Londra’dan İşgal Manzaraları-2: Sayı 1

Sayı 1
26 Ekim 2011

The Occupied Times of London’ın ilk sayısından seçmece çeviriler. Hepsi birbirinden güzel! Eğer uzun gelirse sayfayı yer imlerinize kaydedin, sonra devam edersiniz:

Editörden

Protestocuların kamp alanı olan St. Paul Katedrali Londra Borsası’nın hemen dibinde yer alıyor

3.000 eylemciyle birlikte St. Paul Kilisesi’nin yanına kamp kuralı bir haftadan fazla oldu ve çoğumuz hâlâ buradayız. Kampın dönüşümü çok etkileyici oldu. Artık 7/24 yemek veren bir mutfağımız, sağlık ve güvenlik düzenlemelerimiz, üniversite, kütüphane, çay evi, teknoloji merkezi, yasal danışmanlık ofisi, geri dönüşüm merkezimiz var. Ve şimdi bunlara bir gazetemiz eklendi!

Kolay olmadı, ilk başta biraz zorlandık, ama kamptaki verimli ve hızlı çalışma ortamı sayesinde geleneksel güç ilişkilerinin dışında demokratik ve kâr amacı gütmeyen bir dayanışma kurabilmek elde ettiğimiz ilk başarı oldu. Farklı fikirler üretebilen bir ortam olmasının dışında, kampımız nasıl farklı bir dünya inşa edilebileceğinin bir örneği.
Artık bu kampa sığamadığımız için Finsbury Meydanı’nda ek bir kamp kurduk. Bu kampın da hızla büyüyeceğini ve başka kamplar doğuracağını umuyoruz.

Okumakta olduğunuz -ve genellikle elektriksiz çadırlarda kağıt kalemle yazılarak hazırlanan- bu gazete, hareketin sözcüsü değil. Aksine, elimizden geldiğince farklı fikirlere ve felsefelere yer vermek, tartışma ortamı yaratarak kendimizi geliştirmek, önemli olayları duyurmak ve en önemlisi anaakım medyanın anlatısına meydan okumak amacındayız.
Bu hareketin içinde bulunan farklı akımlardan insanların ortak bir noktası var: Hepimiz bu sistemin böyle devam edemeyeceğini haykırıyoruz. Alternatifler aramalı, eşitlik için mücadele etmeliyiz. Her türlü ayrıcalığa karşı savaşmalıyız.

Umarız siz de bu gazeteyi okuyarak tartışmaların bir parçası olur ve daha iyi bir geleceğe katkıda bulunursunuz.

Burada kalıcıyız!

Kampı kurmamızın ilk haftasında kalıcı nüfusumuzu üç bine ulaştırmayı başardık. Bir hafta boyunca kamptan gelip geçen insanların toplam sayısı ise beş bini aştı. Burada kurduğumuz kamp, dünya kurumsal açgözlülüğüne ve denetlenmeyen bankacılık sistemine karşı başlayan isyanın bir parçası.

Türkçesi: Kapitalizm kriz demektir

Kampın kaotik ilk günlerinin ardından, huzur dolu bir çalışma atmosferi yaratmayı başardık. Kamptakilerin büyük bir kısmı buradan ayrılmayı düşünmüyor. Mesela Almanya’dan gelen ve bir öğrenci olan Nikita “Bu kamp, hedefimize ulaşana kadar burada kalacak ve ben de bu kamp var olduğu sürece buradan ayrılmayacağım” diyor.

Kampta işler gönüllülük üzerinden yürütülüyor. Bir şeye ihtiyacımız olunca hep beraber yardımlaşarak hallediyoruz. Yoldan geçenler de bize kıyafet, yiyecek, ekipman ve para bağışlıyor.

Kampta ilk günlerden itibaren doğrudan demokrasi hâkim. Günlük toplantılarda herkes kendi fikirlerini söylüyor ve tartışmaların sonucunda bir karara varıyoruz. Hareketimize katılan ve bir büyükanne olan Tina Louise “Ne zaman bir sorunla karşılaşsak, kolektif bir çözüm buluyoruz” diyor.

Çevreci şair Venus Cumarar kamptaki geri dönüşüm işlerini elleriyle hallediyor. Kamptan her gün 80 poşet çöp çıktığını anlatan Cumarar, polis ile pazarlıklarda bulunarak 5 farklı geri dönüşüm kutusunu kamp alanının yanına yerleştirmeyi başardı. Bu emeği, her adımımızda karşımızda yer alan şehrin yöneticileri tarafından bile takdir edilen Cumarar, çok fazla çöp ürettiğimizi söylüyor: “Tek kullanımlık plastik tabak-çatal-bardak yerine herkes kendi kaplarını kullansın ve yıkasın. Bir de içkiyi azaltalım arkadaşlar, çok şişe tüketiyoruz!”

Bu bir devrimdir, övgü toplama çalışması değil!

Martin Eirmann

Nawal El Saadawi, Mısır’ın en önemli aktivist ve feministlerinden. Toplumsal cinsiyet ve ayrımcılık hakkında çalışmalar yürüten Saadawi, eserleri ve protestoları yüzünden hapse girmişti. Ocak 2011’de Tahrir Meydanı’nı işgal eden Saadawi, Londra’da kampımızı ziyaret etti:

>>>>The Occupied Times: Mısır’daki ‘devrimin’ başlangıcından beri Tahrir Meydanı’ndaydınız. Sizi şimdi Londra’ya getiren şey nedir?
El Saadawi: Bu küresel bir devrim. Hepimiz aynı dünyanın bir parçasıyız. Üstünde yaşadığımız üç ayrı dünya değil tek bir dünya var. Buradayken Tahrir Meydanı’nda hissettiklerimin aynısını hissediyorum. Westminster’da bir sokak tabelasının üstüne boyalarla Tahrir Meydanı yazmışlar, bu aramızdaki bağlantıyı anlatıyor. Sömürünün, kapitalizmin, ırkçılığın, ataerkilliğin ve emperyalizmin olmadığı birleşik bir dünya istiyoruz. Şu an bütün dünyanın bu isteğimizi paylaştığını gördükçe kendimi rüyada gibi hissediyorum. Hıristiyan-Müslüman veya zengin-yoksul arasındaki ayrımcılığı kırmak için tek vücut olmamız lazım.

>>>>OT: Şu an bu kampta büyük bir momentum var. Bunu sürdürebilir miyiz? Büyümeye devam etmek için ne yapmamız lazım? Somut taleplerde mi bulunmamız lazım?
ES: Başkalarının taleplerine veya hareketlerine bel bağlamayın. Zaten kimden talepte bulunacaksınız ki? Hükümetten mi? Kurumları değiştirmeniz lazım ve baskı oluşturarak bu değişimi kurumların dışından sağlayabilirsiniz. Bu bir devrim, bir övgü toplama çalışması değil!

>>>>OT: Dünya çapındaki isyanlar için ‘gençlik hareketi’ deniyor, siz ne düşünüyorsunuz?
ES: Gençlik hareketi mi? Güldürmeyin beni. Bir bakın, benim nerem gence benziyor? Varmışım 80 yaşıma. Bu hepimizin devrimi. Sistemden rahatsız olan herkesin, yüzde 99’un devrimi.

>>>>OT: Siz siyasallaşmayla yaratıcılığı hep ilişkilendirdiniz. Neden?
ES: Gerçekten siyasallaştığınızda aynı zamanda yaratıcı da olursunuz zaten. Yasalar ve sistem adil değilse bunları yaratıcı bir şekilde yıkmanız gerekir. Hem küresel hem de yerel kuralları yerle bir etmek gerekir. Yaptığımız şey tam da bu zaten.

TIM GEE PROTESTO ÇADIRLARININ KISA TARİHİNİ ANLATIYOR: GEÇMİŞİN ÇADIRLARI

Eski zamanlar

2011, protesto kamplarının dünya çapında tekrar filizlendiği bir yıl oldu. Mısır’da Tahrir işgalcileri, İspanya’da Öfkeliler, İsrail’de gençler ve Wall Street’te protestocular çadırlarla kamp kurdu. Bir yıldan kısa bir sürede dünyanın 950 farklı şehrinde insanlar neoliberalizme karşı kendilerini sokağa attı ve çadırlar aracılığıyla halka ait olan meydanları tekrar ele geçirdi. Bu vesileyle geçmişte de toplumsal değişim sağlamış olan çadır kamplarının tarihini kısaca inceleyelim.
Yüz küsur yıl önce, başka bir finansal krizin ortasında, İranlılar Britanya Elçiliği’nin önünde kamp kurarak Şah’ın yetkilerinin kısıtlanması taleplerinde bulundu. Protestocular bir camiye sığınarak devletin şiddetinden korunmayı

başarmıştı. Kurdukları açıkhava okulunda konuşmalar yapmış, anayasa hukuku çalışmış ve birbirlerinden çok şey öğrenmişlerdi. Bu eylemin etkisiyle bir yıl içinde İran’ın ilk seçimleri gerçekleşti.
1980’de Britanya’nın barışçı hareketi ise askeri kampların etrafında çadır kurmuştu. Bunların arasında en ünlüsü, 10 yıl boyunca Berkshire’da kurulan Kadınlar Kampı’ydı. Pes etmeyen kadınlar, 10 yıl sonra füzeleri Berkshire’dan kovmayı başardı.

İskoçya’da 2005’te kurulan İklim Kampı ise öncekilerden daha farklıydı. Hiyerarşiden bağımsız ve çevre dostu bir şekilde kurulan bu köyde, Irak savaşı ile politikleşmiş gençler ve aktivistler her gün buluşarak toplantılar düzenlemeye başladı. Bir eğitim kampı gibiydi. Sürdürülebilir olması sayesinde kalıcı bir otonom alan yarattığını söyleyebiliriz.

2006’da çok uluslu EON şirketinin Fransa’daki kömür santralının dışına kurulan kamp ile santral kapatılırken, Heathrow’daki kamp, havaalanı için yeni bir iniş pisti inşasını engelledi.

Günümüz…

Son yıllarda iyice yaygınlaşan benzer kampları Galler, İrlanda, ABD, Danimarka, İsveç, İsviçre, Fransa, Almanya, Belçika, Hindistan, Yeni Zelanda,Avustralya, Gana, Ukrayna ve sayısız ülkede gördük.


KAMPLAR DOĞRUDAN DEMOKRASİ ALANLARI
Ancak son zamanlardaki bu kampların en güçlüsü Mısır’daydı. Tahrir Meydanı’ndaki 50.000 kişilik kamp, dünya çapındaki işgal hareketlerine ilham verdi. Tahrir’de yer almış Gigi İbrahim, bu olayın doğrudan demokrasinin nasıl işleyebileceğinin ufak bir örneği olduğunu söylüyor: “Halk her şeyi kendisi hallediyordu; çöpler, yemek, güvenlik. Kendi kendine yetebilen bir oluşumdu. Bütün o olayların ortasında insanlar her çadırda, her köşe başında taleplerini, geleceklerini, ekonomi ve siyaset yapılanmasının nasıl olması gerektiğini tartışıyordu. Büyüleyiciydi.

Mısır’daki Tahrir Meydanı ve çadırlar

‘Mısır demokratik bir ülke olsaydı nasıl olurdu’ sorusunun cevabını görebileceğimiz bir sihirli aynaydı.”

Bu örneklere baktığımızda görüyoruz ki protesto kampları önemli toplumsal değişikliklere yol açabilir. Günlük hayatımızı şekillendiren otorite ve hegemonya yapılarının içerisinde yer almak istemeyen insanlar bu kamplarda biraraya gelerek özgür bir tartışma ortamı yaratıp birbirlerinden çok şey öğrenebilir.

Eleştirel bilincin uyanması etkili bir mücadele için önemli olsa da yeterli değildir. Ancak bu kamplar doğrudan eylemin temeli olarak kullanıldığı zaman hedeflere ulaşmakta başarı sağlanabilir.

Ibrahim, Mübarek’in gidişiyle ilgili “Eğer mücadele olmasaydı, eğer insanlar sokağa çıkmasaydı, eğer halk greve gidip fabrikalar kapanmasaydı bunların hiçbiri olmazdı” diyor. Küresel Mübarekler olan anti demokratik kurumlar ve finansallaşmış kapitalizme karşı yüzde 99 olarak mücadele vereceksek, bu sözleri unutmamamız lazım.

Gerçek demokrasi, gerçek kararlar

Demokrasi, siyasetçilerin kullanmaya bayıldığı bir kelime. Muhtemelen Batı’daki politik dünyanın en değerli kelimesi. Peki, birkaç yılda bir sunulmuş adaylar arasından bir tercih yapmak gerçekten demokrasi midir?

Aslında şu an bize ‘sunulan’ demokrasinin pek de demokratik olmadığını söyleyebiliriz. Örneğin beşinci yüzyıl Atina demokrasisine baktığımız zaman –oradaki sistem her ne kadar mükemmel olmasa da- beş yılda bir sandık başına gitmekten daha fazlasını yaptıklarını görürüz. İnsanlar her gün şehir merkezinde toplanarak siyaseti tartışır ve toplum için faydası olan kolektif kararlar verirdi. Ancak bugün bizim oy verdiğimiz siyasi partilerin bile karşı çıktığımız siyasal hamleler yapabilmesi, aslında gücü elde edebilmek için nasıl yalanlar söylediklerini gösteriyor. Siyasal elitlerin verdikleri kararlardan beş yıl boyunca sorumlu tutulamadığı bir sistem yerine, kararları her gün biz kendimiz versek nasıl olurdu?

Kampımızda bir bireyin tartışılmasını istediği her konuyu hep beraber tartışıyoruz. Doğrudan demokrasi uyguluyoruz. Genel meclislerimiz her gün 13:00 ile 19:00 arasında toplanıyor. Hepinizi bekleriz.

Anti-kapitalistleştiremediklerimizden misiniz?

Kamptaki protestoculara sorduk: Kendinizi anti-kapitalist olarak tanımlar mısınız? Neden?

Kapitalist rejimler: kesintiler, savaşlar, yoksulluk…

Flaminia Giambalvo: EVET!
Albert Einstein o ünlü sözünde aynı şeyleri tekrar tekrar yaparak farklı sonuçlar almaya çalışmayı bir delilik olarak adlandırmıştı. Biz de bir toplum olarak şu anda var olan sistemi değiştirmek yerine, sürekli onun yarattığı problemleri çözmeye uğraşırsak aynı hataya düşmüş oluruz. Kapitalizm bir kriz sistemidir. Kriz, kapitalizmin dışında gelişen olaylardan kaynaklanmıyor, tam tersine sistem içindeki sermaye birikiminin çelişkilerinden doğuyor. London School of Economics profesörleri bu durumu ‘sistematik risk’ olarak adlandırıyor. Finansal yeterliliklerinin dışında, kapitalist modelin bir diğer problemi de sistemin özünün eşitsizliği tetiklemesi, toplumlarda ve genel olarak dünyada büyük eşitsizlikler yaratmasıdır.

Kapitalizmin üretimi arttırma ve böylece dünya nüfusunun temel ihtiyaçlarını karşılama imkânı sağlayan bir sistem olduğunu Karl Marx 150 yıl önce yazmıştı. Ama Marx aynı zamanda kapitalizmin üretimi sadece bir noktaya kadar arttırabileceğini, o noktadan sonra sistemin kâr hırsının baskın geleceğini ve diğer düşüncelerin sistemin önünde bir bariyer olarak algılanacağını söylemişti. Bunun en iyi anlatan örnek, firmaların aralarındaki rekabeti bahane ederek işçileri ve emeği sömürüp kâr yarışına girmeleridir.

KAPİTALİZM VE KOLONİCİLİK AYRILAMAZ
Bazı reformlarla ve bankacılık sistemindeki düzenlemelerle kendimizi biraz toparlayabiliriz. Peki, diğerleri ne yapacak? Kapitalist genişleme ile kolonileştirme çabaları arasındaki kopartılamaz bağ, ana hedefimiz olan küresel adaleti sağlama mücadelemizde kapitalizmden kurtulmamız gerektiğini gösteriyor.

Artık kapitalizmin ötesine bakarak, sorumluluk sahibi, adaletli ve insancıl bir toplumsal düzen aramamızın zamanı geldi. Aramızdan bazıları anti-kapitalist olarak etiketlendirilmekten rahatsız, onların çekincelerini paylaşabiliyorum. Etiketler, ayrım yaratmak veya ürünleri sisteme tanıtmak için kullanılır. Ama aynı zamanda artık harekete geçme zamanının da geldiğini düşünüyorum. Düşünün. Sevdiklerinizle beraber içinde yaşamak istediğiniz sistem, şuankinin sadece modifiye edilmiş bir hali mi? Yoksa tamamen farklı bir sistem hayal edecek cesaretiniz var mı? Daha önce yapılmamış, gerçek ve halka ait bir sistem.

Bazıları bizim çok şey istediğimizi, idealist olduğumuzu söyleyecektir. Ancak bütün bir sisteme karşı savaşmaktansa tek tek parçalarına karşı savaşmak anlamsız olacaktır, çünkü o parçaları yaratan da bu sistemin kendisidir.

Reklamlar

About onurerem

journalist @ birgün newspaper. twitter.com/onurerem
Bu yazı Çeviri içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s