Suriyelilerin entegrasyonu bir an önce başlamalı

DSCF787515.05.2015 ONUR EREM @onurerem

Hacettepe Üniversitesi’nden Doç. Dr. Murat Erdoğan, Türkiye’deki Suriyeliler üzerine araştırma yapan pek çok akademisyen gibi Türkiye’ye gelen Suriyelilerin burada kalıcı olduğunu düşünüyor. “2 yıl gibi bir eşik aşıldıktan sonra bu insanların ülkelerine dönme isteği daha da azaldı. Zaten Suriye’nin insanların yaşamak isteyeceği bir ülke haline yakın zamanda gelmesi mümkün değil” diyen Erdoğan, Türkiye’nin bir an önce Suriyelileri ülkeye entegre etmek için çalışmaya başlaması gerektiğini söylüyor.

Öncelik dil ve eğitim

Hacettepe Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nin kurucusu ve başkanı olan Erdoğan, Türkiye’deki Suriyeliler: Toplumsal Kabul ve Uyum isimli araştırmasını anlatmak üzere dün Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Yerleşkesi’nde düzenlediği söyleşide saha çalışmalarının sonuçlarına dair de bilgi verdi. Erdoğan’a göre Türkiye dünyada en fazla sığınmacının kaldığı ülke haline gelse de bu insanlara dair bir entegrasyon politikası bulunmuyor. “Özellikle gençlere ve çocuklara hemen dil eğitimi vermeye başlamamız lazım” diyor Erdoğan, “Bu ülkede kalıp eğitim alabilmelerinin, hayata katılabilmelerinin tek yolu bu. Ama siyasetçiler öngörüsüzlükleri nedeniyle bu süreci çok yanlış yönetti. Suriyelileri kayıt altına bile almadan ‘Nereye giderseniz gidin’ diyerek sınırları içine aldı. Mülteci hakkı vermediği gibi, batı ülkelerinin eğitimli Suriyelileri götürmesine de zorluk çıkarıyor. Bu nedenle Fransa’da doktora yapmış insanlar ve yaklaşık 500 akademisyenin yanı sıra mühendisler, doktorlar mülteci kamplarında zaman öldürüyor”.

İçişleri’nden entegrasyon engeli

Türkiye’nin cumhuriyet tarihi boyunca yaklaşık 2 milyon göçmen aldığını ve bunların büyük kısmının Türkler olduğunu söyleyen Erdoğan, bu rakamın yalnızca 4 yılda iki katına çıktığına dikkat çekerek “Bu insanların topluma entegrasyonu öncekilerden çok daha zor olacak. Buna rağmen Türkiye’de bürokratik karışıklık, siyasetsizlik ve kurumlar arası çatışmalar yaşanıyor. Çalışma Bakanlığı, Dünya Bankası ile birlikte Suriyelilere meslek eğitimi verip ekonomiye katmak isterken İçişleri Bakanlığı bu projeye izin vermiyor” diyor. Erdoğan’ın eleştirdiği bir diğer konu da Türkiye’nin Suriyelilerin yalnızca kamplarına günde 2 milyon dolar harcayacak kadar büyük bir yardım yaparken bunu genellikle denetimden ve şeffaflıktan uzak, belli şirketlere ve vakıflara kaynak aktaracak şekilde yapması. Suriyelilerin hakları olan sığınmacılar yerine yasal tanımı muğlak bırakılan ‘misafirler’ olarak tanımlanmasını ise daha fazla eleştiriyor.

Son araştırma olabilir

“Medya Suriyelilerin entegrasyonu meselesine dair çok ilgisiz, devlet bilgi paylaşmıyor. Bu yüzden toplumda önyargı ve huzursuzluk yaşanabiliyor” diyor Erdoğan, “Bu insanların entegrasyonu ve eğitimi için adım atmadığımız her kayıp gün, gelecekte bize kayıp bir yıl olarak geri dönecek”. Erdoğan’ın araştırması, bu alanda okuyacağımız son akademik araştırmalardan biri olabilir. Zira İçişleri Bakanlığı ve YÖK, akademisyenlerin Suriyeliler üzerine çalışma yapmasını “nereden, nasıl alınacağı belli olmayan” bir izne bağlayarak pratikte yasakladı. “Göç üzerine araştırma yapan yalnızca 3 üniversite var ve bunların karşısına da bu yasak dikildi” diyor Erdoğan, “Akademisyenler olarak bu yasağa karşı ayağa kalkmak zorundayız”.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Teoriyi pratiğe çevirmek: Kooperatifleşme

İstanbul’da farklı alanlarda çalışan kooperatifler Salı günü Boğaziçi Üniversitesi’nde biraraya geldi. BU Öğrenci Kooperatifi’nden Çiğdem “Başka bir hayatın mümkün olduğunu sayfalardan okumakla yetinmeyip bu hayatı kendimiz kurmak istiyoruz” diyor

17.05.2015 ONUR EREM @onurerem

Boğaziçi Öğrenci Kooperatifi'nden Fethi ve Çiğdem, Komşu Kafe'den Ufuk, BÜKOOP'tan Suat, 26A'dan Didem

Boğaziçi Öğrenci Kooperatifi’nden Fethi ve Çiğdem,
Komşu Kafe’den Ufuk, BÜKOOP’tan Suat, 26A’dan Didem

Aracısız ve sömürüsüz ekonomik ilişkiler yaratarak kapitalist sistem içinde alternatifler sunan kooperatifler son yıllarda yaygınlaşıyor. Tüketicilerin doğrudan üreticiden ürün almasını sağlayan tüketim kooperatifleri, insanların hizmetçi-müşteri ilişkisinden farklı bir ilişki kurmasını sağlayan kafeler ve üreticileri tüccarların baskısından kurtaran üretim kooperatifleri gibi modeller artı değer sömürüsünden uzak durmak isteyen herkes için birer alternatif oluşturuyor. Bu amaçla faaliyet gösteren Özgür Kazova, Kafe 26A, Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi (BÜKOOP), Komşu Kafe ve Boğaziçi Üniversitesi Öğrenci Kooperatifi salı günü 7. Emek Haftası programında gerçekleştirilen Kooperatifleşme oturumunda biraraya geldi ve deneyimlerini paylaştı.

ozgur-kazovaKazova direnişinin ardından tamamen şeffaf bir kooperatif için yola çıkan ve Özgür Kazova’yı kuran işçilerden Aynur “İş bölümünün de ücretin de eşit olduğu bir model kurduk. Kadın işi – erkek işi ayrımına inanmıyoruz. Temizliği de dokumayı da hep birlikte yapıyoruz. Ve büyüyoruz. Başlangıçta dört kişiydik, şimdi altı olduk” diyor. İlkin yalnızca kazak satan Özgür Kazova, kısa süre önce sanatçı dostlarının tasarımlarıyla en kaliteli kumaşlardan ürettikleri tişörtleri satışa çıkardı. “Tamamen şeffafız” diyor Aynur, “Günlük ve aylık olarak ne kadar kazandığımız, ozgur-kazova-aplikne kadar harcadığımız, her şey panolarımızda asılı”. Ancak henüz bir yıllık olan kooperatifleri istedikleri seviyede değil. “Rahatça geçinebileceğimiz kadar para kazanamıyoruz şimdilik. Hedefimiz günde 6 saat çalışmak. Ama başlangıç aşamasında fedakarlık yapmamız gerekiyor, 12 saat çalıştığımız oluyor”. Özgür Kazova, yasal olarak kooperatife dönüşmek için gerekli olan 20 bin lirayı toplayana kadar bir şirket olarak, fakat kooperatif mantığıyla işlemeye devam edecek.

Bürokratik nedenlerle şirket altında devam etmek zorunda kalan bir kooperatif de Kolektif 26A. Gönüllülerin belli saatlerde inisiyatif aldığı, doğrudan demokratik bir şekilde yönetilen 26A Kafe 6 yıldır Taksim ve Kadıköy’de faaliyetine devam ediyor. “Şu an en büyük hedeflerimizden biri ürünlerimizi doğrudan üreticiden alabilmek” diyor 26A’dan Didem. Mekanlarında sattıkları ürünler, olabildiğince endüstriyel süreçlerden 26ageçmemiş ürünler. Kolektif 26A için en önemli şey mekanlarına gelen insanlarla kurdukları ilişki. Bu nedenle daha fazla para kazanma imkanına rağmen dışardan yemek şirketlerinin “Bize yemek üretin” taleplerini reddediyorlar.

Devletin baskısının yoğun olarak hissedildiği Taksim ve Kadıköy’de, çoğunluğu örgütlü anarşistlerden oluşan 26A da bu baskılardan payını almış: Polis baskınları, gözaltılar, Kürtçe müzik çalmamaları için uyarılar, Başbakanlık’a bağlı kurumların binlerce liralık “telifsiz müzik çalma” cezası, maliyenin “sigortasız işçi çalıştırma” cezası… “Bütün bu baskılara rağmen mücadeleye devam ederek kapitalizmin çatlaklarını merkezlerde derinleştirmeye devam edeceğiz” diye anlatıyor Didem.

komşuBir diğer kooperatif kafe de Kadıköy’de açılan Komşu. Bir kısmı Göçmen Dayanışma Mutfağı’nda tanışan toplam yedi kişinin 2013’te açtığı Komşu Kafe’de sabit fiyatlar yok. “İnsanlar orada geçirdiği zaman ve yediği yemekten aldığı keyfe bakıyor, cebindeki paraya bakıyor, ne kadar isterse o kadar para bırakıyor” diyor Komşu’dan Ufuk, “Kafeye gelenlerle oturup sohbet ediyor, birlikte yemek yapıyoruz. Böylece kafe-müşteri ilişkisi yerine bir arkadaşlık ilişkisi kuruyoruz. İnsanlar kafede telefonla konuşurken ‘Evdeyim’ diyecek kadar rahat hissediyor kendilerini”. Kafe’de bir hafta boyunca yedi kişi, sekizer saatten üç vardiya halinde çalışıyor, karşılığında eşit ücret alıyor. Eğer ihtiyaçlarından fazla para kazanmışlarsa benzer projelere destek olmak için kullanıyorlar o parayı. Kafenin ismi de mahallelerinde bir yabancı gibi algılanmadan mahallenin bir parçası olma isteğinden geliyor: “Mahalleye hemen eklemlendik. Yeldeğirmeni’nde artan soylulaşmaya karşı neler yapabileceğimizi mahallelilerle birlikte tartışıyoruz”. Komşu, ürün temini için de farklı üretici kooperatifleriyle çalışıyor.

bukoopDoğrudan üreticiden ürün temini konusunda en kapsamlı çalışmayı yürüten örgüt ise bir tüketici kooperatifi olan BÜKOOP. 2010’da kurulan ve ilk başta 10-12 ürünle yola çıkıp zaman içinde 70 ürünlük bir yelpazeye ulaşan BÜKOOP’un amacı adil bir ticaret ile temiz gıda temin etmek. “Kooperatifimizin tüm çalışanları gönüllü. 191 üyemiz ve 35-40 aktif gönüllümüz var” diyor BÜKOOP üyesi Suat, “Ürünleri çok sayıda üretici kooperatifinin yanı sıra Urfa ve Susurluk’taki kadın derneklerinden temin ediyoruz. Zincir marketlerdeki organik ürünlerden çok daha ucuza satıyoruz. Örneğin biz kuru dutu15 liraya satarken başka yerlerde 90 liraya kadar çıkıyor kilosu. Üstelik ürünleri alırken üreticilerle hiçbir pazarlık yapmıyoruz. Emeklerine karşılık olarak biçtikleri fiyat neyse onu veriyoruz. Böylece ödemelerini sürekli aksatan tüccarlara mahkum kalmadan ne üreteceklerini önceden planlayabiliyorlar. Başka bir ekonomiyi böyle çabalarla kurabiliriz”. BÜKOOP olarak nakliyat maliyetini düşürmek için araç paylaşma sistemine benzeyen gönüllü nakliyat sistemi üzerine kafa yoruyorlar bu ara.

DSCF7866

Soldan sağa: Komşu Kafe’den Ufuk, BÜKOOP’tan Suat, 26A’dan Didem ve Özgür Kazova’dan Aynur

Boğaziçi Üniversitesi’nin bir kooperatifi daha var: Öğrenci kooperatifi. 2012’deki Starbucks işgalinin ardından başlayan girişimler sonucunda kurulan kooperatif, hem gıdayı hem de sosyal alanları şirketlerin işgalinden kurtarmak istiyor. “Kantinler çok pahalı, sağlıksız ürünler satılıyor ve kampüste şirketlerin kontrolünde olmayan sosyal alan neredeyse kalmadı” diyor kooperatiften Fethi, “Biz de bu duruma inisiyatif temelli ve yatay bir örgütlenme modeliyle karşı çıkmaya karar verdik. Kooperatifimiz Marksist veya anarşist değil ama iki görüşten de insanlar burada birlikte bulunuyor”. Kooperatif, kampüsteki Baraka adlı bir yapıda faaliyet gösteriyor. Bir diğer gönüllü Çiğdem ise “Kantinden çay aldığımızda nereden geldiğini, üretici ve kantin çalışanının emeğinin nasıl ödendiğini bilmiyoruz. Ama Baraka’da çay içmek istediğiniz zaman bir bardak çayın kooperatife maliyetini yazıyoruz: 15 kuruş. İsteyen daha fazlasını bırakıyor, çayını içince de bardağını yıkıyor” diyor. Şu anda düzenli olarak inisiyatif alan 10-12 kişi var. “Başka bir hayatın mümkün olduğunun teorisini okumakla yetinmek istemiyoruz. Bunu pratiğe geçirmek, sayfalardan çıkarıp bu hayatı kendimiz kurmak istiyoruz” diyor Çiğdem. Bu yüzden yalnızca kooperatif faaliyetleriyle yetinmeyip yarattıkları bu mekanda farklı alanlarda atölyeler yapıyor, diğer bölgelerdeki direnişlere destek vermek için yollar buluyorlar.

Yaklaşık iki saat süren sohbette kooperatifçiler, birbirleriyle ilişkilerini de güçlendiriyor. Özgür Kazova’nın ürünleri 26A, Komşu Kafe ve Boğaziçi’ndeki kooperatifte satışta. BÜKOOP ise 26A’nın bugüne kadar doğrudan üreticiden temin edemediği ürünlerin temini için yardımcı olmak istediğini söylüyor. Kapitalist sistemden ve sömürü ilişkilerinden bağımsız kooperatif deneyimleri dayanışmayla büyüyor. Kadıköy’de, Caferağa’da yeni tüketici kooperatifi girişimleri de var. “İstanbul’un merkeze uzak semtlerinden buraya erişmek zor ama biz başka yerlerde şube açmak istemiyoruz” diyor BÜKOOP’tan Suat, “En güzeli herkesin kendi yerelinde örgütlenmesi. Bu gibi girişimlerle her zaman dayanışma içinde oluruz”.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Askerlikten soğutmamız suç olarak tanımlanamaz

Vicdani retçi Avukat Mehmet Ali Başaran, internet sitesine soruşturma başlatılan "Askere gitmeyin" kitabı hakkında konuşurken.

Vicdani retçi Avukat Mehmet Ali Başaran, internet sitesine soruşturma başlatılan “Askere gitmeyin” kitabı hakkında konuşurken.

Vicdani Retçiler Günü kapsamında bir basın toplantısı düzenleyen Vicdani Ret Derneği üyeleri, retçilere yöneltilen halkı askerlikten soğutma soruşturmaları ve GBT uygulamasının kendilerini sindiremeyeceğini söyledi

16.05.2015 ONUR EREM @onurerem

Vicdani Ret Derneği, 15 Mayıs Dünya Vicdani Retçiler Günü kapsamında dün İstanbul’da bir basın toplantısı düzenleyerek yaşadıkları hak ihlallerini ve son dönemde artan ‘halkı askerlikten soğutma’ suçlamalarını anlattı.

Uluslararası Af Örgütü’nde düzenlenen etkinlikte UAÖ temsilcisi Ece Milli tüm dünyada vicdani ret hakkının tanınmasını ve Türkiye’de de seçimler öncesinde siyasi partilerin bu hakkı anayasaya eklemesi için bir kampanya başlattığını anlattı: “Bizim için vicdani retçilere ceza vermek düşünce mahkumu yaratmaktır. TCK’nın 318. maddesindeki halkı askerlikten soğutma suçlaması uluslararası anlaşmalarla uyumsuzdur, kaldırılmalıdır”.

Vicdani Ret Derneği (VR-DER) üyesi Ercan Aktaş ise “Biz vicdani retçiler olarak 1990’lardan itibaren halkı askerlikten soğutma suçlamalarıyla boğuşuyoruz. İnsan hakları etkinliklerindeki konuşmalara, gazetecilerin köşe yazılarına ve haberlerine soruşturma başlatıldı. Sadece bu maddeden 21 yılla yargılanarak yurtdışına kaçmak zorunda kalan gazeteciler oldu. Ama bizler halkı askerlikten soğutmaya devam ediyoruz, bu bir suç olamaz” dedi.

‘Bir Müslüman olarak rahatsızım’

Vicdani retçi Mehmet Ali Başaran da 2014 yılı başında yayınlanan Askere Gitmeyin kitabının internet sitesine Genelkurmay Başkanlığı’nın şikayeti üzerine geçen ay açılan ‘halkı askerlikten soğutma’ soruşturmasını anlattı. Kamuoyunda tepkiyi azaltmak için kitap yerine kitabın internet sitesine soruşturma açıldığını anlatan Başaran, “Bu kitabı bir sivil itaatsizlik eylemi olarak ortaya çıkardık. Ben bir Müslüman olarak iktidarın Müslümanları temsil ettiğini iddia ederek Müslümanları manipüle etmesinden rahatsızım. Eğer samimi olsalar bu soruşturma kitaba yazan 380 kişiye açılması gereken soruşturma yalnızca bana açılmazdı. Ama biz en başından itibaren bu olası sonuçları göze aldık. Sivil itaatsizliğin ‘Kırmızı Kitap’a girmesi ile birlikte bu soruşturmadan ceza alacağımı düşünüyorum. Bizi terör örgütü kapsamına bile alabilirler” dedi.

VR-DER avukatı Davut Erkan ise İnan Mayıs Aru’ya geçen ay açılan halkı askerlikten soğutma soruşturmasını hatırlattı. “Aru, hakkında tutulan ‘yoklama kaçağı’ tutanağını vicdani reddin bir hak olduğunu ve askere gitmeyeceğini yazarak imzaladı. Tutanağı internetten paylaştığında ise hakkında soruşturma başladı” diyen Erkan, kendisinin de ‘Her Türk bebek doğar’ sloganı attığı için yargılandığını söyledi.

Dernek üyesi ve eski eşbaşkanı Oğuz Sönmez, 2009 ve 2012’de yapılan yasal değişikliklerin ardından vicdani retçilerin GBT uygulaması ile yurt genelinde aramasına başlandığını, bu uygulamanın mağduriyet yarattığını söyledi: “Biz buna karşı ‘Hiç kimse zorla asker yapılamaz’ diye bir kampanya başlattık 2013’te. Yoldaki bir polis çevirmesinde, kaldığı otelde, yurtdışına çıkarken yakalanıp 24 saat içinde sizi askerlik şubesine teslim etmek zorunda, mesai saatleri dışında ise sizi serbest bırakmak zorunda. 15 gün içinde askere gitmediğiniz durumda hakkınızda dava açılıp para cezası kesilebilir. Fakat bu da AİHM veya AYM’den dönecektir”.

‘Sömürü ilişkilerini reddediyorum’

Vicdani Ret Derneği ve Uluslararası Af Örgütü üyesi Mehmet Lütfü Özdemir kendisinin de, Bursa Kitap Fuarı’nda kaldığı otelde sabah 5’te polisler tarafından uyandırıldığını anlattı. “Vicdani reddimi açıkladıktan sonra devlet denen aygıt pek çok yerde karşıma çıktı. Ama bu baskıya göğüs geriyorum. Çünkü devrimci bir anarşistim” diyen Özdemir zorunlu askerliğin de dahil olduğu tüm sömürü ilişkilerini reddettiğini söyledi.

20150516_162233

Basın toplantısının ardından vicdani retçiler Galatasaray Meydanı’na giderek toplu vicdani ret açıklamasında bulundu. Anarşist Gençlik ve Lise Anarşist Faaliyet üyelerinin de katıldığı açıklamada vicdani ret ilan edenler ve açıklamaları şöyle:

Ben Özgür Taylan Sarıçayır, 31 Mayıs 1996 yılında İstanbul’da doğdum. Hatırlamıyorum o zamanları ama bana direkt mavi giydirmişler, sen erkeksin demişler, buralarda ya erkek ya da kız doğulurmuş, bana sormamışlar başka ihtimal yokmuş. mavi bir tane de kimlik vermişler türk ve müslüman olmuşum bu ülkede öyleymiş devlet öyle istemiş bana hiç sormamışlar. Oyuncaklar verdiler büyüdükçe elime, erkekler silahlarla oynar dediler, bizim için oyundu, resmi rakamlara göre ise her yıl en az üç yüz bin çocuk gerçekten savaşıyormuş.. Bin km doğumda çocuklar oyun oynamazlarmış askerden kaçarlarmış. Onların köyleri yakılırmış sonradan öğrendim. Ben şanslıydım galiba İstanbul da doğduğum için. Ama bana da her şey çocukluktaki kadar basit olmadı. Nedenini bilmeden bir okula başlatıldım. Çünkü çocuklar okula gidermiş. Neden diye sorduğumda ise büyük insan olmak için dediler. Sonradan öğrendim ki büyük insanlar başkalarını ezmeden büyük olamazmış. 14 yıldır okula gidiyorum yeni yeni farkediyorum insanlık hapsolunmuş durumda. Sistem işine yaramayan insanları hep bir yerlere hapsetmiş. Tımarhanelere okullara cezaevlerine ve de kışlalara. Okumalıymışım iyi okullar bitirmeliymişim sonra askere gitmeliymişim. Erkekler askere gidermiş. Okula neden gittiğimi bilmiyordum askere neden gidiceğimi de bilmiyordum. Ama artık farkındayım. Okula gitmeliyim ki sistemin herhangi bir kısmında kalifiye köle olarak sisteme canımı vermeliydim. Askere de gitmeliydim çünkü bu sistemi korumak için birileri canını vermeliymiş Gerçekten can mı veriliyor yoksa can mı alınıyor? Sonradan farkettim, sistem içine alarak canını alamadıklarının yada karşısında olanların da canını alırmış. Kapitalizm ve devlet her yanımı sarmış durumda. Bunların normal olan şeylermiş gibi gösterip bize dayatmakta. Ben sistemin istediğini her yapmak istemediğimde karşımda bana yol gösteren dik kaşları buldum. Farkettim ki burada emir çok tek özgürlüğün kralını seçmekte. Bana dayatılanları istemediğimi her haykırdığımda, devlete kapitalizme her karşı çıkışımda her isyanımda sokağa çıktım. Sokakta ise onların koruyucusu miltirazmin sert tokatıyla ile karşılaştım. Jop, tazyikli su ciğerlerim dışarı çıkıncaya kadar gaz kelepçe işkence gözaltı. Ama galiba ben gene biraz şanslıydım. berkin elvan gibi 14 yaşımda başımdan gaz kapsülüyle vurulmadım ceylan önkol gibi 13 yaşımda havan topuyla vurulup bedenim paramparça olmadı, uğur kaymaz gibi 12 yaşımda 13 kurşunla minicik bedenim taranmadı. Zafer işareti yaptım diye nihat kazanhan gibi polisler kafamdan vurmadı. Roboskide yitirdiğimiz 34 canımız gibi TSK üstüme bombalar yağdırmadı. Bugüne kadar kürdistanda yüzlerce köy yakıldı 6binden fazla köy boşaltıldı. Onbinlercemiz öldürüldü. 17bin500 kişiye ne olduğu hala bilinmiyor. Dünyadaki savaşlarda şimdiye kadar adını anamadığımız milyonlarca çocuk öldürüldü. Resmi rakamlara göre 3 milyar 360 milyon insan öldürülmüş. Ve binlercemizi öldürmek için dünyada silah sanayine yılda 1 trilyon dolar yatırım yapılıyor. Sermayenin zengileşebilmesi içinse somalar Ermeneklerde torunlar inşaatta biz katlediliyoruz. Her yıl on binlerce canımızı işçi katliamlarına veriyoruz. Sisteme parayı biz kazandırıyor, sanayilerinde silahları biz yapıyoruz sitemde bizi o silahlarla zorla birbirimizi öldürttürüyor. Sistem direkt öldürmezse de çocuk yaştan beri zihinlerimize tecavüz ederek onu korumak zorundaymışız gibi baskılayıp dolaylı yoldan öldürüyor. Başta kader ortakkaya özgecan aslan olmak üzere adını hatırlayamadığımız binlerce kadın bu ataerkil sistem yüzünden katledilmekte. Gene bu durumun karşısında duranlar ise birkaç gün önce bahadır grammeşin gibi nuh köklü gibi eli sopalı bıçaklı palalı kendini sistemin koruyucusu zanneden faşistlerce katledilmekte. Tebrik edelim her tarafımız örülmüştür… Ben 1915ler Trakyalar ağrılar zilanlar dersimler 6-7 eylüller çorumlar maraşlar Sivaslar gaziler Roboskiler 17.500 ler daha hatırlayamadığımız nice katliamlar olmasın diye asla militarizmin silahını tutmıyacağımı, Zonguldaklar somalar ermenekler ve daha nice işçi kıyımları olmasın diye kapitalizmin kölelik sisteminin bir parçası olmıyacağımı, erkeklikse her ay 50 kadının ölmesi birdaha özgecan aslanlar kader ortakkayalar ferinazlar ölmesin nevin yıldırımlar olmasın diye istediğiniz gibi ataerkil ve erkek olmıycağımı, bunların hepsinin baş mimarı ve düzenleyicisi olduğunu bildiğim devletin hiçbir kademesinde kalem tutmayacığımı söylüyor, vicdani ve total reddimi açıklıyorum.

20150516_162526Ben Burak Çiçek Eli kanlı liderlerin heykellerinin ve onların omuzlarında bir arma olarak taşıdıkları sembolleri dalgalandıran bayrakların gölgesinde, ölüm ve katliam haberlerinin sakince izlendiği oturma odalarında, yapılmayan ödevlerin bir bedeli olarak dayak yediğimiz okullarda, üç kuruş için erken yaşta çalışmak zorunda kaldığımız iş yerlerinde, öğretmenlerin, müdürlerin,patronların, polislerin, babaların, annelerin, akrabaların,, heykellerin, büstlerin, otoriter bakışları altında ezilmiş bir neslin parçasıyım ben de. Bir Anarşist olarak çocukluğumuzdan itibaren kendi otoritesini, terörünü bizim gözümüzde meşru kılıp bizim de bunların bir parçası olmamız için bizi yozlaştırmak isteyen devletlerin silahlarını tutmayı, üniformalarını giymeyi, bayraklarının altında marş söylemeyi, emir komuta zincirinin bir parçası olmayı, devletlerin katliamlarla çizdiği sınırların bekçiliğini yapmayı ve tüm bunların propagandasını yaşantımda yaşatmayı, hayatımızın her yerine girmiş militarizmi özgür bir yaşama olan inancımla reddediyorum.

Ben Okan Özduman, Amed’de doğmuş orada yaşamış biri olarak devletin militarist baskısına yıllarca Kürdistan topraklarında maruz kaldım. Çocukluğumun geçtiği Amed sokaklarında F-16 sesleri duymak silah sesleri duymak oynadığın topun panzerin altında ezilmesi gibi durumlar artık sıradan hale gelmişti. Çünkü militarizm her an her dakika insan öldürmeyi bombalamayı imha ve inkar etmeyi kısacası katletmeyi sürdürüyordu. Devlet, her geçen gün birbirinden yeni silahları üretirken ve kullanırken dünyayı git gide daha da yaşanılmaz hale getiriyor ve yaşamlarımızı çalıyor. Dünyayı katleden, her geçen gün daha da yaşanılmaz hale getiren devletlere karşı, onların dünyasını tersine çevirmek için özgür bir yaşama olan inancımla reddediyorum.

Ben Aylin Sal. 20 yaşında Kürt bir kadın olarak vicdani reddimi açıklıyorum. Kadının varoluşunu, yaşamını, kimliğini yok sayan ve bunu meşrulaştıran militarizm sadece savaş demek değildir. Savaş dışında da şiddet, hiyerarşi, cinsiyet ayrımcılığı, itaat günlük yaşamın bütününde mevcuttur. Özellikle savaş süreçlerinde askerlikle erkeği hedef almış gibi görünse de bunun görünmeyen diğer bir yüzünde kadınlar vardır. Cinsiyetçi politikalardan, militarist söylemlerden beslenen algılarla kadınlar ailede, okulda, evde, sokakta, hayatın her alanında erkek egemen sistem ve onu var eden yasalar tarafından yok sayılıyor, tacize tecavüze maruz kalıyor, iktidarlar tarafından hapsediliyor. Anarşist bir kadın olarak; erkeğin orduya, kadının da erkeğe köle olduğu bu ataerkil militarist anlayışı ve bunun bir yaşam biçimi olarak dayatılmasını, özgür yaşama olan tüm inancımla reddediyorum.

Ben Zeynel Çuhadar; Devletlerin yaşamını tektipleştirmeye, hizaya sokmaya, egemenliği altına almaya, katliamlarına ortak etmeye çalıştığı bireylerden yalnızca biriyim. Nefes almaya başladığım günden bu güne, kanlı gözlerini üzerimden çekmeyen, kendine meşruiyet zemini yarattığı her an yaşamıma ve yaşam alanlarıma saldıran iktidarlara isyan eden anarşist bir bireyim. Devleti, en küçük kalıntısına dek yeryüzünden silmek, kökünü kazımak için mücadele verdiğim yaşantımda, militarizme ve onun itaat kültürüne yer yok. Ezilenlerin özgürlük mücadelesinde her zaman ezilenlerin safında yer alan devrimci anarşist, anti-militarist bir birey olarak devletlerin ordularında özne olmayı reddediyor, özgür bir yaşama olan inancımla vicdani reddimi açıklıyorum.

Ben Baran Yıldırım Devrimci Anarşist bir bireyim. Aynı zamanda sanayide çalışan bir çırak. Ben militalizmi sadece askerlikte değil aynı zamanda ustamın enseme attıgı şaplaktada gördüm. itaat etmedigimde, doğru bildigimi savundugumda sırtıma yedigim levyede. Bu güne kadar militalizmi hayatımın her alanında yaşayan ben, bunun en somutlanmış hali olan askerliği ve militalizmi reddediyorum. Silah tutan her asker elindeki silahları o topraktaki halkları devletlerin ve kapitalizmin çıkarında katletti. Ben yapılan bu katliamlara ortak olmayacağım, göz yummayacagım, silah tutmayacagım, asker olmayacagım. Vicdani reddimdir.

Dilara Yaman

Militarizm sadece kışlalarda değil, stajda, okulda, evde, sokakta yaşamımızın her alanında. Okul üniformalarından "rahat-hazır ol"lara hepimiz tektipleştirilip, geleceğin askerleri olarak yetiştiriliyoruz. Militarizm evde babanın kuralları, stajda patronun emirleri olarak çıkıyor karşımıza. Sürekli maruz kaldığımız militarizm hayatlarımızı çalıyor. Devlet Kürdistan da ve coğrafyanın dört bir yanında çıkarları uğruna kardeşlerimizi terörist ilan ediyor, bombalıyor, katlediyor. Ben Dilara YAMAN devrimci anarşist bir kürt kadını olarak; yaşamımızın her alanına sızmış militarizmi, devleti, her türlü baskı ve otorite aracını reddediyorum. Devrime ve mücadeleme olan inancimla vicdani reddimi açıklıyorum.

Sarp Can Bilgili

Doğduğumuzda hastanede 11 haneli rakamlardan oluşan etiketleri bileğimize takarak, çocukken pamuk şekerciden aldığımız boncuklu tabancayla, oyun oynayacağımız yaşta bayrak töreninde hizalandığımızda girdi hayatımıza militarizm.

Her sabah sıraya dizilerek, kışlaya gider gibi kıyafet kontrolüyle girdiğimiz okullarda, öğretmenlerin itaat arzusu, müdürün sorgulanmayan otoritesi, emir komuta zinciri, hiyerarşiyle çıktı militarizm karşımıza.

Ders kitaplarındaki resimlerden öğretmenlerin öğretmenlerin ve bizden yaşça büyüklerin tavırlarından, söylemlerinden, tanınan ayrıcalık ve güçten; önce “erk” sonra “erkek” olmayı eğitti okul. Bu sefer ataerki olarak çıktı karşımıza militarizm.

Beden eğitimi derslerinde rahat hazır ol emirleriyle, milli tarih derslerinde katlettikleri halkları övüne övüne anlatarak, coğrafya dersinde kanla sulanmış mayın tarlalarındı çaldıkları yaşamları jiletli tellerle birbirinden koparılan köyleri anlatarak eğdiler, eğittiler bizi militarizme.

Sonra öldürecek bizi militarizm kışlada kalekollarda havan toplarıyla G3 mermileriyle tank ateşi altında öldürecek militarizm annelerimiz parçalara ayrılmış bedenlerimizi eteklerine toplarken devletin katliam olduğunu gören bir genç daha intihara sürükleyecek kendini nöbet klübesinde. Kürdistanda kendi yarattığı çetelerle katletmeye çalışacak halkları. Evde, okulda, sokakta asker olmayı. Ceylan’ı Uğur’u Berkin’i Nihat’ı katletmeyi emredecek bize militarizm.

Sınırları, duvarları yaratan devletin, militarizmin bir parçası olmayı kardeşlerimi katletmeyi reddediyorum.

Ben Sarp Can Bilgili Liseli bir Devrimci Anarşist olarak vicdani reddimi açıklıyorum.

Devrim Varol

Zulüm ve katliamla kurulmuş devlet Kan ve kemikle örülmüş duvarları Ve keskin sınırları vardır Uğruna ölmemizi istedikleri sınırları “Kadın” gibi korunması gereken toprakları

Asker nedir, nasıl olmalıdır? Andımızla nasıl işkence yapılır? Bir toprak parçası için neden ölünür? Savaşları kim çıkarır? Savaşları kim çıkarır biliriz Biz kadınlar İyi biliriz savaşın kanlı yüzünü Postallar bedenlerinizi çiğnerken Benliğimizi işgal ederken askerler, biliriz.

Biz kadınlar Topla tüfekte olmayan savaşları biliriz Benliğimizi yok etmeye çalışanlara karşı bir savaş. Savaşın araçları hep değişir Coğrafyalar çağlar değişir Savaşın kanlı eli hep boğazımızdadır

Yüzyılların isyanını taşıyoruz yüreğimizde Sahip olduğumuz her şeyi çalanlara kardeşlerimizi öldürenlere. Kazanlarda yakanlara Toprağa gömüp taşlayanlara Güzelliğimizi kara bir çarşafa Yada 36 bedene hapsedenlere Ağzımızı bağlayanlara, dilimizi yasaklayanlara Postallarıyla bedenimizi çiğneyip Benliğimizi parçalayanlara inat İsyanı örgütlüyoruz!

Ellerimle geleceği dokuyorum, yaşamı yaratıyorum Ez jinim, ez jiyanim Baharın renklerini, isyanı yeşertiyorum Zılgıtlarımla, dokuduklarımla haykırıyorum Biz iktidarsızlar var oldukça İsyan dalga dalga yayılacak yeryüzüne Asıl bahar iktidarlar yok olduğunda gelecek

Ben Devrim Seyma Varol, devrimci anarşist bit kadın olarak devletsiz, iktidarsız, savaşsız bir dünya için

Vicdani reddimdir.

Varlığım tüm devletlerin yok oluşuna armağan olsun.

İlker Coşkun

Ben İlker Coşkun

Vicdani ve Total rettimdir .

Ben devletlerin ,sınırların ulusların ve katliamların olmadığı bir dünya için örgütlü mücadele eden devrimci anarşist bir birey olarak ,devletin ve militarizmin yaşamları nasıl katlettiğine yıllarca tanık oldum .

Şimdi ise bana askere gideceksin diyorlar . Yani Berkini ,Alexisisi , Somayı , 301 canı unut diyorlar .Ben ne unutacağım ne de affedeceğim ! Devletin bana dayattığı askere gitmeyecek kardeş kanı dökmeyeceğim.

Meltem Çuhadar

Ben Meltem Çuhadar.16 yaşında anarşist ve anti-militarist bir kadınım.Doğduğum andan itibaren militarizmle karşılaşıyorum.Çocukken erkek arkadaşlarımın ellerindeki oyuncak silahlarla, bayramlarda bayramlık diye giydirilen asker kıyafetleriyle tanıştım militarizmle.Şimdi de okulda her gün tek tip kıyafetlerle sıra olup 8 saat boyunca tıkıllı kalacağım sınıflara sokuluyorum.Bu sınıflarda devletin kanlı savaşlarının anlatıldığı tarih dersleriyle eğitiliyorum.Devlet bizleri bu şekilde itaat edecek askerler haline getirmeye çalışıyor. Ben ise ölmeyi, öldürmeyi, emretmeyi ve iktidarlara itaat etmeyi reddediyorum.Vicdani reddimdir.

Yakup Abbaszade

Mən Yaqub Abbaszadə

Doğumumdan etibarən militarizmle tanış olmam uzun sürmədi . Əvvəl silahlarla oynadığım oyunlarda sonra isə məktəbdə göstərdi mənə yüzünü.Sabah girdiyim sıradan , oxuduğum süni and dan və oturduğum sıralarda tanıdım mən militarizmi .Artıq əsgərə getməm lazımdı.Vatan borcuymuş.Gitmezsem olmazmış…..öldürmek mi vətən borcu! … Yoxsa qardaş qanı tökmək mi ? vicdanım əl vermir qan tökməyə , qətl bir torpaq parçası uğruna .Ne əsgərə gedəcəyəm nə qan dökeceğim..Devrimci anarxist fərd olaraq vicdanı rettimi bəyan edirem .

—Ben Melisa,

19 yaşında devrimci anarşist bir kadınım.

Asimilasyon politikalarını sürdüren T.C. devletinin Malatya’dan Maraş’a katlettiği bir Aleviyim.

Emir komuta zincirinde işleyen , ilk önce itaat etmeyi öğreten okullarda bir öğrenciyim.

Erkek egemenliğinin sürdüğü topraklarda, yaşamı gölgede bırakılan bir kadınım.

Devletin kurduğu mülkiyetlere, silahlar aracılığıyla sınırlar çizdiği yeryüzünde ülkelere sıkıştırılmış bir insanım.

Özgürüğüm için;

baskısız, otoritesiz katliamsız bir hayat için;

sınırların olmadığı bir dünya için

Militarizmi reddediyor

Vicdani reddimi açıklıyorum.

Hayatlarımız çalınmadan hayallerimiz buluşmalı.

Devletlerin korku politikaları dâhilinde tutsak edilerek yaşamı çalınan yoldaşım Umut Fırat Süvarioğulları ile dayanışma içerisinde vicdani/total reddimi açıklıyorum.

Ben Hüseyin Civan. Devletler, onlara biat etmeyen, baskıya-zulme-şiddete karşı direnen, mücadele eden herkesi, bugüne kadar gözaltında kaybetti, katletti, duvarlar ardına hapsederek yıldırmak istedi. İktidarlar, kendi çıkarları uğruna çıkardığı her savaşta halkları yerinden yurdundan etti; ezilenleri katletti.

Ben, devrimci anarşist bir birey olarak, iktidarların kendi çıkarları uğruna çıkardıkları her savaşta, ezilenlerin katledilmesini reddediyorum. İrademin gasp edilerek, inanmadığım bir iktidarın boyunduruğuna hapsedilmesini; orduların nice sayısız kardeşimin yaşamını gasp etmesini reddediyorum.

Anarşist yoldaş Durruti’nin İberya’da anarşist devrim mücadelesini verirken kral ordusunda savaşmayı reddederken söylediği “kral ve faşist rejim, kendi ordusunda beni yok saysın!” sözleri gibi, ben de diyorum ki “TC ordusu beni ordusunda yok saysın!”

Dünyanın birçok yerinde, 1936 Devrimi’nde İberya’da, 1920lerde Mahnovist Ukrayna’da, Filistin’de, Chiapas’ta Kürdistan’da, özgürlük mücadelesi verenler iktidarlar tarafından katledilirken, iktidarlar tarafından katledilen tüm ezilenler için vicdani ve total reddimi açıklıyorum.

Ben ilyas seyrek.

Üzerinde yaşadığımız topraklarda özellikle son yüzyılda T.C devletinin Türkleştirme politikaları ile Kürtlere, Alevilere ve Ermenilere asimilasyon, soykırım ve katliam politikaları uygulandı. Devletler çıkar çatışmalarında ve egemenlik mücadelelerindeyken milyonlarca insanı ölmeye ve öldürmeye zorladı. Parası olanlar ölmekten ve öldürülmekten muaf tutulurken yaşamını yitirenler ise hep fakirler oldu. Ayrıca militarizm savaşların olmadığı zamanlarda da kışlalarda intihar adında kendini gösterdi. Devletlerin üzerine kurulduğu ataerki ve militarizm ise günümüz dünyasında, okulda, sokakta, TV ve tüm medya araçlarında kendine geniş yer buldu. Ben iste tüm bu katliam ve politikalardan dolayı, yaşamın her anına sızmakta olan militarizmi ve devleti devrimci anarşist bir birey olarak özgür yaşama duyduğum tüm inançla reddiyor, vicdani reddimi açıklıyorum.

Emre Yılmazoğlu

Ben Emre Yılmazoğlu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne göre 70 küsur milyon tane 11 haneli sayıdan biriyim. Oysa ben o sayıdan çok daha fazlasıyım, devlet bilmez. Örneğin; devlet bilmez benim en sevdiğim rengi, çiçeği, içimden en sık söylediğim şiiri, yıldızlara baktığım akşamlar neler düşündüğümü… Devlet birçok şeyi bildiğini sanır ama aslında bu konuda çok yanılır. Devlet herkesin Talim ve Terbiye Kurulu onaylı kitaplarla yetinebileceğini, daha fazla prim kazanmak ve daha “yüksek” bir pozisyona sahip olmak uğruna bir azınlığın mal varlığını arttırmayı normal karşılayacağını, mutsuzluk kaynağı olarak telefonun internet paketinin bitmesi, beş yıldır arabayı yenileyememek, şu mahalleden kurtulup eli-yüzü düzgün bir sitede kiraya çıkamamak, bankada kredi notunu yükseltememek ya da bunlara benzeyen “sorun”lar tanımlayacağını düşünür. Sıkıştırılmış ve standartlaştırılmış koşullarda insan olmak işte bu kadar kolaydır. Çünkü yaşadığın sürece daha fazla şeye sahip olmalısındır. Sahip olduklarını korumak için de öldürmeyi öğrenmen…

Sistem bize her yerde ölümü gösterirken bunu normalleştirir ve der ki “Şehit olarak ölmek öylesine ölmekten daha iyidir.” Ama ben Şehit Emre Yılmazoğlu adlı bir vapur olmak istemiyorum. Bununla birlikte öldürmeyi öğrenmek de istemiyorum. Birileri bana bir şey öğretmek istiyorsa salça ve turşu yapmayı, mızıka çalmayı, kazak örmeyi öğretsin. Hepi topu bir yaşamım var ve ben katil olmak istemiyorum.

Ben Emre Yılmazoğlu. Şu ya da bu düşünceyle bir canlıyı öldürmeyi reddediyorum ve bunu tüm canlı kardeşlerime ilan ediyorum.

Raser Işıkalan

ez Raser Işıkalan ez anarşisteki ji erdnigariya kürdistané me. 16 salime. Ez hevalen xwe ku bi deste hézén

dewleté hatin kuştın tû caran ji birnakım. ez mirovén ku di komkûjiya roboskiyéda hatin qetilkirin jibirnakım.

jibo berjimendiya dewleté û karderan, mirov kuştıné û bıçekbuné bırıkava reddıkım.

Ben Raser Işıkalan Kürdistan coğrafyasında yaşayan bir anarşistim. Yaşım 16. Ben kürdistanda devletin kolluk kuvvetlerinin öldürdüğü yaşıtlarımı asla unutmayacağım. roboski katliamında ölen insanları unutmayacağım. Devletlerin ve patronların çıkarları uğruna insan öldürmeyi ve silahlanmayı İNADINA REDDEDİYORUM.

Cem İleri

slav jı wera ; ez Cem İLERİ ez anarşîstekî ji erdnîgarîya Kurdistané me û bawer dıkım hemu dewlet kujarın , dewleta kujar û artêşa wi ya kujar di erdnîgarîya ku ez têda dıjim xwîşk û bırayên mın qetılkır. Ez, komkujiya

Roboskî’yê, komkujiya Dersîmê , komkujiya Zeylanê, komkujiya Helepçê, u bi hezaran komkujiyen ku min nejmartiye ji bir nakim.

hemu dewlet bi zore bırayênme dışinın leşkerîyê , fermanan dıdın u dıbén huné iteat bikin. dıbén wxişk u bırayén xwa bıkujın. cihanéda çıqas mirovén hésir hebın sîtemé ser wan bıkın , jıbona çenge erd qetılkırıné dıde nişan , ez hevi dikim ku dewleté kujar tevé artêşa xwaye kujar tınebın, mirov bi hevra şer nekın, hevdu qetılnekın, cihan cihek xweştir be. jı bo wi yekiji terre tûrre dewleté derxıstiye ya leşkeriya pêwisti u tevé tıştén weqevî red dıkım …awe ji tinım ser zıman ku, wijdana mın jı dilfirehe…

merhaba ; ben cem İLERİ kürdistan coğrafyasında yaşayan bir anarşist olarak tüm devletlerin katil olduklarına inanan bir bireyim , benim yaşadığım coğrafyada katil devletin katil orduları kardeşlerimi katletti ; roboski katliamından tut dersim katliamına , zeylan katliamından tut halepçe katliamına kadar daha ismini sayamadığım kadar çok , bir sürü katliam bunların hiç birini asla unutmayacağım …

devletler kardeşlerimizi zorla askere gönderir , emirler verip itaat etmelerini söyler kendi kardeşlerini öldürmeyi yani birlikte yaşadığımız bu dünyadaki mazlum insanlara zulüm etmeyi , bir avuç toprak ve kendi çıkarı için katletmeyi öğretir ;ben ise bu dünyanın katil devlet ve devletin katil ordularıyla değil , insanların birbirleriyle savaşmadan , birbirlerini katletmeden daha güzel olacağına inanıyorum ve bunun için devletlerin yapmış olduğu saçma sapan z(s)orunlu askerlik ve benzeri tüm kurumları red ediyor …. vicdanımın rahat olduğunu dile getiriyorum ….

Enise Dilek Aktaş

Ben Enise Dilek Aktaş. Doğadaki tüm canlılara saldıran militarist sistemi reddediyorum. Bir birey ve kadın olarak benliğimi yok etmeye çalışan,bu sistemin bir parçası olmayı reddediyorum. İnsanları türlü sebeplerle sistemin dişlisi haline getirilmesini reddediyorum. Doğal canlı genetiği ile oynanmasını reddediyorum.

Özellikle İnsan genetiği ile oynanarak vicdan ve adalet duygularının yok edilmesini reddediyorum. 40 yıldır süren bu kirli savaşın, Kürdistan’da sürdürülen katliamları ,imha politikasını,militarist sistemin devamını sağlayan tüm araçlarını reddediyorum.

Bir kadın ve anne olarak toplumsal cinsiyet kavramı üzerinden yaratılmaya çalışılan kadın rolünü reddediyorum. Dünyadaki tüm canlılar ve insan türünün doğal yaşama gereçleri ile donatılmasını istiyorum.

Çocukların dünyayı eğlenceli bir yer olarak görmesini istiyorum. İnsanların,hayvanların ve doğanın öldürülmediği bir dünya istiyorum.

Annelerin ağlamadığı, ailelerin parçalanmadığı etnik kökeninden dolayı kimsenin öldürülmediği bir dünya istiyorum.

Halkı askerlikten ve sistemin tüm araçlarından soğutmak için Vicdani Reddimi açıklıyorum.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tayyip Erdoğan’ın muhtarlar toplantısına gitmeyen muhtar

Yeşilköy Muhtarı Bülent Yurtsever, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhtarlar toplantısında muhtarların derdini dinlemeyip kendi dertlerini anlatmasına tepki olarak her salı ofisinde halkla buluşuyor, “Erdoğan çağırsa da gitmem” diyor

10.04.2015 ONUR EREM @onureremportre1

Bülent Yurtsever, İstanbul’un Bakırköy ilçesindeki Yeşilköy mahallesinin 16 yıllık muhtarı. Onu diğer muhtarlardan ayıran şey ise her salı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhtarlar toplantısına alternatif toplantılar düzenlemesi.

“Cumhurbaşkanı’nın muhtarlar toplantısı yapacağını ilk duyduğumda çok sevinmiştim” diyor Yurtsever, “Sonunda Türkiye’nin dört bir yanındaki muhtarları çağırıp sorunlarını dinleyecek, çözüm yolları arayacak diye. Fakat ilk toplantıdan sonra gördüm ki bizim dertlerimizi dinlemek yerine kendi dertlerini anlatıyor, muhalefet ne demiş, gazeteciler ne yazmış ondan bahsediyor.”

Muhtar Yurtsever muhtarların bugün pek çok sıkıntısı olduğunu, yetkilerinin kısıtlanırken “devletin resmi posta kutusu”na dönüştürüldüğünü, 2006’dan beri yapılan bu değişikliklerin Erdoğan’ın başbakanlık döneminde gerçekleştiğini fakat muhtarların şikayetlerini dinleyen olmadığını söylüyor: “Muhtarların bu kadar sorunu varken Cumhurbaşkanı Erdoğan muhtarlara Türkiye’nin kredi notundan bahsediyor, başkanlık sisteminin Türkiye için gerekli olduğunu söyleyip bunu mahallelerine anlatmasını istiyor. Algı yönetimiyle halka ‘Muhtarlar da beni destekliyor, konuşmalarımı ayakta alkışlıyor’ mesajı vermek istiyor”.

Erdoğan’ın Mart ayında düzenlediği ikinci muhtarlar toplantısıyla birlikte alternatif bir toplantı düzenlemeye karar veren Yurtsever çay ve simitle başlayan toplantıların her hafta büyüyerek Yeşilköy halkının evinden yemekler getirdiği geniş katılımlı birer mahalle etkinliğine dönüştüğünü anlatıyor: “Toplantımıza her görüşten insan geliyor, güzel bir atmosfer oluşuyor. Mahalle için bir kaynaşma da oldu. Yeşilköy’ün, Bakırköy’ün, İstanbul’un ve Türkiye’nin sorunlarından ekonomiden, pek çok konudan sohbet ediyoruz. Çok değerli büyüklerimiz de geliyor, hepimiz sohbetlerde yeni şeyler öğreniyoruz”. Sloganları ise “Sadece simitle de mutlu olabilirsiniz”. “Ülkenin yarıya yakını açlık sınırında yaşarken muhtarlar gezdiği sarayı ve kristal bardaklarda içtiği meyve suyunu mu anlatacak? Biraz insaf be” diyor Bülent Yurtsever.

Kendisine Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan bir davet gelip gelmediğini sorduğumda “Hayır” diye yanıtlıyor, “Binlerce muhtar arasından sıra gelmesi zor. Türkiye Muhtarlar Konfederasyonu Genel Başkanı Hüseyin Akdeniz ve Türkiye Muhtarlar Federasyonu Genel Başkanı Ramazan Özünal’ın yalnızca AKP’ye yakın olan muhtarların çağrıldığı açıklamalarını okumuştum gazetelerde. Bu nedenle sıranın bana geleceğini düşünmüyorum. Ama zaten çağırsalar da gitmem. Benim dertlerimi dinlemeyecekse, yalnızca kendisi propaganda konuşması gibi konuşmalar yapacaksa gitmeme gerek yok”. Yurtsever, diğer muhtarlardan duyduğu kadarıyla Erdoğan’ın kimsenin derdini dinlemediğini, en fazla muhtarlarla fotoğraf çektirdiğini söylüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan muhtarlar toplantısını Çarşamba gününe çekse de Yurtsever toplantı gününü değiştirmeyeceğini söylüyor. Yeşilköy Muhtarı Bülent Yurtsever’in alternatif toplantısına katılmak istiyorsanız, bir salı günü siz de Yeşilköy Muhtarlığı’na uğrayabilirsiniz.

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Türkiye kökenli vekillere resmi soykırım baskısı

Almanya’da Yeşiller milletvekili Ekin Deligöz, Türkiye Büyükelçiliği’nin Ermeni soykırımının tanınmaması için meclisteki Türkiye kökenli vekillere baskı uygulamaya çalıştığını anlattı

DSC_413520.04.2015 ONUR EREM @onurerem

Ekin Deligöz Almanya’nın federal meclisi Bundestag’daki 11 Türkiye kökenli vekilden biri. 1971’de Tokat’ta doğan, 1979’da ailesiyle birlikte Almanya’ya göç eden Deligöz, gençliğinden itibaren üyesi olduğu Yeşiller Partisi’ni (Bündnis 90/Die Grünen) 1998’den beri, 5 dönemdir mecliste temsil ediyor.

Tecrübeli siyasetçi, geçen hafta taz gazetesinin Ermenistan ve Türkiye’den davet ettiği 15 gazeteciyle bir araya geldi. Deligöz toplantıda Türkiye hükümetinin Almanya’daki siyasetçilere baskısından göçmenlerin entegrasyon sorununa, Ermeni soykırımından Alman eğitim sistemine kadar pek çok konuda açıklamalarda bulundu.

Mektupların dili değişti

“Türkiye hükümeti, Almanya’daki büyükelçilik aracılığıyla Türkiye kökenli vekillere Ermeni soykırımına karşı durmalarını söyleyen raporlar, dosyalar yolluyor. Mecliste bu konuyla ilgili dört yıl önceki oturum sırasında yolladıkları raporda sert ifadelerle ‘Soykırım tasarısına destek verirseniz sonuçları kötü olur, artık sizinle ilişkilerimiz kötü olur’, ‘Ermenilerin başına bir şey gelmedi, geldiyse de Kürtler yaptı’ ifadelerini kullanmışlardı” diyen Deligöz, bu yıl ise ellerine daha yumuşak bir tonda, bu konunun tartışılması gerektiğini söyleyen bir açıklama ulaştığını belirtti.

DSC_4138Yüzleşmede eğitimin önemi

Almanya’nın Yahudi soykırımı ile yüzleşmesinin ilkokul müfredatında başladığını anlatan Deligöz, “Burada ilkokula giden çocuğunuzun bir gün eve gelip ‘Baba, senin baban soykırım döneminde ne yapmış’ diye sorduğunu duyarsınız. Ataları soykırıma katkı verenler bunu çocuklarına itiraf eder. Soykırımdan kurtulan Yahudiler sınıflara gelip yaşadıklarını anlatır. Yaşlanan tanıkların tüm kişisel hikayeleri kameralar karşısında kaydedilir, ölseler bile hikayeleri ölmez” derken, aradan geçen yüz yılda tanıkların neredeyse tamamının ölmesi nedeniyle Türkiye’nin böyle bir yüzleşme fırsatını kaçırdığını söyledi. Yalnızca Türkiye hükümetinin değil, Türk halkının bir kısmının da bu konuda çok keskin olduğunu anlatan Deligöz, Ermenistan’daki Soykırım Anıtı’nı ziyaret ettiği fotoğrafları internete yüklediğinde pek çok küfür ve tehdit aldığını aktardı: “Fakat tam tersi tepkiler de aldım, ‘İyi ki gittiniz ve o fotoğrafı yüklediniz. Bu sayede biz bu konuda daha rahat konuşacağız’ dedi”.

Entegrasyonu sorununun başlangıcı

Almanya’daki Türklerin entegrasyon sorununa da değinen Deligöz, başlangıçta entegrasyonu istemeyenin Almanya olduğunu söyledi: “Göçmenleri farklı okullarda okutup haftada yalnızca iki saat Almanca öğretiyorlardı. Almanya için göçmenler çalışma yaşamları bitince ülkesine dönmesi gereken insanlardı. Bugün geldiğimiz noktada Almanya’nın başlangıçtaki bu tutumunun da etkisi var”. Toplumun bir parçası olmanın eğitimle başladığını söyleyen Deligöz, pek çok göçmenin iyi bir eğitim alamadığı için Türkçeyi de Almancayı da yetersiz bir şekilde konuştuğuna ve duygularını iki dilde de ifade etmekte zorlandığına dikkat çekti. Almanya’nın başlangıçta herhangi bir hak ihlaline ses çıkarmayacak vasıfsız işçiler istediğini fakat bugün de azalan işgücü nedeniyle vasıflı işçilere ihtiyaç duyduğunu anlatan Deligöz, vasıflı işçilerin haklarına daha fazla sahip çıktığını belirtti.

Toplumun tarihi

Bir toplumun tam anlamıyla parçası olmanın yalnızca bugününü ve geleceğini paylaşmakla değil, aynı zamanda geçmişini de sahiplenmekle mümkün olacağını anlatan Deligöz, bunu ilk olarak kendisini Alman toplumunun bir parçası olarak Yahudi soykırımından sorumlu tutup tutmadığını sorguladığında fark ettiğini anlattı ve “Benim burada doğup büyüyen çocuklarımın hisleri benimkinden farklı” dedi.

‘Çözüm fırsat yaratır’

Ülkeler arasındaki ilişkilerde gençlerin çok önemli olduğuna dikkat çeken Ekin Deligöz, Almanya’nın tarih boyunca çatıştığı Fransa ve Polonya gibi ülkelerle ilişkilerini geliştirmesinde iki toplumun gençliğinin farklı araçlarla sürekli temas halinde olmasının büyük rolü olduğunu anlatırken, bunun Ermenistan-Türkiye ilişkilerini de geliştirebilecek bir araç olduğunu söyledi: “Sorunlar çözüldüğü takdirde gelecekte Ermenistan Türkiye için Kafkasya’da önemli bir partner olabilir”.

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın