ARASCAN DÖNMEZ’DEN BİR ENSEST HİKAYESİ: ‘Bizim artık rahatsız olmaya ihtiyacımız var’

2 NİSAN 2012

“Ağustos’ta Karla Dans’ son zamanlarda izlediğim en sert oyunlardan biriydi. Oyuncu ve performans sanatçısı Arascan Dönmez’in kendi yaşadıklarından yola çıkarak yarattığı ve ensest yaşamış bir genci konu eden performans o kadar etkileyici ki ensestin yıkıcılığını hiç unutamayacağım bir şekilde yüzüme vurdu. Performansın ardından Arascan ile yaşadıkları, anlatmak istedikleri ve projeleri hakkında konuştum:

“Babam kadınlara çok düşkündü, ayrıca aramızda sevgisizlik ve iletişimsizlik vardı. Bu yüzden çocukken ‘Babamın beni sevmesi için kadın mı olmam lazım’ diye düşünüyordum”

» Bu performansı hazırlama fikri ne zaman oluştu?

5 yıl önce ben 18 yaşımdayken bu performans fikri oluştu. Kötü dokunulmanın üzerimde yarattığı tahribatın ardından bu konuda bir sürü araştırma ve okuma yaptım. Bunun sadece benim değil, toplumun da büyük bir sorunu olduğunu anladım. Sonuçta her 4 kız çocuğundan 1’i, her 6 erkek çocuğundan biri ensest mağduru. Psikoloji ve ensest kavramı üzerine okumalar yaptım. Amacım bir farkındalık yaratmak, belki biraz önleyici olmaktı. Alexander Sokurov’un Baba ve Oğul filmi ile Anne ve Oğul filmini izledikten sonra “Ben de kendi hikâyemi bir performans olarak anlatayım” dedim.

» Nasıl bir sürecin sonunda hazırladın Ağustos’ta Karla Dans’ı?

Karakterin sahnede istediğim gibi olması için kilo vermem gerekiyordu. Oyunu ilk düşündüğümde 100 kiloydum. Oyun için 30 kilo verdim, ardından kas geliştirdim. Psikolojik olarak da zorlu bir süreçti, performansta canlandıracağım karakteri çalışırken o karakterin özelliklerini günlük hayatta da taşımaya başladım. Oyun beni hem fiziksel olarak, hem de psikolojik olarak değiştirdi.

»Henüz ‘Ağustos’ta Karla Dans’ı izlememiş insanlara ne söylemek istersin?

Günümüz sanatı toplumsal gerçekliğin şekliyle hiç ilgilenmiyor. Meselesi olan işler çok fazla yapılmıyor. Ama Türk halkı artık uyutulmayı hak etmiyor. İzleyicilere uyku hapı niteliğinde eserler sunmamalı. Seyirci uyumaya, geyik yapıp gülmeye gelmemeli bütün oyunlara. Çünkü yeterince güldük, pop-corn yedik. Artık rahatsız olmaya ihtiyacımız var. Bu oyun da rahatsız eden bir oyun.

‘TÜRKİYE’DE HERKES DİKEN ÜSTÜNDE’

» Performanstan sonraki konuşmanda da ‘Ağustos’ta Karla Dans’ı muhafazakârlaşan bir Türkiye’de hazırladığına dikkat çekmiştin. Böyle bir atmosferde bu kadar sert bir performans hazırlamaktan çekindiğin oldu mu?

İlginç bir ülkede yaşıyoruz. Neyin kimi nerede, ne zaman rahatsız edeceğini bilemiyoruz. Bir tarafta başlamamış bir oyundan dolayı mekânlar mühürlenirken diğer tarafta aşırı derecede seks ve kendine zarar vermenin türlü yollarının gösterildiği bir oyun kapalı gişe oynuyor. Bir oyunda Sağlık Bakanlığı görevlileri bir sahnede sigara içildiği için ceza yazarken başka bir oyunda bir eroinmanın hayatı rahatça anlatılıyor.

Türkiye’de herkes sürekli diken üstünde. Kadıköy’de bir bankta otururken okuduğumuz gazeteyi bile gözetleyen kameralarla sürekli olarak izleniyoruz. Ama ben sanatımı toplum için üretiyorum. Performans esnasında çıkanlar oluyor, ama onlar benim için bir altın. Her seferinde daha çok kişi performansın yarısında çıksın diye oynuyorum ben. Çünkü yaptığım şey bir tiyatro oyunu değil. Beğendirmek kaygım yok. Performans olan bir şeyi “bu böyle” diye insanlara göstermektir. Ama bir tiyatro oyunu hazırlanırken “seyirci ne der” kaygısı çok fazla olur. Bu yüzden oyunu hazırlarken bir çekincem olmadı. İçimden geldiği gibi, seyircinin ne düşündüğünden bağımsız olarak sahneliyorum ‘Ağustos’ta Karla Dans’ı.

» Ekşisözlük’ta performansını homofobik ve oryantalist bulanlar olmuş ve yazdıklarına göre eleştirilerden sonra oyunun metnini değiştirmişsin. Onlara ne söylemek istersin?

Ben oyun metninde bir değişiklik yapmadım, o arkadaşlara da oyuna gelip bir kere daha izlemelerini söylemek istiyorum. Türkiye’deki izleyici kitlesi Broadway’deki gibi değil. Arkadaşların rahatsız olduğu şey, karakterin yaşadığı ensesti cinsel tercihine bağlamaması. Eğer bu olsaydı basit kalırdı. Karakter “bu benim seçimim” diyor. Sonra “Seçimim değil, yönelimim. Yok, hayır tercihim. İşte ne diyorlarsa” diyor. Ben bu üç kavramın farkını biliyorum, ama halk oyunu izleyen eşcinsel kitle kadar bilinçli değil bu kavramlar hakkında. Dahası oyuna gelen izleyicilerin çoğunu aileler oluşturuyordu. Translar, eşcinseller de geldi ama en çok 40 yaş üstü insanlar ve çocuklu aileler geldi. Çocuk babasının kıyafetleriyle, dinlediği müzikle dalga geçtiği için doğu yericilik olduğu söyleniyor ama onun karşısında bir batı yericilik yok. Ensest her kesimin bir sorunu. Batılı bir görünüme sahip olan, lüks semtlerde oturan, saygın işlere sahip olan insanların da ensest yaptığı biliniyor. ‘Ağustos’ta Karla Dans’taki baba da orada anlattığım gibi bir baba olduğu için bu performans böyle. Performanstaki karakter de babasının kıyafetlerini kötülerken hepsini yere atıyor, ama sonra da onları kendisi giyiyor. Bu eleştiriyi yapan arkadaşlar o sahneyi kaçırmışlar galiba.

» Performansı İstanbul dışında Mersin Üniversitesi’nde de sergiledin, oradaki performans nasıl geçti?

Final sahnesinde sahnede işenen, içinde bolca cinsellik olan +18 bir oyunu başka şehirlerde oynamak kolay değil. Türkiye’nin dört yanından insanlar geldi izlemek için. Aralarında ensest mağdurları da vardı, kendini muhafazakâr olarak tanımlayan insanlar da. Oyunun sonunda salon sessiz ve şaşkındı. İstanbul’un aksine orada sahne aralarında alkış aldım ama oyun sonunda herkes sessizdi. Bir genç ayağa kalkıp “biz bugün insan etinin değil ruhunun ne kadar önemli olduğunu gördük, bu performansı izledikten sonra farklı insanlarız artık” dedi dura dura konuşarak. Kurduğumuz göz temasından o kadar etkilendim ki bana verilen plaket elimden düştü ve kırıldı. Başıma bir şey gelmeden döndüğüm için mutluyum. Diğer şehirlere de gitmek istiyorum. Diyarbakır Dicle Üniversitesi, Mardin Devlet Üniversitesi ve Gaziantep’e gitmek istiyorum ama henüz kesinleşen bir şey yok.

‘TÜRKİYE’DE SOSYAL KİMLİK SORUNU VAR’

»Ailenin performansa tepkisi nasıl oldu?

Eskiden çile çekmeye çilehanelere gidilirmiş, benim çilehanem de ailem. Babamın sorumsuzluğu ve benim yanımda olamaması, annemin hiçbir zaman anneliğe hazır olamayışı… Yine de ben kendi ailemle çok barışığım, bu konuda çok şanslı bir gencim. Ama çok yoruldum, hayatım sürekli aileme bir şeyler anlatmakla geçti. Hep en son takdir eden oldular.  Ailemden oyunu izlemeyen kalmadı, babam dâhil. Sonuçta ortadaki şey bir sanat eseri, o gözle bakabiliyorlar. Ama yine de önceden hazırlamam gerekti ailemi. Evet, ‘Ağustos’ta Karla Dans’ta babamla hesaplaştım. Ancak bir intikam oyunu değil bu. İntikam zaten bir kere alınır, babam da oyunun intikamla alakası olmadığını anladığı için bana kötü bir tepki vermedi.

Türkiye’de kimse kendi varlığına ilişkin subjektif duyguları ve izlenimleri yansıtamıyor. Bu yüzden kolektif kimlik de beklenen düzeyde olamıyor. Birçok kişi “acaba beni bu oyunda görürlerse ne düşünürler” diyerek oyuna bile gelemiyor.

» Başka projelerin var mı?

İkinci bir oyun geliyor: Hadi Gel Domatesli Pilav Yapalım. Yaklaşık 2 ay içinde hazırlayacağız oyunu. İlk kez yönetmen koltuğuna oturacağım bir iş aynı zamanda. İki erkek arasında geçen ve insanların konumlandırmakta zorlanacağı türden bir ilişkiyi anlatacak. Bütün oyun mutfakta domatesli pilav yaparken geçecek. 4 tane de kadın var oyunda. Bol şarkılı bir oyun olacak. Daha fazla anlatmayayım, sürpriz olsun. Pilavı da artık oyun bitince seyircilere ikram ederiz!

Bir de “Dün Gece Ben Kimdim Doktor” adlı bir oyun projem var. Onda da borderline kişilik bozukluğuna sahip bir gencin psikiyatrı ile yaptığı bir saatlik görüşmeyi anlatacak. Nedim Saban Tiyatrosu bu oyunu aldığı için o oyunda sadece oynayacağım, yönetmenlik ve diğer işlere karışmayacağım.

Ayrıca Seks-siz diye bir projem var. Orada da aseksüel bir gencin dünyadaki bütün felaketlerin cinsellikten kaynaklandığını düşünmesi anlatılacak. Onu da seneye sahnelemeyi hedefliyorum.

SIRADA ABD VE ALMANYA VAR

Oyun 19 Mayıs’ta ABD’deki Türk Günü Yürüyüşleri’nde de gösterilecek. Ardından da Almanya’da Berlin gösterimi olacak. Arkamda herkesin sandığı gibi biri yok. Mersin’de, ABD’de Berlin’de kendiliğinden gelişti. İstanbul’da izleyenler sayesinde Mersin, Mersin’de izleyenler sayesinde Almanya ayarlandı. Gerçekten iyi bir iş yaparsanız maymun bile olsanız bir şekilde yürüyorsunuz bu işlerde. Seyahatten önce son oyunum 22 Nisan’da olacak. Bu tarihe kadar 3 kere daha oynayacağım. ABD’den döndüğümde de devam edecek ‘Ağustos’ta Karla Dans’. Sahnelemeye enerjim olduğu sürece, yıllarca sahnelemek istiyorum.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Time Dergisini Umursamak Ahmakça!

21 KASIM 2011

Taksim’de buluştuğumuz Robert Fisk uzun bir toplantıdan çıkmış olmasına rağmen oldukça enerjikti

Dünyanın en çok ödül alan gazetecilerinden, Britanyalı Independent’ın ortadoğu temsilcisi Robert Fisk, son kitabı Büyük Medeniyet Savaşı – Ortadoğu’nun Fethi’nin tanıtımı için İstanbul’daydı. 30 yıldan daha uzun bir süredir Beyrut’ta bulunan ve bölgeyi çok yakından takip eden Ortadoğu uzmanı Robert Fisk’i bu vesileyle İstanbul’da yakaladık ve sorduk:

>> Şu anda Suriye’de bir iç karışıklık var ve bu azalacağa benzemiyor. Sizce önümüzdeki süreç bize ne getirecek?

Suriye’deki olaylar dışarıda çok farklı yansıtılıyor. Katar, Suriye ve Türkiye’de bulunduğumda gördüm ki, 3 ülkede de insanlar olaylar hakkında bambaşka şeyler düşünüyor.
Esad’ın yakın zamanda ayrılacağını düşünmüyorum. Oysa Suriye dışındaki insanlar Esad’ın uçurumun kenarında olduğunu, her an ayrılmak zorunda kalabileceğini düşünüyor. Bence Esad’ın önündeki zaman daralıyor. Ama bunun ötesi değil.
Bir yerde değilseniz, orada olan bitenle ilgili fikirleriniz çok rahat bir şekilde bozulabiliyor. Baas Partisi, bir güvenlik aygıtı olarak askerler ve Esad güçsüz değil. Bu olaylar karşısında görevi bırakıp kaçmazlar.
Esad karşıtları kendi içinde tutarsız. Bir yandan “Suriye patlamak üzere” diyorlar, öbür yandan da “Ama bu 6 ay alabilir” diyorlar.
Bence Suriye çökerse, onu çökertecek şey ekonomik nedenler olacak. Suriye, güçlü bir ekonomisi olmadan iç çatışma ortamında uyguladığı baskıyı uzun süre devam ettiremez.

>> Türkiye’nin Suriye’deki hamlelerini ve rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye’deki olayları kontrol eden güç Türkiye değil, Katar’dır. Türkler kendi rollerinin çok büyük olduğunu düşünüyorlar, ama öyle değil. Arap Birliği’ni yönetmekte olan Katar’ın Suriye’ye karşı aldırdığı kararlardır esas etkili olan.
Suriye için Türkiye ile olan ilişkisi çok önemliydi. Buraya vizesiz gelebilmeleri, ortak pazara sahip olmaları. Hatta Suriye’deki tanıdıklarıma soruyorum, “dostunuz olan Türkiye gibi ülkeleri nasıl düşmanınız yapmayı başardınız” diye. Aslında bunun nedeni, Arap Uyanışı ile birlikte bölgedeki gelişmelerin bir değişim talebi doğurması. Esad da bunun farkında, “değişim gelecek” diyor. Burada esas soru, neden daha hızlı bir şekilde değişemiyor olduğu. Seçim ve reform sözlerini duyuyoruz, ancak bir şey göremiyoruz.

ORDU GİRERSE İŞLER DEĞİŞİR

Türkiye’nin şu an Suriye’de çok bir rolü yok, olayları kontrol etmiyor, ancak Türkiye ordusu Suriye sınırını geçerse o zaman işler değişir. Hele ki Özgür Suriye Ordusu’nu da beraberlerinde getirirlerse işler değişir.

>> Sizce bu mümkün mü?
Evet, kesinlikle. Türkiye ordusuna bir bakın. Sınır geçmeye çok alışkın. Irak’a her hafta giriyorlar.

>> Türkiye’nin Suriye’deki olayları kontrol ettiğine dair bir imaj yarattığını ve bunun gerçek olmadığını söylüyorsunuz. Bu imajın yaratılmasının AKP’nin neo-Osmanlı politikalarıyla bir ilişkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
Arap dünyasındakiler buraya baktıklarında AKP’yi değil Türkiye’yi görüyorlar. Erdoğan’ın iç politikalar için kullandığı neo-Osmanlı Arapların umurunda değil. Devrimi onlar yaşıyor, sizler değil. Erdoğan ise onların duymak istediği şeyler söyleyerek onları mutlu ediyor. Arapların gözünde Erdoğan’ın sözleri Türkiye’nin sözleri olarak algılanıyor. Muhalefette bile olsa, Araplar ondan etkilenmeye devam edecektir.

Ayrıca Erdoğan rolünü çok iyi oynadı. Olanları biliyordu, ABD ve İsrail daha sessizken isyancıları/protestocuları destekleyen ilk kişi oldu. Kendine ve Türkiye’ye bölgede itibar kazandı.

>> Ve sonunda Time’a kapak oldu. Türkiye’de birkaç güçdür bu konuşuluyor.

Ben Time okumam. Erdoğan’ın da Time okuduğunu sanmıyorum. Bence Time yalancı bir dergi. Onları niye umursuyorsunuz ki?

ABD MEDYASINI ÖNEMSEMEYİN

Türkiye, eskiden Arapların yaptığını yapıyor. “ABD bizim hakkımızda ne dedi? Time ne yazdı?” diye soruyorsunuz. Oysa Araplar artık Time dergisinde yazanları umursamaz bile. Oysa Türkiye hâlâ umursuyor. Hâlâ ABD basınına inanmayı başarıyorsunuz, ve bu çok ahmakça.

>> Peki Erdoğan ile ABD hükümeti arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bilmiyorum. Aslında bilmek isterdim. Araları yakın olsa gerek. Füze kalkanı olayı ilgi çekici. Ama esas ilgi çeken şey NATO üzerinden yürüyen ilişki. Türkiye NATO’ya üye olduğu için ABD bugün Ermeni Soykırımı’nı bir soykırım olarak tanıyamıyor. Ermeniler bir tasarı hazırlayıp Kongre’ye götürdükleri zaman Türkiye’den generaller – siyasetçiler değil generaller ABD’ye gittiler ve önce Bush’a, sonra da Obama’ya sordular: “Ülkemizdeki askeri üslerinizi kullanmaya devam etmek istiyor musunuz? Ortadoğu’ya Batman’daki üssünüzden mi uçmak istersiniz, yoksa Kazakistan’dakinden mi?”

>> ABD’de Cumhuriyetçilerin Obama’ya karşı tutumları değişiyor. Yakın gelecekteki rolleri ne olacak?

Cumhuriyetçiler, Obama’yı dövmek için İsrail’i bir kırbaç olarak kullanıyorlar. Seçim çalışmalarının büyük bir kısmı “Obama İsrail’i yüz üstü bıraktı” demekle geçiyor. “Obama İsrail’in istediği her şeyi yapmalıydı” diyorlar.

>> Arap Uyanışı’na baktığımızda Şiiler ile Sünniler arasında bir gerilim olduğunu, başarıya ulaşan devrimlerin hep Sünni devrimler olduğunu, Bahreyn ve Yemen gibi yerlerdeki Şii isyancıların bastırıldığını veya desteklenmediğini görüyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu coğrafyadaki ülkelerin hepsinin farklı özellikleri var, bunları birbiriyle karşılaştırmak doğru olmaz. Ancak ilginç olan şey bütün bu devrimlerde Arapların, bütün bu devrimlerde biz koloniyel batının onlara verdiği sınırları korumaları oldu. Halen çıkıp “biz bir Arap ulusuyuz” diyemiyorlar. Tunus’tan üç beş eylemci dışında kimse çıkıp Mısır’daki veya Libya’daki mücadeleye destek vermedi.

KÜRDİSTAN’IN KURULMAMASI TRAJEDİ

>> Bölgedeki dengelerin değişmesi Kürt halkını nasıl etkileyebilir?
Bu coğrafyada Kürdistan diye bir ülke olması gerekiyordu Versay anlaşması ile. Ancak bu gerçekleşmedi. Bunun gerçekleşmemesi büyük bir trajedidir. Aynı şekilde daha geniş sınırlara sahip bir Ermeni devleti de olacaktı, o da olmadı. Bunun sorumlusu, ABD’nin izolasyon politikaları, Başkan Wilson ve Sykes-Picot anlaşmasıdır.

>> ABD’nin İran üzerinde kurduğu baskı, iktidardakiler Demokrat da olsa Cumhuriyetçi de olsa artıyor. Bu baskı artmaya devam edip bir patlamaya yol açacak mı?
İsrail aptalca bir şey yapmadıkça bir savaş olmayacaktır.

İSRAİL VEYA ABD İRAN’LA SAVAŞAMAZ

>> İsrail’in böyle bir şey yapması mümkün mü?
Bence değil. Çünkü İran ile tek başlarına savaşamazlar ve ABD de İran ile savaşmayacaktır. Irak ve Afganistan’da başlarına gelenden sonra İran gibi bir batağa saplanmayacaklardır.

>> İran’ın nükleer silahlara sahip olma ihtimali bu durumu etkiler mi?

Er ya da geç dünyadaki bütün ülkeler nükleer güce sahip olacak. İstesek de, istemesek de. Ve bu güce sahip ülkeler isterlerse nükleer silah da yapabilirler. Önemli olan bununla ne yapacakları, bunu niye istedikleri. İsrail’in elinde 240 savaş başlığı varken bunlardan bir tanesini Filistin’e atarak bütün Filistinlileri öldürecek mi? Çok saçma.

İran tehditi ise İsrail tarafından yıllardır kullanılan bir kart. “Bize yardım edin” diyerek ABD’yi etkiliyorlar. Netanyahu’nun 1999 yılında “önümüzdeki yıl İran nükleer silahlara kavuşacak” dediğini hatırlıyorum. 11 yıl geçti ve hâlâ ortada silah yok. Ehud Barak’ın “İran’ın yerinde ben olsaydım ben de nükleer bomba isterdim” dedi de hatırımda.

>> Peki İsrail ABD’nin bölgedeki politikalarını daha ne kadar böyle etkileyebilir?

ABD’de kökten dinci Hristiyanlar olduğu sürece etkiler.İsrail’in ABD’deki lobisi çok güçlü. Kongre üyelerinin hangilerinin İsrail karşıtı oy verdiği veya İsrail yararına olan tekliflerde oy vermediğinin çetelesini tutuyorlar, sonra bu üyeler üzerinde yoğun baskı oluşturuyorlar. Onlara boyun eğmedikleri için işini kaybeden bir çok politikacı oldu.

>> Arap Uyanışı ile dünya çapında gerçekleşen anti-kapitalist isyanlar/protestolar/işgaller hakkında nasıl bir ilişki var?

Bir bağlantı var kesinlikle. Arap ülkelerinde diktatörler ülkeyi babalarının malı gibi kullanıyordu ve halk buna karşı çıktı. Diktatörler ülkelerini oğullarına miras bırakıp “Bu ülke benim malım, ben ölünce de sana geçecek” diyorlardı. Halka “istediklerimi yapın” diyorlardı. Ancak Araplar çıktılar ve “Hayır, bu ülke bize ait!” dediler.

ORTADOĞUDA DİKTATÖRLER=BATIDA BANKALAR

Robert Fisk’e röportajın sonunda sorduğum soru biraz ağır geldi galiba

Batıda ise insanlar bir demokraside yaşadıklarına inandırıldılar. Gidip oy kullanıyorlar, ancak oy kullandıkları insanlar ülkeyi bankaların eline teslim ediyor. Böylece ülkeler bankaların malı oluyor. Ve İtalya’da, İspanya’da, Yunanistan’da insanlar buna isyan ediyor. Ortadoğuda Bin Ali ve Mübarek’in oynadığı rolü batıda bankalar oynuyor. Bu çok önemli bir paralellik, ama aynı zamanda varolan tek paralellik de bu.

>> Peki sizce batıdaki bankalar, ortadoğudaki Mübarek gibi çökecek mi?
Hayır. Bu mümkün değil.

>> Arap Uyanışı sizce bir orta sınıf hareketi mi?
Hayır. Libya’da zaten orta sınıf yok. Yemen ve Suriye’de ise isyan edenler orta sınıf değil. Mısır’da ise isyan eden bütün halktı. Mısır’daki devrim, olduğu anda anlaması en kolay devrimdi, ancak şimdi orada da işler karıştı.

>> Amerikan dolarının dünya genelinde büyük bir dominasyonu var. Bunun bittiği günü görecek miyiz?
Arap dünyasında ve Çin’de petrolü “dolarsızlaştırmak” için büyük bir girişim var. Avro, yen, yuan gibi para birimlerinin kullanılması gündemde.

Çin “artık yeni süper güç benim. Ancak bu ekonomik gücümle eş değerde bir siyasal düce sahip değilim” diyor. Çin’in sorunu rezervlerinin büyük bir kısmının dolar olması. Eğer doların değerini düşürürlerse kendi rezervleri de değersizleşecek.

Çin aynı zamanda ortadoğu ile de ilgileniyor. Ancak bölgeye adalet ve barış getirmek için değil, ABD üzerinde baskı yaratmak için. Bu Araplar’ın da Türkler’in de işine gelmeyecek.

>> “Dolarsızlaştırma” ABD ekonomisini nasıl etkiler?
ABD’nin dünya ekonomisini yönettiğine inanıp inanmamakla alakalı bu sorunun cevabı. Ben bir süre avro bölgesinin bu güce sahip olduğuna inanıyordum, ama artık bu düşüncem de yıkıldı. Artık dünya ekonomisi küreselleşti ve kur politikaları zorlaştı.

Avro bölgesinin sorunu çok büyük ve kötü yönetilen bir bölge olması. Avrupa, “Yunanistan medeniyetin beşiği, Sofokles, Aristoteles, Plato!” diye düşünüyordu. Ancak Yunanistan büyük çatışmaların, diktatörlüklerin ülkesi. Güvenilecek bir yapıya sahip değil. Yunanistan gibi bir ülkeyi AB’ye almaları büyük bir hataydı. Yunanistan ABD ülkeleriyle rekabet edemeyecek bir yapıda.

ABD’nin dünyadaki rolü yüzünden bir çok insan ABD’yi aşağılamak, ona zarar vermek istiyor. Ancak dolara zarar vermek, onunla ilişkide olan para birimlerini, yani neredeyse bütün para birimlerini çok kötü etkileyecektir.

FİLİSTİN OLMADAN BARIŞ YOK

>> Son sorum, ortadoğuda bir gün kalıcı barış olacağına dair umudunuz var mı?
Ah, kalbime inecekti az kalsın! Açık konuşmak gerekirse, adalet olmadan barış olmaz. Adalet olması için ise Filistinliler’in bir çeşit ülkeye sahip olması lazım. Ancak bunun için bölgede yeterli toprak kalmadı. İsrail çok hızlı bir şekilde genişledi.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

GERÇEK BİR DİSTOPYA: Her adımımız ABD’den takip edilecek

ALICE ROSS-ZNET 
09 NİSAN 2012
BirGün için çeviren: ONUR EREM 

İnşaat alanıın uzaktan görünümü

ABD hükümeti Utah çölündeki Bluffdale kasabasında devasa bir tesisi bitirmek üzere. Bu tesiste aynı anda milyarlarca telefon konuşması, e-posta ve farklı araçlarla yapılan küresel iletişimler kaydedilecek.

Geçen hafta, İngiltere’nin kurmayı planladığı istihbarat merkezi dünya çapında haberlerde yer aldı. Oysa ABD’nin kurmayı planladığı Utah Data Merkezi (UDM) adlı bu tesis İngiltere’dekinden yüzlerce kat daha fazla bilgi işleme gücüne sahip. ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nın yeni merkezi olacak tesise 2 milyar dolardan daha fazla para harcandı. Dünyada telefon veya bilgisayar gibi elektronik bir araç kullanılarak yapılan tüm iletişimler takip edilecek ve kayıt altına alınacak. Yani bu para ABD’yi ‘topyekûn bilgi farkındalığı’na bir adım daha yaklaştıracak.

UDM o kadar büyük ki burada vereceğim rakamlar bile onun büyüklüğünü anlatmakta yetersiz kalacak. Şu an UDM’nin tamamlanması için gece gündüz 10 binden fazla işçi çalışıyor. Merkezin her yıl 40 milyon dolardan fazla elektrik faturası ödemesi bekleniyor. Wired dergisine göre, tesisteki toplam kayıt kapasitesi yottabaytlarla ifade ediliyor (Ç.N.: 1 yottabyte, bilgisayarlarımızın içinde bulunan 1 terabyte’lık hard disklerin 1 trilyon katı büyüklüğünde. 2009 yılında bütün internetteki datanın toplamı bile bir yottabyte’ın binde birinden azdı). Bu sunucuları soğutmak için 60 bin ton ağırlığında soğutma ekipmanı kullanılacak.

Wired muhabiri James Bamford’da göre, bu tesis bilgiyi depolamanın yanı sıra otomatik olarak analiz edecek yazılıma da sahip. “UDM uydulardaki, yeraltı ve sualtı kablolarındaki, yerli ve yabancı ağlardaki bütün verileri ele geçirecek, deşifre edecek, analiz edecek ve depolayacak. Özel e-postalarımız, cep telefonu konuşmalarımız, Google aramalarımız ve hatta kredi kartı ekstrelerimiz bile bu merkezde depolanacak” diyor Bamford: “Bizim sıradan bilgilerimiz bile farklı şifreleme teknikleriyle korunurken gizli bilgiler çok daha güçlü şifrelerle korunuyor. ABD hükümeti artık gittikçe güçlenen bu şifreleme yöntemlerini çözemediği için UDM’yi kurdu. Buradaki süper bilgisayarlar şifre kalıplarını inceleyelerek çözülmesi milyarlarca yıl alacak şifreleri çözme gücüne kavuşacak.”

Bu sayede ABD, dünyadaki diğer hükümetlerin, orduların kendi içlerindeki gizli yazışmaları, diplomatik ve finansal iletişimleri anında görebilecek. Bamford’a göre bu, dünyadaki en büyük ve en güçlü istihbarat hamlesi.

‘ABD İYİCE TOTALİTERLEŞTİ’

Ulusal Güvenlik Ajansı eski çalışanı William Binney’e göre ABD hükümeti, ülkenin dünya ile olan iletişimini zaten önceden beri takip edebiliyordu. Fiber optik kabloların ülkeye girdiği noktalara konan takip cihazları sadece ABD ile dünya arasındaki bilgi alışverişini gösteriyordu. Bununla yetinmeyen ABD ülke içinde “bildirimsiz dinleme” denilen bir uygulama başlattı. Halkın ilk başta isyan ettiği, sonra unuttuğu bu uygulamayla ABD içindeki bütün iletişim noktalarına (internet kutuları, telefon kutuları) dinleyiciler yerleştirildi ve günde 1.5 milyar telefon konuşması kayıt altına alınmaya başlandı. Şimdi UDM ile hem dünyanın geri kalanının kendi aralarındaki iletişimi takip edilecek, hem de bütün bu datayı analiz eden yazılımlar sayesinde bütün küresel iletişim ABD’nin önüne serilecek. Binney bütün bu planı anlattıktan sonra, “Bu uygulamayla totaliter rejimlerden pek bir farkımız kalmadı” dedi.

Sadece tesise giriş yetkilerini düzenleyecek sisteme 10 milyon dolar harcanan tesisin güvenliğini sağlayacak ekipmanlar da 10 milyon dolar değerinde. İngiltere’deki tesisin bu kadar konuşulduğu günümüzde bizi bekleyen esas tehlikenin Ekim 2013’te açılacak UMD olduğunu unutmamamız lazım.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Londra Olimpiyatları: Şehri Soylulaştırmak İçin Bir Fırsat

17 NİSAN 2012
ASHOK KUMAR (Ceasefire Magazine Özel Raporu)
BirGün için çeviren: ONUR EREM

Londra 2012 Olimpiyatı’na hazırlanırken kentsel dönüşümle yoksulları ve işçi sınıfını şehir merkezinden uzaklaştırma çabaları her Olimpiyat’ın müzmin ev sahibi adayı İstanbul için bir ders niteliğinde…

Londra 2012 Yaz Olimpiyatı’na hazırlanırken ana akım medyada bu konuya eleştirel bakış neredeyse sıfır. Bilet fiyatlarının pahalılığı dışında tartışılan bir konu yok-bütün şehir baskın anlatıya esir düşmüş durumda. Oysa her Olimpiyat’tan önce gördüğümüz gibi Londra’da da “Olimpik vurguncular” bu süreçten kendilerine maksimum çıkarı sağlamak için uğraşıyor. Hem uzun vadeli hem de kısa vadeli çıkarları için ev sahibi şehirleri sömüren bu çıkarcılar Londra’yı da etkiliyor.

“Yetkililer sadece birkaç hafta sürecek Olimpiyat için evimizi yıkmak istediler” diyor Maraton koşucusu Cenira dos Santos, “Ama direnerek onları şaşırttık”.

Halkın paralarıyla fonlanan ve yüksek kârlı bu spor olayına ev sahipliği yapmak için dünyanın dört bir yanındaki büyük (ve büyük olma sevdalısı) şehirler birbirleriyle yarışıp Olimpiyat Komitesi’ni etkilemeye çalışıyorlar. Bunun sonucunda ülkeler vergilerle topladıkları parayı sadece birkaç hafta kullanılacak muhteşem stadyumlar ve tesisler için harcamakla kalmayıp şehirleri güvenlik adlı altında askerileştiriyor ve sivil özgürlükleri kısıtlıyorlar.

KATİL ŞİRKET ‘PARTNER’ OLDU

Başlangıçta 7 milyar liraya mal olması beklenen Olimpiyat’ın faturası şimdiden 70 milyar liraya yükseldi. Dahası, iş sözleşmelerini alan şirketlerin büyük kısmı en kötü çalışma koşullarını savunan ve insan haklarını ihlal eden şirketler. Formalara dikilecek Olimpiyat logoları için Çin’de çocuklar günde 11 saatten uzun sürelerde duman dolu fabrikalarda çalıştırılırken, 1984’te fabrikasından saldığı gazlarla Hindistan’ın Bhopal kentinde 11 bin kişiyi öldüren, 600 bine yakın kişiye de kalıcı sağlık sorunları hediye eden Dow Chemicals şirketi Olimpiyat partneri olarak seçildi.

Britanya solunun bir kısmı da kamu parasının özel sektörün önüne böylesine serilmesine karşı çıkıyor, özellikle de böylesine tasarruf politikaları döneminde. 1976 Montreal Olimpiyatları’nın ardından ortaya çıkan borcu ödemek şehrin 30 yılını almıştı. Benzer bir şekilde 2004 Atina Olimpiyatları için başta 250 milyon lira bütçe öngörülürken sonradan bu rakamın 25 milyar liraya çıkması Yunanistan’ın ekonomik krizini etkileyen nedenlerin arasında yer alıyor.

Ancak zenginlerin esas kârı, kalabalıklar ülkelerine döndükten sonra şehirlerde gün yüzüne çıkıyor. Yaygın inanışın aksine şehirlerin yoksul ve tarihsel olarak marjinalize edilmiş, dışlanmış gruplarının Olimpiyatlar’dan son derece kötü etkilenmesi Olimpiyatlar’ın istenmeyen bir yan etkisi değil; tam tersi, şehirlerin Olimpiyatlar’ı almak için birbiriyle yarışmasının özünde bu yatıyor.

Günümüzde Londra’yı Olimpiyatlar’a hazırlamak için seks işçileri ve diğer “istenmeyen gruplar” şehir dışına kovuluyor. Geçtiğimiz 20 yılda yapılanlarla birleştiğinde Olimpiyatlar şehrin karakterini, görünüşünü ve siyasetini baştan şekillendirme stratejinin önemli bir taşı olarak ortaya çıkıyor. Olimpiyatlara ev sahipliği yapan her kentte olduğu gibi Londra’da da yönetim evsizler ve seks işçileri gibi kolay hedeflerden başlayıp sonunda etnik azınlıkları ve işçi sınıfını şehir dışına “püskürtmeyi” hedefliyor. Bunu gerçekleştirmek için uygulanan en genel taktiklerden biri, bu politikaların Olimpiyat nedeniyle değil, “halkın talebi üzerine” gerçekleştiğini söylemek.

MÜLKSÜZLEŞTİRME VE SERMAYE

Olimpiyatlar David Harvey’in de dediği gibi her zaman “mülksüzleştirerek sermaye birikimi sağlama” dediği politikaya hizmet etmiştir. Bunun en görünür örneklerinden biri bazı mahalleleri zorla tahliye edip yıkarak, şehir yapısını sermayenin istediği şekilde dönüştürmektir. Olimpiyatların ana motivasyonu da işte budur. Günümüzde Olimpiyatlar sadece şehirleri “temizleyerek” zenginlerin arzularına uygun bir şehir yaratmak değil, aynı zamanda kâr edilebilir aktivitelerin gerçekleştiği alanları genişletmek içindir de…

Londra’da bir duvardan. Türkçe meali: Olimpiyatların amına koyayım

2007’de Birleşmiş Milletler’in fonuyla yapılan Barınma Hakkı ve Tahliyeler Merkezi araştırmasına göre 1988-2008 arasında yapılan Olimpiyatlar 4 milyondan fazla insanın zorla tahliyesine neden olurken dünya çapında en büyük tahliye nedenlerinin arasında yer alıyor. Bu araştırmaya göre Olimpiyatlar küresel krizin nedenlerinden biri olan emlak balonuna da epey katkı sağlamış. Üstelik tahliye edilenlerin sayısı her Olimpiyatta daha da artmış: 1988’deki Seul Olimpiyatı şehri ayrıcalıklıların kontrolünde olan korporatist bir yapıya dönüştürmek için 720 bin kişiyi yerinden ederken 2008 Pekin Olimpiyatı 1 milyon 250 bin kişinin tahliyesine neden olmuş. 1992 Barselona Olimpiyatı ise Olimpiyat Köyü inşaatı bahanesiyle Roman nüfusun yüzde 90’ını yerinden etmişti.
İnşaat alanı olarak yoksulların azınlıkların yaşadıkları yerlerin seçilmesi bütün Olimpiyatlarda görebileceğimiz bilinçli bir hamle. Böylece sermaye kendine yeni topraklar kazanmış oluyor. Londra’da da Olimpiyat Köyü’nün inşa edildiği Newham, inşaattan önce şehrin etnik açıdan en renkli semtiydi. Şimdilerde tahliyelerin vurduğu bu semtin kaderi de “soylulaştırma” projelerine maruz kalmak oldu.

BREZİLYA’DA HALK DİRENİYOR

Latin Amerika’da ise başka bir süreç yaşanıyor. 2014 Dünya Kupası ve ardından 2016 Olimpiyatı’na ev sahipliği yapacak Rio de Jenario’da sadece 2010’da 150 bin insanın tahliye edilmesi planlanıyordu. Ancak şimdilik 6 bin yoksul insan silah zoruyla tahliye edildi. Halkın direnişi sırasında ordu 30’dan fazla yoksul Brezilyalı’yı öldürdü. Ancak eşi benzeri görülmemiş bir örgütlü mücadeleyle Brezilyalılar hem sokaklarda hem de mahkemelerde bu sürece direniyor. Bu direniş sayesinde tahliye rakamı 6 bini henüz geçemese de önümüzdeki yıllarda tehlike büyüyecek. Bu süreçte işçilerin de yoksul halkla dayanışması çok önemliydi, hâlâ 8’den fazla şehirde 25 binden fazla Dünya Kupası işçisi grev yapıyor. Sendikalar politikalar değişmezse ülke çapında uzun süreli grevlere gideceklerini açıkladılar.

Her Olimpiyat şehrinde devlet, halkın alanlarını yıkıp özel sektöre veriyor. Yıkılan mahallelerdeki ortak şehirli, mahalleli kültürü yerine bireysel tüketici kültürü yaygınlaştırılıyor. Bu soylulaştırma hamlelerinin sonucunda yabancılaşma, aidiyetsizlik, akraba ilişkilerinin kopuşu gibi önemli, derin siyasal ve kültürel yıkımlar gerçekleşiyor.

Bu planların mimarların amacı göz kamaştırıcı bir gösteri yaratmak; yarattıkları hegemonik aygıtla özgürlükleri, mekânsal ilişkileri, şehrin işçi sınıfının kendi kaderini tayin hakkını baştan tasarlamak. Olimpiyatlar da bunun için başka hiçbir etklinliğin sunmadığı fırsatı sunuyor.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Polis ‘yasadışı peynir’e el koydu

8 MART 2012

İstanbul Bayrampaşa’daki İsmail Erez Endüstri Meslek Lisesi’nde dün sıradışı bir olay yaşandı. Kantindeki pahalı ve kalitesiz yemekleri yemek istemeyen öğrenciler evden yemeklerini getirince okulu basan 12 sivil polis öğrencileri tehdit etti, müdür Mustafa Sağlam öğrencilerin özel hayatları hakkında hazırladığı dosyaları ailelere sundu. Mağdur öğrencilerden Abdülmelik Y. her şeyin nasıl
başladığını BirGün’e anlattı.

Temsili Yasadışı Peynir
Temsili Yasadışı Peynir

 İsmail Erez Endüstri Meslek Lisesi’ndeki özelleştirilmiş kantindeki yüksek fiyatlar ve kötü yemeklerden şikayet eden öğrenciler okula kendi yemeklerini getirerek kantini protesto etmek istedi. Pazartesi günü bu amaçla bir bildiri dağıtan öğrenciler Çarşamba gününden (dün) itibaren hep beraber evden yemek getirmeye karar verdiklerini duyurdular. Kantinden bıkan bütün öğrenciler destek vermeye karar verdi. İşte bu andan itibaren polis devleti kendi yüzünü gösterdi!

ÖĞRENCİLERİNE KÜFREDEN MÜDÜR

Okul müdürü bildiriyi dağıtan öğrencileri odasına çağırarak tehdit etmeye başladı. Mağdur öğrencilerden Abdülmelik Y’nin anlattıklarına göre müdür odaya çağırdığı 17 öğrenciye “Siz terörist misiniz? Niye bildiri dağıtıyorsunuz?” diye bağırdı. “Gerekçelerimizi anlatmaya başladığımızda ‘sus, o elini alır …ne sokarım’ diye herkesin ortasında bize çeşit çeşit küfürler etti.” diyor Abdülmelik Y.

‘OKUL HAYATIN BİTTİ TERÖRİST’

Bir soruşturma olmamasına rağmen kendisinden yasal olmayan savunma istendiğini anlatan Abdülmelik Y, Eğitim-Sen’e giderek yardım istediğini söylüyor: “Eğitim-Sen’e gittik, okula gelip müdürle görüştüler ama bu müdürün baskısını arttırdı. Yasal soruşturma başlatıldı ve bir daha savunmamız alındı. Ben yaptığımızın bir dayanışma olduğunu, suç olmadığını anlattım. Müdür beni özel olarak odasına çağırıp ‘Teröristlik yaptığın için okul hayatın bitti, senin gibilerle daha önce de çok uğraştım, benimle başedemezsin’ diye tehdit etti”.

SİVİL POLİS PEYNİRE EL KOYDU

Abdülmelik Y, sadece kendisinin değil başka öğrencilerin de müdürün odasında yaklaşık 2 saat boyunca tehdit edildiğini, odadan çıkan öğrencilerin ağlamaya başladığını anlattı. Baskılara rağmen dün yemek getirdiklerini söyleyen Abdülmelik Y, yemek getirildiğini gören müdürün ilk tenefüste okula sivil polisleri çağırdığını ifade etti: “Sınıfta masalarımızın üstüne yemek çıkardığımız anda sivil polisler gelip peynir-ekmeğimize el koydu. ‘Burada yemek yemeniz yasak, dağılın gidin’ dediler. 12 sivil polisten 2-3 tanesi sürekli beni izlemeye başladı okulun içinde, tuvalete bile gitmeme izin vermediler. Sonra müdür annemi babamı çağırıp onları da tehdit etti. Eğer beni okuldan almazlarsa kovulacağımı ve başka bir okula da kabul edilmeyeceğim için öğrenim hayatımın biteceğini söyledi”.

DEDEKTİFÇİLİK OYNAYAN MÜDÜR

“Müdür benim hakkımda büyük bir dosya hazırlamış. Katıldığım Hrant Dink anması gibi eylemlerden fotoğraflar toplamış. Bu fotoğrafları aileme vererek ‘Eğer okuldan almazsanız bu fotoğrafları polise vereceğim, oğlunuz hapse girecek’ diye onları korkutmaya çalıştı benim yanımda. Konuşması bitince de ailemi ve beni okuldan çıkarttırdı. Ben çıktığımda sivil polisler hâlâ okuldaydı, diğer öğrencilerle ilgileniyorlardı. Arkadaşlarım yemeklerini geri alamadı, yemekler hâlâ sivil polislerin elinde” diyor Abdülmelik Y. Ailesinin ne yapacağını sorduğumda ise ailesini okulda kalmak için ikna etmeye çalıştığını, ama ailesinin de müdürün tehditlerini ciddiye aldığını ve onlardan korktuğunu söylüyor.

ŞİMDİ BÜTÜN ÖĞRENCİLER KORKU İÇİNDE

Bugüne kadar tek bir uyarı cezası bile almadığını, derslerinin çok iyi olduğunu anlatan Abdülmelik Y, devletin okul müdürü Mustafa Sağlam’ın hukuk dışı davranışlarına son vermesini istiyor: “Kantin 2 yıl önce Mustafa Sağlam’ın gelişiyle birlikte bozuldu. Daha önce de evden yemek getirmeye çalıştığımız olmuştu, o zaman da öğretmenler müdürün emriyle poşetlerimizi alıp çöpe atıyorlardı.  Ama böyle bir muamele görmemiştik. Müdür bize baskı kurmak için futbol oynamamızı bile yasakladı. Dışarıdan yemek yemeyelim, kantinden almak zorunda kalalım diye tenefüslerde dışarı çıkmamız engellendi. Şimdi bütün öğrenciler korku içinde” Olaylar hakkında görüşünü almak istediğimiz okul müdürü Mustafa Sağlam ise konuşmayı reddetti.

Haber içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın