Şüleyman Şah Türbesi geri gidecek

Suriye devlet temsilcileri, PKK yönetimi ve uzmanlar Şah-Fırat operasyonunun uluslararası hukuku çiğnediğini açıklarken Kobane Dışişleri Bakanı Yardımcısı İdris Nassan, Karakozak’ın özgürleştirilmesinin ardından türbenin eski yerine nakledileceğini söyledi

sah-firat-operasyon-ara-foto23.02.2015 ONUR EREM @onurerem

Türkiye devletinin Suriye’nin Karakozak bölgesinde bulunan Süleyman Şah Türbesi’ne yönelik operasyonuna bölgedeki güçlerden tepki geldi. Suriye’nin devlet haber ajansı Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal el Mikdat operasyonu bir saldırı olarak nitelendirirken bunun egemenlik haklarının ve uluslararası hukukun ihlali olduğunu söyledi. ANF’ye konuşan PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan Türkiye’nin operasyon sonrası tavırlarını ve türbenin Kobane’deki Eşme köyüne taşınmasını değerlendirirken “Eşme Köyü, Kobanê Kantonu’nun bir parçasıdır. Daha 10 gün önce YPG o köyü çatışarak, kan dökerek kurtardı. Madem başkasının toprağına gelip tesis kuracaksın, o zaman biraz mütevazı yaklaşırsın. Ama bunu yapmıyor, ‘orayı bıraktık, burayı tuttuk’ diyor. Sanki babasının malı! Bir kere bunun özel mülkiyeti vardır; yaptığın uluslararası hukuka, özel mülkiyet hukukuna aykırı bir şeydir” ifadelerini kullandı.

Operasyonun uluslararası hukuka uygunluğunu, arka planını ve olası etkilerini Kobane Kantonu Dışişleri Bakan Yardımcısı İdris Nassan, Şam Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Bessam Abdullah ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nden devletler hukuku uzmanı Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım BirGün’e değerlendirdi.

İznimiz olmadan kimse giremez

Kobane Kantonu Dışişleri Bakan Yardımcısı İdris Nassan, Türk yetkililer ile YPG arasında  gerçekleşen 4-5 görüşmeden sonra bir anlaşmaya varıldığını ve Türk ordusunun Karakozak’a geçmesine izin verildiğini söylerken “Türkiye YPG/YPJ ve Kobane Kantonu yönetiminin izni olmadan böyle bir operasyon yapamazdı, bu çok açık. IŞİD teröristlerine karşı 5 aydır büyük bir savaş yürütüyoruz ve otoritelerimizin izni olmadan hiçbir güç bizim topraklarımıza giremez” dedi.

Türbe geri gidecek

Türbenin yeni yerinin Kobane’nin Eşme köyü olmasını da değerlendiren Nassan, IŞİD’i geri püskürtmeye devam ettiklerini ve IŞİD’in Karakozak’a kadar gerilediğini anlatırken “Eşme bir Kürt köyüdür ve türbe sonsuza kadar burada kalmayacak. Anlaşmamıza göre Karakozak özgürleştiğinde türbe eski yerine geri götürülecek” ifadelerini kullandı.

Türkiye bizi tanımak zorunda kalacak

Erdoğan’ın IŞİD ve PKK’nin bir olduğuna dair açıklamaları hakkında da konuşan Nassan, “Erdoğan uluslararası kamuoyunun Kobane’ye desteğini engellemek için bu açıklamaları yapmıştı. Türk hükümeti Kürtlerin hiçbir yerde, hiçbir zaman özgürce yaşamasını ve kendini yönetmesini istemiyor. Ama bu bizim açımızdan kabul edilemez ve haksız bir açıklama. Biz kendini yöneten, eşitlikçi ve barış içinde bir bölge yaratmak istiyoruz. Türk halkına karşı hiçbir düşmanca tutumumuz olmadı. Kobane’yi uluslararası toplumun yardımıyla IŞİD’den temizledikten sonra Türkiye hükümetinin Kobane’yi tanımaktan başka hiçbir şansı kalmamıştır, bizi demokrasi ve özgürlüğe inanan bir topluluk olarak kabul etmek zorundadır” ifadelerini kullandı.

Amacımız iyi ilişki kurmak

Nassan, “Kobane’de yönetimimizi ilan ettikten sonra bu kantonu tüm tehlikelere karşı koruyabileceğimizi herkese gösterdik. Türkiye ile koordinasyon yapmamızın nedeni barış içinde yaşamak istememiz ve çevremizdeki halklarla ve devletlerle iyi bir ilişki kurmak istememiz, ortak çıkarlarımızı düşünmemiz. Bunun dışında Türk hükümetinin veya başka hiçbir gücün Kobane’ye müdahale hakkı yoktur” dedi.

İlişkiler deşifre oldu

Şam Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Bessam Abdullah, bu operasyonun uluslararası hukuku ihlal eden saldırgan bir tutum olduğunu anlatırken “Bu operasyon ile Türkiye ve IŞİD arasındaki ilişki de deşifre oldu. IŞİD’in bölgedeki tüm türbeleri yok ederken Süleyman Şah Türbesi’ne dokunmaması, Türkiye olan yakın ilişkilerinden ötürüydü. Türk ordusuna operasyon boyunca saldırmamaları da bunu gösteriyor” dedi.

Süleyman’ı kullanıyorlar

Türkiye hükümetinin Süleyman Şah Türbesi’ni bahane ederek Suriye’nin iç meselelerine karıştığını söyleyen Abdullah “Operasyonun ardından Suriye’nin iç işlerine karışmaya devam edeceklerini de gördük. Eğer Süleyman Şah’a gerçekten saygı duyuyor olsalardı bu türbeyi Türkiye sınırları içine de nakledebilirlerdi. Ama türbeyi Suriye içinde başka bir noktaya taşımayı uygun gördüler. AKP, Osmanlı’nın kurucusu Osman Bey’e saygısından ötürü bu operasyonu yapmadı. Gerçekten saygı duyuyor olsalardı kendi topraklarına götürürlerdi. AKP İslam’ı ve Osmanlı’yı siyasi bir araç olarak kullandığı gibi Süleyman Şah’ı da bir araç olarak kullanıyor” ifadelerini kullandı.

Türkiye ile ABD arasında muhalifleri silahlandırma ve eğitme anlaşması yapıldığını hatırlatan Abdullah, Türk ordusunun Suriye içindeki aktiviteleri ile ÖSO’nun operasyonlarına zemin hazırlanabileceğine dikkat çekti: “Türkiye hükümeti bölgede önemli bir figür olabilmek için yeni bir hamle yaptı. Suriye hükümeti teröristlere saldırmaya devam edecektir. Ülkemizdeki teröristlerin Erdoğan ve Davutoğlu’nun kullandığı birer araç olduğunu biliyoruz, bu araçlara saldırmaya devam edecek Suriye hükümeti”.

AKP’nin seçim hamlesi

Suriye hükümetinin Türk ordusuna saldırmak istemediğini de belirten Abdullah, “AKP, her seçimden önce yaptığı gibi yaklaşan genel seçim öncesinde de halkın milliyetçi duygularını kullanmak ve toplumu kutuplaştırmak için bu operasyonu kullanacaktır” dedi.

Hem anayasa hem uluslararası hukuk

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nden devletler hukuku uzmanı Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım da “Bir devletin ülkesine silahlı kuvvetler ve tanklarla girilerek müdahalede bulunulması uluslararası hukuka aykırıdır” dedi. Türkiye hükümetinin Süleyman Şah operasyonunun meşruiyetini iç hukuk açısından Anayasa’nın 92. maddesine dayandırarak büyük ihtimalle daha önce meclisten geçirdiği tezkereye üzerinden kurduğunu söyleyen Kıvılcım, Anayasa’nın 92. maddesinde uluslararası hukuka uygunluk şartı arandığı için bu operasyonun uluslararası hukukun yanı sıra Anayasa’yı da ihlal ettiğini anlattı:  “92. maddede uluslararası hukuka uygunluk şartı aranmaktadır. Uluslararası hukuk açısından kuvvet kullanımının hukuka uygun sayılması ancak meşru müdafaa veya BM Güvenlik Konseyi’nin böylesi bir kuvvet kullanımına imkan tanıyan kararı halinde söz konusu olabilir. TBMM’den geçirilen tezkerede referans verilen Güvenlik Konseyi kararlarında BM üyelerinin Suriye’ye karşı kuvvet kullanmasına izin veren herhangi bir hüküm yoktur. Meşru müdafaanın söz konusu olabilmesi için ise ülkenin toprak bütünlüğü veya siyasi bağımsızlığına yönelik bir silahlı saldırı olması gerekir. Bu durumda da yine meşru müdafaada bulunan devletin öncelikle BM Güvenlik Konseyi’ne durumu bildirmesi gerekir. Türbenin taşınması ile ilgili operasyonda böylesi bir durumun da sözkonusu değildir”.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

SYRIZA üyesi Finalis: Post-modern borç kolonileri yaratılıyor

Akdeniz Solu Konferansı’nın kemer sıkma politikaları oturumunda SYRIZA üyesi Finalis, hiçbir kamu denetimi olmayan uluslararası kurumların borç politikalarıyla neo-liberal koloniler yarattığını anlattı.

dd325-4

20.02.2015 ONUR EREM @onurerem

Avrupa Sol Partisi’nin İkinci Akdeniz Solu Konferansı’nın uluslararası finans kuruluşlarının kemer sıkma ve yoksulluk politikalarına karşı halk mücadeleleri oturumunda Fas’tan Demokratik Yol Genel Sekreteri Moustapha Brahma, Yunanistan’dan SYRIZA üyesi Errikos Finalis ve Mısır Sosyalist İttifak Partisi’nden Alaa Shukrallah konuştu.

PARLAMENTOLAR YETERSİZ
Brahma vahşi kapitalizmin küreselleşirken kâr sınırlarına dayandığını, kuzey ülkelerinde artan işsizliğe, güney ülkelerinde ise artan açlığa yol açtığını anlatırken “Kapitalizme karşı mücadelede parlamentoların yetersiz kaldığını görmekteyiz” dedi. Brahma, halk kalkışmalarının solun önceliğinde yönlendirilmediği takdirde kapitalizme teslim olmaya mahkum olduğunu belirtti, “Bütün halkların dayanışması gerçekleşmeden kapitalizmi yenmemiz mümkün değil. Halklar tarihin motorlarıdır. Demokratik ve devrimci hareketler Arap dünyasında kitlelere nüfuz ederek burjualardan daha fazla ilerleme kaydedebilir” ifadelerini kullandı.

KURUMLARIN DEMOKRATİK KONTROLÜ
Errikos Finalis ise konuşmasına Türk ve Kürt yoldaşlara selam vererek başladı. Yunan halkıyla dayanışma gösterenlerin kendilerine çok yardımcı olduğunu, kendilerini güçlendirdiğini söyleyen Finalis şöyle konuştu: “Kemer sıkma politikalarına karşı nasıl mücadele edebiliriz? Kurumlardan bahsediyoruz burada. Bu kurumların hiçbir demokratik kontrolleri yok, hükümetler bile kontrol edemiyor bunları. Bu kurumlar tüm insanlığın kaderini belirlemeye çalışıyor. Üstelik kendi perspektiflerinden bile başarılı değiller. Derin sistemsel krizi çözemiyorlar, kendi çıkarlarına yönelik çözüm bile getiremiyorlar. Karşı karşıya kaldığımız krizi tanımlamakta kemer sıkma ve yoksulluk kavramları yetersiz kalıyor. Bu politikalar çok daha yıkıcı. Elektrik ve ısınma hizmeti alamayan yüzbinlerce ev var, gıda alamayan yüz binler, sağlık hizmeti alamayan 3 milyon kişi var. Çocuk açlığı yaygın ve bir AB ülkesinde çocuklar okulda açlıktan bayılıyor.”

BU BİR YUNAN SORUNU DEĞİL
Bu sorunun yalnızca Yunan sorunu olmadığını, bu nedenle çözümün de yalnızca Yunanistan’dan gelemeyeceğini belirten Finalis, “Bu finansal kurumlar yalnızca toplumsal yıkım değil, bağımsızlığın yok edilmesi durumunu da getiriyorlar. Yunanistan Troyka ile anlaşmalardan sonra bağımsız bir ülke mi? Yoksa yeni tür bir post-modern borç kolonisi mi? Bu sorunla yüzleşmeliyiz. Bu kurumlara göre Yunan hükümetinin halkın en temel ihtiyaçlarını karşılama hakkı bile yok” dedi.

TOPLUMSAL HAREKETLERLE İLİŞKİ
Toplumsal hareketlerle ilişkiye geçen ve dostça yaklaşan tek partinin SYRIZA olduğunu anlatan Finalis bunun oy oranlarını hemen etkilemediğini ama uzun vadede halkın kendilerine inanmasını sağladığını söyledi: “Bütün toplumsal hareketlerden ve solun bütün kökenlerinden militanları saflarında yer veren tek partiydi. Belli amaçlar etrafında ortaklaştık ve bu zaferimize yol açtı. Bir toplumsal kurtuluş hükümeti kurduk. Bu yalnızca SYRIZA hükümeti değil. Bu yüzden Yunan halkı 10 günde üç kere sokakları yüzbinlerle doldurarak onurlu bir hayat ve adalet talebini dile getirdi. Yeni hükümetin amacı da bu.”

VERDİKLERİ PARA GERİ GİDİYOR
Finalis, bu kurumların kendi istatistiklerine göre son dört yılda Yunanistan’a verilen borcun yüzde 93’ünün doğrudan bankalara gittiğini ve bu parayla borçların anaparasının bile ödenemeyip yalnızca faizinin ödendiğini anlatırken “Biz bu borcu halkımızın kanıyla ve insani krizle ödüyoruz. Biz yalnızca halkımızın temel ihtiyaçlarını karşılamak istiyoruz ve bize hayır diyor Troyka, önceki hükümetin politikalarını devam ettirmek zorunda olduğumuzu söylüyor. O zaman Yunanistan halkı bizi neden iktidara taşıdı? Troyka, işe iade davası açıp kazanan temizlik işçilerini bile işe almamamızı istiyordu. ‘Demokrasiyi nasıl uygularsınız’ diye hesap sormaya çalışıyorlar. Oysa unutuyorlar ki demokrasiyi yaratanlar da Yunanlardır” ifadelerini kullandı.

ÜLKEDE ÜRETİM KALMADI
Finalis konuşmasını “Büyük laflar söylemek çok kolay. Sosyalizmden bahsedelim. Ciddi bir şekilde sosyalizmden bahsetmek için, gerçek değişimden bahsetmek için bunun koşullarını hazırlamamız lazım. Bugün hiçbir şey üretmeyen bir ülkeyiz, kendi insanımızı doyuramıyoruz ve bunu kriz öncesi 30 yıl boyunca Yunan endüstrisini ve tarımını yok eden, geriye hizmet sektörünü bırakan politikalara borçluyuz” diye bitirdi.

DEVRİMİN NEDENİ UMUTSUZLUK
Errikos Finalis’in ardından konuşan Mısır Sosyalist İttifak Partisi’nden Alaa Shukrallah, kendilerinin onyıllardır bu neo-liberal politikalara maruz kaldığını ve 2011 devriminin temelinde bu politikaların yarattığı yoksulluk ve çaresizlik olduğunu söyledi: “Devrimin nedeni halkın yoksulluğu değil, yoksulluktan bir çıkış olmadığını düşünmeleri, doğduğu andan itibaren bir yoksulluk tuzağının içinde olması, hayattaki ve toplumdaki tüm rollerden ve siyasete etkiden yoksun bırakılması”. Shukrallah, ülkelerinde yoksulluğun kurumsallaşmış bir yolsuzluk olduğunu, ekonomik özelleştirme politikalarının aracı olduğunu anlattı.

ÖRGÜTSÜZ DEVRİM ELE GEÇİRİLİR
2011’den itibaren bağımsız sendikaların üçten iki bine yükseldiğini, konfederasyonlar arası yeni bağlantıların çıktığını söyleyen Shukrallah şu ifadeleri kullandı: “Çok kısa sürede iki diktatör devirdik. Ama örgütlü olmayan devrim ele geçirilir. Bu yüzden şimdi ilk önceliğimiz örgütlenmek. Siyasi hareketler ve sendikalar ile geniş bir sol koalisyon kurmak.

MÜSLÜMAN ÜLKEDE DE SOL İKTİDARA GELİR
2011 devriminde gördük ki, Müslüman bir ülkede sol iktidara gelebilir. Kitleler sol sloganlarla ve taleplerle sokaktaydı. Tek eksik örgütlenmeydi ve bunu sağlamak biraz zaman alacak. Tabandan insanlar olmadan tepeden örgütlerle solu kuramazsınız. Yunan yoldaşlarımızdan öğreneceğimiz çok şey var. Örneğin kooperatiflere yönelim Yunanistan’da olduğu gibi ülkemizde de artıyor.”

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Göçmen hakları: Akdeniz’in ölüm denizi olmaması için

Akdeniz Solu Konferansı’nda konuşan katılımcılar, Akdeniz ülkelerinde göçmenlerin koşullarını ve ölümleri engellemek için geliştirilebilecek ortak politikaları tartıştı

833cc-3

21.02.2015 ONUR EREM @onurerem

Avrupa Sol Partisi’nin İstanbul’da gerçekleştiği İkinci Akdeniz Solu Konferansı’nın altıncı oturumunda göç, göçmenler ve eşit haklarla serbest dolaşım konusu tartışıldı.

Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin durumuyla ilgili yaptığı araştırmayı katılımcılarla paylaşan İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nden Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım, kadınlar açısından göçün sonuçlarını anlattı.

TOPRAK YERİNE KADIN BEDENİ
“Günümüzde egemenlik kadın bedenleri üzerinden kuruluyor. Hukuken egemenlik kavramı toprak üzerinde kurulur, toprak üzerinde bir şiddettir muhafaza ve zapt etmek üzere kullanılan. Ancak günümüzde rejimler egemenliğini toprak üzerinde değil, insan bedenleri üzerinde şiddet aracılığıyla kuruluyor. Bu beden de özellikle kadın bedenidir. IŞİD de egemenliğini sabit bir toprak parçası üzerinden değil, kontrol ettiği bölgelerdeki kadınlar üzerinden kurmaktadır” diyen Kıvılcım, Rojva’daki kantonlar ise meşruiyetlerini bunun tam tersinden, kadınların yönetime eşit katılmasından kurduğunu söyledi.

Türkiye’deki 2 milyondan fazla Suriyeli’ye yasal olarak mülteci denmediğini, ancak kendisinin politik nedenlerle onlara mülteci demeyi tercih ettiğini belirten Kıvılcım, Türkiye’de 1.8 milyondan fazla göçmenin kamp dışında kentlerde kaldığını, bunların yüzde 77’sinin kadın ve çocuklar olduğunu, bunların da en çok İstanbul’da kaldığını söyledi. Kıvılcım, İstanbul’da altı ay boyunca 12 ilçede kadınlarla görüşerek yaptığı araştırmanın sonuçları hakkında şunları söyledi:

HUKUKİ ŞİDDET
“Türkiye’de diğer şiddet türlerinin yanı sıra mültecilere hukuki şiddet uygulanıyor. Türkiye’nin çok sorunlu bir mülteci mevzuatı var. Suriyeliler bunun içine bile katılmadan mevzuatın dışında, olağanüstü bir alanda değerlendiriliyor, geçici koruma adı altında. Suriyeliler Türkiye’ye gelmeye başladığından beri yasal dayanağı olmadan ‘geçici koruma’ kavramını kullanan hükümet, 2014’te bir koruma yönetmeliği çıkardı. Göçmenler bu rejime tabi tutulup mülteci olarak kabul edilmediği için Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne başvurma haklarından mahrum bırakılıyor.

Hükümet bu yönetmelik yayınlandığında AB’nin geçici koruma yönetmeliğinin örnek alındığını söyledi. Oysa AB’nin bu yönetmeliği bugüne kadar uygulanmamış bir yönetmelik. Üstelik o yönetmelikle de uyumlu değil.”

HAK DEĞİL ‘HİZMETE ERİŞİM’
Suriyeli göçmenlerin gözünde Türkiye’nin savaşın bir tarafında olduğunu söyleyen Kıvılcım, geçici koruma yönetmeliğinde Suriyelilere tanınan tek hakkının sağlık hakkı olduğunu, üstelik yönetmelikte “sağlık hakkı” yerine “sağlık hizmetine erişim”, çalışma hakkı yerine “iş piyasasına erişim” kavramı kullandığını, yönetmeliğin genel olarak liberal ve eril olduğunu vurguladı: “Hükümet bu yönetmelikle uluslararası hukuku çiğniyor, hem Cenevre Sözleşmesi’ni hem İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamayacağını açıkça belirtiyor. Göçmenlerin çoğu ülkeye resmi yollardan giriş yapmadığı için hukuki süreçlerde sorun yaşıyor. Bunun dışında ikamet izni alabilmek için bin TL’lik bir Genel Sağlık Sigortası ücreti ödemek zorunda bırakılıyor ancak çoğu göçmenin bunu ödemesine imkan yok. Resmi rakamlara göre kadınların yüzde 15’i, gerçek rakamlara göre ise çok daha fazlası hamile. Hamile kadınların beslenme ve sağlık hakları çok önemli ancak bu gerçekleşmiyor. Kadınlar hastaneler yerine evde doğum yapmayı tercih ediyor. Bunun nedenini sorduğumuzda hastanelerdeki kötü muameleleri anlatıyorlar. Bazı doktorlar hamile kadınlara ‘size bakıyoruz bir de üstüne hamile mi kaldınız’ diyor. Kendilerine dokunmaktan bile iğrenen doktorlar ile karşı karşıyalar. Bir yandan bu ırkçılık, bir yandan da doktorların SGK provizyonu alamamaları nedeniyle onları bir yük olarak görmesi kadınların hastaneye gitmemesine yol açıyor. Sağlık ve beslenme haklarının olmaması nedeniyle bebeklerde ölü doğum ve enfeksiyon sorunları çok yaygın.”

Suriyeli mülteci kadınların yaşadığı ekonomik sıkıntıları anlatmaya devam eden Kıvılcım şunları söyledi: “Kamp dışında yaşayan Suriyeli kadınların yüzde 97’si son bir ay içinde hiçbir gelir elde edememiş. Yüzde 78’i önündeki hafta için yeterli yiyeceğe veya onu temin etme imkanına sahip değil. Kadınlar normalde yaşanmak için kullanılmayan bodrum katları, dükkanlar ve kentsel dönüşüm için terk edilmiş yerlerde yaşamak zorunda bırakılıyor. Kürt mülteciler için durum daha da olumsuz. En büyük korkuları kampa gitmek. Birçoğu ölmeyi tercih edeceğini söylüyor. Bir kamptan kaçarak İstanbul’a gelen kadın mülteci tecavüz edilme korkusu olmadan yalnızca tuvalete gidebilmek beni en çok memnun eden şey dedi.”

Yönetmeliğin “iş piyasasına erişim” diye bahsettiği çalışma hakkının da henüz hayata geçmediğini, bu insanların hangi sektörlerde sömürüleceğine dair Bakanlar Kurulu kararı gerektiği ve bu kararın hâlâ çıkmadığını söyleyen Kıvılcım, kayıtsız olarak çalışan mültecilerin de ücretlerini alamadıklarını belirtti: “Kadınlar hayatta kalma stratejisiyle seks işçiliği yapmak zorunda kalıyor. 20 yaşında Fındıkzade’de yaşayan bir kadın mülteci, Suriyeli evli bir adamın ayda 500 TL karşılığında kendiyle ilişkiye girdiğini anlattı, ailesi duysa öldürüleceğini söyledi. Bir kısmı da kendilerine kötü otel odalarında barınma imkanı sağlayan erkeklerle ve otel işletmecileriyle ilişkiye girmek zorunda kalıyor. Bazı kadınlar da sokakta dilendirmek zorunda kaldıkları çocuklarının güvenliğinden endişeleniyor.”

Fas’tan ayrılmak isteyen Batı Sahra bölgesinden katılan Polisario Cephesi temsilcisi Mohamed Sidati, sözlerine İstanbul’da bulunmanın mutluluğunu anlatarak başladı ve “İstanbul en büyük ve en yüce şehirlerin şehri. Ve hayatında sadece adalet, eşitlik ve insanlık için şairlerin en büyüğü olan Nazım Hikmeti’in şehri” dedi. Göçün ardında yatan temel sebep olarak kapitalizmi gösteren ve sistemin insanlığa açlık, toplumsal ayrışma ve göç getirdiğini söyleyen Sidati, Batı Sahra halkının 40 yıldır iç savaş nedeniyle göçmek zorunda kaldığını anlattı. Avrupa Birliği ile Fas arasında yapılan anlaşmalarla AB’ye Batı Sahra sahillerinde balıkçılık yapma hakkının verildiğini ve bunun Batı Sahra halkının doğal kaynaklarını sömürmek anlamına geldiğine dikkat çeken Sidati, Fas ve AB’nin Batı Sahra açıklarındaki petrol faaliyetlerinin çevre felaketlerine yol açarak daha fazla insanı göçe zorlayabileceğini belirtti. Sidati, ABD’nin sınır gücü Frontex’in göç dalgasına karşı, özellikle de Fas, Tunus ve Libya’dan gelen göçmenlere karşı kurulduğunu, bu ülkelere para yardımı yaparak göçe yeltenen kişileri doğrudan kendi ülkelerinin sahillerinde engellemeyi hedeflediğini anlattı.

Filistin’in Özgürleşmesi için Demokratik Cephe üyesi Mihiar Eqtami ise Frontex’e karşı ortak bir politika geliştirilmesi gerektiğini söyledi ve “Yasal olmayan bir mülteci olamaz” dedi.

Filistin Halk Partisi’nden Jamal al Arja ise Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin işlevsizleşmesini eleştirdi. Geçmişte daha çok bireysel göçlerle karşılaşılırken günümüzde küresel krizler ve savaşlar nedeniyle kitlesel göçlerin çoğaldığına dikkat çeken Arja, “Bir kişi mülteci konumuna düştüğünde ona eksiksiz destek verilmeli. BM’nin 1951 ve 76’da imzaladığı mültecilik anlaşmaları ve 1948’de imzalanan İnsan Hakları Beyannamesi bunu gerektirmektedir, fakat uygulayan yok” ifadelerini kullandı.

Mısır Sosyalist İttifak Partisi’nden Alaa Shukrallah da Mısır’da insanların on binlerce Mısır Paundu ödeyerek kitleler halinde küçük botlara binip AB’ye ulaşma hayaliyle denizde boğulduğunu anlatırken siyasi göçler dışında ekonomik göçlere de dikkat çekilmesi gerektiğini ifade etti.

Avrupa Sol Partisi bireysel üyesi ve Sosyal Haklar Derneği’nden Nezih Kazankaya Türkiye’nin göçmenler konusunda bir transit ülke olmaktan çıkıp hedef ülke olmaya dönüşümünü değerlendirirken yoksulluk sınırının altında yaşayan 10 milyondan fazla yurttaşa rağmen göçmenlerin durumuna öncelik tanınması gerektiğini belirtti.

Danimarka’daki Kızıl-Yeşil İttifak’tan Inger Johansen, Avrupa Sol Partisi üyelerinin her konuda aynı fikirde olmadığını, fakat Frontex konusunda tam bir fikir birliği olduğunu anlattı ve “Bu konuda tavrımız çok açık. Birçok mülteci bu duvarı aşmaya çalışırken öldürülüyor. Bu, AB’nin zalim bir uygulaması” dedi.

İtalya’daki Komünist Yeniden Kuruluş Partisi’nden Fabio Amato, ülkesinde yükselen ırkçılığa dikkat çekti. “Sicilya sahillerinde korkunç bir felaket yaşanıyor, binlerce insan zengin Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken ölüyor” diyen Amato, ülkelerinde ilk başlarda Kuzey İtalya’nın ayrılığını savunan ayrılıkçı bir parti olarak ortaya çıkan fakat sonra açıkça ırkçı bir parti olduğunu anlaşılan Kuzey Ligi’nin Fransa’daki Ulusal Cephe ile aynı çizgiye geldiğini anlattı ve şunları söyledi: “İtalya’da bir trafik kazasında şoför göçmense gazeteler de dahil olmak üzere ırkçı tepkiler görürsünüz. Oysa İtalya’da halkın büyük bir kısmı göçmen. Üstelik bu göçmenlerin, sanıldığının aksine, çok az bir kısmı Müslüman. Bu ırkçılığa karşı tüm ülkelerden militanlarımız arasında bir bağ kurarak direnebiliriz. Avrupa Sol Partisi olarak da bu haftalar içinde yalnızca göçmenler konusunda çalışacak yeni bir çalışma grubu kurduk.”

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Akdeniz için kurtuluş reçetesi: Eko-sosyalizm

Akdeniz’den çok sayıda sol parti ve hareketin bir araya geldiği Akdeniz Solu Konferansı’nda konuşan temsilciler, kapalı bir deniz olan Akdeniz’in kapitalist politikalarla yok edilmesini eko-sosyalist perspektifin durdurabileceğini anlattı

bd10e-2

ONUR EREM @onurerem

Avrupa Sol Partisi’nin İstanbul’da düzenlediği İkinci Akdeniz Solu Konferansı’nın beşinci oturumunda toplumsal adalet, ekoloji ve sosyalizm ilişkisi tartışıldı.

Fransa’daki Sol Parti’den Corinne Morel-Darleux, halkın artık geleneksel partilerin hayatlarını iyileştirmeyeceğine dair düşüncelere kapıldığını söyleyerek “Bu insanları yalnızca radikal sol partiler kazanabilir ve bunu yapacak alana sahibiz. Enerjimiz, kamunun gerçek kontrolünü halkın eline vermek için harcamalıyız. Seçimler dışında da güçlerimizi harekete geçirerek her bir bireyi çaresizlikten çıkarabiliriz “dedi.

YARININ DÜNYASI İÇİN ÇARPIŞANLAR
Kapitalizmin bireyleri tüketici konumuna indirgediğini ve buna karşı kredi kartları, moda sektörü gibi yabancılaştırıcı unsurları kullandığını söyleyen Darleux, buna alternatifin eko-sosyalizmden geleceğini vurguladı, “eko-sosyalizm sadece ütopyacı bir düşünce değil, gerçeklerin üzerine inşa edilen realist bir anlayıştır” dedi: “Ya ekoloji, ya sosyalizm değil, bize ikisi de lazım. Hem çevreyi korumalı, hem de istihdam yaratmalıyız. Bütün insanların mutluluğa doğru bir eğilimi vardır. Eko-sosyalist ideoloji herkese iyi ve güzel bir hayat sunacak, yarının dünyası için çarpışanların projesi olacaktır.”

SİLAHSIZLANMAYA İSRAİL ENGELİ
Darleux’un ardından Kıbrıs’taki AKEL partisinden Georgios Koukoumas konuştu. Akdeniz’de nükleer, biyolojik ve kimyasal silah bulundurulmaması gerektiğini belirten Koukoumas, 2011’de Birleşmiş Milletler’in bu konuda bir karara çok yaklaştığını ancak son anda İsrail’in engeliyle karşılaştığını hatırlattı: “İsrail’de 200 adet nükleer başlık, Türkiye’de ise ABD’nin bilinmeyen sayıda nükleer başlıkları var”.

DEPREM BÖLGESİNDE EMNİYETLİ NÜKLEER OLMAZ
Koukoumas nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla da kullanılmaması gerektiğini söyledi: “Nükleer enerjinin emniyetli kullanılması diye bir şey yoktur. Nükleer atığın yönetilmesi mümkün değildir. Ayrıca bir deprem bölgesinde yaşıyoruz. Bu durum bir nükleer kaza ihtimalini öngörülemez bir şekilde yükseltiyor.”

KAPALI DENİZDE PETROL SIZINTISI FELAKET OLUR
Bu nedenle Türkler, Kıbrıslılar ve Yunanlar olarak bir araya geldiklerini, Akkuyu’da inşa edilen nükleer santrale birlikte karşı çıktıklarını anlatan Koukoumas, enerji sektöründeki büyümenin de Akdeniz’i tehdit ettiğini anlattı: “Bugün Kıbrıs etrafında yapılan petrol ve doğalgaz çalışmaları tamamen şirketlerin kâr etmesi üzerine kurulmuştur, buradan halkın bir geliri olmayacak. Akdeniz gibi kapalı bir denizde yaşanacak bir petrol sızıntısının sonuçları, okyanuslarda yaşananlardan çok daha korkunç olacaktır. Zaten şimdiden bio-çeşitlilik tehlike altında, olası bir sızıntı geri dönüşü olmayan hasalara neden olacaktır.”

BÜYÜME İŞÇİLERE EZİYETLE PARALEL
Büyüme kavramı hakkında da tartışma yürütülmesi gerektiğini söyleyen Koukoumas, günümüzde kapitalist sistemde büyüme denen olgunun ücretlerin azalması, çalışma standartlarının düşürülmesi, esnek çalışma ve benzeri işçi sınıfı karşıtı politikalara bağlı olduğuna dikkat çekti, mali disiplin kavramının da büyük şirketlere büyük hediyeler vermek anlamına geldiğini belirtti.

TRANSATLANTİK ANLAŞMA: EKONOMİK NATO
Transatlantik Ticaret ve Ortaklık Anlaşması’nın tehlikelerine de dikkat çeken Koukoumas, bu anlaşmanın hayata geçmesi durumunda bir ekonomik NATO’nun oluşacağını söyledi, halk sağlığı, tüketici hakları ve çevre açısından büyük zararlar getireceğinin altını çizdi. “Bugün yaşanan bir dizi ana soru, kapitalizmin tarihsel sınırlarını ve çelişkilerini ortaya koyuyor. Tarih ve hayatın akışı kapitalizmin ortadan kalkması için gereken koşulları çoktan oluşturmuştur ama kapitalizm direnmektedir” diyen Koukoumas, sosyalizmin çağımızın bütün büyük sorunlarına cevap verebilecek durumda olduğunu söyledi: “Ekonominin bilimsel ve ekolojik olarak araştırılması çok önemlidir. Bizim büyümemiz halklar için olmalı. İşçi hakları ile yeşil istihdam yaratmak son derece önemlidir. Yeni enerji kaynaklarının yaratılması ve enerji tasarrufuna gidilmesi sosyalizmin temellerini oluşturacaktır. Bunun yanısıra sosyalizm halın halk için çıkarları doğrultusunda karar verebilmesini sağlayacaktır”.

KAPİTALİST ÇÖZÜMLER TÜKENMİŞTİR
Koukoumas’ın ardından Yeni Kıbrıs Partisi’nden Murat Kanatlı konuştu. Konuşmasına Türkiye’de ÖDP’li ve HDP’li yoldaşlarının tutuklanmasına dikkat çekerek başlayan Kanatlı, “Onur Kılıç’a dayanışmamızı iletiyoruz” dedi. Kapitalist üretim modelinin doğa ve emek üzerinde eril bir şiddet aracı olduğunu ve bu modele karşı bir alternatif geliştirmek gerektiğini söyleyen Kanatlı “Kapitalizmin girdiği yıkıcı aşama artık kendi varlığını tehdit eder oldu. Bir yandan büyük bir toplumsallaşma yaşanırken buna karşı devletler de topluma karşı gittikçe militerleşiyor. Sistem bu krizi piyasa yollarıyla çözmeye öneriyor ama artık kapitalist çözümler tükenmiştir” dedi.

Kıbrıs’taki doğalgaz ve Akkuyu’daki nükleer tehditlerine de değinen Kanatlı “Akkuyu’ya karşı Akdeniz solu olarak ortak politika geliştiriyoruz. Bu tesisteki kaza ihtimalinin yanı sıra nükleer atıkların saklanması konusu da Akdeniz’e zarar verecektir. Bu atıklardan kurtulmak için sıklıkla kullanılan bir yol bunları yoksul Afrika ülkelerinde toprağa gömmektir. Bu nakliyat da deniz yoluyla yapılacağından Akdeniz’e ve Kıbrıs’a bir tehdit olacaktır. ÇED raporlarına göre nükleer tesisin yoğun su kullanımı da Akdeniz’deki canlı hayatı etkileyecektir. Bu durum gelirini denizden kazanan halkı vuracaktır” ifadelerini kullandı. Kanatlı ayrıca adanın kuzeyinde doğanın emlak piyasasını canlandırma adına betonla kaplandığını söyledi, bu politikayla halkın giremediği dev otellerin adayı kapladığını anlattı.

“ABD’nin Irak işgalinden sonra ülkede değiştirilen ilk yasalardan biri tohum yasasıydı. Bugün de Türkiye işgalci bir güç olarak KKTC’ye tohum yasası dayatarak gıda egemenliğimizi yok etmeye çalışıyor” diyen Kanatlı eğer doğa yok edilirse kuracak bir sosyalist dünyanın da kalmayacağını vurguladı.

ÜÇ DAKİKADA SOLUN BİRLİĞİ
Avrupa Sol Partisi Başkan Yardımcısı Maite Mola ise konuşmasına “Size solun birliğini nasıl inşa edeceğimizi üç dakikada anlatacağım” diyerek başladı. Yunanistan’da Synaspismos partisinin herkesi yanına alarak SYRIZA’yı on yılda bu noktaya getirdiğini anlatan Mola, böylesi bir birliği oluşturmak için üç yöntem olduğunu söyledi: “Birinci seçenek sokakta kurmak, ikinci seçenek kurumlarda kurmak, üçüncü seçenek de ikisini birlikte yapmaktır. Üç yöntem de iyidir. Eğer kurumları, yani hükümeti ele geçirerek bunu yapamıyorsanız, seçimde yapamıyorsanız sokakta yapabilirsiniz, sakin bir şekilde. İspanya’da 13 milyon işsiz varken sakin olmak zor. Bu sayı, Yunanistan’ın toplam nüfusundan iki milyon fazladır. SYRIZA, Selanik Programı ile kendi programını çok açık bir şekilde ortaya koydu. Solun birliğini oluşturmak için muhakkak bir programa ihtiyaç vardır, içinde en azından sola benzer bir şeyler olmalıdır”.

SOVYETLER DERS OLSUN
Mola’nın ardından konuşan Sosyalist Demokrasi Partisi Başkanı Rıdvan Turan da büyümenin işçi sınıfını daha fazla sömürmek için kullanılan bir araç olduğunu söyledi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin ekonomik olarak kapitalizmi aşma politikalarının ekolojik bir yıkım yarattığını, Aral Gölü’nü kuruttuğunu hatırlatan Turan, “Mücadeleyi neo-liberalizme karşı mücadeleyle sınırlı tutup devrimci bir aşamaya evirmediğimiz, devleti yıkmayı hedeflemediğimiz takdirde iktidara ulaşsak bile daha fazla işçi sömürüsüne yol açarız. Büyüme kavramı iki ucu keskin bir kılıçtır, dikkatli tutmalıyız” dedi.

BÜYÜME DEĞİL GELİŞME
Büyüme kavramına açıklık getirmek üzere söz alan SYRIZA Uluslararası İlişkiler ve Barış Meseleleri Temsilcisi Panos Trigazis, “Solcular, sosyalistler ve komünistler olarak büyüme kavramını kullanmamalıyız. Büyüme bizim terimimiz değil. Gelişmedir bizim terimimiz. Büyüme niceliksel bir terimdir, gelişme ise nitelikseldir. Sürdürülebilir bir çevreden bahsediyorum. Lütfen gelişmeden söz edelim ve bir kez daha ağzımıza büyüme kavramını almayalım. Kapitalizmde iş yaratmayan büyüme, işsizlik yaratarak büyüme gibi kavramlar vardır. Yunanistan’da bir önceki hükümet ‘Bütün kamu sektörünü satıp yabancı yatırımcı çekelim ki büyüme olsun’ demişti. Oysa büyümenin karşısında gelişme çok şey anlatıyor. Gelişme demek insan haklarının gelişmesi, kadınların güçlenmesi, toplumsal adaletin ve eşitliğin sağlanması demektir” ifadelerini kullandı.

REÇETE YOK, AMA KİMLERLE OLUŞTURACAĞIMIZI BİLİYORUZ
Trigazis’in ardından konuşan ÖDP üyesi Aslı Aydın, Türkiye’de kemer sıkma politikalarının 2002’den beri ‘mali disiplin’ adı altında uygulandığını, inşat ve hizmetler gibi gelir getirmeyen sektörlerin desteklendiğini anlattı. “Tarım alanları imara açıldı, parklar, dereler ve verimli tüm alanlar ranta açıldı. Kentsel dönüşüm adı altında mülkiyet el değiştirdi. Sonunda, dışa bağımlı yapısı nedeniyle ekonomik krizlere karşı daha açık olan bir ekonomik sistem yaratıldı” diyen Aydın, kamusal üretim sıfırlanırken sağlık ve eğitim gibi kamusal hizmetlerin de paralı hale getirildiğini söyledi. Halkın bunlara gösterdiği direniş karşısında iktidarın daha da otoriterleşerek diktatörlük rejimi haline geldiğini belirten Aydın, “Köylülere jandarma saldırdı, grevler yasaklandı, evlerinden sürülenlere polisler saldırdı. Devletin tüm olanaklarını kullanan iktidar zor kullanarak kendi varlığını sürdürmeye çalıştı” dedi. Aydın, son olarak “2008’den beri neo-liberalizmin tüm dünyada sorgulandığı bu dönemde eskiyi yıkmak ve yeniyi kurmak istiyoruz. Elimizde hazır bir reçete yok ama bu reçeteyi kimlerle oluşturabileceğimizi biliyoruz. Yaşamın olduğu her alanda, yerellerdeki halk meclisleriyle fikirler üreterek tam yerinde direniş kurmak için çabalıyoruz. Birbirimize ilham verdiğimizi biliyoruz” dedi.

İÇERİK SAVAŞINI KAYBETMEMELİYİZ
Portekiz’deki Sol Blok’tan Marisa Matias, solun bölündüğü zaman çok kötü bölündüğünü, parçalanmanın daha fazla alan açmaya değil alan küçültmeye yaradığını belirtirken “Sağduyu alanını sağ siyasete teslim etmemeliyiz. Bugün halk sağın kavramlarını kullanır, onları tanır, solun kavramlarını tanımaz kale geldi. Sözlüğümüze dikkatli yaklaşmamız lazım, içerik savaşını kaybediyoruz” ifadelerini kullandı.

KAPİTALİST İTTİFAKLAR KARŞISINDA BİZİM İTTİFAKLARIMIZ
ÖDP Eş Genel Başkanı Bilge Seçkin Çetinkaya ise sol partilerin sol hareketlerden geride kaldığını anlattı. “Partiler olarak parçalanan ve bölünen bir haldeyiz. Oysa karşımızdaki güç, kapitalizm son derece planlı hareket ediyor. Kendi çıkarları doğrultusunda ulusal, bölgesel ve küresel ittifaklar kuruyor” diyen Çetinkaya, El Dorado altın şirketinin Yunanistan, Romanya ve Türkiye’deki madencilik faaliyetlerini örnek verdi: “Biz politik bir topluluk olarak buna karşı aynı yaygınlıkta bir eylem gerçekleştiremiyoruz, geri adım attıracak birleşik direnişi sağlayamıyoruz. Türkiye’nin kuracağı nükleer santral için de aynı durum geçerli. Önce Akdeniz çapında, sonra da küresel çapta taleplerimizi pratiğe geçirecek bir siyasi tutum geliştirmemiz lazım”.

YENİLENEBİLİR ENERJİ VE VERİMLİLİK
Oturumun soru-cevap kısmında rüzgar ve güneş enerjileriyle ilgili soruları yanıtlayan YKP üyesi Murat Kanatlı, “Ne tür enerji kullanırsanız kullanın ekosisteme bir müdahaleniz olacak. Bir enerji üretim tesisi kurmadan önce bu enerjiye ne için ihtiyaç olduğunu sorgulamamız lazım. Bizim önceliğimiz enerji verimliğidir. Rüzgar ve güneş enerjileri ilk tercihtir ama bunu da olabildiğince az kullanmak lazım. Ortadoğu’nun zengin yeraltı ve yerüstü kaynakları hakkında bölge halklarının söz ve karar imkanları kısıtlanırken bölge halkları olarak bu sorunu çözecek iradeyi ortaya koymamız lazım” dedi.

DÜŞMANIN SÖZCÜKLERİYLE KONUŞMAK
Fransa’daki Sol Parti’den Corinne Morel-Darleux da sol kavram ve terimlere sahip çıkmanın önemine dikkat çekerken “Düşmanın sözcükleriyle konuşmamalıyız. Örneğin Fransa’da semantik bir kayma görüyoruz. Sosyal katılım payları, sosyal borçlar olarak ifade ediliyor mesela” dedi.

Fransa’da yazdıkları eko-sosyalist manifestoda feminist, Marksist ve komünistlerle birlikte hazırlandığını anlatan Darleux, “Bizim sahada olmadığımız yerlerde, yerel örgütlerle işbirliği içinde çalışıyoruz. Ekolojik köylü dernekleriyle, anti-kapitalist toplumsal hareketlerle birlikte hareket ediyoruz. Romanya’da kayagazına karşı örgütlenen insanlara destek veriyoruz. Ekvador’da, Brezilya’da örnek mücadeleler var ve onlarla birlikte çözümler üretmeye çalışıyoruz” ifadelerini kullandı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Gericiliğe karşı Akdeniz’de ortak mücadele zamanı”

Avrupa Sol Partisi’nin İkinci Akdeniz Solu Konferansı’nda 9 ülkeden 12 siyasetçi ülkelerindeki gerici hareketleri konuşarak ortak bir mücadele zemini aradı

ebd09-son

21.02.2015 ONUR EREM @onurerem

İstanbul’da 20 Şubat’ta başlayan, Avrupa Sol Partisi’nin düzenlediği İkinci Akdeniz Solu Konferansı’nda bugün dördüncü oturumda toplumları bölen ve demokrasiye bir tehdit olan gerici güçler ve ideolojiler olarak köktendincilik, aşırı sağ ve popülist sağ ile bunlara karşı mücadele tartışıldı.

Tunus Halk Cephesi’nden Mouna Mathari 2010 yılında ülkelerinde başlayan kalkışmada kadınların da mücadele ilk sırada yer aldığını ve cinsiyetler arası eşitlik için mücadele verdiğini ancak İslamcıların kadınlara saldırılarının da hızla arttığını anlattı.

DEVRİM GERİCİLERE DE ALAN AÇTI
“2010 yılında modernist bir projeyi hayata geçirmek için çıktık. Toplumu aşağıdan İslamlaştırmaya çalışan bu hareketin karşısında yer aldık. Kadınlar sözlü saldırılara ve fiziksel saldırılara maruz kaldı. İslamcılar seçimlerde önce Tunus toplumuna kendi değerlerini dayatmaya çalıştı. Devrim, Tunus söylemini özgürleştirdi ama buna bağlı olarak gerici siyasi hareketler de kendilerine alan buldu” diyen  Mathari İslamcıların kadın haklarına karşı yönelttiği saldırılara feminist örgütlerden hemen tepki geldiğini, insan hakları dernekleri ve sendikaların da feministleri desteklediğini belirtti: “Selefi hareketler son derece sert bir şekilde başı açıkların üniversiteye girmesine karşı kampanya başlattı. 6 Şubat’ta bir arkadaşımız TV’de onları eleştirdiği için öldürüldü. Halk sokaklara döküldü. Parlamento önündeki alanı işgal ederek ülkenin İslamileşmesine tepkimizi koyduk ve bugün ülkede İslami bir hükümet yok.”

EKONOMİK SORUNLAR GÜNDEMDE
“Otoriter rejimler ve diktatörlükten çok çektiğimiz için 2011’deki seçimde yeniden kişisel bir iktidarın başa gelmemesi için mücadele ettik. Ülke yeni özgürleştiği için bir parti patlaması yaşadık” ifadelerini kullanan Mathari, bugün mecliste 15 Halk Cephesi üyesiyle halkın ekonomik sorunlarını gündeme getirdiklerini anlattı.

CHARLIE HEBDO SALDIRISININ ÖNCÜLERİ
Fransa’dan, Birleşik Sol’dan Vincent Boulet de ülkelerinde bir rejim krizi olduğunu vurguladı. 2014’teki AB Parlamentosu seçimlerinde Ulusal Cephe’nin ilk sırada çıktığında bu soruna sol olarak cevap vermeyi başardıklarını söyleyen Boulet “Fransa’da bugünkü durumu Ocak ayındaki saldırılardan bağımsız konuşmak mümkün değil. Charlie Hebdo bir dergi olarak rejime karşı ve dinlere karşı eleştirinin bir sembolüydü. Bu dergiye yönelik saldırı faşizmin ilk tezahürü değildi, Fransa’da son dönemde anti-semit saldırılarda bir artış vardı. Bütün bunlar aydınlanma çağından beri elde edilen kazanımların sorgulanmasına yol açtı. Fakat Ulusal Cephe’nin buradan kendisine malzeme çıkarmasına izin vermedik. Fransa’da hükümetin güvenlikçi politikaları gündeme getirmesine de karşı çıktık” ifadelerini kullandı.

SORUMLUSU KÜRESELLEŞME
Fransa’da cumhuriyetin kişisel ve kolektif hakların muhafaza edilmesini temsil ettiğini hatırlatan Boulet “Bu olaylarla karşılaşmamızın nedeni kapitalizmin küreselleşmesi ve uluslararası krizler yaratmasıdır. Bugün Fransa’da çocukları bile terörizmi övmekten hapse atıyorlar, bir cinayet için vatana ihanet diyebiliyorlar, biz bunarı 2. Dünya Savaşı’ndan beri yaşamamıştık” derken Hollanda hükümetinin geliştirmek istediği güvenlik politikalarının kendi oy tabanı tarafından da benimsenmediğini belirtti.

ÜRETİM 20 YIL ÖNCESİNDE
Boulet, Fransa’da 2013 yılında 600 bin şirketin iflas ettiğini ve endüstri üretiminin 20 yıl önceki seviyeye gerilediğini hatırlatırken bunun sorumlusunun liberal politikalar olduğunu, ekonomik krizin AB politikalarıyla daha da ağırlaştığını söyledi: “Merkel ve Sarkozy Avrupa’yı bir duraklama dönemine soktu, halkların egemenliğine bir darbe vurdu. Alman muhafazakar sağının başını çektiği neo-liberal hareketin SYRIZA’ya verdiği tepkinin bu modele nasıl bel bağladıklarını gösteriyor. Neo-liberal saldırıla hakların evrenselliği ilkesinden geri adım atmamızı istiyorlar.”

SOSYAL DEMOKRASİ YOK EDER
Fas’taki Birleşik Sosyalist Parti’nin Genel Sekreteri Nabila Mounib, solun fikrini, araçlarını ve ağlarını geliştirerek kendini yenilemesi gerektiğini, ancak bu koşullarda küresel bir proje sunabileceğini söylerken “Solun sosyal demokrasiye dönüştüğünde halkların beklentilerine cevap veremediğini ve yok olduğunu gördük. Bu nedenle sosyal demokrasinin ötesine geçen uzun vadeli çözümler sunabilmeliyiz” dedi. Dünyada pek çok ‘sol’ hükümetin uluslararası ekonomik kurumların teknokratları gibi davrandığını belirten Mounib, solun Filistin halkının meşru taleplerini savunmasına rağmen bu konuda hiçbir şey kazanılamamasının kabul edilemez olduğunu söyledi. “Bugün aslında toplumlarımızı etkileyen sorun din değil dinin bir amaç içinde kullanılmasıdır. Dinin tamamen araçsallaştırılması söz konusu ve bunun doğuracağı olumsuz sonuçları anlatmamız lazım” diyen Mounib bugün Fas’ta hâlâ ifade özgürlüğü olmadığını, insan hakları dernekleri ve STK’lerin faaliyetlerinin engellendiğini söyledi: “Bize ya diktatörlükle ya da İslamcılarla işbirliği dayatılıyor. Biz bu iki seçeneği de reddederek, ikisine karşı da mücadele ediyoruz.”

SOL DEMEYELİM DEMOKRATİK DİYELİM
Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi’nden Mihir Qatani ise Ortadoğu bölgesinde en belirleyici şeyin İslamcılık tehdidi olduğunu, Avrupa’da ise kemer sıkma politikalarının faşizmi yükselttiğini, solun bir perspektiften bu iki olguya karşı mücadele edebilecek gücü olduğunu anlattı ve “Bunlara karşı demokratik bir alternatif ile mücadele edebiliriz. Sol alternatif demiyorum çünkü sol dediğimizde birçok insanın uzaklaşmasına yol açabiliriz. Hâlâ emperyal güçler köktendinciliği ve gericiliği desteklemektedir. Buna karşı çıkmanın tek yolu demokratik bir alternatiften geçer” dedi.

LAİK PERSPEKTİF ŞART
Fransa’daki Sol Parti temsilcisi Allain Billon, çatışmaların ortaya çıkışının arkasında ABD’li neo-muhafazakarların özellikle de ikinci Bush döneminden itibaren medeniyetler çatışması kavramını benimsemesi olduğunu söyledi. Bu anlayışn 1990’lı yılların sonundan itibaren haksız savaşlara karşı muhalefeti bastırmayı ve hafızayı tamamen manipüle etmeyi amaçladığını anlatan Billon, “Çatışmaları laik bir perspektiften okumak zorundayız. Filistin’deki mücadeleye baktığımızda 70 yıllık bu mücadele bir dini direniş değil sömürgeciliğe karşı bir mücadeledir. Aynı şekilde İran – Suudi Arabistan ittifakı da bir Şii-Sünni ittifakı değil siyasi bir ittifaktır. Siyasi olanla dini olanın birbirine karıştırılması gittikçe artan korku ve nefrete yol açmaktadır. Bu söylem emperyalizmin ve neo-liberalizmin etkisiyle sürekli geliştirilmektedir” dedi.

LAİKLİK ÖNCELİK OLMALI
“Bugün Akdeniz’in kuzey ve güney yamaçlarının militanlarına, ortak düşmanımıza karşı mücadelede bir çağrı yapıyorum: Laikliğin kayıtsız şartsız bir seçenek olarak, temel bir talep olarak önde tutulması gerek. Din ve devletin ayrılması demokrasi ve bireylerin gelişimi için bir şarttır” diyen Billon kimsenin laikleşme konusundaki mücadelenin dinsizlik veya din karşıtlığı anlamına geldiğini söylemesine izin vermemek gerektiğini ifade etti: “Düşmanlarımız bu taktiği ifade ediyor ama biz de karanlık ideolojilere karşı ancak böyle mücadelemizi sürdürebiliriz.”

IRKÇILARIN YENİ STRATEJİLERİ
Danimarka’daki Kızıl Yeşil İttifak üyesi Inger Johansen Danimarka’daki İslamcı saldırıyla Fransa’daki saldırı arasındaki benzerlikleri anlatarak başladığı konuşmasında “Danimarka’daki saldırgan da bir Danimarka vatandaşı, o da bir süreliğine hapsedilmiş. Ama henüz Danimarka’daki saldırının uluslararası bağlantılarını bilmiyoruz” dedi. Danimarka’da aşırı sağın güvenlik politikalarını yükseltmek için baskı yapacağını, 2014 AB Parlamento seçiminde yüzde 26 oy aldığını hatırlatan Johansen “Sosyal demokratların merkez sol hükümeti yıllardır iş imkanlarını azaltıyor. Bunun sonucunda oy tabanları aşırı sola ve aşırı sağa kayıyor. Biz yüzde 10’a ulaştık anketlerde. Aşırı sağcılar bunu ve saldırıları kullanarak kendilerini merkeze taşımaya çalışıyor, ırkçı gibi gözükmeden daha fazla insana ulaşmak istiyor. Bu hepimiz için büyük bir tehdit” ifadelerini kullandı.

İNSANLAR HİSSETMEK İSTİYOR
Mısır Sosyalist İttifak Partisi’nden Alaa Shukrallah ise Ortadoğu’da İslamcılığın yükselişte olmasının önemli bir nedeni olarak ulusal kurtuluş modellerinin başarısızlığa uğramasını gösterdi. Emperyalist ülkeler tarafından İslamcılığın ve despotik rejimlerin işlevselleştirildiğini söyleyen Shukrallah, “Toplumda, ekonomide ve siyasette dışlanan, geleceksizlik ve imkansızlık hissine kapılan gençliği solun örgütleyememesi, bu gençlerin İslamcılar tarafından örgütlenmesinin önüne geçmemiz lazım” dedi. Batı ülkelerinde de parlamenter demokrasinin insanların taleplerini karşılamakta yetersiz kaldığını anlatan Shukrallah, gençlerin sağa veya sola oy vermekle aslında hiçbir gerçek değişime yol açamayacakları hissine kapıldıklarını söyledi: “İnsanlar gerçek bir değişim yapabildiklerini gördüğü zaman kendilerini siyasete ve partilere yakın hissediyorlar”.

9 MAYIS’TA EYLEM ÇAĞRISI
SYRIZA’nın Uluslararası İlişkiler ve Barış Meseleleri Departmanı temsilcisi Panos Trigazis, konuşmasında 9 Mayıs’ta Avrupa ve Akdeniz çapında anti-faşist ve anti-miltiarist bir eylem önerdi: “9 Mayıs 1945’teki anti-faşist zaferin 70. yıldönümünde bir eylem teklif ediyorum. Tüm güçleri ve hareketleri; Rusya’dan Portekiz’e, Finlandiya’dan Mısır’a herkesi içermelidir bu eylem. Bu eylem iyi planlanmalı, alternatifler sunmalı, yalnızca suçlamakla yetinmeyip alternatifler de sunmalıdır. Anti-militarist ruhla silahlanmayı talep etmeliyiz. Barış yalnızca silahsızlanmayla gelebilir. Dünyada silahlanarak, ordu dengeleri kurarak barış getirebileceklerine inananlar var, bu doğru değil. Akdeniz tüm nükleer silahlar ve kitle imha silahlarından arındırılmalı. 1945’teki anti-faşist zafer Birleşmiş Milletler’in kurulmasına yol açmıştı. Bugün de BM’nin demokratikleştirilmesini, güncelleştirilmesini ve tekrardan kuruluş amaçlarına uygun hale getirilmesini talep etmeliyiz. Anti-faşist zaferin bir önemi de insan haklarının ve toplumsal hakların birbirinden ayrı değerlendirilmeyecek hale gelmesidir. Bu temelde kemer sıkma politikalarına da karşı çıkabiliriz. Irkçılık, neo-nazizm ve dincilikle de mücadele edebiliriz. Göçmenlere haklarının verilmesini sağlayabiliriz, Avrupa kalesi gibi muhafazakar kavramlara karşı mücadele edebiliriz. Yunanistan’da 1974’te kadar faşist bir diktatörlük vardı. Bu diktatörlük döneminde bile hiçbir zaman güçlü bir faşist partimiz olmamıştı. Bugün faşist bir partinin ülkemizde 3. parti haline gelmesi yalnızca neo-liberal politikalar sonrasında yaratılan trajedi ile mümkün oldu. Faşizmin ve noe-nazizmin toplumsal köklerine bakmalı ve incelemeliyiz, onları ancak öyle engelleyebiliriz.” Akdeniz bölgesinde İslami köktendinciliğin olmadığı tek Müslüman bölge olarak Kıbrıs Türk topluluğunu işaret eden Trigazis, bu topluluğun büyük seküler geleneğe ve güçlü bir sola sahip olmasının bunun ana nedeni olduğunu, güçlü bir sol örgütlenmenin ve seküler geleneğin diğer ülkelerde de gelişmesi halinde İslami köktendinciliğin o ülkelerde de gerileyeceğini söyledi.

AVRUPA ABD’DEN BAĞIMSIZ OLMALI
İtalya’daki ASP üyesi Komünist Yeniden Kuruluş Partisi’nden Fabio Amato, emperyalistlerin Avrupa ülkelerini NATO’ya bağımlı kılmak istediklerini, doğuda Rusya ve güneyde Ortadoğu ülkeleriyle çatışma içinde olmaya zorladıklarını anlatırken “Avrupa, sınırındaki ülkelerle ABD çıkarlarından bağımsız ilişkiler geliştirmek zorundadır” dedi, ancak bunun da yeterli olmayacağını ekledi: “Gerici ve faşist güçler işçi sınıfı içinde muazzam bir toplumsal taban ile büyürken bizim buna karşı yapacağımız iki temel şey var: İnsanların kalbini kazanmalıyız, bir alternatif sunmalıyız. Sosyalistler yalnızca geçmişin nostaljisini sunmamalı, insanların sömürüden kurtulmasının mümkün olduğunu anlatmalı. İkinci olarak da, her gün sahada, meydanlarda, fabrikalarda, kentlerde mücadeleler yürüterek dayanışma eylemleri geliştirmeliyiz. SYRIZA yalnızca kemer sıkma karşıtı açıklamalar yaptığı için değil, herkes için büyük bir dayanışma ağı kurduğu için halkın desteğini aldı. Sol partiler tarihte de işçi sınıfı içinde dayanışma ağları örgütleyerek, işini kaybedenlere hemen destek sunacak ağlar kurarak gelişmiştir. Kaynaklarımız sınırlı olsa bile bu kaynakları olabildiğince seferber edip değerlerimize sahip çıkmalıyız.”

ROJAVA: DAYANIŞMA VE İNŞA
HDP’den Ayşe Berktay da asıl olanın dayanışma olduğunun çok doğru bir tespit olduğunu belirtirken buna Rojava örneğini verdi. Dayanışma ile toplumun yeniden inşasında Rojava’nın önemli bir yerde olduğunu söyleyen Berktay, “Bir savaş krizi karşısında toplumun farklı kesimlerini bir araya getirip dayanışma kurmak, halkın kendi iradesini rejim ve cihatçılar karşısında üçüncü bir yol olarak ortaya çıkarması ve bunu da bizzat bir toplumsal alan inşa ederek, meclisleşerek, halkı karar mekanizmalarının sürekli içinde tutarak kurulan bu modeli Avrupalı yoldaşlarımızın özellikle incelemesi lazım” ifadelerini kullandı.

Laiklik meselesine de değinen Berktay, laiklik ile laikçilik olarak tanımladığı kavram arasında büyük bir fark olduğunu söyledi: “Laiklik din ve devlet işlerinin tamamen birbirinden ayrılması laikliktir ve Türkiye’de bu uygulanmadı. Bunun yerine inanç özgürlüğünü baskılayan, dergahların, tekkelerin kapatıldığı bir laikçilik uygulandı. Bu baskılama ve ötekileştirme, sonunda İslamcılığın güçlenmesine yol açtı. Bunu emperyalizm de destekledi, askeri faşist rejimler de destekledi. Türk ordusu 12 Eylül’de bizzat sola karşı dini örgütleri güçlendirdi. Bizim bir yandan bu karanlık güçlere karşı mücadele ederken, diğer yandan da toplumun büyük kesimlerine karşı kendimizi marjinalleştirmeyecek bir şekilde laikliği savunmalıyız” dedi.

TAŞ: DİNİ ÖZGÜRLEŞTİRECEK OLAN DA SOLDUR
Berktay’ın ardından konuşan ÖDP Eş Genel Başkanı Alper Taş da laikliğin yeniden tartışılıp ele alınması gereken bir mesele olduğunu söyledi. “Türkiye laik bir ülke olarak bilinir ama hiçbir zaman gerçekten laik bir ülke olmamıştır” diyen Alper Taş bugün iktidardaki AKP’nin İslamcı ve neo-liberal politikalarının at başı gittiğini, hükümeti piyasacı politikaları dinle ve imanla pazarladığını anlatırken, AKP’yi iktidara taşıyan şeyin geçmişteki laiklik anlayışı olduğunu belirtti. Geçmişte devletin dini kontrol etmek için kullandığı Diyanet İşler Başkanlığı’nı bugün AKP’nin toplumu İslamileştirmek için kullandığını anlatan Taş “Birleşik Haziran Hareketi ile Türkiye’de ilk defa laiklik talebi yukarıdan değil, tabandan geliyor. Ordu ve bürokrasiye bağlı kalmadan bir laiklik kurulmasını istiyor insanlar. Bunun yaratacağı güçlü etki yüzünden Haziran’dan arkadaşlarımız tutuklanıyor. Bugün Türkiye’de korunacak bir laiklik yoktur, yeniden inşa edilecek bir laiklik vardır” dedi. Taş, İslamcıların tüm güçleriyle laiklik kavramını halka din karşıtlığı olarak anlattığını söylerken “Böylece dini kesimler sola düşman kılınmaya çalışılıyor. Bizim yapmamız gereken dini karşımıza almak değil. Devrimciler inançlarla uğraşmaz. Biz siyasal İslamcılarla mücadele ederiz. Türkiye’de de, Ortadoğu’da da din, siyasal İslamcılar tarafından köleleştirilmiştir. Din bir sömürü aracı kılınarak siyasetin kölesi haline getirilmiştir. Dini bir sömürü aracı olmaktan kurtararak gerçek manada özgürleştirecek olanlar devrimciler ve sosyalistlerdir” ifadelerini kullandı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın