Suriye’de neler oldu?

Haber içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Suriye Çevirileri-3: Medyanın Suriye yalanları

AFSHIN MEHRPOUYA*/COUNTERPUNCH
BirGün için çeviren: ONUR EREM
6 mayıs 2012

Genel olarak “Arap Baharı” sürecinde, özel olarak da Suriye’de medya yalan haberlerle batının işgal planlarına yardım etti. İşte Suriye’deki medya yalanlarının 6 yönü

New York Times’dan Fox News’e, Guardian’dan National Post’a, Le Monde’dan Le Figaro’ya kadar Batı medyasının Suriye çatışmasındaki haberciliği son derece indirgemeciydi. Her şeyin siyah ya da beyaz olduğu, Holywoodvari bir iyi-kötü (isyancılar-hükümet) ikiliği üzerinden yapılan habercilik adeta bir propaganda çalışmasıydı. Anlatının temelinde şu vardı: “Diktatör Suriye hükümeti Suriyeli protestoculara işkence yapıyor, onları kadın-çocuk demeden öldürüyor. Öte yandan Batı ülkeleri ve Arap Ligi ise Suriyeli sivilleri korumak istiyor.” Batı medyası bu anlayışla hareket ederken kendi iddialarını destekleyen bütün bilgileri, kaynağını ve kalitesini sorgulamadan kullanıyor. İsyancıların çıkarına olmayan haberler ise ne olursa olsun gözardı ediliyor.

Suriye hükümetinin isyancıları kanlı bir şekilde bastırması ve silahlı çatışmalar yüzünden oluşan istikrarsızlık, her biri farklı karmaşık çıkarlara sahip Batılı güçler tarafından kızıştırılıyor. Suriye halkı ise bunun sonucunda ciddi biçimde acı çekiyor. Batı medyasının sorgulamayan, taraflı ve melodramatik haberciliği Suriye’deki çatışmayı büyük çaplı bir savaşa dönüştürme riskine sahip. Bunun hem Suriye hem de bölge açısından epey kötü sonuçlara yol açacağı çok açık.

Bu yazıda Batı medyasının sorgulamayan, yanlı ve yanlış haberciliğinin 6 farklı yönünü anlatmak istiyorum:

1-Suriye halkının çoğunluğu ne istiyor?

Anaakım Batı medyası anlatısında Suriye halkının çoğunluğunun silahlı mücadeleyi desteklediği ve Beşar Esad’ın bir an önce ülkeyi terketmesini istediğine dair ender sorgulanan bir ön kabullenme var. Oysa silahlı çatışma başladığından beri yapılan tek anket olan Katar merkezli YouGovSiraj anketi halkın yüzde 55’inin Esad’ın bir an önce ülkeyi terketmesini istemediğini ortaya koyuyor. Bu anketin metodolojisi çok güçlü değil. Ayrıca bu sonuç halkın Esad’ı desteklediği anlamına gelmez: çünkü Suriye halkı istikrarsızlıktan ve iç savaştan korkuyor olabilir, halkın bir kısmı Esad’ın reform sözüne inanıyor olabilir veya halkın bir kısmı Esad rejiminden fayda sağlıyor olabilir. İnsanlar Esad’ı destekledikleri için değil, bu tarz sebeplerle bu ankette Esad’ın bir an önce gitmesini istemediklerini söylemiş olabilirler.

Her şeye rağmen bu anket batının “Suriye halkının Esad’ı istemediği için Batı isyancıları destekliyor” söyleminin geçersizliğini gözler önüne seriyor. Batı medyası ise bu anket ve benzeri araştırmaları okuyucularına sunup gerçekliği tüm yönleriyle değerlendirmektense onları tamamen gözardı ediyor.

2- Suriye Ulusal Konseyi ve silahlı isyancılar Suriye muhalefetinin temsilcileri mi?
Batı medyası Paris’ta yaşayan Suriyeli profesör Burhan Ghalioun’un liderliğindeki Suriye Ulusal Konseyi’ni (SUK) Suriye muhalefetinin temsilcisi kabul ediyor. Bağımsız medya ve bazı Suriyeli muhalefet grupları ise şeffaflıktan oldukça uzak olan SUK’un kimlerden oluştuğunun, finansal kaynağının ve yabancı bağlantılarının bilinmediğine dikkat çekerek SUK’un Suriye muhalefetinin meşru bir temsilcisi olup olmadığını sorguluyorlar. Muhalefetin temsilcisi olduğunu iddia eden başka bir yapı ise Suriye Muhalefet Koordinasyonu (SMK). SMK Suriye içinde faaliyet gösteren, yabancı müdahalesine karşı çıkan ve diyalog temelli bir çözüm ile şiddetin sonlanmasını ve siyasal tutukluların serbest bırakılmasını savunan bir yapı.

Bir de Suriye içinde faaliyet gösteren, ordu ile çatışamaya giren, hükümet binalarına ve farklı noktalara saldıran Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gibi silahlı gruplar var. Bu gruplar Suriye ordusundan kaçan askerler, yabancı paralı askerler ve silahlı sivillerden oluşuyor. Silahları ise, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkeler tarafından Suriye’ye kaçak yollardan sokuluyor.

Bu yapıların arasında kökenlerini, katılımcılarını, gerçek yöneticilerini ve kime sorumlu olduğunu bildiğimiz tek bir şeffaf yapı yok. Medyanın yapması gereken şey bu yapıları ve yönetimlerini, içerideki ve dışarıdaki müttefiklerini, ideolojik hedeflerini açıkça deşifre etmek, gerçekleri dünyaya anlatmak olmalı. Şu anda bu konseylerin ve silahlı örgütlerin, muhalefetin veya Suriye halkının önemli bir kısmını temsil ettiğine dair tek bir kanıt yok.

3-Çatışmalarda kaç kişi, kim tarafından öldürüldü?

Suriye’de toplumsal protestoların hükümet tarafından bastırılmasıyla, silahlı isyancıların saldırılarıyla ve Suriye ordusunun saldırılarıyla ölenler oldu. Birleşmiş Milletler’e göre ölenlerin sayısı 7.500 ve bu rakam Batı medyası tarafından Suriye rejiminin “kanlılığına” bir kanıt olarak kullanılıyor. Oysa bu 7.500 kişinin kim olduğu ve kim tarafından öldürüldüğünü bilmiyoruz. Birleşmiş Milletler’in 15 Şubat’ta yayınladığı bir raporda 1.345 Suriye askerinin öldürüldüğü tahmin ediliyordu. Sadece bu bile Suriye’de olanların bir iç savaş olduğunu, “hükümetin sivil halka işkence edip onları yok yere öldürdüğü” haberlerinin gerçek olmadığını gösteriyor. Çatışmayı yerinde gözlemleyerek hazırlanan tek rapor olan Arap Birliği gözlemci raporunda da şiddetin tek taraflı değil karşılıklı olduğu anlatılıyordu. Ancak bu rapor Arap Birliği’nin ve Batının çıkarlarına uymadığı, medyanın siyah ve beyazdan oluşan anlatısıyla örtüşmediği için Batı medyasında hiç yer almadı. Kaç kişinin kim tarafından öldürüldüğü uluslararası toplumun görüşünü şekillendirdiği için Batı medyası bu konuda daha tarafsız yayınlar yapmalı.

4-Haber kaynakları güvenilir ve tarafsız mı?

Suriye’deki yabancı gazetecilerin faaliyetleri güvenlik çekinceleri nedeniyle kısıtlı. Bu yüzden Batı medyası Suriye İnsan Hakları Gözlem Merkezi (SİHGÖM) gibi muhalif kaynakları kullanıyor. Bazen haberlerin kaynağı olarak “aktivistler” veya hakkında pek az şey bilinen yeni bir kaynak olan “Yerel Koordinasyon Konseyleri” gösteriliyor ve daha fazla ayrıntı verilmiyor. En çok kullanılan kaynak olan SİHGÖM Birleşik Krallık’ta yaşayan Rami Abdulrahman adlı bir adam tarafından yönetiliyor. İşleri daha da karıştıran şey ise aynı ismi kullanan başka bir yapının daha ortaya çıkmış olması. Şu anda ortada iki tane SİHGÖM var ve kimse hangisinin “hakiki SİHGÖM” olduğunu bilmiyor. Son kurulan SİHGÖM ilkini Esad yanlısı olmakla, ölen Suriyeli askerlerin sayısını yüksek tutmakla suçluyor. İlk SİHGÖM hedefini “çatışmanın durması” olarak açıklarken ikincisi “Suriye üzerinde uçuşa yasak bölge ilan edilmeli” diyor.
Güvenilir, kaliteli gazeteciliğin birinci koşulu haber kaynağının güvenilir olması, çatışmanın iki tarafının da görüşlerinin yayınlanmasıdır. Ancak bu kadar karmaşık ve şeffaflıktan uzak bir ortamda Batı medyası her şeyi biliyormuş gibi kendinden emin bir habercilik yapıyor. Çünkü onların hedefi habercilik yapmaktan çok propaganda yapmak.

5-Rejim değişikliğini ve yabancı askerî müdahaleyi destekleyen ülkelerin çıkarları neler?
Suriye’deki çatışma çok sayıda yabancı ülkenin farklı çıkarları nedeniyle daha da karmaşık bir hal aldı. İşte o ülkelerden bazıları ve çıkarları:
-Suudi Arabistan, Körfez Arap Ülkelerinin İşbirliği Konseyi, ABD ve AB: Bu ülkelerin hedefi İran yanlısı Alevi hükümeti devirerek yerine kendileriyle uyumlu, İsrail ile iyi ilişkiler kuracak bir Sünni hükümet getirmek; İran’ın bölgedeki etkisini azaltırken Batının ve İsrail’in önünde diz çökmeyen Esad hükümetinden kurtulmak; dünya halkının dikkatini Bahreyn ve Suudi Arabistan’da kanla bastırılan barışçıl protestolardan uzaklaştırmak.
-İsrail: Muhaliflerin “iktidara gelirsek İran ve Hizbullah ile ilişkisini keseceğiz” açıklaması İsrail’in neden isyanı desteklediğini gösteriyor. Suriye ile sınır komşusu olan İsrail, Filistin halkını destekleyen Esad hükümetinden kurtulmak istiyor. Bir diğer amaç ise dünyanın dikkatini İsrail-Filistin çatışmasından uzaklaştırmak.
-Rusya: ABD ve müttefiklerinin Irak, Afganistan ve Libya’dan sonra Ortadoğu’da hızla genişlemesini durdurmayı hedefleyen Rusya, yurtdışında askeri üssünün bulunduğu son ülke olan Ortadoğu’daki son müttefiki Suriye’yi kaybetmek istemiyor.
-İran: Bölgedeki son güçlü müttefiğinin düşmesine razı değil. Suriye de düşerse İran bölgede artan bir izolasyonla karşılaşacak, bunun sonucunda olası bir Batı saldırısına karşı savunması güçsüzleşecek.
-Türkiye: Suriye, Türkiye için jeo-politik öneme sahip. Bu yüzden Türkiye şimdiden isyancıların kalbini kazanarak Esad sonrası dönemde Suriye’deki etkisini maksimum düzeye getirmenin hesabını yapıyor.

6-Suriye’ye demokrasi getirmek isteyen ülkelerin demokrasi sicili nedir?
Suriye’de rejim değişikliğini ve dışarıdan askeri müdahaleyi savunan bloklardan biri Arap Birliği. Oysa Arap Birliği’nden Bahreyn, Suudi Arabistan gibi ülkeler geçtiğimiz aylarda barışçıl protestocuları sert müdahalelerle öldürmüş ülkeler. Hatta Suudi Arabistan Bahreyn’deki protestoları bastırmak için ordusunu geçen yıl Bahreyn’e yollamıştı. Batı medyası biraz da Suriye’ye demokrasi getirmek isteyen, “demokratik değişimi” savunan bu Arap ülkelerinin meşruluğunu ve “demokrasi sevdasını” sorgulamalı.

* * *

Sonuç olarak, Libya’da olduğu gibi Suriye’de de çatışmaların tek taraflı anlatısı uluslararası toplumu etkilemek için kullanılıyor. Lâkin bu durum iç savaşı kızıştırdığı gibi uluslararası bir müdahale ihtimalini daha olası kılıyor. Bu gelişmeler birçok yabancı ülkenin kısa dönemli çıkarına hizmet edebilir, ancak Suriye halkı için on yıllarca etkisinden kurtulamayacakları bir felakettir.
İşte bu yüzden Suriye hükümetini linç eden tek taraflı ve yanlı haberciliği bırakıp daha dengeli, kapsamlı bir anlayış benimsemek Batı medyasının önemli ve ciddi bir sorumluluğudur.
————

*Paris’te bir üniversitede profesör olan Mehrpouya, Ortadoğu siyaseti ve toplumsal meseleleri üzerine yazılar yazıyor. Kendisine mehrpouya_pl@gmail.com adresinden ulaşılabilir.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

UMAC2: AKP Teknolojide Geri Mi Kaldı?

ONUR EREM
26 şubat 2012

Başlamadan önce şu yazıyı okuyun:

UMAC1: Batı Demokrasisinin İfade Özgürlüğüyle Savaşı
Gazetemizin KCK operasyonunda tutuklanan muhabiri Zeynep Kuray uluslararası bir gazetecilik ödülüne aday gösterildi. Ben de ödül başvurusunda kullanılması için 6 Aralık 2010’da Dolmabahçe’de polis dayağı sonucunda karnındaki bebeğini kaybeden kadın öğrenci ile yaptığı röportajı İngilizce’ye çevirdim. Çevirmişken yabancı arkadaşlarım da okusun diyerek haberi Facebook’ta da paylaştım. Okuyan arkadaşlarım habere inanamadı. AKP’nin uluslararası alanda yürüttüğü “demokratikleştik biz” propagandasının ardından böyle bir haberi okumak onlara AKP hükümetinin gerçek yüzünü göstermişti. Oysa o haber Türkiye’de birkaç gün konuşulduktan sonra unutuldu. Bugün o üzücü olayı hatırlayan az sayıda insanın bile, bebeği öldüren polislerin başına ne geldiğinden haberi yok. Çünkü Türkiye’de polisin orantısız güç kullanımı sıradan bir durum. Polisin ifade özgürlüğünü kullanan bir yurttaşı döverek hastanelik etmesi, bir çocuğun kafatasını art arda dipçik darbeleriyle kırması gibi olaylar neredeyse her gün karşımıza çıkıyor ve bütün bunları kanıksamış toplumumuz sesini bile çıkartamıyor. İngiltere’de, Yunanistan’da bir polisin bir genci öldürmesi sonrasında ülke çapında isyanlar çıkarken ülkemizde ana akım medyada ufak bir haber çıkıyor.

BİBER GAZI AROMALI PANZER
Böyle bir şiddet ortamında AKP polise, son şiddet teknolojilerini temin etmekten çekinmedi. Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Erdener, kendi öğrencilerine karşı kullanmak amacıyla kampüse ‘tamamen organik’ biber gazı depolarken polis panzerden sıktığı suyu bile biber gazı aromalı hale getirdi. Kısaca AKP döneminde biber gazı kullanımının katlanarak arttığını gördük. Biber gazı cephanesi ve kullanımının tam olarak kaç kat arttığını sorarsanız polisin cevabı hazır: Yeteri kadar.

EZAN OKURKEN UMAC CAİZ Mİ?
İleri demokrasiyi hedefleyen AKP, tabii ki polis silahlarında da ileri teknolojiyi hedefliyordu. Bu nedenle UMAC sistemleri Türkiye’ye deneme amacıyla getirildi, 2008 yılında Dünya Kadınlar Günü’nde kadınlara karşı kullandı. Biber gazını bol bulup bütün İstiklal Caddesi’ni saatler boyunca geçmeyen bir biber gazına boğan polisin UMAC’ı da her eylemde son ses kullanması beklenirdi. Lâkin ABD ve dünyadaki diğer polis devletlerinin kısa sürede favorisi haline gelen UMAC’lar Türkiye’de AKP’den beklediğimiz kadar yaygınlaşmadı. İleri demokrasiyi ileri polis devletiyle getirecek olan AKP’nin UMAC konusunda bu kadar çekingen kalmasının nedeni nedir acaba? Yoksa ezan okunurken yanlışlıkla UMAC kullanarak ezanı bastırmak gibi bir günaha girmek istememeleri mi?

KIŞ EYLEMLERİ İÇİN MİKRODALGA
Hadi UMAC’ı böyle açıkladık, mikrodalga ile eylemcilerin derisini ısıtan silahların yaygınlaşmamasını nasıl açıklayacağız? AKP, soğuk kış günlerinde eylem yapan insanları biraz da olsa ısıtmak istemez miydi? Muhafazakâr demokrat partimiz AKP, biber gazının ötesine geçemeyerek eylemci karşıtı silahlar konusunda da muhafazakârlığını kanıtlamaya mı çalışıyor?

Not: Bu yazının ardından hükümet polis silahı teknolojisinde geri kaldığını fark edip bu silahları daha yaygın kullanmaya başlarsa nasıl bir vicdan azabı çekeceğimi ne siz sorun ne ben söyleyeyim.

Yazı içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

UMAC1: Batı Demokrasisinin İfade Özgürlüğüyle Savaşı

UMAC1: Batı Demokrasisinin İfade Özgürlüğüyle Savaşı: Ses silahı, acı ışını ve sessiz gardiyan

ONUR EREM/BirGün
26 Şubat 2012

Oakland’da limanı işgal eden işçiler

Kaliforniya’daki Oakland şehri yoksulluk ve işsizliğin kol gezdiği bir yer. 2010 verilerine göre nüfusun yüzde 17’si, çocukların da dörtte biri yeterli beslenemiyor. Yüzde 8 ise açlık sınırının da altında mutlak yoksullukta yaşıyor. Şehrin çoğunluğunu oluşturan siyahîler arasında işsizlik yüzde 20’den fazla.

Böyle bir şehri yönetirken size harcamak için 675 bin dolar (yaklaşık bir milyon TL) verilse bunu nasıl kullanırdınız? Yoksul halka ücretsiz barınma imkânı, gıda yardımı veya sebze bahçesi vererek? 2010 Haziranında Oakland Belediyesi bunlardan çok farklı bir karar aldı ve halkın vergilerini kullanarak 300X model bir Uzun Menzilli Akustik Cihaz (UMAC) ses silahı satın aldı.

‘Liberal’ Oakland Belediyesi’nin, milyonlarca dolar açık veren şehir bütçesinin acıklı halini, işten çıkarmaları, sosyal kesintileri ve halkın yoksulluğunu dikkate almadan bu harcamayı yapmasının nedeni ise 2009 yılında bir siyahînin trende polis tarafından vurulması sonucu açılan davada polisin beraat etmesinin ardından halkın ayaklanması korkusuydu.

KURŞUNSUZ SİLAH UMAC

UMAC, ‘savunma’ sanayisinin son on yılda geliştirdiği kurşunsuz silahlardan biri. UMAC ve benzeri cihazlar ses dalgalarını belli bir bölgeye odaklayarak insanların dayanamayacağı yükseklikte ses çıkartma prensibiyle çalışıyor. ‘Öldürmeyen silah’ olarak lanse edilse de belli koşullar altında ölümlere yol açabilen UMAC’lar kulak zarına kalıcı zararlar verebilir veya zarı tamamen parçalayabilir. Odyologlara göre 130-140 desibel arası sesler kulakta anında hasar bırakırken, 145-151 desibel arası ise kulakta anında kalıcı hasar bırakıyor. 143 desibel ses üreten bu silaha maruz kalan insanlarda yan etki olarak baş ağrısı ve baş dönmesi görülüyor.

SİLAH DEĞİL İLETİŞİM ARACI!
2009 sonbaharında American Technology Corporation adlı şirket UMAC’ların birer silah olarak değil ‘kitle iletişim aracı’ olarak patentleşmesini sağladı. ABD’nin 1989’daki Tiananmen Meydanı katliamından beri silah ambargosu uyguladığı Çin de patent oyunu sayesinde bu silahlardan satın almayı başardı. Çünkü patente göre bu bir silah değil, iletişim aracıydı!

UMAC’ın ABD’deki en ünlü kullanımlarından biri 2009’da Pittsburgh’daki G-20 toplantılarında gerçekleşti. Bu protestolarda kulağında kalıcı hasar oluşan Missouri Üniversitesi İngilizce profesörü Karen Piper’ın açtığı dava halen devam ediyor. Eski teknolojiye sahip ve daha az ses çıkartan bu cihazın kullanımdaki hali şuradan izlenebilir:

İsrail’de polisin protestoculara karşı kullandığı UMAC’lar geçen yıl başlayan küresel işgal hareketlerinde New York ve Boston gibi şehirlerde protestoculara karşı sıkça kullanıldı. İşgalcilere iletişim için megafon kullanmayı bile yasaklayan polis, kendi ‘iletişim’ silahını işgalcilere karşı kullanmaktan çekinmedi. ABD, Irak’ta bu silahı aktif olarak kullanırken kendi ülkesinde de Katrina kasırgasında zarar gören halkın protesto eylemlerinde kullandı.
Geçtiğimiz 5 yıl içinde ise Britanya, Gürcistan, Tayland, Polonya, Honduras, Japonya gibi birçok ülke protestocuları bu ses dalgalarıyla dağıtmayı başardı. Kanada hükümeti 2010 yılında Toronto’daki G-20 protestocularına karşı UMAC kullanmak istediyse de Kanada Sivil Özgürlükler Birliği’nin açtığı dava sonucu devlet bu silahı kullanamadı.

EN KÂRLI İCATLARDAN
İşgal eylemcilerine karşı kullanılmasıyla beraber UMAC üreten şirketlerin hisseleri NASDAQ borsasında yüzde 20’ye yakın oranlarda yükseldi. Böylece UMAC’lar son yılların en kârlı silah yatırımlarından biri haline geldi.

UMAC’lar vergilerle finanse edilen ama kârını kendisine saklayan özel şirketler tarafından geliştirilen tek mermisiz silah değil. BBC’nin beş yıl önce yayınladığı bir haber mikrodalgayla çalışan bir silahı anlatıyor:

“ABD ordusu kalabalık eylemci gruplarını dağıtmakta kullanacağı son teknolojiyi tanıttı. ‘Aktif İnkâr Sistemi’ adlı verilen bu silah gözle görülmeyen yüksek enerji dalgası yayarak, maruz kalan insanların derilerinde yanma hissi oluşturuyor. Silahın ‘tamamen zararsız’ olduğunu söyleyen askeri yetkili Theodore Barna’ya göre bu silahın çok geniş kullanım alanları olacak. 500 metre uzaklıktan bile etkili olan bu silah çalıştığında silahın menzilindeki herkes cildinde bir anda 50 derecelik bir sıcaklık hissetmeye başlıyor. Silahı üzerinde denemeye gönüllü olan bir Reuters muhabiri silahın etkisinin sıcak bir ocağa el sokmaya benzediğini söylüyor: ‘Tek düşünebildiğim şey oradan kurtulmaktı’.”

MİKRODALGA VE SESSİZ GARDİYAN

Britanya’lı muhabir Michael Hanlon’ın anlattığı başka bir silah ise vücuda acı sinyalleri yolluyor: “Sessiz Gardiyan adı verilen bu silah bir aracın üstünde taşınan plazma TV boyutundaki bir alet. Bütün sinir uçlarını uyaran bu aleti denediğimde daha önce hiç hissetmediğim kadar acı hissettim. Yapılan testlerde en ağır eğitimlerden geçen askerler bile bu silah karşısında çaresiz kalıyorlar. Britanya elektrik şoku veren taser’lardan sonra bu silahı da kullanıma sokarak Amerikanlaşma yolunda tehlikeli bir adım atıyor”

Dahası bu tarz cihazlar ‘iletişim aracı’ statüsüne sahip oldukları için özel sektör tarafından da alınabiliyor. ‘Sessiz Gardiyan’ için şimdiden özel sektörden alıcılar çıkmış bile. Geçen yıl yazın ortasında 40 derece sıcaklıkta eylem yapan işçilerinin üstüne ısı lambalarını açan Hyatt Regency gibi şirketler bu tarz silahlara ilgi gösterebilirler.

KİTLESEL EYLEMLER TARİH OLABİLİR

17 ve 18. yüzyıllarda ABD, Fransa ve Britanya’da gerçekleşen devrimler Batı dünyasında bugünkü toplumsal hakların, yasaların, demokrasinin ve ifade özgürlüğünün oluşmasını sağladı. Geniş kitleler halinde ayaklanan halklar sayesinde yaşanan bu gelişmeler, UMAC ve benzeri teknolojiler yüzünden bir daha asla yaşanmayabilir. Batı demokrasilerinde Ortadoğu ve diğer coğrafyalarda sık sık gördüğümüz kanlı baskı araçları kullanılmasa da gizli ve derin baskı yöntemleri tehlikeli bir şekilde artıyor. Halkla ilişkiler, propaganda, medya sahipliği, eğitim müfredatları ve benzer ‘yumuşak’ formlarda karşımıza çıkan kitle yönetimi, Edward Herman ve Noam Chomsky’nin tasvir ettiği kitlesel rıza üretiminin canlı örnekleri. Artık çoğu ülkede ‘serbest kürsü’ ve ifade özgürlüğü alanları şehir dışına taşınıyor. Böylece eylemcilerin ifadelerinin kitlelere hitap etmesi engelleniyor. Ancak bununla da yetinmeyen hükümetler gözetim kameraları ve UMAC tarzı silahlarla yurttaşlarını tam kontrol altında tutmayı hedefliyor. Bu teknolojilerle polisin göstericilere biber gazı veya copla müdahale etmesine gerek kalmazken dayak görüntüsü oluşmadığı için ‘demokratik ülke’ imajına da zarar gelmiyor.

UMAC-2: AKP Teknolojide Geri Mi Kaldı? için tıklayın

Yazı içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Vicdani Retçi İnan Suver Açlık Grevinin 32. Gününde

ONUR EREM/BirGün
8 ekim 2011

İnan Süver ve çocukları

“23 Temmuz 2001’den beri inatla asker edilmek isteniyorum. Oysa ben 3 çocuk babası, inşaat işçisi, kimsenin tavuğuna kış dememiş, asla kimseye hükmetme derdinde olmayan, aynı zamanda kimsenin de emrine girmeyen, yalnız doğmuş, yalnız gömüleceğini bilen, buna göre yaşamak isteyen biriyim.”

İşte böyle anlatıyor kendini 14 aydır cezaevinde tutulan vicdani retçi İnan Suver. Anlatıyor, ancak dinleyen kimse bulamıyor karşısında. Bu durumu protesto etmek için başladığı açlık grevi ise bugün itibariyle 32. gününe girdi. Savaşın bir parçası olmamak için sağlığını hiçe sayan Suver, insan öldürmemek adına açlık greviyle kendi hayatını tehlikeye atıyor.

Barış İçin Vicdani Ret Platformu ve İnsan Hakları Derneği (İHD), İnan Suver’in bu durumuna dikkat çekmek için – İHD bürosunda bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda konuşan Merve Arkun, İnan Suver’in 8 cezaevi değiştirdiğine ve hepsinde adi mahkumlarla bir arada tutulduğuna dikkat çekti. Siyasi suçlularla beraber kalma isteğinin ise “cezaevimizin basındaki imajını bozdun” denilerek reddedildiğini anlatan Arkun, Suver’in sürekli sözlü ve fiziksel taciz ile ‘adam edilmeye’ çalışıldığını belirtti.

Mazlum-Der İstanbul Şubesi’nden Mahir Orak ise “Suver’in açlık grevi nedeniyle fiziksel ve psikolojik tedaviye ihtiyacı var, ancak cezaevi yönetimi buna izin vermiyor. AİHM son kararıyla artık vicdani ret Türkiye’nin uygulaması gereken yasal bir uygulama olmuştur” diye konuştu. Katılımcılar toplantının ardından Galatasaray Meydanı’na giderek bildiri dağıttı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın