelleştirmek karşıtı mücadelenin çok önemli bir parçası, yerel karar alım mekanizmasını toplumun denetimine ve tartışmasına imkan verecek hale getirmekti.
Trondheim’da yerel sendika federasyonu özelleştirmeyi seçim politikasının merkezine aldı ve üyelerinin kamu hizmeti reformu için alternatif programlar hazırlamasını sağladı. Bunu, konseyin çoğunu özelleştiren veya taşeronlaştıran partilere karşı verdikleri seçim politikasının merkezine yerleştirdiler. Bu partileri yendikten sonra yerel sendikayla beraber çalışarak ulusal ölçekte bir Model Belediye geliştirdiler. Bu kamu hizmetleri stratejisinin temelinde çalışanların ve yönetimin hizmetlerin nasıl geliştirilebileceğine dair bilgilerin ve fikirlerin paylaşması, toplumsal örgütleri de sürece dahil ederek seçilmiş siyasetçilerle pazarlık yapmaları var.
Bu süreç zamanla özelleştirme karşıtı ulusal ve verimli hareket için bir model oldu ve baskılar sonucunda tarihinde ilk defa Sol Sosyalist Parti ile ittifak yapmak zorunda kalan İşçi Partisi ittifakının da desteğini kazandı. Bu ittifak 2005 yılında seçimleri kazanarak sendikaların, maruz kaldığı neoliberal saldırılara karşı mücadelelerine destek oldu.
İngiltere’nin kuzeyindeki Newcastle’da sendikaların politikleştirme stratejisi, yaygın özelleştirme ve taşeronlaştırmalara karşı mücadele etmek, güçlerinin yetmediği yerde olayı her yönüyle görünür kılmak, halka bunun siyasetçilerin tercihleri sonucunda gerçekleştiğini anlatmak ve belediye için özelleştirmelerden çok daha iyi bir toplumsal alternatif olduğu konusunda ısrar etmekten oluşuyor.
Bu stratejinin birkaç aşaması vardı: toplumsal örgütlerle sendikaları bir araya getiren şehir çapında etkinlikler düzenlemek; toplu pazarlıkların sözleşme ve ihale sürecinin şeffaflaştırılması, yönetim ve hizmetlerin iyileştirilmesi ve sorgulanabilir hale getirilmesi gibi konuları da içerecek şekilde genişletilmesi, ve son olarak da çalışanların katılımcı olması, eğitilmesi geliştirilmesi. Sendikanın stratejisi, üyelerini toplumsal hizmetlerin bilgili ve istekli çalışanları olarak görmekti. Bu yaklaşım işçilerin istihdam durumlarının ve koşullarının güvende olmasını gerektirmekteydi – ancak o zaman çalışanlar bu bilgiyi ve bağlılığı, kamu hizmetlerinin geliştirilmesinin temeli olarak paylaşacak kadar güvende hissederlerdi.
UNISON’un (1,3 milyon üyeyle Britanya’nın en büyük kamu hizmeti sendikası) Newcastle şubesinin genel sekreteri Kenny Bell, “zorunlu kesintiler”e karşı mücadele vermişti. Bu mücadelenin sonucunu Newcastle’daki üst düzey bir yöneticinin sözleri çok güzel anlatıyor: “Eğer yanlış şeyler yaparsak, ve bunları düzeltemezsek Kenny’nin konuyu gündeme taşıyacağını biliyorduk.”
Burada esas farklılık yaratan şey, bu ittifakların kendi otonom siyasi görüşlerinin olmasıdır; güçlü ve geniş bir etki yaratmalarının kaynağı da budur.
Bu tür bir katılımcı politikleştirme süreci, sendikaların taleplerinin gerçekleşmesi için siyasi partiler üzerinde baskı kurmak için geleneksel olarak kullandığı lobi çalışmalarından çok daha farklı süreç. Su ve yerel yönetimler örneklerinde görüldüğü gibi bu kampanyalar Uruguay, Brezilya ve Norveç’teki siyasi partilerin kararlarına meydan okudu ve onları değiştirdi, hatta ulusal ölçekte seçim sürecini ve seçmenleri etkiledi.
Verdiğim örnekler bazı açılardan sıradışı. Peki bunlar zamanın ötesinde birkaç örnek mi, yoksa daha da yaygınlaşma eğilimi gösteren modeller mi?
SİYASAL GELENEKLER VE ORGANİK BAĞLAR
Bu örneklerde sendikaların siyasal karakterlerini açıklayan faktörler nelerdir? Uruguay ve Brezilya’da su mücadelesine katılmış olan sendikalar siyaset yapmayı öğrendi ve diktatörlüğe direnmek için diğer toplumsal hareketlerle işbirliği geliştirdi. Su işçileri ile suyu kullananlar arasındaki ilişkiler sayesinde sendikaların ruhları yeniden canlandı. Uruguay’daki su işçileri sendikasının eski başkanı Adriana Marquiso “Bizim için kırsal alandaki su sorunları çok hassas bir konu” demişti: “Topluma ait su şirketi olan OSE’ni en ufak köylerde bile çalışanları var. Bu insanlar orada doğan, orada büyüyüp orada yaşayan insanlar, bu yüzden aynı zamanda su sorunundan etkileniyorlar. Su çok yaşamsal olduğu için su tedarikine diğer herhangi bir iş gibi bakılamaz”
Özelleştirme tehdidi, birer çalışan ve yurttaş olarak sendika üyelerinin aralarındaki ilişkiyi harekete geçirdi ve siyasallaştırdı. Aynı şekilde Newcastle’daki UNISON üyelerinin de yurttaşlarla yakın ilişkileri ve önceden var olan bir otonom siyaset geleneği vardı.
Toplumla yakın, organik ilişkiler kurmak, örgütlenmek ve daha geniş ittifaklar kurmanın yolu, işgücünün yapısı kavrayabilmekten geçer. UNISON üyelerinin yüzde 70’i kadındır, ve çoğu part time çalışmaktadır. Onların öncelikleri toplumla işyeri arasında bir bağ oluşturmaktadır. Newcastle şubesi, toplu pazarlıklarda talep edilecek şeyler için düşük maaş alan kadın üyeleri arasında bir anket yaptığında, ücretsiz ya da çok düşük ücretli, ve aynı zamanda kaliteli çocuk bakım hizmetine erişimin en büyük öncelik olduğunu gördü.
İşgücünün doğasını değiştirmek için bütünleyici bir öneme sahip bu tarz bir -iş-toplum bağlantısı bazı sendikaların, örgütlerini işyerinin dışına da genişleterek değiştirme hedefleri için bir temel olabilir. Newcastle UNISON da denetimsiz kapitalist pazarın ekonomik diktatörlüğüne direnmek için otonom politikalar geliştirdi. 1980’lerde yerel kiracılar federasyonuyla beraber çalışarak hizmetleri iyileştirmek için stratejiler geliştirdi. Toplu pazarlıkları, kamu ihalelerine katılan özel yatırımcıların sağlayamadığı toplumsal öncelikleri de içerecek şekilde genişlettiler.
BİLGİNİN DEMOKRATİKLEŞTİRİLMESİ
Bilgiye ve onun organizasyonuna dair belirgin bir anlayışın geliştirilmesi, katılımcı siyasallaştırmanın temelidir. Sendikal hareketin endüstriyel ve siyasi kanatları arasındaki geleneksel iş bölümü tarihsel olarak bilginin son derece kısıtlı bir algılanışıyla, toplumsal bilimsel yasaların sadece uzmanlar tarafından bilinebileceği görüşüyle desteklenmektedir. Bir işçinin pratik yöntem bilgisi veya bir hizmet tüketicisinin tecrübelerine ve arzularına dayanan içgörüleri bilginin meşru bir kaynağı olarak algılanmamaktadır.
Artık hangi bilginin ve kimin bilgisinin önemli olduğu hakkında daha çoğulcu bir anlayış var, ancak yine de örgütlü işçilerin ve diğer toplumsal hareketlerin aktörlerinin bilgilerine çok önem verildiği söylenemez.

İLİŞKİSEL KOLEKTİFLİK: PAZARIN ATOMLAŞTIRILMIŞ BİREYSELLİĞİNİN ÖTESİ (Türkçesi çok güzel olmadı kabul ediyorum)
Sendikalar ve toplumsal örgütler arasında oluşmakta olan ittifaklara baktığımızda, ayırt edici bir politika görüyoruz. Bu, bireysellik ve kolektiflik arasındaki ilişkiyi de ilgilendiriyor. Bu ayırt edici politika, farklı bir kolektiflik-bireysellik ilişkisidir.
Bu gelişmenin, farklılaşmış ve siyasal partilerden bağımsızlaşmış (ve neo-liberalizme çok tavizler vermiş) sendikacılık için önemini Blair’in korkunç ama açıklayıcı otobiyografisini okuduğumda kavradım. Yeni İşçi Partisi ve Yeni Sol tanımını yaparken “sol yeterince soluk alamıyor” demiş ve “Britanya, Thatcher döneminin endüstriyel ve ekonomik reformlarına ihtiyaç duyuyor” demişti. Ona göre 1960’larda refah devletinin yardım ettiği insanlar özgürleşmişlerdi. Artık daha fazla devlet yardımı değil, “daha fazla para kazanma ve harcama özgürlüğü” istiyorlardı. Başka bir deyişle, soluk alma kavramını çok dar bir şekilde, asosyal bireycilik olarak algılamıştı.
Gözgen kaçırdığı şey (ve Yeni İşçi Partisi’nin devleti yanlış anlayışı) bu soluğun, aynen 1960’lar ve 70’lerdeki gibi bireyin toplumsal anlayışını da içerebileceğiydi. Örneğin, o dönemde ortaya çıkan feminizm, kadınların birey olarak potansiyellerine ulaşabilmeleri için verdiği mücadeleyle yeni bir soluk getirmiş, toplumsal değişimin gerçekleşmesinin herkesin sorumluluğunda olduğunu göstermişti. Bu algıya göre bireyler hem sosyal ilişkiler tarafından şekillendiriliyor, hem de aynı zamanda onları yaratıyor, değiştiriyor, dönüştürüyor ve yeniden yaratıyor.
1960’lar ve 70’lerin özgürlükçü politikalarını anlayamayıp veya ciddiye almayıp soğuk savaşın pazar ve market çatallanmasında takılıp kalmak, sosyal demokrat partilerin kendilerini yenileyememesinin esas nedeniydi, ancak bu başka bir yazı konusu.
Hem işçiler, hem de yurttaşlar olarak, üyelerinin pratik bilgilerini ifade edebilen ve onlara yardımcı olan, böylece yaratıcılıklarını kullanmaları için gerekli koşulları sağlayan bir sendikacılık, otonom ve politikleşmiş bir sendikacılığın oluşması için merkezi bir öneme sahiptir. İşte o zaman, kamu kaynakları yönetimi, kullanıcılarının farklı taleplerine duyarlı hale dönüştürürken, onları üreten ve dağıtan insanların da yeteneklerinin tamamı kullanılmış olur.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Lenin’in değil Marx’ın durumuna benziyor halimiz

ONUR EREM – İBRAHİM VARLI/BİRGÜN
5 aralık 2011

Dünya solunun şu an yaşayan en önemli ismi olarak kabul edilen Fransız düşünür Alain Badiou, daha önce Jean-Luc Nancy’yi de İstanbul’a getiren MonoKL dergisi ve Sarıyer Belediyesi tarafından Boğaziçi Üniversitesi Büyük Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen “Devrim, Demokrasi, Felsefe Kongresi”ne katıldı. Konferans sonrasında kendisiyle yaptığımız özel röportajı yayımlıyoruz.

>> Soğuk savaş bittiğinden bu yana kapitalizme alternatifi olmayan bir dünyada yaşadığımız söyleniyor. Günümüzde kapitalizm çok büyük bir krizin içinde olmasına rağmen, hâlâ bir alternatif geliştirilebilmiş değil. Bu durumun daha ne kadar süreceğini düşünüyorsunuz?

Alain Badiou ilerleyen yaşına rağmen Monokl’ın merdivenlerini zorlanmadan çıksa da kulağı epey ağır işitiyordu

Dünya çapındaki kapitalizminin ebediyen sürmeyeceğine eminim. Bu dünyanın sonu, veya tarihin sonu değildir. Dolayısıyla ne olursa olsun yeni bir görüş oluşturulacaktır. Bu görüş hem hüküm süren kapitalizme karşı hem de geçmişteki devrimci tecrübelerden yararlanan ve aynı hatalara düşmeyen bir alternatif olacaktır.
Şu andaki durum zor ve karanlık gözüküyor, bu doğru. Ancak tarihte ilk defa böyle bir duruma düşmüyoruz. Çalışmak, pes etmemek ve başka bir alternatif aramaya devam etmek lazım.

>> Batıdaki işgal (occupy) hareketleri de bunu yapmaya çalışıyor. Onların ne kadar başarılı olduğunu düşünüyorsunuz? Bir alternatif çıkartıp yeni bir yapının temelini oluşturabilirler mi
?

İşgal hareketleri daha önce benzeri görülmemiş yeni bir hareket. Bu da yeni bir yol arayışının bir parçasıdır zaten. Ama aynı zamanda çok da kırılgandır. Çünkü sağlam bir eleştiri sunuyorlar, ancak yeni bir öneri ortaya koyabilmiş değiller. Bu isyandan gerçek yeni bir öneriye geçmek gerekir.
Şimdilik bu kapitalizmle içkin, kapitalizmin içinde olan bir harekettir. Daha yumuşak bir kapitalizm arzusunun temsilidir. Oysa yumuşak kapitalizm diye bir şey de yoktur, mümkün değildir. Yumuşak bir kapitalizm için yapılan isyanlar yerine tamamen yeni, kapitalizm dışında bir şey hedefleyen bir hareket kurmamız gerekir.

>> Arap ülkelerindeki halklar da tek-adam yönetimlerine ve bazı neo-liberal politikalara karşı ayaklandılar. Sizce yeni gelen hükümetler onları neo-liberalizmden korumayı başarabilecek mi?

Bence Arap hareketinin üç aşaması olacak. Birinci aşamada despotluk yönetimlerine karşı çıkan bir isyan. Bu aşamada bir antikapitalist devrim gerçekleşmez. Sadece baskıdan ve diktatörlükten kurtulmayı hedeflerler.
İkinci aşamada ise hareketin bir bölünmesi gerçekleşecek. Bir tarafta eski rejimle uzlaşmak isteyenler, diğer tarafta ise daha devrimciler yer alacak. Mısır’da şu anki durum da bu aşamada. Bir tarafta ordu, ortada Müslüman Kardeşler, diğer tarafta da devrimciler var. ikinci aşama bu yüzden biraz karışık.
Üçüncü safhada ise devrimcilerin gücü ele geçirmesini umut ediyoruz; henüz bu devrimler ikinci aşamada olduğu için bu dileğimizin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini göreceğiz.

>> Fransa’nın bu sürece müdahale etmesini, örneğin Libya’ya saldırmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Bu kesinlikle emperyalist bir saldırıdır. Buna karşı çıktım. Ve maalesef bütün Fransa solu Libya müdahalesini destekledi. Saldırılar başladığında Fransa solunda buna karşı çıkan kişilerin toplamı 3 veya 4’tü.

>> İçinde yetiştirildiğimiz ve yaşadığımız sistemde komünizmin “çağ dışı, köhne, otokratik ve işkencelerle dolu” bir yönetim şekline dönüşmeye mahkûm olduğu, bu yüzden de denemeye bile gerek olmadığı insanlara empoze ediliyor. Bu dominant söyleme karşı nasıl mücadele edebiliriz?

Bunun için iki yol var. Birincisi olan şeyi açıklamaktır. Neden komünizmi hedeflerken böyle bir yönetimle karşılaştığımızı sorgulamaktır. ‘Bu kader kaçınılmaz mıydı’ diye düşünmektir. Burjuva açıklamalarını gölgede bırakacak şekilde kendi açıklamalarımızı dillendirmemiz gerekmektedir.
İkinci yol ise komünizm kelimesine gerçek anlamını, yani Marx’ın verdiği anlamı vermemizdir. Komünizm kelimesinin, insanlığın kurtuluşu ve özgürlüğü anlamını bu kavrama geri vermektir.
Şu anda dünya komünizm üzerine yeniden düşünmeye başladı. Dolayısıyla artık komünizm kelimesinin gerçek anlamına doğru gidiyoruz.
Bana göre komünizmin de üç aşaması var. Birincisi, Marx’ın anlatmak istediği komünizm. İkinci, komünizmin gerçekleştirildiği, diktatörsel devlet komünizminin tecrübe edildiği aşama. Üçüncü aşamayı ise bizim başlatmamız gerek. Günümüzün çağdaş kapitalizmine karşı yeni bir komünizm anlayışı sunmamız gerekiyor. En büyük sorun da burada örgütlenme olacaktır.
Belki de bu yeni komünizm, Marx’ın komünizmi ile Bakunin’in anarşizmi arasında bir birleştirici olacaktır. Yani komünizm ile anarşizm arasında bir noktada özgürlükçü ve eşitlikçi bir sistem yaratılacaktır.

>> Komünizm ile anarşizm arasında kurulabileceğini söylediğiniz bu bağı biraz daha açabilir misiniz?

Komünizmin içinde de bir hiyerarşi, askervari bir örgütlenme olduğunu düşünüyorum. Bu yapılanma, iktidarı ele geçirmek için etkiliydi. Leninist bir partinin Leninist bir kavramıydı. Anarşizm tarafında ise kolektif bir örgütlenme vardı. Kendi kendini örgütleyen ve organize eden bir hareket hayali vardı. Bugünkü kafa yormamız gereken şey şu olmalı: Harekete sadık kalan, hareketin ruhunu taşıyan ve hiyerarşinin dışında kalacak yeni örgütlenme biçimleri bulmak. Marx da manifestosunda komünist partilerin işçi sınıfının içinde var olan bir yapılanma olması gerektiğini söylüyordu. Oysa günümüzün komünist partileri işçi sınıfının dışında varolur hale geldiler. Bu fikre geri dönmemiz gerek. Hayalimiz ve hedefimiz, anarşizmin özgürlükçülüğünü ve komünizmin disiplinini bir araya getiren bir yapı oluşturmak olmalı. Bunun mümkün olup olmadığını henüz bilmiyoruz tabi.

>> Söylediklerinizle son dönemde yükselen ‘komünizme ulaşmak istiyorsak sosyalizmi reddetmeliyiz’ anlayışı arasında paralellik görüyor musunuz?

Sosyalizmden komünizme geçiş çok zor bir tarihsel sorudur. Komünist süreç zaten sosyalist süreci de eleştirir. Çünkü komünizm, devletin ortadan kalkmasıdır. Halbuki sosyalizm devletin mutlak güçlü olduğu bir devlet yapısıdır. Komünizme geçmek için sosyalizm şart diyenler de var, ancak bunun henüz bir kanıtını göremedik.

>> Örgütlenme probleminden bahsettiniz. Batı demokrasilerine baktığımızda günümüzün parti yapılarının artık halkın isteklerine ve ihtiyaçlarına cevap veremediğini, çoğu ülkede sol partiler ile sağ partilerin hiç bir farkının kalmadığını görüyoruz. Komünizme giden yolda, bu haldeki partileri kullanmaya devam etmeli miyiz, yoksa farklı bir taban örgütlenmesi mi yaratmalıyız?

Bence bugün ihtiyacımız olan şey yeni taban hareketleridir. Bir şeylere daha yeni başladığımız fikrini aklımızdan çıkarmamamız lazım. Bence eski parti yapılarını tamamen terketmemiz lazım. Onlar artık günümüzün ihtiyaçlarını karşılayamıyorlar. Komünizmi, gücünü tabandan alacak yeni yapılar getirebilir, işlevsizleşmiş partiler değil.

>> Bir zamanlar çok güçlü olan Fransa solunun güçsüzleşmesinin nedeni de sizce partilerin işlevsizleşmesi mi?

Bana göre Fransa solu uzun bir zamandır ölü. Çünkü onlar büyük halk kitlelerinden koparılmış durumdalar. Bu yüzden yeni bir şey sunamazlar. Bizde çoğu zaman sol partiler iktidarda oldu, ama son zamanda yaptıkları ve söyledikleri sağ partilerle neredeyse tamamen aynı.

>> Bir röportajınızda, “bir felsefeci olarak dünyayı hiç bir zaman olduğu haliyle kabul edemem” demiştiniz. Bu motivasyon sayesinde hayatınız boyunca dünyayı değiştirmek için uğraştınız. Bunca yılın ardından geçmişe baktığınızda yaptıklarınız sizi tatmin ediyor mu? Pişmanlıklarınız, ‘keşke’leriniz oldu mu?

Evet, hatalarım oldu. Özellikle de siyasi çalışmam, bir dönemin sonu ile başka bir önemin başlangıcı arasına denk geldi. 70’li yıllarda klasik Marxizmin hâlâ bir gücü vardı. Parti yapılanması, işçi sınıfı, sosyalist devlet anlayışı canlıydı. Ben ve arkadaşlarım da çalışmaya eski fikirlerden yola çıkarak başladık. Bu fikirlerin bitmekte olduğunu o zamanlar bilmiyorduk. Esasında sonu gelmekte olan bir devrimci anlayışın militanlarıydık.
Bir yanılsama vardı; bir şeyler olabilir zannediyorduk, oysa olasılıklar dahilinde değilmiş. Artık bunun ötesine geçmemiz gereken bir dönemdeyiz. Küçük deneyimlerden tabanı oluşturmakta faydalanmamız lazım.
Benim siyasi yaşamım bir dönemden başka bir döneme geçişi temsil ediyor. Gençken sömürü karşıtı bir savaş veriyorduk: Cezayir ve Vietnam savaşları. Ardından ‘68 kuşağındaki ayaklanmalar ve buna bağlı yeni deneyimler geldi. Ama bütün bunlar aynı dilin ve aynı fikirlerin içinde gelişmişti: Klasik Marxizmin dili. Artık klasik Marxist söylemin dışına çıkmamız lâzım.

>> 1968’deki hayallerinizle bugünkü hayallerinizi karşılaştırdığınızda ne gibi benzerlikler ve farklılıklar görüyorsunuz?

Daha genç olduğum zamanlarda sahip olduğumuz hayalleri gerçekleştirebileceğimizi düşünüyordum. Bugün ise yeni hayaller yaratmamız gerektiğini düşünüyorum. 1960’larda genel bir programımız vardı; veya biz böyle düşünüyorduk. Devrimci bir program hayatımızdaydı. Bu programı gerçekleştirmek için de imkânlara sahip olduğumuzu düşünüyorduk. Bugün ise eski programımızın işe yaramadığını görmenin sıkıntısı var. Tam da bu yüzden yeni bir program yaratmamız lazım. Aslında Lenin’in değil Marx’ın durumunda gibiyiz. Bir şeylere en başından başlamamız gerekecek. Halbuki Lenin bir şeyin uygulaması kısmındaydı.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Turkcell Bedava Konuşma Şifresi

Bugün evde Hayat Su damacanasının üzerindeki ilanı farkettim. Kapaktaki şifreyi 3132’ye gönderene Turkcell 4 saat bedava konuşma veriyormuş. Benim hattım sınırsız olduğu için bir işime yaramayan bu şifreleri sizinle paylaşmak istedim:

HK4DFH3KP

HK35CKNFB

Biri işe yaramıyorsa diğerini deneyin. Eğer ikisi de işe yaramıyorsa sizden önce başka biri okumuş ve şifreleri kullanmış demektir. Yeni sular açtıkça paylaşmaya devam ederim.

Herkese iyi konuşmalar!

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

FEMEN’in Feminizm Dışı Taktikleri

Karie A. Gubbins
Çeviri: Onur Erem
31 mayıs 2011
 

FEMEN’İN FEMİNİZM DIŞI TAKTİKLERİ



2008 yılında yüksek okul öğrencisi kadınlardan oluşan ufak bir grup kendilerine FEMEN adınını verdiler. 21. yüzyılda Ukrayna toplumunun karşılaştığı sorunlarla ilgilenen grup öncelikli hedeflerini “Ukrayna toplumunu, özellikle de Ukrayna kadınlarını etkileyen akut sosyal sorunlara tepki vermek ve bu sorunları gidermeye çalışmak” olarak belirledi. Gündemlerinde ilk sıraya alan konu ise Ukrayna’da, son yıllarda büyük bir artış gösteren Batılı seks turizmi ve hükümetin bu olgu karşısındaki kayıtsızlığı. FEMEN’in en sık kullandığı slogan ise “Ukrayna bir genelev değildir!”. FEMEN’in duruşunu tartışmalı hale getiren ise bu konulara dikkat çekmek için yaptıkları eylemler. Grup üyeleri yaptıkları eylemlerde, çıplaklığı veya provokatif kıyafetleri sıklıkla kullanıyorlar. Bu sayede de önce ulusal medyanın, ardından da uluslararası medyanın dikkatini çabucak çektiler.

FEMEN İstanbul’da da eylem yapmış, protestocular apar topar polis arabalarına konularak kısa süre içinde sınırdışı edilmişlerdi

Ancak FEMEN’in bu taktikleri bir çok gözlemci ve kadın organizasyonu tarafından “feminizm dışı” olarak etiketlendi. Varşova’daki Women’s Rights Center’dan Urszule Nowakowska’ya göre “eğer bir ülkede feminizme negatif bir yaklaşım varsa, böylesine provokatif yöntemler bu negatif yaklaşımı pekiştirme tehlikesini doğururlar”. FEMEN’in kendisi de feminist etiketini reddediyor. Grubun lideri Anna Hutsol’a FEMEN’in feminist bir örgüt olup olmadığını sorduğumda verdiği cevap “Hayır. Biz yaklaşımımızda ve kıyafetlerimizde erotizmi kullanıyoruz. Bu feminizm tarafından onaylanmayacak bir yaklaşım” olmuştu. Buna rağmen, belki de bu sayede, FEMEN ülke içinde ve dışında büyük bir yankı buldu.

FEMEN siyasi açıdan bağımsız bir organizasyon. Üyeleri kafelerde buluşarak yeni kampanyalar için akıl fırtınası yürütüyor, pankartlar ve broşürler hazırlıyorlar. FEMEN’in en önemli dayanağı da iletişimi sağlayan e-mail grupları ve sosyal ağlar. Başlangıçta küçük, yerel bir kadın taban hareketi olan FEMEN’in böyle büyük bir yankı uyandıracağını ve hükümeti tehtid eder hale geleceğini kimse öngörmemişti. FEMEN 2 yıl içindeki olağanüstü büyümeyle günümüzde 300 aktiviste ve internet aracıyla ulaştığı 25.000 kişilik bir tabana sahip hale geldi. Bütün bu insanların çoğu öğrenci. Örgüt 5 kişilik bir yürütme kurulu ile yönetiliyor. Finansal kaynakları ise üyelik bağışları ve Avrupa çapında diğer örgütlerden aldıkları yardımlar.

FEMEN’in ilk gösterilerinden biri Haziran 2008’de gerçekleştirildi. Ukrayna’ya yapılan Batılı seks turizminin artmasını protesto etmek amacıyla sekiz tane yarı çıplak kadın öğrenci ve kadın satıcısı gibi giyinmiş bir dizi erkek balet ile gerçekleştirilen gösteri ülke çapında ses getirmiş, ve örgüt neo-liberal ekonomik küreselleşmenin topluma olan etkisini gündeme taşımayı başarabilmişti.

Ukrayna’da seks turizminin (cinsel aktivitede bulunmak amacıyla seyahat etmek) piyasada tabanının olması bu olguyu daha da kuvvetlendiriyor. Bir yandan özellikle İsrail ve Türkiye gibi batı ülkelerinden gelen seks turizmi talebi, hem de ekonomisi 90’lardan beri toparlanamayan Ukrayna’da kadınların yeterli geliri elde edememeleri seks turizminin temellerini kuvvetlendiriyor. Ülkenin para biriminin dolar ve euro karşısında %40 değer kaybetmesi ve gevşek vize rejimleri de diğer etkenler. Diğer yandan da genç kadınların son derece ataerkil olan toplumda, zor ekonomik koşullar altında tek başlarına ayakta durabilmek için çaba verirken önlerinde fazla bir seçenek olmuyor, ve kendi istekleriyle şekilde fahişelik yapmaya karar veriyorlar. Kadınların bu kararı verme nedenlerinin başında öğrenim hayatlarını finanse edebilmek yatıyor. Ülkedeki seks endüstrisini inceleyen bir sosyoloji araştırmasına göre ülke genelinde 250.000 fahişe var, ve bu rakamın sekizde birini öğrenciler oluşturuyor. Kiev’deki fahişelerinse %60’ı öğrenci. Fahişelere, BM ve ABD yardım örgütlerine göre ülkedeki seks trafiği korku ve tehtitle türüyen bir sektör olmaktan çıkıp, kadınların çaresiz bir şekilde de olsa gönüllü olarak katıldıkları ve istedikleri zaman ayrıldıkları bir sektöre dönüşmüş durumda. Aktivist Vandana Shiva kadınların içine düştüğü bu çıkmazı “küreselleşmenin çifte faşizmi” olararak adlandırıyor. Ekonomik faşizm insanların haklarını ellerinden alırken kökten faşizm ise insanların malsızlaşması ve mülksüzleşmesinden besleniyor. Bu vakada Ukrayna hükümeti de kadınlarını küresel pazarda rekabetçi bir avantaj olarak kullanıyor.

Ukrayna’da, çoğu eski Doğu Bloğu ülkesinde olduğu gibi, demokratikleşmek için küresel kapitalizme kapıları tamamen açmanın gerektiği varsayılıyordu. Planlı ekonomiden Pazar ekonomisine geçiş sürecinde, pek de şaşırtıcı olamayan bir şekilde ekonomik ve siyasal istikrarsızlık zirve yaptı. Günümüzde rüşvet ve yolsuzluklar da ekonomik ilerlemeye gölge düşürürken sivil haklar ise hâlâ demokratik bir sistemin gerektirdiğinden çok uzakta.

1990’dan 1994’e kadar geçen süre içerisinde ülkenin GSYİH’si %48 oranında azalırken özel sektörün GSYİH’ye katkısı sadece %15 oranındaydı. Ekonomi tökezleyince IMF ve benzeri kurumlardan milyarlarca dolar borç almak zorunda kalan hükümet, bu kurumların emrettiği gibi özelleştirmelere ağırlık vermek ve neo-liberal politikalar izlemek zorunda kaldı. Kamu sektörünün özel sektöre aktarılması sırasında oluşan vakum ortamında gölge ekonomiler ve uluslararası suç örgütleri olağanüstü büyüdü. Fahişelik, pornografi ve kadın trafiğini de içeren yeraltı ekonomisi GSYİH’nin %12’sinden %46sına kadar yükseldi. Bu döneimin sonucunda halkın fakirlik oranı %26’ya, gençlerde işsizlik oranı da %25.6’ya yükselirken hayat standartları görülmemiş seviyelere düştü.

2004’ten itibaren çelik fiyatlarının küresel ölçekte yükselişe geçmesiyle birlikte yıllık %12 oranında büyüyen Ukrayna ekonomisi 2008’de tekrar büyük bir krize girdi. Siyasi açıdan ise 2004 yılında Ukrayna vatandaşları demorasinin hâlâ tatmin edici bir seviyeye ulaşamamasını protesto etti. “Turuncu Devrim” diye adlandırılan ve ülkedeki seçim hileleriyle yolsuzluğu hedef alan bu milliyetçi protestolar sonucunda özgür ve adil seçimler yapılmıştı. Alexexander Motyl’e göre FEMEN, Turuncu Devrim’in entelektüel ve kültürel tohumlarını atan taban hareketlerinin arasında önemli bir yere sahip. Ülkenin yaşadığı istikrarsızlıkların en büyük mağduru olan ve fahişelikten başka bir gelir imkanı kalmayan kadınların sansasyonel eylemler yapmasının ülkedeki diğer protestoculara da cesaret verdiğini söyleyebiliriz.

Neoliberal ekonomik politikaların ve ulus genelindeki ataerkilliğin sonucunda kadınların, özellikle de eğitimli kadınların büyük bir kısmı işlerini kaybettiler. Yüksek işsizlik oranları ve düşük gleirlere rağmen Batı Avrupa seviyesinde bir yaşam pahalılığıla karşılaşan kadınlar gelir açısından toplumun en alt seviyelerine itildi. Bu nedenle, binlerce Ukraynalı kadın ya kadın tacirleri tarafından para karşılığı fahişelikle sömürüldü, ya da gönüllü olarak Batı Avrupa’ya gidip oradaki seks endüstrisinde şanslarını denediler. Uluslararası Göçmenlik Ofisi’ne göre 1988 yılında 420.000 kadın seks endüstrisinde kullanılacak birer mal muamelesi görerek ülke dışına çıktı veya çıkartıldı. 2006 yılına geldiğimizde Ukrayna’lı kadınlar, sayısal anlamda, AB ülkelerinde göçmen seks işçisi olarak çalışan kadınlar arasında ikinciliğe yükseldi. Bu ülkelerde çalışan seks işçilerinin %87’sini kadınlar oluştururken bu kadınların da %47’si başka ülkelerden göçmüş durumda. Bu göçmen kadınların da yaklaşık %7’sini Ukraynalılar oluşturuyor (Türk kökenli olanların da %1 oranında olduğunu belirtelim).

Böylesine çok göçmen seks işçisi kadının olması, uluslararası suç çetelerinin de ilgisini bu alana çekti. Kadınlar yurtdışına götürülürken borçlandırıldığı, ve bu borcu suç örgütlerine geri ödemek için yıllarca çalışmak zorunda oldukları için seks endüstrisi “yatırımcılar” için oldukça kârlı bir sektöre dönüştü. Günümüzde Ukrayna’daki seks turizmi aracılığıyla bu endüstrinin büyümesi, Batı Avrupa’ya giden seks işçilerinin bir kısmının ülkeye geri dönmesine yol açtı.

Ukrayna’da 2008 yılının verilerine göre ortalama gelir yıllık 2.800$. İşsizlik ise 2007’ye göre %50 artmış durumda. Seks endüstrisi ise büyük gelir imkanları sunuyor: Oral seks için 20 $’dan başlayan fiyatlar VIP müşteriler için 5.000 $’a kadar çıkabilirken ortalama fiyatlar 100-300 $ arasında. Böyle koşullar altında yaşayan kadınların seks işçiliğini bir çıkış yolu olarak görmesi de fazla yadırganmamalı. Ukrayna hükümeti ise seks turizmini ülkeye döviz girişi olarak görüp önünü kesmek istemiyor.

2007 yılında ülkeye gelen turist sayısı 2006’ya göre %22 artış göstererek 23 milyona ulaşırken, bu rakam 2009 yılında 25 milyona yükseldi. Ülkedeki seks endüstrisinin kârları da bu süreçte iki katına çıkarak 1.5 milyar $’a ulaştı. Ülkeye giren bu para, 2008 yılındaki krizin ardından 2009 yılında ekonominin toparlanmasında büyük rol oynadı. Seks turizmi (Türkiye’deki inşaat sektörü gibi), kendisiyle beraber bir çok sektörün gelişmesini sağlıyor. Ülkeye gelen seks turistleri havayolları, oteller, restoranlar, gece kulüpleri ve bir çok küçük işletmenin de para kazanmasını sağlıyor. Ülkede fahişelik yasadışı olsa da bu konuda yasaların uygulandığına da pek rastlanmıyor. Hatta kadın satıcıları ülkedeki polislerle yarı resmi bir ilişki içerisinde.

Kısaca, Ukrayna’nın küresel pazarda ekonomik olarak hayatta kalabilmesi – tam da küresel pazarın talep ettiği gibi sarışın, uzun boylu ve beyaz tenli olan – kadınlarını bir piyasa avantajı olarak kullanabilmesine bağlı. FEMEN de bu durumun farkında, ancak örgüt (haklı olarak) seks endüstrisinin ekonomiye olan pozitif etkisini umursamadan bu endüstrinin topluma olan zararına ve patolojik etkilerine karşı mücadele yürütüyor.

Hutsol’a göre, Ukraynalı kadınlar yurtdışında doğrudan fahişe olarak algılanıyorlar. Bu durum, Ukrayna’nın en büyük seks turizmi ülkelerinden biri olmasıyla birleşince, dünya çapında insanların kafasında Ukrayna’lı kadınlar için genel olarak negatif bir önyargı oluşuyor. FEMEN’in yaptığı bir ankete göre Kiev’de 17-22 yaşlar arasındaki kadınların üçte ikisi, turistler tarafından sokakta fahişe muamelesi gördüklerini, onları fahişe olmadıklarına inandırmakta zorlandıklarını söylüyor. “Ukrayna’nın kendi oyun bahçesi olduğuna karar vermiş seks turistleri tarafından birer çöp gibi muamele görmüş sayısız kızla konuştum. İş sokakta onlara saldırmaya kadar varabiliyor. Ülkeye çalışmak ya da öğrenim görmek için gelmiş yabancılara bir sözüm yok, burada ülkeye özellikle kadınlarımızı kullanmak için gelen turistlerden bahsediyorum. Sokakta kızlara sürekli bağıran bir çok genç Türk erkeği grubu var” diyor Hutsol.

FEMEN’in ses getiren başka eylemleri de oldu. Sahte polis üniformalarıyla muhabir kılığındaki diğer aktivistleri dövmek, yarı çıplak öğrenci kılığındaki aktivistlerin kalçasını öğretmen kılığındaki diğer aktivistlere tokatlatmak gibi ülke sorunlarını protesto eden teatral gösterilerinin dışında İran’da zina suçlamasıyla kadınların taşlanmasını protesto eden, eylemcilerin soyunup yere taş attıkları, küresel çapta eylemleri de oldu. Son eylemleri ise Rusya’nın Ukrayna kaynaklarını sömürmesinin protesto edildiği Putin karşıtı bir gösteride oldu. Üstsüz FEMEN aktivistleri, ellerinde “Bizi sikemezsiniz”, “O kadar kolay domalmayız” gibi pankartlar taşıdılar. Hustol’a göre bu çok etkili bir strateji: “Seksi görünüşümüzle insanların dikkatini çekiyoruz, ve ellerimizdeki pankartlarda yazan sorunları görüyorlar. İlerlemek istiyorsanız insanların dikkatini bu konulara çekip onları tartıştırmanız lazım, biz de tam olarak bunu yapıyoruz”.

Sorulması gereken soru şu: FEMEN’in feminizm dışı politikaları gerçekten işe yarıyor mu? Geçtiğimiz iki yıl boyunca iki taktiğe dayanıyordu. Bunlardan birincisi şok edici ve tartışmalı bir görünümle halkın karşısına çıkmaları. İkincisi de küresel konuları da gündemlerine alarak küresel medyanın dikkatlerini üzerine çekmek, böylece küresel medyanın Ukrayna’daki kadın sorunlarını görüp bunları dünyaya duyurması ve hükümetin üzerinde daha fazla baskı oluşması. Bunlar sonucunda Ukrayna hükümeti onları ciddiye almaya başladı ama pek de istemedikleri bir şekilde: bir çok FEMEN aktivisti polis tarafından hırpalandı ve tehtid edildi. Gösterileriyle hükümeti sorunsal konularla ilgili açıklama yapmak zorunda bıraksalar da FEMEN artık bir yol ayrımına gelmiştir. Sonsuza kadar soyunamazlar – FEMEN de bu gerçeğin farkında.

FEMEN’in feminizm dışı taktiklerinin uygun olup olmadığı tartışmalı bir konu. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor ki Ukrayna son derece ataerkil ve demokratik açıdan da gelişmemiş bir ülkedir. FEMEN’in geleneksel yöntemleri yok saymasını Batı ülkelerindeki feminizm standartlarına göre yargılamak, onların batıdaki kadınlarla aynı ekonomik ve politik güçlere sahip olduğunu varsaymak olur – ki bu da son derece yanlış bir varsayımdır. FEMEN’in önünde çok fazla bir seçenek yok. Onlar da ellerinde ne varsa onu kullanmaya çalışıyorlar. FEMEN değişimi sistemin içinde de harekete geçirmek için 2012 yılındaki parlamento seçimlerine kadar kendisini siyasi bir partiye dönüştürmeyi hedefliyor. Aslında büyük bir değişim yaratmak isteyen bir hareketin devlet aygıtının bir parçası olmasında da bir çelişki olduğu iddia edilebilir.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Yüzde 1’in Kıvranışını İzlemek

DANNY LUCIA
socialistworker.org’dan BirGün için çeviren: Onur Erem

Wall Street’i İşgal Et hareketi, 19.5 milyar dolar serveti bulunan New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg’i biraz sora sokmuş gibi gözüküyor. New York’un hem belediye başkanı hem de en zengin insanı olması, onu yüzde 1’in sembolü haline getirmiş durumda. ABD’nin en zengin 12. bireyi olduğu için Bloomberg aslında yüzde 1’den öte yüzde 0.0000001’in bir parçası, muhtemelen yüzde 1’e ait insanlarla zaman geçirdiği zaman kendini varoşlarda gezen bir orta sınıf gibi hissediyordur.

Pankartta “sınıf çatışması kapıda” yazıyor. hemen sağ alttaki işaret ise işgalcilerin (squatters) küresel işareti

Valimiz geçen hafta bir radyo programında yaptığı gibi popülist söylemlerde bulunmaya çalıştığında, doğal olarak pek başarılı olamıyor. Ama yine de “Eylemcilerin protesto ettiği kişiler, yılda 40-50 bin dolar kazanarak iki yakasını bir araya getirmeye çalışan insanlar” söyleminden daha iyisini beklerdik (Ç.N.: Yıllık 40-50 bin dolar, kişi başı GYSH’si 46 bin dolar olan ABD’de ortalama bir maaşa denk düşüyor).

EYLEMCİLERİ KARALAMA KAMPANYASI

Zenginler sınıfı, bu hareketin ne istediğini bilmediğini söyleyerek onları küçümsemeye çalışıyor. Oysa taşıdıkları pankartlara baksalar insanların, plütokrasinin (Ç.N.: Zenginler tarafından yönetilme sistemi) dayattığı işsizlik ve saat başı 20 dolar maaş politikalarını protesto ettiklerini görebilirlerdi.

Protestocuları küçümsemeye çalışırken zorluk çeken tek kişi vali Bloomberg değil. Muhafazakar Rush Limbaugh da “protestocuların yüzde 99’u tembel, şımarık, çürümüş ve ne istediğini bilmeyen beyaz çocuklar” diyerek protestocuları farklı bir şekilde çerçevelemeye çalışıyordu. Bu iddianın her yerinin yanlış olmasını geçtim, eğer protestocuların yüzde 99’u “siyah çocuklar” olsaydı, eminim Limbaugh “hava destekli operasyon” çağrısında bulunurdu.

‘İŞSİZSENİZ KENDİNİZİ SUÇLAYIN!’
Cumhuriyetçi başkan adayı Herman Cain’in açıklaması ise en kötülerinden. “Wall Street’i, büyük bankaları suçlamayın” diyor Cain, “Eğer işsizseniz, zengin olmayı beceremediyseniz kendinizi suçlayın!”. Herman Cain’den 2012 seçimlerinde şöyle bir afiş bekliyoruz: “Kendinizi suçlayın, Cain’e oy verin!”

Yüzde 1’in ideolojik savunucuları çırpınıyorlar, çünkü savunabilecekleri hiçbir şey yok (çünkü her şeyin sahibi onlar). Protesto hareketi ise “kral bütün kıyafetlerimizi çalmış, kral değil halk çıplak” diyen küçük bir çocuğa benziyor. Onların sayesinde ABD’de herkes bu gerçeği açıkça tartışabilmeye başladı.

ÖFKE ARTIK ÇAY PARTİSİ’NİN KONTROLÜNDE DEĞİL
Bugüne kadar popülist nefret Çay Partisi’ne kanalize oluyordu. Böylece yönetici sınıf ekonomimizi ve hükümetimizi yönettiği gibi, kendi kontrollerinde bulunan bu parti aracılığıyla halkın öfkesini ve protestosunu da yönetiyordu. Çay Partisi, zenginler sınıfının bir “halkla ilişkiler” projesidir. Geçen yıl 600 kişi ile düzenledikleri kongrenin medya tarafından çok önemli bir olaymışçasına büyük bir isteklilikle haber yapılması bunun bir örneğidir. Oysa önümüzdeki ay, ABD çapında çok daha büyük bir katılımla gerçekleşecek olan Marksizm konferanslarının medya tarafından neredeyse hiç haber yapılmayacağını görmek için kâhin olmaya gerek yok. Aradaki fark, sistemin nasıl işlediğinin bir kanıtıdır.

Çay Partisi “stratejistlerinden” Sal Russo’nun Wall Street işgalinin medyada gerektiğinden çok haber yapıldığını iddia etmesi ise tam bir komedi. İşte Çay Partisi ile Wall Street işgalcileri arasındaki bir fark daha: Özgürlük Meydanı’ndaki işgalciler her gün yüzlerce kişilik gruplar halinde stratejileri hakkında tartışmalarına rağmen aralarından hiç kimse de çıkıp kendine “Ben işgal hareketinin stratejistiyim” demiyor. Çünkü bu fiyakalı sıfata, halkla ilişkiler projesinde olduğu gibi ihtiyaç duymuyorlar.

Ellerindeki bütün imkanlara rağmen, ABD’nin yönetici sınıfı basit bir sloganın karşısında duramıyor: “Biz yüzde 99’uz!”

ŞİDDETLE DE ALT EDEMEDİLER
Ancak yüzde 1’in bir özdeyişi var: Eğer onları alt edemiyorsanız, dövün. Böylece ellerindeki polis gücünü göstericilerin üzerine salıyorlar. New York’taki göstericilerin başına gelenlerin bir benzerini de Boston’daki protestocular yaşadı. Artık ülke genelinde protestocular, çocukluklarından beri kendilerine filmlerde ve medyada gösterilen “polisler iyi kalpli dostlarımız, koruyucularımızdır” yalanının farkına varıyor. Ancak yüzde 1 de polis şiddetinin ters teptiğini, halkın harekete olan desteğini arttırdığını farketti. Bloomberg’in “Polis, Özgürlük Meydanı’ndan protestocuları kovmayacak. Sonsuza kadar orada kalabilirler” açıklaması boşa değil.

DEMOKRAT PARTİ’NİN İKİ YÜZLÜLÜĞÜ
Ancak ABD’nin yüzde 1’inin elinde öyle bir koz var ki, böyle durumlarda hep onu kullanıyorlar: Demokrat Parti. Kendini solcu olarak göstermeye çalışan bu parti, aslında ABD halkının isyan ettiği hükümeti yönetiyor. İlk başta kendilerine isyan eden Wall Street Hareketi’nin tutunamayacağını düşündüler ve çekimser kaldılar. Ancak hareket günler boyunca tek başına varlığını sürdükten, ve bağımsız bir şekilde yılmadan yoluna devam edebileceğini gösterdikten sonra bir lütuf sunarmış gibi “Wall Street protestocularına istedikleri desteği vermeye hazırız” açıklamasını yaptılar. Oysa protestocuların onlardan isteklerini umursuyor olsalardı, politikalarını değiştirirlerdi.

Bu hamle bize aksiyon filmlerinden tanıdık geliyor. Kahramanımız (burada Wall Street Protestocuları oluyor) biber gazı saldırısını atlatıp, kitlesel gözaltılardan ve medya aşağılamalarından sağ çıkarak kendisine saldıran paralı askerleri alt ederek en sonunda kötü kahramanın (bu da Demokrat Parti) kapısını kırarak odasına girer. Elinde viskisiyle deri koltukta oturan kötü kahraman ise “Gel bakalım, ben de seni bekliyordum” der. Bir sonraki sahneyi de hepimiz biliyoruz: Güçlerini birleştirme veya kahramanı satın alma teklifi.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın