SYRIZA başarırsa tüm Avrupa’ya örnek olacak

SYRIZA’nın Troyka ile anlaşmasını ‘zafer’ olarak niyeleyen ASP Başkan Yardımcısı Maite Mola: SYRIZA’nın önündeki dört ayda kemer sıkmadan kurtulması tüm Avrupa soluna örnek olacak

ac41d-syriza09.03.2015 ONUR EREM @onurerem

Maite Mola yıllardır sol siyasetin içinde olan bir isim. İspanya’nın Navarra bölgesinde matematik öğretmenliği yapan Mola önce İspanya Komünist Partisi’nde ardından da pek çok sol partinin bir araya gelerek oluşturduğu Birleşik Sol’da önemli görevlerde bulundu. Bugün Birleşik Sol’un federal seviyede yönetim kurulu üyesi, İspanya Komünist Partisi’nin Navarra bölgesindeki siyasi sekreteri olan Mola, başkan yardımcısı olduğu Avrupa Sol Partisi’nde ise yürütme koordinatörlüğü ve uluslararası ilişkiler departmanı yöneticiliği yapıyor. Bir öğretmen olarak 32 yıldır sendikal mücadelenin de içinde olan Mola ile SYRIZA’nın zaferinin Avrupa soluna etkilerini, Podemos hakkındaki düşüncelerini, Birleşik Sol’un toplumsal hareketler ve sendikalar ile ilişkilerini konuştuk:

>> SYRIZA’nın Yunanistan’daki zaferinin Avrupa solu için büyük bir fırsat yarattığı konuşuluyor. Bunu biraz daha somutlaştırabilir misiniz? Avrupa solu bu zaferi kendi ülkelerinde nasıl bir kaldıraç olarak kullanabilir? İspanya’da Podemos’un yükselişinin dışında diğer ülkelerde nasıl yansımalar bekliyorsunuz?

SYRIZA’nın zaferi Avrupa’nın birçok yerindeki sol partileri olumlu etkileyecek. İktidara gelmenin mümkün olduğunu diğer ülkelerdeki radikal sol hareketler de gördü SYRIZA örneğiyle. AKEL’in Kıbrıs’taki iktidarından sonra ilk defa bir Avrupa Sol Partisi (ASP) üyesi ülkesinde iktidara geldi. Bu ASP için de çok önemli bir gelişme.

SYRIZA’nın kemer sıkma politikalarından kurtulmak için önüne koyduğu net bir program var. Bunu başarmaları diğer ülkelerde de insanların kemer sıkma politikalarından kurtulmanın mümkün olduğunu görmelerini sağlayacaktır.

Yani ilk aşamada SYRIZA’nın zaferinin verdiği bir umut var. İkinci aşamada ise SYRIZA’nın gerçekten istediği politikaları hayata geçirebilmesinin getireceği bir umut olacak. Bu yıl çok sayıda ülkede seçim var: İngiltere, Danimarka, Portekiz, Polonya, İspanya… Ve bütün bu ülkelerde solun güçlenme eğiliminde olduğunu görüyoruz. Eğer SYRIZA kemer sıkmadan kurtulabilirse hepimize örnek olacak.

>> SYRIZA’nın iktidardaki bir aylık performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?

SYRIZA’nın Troyka ile yaptığı anlaşmayı açık bir zafer olarak görüyorum. Kendilerine dört aylık bir aralık açmayı başardılar ve bu dört ayda ülkede büyük dönüşümler yapmayı hedefliyorlar. SYRIZA’nın dört ay boyunca yapacakları ve yapmayacakları hem kendisinin, hem Yunanistan’ın, hem de Avrupa solunun geleceğini belirleyecek. Dört ayın sonunda Troyka ile tekrar masaya oturduklarında Troyka hükümetin taleplerini kabul etmezse muhtemelen erken seçime gidecekler.

>> İspanya, Yunanistan gibi ekonomik krizin etkilerinin ağır bir şekilde hissedildiği bir ülke olsa da iki ülkenin içinde bulunduğu durumun farklılıkları da var. Bu benzerliklerden ve farklılıklardan, ve bunların sol için nasıl bir olanak yarattığından bahsedebilir misiniz?

Yunanistan ile işsizlik ve genç işsizliği oranlarında çok benziyoruz. İki ülkede de katlanılması zor seviyelere ulaştı bu oranlar. Eğitim, sağlık gibi her türlü kamu hizmetinin ve kamu kaynağının yok edilmesi, özelleştirilmesi ve yağmalanması konusunda da benziyoruz.

En büyük farklılık ise ülkelerimizin nüfuslarında. İspanya’nın nüfusu 47 milyon, Yunanistan’ınki ise 11 milyon. İspanya’da şu anda yoksulluk sınırı altında 13 milyon insan var. Bu sayı Yunanistan’ın toplam nüfusundan 2 milyon daha fazla. Bu İspanya’daki trajedinin boyutunu gösteriyor.

Bu fark, Troyka’nın İspanya’ya tutumunun da Yunanistan’la aynı olmamasına yol açıyor. 47 milyonluk bir ülkeyi Yunanistan’a yaptıkları gibi tamamen yıkmayı göze alamıyorlar çünkü İspanya’ya baktıklarında 47 milyon tüketici görüyorlar.

“Ne sağız ne soluz” diyen Iglesias, Beppe Grillo’ya benzeyebilir

>> Bu ortam Podemos’un yükselişine zemin hazırladı, parti yükselirken Birleşik Sol’dan da oy aldı. Birleşik Sol ve Komünist Parti olarak Podemos’a olan eleştirilerinizi soracağım ancak öncesinde Podemos’ta değerli bulduğunuz yanları öğrenebilir miyiz?

Podemos’a dair olumlu veya olumsuz bir şey söylemektense gerçekliği anlatayım. Podemos bir yıllık bir siyasi hareket. Bu süre siyasette çok kısa. Podemos’un neye evrileceğini bekleyip görmemiz lazım. Şu anda politikaları ne olarak anlaşılmıyor.

Beni en çok endişelendiren şey Podemos’un İtalya’daki Beppe Grillo’nun Beş Yıldız Hareketi gibi popülist bir partiye dönüşme ihtimali. Gerçek bir sol partiye de dönüşebilir ama şimdilik neye evrileceğini kestiremiyoruz. Şu anda söylemleri de çok dağınık. Bir gün sol bir söylemle konuşuyorlar, diğer gün değişiyorlar. “Monarşi’nin olumlu yanları da var” gibi şeyler söyleyebiliyorlar.

>> Podemos Avrupa Sol Partisi’ne üyelik için başvurdu mu?

Başvurmadılar, başvurmadıkları gibi biz onlara sormadan onlar “Avrupa Sol Partisi’ne girmeyeceğiz” diye açıklama yaptılar. Gerekçeleri ise partinin adında “sol” geçiyor olması. Eğer üye olurlarsa kendilerini sol olarak tanımlamak zorunda kalacaklar. Ama bugüne kadar “biz ne sağ ne de soluz” açıklamaları yaptıkları için bu yönde bir adım yapmak istemiyorlar. Eğer sola veya sağa bir adım atarlarsa seçmenlerinin bir kısmını kaybetmekten korkuyorlar. Hem solculardan hem sağcılardan en fazla oyu alabilmek için bu politikayı izliyorlar. Bu bir siyasi parti için meşru bir adımdır, bunu anlayabiliriz, fakat o zaman da bu partinin solcu olmadığını söylememiz gerekir.

>> Podemos’un lideri Pablo Iglesias Komünist Parti’nin gençlik örgütünden yetişmiş biri. Kendisiyle tanışıklığınız var mıydı?

Yok. Ama kendisi uzun yıllar Birleşik Sol için emek harcadı. Birleşik Sol’un maddi işleriyle ilgileniyordu, parti programının geliştirilmesine katkıda bulunuyordu.

>> Yoksullaşan ve siyasetten umudunu kesen insanların Birleşik Sol yerine Podemos’a yönelmesini neyle açıklıyorsunuz?

Podemos şu anda kendini ne sağ ne sol olarak tanımladığı için bu yükselişi yaşadı. Şu an anketlerde Podemos’u destekleyen insanların büyük bir kısmı iktidardaki merkez sağ Halk Partisi’ne oy vermiş insanlar. Geri kalan oyların çoğunluğunu da sosyal demokrat Sosyalist Parti’den aldılar. Bu seçmenler gelenekselleşmiş siyasi partilerden ve onların söylemlerinden bıkmıştı. Onlar için yeni kurulmuş, yükselişte olan, “light” bir partiye gitmek, solcu ve güçlü bir siyasi söyleme sahip bir parti olan Birleşik Sol’a gitmekten daha kolay. Kısaca, Podemos’un aldığı oylar bizim hedeflediğimiz kitlenin oyları değil, başka bir kitlenin oyları oldu.

>> Siz de Podemos’un yükselişi nedeniyle oy kaybetmediniz mi?

Evet, bizim de oy kayıplarımız oldu ama diğerlerine göre çok daha az. En az seçmeni biz kaybettik. Ama yine de bizim sormaya devam etmemiz gereken soru: Neden bu oyları biz kazanamadık? Bu insanları kazanmak için ne yapabiliriz? Anketlere göre oylarımız yüzde 6 ile 10 arasında. Bu da bizim yeterince insana ulaşamadığımızı gösteriyor. Onları ikna etmek için daha fazla çalışmamız lazım.

>> Az önce sorduğunuz sorulara yanıtınız nedir?

Burada bir nesnel bir de öznel neden var. Nesnel neden, kampanya gücündeki fark. 2014’teki Avrupa Birliği seçimleri öncesinde basın Podemos lehinde büyük bir kampanya başlattı. Bizim böyle bir imkanımız yoktu, Birleşik Sol basında kendine hiç yer bulamadı. Basının bunu yapmasının nedeni, Podemos’un soldan (hem sosyal demokratlardan hem de Birleşik Sol’dan) çok oy çalacağını düşünmeleriydi. En çok da sağcı basın bu kampanyayı yürüttü. Oysa beklediklerinin tersi oldu, Podemos en çok sağdan oy aldı. Bu deneyimin ardından medya Podemos’a tutumunu tersine çevirdi, artık yerden yere vurmakla meşguller.

Öznel neden ise şu: Birleşik Sol en başından beri meydan işgallerine ve 15M hareketine dahil olmuştu fakat bu hareketin bir parçası olmakla kalmayıp hareketin öncü güçlerinden biri olduğu mesajını kitleye iletmeyi başaramadı. Birleşik Sol yalnızca toplumsal hareketler ve sendikal mücadelelerle birlikte büyüyebilir. Bunu başaramazsak şimdiki gibi kötü sayılamayacak ama gerçekten etki yapmaktan da uzak kalacak bir oy oranında geziniriz.

Sandıktan daha önemlisi: Sokağı örgütlemek

>> Toplumsal hareketler ve sendikalarla ilişkiniz ne durumda?

Podemos’un aksine sendikalarla çok iyi bir ilişkimiz var. Toplumsal hareketlerle de iyi bir ilişkimiz var. Ancak bu hareketlerin büyük bir kısmı siyasi partilerle güçlü bir ilişki kurduklarında partilerin kendilerine bazı şeyleri dikte edeceğinden endişeleniyor. Toplumsal hareketlerin güvenini daha fazla kazanmak için çalışmamız gerekiyor. Toplumsal hareketlere eşit bireyler olarak dahil olup kendimizi anlatmamız lazım. Harekete gerçekten inanıp destek veriyor olmak lazım. Onlardan biri olmak lazım. Tepeden bakan bir şekilde, “Partimizi temsilen geldik” diye giderseniz size uzak dururlar.

Biz de bunun için çaba harcıyoruz. Fakat güven ilişkileri geliştirmek kısa vadede değil orta vadede gerçekleşecek ve etkisini gösterecek bir şeydir. Bu yüzden radikal sol olarak yalnızca seçim odaklı düşünmemeliyiz. Bu ilişkileri örgütleyebilmek uzun vadede seçimlerden daha önemlidir, seçimlere oranla daha fazla güç kazandırır. En az bunun kadar önemli olan bir diğer şey de sadece sandığı düşünmeyip sokaklarda olmaktır, toplumsal hareketlerle ve halk mücadeleleriyle sokakta yan yana olmaktır. İspanya’da solun sokakta olduğu özerk topluluklarla sokakta olmadığı özerk topluluklardaki seçim sonuçlarına baktığınızda da sokağın etkisini görürsünüz. Yüzde 15’e yüzde 4 gibi bir fark var arada. Eğer yalnızca sandığı düşünmeyip sokağa odaklanırsanız sandıkta da başarının geldiğini görürsünüz.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Laiklik ve cumhuriyet kavramlarını sol bir yorumla sahiplenmeliyiz”

Fransa’daki Sol Parti’den Corinne Morel Darleux, yaklaşan yerel seçim öncesi radikal solun stratejilerini, toplumsal hareketlerle ilişkilerini ve aşırı sağ ile mücadelelerini anlattı

96426-onurerem04.03.2015 ONUR EREM @onurerem

Corinne Morel Darleux, Fransa’daki Sol Parti’nin eko-sosyalist siyasetçilerinden. Sol Parti’nin diğer radikal sol partilerle bir araya gelip kurduğu Sol Cephe adına seçilerek Rhône-Alpes bölgesinde yerel yöneticilik yapan ve aynı zamanda Avrupa Sol Partisi’nin Yürütme Kurulu’nda yer alan Darleux ile Fransa’da yaklaşan yerel seçim öncesi radikal solun stratejilerini, toplumsal hareketlerle ilişkilerini ve aşırı sağ ile mücadelelerini konuştuk:

>> Fransa’da aşırı sağ 2014’te yükselişteydi. Yerel seçimlerde Ulusal Cephe oy oranını artırdı, AB Parlamentosu seçimlerinde ise birinci parti oldu ve sandalyelerin yaklaşık üçte birini aldı. Fransa’da bu yükselişe hangi dinamikler yol açtı?

Fransa’da umutsuzluğa kapılan büyük kitleler var ve onların Yunanistan’ın aksine oylarını radikal sola vermiyorlar. Hâlâ merkez sol ve merkez sağ iki partinin oy oranı yüksek. Bunların yanında bir de aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin yükselişini gördük. Aslında Ulusal Cephe oylarını çok artırmadı ama oy oranı arttı. Çünkü insanlar her geçen seçimde sandığa daha az gitmeye başladı.

Önümüzdeki hedeflerden biri insanları sandığa çekmek. Çünkü sandığa gitmediklerinde aşırı sağ, artan oy yüzdesiyle daha etkili oluyor siyasette. Ama insanları sandığa çekmek zor. Çünkü insanların temsili demokrasiye güveni kalmadı. Bunu Fransa’nın yakın tarihinde görebiliriz. Örneğin Fransa’da çoğunluk 2005’te AB Anayasası referandumunda hayır oyu kullandı. Ama siyasetçiler halkın iradesini dinlemedi ve anlaşmayı gözden geçirip 2008 yılında Lizbon Anlaşması adıyla yürürlüğe koydular. Üstelik yine halkın reddedebileceğinden korktukları için referandum bile yapmadılar. Bir başka örnek de Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın seçim döneminde verdiği hiçbir sözü tutmaması. Bunları gören halk verdiği oyun hiçbir anlamı olmadığını hissediyor, yöneticiler nasılsa istediğini bir şekilde yapıyor.

Bu nedenle büyük bir demokrasi kriziyle karşı karşıyayız. Radikal sol olarak umudunu kaybetmiş seçmenleri tekrardan sandığa çekerek oylarını almayı kendimize hedef olarak koyduk. Bunun için insanlara umut vaat eden bir siyasi proje geliştiriyoruz. Çünkü bugüne kadar Fransa radikal solu, sistemin sorunlarından fazlasıyla bahsederken sisteme bir alternatif sunmuyordu. Solun birinci amacı bir alternatif sunmak olmalı. Çünkü insanlar her şeyin ne kadar kötü gittiğini anlatmamız için bize ihtiyaç duymuyor, bunu zaten her gün kendi hayatlarında fazlasıyla görüyorlar. Onlara bir çözümümüz olduğunu göstermemiz lazım.

Oy vermeye gitmeyen insanların büyük bir kısmı artık siyasetle ilgilenmediğini söylüyor. Fakat bir kısmı da kendi öz örgütlenmelerini kurarak daha farklı bir siyaset yaratıyorlar. Örneğin çevre mücadelelerindeki ekolojik aktivistler devasa endüstriyel projelere, altyapı projelerine karşı direnmek için kendi örgütlerini kuruyorlar. Siyasi partilerde değil, sokakta örgütlüyorlar ve bu iyi bir şey. İspanya ve Yunanistan’ın aksine biz Fransa’da toplumsal hareketlerin eksikliğini hissediyorduk bu örgütlerden önce, bu yüzden çok önemli bu hareketler.

>> Hareketlerle nasıl bir ilişkiniz var?

Biz radikal sol olarak onlarla iyi bir ilişki geliştiriyoruz. Bu hareketler radikal solu da ileriye itiyor. Birlikte eylemler ve yürüyüşler yapıyoruz. Bugüne kadar siyasette, sendikalarda, diğer örgütlerde mücadele yürüten kişiler aynı kişilerdi, az sayıdalardı. Yeni toplumsal hareketlerdeki insanlar yeni insanlar. Onlarla ilişkimizi güçlendirmeye çalışıyoruz. Fakat bazıları özellikle siyasi partilerle ilişki kurmak istemediği için zorlanıyoruz.

>> Sizin bireysel olarak nasıl bir ilişkiniz var hareketlerle? Örneğin ZAD’lara* katıldınız mı?

Partimden yoldaşlarla birlikte çok defa bu hareketlere dahil olduk, destek verdik. Yeşiller de bu alanda iyi çalışıyor. O yüzden Sol Parti ve Yeşiller’e diğer partilerden biraz daha farklı bakıyorlar. Tabii ki burada nasıl destek verdiğiniz de önemli. Tepeden bakan bir şekilde direniş kamplarına yarım saatliğine gidip “Biz bu parti olarak sizi destekliyoruz, siz de bize oy verin” derseniz ciddiye alınmazsınız. Biz oraya birer birey olarak katıldık, son iki yılda çok defa o insanlarla birlikte direndik, kalplerini kazandık. Sol Cephe’nin içindeki partiler dışında hiçbir parti de gidip ZAD’dakilerin desteğini isteyemez, çünkü bu projelere onay verenler kendi belediyeleri, kendi belediye meclis üyeleri. Bu toplumsal hareketlerle birlikte radikal sol daha da büyüyecek.

*ZAD: Zone À Défendre, Savunulacak Bölge. Fransa’da ormanlık alanları yok edecek havaalanı ve baraj gibi projelere karşı çıkan insanlar ZAD ilan ettikleri bölgede kamp kurarak bu inşaatları yerinde engellemeye çalışıyor.

>> Fransa’da radikal sol en azından şimdilik bunu başarabilmiş, umutsuz seçmenlerin oyunu alabilmiş değil. Bunun nedenleri nedir?

Buna kesin bir cevap vermek zor fakat hipotezlerimiz var. Öncelikle 2012 cumhurbaşkanlığı seçiminde farklı sol partilerin desteklediği Sol Cephe’nin ortak adayı Jean-Luc Mélenchon yüzde 11 oy aldı. Bu o kadar da kötü bir sonuç değil. SYRIZA da birkaç yıl önce bundan çok daha düşük oy oranları alıyordu.

Bu sorunun cevabını yalnızca seçmenlerde değil, kendimizde de aramalıyız. Fransa’da radikal sol olarak net bir stratejinin geliştirememiş olmanın etkisini hissediyoruz. Halkın gözünde Hollande’ın partisi Sosyalist Parti’den ne kadar bağımsız olduğumuz tartışmalı. Son genel seçimde Komünist Parti gibi bazı radikal sol partiler çok sayıda noktada Sosyalist Parti’yi destekledi sağ adaylara karşı. Bu gibi hareketler seçmenin kafasında radikal solun Sosyalist Parti’den çok da farklı olmayacağı algısına yol açıyor. Bir yandan Sosyalist Parti politikalarına karşı çıkıp bir yandan da onunla seçim ittifakı yapmak çok çelişkili bir durum. İnsanlarda güven yaratmamız zor bu şekilde.

>> 22-29 Mart’taki yerel seçimlerde bu uygulamayı sonlandırabilecek misiniz?

Evet. Sol Cephe’deki tüm partiler Sosyalist Parti’den bağımsız olarak girecek seçime. Ayrıca Yeşiller’i de pek çok seçim bölgesinde bu ittifaka dahil ettik. Umarım bu yeni bir dinamiğin tabanı olabilir, parti tabanlarının ötesinde yeni insanları siyasete çekebiliriz. Daha geniş bir kitlenin yalnızca seçim günü bize oy vermesini değil, aynı zamanda seçim dönemi dışında da siyasete dahil olmasını istiyoruz. Bunun için bazı bölgelerde halk meclisleri kurmayı başardık. Büyümekte olan bir dinamik var.

Sarkozy ve Hollande’ın ortak noktası: Güvenlik politikaları

>> Ocak ayındaki Charlie Hebdo saldırısının ardından Fransa’da güvenlik politikaları tekrar gündeme geldi. Hükümetin ve sağ partilerin gündemindeki güvenlik politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu risk hâlâ orada. Bunu geçmişte de gördük. Sarkozy de Hollande da her konuyu, her şiddetli olayı bahane ederek güvenlik yasaları çıkarmak istiyor. Hebdo saldırısının ardından henüz bir yasa girişimi yapılmadı ama bunların tartışılması bizi endişelendiriyor. Güvenlik yasalarının yanı sıra, çıkardıkları tüm yasalarda güvenliği insan haklarına ve özgürlüklere tercih eden maddeler oluyor maalesef. ZAD eylemcilerini de “ulusal güvenlik tehdidi” ilan ettiler, çevrecilerin ve ekolojik aktivistlerin ulusal güvenliğe tehdit olduğunu söylediler! Bu nedenle ekolojik aktivistlere ve toplumsal hareketlere casusluk yapıyor Fransız devleti, bu insanları ağır cezalarla yargılıyor.

>> Radikal sol olarak aşırı sağ ile nasıl mücadele etmeyi planlıyorsunuz?

Fransa’daki durum gerçekten çok karışık. Örneğin son dönemde yeni stratejilere sahip yeni aşırı sağcı hareketler çıktı. Bunlar gençlik içinde çok hızlı örgütleniyor. Filistin aktivistlerini örgütlemek için “Filistinlilerin haklarını savunuyoruz” diyorlar. Böylece genç insanları etraflarına çekiyorlar. Bir süre sonra anti-semit bir aşırı sağ yapılanmasının parçası oldukları anlaşılıyor. Filistin mücadelesi her zaman radikal solun desteklediği bir mücadele olmuşken şimdi radikal sağ, radikal solun söylemleriyle örgütlenmeye çalışıyor. Kelimelerimizi ve söylemimizi ele geçirmeye çalışıyorlar.

Ayrıca siyasal İslam’a karşı, radikal solun terk etmiş olduğu laiklik, cumhuriyet gibi kavramları yeniden sahiplenip kullanmamız şart. Bir arada yaşamın ne olduğunu, Fransız kimliğinin ne olduğunu, hayatı paylaşmanın ne olduğunu tartışmamız lazım. Radikal sol bu konularda çekingenlik gösteriyordu, bu kavramların radikal sağa ait olduğu düşüncesi vardı. Fakat bu kavramların radikal sol için ne anlama geldiğini açıkça tartışmamız, bu kavramları yeniden sahiplenip kullanacak cesareti bulmamız şart.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kemer sıkmaya karşı uluslararası cephe: AAA

Haftasonu Avrupa Sol Partisi’nin Atina’daki Olağanüstü Başkanlar Kurulu’na katılan ÖDP Eş Genel Başkanı Bilge Seçkin Çetinkaya, toplantıdan izlenimlerini ve eylem planını BirGün’e anlattı

CAE7FZPXIAAFQAr

16.03.2015 ONUR EREM @onurerem

Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Eş Genel Başkanları Bilge Seçkin Çetinkaya ve Alper Taş, haftasonu Avrupa Sol Partisi (ASP) Olağanüstü Başkanlar Kurulu’na katılmak üzere Yunanistan’ın başkenti Atina’daydı. Yunanistan’ın Avrupa Birliği ve Troyka ile müzakereleri, SYRIZA’nın programını hayata geçirmek için eylem planı ve Almanya solunun yapabileceklerinin konuşulduğu toplantıdan Kemer Sıkmaya Karşı İttifak (Alliance Against Austerity – AAA) ağı yaratma kararı çıktı. Çetinkaya, basına kapalı gerçekleşen toplantının ardından izlenimlerini BirGün’e anlattı:

Toplantıda SYRIZA’nın iktidara geldikten sonra yaşadıkları ve SYRIZA’ya destek vermek için yapılabilecek şeyler toplantının ana gündemiydi. SYRIZA’nın kendi programını hayata geçirme kararlılığı devam ediyor, fakat bunun için zamana ihtiyaçları var. Ayrıca uluslararası ve ulusal medyalarda SYRIZA’ya karşı büyük bir manipülasyon yapılıyor. ASP olarak buna karşı ne yapabileceğimizi konuştuk.

Toplantıdan çıkan bir diğer karar da AAA’nın kurulmasıydı. Finans kuruluşlarının verdiği notlardan esinlenerek isimlendirdiğimiz AAA’ya, ASP partilerinin dışında kemer sıkma politikalarına karşı çıkan tüm partiler, örgütler ve kuruluşları dahil ederek neoliberal kemer sıkma politikalarına karşı uluslararası bir cephe oluşturmayı hedefliyoruz. Bu, aynı zamanda SYRIZA’nın da elini güçlendirecektir. Biz de Türkiye’de Yunan halkıyla dayanışma için yapabileceklerimizi konuşuyorduk, AAA bunun için önemli bir araç olacak.

Burada Almanya’daki ASP üyesi Die Linke’ye büyük bir görev düşüyor. Alman kamuoyundaki SYRIZA’yı karalayan, hakaret eden ifadelere rağmen SYRIZA’yı savunuyorlar. SYRIZA’nın Almanya’dan 2. Dünya Savaşı’na dair tazminat talebi Alman kamuoyunda “Yine mi 2. Dünya Savaşı” tepkisi yaratıyor. Die Linke’nin yaptığı gerçekten çok zor bir iş ve kendi popülaritelerini de azaltıyor. Ancak bunu Ukrayna’daki savaşa karşı çıkarak kazandıkları popülarite ile dengeliyorlar.

Biz de SYRIZA’ya “hükümet oldunuz ama iktidar olabildiniz mi” sorusunu yönelttik. Pek çok kurumda yapmak istedikleri reformlara karşı büyük bir direniş olduğunu ifade ettiler. Özellikle yolsuzluk ve vergi kaçakçılığı konusunda radikal adımlar atmak istiyorlar fakat önce bu direnci kırmayı başarmaları gerekiyor. Örneğin yayın kuruluşlarının lisanlarının yapıldığı ihalede büyük bir yolsuzluk gerçeklemiş, bu ihalenin tekrardan yapılması gerekiyor. Fakat kurumlar Yunan hükümetine büyük bir gelir sağlayacak bu yeni ihaleye karşı direniyorlar.

Türkiye’ye dair çok konuşulmadı, olağanüstü bir toplantı olduğu için. Fakat AKP’nin ‘SYRIZA bizi örnek aldı’ açıklamasını aktardığımızda gülüşmeler yaşandı.

ASP Başkanı: Sonuna kadar yanınızdayız

Atina’daki toplantıda konuşan Avrupa Sol Partisi Başkanı Pierre Laurent, Yunan Hükümeti’ne desteklerinin tam olduğunu bir kere daha açıkladı. “Sonuna kadar dayanışma içinde olacağız” diyen Laurent, Avrupa liderlerinin Yunan halkının iradesine saygı göstermesi gerektiğini söyledi. Avrupa Merkez Bankası’nın Yunanistan’a karşı tutumunu da ‘şantaj’ olarak değerlendiren Laurent, “SYRIZA’nın Yunanistan için hazırladığı yol haritasına hiçbir uluslararası kuruluşun engel olmamalı” dedi. Laurent, 30-31 Mayıs’ta Paris’te düzenlenecek olan Avrupa Alternatifler Forumu toplantısında da SYRIZA’ya desteğin gündemde olacağını anlattı.

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Venezuela’da neler oluyor?

12.03.2015 Greg Grandin* Çeviri: Onur Erem

YSSK9aJDarbeler ve karşı darbeler. Baskılar. Ekonomik çöküntüler. Düşen petrol fiyatları. Bir muhalefet liderinin tutuklanması. Washington komploları. İnsan Hakları İzleme Örgütü tweetleri. Güney Amerika’da Venezuela ile dayanışma yürüyüşleri. 15 kuruşa satılan diş macunu, 2 bin liraya satılan bir paket prezervatif (Bu fiyatları haberleştiren Bloomberg, prezervatif fiyatları nedeniyle Venezuela’nın Güney Amerika’da HIV’in en fazla yayıldığı ülke olduğunu yazsa da bu oranın ABD ile aynı olduğunu belirtmeyi unutmuş).

Venezuela’da neler oluyor? Durumu anlamak için uzmanlarla konuştum. Pomona’da tarih profesörü olan Miguel Tinker Salas da onlardan biri. ABD’nin ceset yığınına dönen Meksika’yı eleştirmeyip Venezuela’yı hedef almasının durumu özetlediğini söylüyor. Nisan ayında yayınlanacak olan Venezuela: Herkesin Bilmesi Gerekenler adlı kitabından bir bölümü aktaralım:

“ABD medyasının ve yönetiminin Venezuela hakkında söylediklerini dinleyenler ülkenin uçurumun kenarında olduğunu zanneder. Ülkede kısa zaman önce bir öğrencinin öldürülmesi gerçekten trajikti. Fakat Meksika’daki cezasızlığın aksine, Venezuela’da öğrenciyi öldüren polis anında tutuklandı. İçişleri Bakanı’nın ölüme gösterdiği tepkinin yanında, ABD’li yetkililerin ülkelerinde tepki çeken ölümlere gösterdiği reaksiyonlar devede kulak kalır. Medya Başkan Maduro’nun desteğini kaybedip baskıyla iktidarda kaldığını iddia etse de bu durumun yaşandığı yer Venezuela değil, Meksika’dır. Venezuela’da tuvalet kağıdı bitti haberleriyle ülkeyle dalga geçenler Meksika’da halkın yarısının yoksulluk sınırı altında, gıdaya ve temel hizmetlere erişimi olmadan yaşadığını, kitleler halinde ABD’ye göç edenleri, uyuşturucu mafyalarının öldürdüğü bince insanıi görmek istemez. ABD basınında hiçbir haberde Venezuela’da son 15 yılda yoksulluktan kurtulan ve güçlenen milyonlardan bahsedilmez. Venezuela’nın geleceği belirsiz, krizi derin, halkın memnuniyetsizliği yükselişte fakat hükümet hâlâ büyük destek görüyor.”

Peki bu hükümete destek verenler kim? Queens Collage sosyoloji departmanında eğitim veren, Chavez Venezuelası’nda Kent Hareketleri kitabının yazarı Sujatha Fernandes’e göre bu sorunun cevabı gecekondu mahallelerinde:

“Bolivarcı sürecin kalesi, yoksul gecekondu mahalleleridir. Burada yaşayan halk, muhalefetin ülkeyi bilinçli olarak istikrarsızlaştırmak istediğini görüp muhalif eylemlere dahil olmuyor. Ülkedeki sıradan halk zorluklara rağmen bir ekonomik afet hissetmiyor. Mahallelerde halkın yarattığı yenilikçi dayanışma ağları ile dönen takas ekonomisi bunun en büyük nedeni.”

Gecekondu mahallelerinde geniş çaplı saha araştırmaları yapan Naomi Schiller, durumu farklı bir bağlamda değerlendiriyor: “Bolivarcılığa karşı geniş bir savaşın yürütülmediği çok az dönem olmuştur”. Krizin faturasını şöyle anlatıyor: “Sürekli baskı ortamı, yapıcı eleştirilere alan bırakmadı. Devletin toplumsal medyaya ayırdığı kaynaklar da azalmak zorunda kaldı. Başkent Caracas’taki bir toplumsal TV’de çalışanların yarısı işten çıkarıldı. Yurtdışındaki akrabaları aracılığıyla dolara erişimi olanlarla olmayanlar arasında eşitsizlik oluşmaya başladı.  İnsanlar geçinmek için birden çok işte çalışmak zorunda kalıyor. Fakat gecekondulardaki medya Bolivarcı sosyalist idealleri terk etmeden, elindeki imkanlarla yayınına devam ediyor. Toplumsal hareketlerdeki insanlar yaşanan krizden ötürü muhalifleri ve ABD’yi suçluyor. Gecekondularda yaşayan halkın Maduro hükümetine yanlış yönetim ve yolsuzluk konusunda eleştirileri olsa da, muhalefet iktidara gelirse toplumsal ve ekonomik durumlarının daha kötü olacağını düşünüyorlar.”

Schiller, Venezüela’da yoksul Chavistaların yıllar içinde hayatlarının iyileşmesini gördüğünü, hayatlarının kontrolünü ellerine aldığını anlatıyor: “Chavez ve Maduro’nun destekçileri için ‘üretken olmayan, hükümete gıda ve yakacak yardımları için oy veren insanlar’ denmesi çok yaygın. Fakat Bolivarcı hareket, devlet kaynaklarını kullanarak kendilerini eğiten, ittifaklar kuran, yerel yönetimlere katılan, komşularını besleyen, kendi medyalarını yaratan ve hastalara bakan insanlar tarafından kurulmuştur. Bu insanlar petrolden gelen dolarları topluluklarını iyileştirmek için kullandılar”. Öte yandan Venezuela’da 10 yıldır süren ayaklanmalar zincirine rağmen Chavismo’nun hiç bu kadar zor duruma düşmediğini de söylüyor Schiller.

Fakat Venezüela’da herkes örgütlü değil. Webster Üniversitesi’nden uluslararası ilişkiler profesörü yazar Daniel Hellinger’a göre planlı istikrarsızlaştırma ile gerçek kitlesel memnuniyetsizlik eşzamanlı olarak varolabilir. “Kuyruklarda bekleyen insanları açıklamak için ekonomik sabotaj ve yanlış yönetim birbirini reddeden gerekçeler değildir. Ama Maduro’dan memnuniyetsizlik duyulması, otomatik olarak muhalefeti güçlendirmez” diyor Hellinger:

“Gecekondulardaki halk protestolara katılmadığı sürece Maduro hükümeti düşmeyecektir. Fakat hükümet muhalif siyasetçi Ledezma’nın tutuklanmasına dair somut kanıt gösterse bile, tutuklanmasını eleştirenler yalnızca muhalifler değil. Chavismo’nun sol kanadında da ‘itaatsizliğin kriminalleştirilmesi’ne karşı büyüyen bir endişe var.”

Peki ya askeri darbe girişimleri? Muhalefet neyin peşinde? Latin Amerika’nın Radikal Solu: 21. Yüzyılda Zorluklar ve Siyasi Gücün Karmaşıklığı kitabının editörü ve Universidad de Oriente’de profesör olan Steve Ellner şunları anlatıyor:

“Venezuela’da muhalefetin söylemi muğlak ama niyetleri net. Barışçıl eylem yaptıklarını söylerken anti-demokratik ve saldırgan taktikler kullanıyorlar. Geçen yıl 2 ay içinde kamu mallarına saldırıp altı Ulusal Muhafız öldürdüler. Chavez’e karşı 2002 yılında yapılan darbe dönemindeki sloganları atıyorlar. Muhalif liderler bir erken seçimle geçiş hükümeti oluşturulması, kamu yönetiminin baştan tasarlanması, uluslararası finans kuruluşlarıyla müzakere edilmesi, OPEC kotalarını dinlemeden petrol üretiminin artırılması ve kamulaştırmaların gözden geçirilmesini teklif ediyor, ‘Hükümet istifa’ sloganları atıyor. Ama tüm Venezuelalılar, ülkenin en örgütlü ve en büyük partisinin başındaki Maduro’nun istifa etmeyeceğini biliyor. Muhalefet seçimlerle iktidara gelmeyi başaramadı, gücü ele geçirmelerinin tek yolu şiddet ve kaçınılmaz olarak askeri darbedir”.

Venezuela’daki tartışmanın büyük bir kısmı ekonomiyle ilgili. Washington’daki Ekonomik ve Politik Araştırma Merkezi Yöneticisi Mark Weisbrot, konuyla ilgili şunları anlatıyor:

“ Batı medyası 15 yıldır, ekonominin büyüdüğü ve enflasyonun kontrol altında olduğu dönemde bile Venezuela’yı uçurumun kenarında gösteriyordu. Sonunda haklı konuma geldiler mi? 2014’te enflasyon yüzde 68 oldu ve ekonomi yüzde 2.8 küçüldü. Bazı ilaçlar da dahil olmak üzere kıtlıklar baş gösterdi. Burada açıkça çözülmesi gereken sorunlar var. Enflasyon ve kıtlıklar büyük oranda işlevsizleşmiş döviz kuru sisteminden kaynaklanıyor. 2012 sonunda dolar arzının azalmaya başlamasıyla bir spiral hareket gerçekleşti, kara borsalarda doların değeri artması enflasyonu, enflasyon da kara borsalarda doların değerini artırdı. Bugün, aynı anda yürürlükte olan birden fazla sistem mevcut: İlaç ve gıda alırken 1 dolar 6.3 Bolivares (Venezuela para birimi), diğer ürünlerde 12 Bolivares olan bir sabit kur sisteminin yanında 15 Şubat’ta başlayan 172 Bolivareslik serbest kur ve 191 Bolivareslik kara borsa fiyatı var. Sorunlar çözülebilir. Venezuela son 2 yılda ithalatı yüzde 33 azalttı, bu oran Yunanistan krizinde 6 yıl sonunda gerçekleşmişti. Yani işin en zor kısmı yapıldı. Venezuela’nın rezerv ve varlıklarının toplamı 70 milyar dolar, yani yıllık ithalatının bir buçuk katı. Hükümet yalnızca altın rezervleriyle tüm hükümet tahvillerini ve ulusal petrol şirketi PDVSA tahvillerini alacak imkana sahip. Yani iflas ihtimali bulunmuyor. Bu yüzden sorunlar çözülebilir, fakat bu konuda gerçek reformlar yapılması lazım, özellikle de döviz kuru sisteminde.”

Yine de, Chavez’in bıraktığı modelde ciddi politik ve ekonomik çelişkiler var. Universidad Central de Venezuela’dan profesör Andres Antillano şunları söylüyor:

“Chavismo ile deregüle edilmiş özel sektörün elindeki bir ekonomiden, petrol gelirlerini yoksul halka aktaran devlet kapitalizmine geçildi. Bu dönemde uygulanan politikaların derin toplumsal ve eşitlikçi yapısına rağmen Venezuela’da bugün gördüğümüz şey rant dağıtımı üzerinden işleyen devletçi ekonomik modelin sınırlarına gelindiğidir. Aynı anda, kıtlıklar ve üretim araçlarının işlevsizleştirilmesine de tanık olduk. Bu bağlamda, yöneten sınıflar ve onların politik organları olan sağ partiler tekrardan gücü ele geçirmek istiyor. Ekonomik liberalleşme ve petrol gelirlerini kontrol etmek istiyorlar. Siyasi olarak, yönetici sınıf Bolivarcı projeyi yıkıp kendi çıkarlarına hizmet edecek neo-liberal bir hükümet empoze etmek istiyor.”

Antillano, bu bağlamda spekülasyon, ürün stoklayarak kıtlık yaratma ve döviz kurunun manipüle edilmesi gibi taktiklerin hükümeti itibarsızlaştırma ve toplumsal huzursuzluk yaratma konusunda aşırı verimli taktikler olduğunu söylüyor:

“Maduro’nun Bolivarcı hükümeti zayıfladı ve bu savaşta savunmaya çekildi. Heterojen bir siyasi alanı bir arada tutan ve ona net bir stratejik yön çizen Chavez’in güçlü liderliğinin yokluğunda, mevcut kabine net bir eylem planı oluşturamadı ve karar almayı erteledi. Bu kararsızlık, hükümetin (muhafazakarların tavsiyelerini dinleyerek) en yoksul kesime zarar verecek, Bolivares’i devalüe etme, fiyat kontrolünü sonlandırma ve toplumsal harcamaları azaltma gibi adımları atmakta isteksizliğini gösteriyor.”

Peki bundan sonra ne olacak? Antillano böyle cevaplıyor:

“Bolivarcı proje bir yol ayrımında. Rantiye modeli ve devlet kapitalizminin gelişim modelinin yıpranmasına karşı atılabilecek iki adım var: Birincisi, neo-liberal bir yolu izleyerek ekonomiyi deregüle etmek ve toplumdaki serveti zenginlerin eline teslim etmek. İkincisi ise bu rantiye modeline karşı hoşnutsuzluğu da avantaja çevirerek bir post-kapitalist modele doğru ilerleyerek üretim araçlarını halkın ellerine verip toplumsallaştırmak.”

Chavez’i Biz Yarattık kitabının yazarı, Philadelphia’daki Drexel Üniversitesi’nden George Ciccariello-Maher, Antillano’nun bahsettiği yeni modelin zaten inşa edilmekte olduğunu, Fernandes ve Schiller tarafından tarif edilen imece usulü sosyalizmin güçlendiğini söylüyor. Bolivarcı Devrim şu an zor durumda:

“Bütün vurguyu Chavistalar ve anti-Chavistalar arasındaki ekonomik ve ulusal çatışmanın yükselmesine yapmak, esas meseleyi gözden kaçırmaya yol açıyor: Tarihsel yoksullar, devrimci taban, kıtlığı ve güvencesizliğin ne olduğunu elitler bu konuların bayraktarlığını yapmadan çok önce bilenler devlet gücünün tehlikelerini ve yolsuzluklarını bilmelerine rağmen stratejik olarak buna ses çıkarmıyorlar. Bu kitleler Nicolas Maduro’yu ve Devrim’in devamlılığını desteklerken bir yandan da güçlerini paralel, komünal bir “devlet” kurmak için harcadılar, özyönetime sahip kömünler ağını genişletmek için emek verdiler. Yeni ortaya çıkmaya başlayan bu komünler yeni insanlar ve yeni politik ilişkiler üretmekle kalmayıp mal da üretiyorlar. Bir kömünal örgütleyici kısa zaman önce şunları söylemişti bana: ‘Bu Bolivarcı Devrim’in en zor anı, fakat dayanma gücünün olduğu yer komünler’. Dayanma gücü bizi ancak bir noktaya kadar taşıyabilir, öte yandan komünal projeyi ileri taşımayı hedefleyen bir siyasi iradenin olup olmadığı net değil: Eğer komünler başarıya ulaşırsa pek çok Chavista siyasi elitinin kaybedeceği çok şey olacak. Fakat belki de ekonomik kriz baskın gelecek: Özel ithalat sektörü hükümetin zayıf karnı ve komünal üretim devlet kontrolündeki çiftlikler ile fabrikalardan çok daha verimli. Venezuela dönüşü olmayan bir noktada: Küresel sistemde gelişme imkanına sahip olmak için çok sosyalist, fakat kapitalizmle ilişkisini koparmak için fazlasıyla kapitalizme bağlı. Bu noktadan çıkmanın tek yolu ilerlemek, ilerlemenin tek yolu ise komünden geçiyor.”

* New York Üniversitesi’nde tarih eğitimcisi, Fordlandia kitabıyla tarih alanında Pulitzer Ödülü finalisti.

Makalenin orijinali: http://bit.ly/1Ciym5E

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Suriye’ye giden çocuklarının peşinde 11 aile

Sudan’da tıp okuyan çocukları geçen hafta “İstanbul’dayız, Suriye’ye geçiyoruz” mesajıyla ortadan kaybolan 2 Sudanlı ve 9 İngiliz aile Türkiye’de çocuklarının izini arıyor

sudanli-baba516.03.2015 ONUR EREM @onurerem

İngiliz doktor Mamoun Abdülkadir Şubat ayında Sudan’ın başkenti Hartum’da tıp okuyan kızı  Lena’yı ziyarete gittiğinde her şey yolundaydı. Birlikte eğlendiler, yemeğe çıktılar, hasret giderdiler. Bir haftalık ziyaretin ardından ülkesine dönen Abdülkadir’in hayatı geçen hafta, 12 Mart Perşembe günü telefonuna gelen bir mesajla değişti: “Türkiye’ye geçtim, Suriye’deki hastanelerde gönüllü çalışmaya gidiyorum”.

‘Afrika dururken neden Suriye?’

19 yaşındaki Lena yalnız değildi. Tıp Bilimleri Akademisi’nden sekizi yeni mezun doktor, üçü tıp öğrencisi toplam 11 kişilik bir grupla Hartum’u terk etti. Gruptakilerin dokuzu İngiliz-Sudan, ikisi de Sudan yurttaşlığına sahipti. Lena bir yardım faaliyetine gidiyormuş gibi mesaj atsa da, tüm gençlerin telefonunu kapatıp izini kaybettirmesi Abdülkadir’in aklında “Kızım cihatçıların doktorluğunu yapmak için mi kandırıldı” şüphesini uyandırıyor, güçlü bir şekilde: “Sonuçta Afrika’da yaşıyordu, kıtanın her yerinde çok sayıda doktor ihtiyacı var. Yardım faaliyeti için neden o kadar uzağa, Suriye’ye gitsin ki?”

‘Hemen İstanbul’a geldim’

Mamoun Abdülkadir haberi alır almaz Cuma gecesine bir uçak bileti alarak Cumartesi sabaha karşı İngiltere’den Türkiye’ye geldi, kızı gibi İstanbul’a indi, oradan da kızının izini sürmek için Hatay’a geçti. Diğer gençlerin aileleri ise bir gün sonra İstanbul’a geldi. “Sudan’da kızımla birlikte yaşayan annem haberi aldığında çok kötü oldu. Eşim onun yanına gitti, ben de İstanbul’a bir bilet aldım. Zaman kaybetmeden kızımın peşine düşersem belki onu bulabilirim diye düşündüm” diyen Abdülkadir, ülkesinden ayrılmadan önce İngiliz emniyetine de haber verdi.

‘Hiç şüphelenmemiştik’

“Kızımın böyle bir şey yapacağından hiç şüphelenmemiştim” diyor Abdülkadir, “Diğer aileler için de aynısı geçerli. Hepsi İngiltere’de büyümüş, 15 yaşına gelince eğitim için Sudan’a gönderdiğimiz çocuklardı. Dindar olsalar da radikalizme veya şiddete uzak duran gençlerdi. Türkiye’ye vardıklarında hepsinin ailelerine mesaj atmasıyla öğrendik durumu, inanamadık. Sudan’da gençlerin Suriye’deki cihatçı gruplara katılması çok nadir olur, başımıza geleceğini hiç tahmin etmemiştik.”

‘Dikkat çekmemeleri imkansız’

Abdülkadir, her şeye rağmen umutlu: “11 kişilik genç bir grup ve hepsi siyah. Bu nedenle Türkiye’de dikkat çekmemeleri mümkün değil. Elimdeki bütün bilgileri Türk emniyetine verdim, bekliyorum. Bir dosya açtılar, yardımsever tavırları var, fakat henüz hiçbir ipucuna ulaşılamadı.”

Küresel cihat merkezi İstanbul

Farklı ülkelerden gelerek Suriye’deki cihatçı gruplara katılmak isteyenlerin genellikle ilk durağı İstanbul oluyor. İngiliz, Alman ve ABD medyalarından pek çok gazeteci, İstanbul’a gelerek cihatçıların İstanbul’dan Antakya ve Antep’e, oradan da Suriye’ye gittiği rotaları takip etmiş, Türkiye’deki küresel cihatçı lojistik ağının nasıl çalıştığını tüm dünyaya ifşa etmişti. Son haftalarda ise üç İngiliz kadın bir yabancı istihbarat elemanının eşliğinde Suriye’ye geçmiş, üç İngiliz erkek kişi ise Atatürk Havaalanı’ndan geri çevrilerek ülkelerine geri gönderilmişti.

Çocuklarını arayan aileler

Mamoun Abdülkadir, Türkiye’ye gelerek çocuğunu arayan çok sayıda ebeveynden biri. Hatta şanslılarından bile sayılabilir, geçen yıl Brüksel’de konuştuğum Belçikalı annelerin bir kısmı, çocuklarının izini sürmek için Türkiye’ye geldiklerinde havaalanından bir gerekçe gösterilmeden geri çevrildiklerini, Türkiye’ye alınmadıklarını anlatmıştı.

Sudan’da 30 gözaltı

Abdülkadir, Hatay’da bir yandan polis soruşturmasını beklerken bir yandan da kendileri kızlarından bir iz arıyor. Diğer aileler ise İstanbul’da, İngiliz Konsolosluğu’nda Türkiye, Sudan ve İngiltere’den gelen bilgileri bir araya getiriyor. “Sudan’da bu gençleri Suriye’ye gitmeye ikna edenleri bulmak için polis harekete geçti, 30 kişiyi gözaltına aldı” diyor Abdülkadir, “Öğrenebildiğimiz kadarıyla Türkiye’ye geldikten sonra ilk geceyi İstanbul’da geçirmişler. Ardından bir otobüse binerek Suriye sınırına doğru yola çıkmışlar. Tek bulabildiğimiz iz bu. Antep’e geldiklerinden şüpheleniyoruz ama emin değiliz. Ne yapacağımı da bilmiyorum, Hatay’da sürekli Türk emniyetiyle görüşerek güzel bir haberin gelmesini umuyorum.”

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın