Peru: Humala’nın Büyük Zaferi

MARK WEISBROT
ÇEVİREN: ONUR EREM
14 haziran 2011

Peru’daki seçimleri solcu ve halkçı aday Ollanta Humala’nın kazanması çok önemli bir olaydı. ABD’nin bölgedeki etkisine baktığımız zaman, bu seçim Washington’un bölgedeki iki müttefikinden birini kaybetmesi anlamına geliyor. Bölgedeki tek ABD müttefiki Şili’nin sağcı hükümeti kaldı. Artık Brezilya, Arjantin, Venezuela, Bolivya, Ekvador, Paraguay, Uruguay ve Peru ABD’den bağımsız solcu hükümetlere sahip. Bu hükümetlerin ABD’ye bağımlılığı Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığından bile daha az bir seviyeye geriledi. Manuel Santos’un Kolombiya’sı ise artık bu solcu hükümetlere ABD’ye olduğundan daha yakın.

BİRLEŞİK GÜNEY AMERİKA
Bu, siyasal ve ekonomik anlamda bölgesel entegrasyonun daha pürüzsüz bir şekilde ilerleyeceği anlamına geliyor –her ne kadar bu uzun vadeli bir proje olsa da. Örneğin 5 Temmuz günü bölgedeki bütün ülkelerin liderleri – İstanbul ile kardeş şehir olan – Venezuela’nın başkenti Caracas’da buluşacak ve CELAC’ın (Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu) gelişimi için yapabileceklerini tartışacaklar. Bu bölgesel organizasyon ABD ve Kanada dışındaki bütün bölge ülkelerini içeriyor ve diplomatik nedenlerle açıkça söylenmese de amacı OAS’ın (Organization of American States – Amerikan Devletleri Örgütü) yerini almak. Bu yeni örgüt, ABD’nin, Honduras ve Haiti örneklerinde de görüldüğü gibi OAS’ı anti-demokratik emeller için suiistimal etmesine bir cevaptır.

ABD DEĞİŞİMİ OKUYAMADI
UNASUR’un (Güney Amerika Halkları Birliği) son derece genişleyen rolünü de içeren bu kurumsal değişimler, bölgedeki diplomatik ilişkilerin normlarını ve geleneklerini de değiştirmektedir. Öncülünün bölgeye yönelik politikalarını devam ettiren Obama yönetimi, bu yeni gerçekliği kabul etmekte yavaş kalmıştır. Bunun sonucunda Bolivya, Venezuela ve Ekvador’da büyükelçilikleri kapanmıştır.

Seçimlerin Peru için çok önemli olmasının birçok nedeni var. Nobel ödüllü Perulu muhafazakâr yazar ve siyasetçi Mario Vargas Llosa, Humala’nın zaferinin demokrasiyi kurtardığını düşünüyor. Eski devlet başkanı Alejandro Toledo “Halk kazandı, demokrasi kazandı, insanların anıları kazandı. İnsanlar, toplumu içeren ekonomik büyümeye oy verdi” diyor. Gerçekten de babası sayısız siyasi cinayet nedeniyle hapis yatan diğer adayın başkan seçilmesi Perululara ve dünyaya çok kötü bir mesaj olurdu. Kendisini babasından uzak göstermek istese de babasıyla aynı danışmanları kullanıyor oluşu insanların bu konuda ikna olmamasını sağlıyor.

HALK DERSİNİ ALDI
Seçimlerin dikkat çeken başka yönleri de var. Öncelikle bu seçim seçmenlerin, ülkenin zengin ve elitlerinin çoğunun (buna büyük medya grupları da dahil) tersine hareket etmesinin bir başka örneği oldu. Solcular Humala’yı, bazı siyasal aktörlerin desteğini almak için verdiği bazı sözlerden ve tavizlerden dolayı eleştirebilir: örneğin kamulaştırma yapılmayacak olması. Ancak yine de o, zenginleri ve eliti tatmin etmek için aday olmuş bir başkan değil. Bu, demokrasi adına Güney Amerika siyasetinde daha önce görülmemiş olan, ancak son yıllarda peş peşe gerçekleşen muhteşem şeylerden biri: Gelirin, refahın, üretim ve iletişim araçlarının çoğunu kontrol edenler, seçimlerde yeniliyor. Washington’da böyle bir şeyin olma ihtimalini baktığınızda, ABD’nin ne kadar demokrasiden uzak bir ülke olduğu daha da iyi anlaşılabilir.

Geçtiğimiz on yıldaki rekor ekonomik büyümeye rağmen Peru’nun geleneksel elitinin, seçimlerin hem birinci, hem de ikinci turunda yenilmiş olması da ilgi çekici. Peru’da GSYH 2000 yılından beri yılda ortalama yüzde 5,7 büyüyerek bölgenin en çok büyüyeni oldu. Yiğidi öldür, hakkını yeme: önceki iki devlet başkanı, Alejandro Toledo ve Alan Garcia, neo-liberal çağda alışılmamış bir şekilde, mali politikalar ve kur rejimi de dahil olmak üzere makroekonomik politikaları çok iyi yönetti. Küresel krize karşı çok iyi önlemler aldılar ve krizi minimum hasarla atlattılar. Ekonomik büyümeden de bekleneceği üzere insanların hayatında bazı gelişmeler oldu: Resmi yoksulluk oranı 2001’de yüzde 55’ten 2009’da yüzde 35’e düştü. Ortalama yaşam süresi 70,5 yıldan 73,5 yıla çıktı ve çocuk ölümü binde 35,1’den 19,4’e düştü.

TOPLUMSAL PROGRAMLARIN ÖNEMİ
Ancak yine de 2009 yılında halen Peru nüfusunun yüzde 62’si günde 3 dolardan daha az gelire sahipti ve bu oran günümüzde de aynı. Peru, nüfusunun çoğu yoksul olan bir ülke. Kent nüfusu ile kırsal nüfus arasındaki gelir dağılımı, etnik ve bölgesel gelir farklılıkları kabul edilebilir düzeyden çok uzak. Genel olarak gelir ve refah paylaşımında çok büyük sorunlar var (kentlerde işsizlik yüzde 21’ken kırsal alanda yüzde 60!) ve bu yüzden halk kendini aldatılmış hissediyor. Garcia ve Toledo döneminde, bölgedeki diğer ülkelerin aksine, gelir adaletsizliği konusunda hiç bir büyük girişim başlatılmadı. Bolivya emeklilik yaşını 65’ten 58’e indirdi ve sosyal güvenlik sisteminde çok büyük iyileştirmeler yaptı, hidrokarbon endüstrisini kamulaştırdı ve toplumsal harcamaları arttırdı. Ekvador sağlık sistemi başta olmak üzere sosyal güvenlik sistemini geliştirdi. Venezuela bütün yurttaşlarına tamamen ücretsiz sağlık hizmeti sundu, kişi başına düşen net sosyal harcamaları üç katına çıkardı, eğitim ağında devasa büyümeler gerçekleştirirken bütün üniversiteleri de tamamen ücretsiz hale getirdi. Brezilya Lula’nın 8 yıllık döneminde asgari ücreti net yüzde 60 arttırırken yoksullara gelir aktarımı sağladı. Peru’nun son iki hükümeti ise bu tarz uygulamalardan habersizdi.

Ders açık: Tekrar seçilmek isteyen partiler ve hükümetler, gerçek toplumsal ve ekonomik değişimler yaratmalı. Güney Amerika’nın solcu hükümetleri bunu demokratik sürecin bir parçası haline getirmeyi başardı ve bu etki bölgedeki varlığını uzun yıllar boyunca hissettirecek gibi gözüküyor.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Vahşi Kapitalizm Sokakları Vurdu

DAVID HARVEY
BirGün için çeviren: Onur Erem
21 ağustos 2011

“Nihilist ve vahşi gençler” diyor The Daily Mail onlara: Hayatın farklı alanlarından gelmiş, sokaklarda başıboş bir şekilde polise taş, tuğla ve şişe atan, bir dükkânı yağmalayıp diğerini yakan, twitterda belirlenmiş güncel hedeflerine doğru ilerlerken polisle köşe kapmaca oynayan gençler.
The Daily Mail’daki ‘vahşi’ kelimesiydi beni çarpan. 1871’de Paris komününde yaşayan insanların vahşi hayvanlar, sırtlanlar olarak etiketlenmesi; aile, ahlak, özel mülkiyet ve din adına öldürülmeyi hak ettiklerinin söylenmesi geldi aklıma. Daha güncel bir örnek olarak ise Rupert Murdoch’un sol cebinden çıkarttıktan sonra sağ cebinde bekleyen David Cameron ile yer değiştirdiği Tony Blair’in ‘vahşi medya’ söylemleriyle medyaya saldırmasını hatırladım.
İsyanları değerlendirirken iki farklı grup oluştuğunu görüyoruz. Bu gruplardan birincisi isyanları katıksız, dizginlenemez ve affedilemez bir suç olgusu olarak değerlendiriyor. İkinci gruba göre ise isyanlar yanlış politika, süregelen ırkçılık, gençler ve azınlıklara eziyet edilmesi, gençler arasındaki kitlesel işsizlik, artan toplumsal mahrumiyet ve ekonomiyle hiçbir ilişkisi olmayan, zenginlerin servetini korumasından başka bir hedefi olmayan akılsız bir tasarruf politikası. Bu iki grubun histerik tartışmaları hiç bitmeyecek gibi.
Eğer şanslıysak, komisyonlar kurulacak ve raporlar hazırlanacak; Thatcher döneminde Brixton ve Toxteth’teki isyanlar için söylenenlerin bir kopyasını dinleyeceğiz. ‘Şanslı’ dedim, çünkü içimden bir ses mevcut başbakanın bunu yapmaktansa panzerleri ve gaz bombası takımını çağırıp bu ahlak yoksunluğunu, medeniyetsizliği, azalan aile değerlerini ve gençlerin disiplinsizliğini plastik mermilerle cezalandıracağını söylüyor.
Lâkin esas sorun, kapitalizmin kendisinin azgınca vahşileştiği bir toplumda yaşıyor olmamız. Vahşi siyasetçilerimiz harcamalarında yolsuzluk yapıyor, vahşi bankacılar toplumun iliklerini emiyor, CEO’lar, hedge fonları yöneticileri ve özel yatırım danışmanları dünyanın servetini yağmalıyor, telefon ve kredi kartı şirketleri herkesin faturalarına nereden çıktığı belli olmayan gizemli giderler ekliyor ve mağaza sahipleri insanları kazıklıyor.
KİTLESEL YOKSUNLUK SIRADANLAŞTI
Kitlesel yoksunluk politikası, yırtıcıları andırırcasına yapılan gün ortası soygunlar, özellikle yoksulların, korumasızların, saf ve yasal güvencesi olmayan insanların sömürülmesi günlük sıradan olaylar haline geldi. Aranızda hiç dürüst bir kapitalistin, dürüst bankacınının, dürüst siyasetçinin, dürüst işletmecinin veya dürüst bir polis komiserinin kaldığına inanan var mı? Evet, böyle dürüst insanlar var. Ancak onlar çok ufak bir azınlık ve mesleklerindeki diğer herkes onlara salak gözüyle bakıyor. Kurnaz olmak, kolayca köşeyi dönmek lazım. Dolandır ve çal! Yakalanma ihtimali her zaman zayıftır. Ayrıca kurumsal ‘suiistimal’lerin ortaya çıkması durumunda bile her zaman kişisel serveti korumanın bir yolu bulunur.
Söylediklerim kulağa şaşırtıcı gelebilir. Çoğumuz bu gerçekleri görmüyoruz, çünkü görmek istemiyoruz. Siyasetçilerin bunu itiraf etmeye cesaretleri yok, basın ise yolsuzluklara bulaşan insanların içerisinde sadece hoşlanmadıkları kişileri açıklıyor. Ancak, bence sokaktaki her isyancı ne demek istediğimi çok iyi biliyor. Onlar herkesin yaptığını yapıyor –tek farkları sokak ortasında açık açık yapmaları. Thatcher’cılık kapitalizmin vahşi içgüdülerini serbest bıraktı ve o zamandan beri hiçbir yönetici bu vahşiliği dizginlemek istemedi. “Yak ve yık”, her yerdeki yönetici sınıfların açıkça mottosu haline gelmiş durumda.
Bu içinde yaşadığımız yeni normal. Kurulacak inceleme komisyonu bu işe de yönelmeli. Sadece isyancılardan değil, herkesten hesap sorulmalı. Vahşi kapitalizm, insanlığa karşı işlediği suçlar kadar doğaya karşı işlediği suçlar için de yargılanmalı.

ÇIPLAK SİYASET: YOLSUZLUK VE MANTIKSIZLIK
Ne yazık ki, ‘akılsız’ isyancıların göremediği ve talep edemediği şey tam da bu. Çevremizdeki her şey bizim görmemizi ve talep etmemizi de engellemek için elinden geleni yapıyor. Siyasal güç odaklarının üstün ahlak ve kaypak nedenlerden oluşan kıyafeti ivedilikle giymesinin nedeni de bu –kimse onun çıplak halini göremesin diye: Yolsuzlaşmış ve ahmakça mantıksız.
Ancak dünyanın bazı bölgelerinde umut ve ışık halen mevcut. İspanya ve Yunanistan’daki ‘öfkeliler’, Latin Amerika’daki devrimci kalp atışları, Asya’daki köylü hareketleri artık vahşi ve yırtıcı küresel kapitalizmin yarattığı yalan perdesinin ötesini görebiliyor. Geri kalanlarımızın görmesi ve harekete geçmesi için ne gerekiyor? Nasıl sil baştan başlayabiliriz? Hangi yöne gitmeliyiz? Bu soruları cevaplamak kolay değil. Ancak bildiğimiz tek bir şey var: Doğru cevabı sadece doğru soruları sorarak bulabiliriz.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Futbol Asla Sadece Futbol Değildir: Mısır ve Futbolun Kara Günü

CARL FINAMORE
BirGün için Çeviren: Onur Erem
9 şubat 2012

Bir sahil kenti olan Port Said’deki futbol maçının ardından yaşanan olayların içerdiği sembolizmi Mısırlıların dışında çok az kişi anlayabildi. Öncelikle Kahire takımı al-Ahly’nin Ultras grubundan 74 kişinin öldürülmesi tam da deve sırtındaki baltacıların Tahrir Meydanı’nda halka saldırmasının birinci yıl dönümünde gerçekleşti. Üstelik Ultras taraftar grupları, Mübarek’in baltacılarının bir yıl önce gerçekleştirdiği bu saldırıda meydanı dolduran eylemcileri korumakta büyük rol oynamıştı. Bir yıl önce gösterdikleri cesaret bütün Mısır’ın takdirini kazanmıştı.

Geçtiğimiz hafta stadyumda çıkan olaylarda polisin saatler boyunca hiç bir şey yapmadan izlemesi ve sonunda göstermelik bir müdahalede bulunması, bu saldırının polis veya asker tarafından desteklendiği veya düzenlendiği şüphelerini uyandırdı. Sanki Mısır devletinin içindeki güçler, bir yıl önce baltacıların Ultras’lar tarafından durdurulmasının intikamını alıyordu.

YENİ REJİM DAHA ÇOK ÖLDÜRDÜ

Polis zulmünün uç bir örneği olan bu olay aslında daha büyük bir şiddet ve hukuksuzluk resminin bir parçası. Mübarek’in ardından gelen yeni yönetim bugüne kadar Mübarek’in 18 günlük isyanlar süresince öldürdüğünden daha fazla gösterici öldürdü. Ancak zulüm bunlarla sınırlı değil.

Şu anda ülkeyi yönetmekte olan Yüksek Askeri Konsey (Scaf) 12 bin muhalif ve eylemciyi cezaevine attı. Bu sayı Mübarek’in 29 yıllık iktidarı boyunca hapse atılan muhaliflerin sayısından bile daha fazla.

Mısır dışında yaşayanlar için stadyumdaki olaylar ve askeri yönetim arasındaki bağlantıyı kavramak zor olabilir, ancak milyonlarca insanın iktidardaki generallere karşı çıkmak için sayısız nedeni olduğu Mısır’da halk diken üstünde yaşıyor.

Bu yüzden, polisin stadyumdaki vahşet sürerken saatlerce seyirci kaldığı anlaşılınca ülke çapında protestolar başladı. Mısır’da göstericilerin hedefinde nefret ettikleri polisin merkezinin bulunduğu İçişleri Bakanlığı binası vardı. Polisler kalabalığa karşı plastik mermi ve biber gazı kullandı.

Çeşitli basın kuruluşları Tahrir’i bir savaş bölgesine benzetti. Devlet Tahrir’de kasım ayında gençlere, aralıkta ise kadınlara karşı benzer bir savaş açmıştı. Onlar da askeri rejimin sonunun gelmesini istiyorlardı.

ASKER YALNIZLAŞTI
Mısır’da silahlı kuvvetler hiç bir zaman dikkatleri üzerine çeken bir aktör olmadı. Lâkin Mübarek devrildikten sonra ülkede çoğunluğun güvendiği (en azından ilk başlarda) ve ayakta kalan tek yapı ordu oldu. Üst kademe askerlerin Mübarek’in kuklası olmasına rağmen ayaklanmalar boyunca ordu, polisin yaptığı gibi halka şiddet uygulamadı. Oysa İçişleri Bakanlığı’nın kirli işleri yaptırmak için kadroya aldığı bir milyon paralı askeri vardı. Rejim değişikliğinin ardından bu bir milyon baltacı adeta sırra kadem bastı. Ancak yapı olduğu gibi ayakta. Halkın şikayetinin odağında da bu baskıcı yapının ve anlayışın değişmemesi var.

İlk başta güvenilecek tek liman olan generaller, yönetimlerinin birinci yılını tamamlarken her geçen gün güvenilirliklerini yitiriyor. Yeni seçilen parlamento ise askerin siyaset sahnesinden çekilmesi durumunda ne siyasal boşluğu dolduracak desteğe, ne de yerleşik ekonomik yapıyı ve çıkar gruplarını koruyacak güce sahip.

İKİNCİ “DEVRİM” İHTİYACI
İslamcı Müslüman Kardeşler’in sandalyelerin yüzde 50’sini aldığı, daha radikal İslamcı olan Selefilerin ise yüzde 20 sandalyeye sahip olduğu parlamento toplumun çıkarlarını, toplumdaki dengeleri veya İslamcı olmayan grupları korumaktan çok uzak.

İkinci bir “devrim” isteyen kitlesel eylemlerin nedeni de bu durum. Bu yüzden “gerçek bir devrim” olmadığı takdirde ordu perdenin arkasındaki gerçek güç olmaya devam edecek. Zaten yaptıkları açıklamalarda yeni anayasayı yazacak komiteyi ve ayrıca kabineyi atama yetkisinin kendilerinde olduğunu açıklayan ordu, askeri bütçenin ve askeri-ekonomik işlerin kontrolünün tamamen kendi ellerinde olacağını vurguladı.

Askeriyeyle samimi olan Müslüman Kardeşler bile bu açıklamayı protesto etti. Çünkü parlamentonun denetiminden bağımsız olan bir ordu parlamentodan daha güçlü olacaktır.

DOKUNULMAZ BİR GÜÇ: ORDU
Askeriye sadece zengin yapılanmalarını ve üst düzey generallerin dudak uçuklatan varlıklarını korumaktan daha fazlasını düşünüyor. GlobalPost’un araştırmacı gazetecilerinin aylar süren incelemelerin ardından 23 Ocak’ta yayınladığı rapor, Mısır’daki askeri ekonomiyi gözler önüne seriyor:

“Emekli askerlerin ve çoğu analistin söylediklerine bakılırsa ordunun son dönemde artan şiddeti ve güç gösterisi, ülke yönetimini kolay kolay bırakmayacaklarının bir göstergesi. Çünkü ordu büyümekte olan ekonomik çıkarlarını kendi denetiminde olmayan bir parlamentonun eline bırakmak istemiyor. Ordunun yönetimindeki ekonomik varlıklar fabrikalardan otellere, süpermarketlerden emlak sektörüne kadar geniş bir yelpazeye yayılmış durumda. Özellikle son on yılda yaptığı büyümeyle Mısır ordusu adeta özel bir ekonomik imparatorluk haline geldi.

“Carnegie Ortadoğu Merkezi’nin eski araştırma yöneticisi ve Kahire Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Hamzawy’nin yıllar süren araştırmalarına göre Mısır ekonomisinin yüzde 30’u, yani 180 milyar dolarlık ekonominin 60 milyar doları ordu tarafından kontrol ediliyor.

“Protestoculara göre yolsuzluk ve yalan rejiminin nedenleri son derece yapısal. Mübarek’in yerine ordu veya Müslüman Kardeşler’in geçmesi gibi aktör değişikleriyle düzeltilemeyecek seviyede.”

HÜKÜMETE MİLYAR DOLAR BORÇ VEREN ORDU
Yüksek Askeri Konsey yakın zamanda bütçe açığına karşı mücadeleye destek olmak için hükümet hazinesine bir milyar dolar borç verdi. Kimse çıkıp da ordunun bu bir milyar doları nereden çıkardığını, nasıl biriktirdiğini sormaya cesaret bile edemedi.

Yukarda yer alan sayısız örnek, askeri yönetimin ne kadar tehlikeli olduğunu anlatıyor. Ordunun tek istediği, hisseleri başta olmak üzere eski düzeni olabildiğince korumak. Yüksek Askeri Konsey şu anda gücü bırakmak istemiyor. İsteyecek olsa bile gücü devralabilecek bir yapı yok. Ülkede ne bir burjuva sınıfı ne de başka bir kurum milyonlarca Mısırlı genç ve işçi bariz ekonomik, sosyal ve demokratik gelişmeler talep ederken ülkeyi yönetebilecek otoriteye sahip.

Mısır, hâlâ halkın yüzde 40’ının günde 2 dolardan (ayda yaklaşık 100 Türk Lirası) daha az kazandığı bir ülke. Bu yüzden “Özgürlük, Ekmek ve Adalet” talepleri bütün ülkede halkın dilinde.

ÖRGÜTLENME YOKSA BAŞARI DA YOK
Bu yüzden ordu, köklü değişiklikler isteyenlerin karşısında büyük bir tehdit. Köklü değişim isteyen devrimcilerin düzgün bir örgütlenmeye sahip olmaması da başka bir dezavantaj. Gençlik örgütleri de yeni kurulan sendikalar da çok tecrübesizler.

Bu tecrübesizlik doğal bir durum. Uzun yıllar süren baskıcı bir diktatörlük altında örgütlenme tecrübesi edinmek ve gerekli kaynaklara sahip olmak son derece zordur. Mübarek döneminde ülkede sadece 4 sendika olduğunu unutmamak lazım.

Bunun bir sonucu olarak şu anda ülkedeki en örgütlü siyasal güçler ordu ve İslamcılar. Gerçek bir toplumsal değişikliğe imza atmadan önce bu dengesizliğin düzeltilmesi gerekiyor. Dışarıdan tavsiyeler vermek veya bir takvim çıkarmak zor, ancak ordu şiddetini arttırırken Mısır’daki devrimci güçlerin de bu durumu dengelemek için kitlesel eylemlerinin yoğunluğunu arttırması şart. Ancak bu şekilde güçlenebilirler.

GENERALLER GEREKİRSE KATLİAM YAPAR
Mübarek’in iktidardaki son günlerinde orduya Tahrir Meydanı’nda Tiananmen Meydanı’na benzer bir toplu katliam yapılmasını emrettiği ancak ordunun bunu reddettiği hâlâ hafızalarda. Günümüzde ise ordu halka karşı henüz görece ufak saldırılar (100’e yakın insanın öldüğü bir saldırı ufak olmasa da büyük bir katliamın yanında ufak kalıyor) gerçekleştirse de aslında Yüksek Askeri Konsey kendi gücünü test ediyor. Bu ufak saldırılarla askerlerin halka saldırma konusunda direnç gösterip göstermeyeceğini deniyor.

Unutmamak gerekir ki Mübarek döneminde halka saldırmama kararını verenler sıradan askerler değil üst düzey generallerdi. Günümüzdeyse generaller, halka saldırma kararı aldıkları takdirde askerlerin buna ne kadar direnç göstereceğini ölçmek istiyor. 468 bin kişilik, Arap dünyasının en büyük ordusunun gerektiğinde kendi halkını gözünü kırpmadan katledebileceğinden emin olmak istiyorlar.

Ancak generaller, Mübarek’in gözünü kör eden kibrine sahip değiller. Halkın, gençlerin ve işçi sınıfının gücünün bilincindeler ve ellerindeki gücü kaybetme ihtimalini göz ardı etmiyorlar. Mısır bir barut fıçısı gibi. Toplumun ve devrimci güçlerin örgütlenebilmek için daha fazla protestoya, daha fazla sese ihtiyacı var. “Ekmek ve demokrasi” mücadelesinin geleceği buna bağlı.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Göçmen Karşıtı Siyaset: İnsancıl Gözüken Barbarlık

SLAVOJ ZİZEK
BirGün için çeviren: ONUR EREM
31 temmuz 2011

Son dönemlerde Batı ve Doğu Avrupa’daki siyaset sahnesinin yeniden düzenlenmesi sonucunda, Romanlar ve Çingeneler Fransa’dan kovuldu, Almanya’da milliyetçilik ve göçmen karşıtı duyguların yükseldi, ve Norveç’teki bir katliam yaşandı.

Yakın zamana kadar çoğu Avrupa ülkesi, seçmenlerin büyük bir kısmına hitap eden iki ana parti tarafından domine edilmekteydi: bir merkez-sağ partisi (Hıristiyan Demokrat, Liberal Muhafazakar, Halkın Partisi vs.), bir merkez-sol partisi (Sosyalist Parti, Sosyal Demokrat Parti vs.). Komünistler veya Yeşiller gibi partiler de daha ufak seçmen gruplarına hitap etmekteydi.

Norveç’te Breivik’in gerçekleştirdiği katliam, aşırı sağın tehlikelerine dikkat çekiyor

Batı ve doğudaki son seçim sonuçları ise artmakta olan bir kutuplaşmaya işaret ediyor. Artık bir yanda merkezde duran ve küresel kapitalizmi savunan, genellikle liberal kültürel programa sahip olan (mesela kürtaja, eşcinsel haklarına, dini ve etnik azınlıklara karşı çıkmayan) partiler var.

Diğer yanda ise, açıkça ırkçı olan neo-faşist grupların desteklediği ve gittikçe güçlenen göçmen karşıtı popülist partiler var. Bunun en iyi örneği, komünistlerin gitmesinden sonra ana partilerin Başbakan Donal Tusk’un ideoloji-karşıtı liberal merkez partisi ve Kaczynski kardeşlerin Hıristiyan Hukuk ve Adalet Partisi’nin olduğu Polonya.

Benzer eğilimler Norveç, Hollanda, İsveç ve Macaristan gibi ülkelerde de bariz bir şekilde mevcut. Peki bu noktaya nasıl geldik?



ARTIK KRİZ BİR HAYAT TARZI

Refah devletinin on yıllar boyunca verdiği umudun ardından, finansal kesintiler ‘geçici’ olarak ilan edildikten ve her şeyin yakında normale döneceği sözü verildikten sonra, krizin – veya sürekli olarak kemer sıkma politikalarına ihtiyaç duyan (sağlık ve eğitim sistemlerini kısan, maaşları azaltan ve iş imkanlarını daha geçici yapan) ekonomik olağanüstü halin kalıcı olduğu yeni bir çağa giriyoruz. Artık kriz bir hayat tarzı.

Komünist rejimlerin 1990’larda dağılmasından sonra, devlet gücünün kullanımının baskın formunun, depolitize olmuş uzman yönetimi ve çıkar uyumu olduğu bir döneme girdik.

Bu tarz bir siyasete, insanları mobilize etmek için tutku eklemenin tek yolu korkudur: göçmen korkusu, suç korkusu, allahsız cinsel sapkınlık korkusu, devletin güçlenmesi ve büyümesi korkusu (devletin daha fazla vergi alıp daha fazla kontrol sahibi olması), çevresel felaket korkusu ve taciz korkusu (siyaseten doğruluk da korku siyasetinin liberal formunun bir örneğidir).

Bu tarz bir siyaset, kitleleri paranoyaklaştıracak manipülasyonlara muhtaçtır – korkmuş kadın ve erkeklerin korkutucu gösterileri. Bu yüzden yeni binyılın ilk on yılının büyük olayı, göçmen karşıtı siyasetin ana akıma dönüşmesi ve göçmen karşıtlığını aşırı sağ partilere bağlayan göbek bağının kesilmesinden sonra meydana gelmişti.

AVRUPA’DA YA SEV YA TERK ET HİSTERİSİ

Fransa’dan Almanya’ya, Avusturya’dan Hollanda’ya kadar, bireylerin kültürlerine ve tarihlerine dair yeni gurur hissiyatıyla ana partilerin, göçmenlerin ev sahibi toplumu tanımlayan kültürel değerlere göre hareket etmesi gereken misafirler olduğunu söyleyen “burası bizim ülkemiz, ya sev ya terk et” söylemi kabul görmeye başladı.

İlerici liberaller, doğal olarak, böylesine popülist bir ırkçılık karşısında dehşete kapıldılar. Ancak yakından bakıldığında, bu liberallerin çokkültürlülüğe toleransı ve farklılıklara saygısının, göçmen karşıtlarıyla ne kadar çok ortak noktası olduğu anlaşılıyor. “Onlara karşı saygım var” diyor liberaller, “ama benim kişisel alanıma da çok müdahale etmesinler. Bunu yaptıkları an, beni taciz etmiş olurlar. Pozitif ayrımcılığı tamamen destekliyorum, ama göçmenlerin çaldığı yüksek sesli rap müziğini dinlemeye hazır değilim.”

“Öteki”lerle araya belli bir mesafe koyabilme hakkı olarak tanımlanan “taciz edilmeme hakkı”, ileri kapitalist toplumlarda artan bir şekilde bir insan hakkı şeklinde ortaya çıkıyor: Ölümcül planlara sahip bir terörist Guantanamo’da, hukukun üstünlüğünün olmadığı bir boşlukta tutulmalı, kökten dinci bir ideolog da nefret yaydığı gerekçesiyle susturulmalı. Bu tarz insanlar benim huzurumu bozan zehirli nesnelerdir.

Günümüz pazarında “zararlı” olarak tanımlanan özelliklerinden arındırılmış bir çok ürün bulabiliyoruz: kafein içermeyen kahve, yağ içermeyen krema, alkol içermeyen bira. Ve bu liste devam ediyor: sanal seks için seks içermeyen seks diyebilir miyiz? Colin Powell doktrinine uygun bir şekilde kayıp içermeyen –tabi ki yalnızca bizim tarafımız için- savaş için de savaş içermeyen savaş diyebilir miyiz?

Günümüzde siyasetin “uzman yönetimi sanatı” olarak yeniden tanımlanmasıyla siyaset için, siyaset içermeyen siyaset diyemez miyiz? Bu, bizi günümüzün “hoşgörülü” çokkültürlülüğüne kadar getiriyor: Öteliğinden arındırılmış öteki – kafeinsiz öteki.

‘MAKUL ORANDA’ IRKÇILIK
Bu tarafsızlaştırma, etkisizleştirme ve nötrleştirme mekanizması en iyi haliyle, kendisini “ılımlı” anti-semitist olarak tanımlayan ve makul anti-semitizmin tarifini yapan Fransız faşist entelektüel Robert Brasillach tarafından 1938’de formüle edilmiştir:

“Kendimize bir yarı-Yahudi olan Charlie Chaplin’i alkışlama, bir yarı-Yahudi olan Proust’a hayran olma, ve bir Yahudi olan Yehudi Menuhin’i alkışlama izni veriyoruz… Kimseyi öldürmek, veya bir pogrom (örgütlü bir şekilde yapılan Yahudi katliamı) düzenlemek istemiyoruz. Ancak aynı zamanda, içgüdüsel anti-semitizmin tahmin edilemez eylemlerini durdurmanın en iyi yolunun makul, ılımlı bir anti-semitizm örgütlemekten geçtiğini düşünüyoruz.”

Bu tavrın aynısı, “göçmen tehdidi” ile mücadele eden hükümetlerimizde de yok mu? Doğrudan popülist ırkçılığı demokratik standartlarımıza göre mantıksız ve kabul edilemez olarak adlandırdıktan sonra, “makul bir oranda” ırkçı olan korumacı yasalara onay veriyorlar.

Bazıları sosyal demokratların içinden çıkan günümüzün Barsillachs’ları bize: “Kendimize Afrikalı ve Doğu Avrupalı sporcuları, Asyalı doktorları, Hindistanlı yazılımcıları alkışlamak için izin veriyoruz. Kimseyi öldürmek veya pogrom düzenlemek istemiyoruz. Ancak aynı zamanda, vahşi göçmen karşıtı hareketin tahmin edilemez eylemlerini durdurmanın en iyi yolunun makul, ılımlı bir göçmen karşıtlığı örgütlemekten geçtiğini düşünüyoruz” diyor.

Bir bireyin komşusunu zehrinden arındırması vizyonu, doğrudan barbarlıktan insancıl görünen bir barbarlığa geçişe işaret ediyor. Hıristiyanların komşusuna sevgi göstermesinden, pagan dönemde barbar “öteki”lere karşı kendi kavmimize kıyak geçmemize geri döndüğümüzü gösteriyor.

Kendisini Hıristiyan değerleri korumak adı altında gizlese bile, kendi varlığı Hıristiyan tarihine yönelik en büyük tehdittir.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Haliç Metro Köprüsü: İstanbul Silüetine Bir Hançer

ONUR EREM/ BirGün
7 mart 2012

Dün İstanbul’da Mimar Sinan Üniversitesi Fındıklı Kampüsü’nde İstanbul SOS Girişimi’nin bir araya getirdiği akademisyen, şehir plancıları ve mimarlar İstanbul’da tarihi yarımada silüetini geri dönüşü olmayan bir şekilde etkileyecek Haliç Metro Köprüsü’nün yarattığı tehlikeye dikkat çektiler.


İSTANBUL KİMLİĞİNİ KAYBEDİYOR
Toplantıda konuşan Prof. Dr. Zeynep Ahunbay İstanbul’un Dünya Kültür Mirası listesine girmesine rağmen şehir yönetiminin buna uygun bir anlayış ve bilinç geliştiremediğini belirtti. “Arkeolojik denetimsizlik ve Sulukule Projesi gibi tarihi dokuya uymayan yenilemeler İstanbul’un kimliğini yok ediyor. Bunlar yetmezmiş gibi bir de ansızın Haliç Metro Köprüsü çıktı ortaya. UNESCO bile bu projeden ihalesi yapıldıktan sonra haberdar oldu” diyen Ahunbay bu köprünün Haliç’teki diğer köprüler gibi suya yakın ve mütevazi olması gerekirken onlarca metre yükseklikte ayaklarla tasarlandığını söyledi. Ahunbay tarihi yarımadayı etkileyecek bir başka proje olan Avrasya lastikli araç tüpgeçidinin yarattığı tehlikeye de dikkat çekti.

KÖPRÜNÜN ORTASINDA DURAK MI OLUR?
Mimarlık Vakfı Başkanı Yaşar Marulyalı da böylesine önemli bir projenin kapalı kapılar ardında, halka ve meslek odalarına sorulmadan yapılmasına dikkat çekti. Kadir Topbaş’ın “Ben İstanbul’a kalıcı bir eser bırakmak istiyorum” demesinin ardından bu projenin ortaya çıktığını hatırlatan Marulyalı “Batı ülkelerinde önemli şehirlerde böyle kritik bir proje için önemli mimarlara farklı projeler hazırlatılır, yarışmalar düzenlenir. Oysa bizde ihaleye çıkıldı ve daha önce bu konularda tecrübesi olmayan bir firma ihaleyi aldı” diye konuştu. Marulyalı projede köprünün ortasına durak yapmak gibi gereksiz bir uygulama olduğunu, yolcuların köprünün ortasında inip bir tarafa doğru yürümek zorunda kalacağını ve bu uygulamanın köprüyü ağırlaştıracağını da söyledi.
AKP’NİN YARATTIĞI ALGI TEHLİKELİ
İstanbul Serbest Mimarlar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Oğuz Öztuzcu ise AKP iktidarının yaratmaya çalıştığı algı hakkında konuştu. “Bir tarafta vizyonu geniş bir iktidar, öbür yanda ise ülkenin ilerlemesini engelleyen STK’lar, mimarlar, mühendisler ve meslek odaları varmış gibi bir algı yargı oluşturuldu. Oysa biz ülkenin gelişmesini, ama tarihi dokuya zarar vermeden gelişmesini istiyoruz. İktidar ise projeleri bizle paylaşmayarak bizi pasifize etmenin peşinde” diyen Öztuzcu, köprüyü yapacak inşaat firmasının sadece batılı bankalardan kredi alabilmek için meslek odalarından görüş alma şartı yüzünden kendileriyle görüştüğünü anlattı.
TARİHİ ESERE ‘ÇANAK ÇÖMLEK’ DEMEK
Toplanıda son olarak söz alan, Zardanadam grubundan da tanıdığımız Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Sekreteri Akif Burak Atlar “İstanbul tarihinin en zor dönemini yaşıyor. Bütünü umursamayan parçacıl projeler İstanbul’u parça parça mahvediyor. AKP, karar mekanizmaları ve kentliler arasında hiçbir güven bırakmadı” dedi. İstanbul’un 2009’da hazırlanan planında 3. Köprü bulunmamasına rağmen iktidarın bunu yapmaya çalıştığını, aynı şekilde 2011 yılında onaylanan Taksim Koruma Amaçlı Plan’da da meydan düzenlemesinin olmadığını hatırlatan Atlar, bütün bunların birer emlak ve rant projesi olduğunu vurguladı. Atlar, Marmaray kazılarında çıkan önemli tarihi eserlere “çanak çömlek” diyen bir iktidarın tarihi dokuyu umursamamasının şaşırtmadığını söyledi.
‘DEMOKRASİ YOK Kİ HALKA SORSUNLAR’
Bazı basın organlarının UNESCO denetçisi diye tanıttığı kişilerin, Belediye’nin parayla tuttuğu denetleme uzmanları olduğunun ortaya çıktığını da vurgulayan Atlar “Almanya’da bir kütüphane yapılırken bile yarışma düzenleniyor. Jüri ilk 3 projeyi belirleyip halka soruyor, halkın seçtiği proje gerçekleşiyor. Bizde ise otobüs rengi gibi göstermelik şeylerin halka sorulurken Haliç Metro Köprüsü gibi önemli projelerin halka bırakın danışmayı, haber bile verilmeden yapılması ülkemizdeki demokrasinin bir göstergesi” diye konuştu.
Toplantının ardından İstanbul SOS Girişimi Haliç Metro Köprüsü’nün şu anki haliyle yapılmaması amacıyla topladığı 4000’den fazla imzayı Belediye’ye götürdü.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın