Umutsuzluk Oteli

Migrants on the Hotel Captain Elias in Kos, where hundreds of people have gathered and are living in hard conditions while waiting for a permanent permit02.06.2015 Nicola Zolin

Yunanistan’ın kontrolündeki On İki Ada’ya gelen göçmen sayısı son haftalarda büyük oranda arttı. Çoğunluğu ülkelerinde savaşlardan kaçan Suriyeli, Iraklı ve Afganistanlılar daha iyi bir gelecek için Avrupa’ya ulaşma hayallerini gerçekleştirerek bu adalara vardı.

Göçmenlerin büyük kısmının yolculuğu geçen ay, yaşadıkları kentlerde başladı. Suriye’den gelenler önce Lübnan’a, ardından Türkiye’ye ve son olarak Bodrum ve çevresindeki yerleşim birimlerinden On İki Ada’ya ulaştı.

Leros gibi birkaç adada sığınmacılar yasal belgelerini almakta sıkıntı yaşamasa da İstanköy’de (Kos) durum farklı. İstanköy’ün küçük polis karakolu, sığınmacı sayısıyla başa çıkmada zorluk yaşıyor. Her gün yaklaşık 50 sığınmacının işlemlerinin yapıldığı karakola günde 200 sığınmacı geliyor. Bu nedenle belgelerini alamayan sığınmacıların büyük kısmı, işlemleri yapılana kadar adada beklemeyi tercih ediyor.

Syrian migrants on the Hotel Captain Elias in Kos, where hundreds of people have gathered and are living in hard conditions while waiting for a permanent permit“28 gündür İstanköy’de belgelerimizi almayı bekliyoruz” diyor Afganistan’dan üç çocuğu ve eşiyle birlikte gelen Mahmut, “Bize birkaç gün içinde geçici izin belgelerimizi vereceklerini söylediler ama hâlâ alamadık. Ne yapacağımızı bilmiyoruz”.

Göçmenden tiksinen turistler

Öte yandan ada ekonomisinin merkezi olan turizm sektörü temsilcileri adada sığınmacıların varlığından rahatsızlık duyuyor. Bu konuda uluslararası basında çıkan makaleler ve bu durumun turist sayısını azaltabileceğine dair analizler adadaki yetkilileri de harekete geçirmiş durumda. Örneğin İngiliz Daily Mail gazetesindeki bir makale, Britanyalı turistlerin güneşlenmek, rahatlamak ve macera dolu gece hayatı yaşamak için geldikleri adada sığınmacıları görmekten tiksindiğini, onların gerçekliğiyle karşılaşmaktan iğrendiklerini anlatıyordu.

Adadaki sığınmacılar ise çaresizlik içinde. Yakınlarını, ailelerini ve topraklarını arkada bırakmanın ağırlığını taşıyorlar omuzlarında.

migrantcrisis-greece020

Bu noktadan sonra kıtanın kuzeyine doğru yapacakları yolculukta karşılaşacakları zorluğun daha az olacağını düşünüyorlar. “Buraya kadar geldik ve en büyük zorlukların geride kaldığını düşünüyorum” diyor yakın bir arkadaşıyla Şam’dan yola çıkan Muhammet.

Muhammet ve arkadaşı, eskiden Kaptan Elias Oteli olan terk edilmiş bir binada kalıyor, diğer pek çok göçmenle birlikte. Kırık camlar ve pis bir zemine sahip bu terk edilmiş binada yere serdikleri yorganların üzerinde tıkış tıkış yatmalarına binanın sahipleri şimdilik itiraz etmiyor. Suriye’nin Halep kentinden gelen ve ülkesini geride bırakmanın acısını hâlâ yaşayan 22 yaşındaki Ahmet “Başlangıçta bir otelde kalıyordum” diyor, “Ama param hızla tükenmeye başlayınca buraya geldim”. Ahmet iç savaş başladığında bir süreliğine tutuklanarak hapishanede kalmış ve İngilizce’yi hapishanede öğrenmiş. “İzin belgelerim çıkana kadar bu binada kalmaya devam etmekten başka çarem yok” diyor. Ülkesindeki savaş bitene kadar Almanya’da yaşamak isteyen Ahmet’in kaderini paylaşan pek çok göçmenle dolu kaldıkları bina. Daha iyi bir gelecek için şu an içinde bulundukları kötü koşullara katlanıyorlar.

migrantcrisis-greece009Çocuklar hastalanıyor

Umutsuzluk Oteli’ne dönüşen bu binada kalan ailelerin en büyük sıkıntısı kırık camlardan giren soğuk rüzgar ve elektik, su gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamamak. Parası olanlar çevredeki bakkallardan yiyecek alabiliyor fakat göçmenlerin çoğu gününü tek bir öğünle geçirmeye çalışıyor. Kullanabilecekleri bir mutfak veya gazın da olmadığı göçmenler çoğunlukla ekmek yiyerek, bazen de yaktıkları ateşte patates kızartarak karınlarını doyurmaya çalışıyor. Ailelerin en büyük korkusu ise hijyen koşullarının her geçen gün daha da kötüleştiği bu binada çocuklarının hastalanması.

İstanköy’ün turistik merkezindeki bir köprünün altındaki çimenlikte yaşamaya başlayan Suriyeli bir aile “Kaptan Elias Oteli’nde kızımızı hastalıklardan koruyamadığımız için buraya geldik. İçeride çok fazla insan var ve ortam yaşanmaz hale gelmişti” diyor. Fakat polisler sokaklardaki tüm sığınmacıları Kaptan Elias’a veya kurulmakta olan göçmen kamplarına götürmek için devriye geziyor.

Sınır Tanımayan Doktorlar, yerel gönüllüler ve STK’ler Kaptan Elias’ın önüne kurdukları çadırlarda sığınmacıların sağlık durumlarını izlemek ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmek için emek harcıyor. İstanköy’deki yetkililerin umursamaz tavırları nedeniyle sığınmacıların tek desteği, kendilerine yardım eden bu gönüllüler.

ÇEVİRİ: Onur Erem

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

AP: Türkiye’de Ateistler ve Hristiyanlar tehdit altında

Avrupa Parlamentosu İnanç Özgürlüğü Çalışma Grubu’nun önceki gün yayımladığı 2014 raporunda AKP hükümeti döneminde azınlık inançlarının durumunun kötüleştiği, sekülerliğin kağıt üzerinde kaldığı ifade ediliyor

european-parliament-in-brussels104.06.2015 ONUR EREM @onuerem

Avrupa Parlamentosu’ndaki farklı siyasi parti gruplarının ortak çalışma grubu olan Avrupa Parlamentosu Gruplararası Din veya İnanç Özgürlüğü ve Dini Tolerans Çalışma Grubu (FoRB&RT), 2014 yılı raporunu yayımladı. Dünyada ve Avrupa’daki ülkelerde geçen yıl bu alanda yaşanan gelişmelerin ve ülkelerin genel durumlarının yer aldığı raporda Türkiye’ye büyük eleştiriler yer alıyor.

10939698_10152504550656986_1704180237_o“Türkiye Anayasası’nda inanç özgürlüğü yer alsa da, Türkiye resmen seküler bir devlet olsa da pratikte Sünni Müslümanlar imtiyazlı konumda” ifadelerinin kullanıldığı raporda, diğer dinlerin ibadethanelerinin tanınması ve din insanları yetiştirmeleri konusunda azınlıkların haklarının kısıtlandığı anlatılıyor.

Önceki gün yayınlanan raporda Türkiye hakkına dikkat çekici ifadeler şöyle:

>> 2002’de AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte dini azınlıkların durumu endişe verici bir hal aldı, içinde bulundukları şartlar pek çok açıdan geriledi.

>> 2014 yılında toplumdaki farklı inanç gruplarının durumu belirgin bir şekilde kötüleşti. Hükümetin politikaları nedeniyle en fazla risk altında olan gruplar ise Hristiyanlar ve Ateistler.

>> 2013 ve 2014 yıllarında AKP yetkilileri ateistler hakkında açıkça negatif söylemlerde bulunurken, ülkedeki yasalar nedeniyle açıkça dini reddeden insanlar hakkında “dini değerleri aşağılama” gerekçesiyle hapis cezaları verilebiliyor.

>> Hükümet ve Sünni toplum tarafından Alevilere karşı hem resmi hem de toplumsal ayrımcılık uygulanıyor. Alevilerin cemevlerinin resmi olarak ibadethane statüsünde tanınması için hiçbir adım atılmıyor.

>> Hükümet Alevilerin gerçek Müslüman olmadığını iddia ediyor.

>> Dini azınlıklar yasal ve idari süreçler nedeniyle özgür bir şekilde faaliyet yürütemiyor.

>> Hristiyanlar kilise inşa etmek için yasal izin almakta zorluk yaşıyor.

>> Hiçbir azınlık inancı tüzel kişilik sahibi olamıyor ve bu nedenle ciddi sıkıntılar yaşıyor. Örneğin 2014 yılında İzmir’deki Santa Maria Kilisesi tüzel kişilik sahibi olamadığı için tüm mülklerini devlete vermek zorunda kaldı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

‘Asker kaçakları’ seçimde ne yapmalı?

Vicdani Ret Derneği avukatlarından Davut Erkan, seçim günü oy kullanacak ‘asker kaçakları’nın başına bir şey gelmeyeceği yönündeki açıklamaların gerçeği yansıtmadığını söylüyor

03.06.2015 ONUR EREM @onurerem

Türkiye’de 700 binden fazla yoklama kaçağı ve bakaya statüsünde bulunan erkek var. Bu oran, seçmenlerin yaklaşık yüzde 1.5’ini oluşturuyor. Seçimde sandık başında oy kullanırken yakalanıp haklarında işlem yapılması korkusu ise bu insanları seçimde oy kullanmamaya itiyor.

Geçen hafta konuyla ilgili bir açıklama yapan Milli Savunma Bakanlığı, seçmenleri oy kullanmaya çağırarak “Yoklama kaçağı veya bakaya olarak aranan yükümlülerin oy kullanmalarına engel bir durum söz konusu değildir. Bu durumdaki yükümlüler hakkında en fazla bir tutanak tutulabilir. Vatandaşların demokratik haklarını kullanması her şeyden öndedir” ifadelerini kullandı. Bakanlık’ın açıklamasına bakıldığında asker kaçağı seçmenler hiçbir endişe yaşamadan oy kullanabilir gibi anlam çıkıyor. Konuyu radikal.com.tr de “Asker kaçakları sandık başında yakalanmayacak” diye haberleştirmişti.

Davut Erkan (solda) vicdani ret eyleminde, “Kaçak değil vicdani retçiyiz” pankartını taşırken.

Davut Erkan (solda) vicdani ret eyleminde, “Kaçak değil vicdani retçiyiz” pankartını taşırken.

‘Tutanak yakalamadır’

Fakat Vicdani Ret Derneği avukatlarından Davut Erkan, Milli Savunma Bakanlığı’nın ve radikal.com.tr haberinin doğruyu yansıtmadığını söylüyor: “Açıklamada ‘En fazla bir tutanak tutulabilir’ deniliyor. Oysa tutanak tutulması demek zaten yakalanmak demektir. ‘En fazla bir tutanak tutulması’ seçimlere mahsus bir uygulama değildir. Normal zamanlarda da yakalandığınızda, polis veya askerlik şubesi tarafından bir yakalama tutanağı tutulur ve hemen ardından serbest bırakılırsınız.”

Davut Erkan, her tutanağın bir hukuksal anlamı olduğunu ve buna bağlı olarak bir sonucu olacağını hatırlatırken, bu tutanak nedeniyle seçmenlerin evine birkaç ay içinde idari para cezası tebligatı geleceğini söylüyor: “Ayrıca para cezanız kesinleştikten sonra bir daha yakalandığınızda bu sefer hakkınızda hapis istemiyle dava açılacaktır”.

‘Tutanağa şerh düşün’

Erkan, devletin oy kullanan seçmen oranını arıtarak kendini meşrulaştırmak için seçmenleri “gelin bizi meşrulaştırın, canınızı çok yakmayacağız” demesini eleştirirken sandığa gidecek ‘asker kaçakları’na şu tavsiyeleri veriyor:

– Politik, dini, ekonomik veya bireysel herhangi bir nedenden ötürü askerlik yapmak istemeyen insanlar hukuki olarak vicdani retçidir. Bu nedenle, tutanağı imzaladıktan sonra birkaç ay içinde size para cezası geldiğinde bu cezaya itiraz edebilmek için tutanağın altına “Vicdani retçiyim, şu gerekçelerle askere gitmeyeceğim” diye şerh düşün.

– Bu süreçte herhangi bir hukuki yardıma ihtiyacınız olursa Vicdani Ret Derneği ile iletişime geçebilirsiniz.

– Kendilerini vicdani retçi olarak ifade etsin veya etmesin, askerlik diye bir vatan borcunuz olmadığını, bu nedenle askerlik yapmamanın meşru bir tavır ve hak olduğunu bilin ve bunun mücadelesini verin.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

‘Bedeli çok ağır oldu ama değdi’

gezi

Soldan sağa: Evren Köse, Hülya Arslan ve Aydın Aydoğan

31.05.2015 ONUR EREM @onurerem

“Herkes gibi sıradan, sıkıcı bir hayatım vardı. Bir gün duydum ki bir şey yapıyorlarmış buraya. Yapmamaları gerektiğini düşündüm ve tepkimi göstermeye geldim. Polis aklını kaçırdı, saldırdı. Sonra da ben aklımı kaçırdım.”

Böyle anlatıyor Gezi direnişinde ağır yaralanan Evren Köse. 11 Haziran 2013’te polisin Gezi Parkı’na saldırmasının ardından parkı terk edip Talimhane’de bir sokakta oturmuştu, bir polis memuru beş metre arkasından kafasına gaz fişeği sıkarak kafatasını kırdığında. O, Gezi direnişinde yaralanan binlerce insandan yalnızca biri. Bu hafta Gezi’de yaralanan Evren Köse, Hülya Arslan ve Aydın Aydoğan’la Gezi Parkı’nda buluştuk, hayatlarının nasıl değiştiğini konuştuk.

“İstanbul’da milyon tane öyle saçma sapan AVM var ama başka bir yeşil alan yok kent merkezinde. Bu yüzden geldik, laf anlatmaya çalıştık ama dinlemek yerine sopalarla, coplarla, plastik mermi ve TOMA’larla saldırdılar” diyor Köse, “Ben bu parkta beni korumak için varolan polisler tarafından, hiçbir yasadışı iş yapmazken vuruldum”.

Köse’nin Gezi’de gördükleri, devlete bakışını tamamen değiştirmiş: “31 Mayıs’ta bir barikatı ilerletmeye çalışırken elime gaz fişeği geldi. Yere oturup dinleniyordum ki Kürt bir arkadaşım aradı. ‘Kafamıza plastik mermi sıkıyorlar’ dediğimde ‘Oğlum bizim kafamıza yüz yıldır gerçek mermi sıkıyorlar, söylüyoruz anlamıyorsunuz’ dedi. O gaz bulutunun içinde oturdum ve düşündüm, nasıl ki ben burada gaz yemeye meraklı değilsem Kürtler de evdeki sıcak yataklarını bırakıp sırtına silahı takıp dağlara çıkmaya meraklı değildi. Gezi bunu anlamamı sağladı.”

Köse, başlattığı hukuk sürecinden umutlu değil. Türkiye’de hukukun işlemediğini düşünüyor: “Hukuk işleseydi Topçu Kışlası hakkında yürütmeyi durdurma kararı uygulanırdı, o kepçeler buradan giderdi, biz de burada oturup saz çalar, türkü söyler, paramız bitince de çeker eve giderdik. Hukuk olmadığı için bu kadar kişi öldü. 15 yaşında bir çocuğu toprağa verdik be… Birileri bizi vurdu, biri çıktı ‘Emri ben verdim’ dedi, kimse de ona sen ne ayaksın diyemedi… Buradaki halk hariç. Biz burada güce sahip olanların her şeyi düşündüğü gibi, kolayca yapamayacağını gösterdik. Ben buraya gelirken inşaatı durdurabileceğimizi düşünmüyordum ama birkaç gün geciktirebiliriz diyordum. Beklediğimden fazlasını elde ettim. Bana bedeli çok ağır oldu, ama buna değdi.”

Uzun süren iyileşme süreci nedeniyle işini bırakmak zorunda kaldığını, çevresindekilerin destekleriyle yaşamını idare ettiğini anlatan Köse, artık geleceğe dair hiçbir plan yapamadığını söylüyor: “Neresi olduğunu bilmediğim bir yerdeyim. Bazen böyle dalıp gidiyorum. Önceden de dalardım ama çıktığımda nereye gittiğimi bilirdim. Vadesi gelmiş bir çeki düşünürdüm, 2 gün sonraki randevumda ne giyeceğimi düşünürdüm… Şimdi ne düşündüğümü de bilmiyorum”.

Sonra Aydın Aydoğan anlatıyor: “Gezi’den önce standart bir aile babası hayatı yaşıyordum. Gezi’ye 1 Haziran 2013’te geldim ilk defa. Çok değişik insanlarla tanıştım, çok güzel sohbetler ettim. 11 Haziran’da polis saldırmaya başladı Gezi Parkı’na. Yaralıları taşırken benim de ayağıma gaz fişeği sıktılar. Aşil tendonum koptu, yere düşerken de elimdeki bir parmağı kırdım. Bir otelin aracına bindirdiler hastaneye götürmesi için. Ama sürücü bizi Beşiktaş’ta polislere teslim etti. Polisler bizi döverek indirdi araçtan, ambulansla hastaneye gönderdi.”

Aydoğan için sonrası bitmek bilmeyen hastane randevuları ve hukuki işlemlerle dolu. Gezi’ye katıldığı için işinden atılan Aydoğan, bir sonraki işinden de aynı gerekçeyle çıkarılmış. “Bizim yaralarımız açık ama dosyalarımız kapalı” diyor.

Aydoğan toplumda kendisine “Devlet ne yaparsa doğrudur” diye öğretildiğini, ancak Gezi’ye birlikte bunun doğru olmadığını gördüğünü söylüyor: “Soruşturma dosyasında hastane raporumu değiştiren devlete temkinli ve şüpheli bir gözle bakmaya başladım”. Gezi’yi hiçbir partinin anlamadığını düşünen Aydoğan “Gezi’nin ruhu ve birikimi burada, bir gün tekrar paylayacak elbet” diyor. Aydın Aydoğan’ın devlete karşı açtığı davada İçişleri Bakanlığı kendini “Mayınlı araziye girerek ölen çoban” örneğiyle savunmuş. “Madem öyle, Taksim Meydanı’na da ‘DİKKAT POLİS SİZİ VURABİLİR’ tabelası assınlar” diyor. Aydoğan, herkesi 9 Haziran’da görülecek duruşmasında destek vermeye çağırıyor.

Son olarak Hülya Arslan anlatıyor: “Gezi’den önce mükemmel bir hayatım vardı. Akdeniz Üniversitesi’nde öğrenciydim, İstanbul’a gelip çalışmaya başlamıştım o yaz. Gezi direnişi başlayınca işten ayrıldım ve 30 Mayıs’ta Gezi’ye geldim. O günden itibaren de orada kalmaya başladım. ‘Burada olmam, burayı savunmam lazım’ diye düşündüm. Çadırımı genişlettim, annem ve kardeşlerim de benimle kalmaya başladı. 11 Haziran’a kadar gayet güzel bir beraberlik içindeydik burada. 11’i akşamı da vuruldum.”

Polisin 8-10 metreden nişan alarak attığı plastik mermiyle gözünü kaybeden Arslan, uzun süre psikolojik sorunlarla boğuştu. “Kaybedecek bir gözüm daha yok” diyerek odasından, evinden çıkamayan Arslan, Balıklı Rum Hastanesi’nde gördüğü psikolojik tedaviyle 1 yılın ardından sorunlarını aştı. Gezi’den sonra hayatındaki en büyük değişikliğin iktidarın baskısının ne kadar artabileceğini görmek olduğunu söylüyor: “Gezi’den hemen önce artık bir şeylerin yanlış gittiğini düşünmeye başlamıştım. Bu nedenle Gezi’ye geldiğimde gördüm ki yalnız değilim, büyük bir kitleyiz. Artık devletin gözünü korkuttuğumuzu fark ettim. Kaybımız var, olacaktı zaten. Hepimiz başımıza bir şeyler gelebileceğini bilerek geldik Gezi’ye. Geleceğimiz için, iktidarın yalanlarına karşı uyuyan insanların uyanmasını istiyorum. Tek çaremiz bunların başımızdan gitmesi ve bunun için elimden gelen her şeyi yapmaya devam edeceğim.”

Yazı içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ölümcül sıcaklar bizi de vuracak

Hindistan’da ölümcül sıcaklar nedeniyle 2 bin 500’den fazla insan öldü, muson yağmurları gecikti, felaket dünya tarihine geçti. İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisiliği Bölümü’nden Mikdat Kadıoğlu’na göre bu sıcakların altında yatan iklim değişikliği Türkiye’ye de aşırı sıcak, sel ve kuraklık getirecek

Hindistan’ın Yeni Delhi kentinde 49 yaşındaki Ajay Adav, asfaltta pişirdiği omleti gösteriyor

Hindistan’ın Yeni Delhi kentinde 49 yaşındaki Ajay Adav, asfaltta pişirdiği omleti gösteriyor

 

05.06.2015 ONUR EREM @onurerem

Hindistan’da Nisan ayından itibaren mevsim normallerinin çok üstüne çıkan sıcaklıklar nedeniyle ölenlerin sayısı 2 bin 500’ü geçti. Bütün dünyanın dikkatini çeken bu felaket, akıllara iklim değişikliği tartışmalarını getirdi. Dün kutlanan Dünya Çevre Günü’nde, İstanbul Üsküdar’da sel yaşanırken Hindistan’daki aşırı sıcak dalgasının etkilerini, arkasındaki nedenleri ve Türkiye’yi de benzer felaketlerin bekleyip beklemediğini araştırdık:

Hindistanlı bir çiftçi Karnataka eyaletinin güneyindeki Gauribidanur köyündeki kurumuş toprağının üzerinde çaresizce oturuyor.

1- Hindistan ne kadar sıcak?

Hindistan’da sıcaklıklar 47 dereceye ulaştı. Mevsim normallerinin 7 derece üstünde olan sıcaklıklar Nisan ortasından beri, yani iki aya yakın bir süre devam edince yaşlılar, çocuklar, hastalar ve pek çok hayvan yaşamını yitirdi. Haziran başında başlayarak sıcaklığı azaltması beklenen muson yağmurları da sıcak hava dalgası nedeniyle gecikince hava daha ölümcül bir hâl aldı. Sıcak dalgası nedeniyle tarım ürünleri de zarar görürken gün boyu tarlalarında çalışmak zorunda kalan çiftçiler ve inşaat işçileri büyük zorluklarla karşılaşıyor.

2- Dünyanın en ölümcül dalgalarından

Hindistan’daki aşırı sıcak dalgası dünya tarihine de geçmiş durumda: Dünyanın en ölümcül beşinci sıcak dalgası. Uzmanlar ölü sayısının 2 bin 541’i aşarak dünya tarihinin en ölümcül dördüncü, Hindistan tarihinin de en ölümcül sıcak dalgası unvanını kazanmasından endişeleniyor.

635682572098375241-EPA-epaselect-INDIA-WEATHER-HEAT-WAVE3- Sıcak dalgasının nedeni ne?

Hindistan Yeryüzü Bilimleri Bakanlığı Harsh Vardhan felaketin nedeninin iklim değişikliği olduğunu açıkladı: “Alışılmadık sayıdaki ölümler ve muson yağmurları arasında bir ilişki olmadığını söyleyerek kendimizi kandırmayalım. Bu yalnızca alışılmadık sıcaklıktaki bir yaz değil, bu iklim değişikliği nedeniyle oluşan bir felaket”. Birleşmiş Milletler Hükümetlerararası İklim Değişikliği Paneli de geçen yıl Hindistan’ı uyarmış, “Çin ve ABD’nin ardından dünyanın en fazla karbon salan ülkesi olan Hindistan’da çılgın iklim hareketleri bekleniyor” demişti.

4- Sadece Hindistan’da mı?

İklim krizi şu anda yalnızca Hindistan’ı değil, en fazla karbon salan ülkelerden ABD’yi de etkiliyor. Teksas ve Oklahoma’da geçen hafta yağan aşırı yağmurlar nedeniyle sel oluşmuş, kentlerde milyarlarca dolarlık hasara yol açmıştı. Felaketin ardından açıklama yapan Texas Tech Üniversitesi İklim Bilimi araştırmacısı Katharine Hayhoe “Teksas’ta son dönemde kuraklık, sel, kasırga, buz fırtınası ve tornadoları artan sıklıkta yaşıyoruz. İklim değişikliği tek tek felaketlere yol açan bir şey değildir. İklim değişikliği, normalde yaşadığımız aşırı sıcak veya sel gibi felaketlerin boyutunu artırarak daha fazla zarara yol açan bir değişikliktir” demişti. ABD Başkanı Obama da benzer bir açıklama yaparak “Sandy Kasırgası’nı yaratan şey iklim değişikliği değildi, fakat iklim değişikliği bu kasırganın etkisini artırarak felaketi büyüttü” dedi. Pek çok üniversite araştırması, içinde bulunduğumuz yüz yıl boyunca sel, fırtına ve aşırı sıcak gibi felaketlerin etkilerinin eskisine göre çok daha güçlü olacağını ortaya koyuyor.

5- Türkiye’yi sel, kuraklık ve sıcak hava dalgası bekliyor

Dün İstanbul’da yağan aşırı yağmur nedeniyle sel yaşandı, yurttaşlar kepçelerle selden kurtarıldı.

Dün İstanbul’da yağan aşırı yağmur nedeniyle sel yaşandı, yurttaşlar kepçelerle selden kurtarıldı.

Türkiye’de de ciddi kuraklıklar ve sel felaketleri yaşanabiliyor. İklim değişikliği, bunların etkisini güçlendirebilir mi? Bu soruyu Küresel İklim Değişimi ve Türkiye: Bildiğiniz Havaların Sonu kitabının yazarı İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisiliği Bölümü’nden Mikdat Kadıoğlu’na sorduk. Kadıoğlu, iklim değişikliğinin Türkiye’de sağlıktan tarıma, yaban hayatından ormanlara kadar pek çok etkisi olduğunu söylüyor. “İklim değişikliğinin etkilerini şu anda yaşıyoruz. Türkiye’de seller, kuraklıklar ve yangınların sıklığı 1980’lerden beri 3 kat arttı” diyen Kadıoğlu, Türkiye’de iklim değişikliği nedeniyle etkisi en çok artacak felaketlerin ise sel, kuraklık ve sıcak hava dalgası olduğunu söylüyor.

Kentleşme çok önemli

“Büyük kentlerde su kıtlığı tehdidi var. Sıcak hava dalgaları ise en çok apartmanlarda yaşayan yoksulları ve yaşlıları etkileyecek. Bu noktada şehirleşme çok önemli. Kentlerde yeşil-beton oranı, rüzgarın önünün kesilmemesi çok önemli. Geleneksel yapılaşmaya baktığımızda halkın ihtiyaçlarından ötürü bu şekilde kentleştiğini görüyoruz. Ancak günümüzde Türkiye’deki kentlerde bunlar hiç önemsenmiyor. Bu şekilde kentleşme büyük sıkıntılar yaratacak” ifadelerini kullanan Kadıoğlu, kısa süre önce Ankara’da görülen “kent selleri” gibi durumların sıklığının artacağına dikkat çekiyor: “Bunların yanı sıra hayvandan insana bulaşan hastalıklar, sıtma ve kenelerde artış, orman yangınlarının sıklaşması gibi durumlar turizmi de etkileyecektir. Bu yüzden iklim değişikliğine karşı mücadele etmeliyiz. Yalnızca doğa için değil, kendimiz ve çocuklarımız için de…”

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın