Vicdani retçi Işık’a 25 ay hapis

ONUR EREM twitter: @onurerem 05.11.2014

https://onurerem.com/wp-content/uploads/2014/11/b105f-alifikric4b1c59fc4b1k.jpgÇorlu Askeri Mahkemesi vicdani retçi Ali Fikri Işık hakkında 25 ay hapis cezası verdi. Işık hakkında “firar” suçlamasıyla üç ayrı dosyanın birleştirildiği davadan çıkan hapis cezası 15 bin TL para cezasına çevrildi. Eğer bu para ödenmezse Ali Fikri Işık’ın 25 ay hapis yatması gerekecek. Vicdani Ret Derneği kurucularından olan Işık’ın avukatı Davut Erkan kararı temyiz edeceklerini söyledi. BirGün’e konuşan Erkan “Son duruşmada reddi hakim talebimiz olmuştu, talebimiz reddedildi. Yargılamanın taraflı hakimlerce gerçekleştirildiğini düşünüyoruz, Yargıtay’a temyiz için başvuracağız” dedi. Yargıtay’ın yaklaşık bir yıl içinde dosyayla ilgili karar açıklaması bekleniyor.

Haber içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Cezasız kalan polis şiddetine karşı Avrupa kampanyası

Avrupa ülkelerinde polislerin teşhis edilebilir numaralar taşıması, polis şiddetinin cezasız kalmaması, numaraları kapatmanın ağır yaptırımları olması için çok sayıda avukat örgütü harekete geçti. Hedef Türkiye’yi de bağlayacak bir karar

ONUR EREM 03.11.2014

https://i0.wp.com/www.ozgurmedya.org/images/news/2013-12-10-ihd-2013%E2%80%99te-hak-ihlallerinde-patlama-yasandi.jpgAvrupalı Demokratik Avukatlar kıtadaki tüm ülkelerde polislerin rahatça teşhis edilebilecek numaralı veya isimli üniformalar giymeleri için bir imza kampanyası başlattı. Çağdaş Hukukçular Derneği ve Dünyada İnsan Hakları ve Demokrasi için Avrupalı Hukukçular Birliği’nin de desteklediği kampanyayla Şubat 2015’e kadar toplanacak imzalar Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu’na teslim edilecek.

Çağrı metninde şu ifadeler yer alıyor:

‘NET YAPTIRIMLAR OLMALI’

“Polis memurlarının kimliklerinin açıkça teşhis edilebilmesi sorununa müdahale edilmelidir. Aşağıda gösterilen kriterler vasıtasıyla; temel hak ihlallerinin önlenmesi, savunma hakkının, yargı bağımsızlığının ve yargının denetleme yetkisinin garanti altına alınması ve polis memurlarının, onların yöneticilerinin ve siyasi amirlerinin suç teşkil eden eylemlerindeki cezasızlığın günlük hayattan silinmesi amaçlanmaktadır:

I- Tüm kolluk kuvvetlerinin üniformalarında teşhise yarar bilgilerinin yer almasının zorunlu hale getirilmesi,

II- İlgili kimlik bilgilerinin belirgin boyut ve özelliklere dayalı olarak basit ve kolaylıkla görülebilir olması,

III- Tüm polis memurlarının vatandaşların talebi karşısında kendilerini tanıtmaları zorunluluğunun getirilmesi,

IV- İlgili kurallara aykırı davrananlara uygulanacak yaptırımları içeren açık bir sistem oluşturulmasını talep ediyoruz.”

Kampanyaya ilk günde 600’den fazla imza verildi. İmzalamak için şu linkten formu doldurabilirsiniz: police-identification-europe.org/index.php/tr/dilekc

Hedef Türkiye’yi de bağlayacak bir karar

Çağdaş Hukukçular Derneği’nden Ceren Uysal kampanyayla ilgili BirGün’e konuştu. Hedeflerinin Avrupa Birliği’nden konuyla ilgili tavsiye kararı değil bağlayıcı bir karar çıkartmak olduğunu söyleyen Uysal “Türkiye Avrupa Birliği’ne üyelik müzakereleri yürüten bir ülke olarak yasalarını AB muktesebatıyla uyumlu hale getirmek zorunda. Böyle bir kararın Türkiye’de de uygulanması gerekecektir”. Ceren Uysal, Türkiye’de polislerin numara taşımasının zorunlu olduğunu ancak esas sorunun numaraların kapatılmasının cezasız kalması olduğunu, düzenleme ile buna ciddi yaptırımlar getirilmesini hedeflediklerini anlattı. İmzalar AB’nin yanı sıra Avrupa Komisyonu’na da teslim edilecek.

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Vicdani redde en çok yer veren gazete: BirGün

Türkiye’de basının vicdani ret konusundaki haber sıklığını inceleyen araştırmamızda son dört yılda vicdani redde en fazla yer veren gazete BirGün çıktı. İkinci sırada ise Özgür Gündem yer alıyor

ONUR EREM 03.11.2014

BirGün 2010-2014 döneminde vicdani ret hakkında en çok haber, söyleşi ve köşe yazısı yayınlayan gazete oldu. Araştırmamızın sonuçlarına göre bu dört yıllık süreçte vicdani redde en çok yer veren gazete 167 içerik ile BirGün. Hemen arkasından 164 içerik ile Özgür Gündem geliyor. Sonra sırasıyla Taraf (148), Radikal (128), Evrensel (113) ve Cumhuriyet (98) var. Ana akım ise konuyu görmezden geliyor: Sabah (57), Hürriyet (56) ve Zaman (39) gazetelerinin toplamı BirGün’e yetişemiyor.

Vicdani ret, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle güvence altına alınan temel bir insan hakkı olmasına rağmen Türkiye yıllardır inatla zorunlu askerlik dayatmasını sürdürüyor. Bunun sonucunda vicdani retçiler sivil ölümden hapis cezasına kadar farklı yaptırımlarla karşı karşıya kalsalar da medyanın büyük bir kısmı bu “sorunlu” meseleyi işlemekte isteksiz. Daha önce Ali Fikri Işık, Mehmet Tarhan, Mehmet Bal, Osman Murat Ülke, İnan Suver, Muhammet Serdar Delice, Onur Erden gibi çok sayıda vicdani retçi hapis cezalarıyla karşılaşmıştı. Bugün de birçok retçi idari para cezaları ve mahkemelerle boğuşuyor. Bu kadar temel bir sorun ise ancak az sayıda gazetede kendine yeterince yer bulabiliyor.

“BİZİM İÇİN ŞAŞIRTICI DEĞİL”

BirGün Yazı İşleri Müdürü Barış İnce, araştırmanın sonuçlarını şöyle değerlendirdi: “BirGün, temel hak ve özgürlükler işin içinde olduğunda tutarlı bir duruş sergileme konusunda hep dikkatli davrandı. Geniş ve farklı siyasi yelpazedeki okur kitlesini kimi zaman rahatsız etmek pahasına haklının yanında durmaya çalıştı. Zorunlu askerliğe karşı çıkan kişiler bu en doğal taleplerini bizim gazetemiz vasıtasıyla duyurabildiler. Vicdani ret haberlerini en çok veren gazete olarak ilk sırada olduğumuzu öğrenmemiz bizim için şaşırtıcı değil ama bazı önyargılılar için şaşırtıcı olabilir. Çünkü bu kesimler objektif, berrak bir akılla değil siyasi angajmanlarla hareket ettiğinden kimi kodların dışına çıkamıyor. BirGün’ü ulusalcı ya da Kürtçü diye yaftalarken herkes durduğu yere bakmalı. Biz aynı yerde duruyoruz, onlar hareket ettikçe pusulada yön ibresi ister istemez değişiyor”.

BirGün’ün eski Pazar Eki editörü Gökhan Gençay ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü İbrahim Çeşmecioğlu’na vicdani retçi Erkan Bolot söyleşisi nedeniyle “halkı askerlikten soğutmaktan” 3 yıl hapis istemiyle dava açılmıştı.

BİRGÜN VE ÖZGÜR GÜNDEM HEP ZİRVEDEYDİ

Bu konuda daha önce de Gamze Göker bir araştırma yapmıştı. 8 Nisan 2005 – 3 Ekim 2006 arasını kapsayan bu araştırmada ise BirGün, Özgür Gündem’in ardından ikinci olmuştu. Araştırmanın sonuçları şöyleydi:

Özgür Gündem     – 93 içerik: 68 haber, 23 köşe yazısı-yorum, 2 söyleşi

BirGün         – 86 içerik: 42 haber, 32 köşe yazısı-yorum, 12 söyleşi

Radikal         – 49 içerik: 13 haber, 36 köşe yazısı-yorum, söyleşi yok

Hürriyet         – 40 içerik: 29 haber, 9 köşe yazısı-yorum, 2 söyleşi

Zaman         – 22 içerik: 12 haber, 8 köşe yazısı-yorum, 2 söyleşi

Yeni Şafak         – 14 içerik: 6 haber, 8 köşe yazısı-yorum, söyleşi yok

İKİ GAZETE ARASINDA FARK VAR

Araştırmayı yapan Gamze Göker BirGün ve Özgür Gündem ile ilgili şunları söylemişti:

“BirGün vicdani retçilerin taleplerine ayrıntılı olarak yer vermiş, angaje başlıklarla kuruluş manifestosunda yerine getirmeyi iddia ettiği ‘toplumsal muhalefet dalgasının sesi olma’ hedefini yerine getirmiştir. Özgür Gündem (…) anti-militarizmi Türk militarizmine karşı olmak, vicdani reddi ise TSK’ne karşı vicdani ret açıklamak gibi daraltılmış bir çerçeve içinde kavramıştır.

Temel hak ve özgürlüklerin savunulması, alternatif düşüncelere yer verilmesi gibi bir hareket noktası ile meseleye yaklaştığı tespit edilen BirGün, özgürlükçü sol olarak tanımlanabilecek politik çizgisiyle anti-militaristlerin yaygın medyada yer bulamayan sözünü en doğru ve eksiksiz bir şekilde yansıtmıştır.”

YILLARA GÖRE SONUÇLAR

Ulusal gazetelerin vicdani redde yer verme sıklıklarının yıllara göre dağılımı ise şöyle:

BirGün: 167

01.11.2013 – 01.11.2014: 45

01.11.2012 – 01.11.2013: 42

01.11.2011 – 01.11.2012: 38

01.11.2010 – 01.11.2011: 42

Özgür Gündem: 163

01.11.2013 – 01.11.2014: 28

01.11.2012 – 01.11.2013: 39

01.11.2011 – 01.11.2012: 72

01.11.2010 – 01.11.2011: 24

Taraf: 148

01.11.2013 – 01.11.2014: 14

01.11.2012 – 01.11.2013: 34

01.11.2011 – 01.11.2012: 76

01.11.2010 – 01.11.2011: 24

Radikal: 128

01.11.2013 – 01.11.2014: 13

01.11.2012 – 01.11.2013: 18

01.11.2011 – 01.11.2012: 65

01.11.2010 – 01.11.2011: 32

Evrensel: 113

01.11.2013 – 01.11.2014: 21

01.11.2012 – 01.11.2013: 28

01.11.2011 – 01.11.2012: 42

01.11.2010 – 01.11.2011: 22

Cumhuriyet: 98

01.11.2013 – 01.11.2014: 9

01.11.2012 – 01.11.2013: 21

01.11.2011 – 01.11.2012: 56

01.11.2010 – 01.11.2011: 12

Sabah: 57

01.11.2013 – 01.11.2014: 3

01.11.2012 – 01.11.2013: 10

01.11.2011 – 01.11.2012: 37

01.11.2010 – 01.11.2011: 7

Hürriyet: 56

01.11.2013 – 01.11.2014: 1

01.11.2012 – 01.11.2013: 15

01.11.2011 – 01.11.2012: 35

01.11.2010 – 01.11.2011: 5

Zaman: 39

01.11.2013 – 01.11.2014: 1

01.11.2012 – 01.11.2013: 4

01.11.2011 – 01.11.2012: 28

01.11.2010 – 01.11.2011: 6

Haber içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Nefret söylemi ve neoliberal milliyetçilikle birlikte mücadele etmeliyiz”

Nefret söylemi üzerine çalışan Dr. Gavan Titley nefret söylemiyle ve o söylemi yaratan sağ iktidarlarla birlikte mücadele etmek gerektiğini söylerken günlük hayata sızmış ve belirgin olmayan nefret söylemlerine de dikkat çekiyor

4eb8a-ONURHABERONUR EREM 31.10.2014

Dr. Gavan Titley İrlanda’daki Maynooth Üniversitesi’nde medya ve nefret söylemi üzerine çalışmalar yapıyor. Aynı zamanda Guardian gazetesinde de yazan Titley, geçen hafta Hrant Dink Vakfı ve nefretsoylemi.org’un birlikte düzenlediği bir panele katılmak için İstanbul’daydı. Nefret söyleminin toplumdaki azınlıkları ve güçsüz grupları hedef alması nedeniyle politik bir konsept olduğuna dikkat çeken Gavan Titley ile bu kavramın sınırlarını ve dünyadaki örneklerini konuştuk:

+Konferansta bahsettiğiniz gibi nefret söyleminin tanımı üzerine bir fikir birliğine varılmış değil. Sizin nefret söylemi tanımınız nedir?
Güzel bir soru. Böyle tartışmalı bir konu olduğu için ben kişisel bir tanım geliştirmemeyi uygun buldum. Nefret söylemi konusunda herkesin ortaklaştığı bir nokta, bir gruba karşı nefret uyandıran, insanları o gruba karşı şiddete yönlendiren söylemler. Bu söylemler ulusal azınlıklar, göçmenler ve marjinalleştirilmiş gruplar gibi halihazırda siyasal ve toplumsal olarak baskı altında olanları hedef alır.
Ancak bu tanımın da bir sorunu var: Her zaman söylenen sözler ile uygulanan şiddet arasındaki bağı kanıtlamak mümkün olmuyor. Bu yüzden nefret söylemini sadece bu tanımla sınırlamak doğru değil. Nefret söyleminin bağlamı da çok önemlidir. Toplumda iletişim araçları eşitsiz bir şekilde dağılmıştır, azınlıkların bu araçlara erişim imkânı daha zordur. Nefret söylemi bu hiyerarşik yapıyı, eşitsizliği güçlendiren bir araçtır.

+Bir gruba karşı açık bir şekilde şiddete davet etmeyen ancak altında önyargı ve nefret yatan söylemlerden örnekler de vermiştiniz. Bu iki farklı söyleme karşı nasıl taktikler uygulanabilir?
Esas mesele de zaten, bu değil mi? Nefret söylemini tespit etmenin nedeni onu sınırlandırmak, yayınlandığı yerlerden kaldırmak ve böylece zarar vermesini önlemektir. Bu yüzden her seferinde bir söylemin verdiği zararı kanıtlamak zorunda kalırsınız. Ayrıca ifade özgürlüğü ile nefret söyleminin çatıştığı alanlarda gezinmek zorunda kalırsınız.
Dün anlatmaya çalıştığım şey, sürekli böyle tartışmalara saplandığımız zaman sizin söylediğiniz, bariz olmayan daha derin nefret söylemlerini gözden kaçırmış oluyoruz.

Sağcıların ideolojierinden kaynaklanır bu nefret söylemi. Aynı ideolojiye sahip bir insan hoşgörülü bir toplumda dahi kabul edilemeyecek ifadeler söylediği zaman bunu tespit etmek daha kolaydır. Ancak bazıları da aynı ideolojik gerekçelerle, daha kibar bir nefret söyleminde bulunurlar. Söyledikleri şeyi bir mantık çerçevesine oturturlar, kabul edilebilir ifadelerle anlatırlar ama sonunda ikisinin vardığı nokta da aynıdır: Suçlu olan karşı taraftır.

Kibar olanı da aşırı olanı da, ötekileştirdiği grup hakkında “Bunlarla ne yapacağız” sorusunun yanıtını arar. Soru böyle olunca söylem de her zaman tehlikeli olur. Çünkü bunlar ideolojik, politik meselelerdir. Sonuç olarak problemin azınlıklar olduğu konusunda fikir birliğine varılan, çözüm olarak da onların nasıl kontrol edileceği, disipline edileceği konusunda karar vermeye çalışan bir iklim yaratmak isterler. Bu yüzden nefret söyleminden öte çok daha geniş politik mücadeleler verilir iletişim platformları üzerinden.

Söylemlerin en ekstremlerine odaklanmak, daha az ekstrem olanların kabul edilebilir gibi algılanmasına yol açabilir. Oysa onlar da, her ne kadar makul bir kostüme bürünmüş olsalar da, ideolojik olarak mücadele etmemiz gereken söylemlerdir.

+Toplumdaki nefretle mücadele etmeden nefret söylemiyle mücadele edilebilir mi?
Hayır. sosyal medya ve internet artık içinde yaşadığımız toplumlarla bütünleşmiştir. Eğer toplumdaki sosyal ve politik gerilimler, tarihi çelişkiler olmasaydı nefret söylemi olmazdı. Bir yandan o sosyal ve politik mücadeleyi verirken, bir yandan da o gerilimlerde bir baskı aracı olarak kullanılan nefret söylemiyle mücadele etmemiz lazım.

+Bu alanda çalışan bir akademisyen olarak farklı ülkelerdeki nefret söylemi karşıtı mücadeleleri inceliyorsunuz. Bu alanda en ilerici yasaların olduğu ülkeler veya en başarılı mücadelelerin verildiği ülkeleri örnekleyebilir misiniz? Britanya’da durum nedir?
İlgi çekici bir soru. Nefret söylemiyle ilgili konuşurken bu tarz karşılaştırmaları yapmak faydalı. Çünkü bu kavram farklı ülkelerde farklı anlamlara gelebiliyor. Politik olarak da farklı ülkelerde farklı önem teşkil ediyor.

Her ülkede egemen güçler ve diğer gruplar arasında farklı gerilimler var. Bu alanda her yerde azınlık örgütleri ve STK’ler öncü oluyor diyebiliriz. Ancak devlete güvenmeme, bir yasanın kendilerine karşı kullanılabilecek olması gibi gerekçelerle buna karşı çıkan aktivistler de oluyor. Bunu Britanya’da gördük. 1970’lerden 90’lara kadar çıkarılan ırkçı nefret karşıtı yasalar bir süre sonra “kamu düzeni” gerekçesiyle bu gruplara karşı kullanılır oldu.

Britanya’da ayrımcılık ve nefret söylemine karşı yasaların temeli İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar dayanıyor. Bu dönemde getirilen göçmenlere karşı 1950’lerden itibaren neo-Nazi veya göçmen karşıtı grupların saldırıları oldu. Bu grupların karşısında da otonom anti-faşist gruplar mücadele vermeye başladı. Bunların aralarında daha reformist olan gruplar devletin yasalar çıkarmasını talep ettiler. 1970’lerin sonu ve 80’lerin başında bu mücadele doruk noktasına vardı. Ayrıca 1990’da bir siyah gencin polis tarafından öldürülmesinin ardından polisin düzgün soruşturma yürütmediği ortaya çıkınca “kurumsal ırkçılık” kavramı gelişti. Polisin ve yargının aktif olarak ırkçı olmasa da ırkçıları kollayan bir şekilde hareket ettiği için ırkçılaştığını anlatan bir kavramdı. Bugün geldiğimiz noktada bu eski yasaların yeni teknolojiye uygulanabilirliği tartışılıyor. Birleşik Krallık’ta yargı, sosyal medyayı kamusal alanın bir parçası olarak yorumluyor ve böylece eski yasaları uyguluyor.

Nefret söylemi konusunda yasa çıkması için öncelikle özgürlüklerin anayasada açık bir şekilde garantiye alınması lazım. Aksi takdirde çıkacak bir nefret söylemi yasası çoğunluk tarafından azınlığı  “kamu düzeni” adı altında bastırmak için kullanılabilir. Nefret söylemi ile ilgili tartışmalar hep “nasıl engelleriz” çerçevesinde yürütülüyor ama bence bu, toplumsal hareketlerin izlediği çok sayıda stratejiden yalnızca biri olmalı. Sosyal medya isyanlara ve büyük toplumsal hareketlere de olanak sağlayan, sosyal ve politik eylemlilikte kullanılan bir araç haline geldi.

+Geçen hafta Mısır’daki isyanlarla ilgili konuştuğum Mısır Sosyalist Partisi kurucularından Mamdouh Habashi “sosyal medya, eylem örgütlemek ve bir rejim yıkmak için çok kullanışlı ama toplumu örgütlemek ve bir rejim inşa etmek için kullanışlı değil” demişti. Siz ne düşünüyorsunuz?
Sosyal medyanın özgürleştirici gücü çok abartılıyor. Facebook, twitter vs sonuçta ticari birer platform.
Onları kullanıyoruz ama kamusal olanın aksine onların sahibi değiliz ve onları yönetemiyoruz. Değiştirdikleri şey medyanın görünümü oldu. Medyadaki iletişim ve kaynaklar öngörülebilir şeylerdi, siyasi kurumlarla bağları belirgindi, sınırlı içerik vardı. Bu artık değişti, insanlar içerik üretebiliyor.

İnsanlar sosyal medyayı kullanarak hızlıca bir protestoya çağrı yapabiliyor. Ama bir şeyleri inşa etmek bambaşka bir olay. Batılı gazetecilerin Arap Baharı’na “twitter devrimleri” demesi çok sıkıcı bir klişe. Ancak bu isyanlardaki sosyal medya gücünü reddetmek de yanlış.

İspanya’daki eylemlerde gençler temsil edildiklerini düşünmüyordu. Geçen yüzyılın örgütü olan Komünist Parti’yle uyuşmuyorlardı. Siyasal örgütlenmenin yeni formlarını aradılar.

20 yüzyılda insanları mobilize etmek için kullanılan yapılar 21. yüzyılda artık aynı etkiyi yaratmıyor. Türkiye’de de gençler belki de hayatlarında ilk defa bu kadar siyasallaştı ve sokaklara döküldü, sosyal medya sayesinde harekete geçtiler.
***
+Eski başbakan, yeni Cumhurbaşkanı Erdoğan Mısır’da Mübarek rejimi devrilirken övdüğü twitter’ı kendi rejimi tehlikeye girince yasaklamıştı.

Türkiye’de Erdoğan twitter’ı yasaklamayı düşünürken yalnız değildi. Birleşik Krallık’ta Başbakan David Cameron İran’daki twitter yasağını eleştirip, Arap Baharı’nda twitter’ı överken 2011’deki Londra isyanları sırasında “twitter’ı anında kapatabilme yetkimiz olmalı” demişti.

+Türkiye’de anaakım medya her zaman nefret söylemi yayan, Ermenileri, Kürtleri, LGBT’leri ötekileştiren bir dile sahip olmuştu. Ancak son yıllarda medyanın nefret söyleminden daha önce çıkan şey hükümetin, özellikle de Erdoğan’ın söylemi oldu. “Yahudi dölü” diyerek eylemci tokatlayan, mitinginde Alevileri yuhalatan, “Bana affedersiniz Rum, Ermeni bile dediler” diyen bir adam var karşımızda. Baştaki adam böyle olunca takipçilerinin söyleminin daha radikalleştiğini tahmin edersiniz. Batı’da siyasetçilere karşı kullanılan “utandırma” (name and shame) taktiği Erdoğan’a karşı haliyle işlemiyor. Böyle bir nefret söylemiyle nasıl başa çıkılır?

Bununla başa çıkmanın tek yolu siyasi mücadele. Neo-liberal milliyetçiliğe karşı siyasi mücadele vermeden bu söylemi sonlandırmak mümkün değil. Dünyanın pek çok yerinde sağ partiler kitlelerini etkilemek, oylarını artırmak için benzer taktikler kullanırlar, risk-fayda hesabı yaparak. Sonra partinin ileri gelenleri çıkar “Söylemi yanlıştı ama söylediği şey doğru, sorunun kaynağı onlar” anlamına gelecek yuvarlak laflar ederler. Veya aşırı sağın nefret söylemi karşısında merkez sağ aynı tepkiyi veriyor. Fransa’da, Hollanda’da ırkçı partiler böyle işler. Sarkozy’nin Fransa’da İçişleri Bakanlığı’ndan Başkanlığa uzanan yol da benzer bir söylemle açılmıştı, Paris banliyölerindeki protestoculara “pislik” dediğinde. “Bu partinin merkezindeki sert adam benim” mesajı vermişti. Bunlardan kurtulmalarını beklemek doğru değil, çünkü ideolojileri bu söylemi yaratıyor. Bu durumdan kurtuluş ancak onlara karşı vereceğimiz ideolojik, politik mücadelede başarıyla mümkündür.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

‘Siyasal İslam şemsiyesinin altında büyük bir pislik birikti’

Mısır Sosyalist Partisi temsilcisi Mamdouh Habashi, Irak’tan Libya’ya kadar geniş bir coğrafyada Batı’nın “yaratıcı kaos” planını uyguladığını anlatırken bütün bu ülkelerde emperyalist planlar doğrultusunda hareket eden İslamcıları eleştiriyor

1ONUR EREM

Mamdouh Habashi, Samir Amin ve çok sayıda Mısırlı solcunun 2011 yılın da kurduğu Mısır Sosyalist Partisi’nin Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı. Haftasonu İstanbul’u ziyaret eden ve İşçi Partisi’nin düzenlediği bir panele katılan Habashi ile Mısır’daki son durum, Ortadoğu, Müslüman Kardeşler ve Türkiye üzerine konuştuk:

»Müslüman Kardeşler, Suudi Arabistan’ın finansmanıyla Mısır’da kök salan bir örgütken bu yıl Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından terörist ilan edildi. Örgütün bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mısır’da Abdül Nasır döneminde sürgüne gönderilen MK üyelerini Suudi Arabistan korumuş, Enver Sedat’ın neoliberal, İslamcıları destekleyen yönetimi Mısır’da iktidara geldiğinde onları geri gönderip örgütlemelerini finanse etmişti. Mısır’da devlet neoliberal yapısıyla eğitim ve sağlık hizmetlerinden çekilirken bu alanı MK’ye bıraktı. Ayrıca rejim Nasırcılara ve solculara karşı tek başına direnemeyeceği için MK’yi kendine bir müttefik olarak yarattı. MK yıllarca “Bu yoksulluğa Allah’ın sözünden çıktığınız için düştünüz. Biz Allah’ın sözünü izleyerek size refah getireceğiz” diyip yoksul, dindar halkı kandırmayı ve destek toplamayı çok iyi başarmıştı. Suudi Arabistan onları 1990’lara kadar destekledi fakat sonrasında MK kendi ayakları üzerinde duran, geniş para kaynaklarına sahip güçlü bir örgüt haline geldi.

MK’nin ÖRGÜTLENMESİ KORKUTTU
Suudilerin ve diğer ülkelerin bugün MK’ye karşı tavır almasının nedeni, MK’nin Mısır’da iktidara geldikten sonra bu ülkelerin içinde de ciddi yeraltı örgütlenmelerine gidip iç işlerine karışmaya başlaması. Krallıkla yönetilen bu ülkelerin korkacağı bir örgütlenme varsa, sol muhalefet değil İslam temelli bir muhalefettir.
Artık MK’nin Mısır’da gücü kalmadı, bir tek Katar tarafından destekleniyor dışarıda da. Bu yüzden çok her anlamda güçsüzleştiler diyebiliriz. Mursi döneminde, kendisini geçmişte destekleyen Birleşik Arap Emirlikleri’nde İçişleri Bakanı’nı öldürme planı yaptığı ortaya çıkan bir örgütü bugün kim destekleyebilir ki?

»Türkiye.
(Gülüyor) Evet, Türkiye.

»Mursi’nin bütün ittifaklarını bozarak yalnızlaşmasını aptalca bir hata olarak tanımlamıştınız. Özellikle kendisine sınırsız yetkiler veren anayasa değişikliği çok tepki çekmişti. Bütün bunları nasıl öngöremediler? AKP’nin Türkiye’de 12 yılda yaptığından fazlasını 1 yılda yapmaya çalışırken bunun büyük bir direnç yaratacağını beklemiyorlar mıydı?
Güzel bir soru. Müslüman Kardeşler’in siyaset üretmede aptal olduklarını düşünmüyorum ancak 3 farklı nedenden ötürü bu ölümcüler hataları yaptılar. Birincisi, yeterli kadroları yoktu. Devlet ofislerine yerleştirecekleri yetkin insan sayısı azdı. Bu bizim için çok büyük bir şaşkınlıktı açıkçası. Yasaklanmadan önce 600 bin üyesi, ülkeyi iki kere satın almaya yetecek parası olan bir örgütten bahsediyoruz. Devleti tamamen ele geçirmek için 13 bin insana ihtiyaçları olduğunu açıklamışlardı, bunu başaramadılar. Dünyanın en iyi üniversitelerinde okutulmuş olsalar da bugüne kadar mutlak itaat kültürü ile yetişmiş üyeleri, inisiyatif almaları gereken pozisyonlara getirildiklerinde çok başarısız oldular.

İkinci neden ise Mısır’daki derin devletten kaynaklanıyor. Türkiye’dekinden daha derin bir devlet. Bu yapı MK’nin değişikliklerine direndi. Devlet aparatı bu kadar hızlı bir değişimi kabul etmedi.

KENDİLERİNİ YENİLMEZ SANDILAR
Üçüncü ve en önemli olan neden de hem ülke içinde hem ülke dışında çok önemli destekçileri vardı. MK Mısır’da iktidara gelirken orduyla ve Mübarekçilerle anlaşmalar yapmıştı, dünya çapında da ABD, İsrail ve Suudi Arabistan ile Büyük Ortadoğu Projesi’ne uygun anlaşmalar yapmıştı. Fakat MK gücü eline geçirir geçirmez hem ülke içinde hem de ülke dışında verdiği sözlere tamamen aykırı işler yapmaya başladı. Ülke içinde ilk iktidara geldiklerinde MK’ye itiraz eden bir tek solcular ve Kıpti Hristiyan sermayesi vardı. Sonrasında ülkedeki tüm güçleri karşısına almasının nedeni partnerlerine verdikleri sözleri tutmamasıydı. Bu nedenle tarihte sıra dışı bir andayız. Devrimci güçler, yıllardır rejime hizmet eden Mübarekçiler, ordu, liberaller aynı noktada durdu Mursi’ye karşı. Ancak bu birliktelik bizim pozisyon değiştirmemizle değil, diğer güçlerin pozisyon değiştirmesiyle oldu. Bugün ülke gündemi ve söylemler de değişti, MK ve Mübarek döneminde basında ve sokakta “erkekle kadın yay yana oturmalı mı” gibi konular tartışırkın bugün eğitim politikaları, toplumsal adalet gibi siyasi meseleler gençlerin dilinde. Özetle MK kendilerine aşırı güvendi, yıkılmaz hissettiler, “canımız ne isterse yaparız, kimseye de hesap vermeyiz” dediler. Hesaba katmadıkları tek şey halkın tepkisiydi ve bu onların sonu oldu.

Habashi: Sosyal medya protesto örgütlemek ve rejimleri yıkmak için çok kullanışlı bir araç olsa da Facebook ve Twitter ile yeni bir rejim inşa etmek imkansız. Bu nedenle yüz yüze ilişkiler kurmak, örgütlenmek şart.

Habashi: Sosyal medya protesto örgütlemek ve rejimleri yıkmak için çok kullanışlı bir araç olsa da Facebook ve Twitter ile yeni bir rejim inşa etmek imkansız. Bu nedenle yüz yüze ilişkiler kurmak, örgütlenmek şart.

»Erdoğan’ın Türkiye’deki tutumuna çok benzer.
Evet, o da Gezi’yi hesap edememişti. Gezi de yeni bir hareketin embriyosunu yarattı Türkiye’de.

MISIR’DA SOLUN TARİHİ BAŞARISI

»Mısır Sosyalist Partisi olarak parlamento seçimlerine “Devrim Sürüyor İttifakı” ile girmiştiniz. İttifak yüzde 3 oy alıp meclise 9 vekil sokmayı başardı. Bunu bir başarı olarak görüyor musunuz? Diğer sol partilerle ilişkiniz ne durumda?
Yüzde 3 az gözükebilir ama bu Mısır solu için tarihini bir başarı. Mısır’da bizim gibi bağımsız sol örgütlerin neredeyse yüz yıldır yasaklı olduğunu, örgütlenmesinin engellendiğini düşündüğünüzde kısa sürede bu oy oranına ulaşmamız büyük bir başarıdır. İlk defa girdiğimiz seçimde 750 bin oy aldık ve denklemin parçalarından biri haline geldik.

Artık bir ittifak olmaktan çıkıp daha kristalleşmiş ve birleşmiş bir sol hedefliyoruz. Son 3 yılda Devrim Sürüyor İttifakı ve Kurtuluş Cephesi gibi bizim öncülüğümüzde oluşan ittifaklar başarı kazandı. Seçimler yaklaşırken parti olarak bu koalisyonların artık yeterli olmadığını düşünüyoruz.

İlk adımımız solun çekirdeğinde yer alan, sınıf mücadelesini hedefleyen güçleri birleştirerek olabildiğince sağlam bir merkez oluşturmak. İkinci adımımız da birlikte hareket edebileceğimiz sosyal demokratlar ve diğer ilerici güçler ile daha geniş bir ortaklığa gitmek. Karşımıza İslamcıları ve Mübarekçileri alacağız. Hâlâ devlet ofislerinin büyük bir kısmı bu iki gücün elinde, iyi örgütlüler, paraları var ve onyılların tecrübesi var.

»Ordu bu denklemin neresinde?
Ordunun en üst katmanını oluşturan yöneticilerin tamamı Mübarek rejimi kalıntılarıdır. Mübarekçilerin arasında da iki akımdan bahsedebiliriz. Birincisi, eski rejimi olduğu gibi yeniden kurmak isteyenler. İkinci akım ise devrimci güçlere, sokağa çıkan halkın taleplerine karşı bazı tavizler vererek daha sürdürülebilir bir rejim yaratmak. Çünkü Mübarek dönemindeki gibi net bir diktatörlük artık kabul göremez. Rejimin tamamen yıkılmaması, güç dengesinin tamamen değişmemesi için gerektiği kadar taviz vererek ülkeyi yönetmeye devam etmek istiyorlar. Bu nedenle bazı tavizler verdiler şimdiden. Örneğin yasal değişiklikler, yeni anayasa, yeni ekonomik planlar ve kamu yatırımları gibi olumlu bulduğumuz adımlar attılar. Daha fazlasını da yapmak zorunda kalacaklar. Ancak bütün bunlar güç dengesinde yaratmak istediğimiz devrimci değişimden çok uzak.

Yeni anayasadaki sağlık, eğitim örgütlenme olumlu adımların yasalarla uygulamaya geçmesi için uğraşacağız. Din temelli partileri yasaklayan madde uygulandığı durumda örneğin Selefi partiler seçime giremeyecek. Yasaklanmış olan MK’nin üyelerinin seçime muhtemelen kendilerini gizleyerek Selefiler altında girmeye çalışacağını düşününce önemli bir gelişme olacak bu. Seçimde yüzde 15-20 oranında oy alacaktır Selefiler MK ile birlikte. Yüzde 40-50 arasında Mübarekçiler alacaktır. Yüzde 20-30 Liberal partiler alacaktır. Yüzde 5-6 da sol alacaktır. Para, güç onlarda, ama hakikat bizimle. Önceki seçimde Mübarekçilerle Müslüman Kardeşler arasında seçim yapmak zorunda kaldığı için sandığa gitmeyen yüzde 50’yi ikna edebiliriz.

***

SİYASAL İSLAM VE ‘YARATICI KAOS’

»Suriye ve Irak’ta yaşanan kriz Mısır’ı nasıl etkiliyor? Ortadoğu’daki son durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Mısır halkı askerlerin MK’yi devirmesine tam destek verdi. Çünkü ülkeyi götürdükleri nokta Suriye ve Irak gibi iç savaş noktasıydı. Sokaktaki eylemcilere saldırdılar. MK iktidarı kaybetmemek için iç savaş çıkarmayı deneyecek kadar haindi. Sırf bir savaş çıksın diye Kıptilere saldırdılar, kiliselerini ve evlerini yaktılar. Mısır’ın yüzde 15’ini oluşturan Kıptiler de aynı şekilde karşılık verse büyük bir katliam yaşanacaktı. Neyse ki Kıptilerin içinde akıllı insanlar vardı ve bu hamleyi görüp karşılık vermediler. MK ABD gibi dış güçleri müdahaleye davet edip iktidarda veya en azından siyasi denklemde kalmayı başarmayı planlıyordu.

MK iktidarı kaybettiği günden beri halkı terör ile korkutuyor. İktidardan düştükten sonra “Eğer Mursi’yi geri getirmezseniz ülke durulmayacak” diyerek terör eylemlerine başladılar ve bir yıldır neredeyse her gün Mısır’da terör eylemi yapılıyor. Kamu binalarına saldırıyor, metro bombalıyor. Mısır böyle şeylere alışkın değildi, bu Mısır halkına karşı bir savaş ilanıdır. Bu yüzden insanlar artık MK’ye tamamen karşı. Gözlerinde MK ile IŞİD neredeyse eşdeğer yapılar. Bütün bunlar Mısır halkına siyasal İslam’ın tümüyle ilgili çok önemli dersler verdi. Genel olarak şiddet ideolojilerinin bir parçası, bu nedenle IŞİD, MK ve diğer İslamcı örgütlerin aralarındaki farklar belirginsizleşti.

YARATICI KAOS KAVRAMI
IŞİD, tıpkı Taliban gibi ABD’nin onayıyla kurulmuştur, ABD’nin çıkarlarına hizmet eder. Condoleezza Rice Mısır ziyaretinde Büyük Ortadoğu Projesi’nden bahsederken “yaratıcı kaos” kavramını kullanmıştı. Yeni dengeler yaratmak, sınırları değiştirmek ve yeni bir Ortadoğu yaratmak için yaratıcı kaos kullanmak istiyorlar. Siyasi bir ağırlığı, gücü olan devletlerin ezilmesi, çok sayıda küçük parçaya ayrılmasını istiyorlar ki kolayca yönetebilsin, yönlendirebilsinler.

“BOP BUDUR”
Mesela Sudan’a bakın. Ülke önce 2’ye bölündü, şimdi 6 farklı parçaya ayrılmış durumda fiilen. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da devletler çözüldü. Üstelik 2 yıl önce Libya’daki seçimleri seküler güçler büyük bir çoğunlukla kazanmıştı. Bugün ülkede elçilik kalmadı. Libya’nın demokrasiye olmasa bile stabiliteye doğru yaptığı ilk hamleyi böylece durdurmuş oldular. Büyük Ortadoğu Projesi budur. Bugünkü Irak’a bakın. 8 yıl boyunca İran’la savaşan ülke nerede, bugün bir avuç IŞİD’ciden kaçan Irak ordusu nerede. Bütün bu ülkelerde yeni aktörler var artık sahnede. Bu aktörlerin ortak özelliği oraya ait olmamaları, IŞİD gibi dışardan gelen savaşçılar olmaları. Ama bugün masaya oturup barış sağlamak istediğinizde bu adamlarla konuşmak zorunda kalacaksınız. Bunun tek istisnası Mısır oldu. Mısır, bu zincirin kopmasını engelleyen halka oldu.

Bunlar Batı’nın ve İsrail’in arzusuyla gerçekleşti. Türkiye de ana destekçisi oldu. Günün sonunda siyasal İslam şemsiyesi altında büyük bir pislik birikti. “Siyasal İslam bölgenin vazgeçilmez ve kadim bir parçası” algısı yaratılmaya çalışılıyor ancak bunun gerçeklikle alakası yok.

***

ERDOĞAN ARTIK ETKİSİZ BİR FİGÜR

»Mursi iktidardan düştüğünden beri Erdoğan’ın açıklamaları nedeniyle Türkiye ile Mısır’ın arası açıldı. Erdoğan hakkında ne düşünüyorsunuz?
Erdoğan MK’nin Türkiye koludur diyebiliriz. Mısır ve Türkiye halklarının ilişkisi Erdoğan nedeniyle kötüleşemeyecek kadar derin, ama Mısır halkı artık Erdoğan ve çevresi hakkında son derece olumsuz düşünüyor. Bunun ana nedeni MK’ye desteği. Mısır halkı MK’nin kendilerinin düşmanı olduğunu anladı ve kendisine yardım edenlere de sıcak bakmıyor. “Milli irade”den bahseden Erdoğan, Mısır halkının iradesini tanımamakta ısrar ediyor.

30 Haziran 2013’te Mısır’da kentlerden en ufak köylere kadar 20 milyondan fazla insan sokağa çıkarak Mursi’yi istemediğini göstermişti. Erdoğan o tarihten beri Mısır halkına ciddi anlamda hakaret eden konuşmalar yapıyor.

“SİYASAL İSLAM YALANLARA DAYALIDIR”
Erdoğan’ın ekolü ile MK’nin ekolünün kökleri aynı, bu nedenle nasıl bir lider olduğunu Mısırlılar olarak çok kolay anlayabiliyoruz. Bu ortak kök siyasal İslam ve dini kendi çıkarlarına alet etme, insanların dini duygularını sömürme ekolüdür, yalanlara dayalıdır.

Erdoğan artık Ortadoğu’da önemli bir figür değil. Birkaç yıl öncesine kadar bölgede etkisinden bahsedebilirdik ama artık önemsiz ve etkisiz bir figür. Tıpkı MK gibi. MK’nin yalnızca Tunus’taki partnerleri hatalardan ders almış gözüküyor. Halkın iradesini yok sayanların günün sonunda yok olması kaçınılmazdır.

Mısır’da MK iktidara gelir gelmez “Burada 500 yıl kalmak için geldik” dediler. Demokrasi anlayışları budur. Demokrasi siyasal İslamcılara göre iktidara gelmek için kullanılan bir araçtan ibaret. Yalnızca oyları saymaktır onlar için demokrasi.

» Erdoğan da iktidara gelmeden önce demokrasiyi “yeri geldiğinde inecekleri bir tren” olarak tanımlıyordu.
(Gülüyor) Mısır’dakilerle neredeyse aynı. Erdoğan biraz daha dinamikmiş yine, tren örneğini vermiş. Mısır’da MK demokrasiyi “duvara tırmanılacak bir merdiven”e benzetiyordu. Tırmandıktan sonra başka kimse gelemesin diye tekmeleyip devirecekleri bir merdiven.

***

https://i0.wp.com/womennewsnetwork.net/wp-content/uploads/2013/02/Egypt-Women-Protest-New-Zealand-Herald-AP.jpgKADINLAR HAREKETLERİN MERKEZİNDE
Kadınların 2011’deki isyandan itibaren bütün toplumsal hareketlerde çok önemli ve belirleyici bir rolü oldu. Kadınların hareketlere liderlik etmesi İslamcılar için çok can sıkıcıydı, bunu sonlandırmak için bilinçli olarak sokaklarda kadınları taciz etmeye başladı örgütlü olarak, bazıları gözaltına alındı. 2011 Ocak’tan bugüne kadar ülkede güç dengesi değişmedi ama insanların zihinleri, bilinçleri radikal bir şekilde değişti, hâlâ da değişiyor, özellikle de kadınlar konusunda. Mısır halkı 3 yıl önceki Mısır halkı değil. Halk daha bilinçli, taleplerini dile getiriyor ve hakları için savaşmaya hazır. Gençler, kadınlar birer politikacıya dönüştü adeta.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın