Fukuşima Çernobil’den Daha Kötü Mü Olacak?

JANETTE SHERMAN
Çeviren: Onur Erem
27 nisan 2011

Altı ay önce yazdığım bir yazıda “Deprem, sel ve tsunami gibi çevresel etkileri, insanın yüksek hata yapma ihtimalini ve silahlı çatışmaları göz önüne aldığımızda yeni bir nükleer felaket yakındır. Nükleer serpinti devlet ve sınır tanımaz, hastalık, zekâ geriliği ve istikrarsızlığı dünya çapında arttırır. Radyoaktif kirlilik ve zarar gören insanların tedavisi şok edici ekonomik yükler getirmektedir. Nükleer santralların kurulmasını savunanların kullandıkları tek argüman olan ekonomik fayda da bu maliyet ile yok olmaktadır. Vatandaşları ekonomik, sosyal, entelektüel, siyasal ve sosyal açıdan yoksullaşan hiçbir ülkenin varlığı sürdürülebilir olmaz” demiştim. Bu yazıdan sonra aldığım eleştirilerde çok eleştirel ve karamsar olduğum söyleniyordu…

Çernobil ile Fukuşima felaketleri arasında 25 yıl bulunsa da etkileri benzer, ve bu etkiler on yıllar boyunca sürecek. Çernobil’den sonra bilgi toplama ve yayma konusunda bir gecikme vardı. Nükleer endüstri ve çoğu hükümet halkı bilgilendirmek konusunda isteksiz olsa da, bu riskleri bilmek ve bunlardan korunma imkânlarına sahip olmak halkın hakkıdır.
Radyobiyoloji yeni bir bilim dalı değil. Radyoizotopların özellikleri ve canlılarla – insanlar, hayvanlar ve bitkiler – etkileşiminin sonuçları bilinmektedir. On yıllar süren araştırmalar radyoizotopların vücudun belirli bölgelerinde biriktiğini gösteriyor. İnsanlarda I-131 ve I-129 tiroidde yoğunlaşırken Cs-137 yumuşak dokuda, Sr-90 ise dişler ve kemiklerde birikmektedir.
Etkileri anlayabilmek için en önemli şey dahili ve harici radyasyon arasındaki farkı kavramaktır. X-ray gibi harici radyasyon kaynakları, kozmik ışınlar ve gamma ışınları doğrudan zarar verip öldürebilirken alfa ve beta parçacıklarını da içeren dahili radyasyon soluma yoluyla havadan, ve yenilen besinlerle vücuda girerek dokulara ve hücrelere zarar verecek enerji yayar.
Hasarlı reaktörlere ve radyasyon kalkanı sağlayan sudan mahrum kalan yakıt çubuklarına çok yakın mesafede çalıştıkları için Fukuşima santralında haftalardır çalışan insanların geleceği belirsiz. Çernobil felaketinin ardından bölgedeki kurtarma ve tamirat çalışmalarına katılan “tasfiyeciler” gibi Fukuşima çalışanları da tehlikeli seviyelerde gamma ve nötron radyasyonuna maruz kalmıştı.
ALFA-BETA-GAMMA: KAÇMAK MÜMKÜN DEĞİL
Santralın yakınında bulunmayan insanlar yoğun radyasyona maruz kalmayacaktır, ancak Alfa ve Beta parçacıkları yayan radyoaktif çekirdeklerden ve gamma radyasyonundan kaçmaları mümkün olmayacak. Bunlar vücuda solunum ve sindirim yoluyla girer ve kaçınmak için yüzlerce kilometre uzağa kaçmak bile yetmeyebilir.
Çernobil tasfiyecileri, santraldaki yangını söndürmek ve radyoaktivitenin yayılmasını önlemek için çalışan sağlıklı erkekler ve kadınlardı. 2005 yılına gelindiğinde 830 bin tasfiyeciden 125 bini, yani yaklaşık yüzde 15’i hayatını kaybetti. Çoğunun ölüm nedeni kan, dolaşım hastalıkları ve tümörlerdi.
Tavsiyecilerin çocukları da doğuştan özürlü bir şekilde dünyaya geldi. Çoğunda kanser, tiroid bezi hasarı veya zekâ geriliği gibi ağır sağlık sorunları vardı. Ancak bu sorunlar sadece tasfiyecilere özgü değildi, bölgedeki diğer ülkeleri bile yüksek derecelerde etkiledi. Örneğin Belarus’un yoğun radyasyona maruz kalmış bölümlerinde doğan çocukların sadece yüzde 20’si sağlıklı bir şekilde dünyaya geldi. Bu insani felaket, aynı zamanda hükümetlerin sağlık ve eğitim bütçelerine ağır yükler getirmektedir.
Nükleer yanlısı çevreler Çernobil felaketinin risklerini küçümseyerek bu göstergeleri göz ardı ettiler ve çekincelerini açıklayanları “radyofobik” ilan ettiler. Ancak felaketin ardından yürütülen araştırmalar, radyoaktif zararların sadece insanlarla sınırlı kalmadığını gösteriyor. Hayvan ve bitki sistemlerinde tolerans ve yaşama yeteneği sorunları, üreme sorunları ve genetik değişimler gözlemlendi.
Radyasyon yayılmaya başladığı zaman biyosferin hangi bölgesini etkileyeceğini, hangi hayvanların, bitkilerin ve insanların etkileneceğini, hasarın boyutunu ve süresini önceden tahmin edebilmemiz imkânsız. Çoğu durumda maruz kalan canlının yaşı, sağlık durumu, gelişim seviyesi, türüne bağlı olarak zarar, rastgele bir şekilde oluşmaktadır.
Bu nedenden ötürü, bu tarz kazaların ardından açık ve şeffaf bir şekilde veri toplanılması gerekmektedir. Sürmekte olan zararı daha iyi anlayabilmemiz için uluslararası araştırmacıların desteğini almamız şarttır. Bu araştırmaların sonuçları da herkese açık olmalıdır. Dünya Sağlık Örgütü de Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ile daha yakın bir ilişki kurmalıdır.
Fukuşima nükleer santralının yarattığı sorunlar ve Çernobil’in yarattığı, halen süren sorunları göz önüne alarak kendimize şunu sormamız lazım: nükleer enerjiyi ekonomik ve teknolojik açıdan desteklerken, neleri ve kimleri kurban etmeye hazırız?

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

General Electric Mühendislerinin Mankafalılığı

DAVE LINDORFF
Çeviri: Onur Erem
1 nisan 2011

“Hayata iyi şeyler katan” General Electric, Tokyo’nun kuzeyinde patlamış mısır gibi patlayan Fukuşima Daiichi Nükleer Santralı’nın tasarımcısıydı.
GE, Japon yasaları sayesinde onlarca hatta yüzlerce milyar dolara varacak cezalardan kurtulabilir. Bu yasalara göre nükleer santralı yapan değil işleten firma (yani Tokyo Electic Power Co.) hatalardan sorumlu tutuluyor, ve ceza ödemesine hükmediliyor. Ancak yapılan incelemelerde sorunun işletmeden değil tasarımdan kaynaklandığı görülürse, o zaman cezalar GE’den alınabilir.
ABD’deki 23 santralda da kullanılan bu tasarımının sorunları var. Mark 1 adlı bu tasarımlarda hidrojen gazını santralın kalbinden tahliye etmek için bir sistem yok. Oysa bir soğutma hatası oluştuğunda yakıt çubuklarından ortaya çıkan hidrojen gazı içerideki basıncı çok yüksek seviyelere ulaştırır. Fukushima Daiici’deki santralların muazzam bir basınçla patlayarak santralın çatılarını çökertmesinin ve reaktörleri kontrol etmek için gereken kontrol ekipmanını kullanılamaz duruma getirmesinin nedeni de bu tasarım hatasıydı.
‘ACİL DURUM’ AKILLARINA GELMEMİŞ!
GE mühendislerinin acil durumlarda hidrojen gazını binadan tahliye etmek için bir yol düşünmüş olması gerektiği konusunda herkes hemfikir. Ama gerçekten de düşünmemişler.
Üstelik daha kötü bir problem de var. Nükleer atıkları halkın gözünden uzak tutmak için, bu santralların tepesinde kullanılmış yakıt çubuklarının bekletildiği özel havlular bulunuyor. Bu atıkların yüzyıllar boyunca bu havuzlarda, radyoaktivitelerinin geçmesi için bekletilmesi gerekiyor. Yüksek derecede radyoaktif olan bu atıkların soğuk tutulması için bu havuzlara da sürekli olarak soğuk su sağlanması gerekiyor.
Bill Clinton’un nükleer enerji danışmanı Robert Alvarez’in de söylediği gibi eğer bu atık havuzları bir patlamayla hasar görürse veya soğutucu ve radyoaktif kalkan özellikli suyundan mahrum kalırsa, içindeki atıklar alev alır ve havada Çernobil felaketinin 3 ile 9 katı arasında miktarda radyoaktif parçacık karışmasına yol açar. Bu rakamlar sadece bir reaktör için geçerlidir, Japonya’da ise üçten fazla reaktör hasar görmüş durumda.
ATIK HAVUZU VE MOX KARIŞIMI
Nükleer Düzenleme Komisyonu’nun 1997 yılında yaptığı bir çalışmaya göre bir atık havuzunda çıkacak yangının vereceği zamanın maliyeti 59 milyar dolar iken 302 kilometrekarelik bir alanı yaşanılmaz hale getirecektir. Nükleer santraldaki bir patlamanın ortaya çıkartacağı radyoaktif parçacık, nükleer atık havuzundaki bir patlama veya yangınla çıkacak olanın yanında gerçekten de ufak kalmaktadır.
Felaket bununla da sınırlı değil. Yukarıda anlatılanlardan daha da zararlı olan şey ise 3 numaralı reaktördeki MOX karışımı. Bu karışım üzerindeki tartışmalar henüz bitmemiş olmasına rağmen Japonlar MOX’u kullanmaya karar vermiş. MOX’un içerisinde uranyuma ek olarak oksitler ve önemli bir miktarda plütonyum var. Plütonyum ise radyoaktivitesinin ötesinde kimyasal açıdan da canlılar için zehirli bir madde. Hatta insanlar için dünya üzerindeki en zehirli madde.
Bütün bunları öğrenince “hangi mankafa kullanılmış yakıt çubuklarını nükleer santralın üstünde tutarak herhangi bir patlama anında zarar görmesini kesin kılar?” sorusu insanın kafasında canlanıyor.
Gerçekten de bu soruya cevap bulmak zor. Bu havuzları daha önce de duymuştum, ama hep santraldan uzak ve güvenli bir yerde olduklarını zannediyordum, meğer öyle değilmiş. Bu tasarım, mutfak tüpünü ocağın hemen tepesine yerleştirmek gibi. Eğer ocak çok ısınırsa veya patlarsa mutfak tüpünün de patlaması kesinleşiyor.
MOTTOSU DEĞİŞMELİ
Hindistan’ın GE’nin 150 milyar dolarlık nükleer yatırım teklifini yeniden değerlendirmeye almasının arkasında da bu tasarım hatası yatıyor. Kasım ayında Obama, Hindistan’ı ziyaret ederek herhangi bir nükleer kazanın ardından GE’nin finansal yükümlülüklerinden arındırılması için bir yasa geçirilmesini sağlamaya çalışmıştı. Bu son kazadan sonra böyle bir yasanın çıkmayacağından herkes emin. Tasarımdaki hatanın bu kadar belirgin olması yüzünden GE ve diğer nükleer santral tasarımı yapan şirketlerin kesinlikle yüz milyarlarca dolarlık cezaları hak ettiğini söyleyebiliriz.
Barack Obama’nın yakın dostu olan GE CEO’su Jeffrey Immelt ise utanmadan “Kuzey Japonya’daki nükleer kazaların, şirketin nükleer sektördeki durumuna etkisini değerlendirmek için henüz çok erken” diye bir açıklama yaptı.
Artık General Elektrik, mottosunu “Hayata ölüm katar” olarak değiştirebilir.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Amerikan Tarzı Oligarşi

PAUL KRUGMAN
BirGün için çeviren: Onur Erem
9 kasım 2011

Wall Street işgalcileri sağolsun, eşitsizlik tekrardan haber konusu olmaya başladı. O zaman şimdi kafa karıştırma zamanı! Bu konuyla daha önce ilgilenmiş olan herkes ne demek istediğimi anlamıştır. Ne zaman ki gelir dağılımındaki büyüyen adaletsizlik gündeme gelse, “itibarlı” çevreler bu konuda kafa karıştıran açıklamalar yaparlar. Bazı düşünce kuruluşları “aslında gelir dağılımındaki eşitsizlik artmıyor” der, bazılarıysa gelir dağılımının adaletsiz olmasının önemli olmadığını vurgular. Uzmanlar ortaya çıkıp “önemli olan eğitim seviyesi, yoksul çoğunluk eğitim hayatını uzatsaydı yoksul kalmazdı, bakın zenginlere hepsi yüksek olur mezunu” tarzında açıklamalar yapar.

Bütün bu açıklamalar ortadaki keskin gerçeği saklamak için yapılıyor: Servetin bir avuç insanın ellerinde biriktiği bir toplumda yaşıyoruz ve bu durum demokrasinin sadece adının yaşatıldığı bir topluma dönüşme tehlikesini arttırıyor.

Gerçekliği gizleme politikasına darbe vuran bir rapor ise şaşırtıcı bir biçimde Kongre Bütçe Ofisi’nden geldi. Ofis’in yayınladığı rapor, ABD’deki alt ve orta sınıfın gelirlerinin çarpıcı bir şekilde azaldığını gözler önüne seriyordu. Kendimizi hâlâ bir orta sınıf ülkesi olarak görmeyi bırakmamız lazım, çünkü ABD’deki hanelerin yüzde 80’i ortalama gelirin yarısını bile kazanamıyor!

Olağan şüpheliler yine çıkıp bu raporu eleştirdiler. Toplanan datanın hatalı olduğunu söylediler (oysa data hatalı değil), zenginlerin sürekli değişen bir grup olduğunu iddia ettiler (bu da pek doğru sayılmaz). En popüler argümansa artık bir orta sınıf toplum değil, yüksek eğitim almış ve modern dünyada rekabet etme yetileri olan işçilerin çok iyi geçinebildikleri bir üst-orta sınıf toplum olduğumuz.

Bu hoş bir hikaye. Çok ufak bir zenginler grubunun domine ettiği bir ulus olduğumuz resminden daha az rahatsız edici. Lâkin gerçeği yansıtmıyor.

Üniversite mezunu işçiler genellikle diğerlerinden daha başarılı oldular ve aradaki fark gittikçe büyüdü. Fakat yüksek eğitimli Amerikalılar da gelir azalmasından ve büyümekte olan ekonomik güvencesizlikten paylarını aldılar. Üniversite mezunlarının son dönemde alabildikleri maaşlar gerçekten düşük, özellikle de 2000 sonrası işe girenlerde. Artık iyi bir eğitimi olan insanlar bile yüksek maaşlı bir işe girmelerinin çok zor olduğunu biliyor. Bir karşılaştırma yapmamız gerekirse bugün yüksek lisans yapmamış bir üniversite mezununun işe girme ihtimali 1979’da bir lise mezununun işe girme ihtimaliyle eşit.

Bu tabloya baktığımızda ülkede artan gelirin değil orta sınıfa, üst-orta sınıfa bile gitmediğini, çok çok daha ufak bir grup zenginin elinde toplandığını görebiliriz. Bütçe Ofisi’nin yayınladığı rapora göre zaman içinde toplumun yüzde 80’inin gelirlerinin azalması sağlandı ve bu aradaki fark toplumun en üstündeki yüzde 1’in cebine gitti. Bu yüzden gelir seviyesinin eğitimle bir ilgisi kalmadı, bu yüzde protestocular kendilerini yüzde 1’e karşı konumlandırıyor, yüzde 5’e veya 10’a değil.

Aslında protestocular kendilerini yüzde 0.1’e karşı da konumlandırabilirlerdi. 2005 yılında yayınlanan bir rapora göre ABD’nin gelir artışının üçte ikisi, yüzde 0.1’in cebine giriyor. Ayrıca ülkenin en zengin bin insanı, son 25 yılda gelirlerini 4 kat arttırmayı başardı. Peki bu yüzde 0.1’e girenler kimler? Onlar “istihdam yaratan” birer kahraman girişimci mi? Hayır, onların çoğu kurumsal yöneticiler. Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre yüzde 0.1’in yüzde 60’ı, finans dışı kurumların icra kurulu üyeleri veya finans üzerinden para kazanan insanlar; kısaca Wall Street’in kaymak tabakası. Bunlara büyük avukatları ve emlakçıları da eklediğimizde yüzde 0.1’in yüzde 70’ine ulaşıyoruz.

Servetin birkaç kişinin elinde toplanması neden mi tehlikeli? Çünkü bu durumda ulusumuzun büyük bir kısmı ekonomik büyümeden hiç pay alamıyor. Ayrıca zenginlerin daha zengin olduğu bir dünyada zenginlerin daha da çok vergi ödemesi gerekirken, zenginler güçleri sayesinde hükümeti etkileyerek daha az vergi ödüyor ve bütçede devasa açıkla oluşuyor.

Daha önemli bir cevap ise, gelirin belli ellerde aşırı birikmesinin demokrasiye de aykırı olması. Bugün kim çıkıp da ABD’nin yönetiminin zengin elitler tarafından çarpıklaştırıldığını, ve bu çarpıklaşmanın da zenginlerin gelirine bağlı olarak sürekli büyüyeceğini inkar edebilir?

Bazı uzmanlar hâlâ, büyümekte olan gelir dağılımı adaletsizliğinin önemsiz bir olgu olduğunu iddia ediyor. Ancak gerçek, ulusumuzun bütün doğasının tehlike altında olduğu.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

ETA: Silahları Gömdük Ama Yerini Unutmadık

ONUR EREM/BirGün
20 ekim 2011

ETA silahları bıraktı ama teslim etmedi

42 yıllık bir mücadelenin ardından yayınladığı bir bildiri ile silahlı mücadeleye son veren ETA, bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesinden ise taviz verilmeyeceğini açıkladı

İspanya’nın kuzeybatısındaki Bask bölgesinin bağımsızlığı için 1959’dan bu yana mücadele veren ETA (Bask Ülkesi ve Özgürlük) yayınladığı bir bildiri ile silahlı mücadeleye son verdiğini açıkladı. ETA, Bask gazeteleri Gara ve Berria’nın internet sitelerinde yayımlanan yazılı bildiri ve video görüntüsünde, “silahlı faaliyetlerini tamamen sona erdirdiğini” duyurdu.

Silah bırakmakta “kararlı olduğunu ve açık bir vaatte bulunduğunu” vurgulayan ETA, İspanyol ve Fransız hükümetlerine “çatışmanın sonuçlarını çözüme kavuşturmak için direk bir diyalog yolu açılması” çağrısında bulundu. Yüzleri kapalı üç militan tarafından okunan ETA bildirisinde yapılan açıklamada, “Bask bölgesinde yeni bir siyasi dönem başladı. Siyasi sorunlara demokratik ve adil çözüm bulabilmek için tarihi bir fırsatla karşı karşıyayız” denildi.

SİLAHLAR TESLİM EDİLMEYECEK

Silaha veda edeceğini açıklayan ETA’nın bildirisinde silahların teslim edileceğine ve örgütün feshedileceğine dair bilgiler bulunmuyor. Örgütün bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesine kararlı bir şekilde devam edeceğinin vurgulandığı bildiride Bask toplumuna da sürece katılma çağrısı yapıldı.

ETA’nın silaha son verdiğini ilan ettiği tarihi bildirisi;

“Sosyalist devrimci Bask ulusal kurtuluş örgütü ETA, bu bildiri ile kararını duyurmak ister:

Euskal Herria’da (Bask Ülkesi) geçtiğimiz günlerde gerçekleşen Uluslararası konferans, ETA için siyasetin büyük üstünlüğünü gösteren bir insiyatif oldu. Bu konferansın sonucunda vardığımız anlaşma, çatışmanın bütünlüklü çözümü için gerekli olan unsurları bir araya getirdi ve Bask toplumu ile uluslararası toplumun geniş kesimlerinin desteğini kazandı.

Euskal Herria’da yeni bir siyasal çağ başlıyor. Yıllardır süregelen siyasal çatışmanın adil ve demokratik çözümü için tarihi bir fırsat ile karşı kaşıyayız.

Şiddet ve baskı ile karşılaşsak da yeni çağ diyalog ve anlaşmanın çağı olmalıdır. Euskal Herria’nın tanınması ve halk iradesine saygı, bütün baskılara üstün gelecektir. Bu, Bask yurttaşlarının çoğunun arzusudur.

Yıllardır verdiğimiz mücadele sonucu bu imkana kavuştuk. Yürüdüğümüz yollar kolay yollar değildi. Mücadelenin kabalığı, sayısız yoldaşımızı sonsuza kadar aramızdan aldı. Geri kalanları da hapis veya sürgün cezaları ile karşı karşıya. Onlara içten saygılarımızı sunuyoruz.

Yolun bundan sonraki kısmı da kolay olmayacak. Cezalar ve baskılarla yüzleşmeye devam ederken attığımız her adım, kazandığımız her başarı Bask yurttaşlarının çabası ve mücadelesinin meyvesi olacaktır. Yıllar süren mücadele sürecinde Euskal Herria, bu yolun üstesinden gelmek için gerekli olan tecrübe ve gücü biriktirdi; ayrıca bunun için yeterince isteklidir de.

Zaman, geleceğimize umutla bakmanın zamanı olduğu kadar, sorumluluk ve cesaretle hareket etmenin de zamanıdır.

Bütün bu nedenlerle, ETA silahlı eylemlerini kesin olarak sonlandırmaya karar vermiştir. ETA, Fransa ve İspanya hükümetlerine, çatışmanın nedenlerini ortadan kaldırmayı ve böylece silahlı çatışma devrini nihai olarak sonlandırmayı hedefleyen doğrudan diyalog süreci başlatmaları çağrısı yapar. Bu tarihi bildiri ile, ETA açık, kati ve tanımlayıcı hedefini göstererek kanıtlar.

ETA son olarak, barış ve özgürlük kazanılana kadar Bask toplumunu bu sürece dahil olmaya çağırır.

Yaşasın özgür Euskal Herria, yaşasın Bask sosyalizmi! Bağımsızlık ve sosyalizme kadar durmak yok!

Euskadi Ta Askatasuna-ETA
Euskal Herria”

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sosyalist ve Bolivarcı Devrimde Yasanın Rolü

FERNANDO VEGA*
*Bu yazı, Yargıtay Hâkimi Fernando Vega’nın, 2011 Adli Yılı Açılış Töreni’nde yaptığı konuşmanın metnidir.
BirGün/ONUR EREM
14 haziran 2011

1999’dan beri Venezuela’da önemli yasal değişiklikler yapıldı. O yıl Ulusal Anayasa Meclisi’nde hazırlanan anayasa halk oylamasına sunuldu ve bunun kabul edilmesiyle ülkenin adı, Simon Bolivar’ı onurlandırmak için Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti olarak değiştirildi.

Simon Bolivar, Güney Amerika’nın kaderini etkileyen adam

Anayasanın odağındaki haklar, yaşama ve ifade hakları, özel mülkiyet, seyahat özgürlüğü, savunma hakkı gibi geleneksel hakların ötesindeydi; insanların onurlu bireysel haklarını gerçek evrenselliğiyle yaşayabilmeleri için sağlık hakkı, ücretsiz eğitim ve barınma hakkı güvence altına alınmıştı. Bunlar ikinci nesil haklar veya toplumsal haklar olarak adlandırılmaktadır. Ancak bu anayasa bunların da ötesine geçerek üçüncü nesil hakları (örneğin çevresel ve kültürel haklar) da içermektedir.

Bolivarcı anayasamızdaki değişimler, halkın çoğunun faydasına olacak toplumsal girişimlere vurgu yapmakta ve onlara bireysel girişimlerden daha fazla öncelik vermektedir.

Bu iddianın dogmatik kanıtı anayasanın 1. ve 2. maddelerinde açıkça gözükmektedir. Birinci madde Simon Bolivar’ın doktrinine yeniden can verirken ikinci madde, ülkeyi yönetenleri ve yurttaşları sınırlandırmamak için ‘Hukuk Devleti’ değil, ‘Demokratik ve Toplumsal Hukuk ve Adalet Devleti’ terimini kullanmaktadır. Bu büyük bir değişim demektir, böylece Venezuela liberal-demokrat devleti geride bırakıp demokratik ve sosyal bir devlet olmuştur.

Şimdi, anayasanın dayanışmayı, toplumsal ve kolektif meseleleri nasıl bireyciliğin, bencilliğin ve aç gözlülüğün üzerinde tuttuğunu anlatmak için bazı anayasa maddelerine bakalım, bu algının nasıl yansıtıldığını görelim.

ÖZEL TEŞEBBÜS, ADİL PAYLAŞIM
112. madde özel girişimciliğe olanak veriyor, ancak bunu hemen devletin adil gelir paylaşımı garantisi vermesi ve planlama, teşkilatlandırma ve ekonomik düzenlemeler yapması yükümlülüğü ile sınırlandırıyor.

114. madde yasadığı ekonomi, spekülasyon, istifçilik, tefecilik, kartel oluşturma ve benzeri faaliyetleri yasaklıyor ve ciddi yaptırımlar öngörüyor.

118. madde “devlet, birikim fonları, mikro-şirketler, toplumsal birlikler ve benzeri örgütlülük yapıları da dahil olmak üzere hangi türden olursa olsun dayanışma örgütleri, kurumları ve kooperatiflerini, halkçı ekonomiyi iyileştirmek amacıyla destekleyecektir” diyor.

FARKLI BİR ÂDEMİ MERKEZİYETÇİLİK
158. madde, âdemi merkeziyetçiliği ve özerk yönetimi ‘nüfus ve güç arasında bir yaklaşımı destekleyen ve demokrasiyi derinleştiren ulusal bir politika’ olarak tanımlıyor ve devlet garantileri vererek demokrasinin işlemesi için uygun ortamı yaratıyor. Böylesine bir konsept, liberal demokrasi ile burjuva özerk yönetimi ve ademi merkeziyetçilikten çok farklıdır. Liberal demokrasiye göre âdemi merkeziyetçilik ve özerk yönetim, sadece merkezi yönetimin bazı yetkilerini yerel yönetimlere bırakmasıdır.

hugo chavez173. ve 184. maddeler doğrudan, eyaletlerde finansal kaynakları mahallelere ve ortak ihtiyaçlara göre dağıtacak, belediye hizmetlerini topluluklara ve mahallelere yönlendirecek yapıların kurulmasından bahsediyor. Bu kendilerini otomatik olarak yöneten yeni bir yapılanma getiriyor. Halkın topluluk konseylerinde ve komünlerde güçlü bir söz sahibi olmasının temeli de budur.

300. madde, yatırım yapılan kaynakların ekonomik ve toplumsal üretkenliği arttırmak için sosyal ve girişimci aktiviteleri yürüten bir organizmalar devleti yaratmaktadır.

GERÇEK TOPRAK REFORMU
307. madde çok büyük toprak sahipliğinin toplumsal faydaya karşı olduğunu ilan eder ve tarıma uygun olup da kullanılmayan bütün toprakların tarıma açılmasını emreder. Dahası, toprağın o bölgede yaşayan halka aktarılmasını öngörür. Kısaca, derin bir toprak reformu sağlar.

308. madde “devlet, temeli toplumsal girişimcilik olan ülke ekonomisini güçlendirmek için, çalışma, tasarruf ve tüketim amacıyla, küçük ve orta büyüklükteki imalatçıları, kooperatifleri, birikim fonlarını, aile şirketlerini, mikro-şirketleri ve diğer tüm toplumsal kurumları korumak ve desteklemek zorundadır” demektedir.

Dahası, Venezuela Devleti dengeyi sağlamak için 2 değerli enstrümana güvenmektedir. 318. maddeye göre Merkez Bankası devletin genel ekonomi politikasıyla uyumlu bir şekilde hareket etmelidir. Ayrıca, devlet kamu faydası ya da toplum çıkarları amacıyla kamulaştırma yapabilir.

KAPİTALİZMİN KALBİNE SALDIRAN ANAYASA
Bu temel norm,1961’de hazırlanan liberal demokrat anayasa gibi bir anayasaya değil, üretim araçlarını toplumsallaştırdığı ve toplumsal, endüstriyel, ticari ve zirai olarak ortak mülkiyeti sağladığı için kapitalist üretim sisteminin tam kalbine saldıran bir anayasaya sahip olduğumuzu gösterir. Dahası, özel mülkiyet yerine toplumsal mülkiyet altında olduğunda daha fazla kâr ve toplumsal fayda sağlayacak olan toprakların ve fabrikaların kurtarılmasını sağlamaktadır.

Eğer kapitalist üretim sistemi, doğru koşullar ve doğru zamanda sadece sosyalist üretim sistemi ile değiştirilebilecekse ve Venezuela’da gıda, inşaat, petrol, madencilik, temel endüstriler, tarım üretimi ve hayvancılık sektörlerinde, anayasa ve diğer yasalardan güç alarak kapitalist üretim sistemine meydan okuyan bir değişim süreci varsa, o zaman Venezuela’da sosyalizmin kapitalizmin yerini almakta olduğunu söyleyebiliriz.

Bu siyasal bir söylem değil gerçeklik. Gerekli nesnel ve öznel koşulların, kaynağını toplumdan alan ve toplumun benimsediği değişimlerin başlamasına olanak verdiği tarihi bir zamandayız. Bu yüzden toplum, davranışlarını buna uyarlamak, yeni adetler geliştirmek, eski gelenekleri kaldırmak ve hatta her gün neredeyse her şeye sahip olan insanlarla hiçbir şeye sahip olmayan insanlar arasında bir savaşın yaşandığı, bencillik ve bireysellik tarafından baltalanan bir toplumda sürekli bir varoluş savaşıyla temsil edilen zor çalışma koşulları nedeniyle unuttuğumuz toplumsal alışkanlıkları yeniden hatırlamak zorundadır.

SOSYALİZMİ DESTEKLEYEN YARGI
Bütün bunlara göre eğer Venezuela Devleti planlı ve kararlı bir şekilde toplumu Bolivarcı ve demokratik sosyalizme yönlendirmek istiyorsa, bu artık bir devlet politikamız olduğu ve anayasanın erkler arasındaki işbirliğini düzenleyen 138. maddeye göre yargı erkinin de yasalar çerçevesinde bu sürece katkıya bulunması gerektiği anlamına gelmektedir.

Anayasa ve yasalara uygun bir sosyalist politikanın geliştirilmesi için yargı erkinin işbirliği yapması, hâkimlerin, savcıların, polislerin ve bütün personelin profesyonel davranışları sayesinde gerçekleşecektir.

Liberal anayasaların kontrolü altındayken, ülkedeki bütün mahkemeler liberal-demokratik yapıları korumak için kendi halkıyla savaşmaya adanmıştı. Şimdi ise, cumhuriyetin bütün mahkemeleri, Bolivarcı ve sosyalist demokrasinin kurulmasına engel olan bütün davranışları ağır şekilde cezalandırmalıdır.

Hâkimler, yasaların sonsuz bir adalet konsepti içeren varlıklar olmadığını her zaman hatırlamalıdır. Yasaları, doğal hukuk kuramına göre algıladığımız açıktır. Soyut bir kavram olmaktan öte, adalet (aşk gibi) bir duyguymuş gibi gözüküyor. Açıkça, adalet olup olmadığını fark etmemizi sağlayan içkin duygular vardır, özellikle de ortada bir adaletsizlik varsa. Çünkü adalet hissi, insanın ilk minnet duyduğu şeylerdendir. Ernesto Guevara de La Serna, yani ‘Che’, aynı soyadı taşıdığı için akraba olup olmadıklarını soran birine verdiği cevapta bunu gayet açık bir şekilde anlatmıştır: “Aynı aileden olup olmadığımızı bilmiyorum, ancak dünyada bir adaletsizlik işlendiği zaman bu adaletsizlikten dolayı öfkeden titriyorsan yoldaşız demektir”.

Dün adil olan yasa bugün adil olmayabilir, çünkü içinde yaşadığımız koşullar ve içinde yaşadığımız toplum sürekli olarak değişiyor. Yasama ve yargı tarafından yürütülen yasalarımız canlıdır ve ilerlemektedir.

Öte yandan, yasaların hukuki pozitivizmin iddia ettiği gibi üretildikten sonra mükemmel bir yaratılışla adalet bahşeden yapılar olmadığını da söylemeliyiz. Her durumun karakteristiği kendine özgü olduğu için, bir olayı değerlendirirken yazılı kurallar temelde olsa bile hâkimler olayın tamamını değerlendirmeye almak ve davayı aydınlatmak için olayın gerçekleştiği ortamı da dikkate almalıdır. Hukuk ile gerçeklik arasındaki bağ böylece daha kuvvetli olacaktır.

HUKUK VE TOPLUMSAL GERÇEKLER
Bu yüzden hâkimler yasalar ve içtihatları bildikleri kadar toplumsal gerçeklikleri de bilmek zorundadır. Uyuşturucu trafiği, terörizm, yolsuzluk veya yıkıcılık gibi konulardaki davalarda, toplumsal gerçeklikleri göz önüne almadan karar vermek affedilemez.

Önceki anayasa ile karşılaştırdığımızda çok ilerledik. O dönemlerde yargı erki, hukuk mafyaları ve aşiretlerin sızdığı, bozulmuş bir yapıydı. Bu, dürüst ve kendini işine adamış hâkimler olmadığı anlamına gelmiyor, ancak onlar sayıca çok azdı. Ülkedeki bazı uluslararası avukatlık ve hukuki danışmanlık firmaları, her seviyeden hâkimleri ve savcıları kontrolü altına almıştı.

Yani hiç şüphe olmasın ki çok ilerledik. Yine de yargı erkinin önünde, hem yazılı yasalara göre, hem de demokratik ve güvenilir fikirlere ve muğlâk olmayan ahlak anlayışına göre adalet dağıtma görevini verimli bir şekilde yerine getirebileceği iç gelişime ulaşmak için yapması gereken çok sayıda yapılmamış görev vardır. Kendimizi bu göre hevesle ve fedakârlıkla adamalıyız. Hukuk bilgimizi sürekli olarak arttıran Hukuki Yenilenme Kursları için gerekli olan her imkânı temin ederek hâkimlerin evrensel, demokratik, açık ve şeffaf bir hukuk yönetimine doğru ilerlemesini sağlayacak bilgi işleme tekniklerini benimsemeliyiz. Hukuki personel için, sürekli olarak Bolivarcı ve sosyalist etik atölyeleri sağlamanın vazgeçilemez olduğunu düşünmekteyiz. Bunlar hâkimlik gibi onurlu bir mesleğe sahip olan bizlerin, hukuk sistemi içerisindeki konumumuzdan bağımsız olarak, üzerinde düşünmemiz gereken konulardan bazılarıdır.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın