Türkan Saylan’ın hastanesi terk edildi

ONUR EREM/BİRGÜN – 15 MAYIS 2011

Hastaneye gittiğimde terkedilmiş bir binayla karşılaşmıştım

İstanbul Bakırköy’de ağaçların arasındaki değerli arazisiyle rant meraklılarının ağzını sulandıran Türkan Saylan Lepra ve Zührevi Hastalıklar Hastanesi doktorsuz bırakılarak adeta cezalandırılıyor. Daha önce kâr etmediği için kapatılan, ancak mahkemenin “sağlık kâr edilmesi gereken bir sektör değildir, toplumsal fayda kârdan çok daha önemlidir” kararıyla yeniden açılan hastane bu sefer de atıl durumda bırakılmış durumda. Şu an sadece 11 hemşirenin çalıştığı hastanede önceki gün taşeron işçilerin işlerine de son verildi. Temizlik görevlileri yok, yemek çıkmıyor. Çevresinde yemek yenilecek bir merkan da olmadığı için çalışanların mağduriyeti büyük. Yemekhanenin artıklarıyla beslenen yaklaşık bir düzine kedi de artık bahçede aç dolaşıyor.

‘TÜRKAN SAYLAN DÜŞMANLIĞI’

Hastaneye gelen hastaların bazı işlemleri hemşireler tarafından gönüllü yapılıyor, ancak doktorun yapabileceği işlemler yapılamıyor. Hastanede konuştuğumuz 51 yaşındaki sedef hastası Zübeyde Yörük, buradaki hizmet kalitesini başka hiç bir hastanede bulamadığını, sırf bu yüzden özel hastanedeki tedavisini buraya aldırttığını ve uzmaklıkları sayesinde çok daha hızlı tedavi olabildiğini söylerken “burası bence Türkan Saylan düşmanlığı yüzünden kapatılıyor” diye konuştu.

‘ÖNYARGI VAR’

Artık başka hastanelere gitmek zorunda kalan diğer hastalar ise Türkan Saylan’ın bu kadar özveriyle gönüllü çalışmalarla kurduğu hastanenin kâr etmediği gerekçesiyle kapatılmasına inanamazken, sıradan devlet hastanelerinin cildiye bölümünde cüzzamlı, sedefli denilerek hastaya önyargılı yaklaşıldığını, insanların onlardan adeta kaçtığını, doktorların yanlış tedaviler uyguladıklarını anlattılar, buradaki huzuru bulamamaktan şikayetçi oldular.

‘DÜNYAYA ÖRNEK BİR HASTANEYDİK’

BirGün’e konuşan Sağlık Emekçileri Sendikası İşyeri Temsilcisi Ceyla Koçüzün, “Dünyada parmakla gösterilen örnek bir hastaneydik. Bu kadar uzmanlaşmış bir hastaneyi kâr etmediği için kapatmaya çalıştılar, yargı kararına rağmen halen faaliyete geçemedik” diye konuştu. Günde yaklaşık 150 hastanın telefonla arayarak randevu almaya çalıştığını, doktorları olmadıklarını söylediklerinde ise kendilerine kızdıklarını söyleyen Koçüzün ayrıca onlarca hastanın da her gün kapıdan döndüğünü anlattı.

‘BURAYI EVLERİ GİBİ GÖRÜYORLAR’
Kağıt üzerinde açık olmalarına rağmen devletin doktor yollamamasının büyük bir yanlış olduğunu ifade eden Koçüzün “Hastalar burayı evleri olarak görüyorlar. Bu çağdışı hastalığın yokolması için hastalarımıza ‘yeter ki gelin, yol paranızı da karşılıyoruz’ diyoruz. Ayrıca Türkan Saylan bütün hastaların çocuklarını okutarak onları mühendis, doktor yaptı ve geleceklerini kurtarmasını sağladı” diye konuştu.

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Acun ile sömürüye var mısın?

ONUR EREM/BİRGÜN – 9 KASIM 2011

Yetenek yarışmaları yıllardır televizyonların en ilgi çekici programları. Yayınlanmaya başladığı tarihten beri büyük bir reyting topluyorlar. Peki bu yarışmalara katılanların hangi şartlar altında yarıştığını hiç düşündünüz mü? Veya neden bu yarışmalarla parlayanların ünlü kalamadığını?

YARIŞMACILARIN KİŞİLİĞİNE EL KOYMAK

Bu soruların cevabı, yarışmaların katılımcılara imzalattığı sözleşmede gizli. Acun Ilıcalı’nın

Show TV’de yayınlanmakta olan yeni yarışma programı O Ses Türkiye, bu yarışmaların son örneği. O Ses Türkiye yarışmacılara imzalattığı sözleşme ile onların hayatına adeta el koyuyor. Sözleşmedeki ağır maddeler ile katılımcıların geleceği tamamen kontrol altına alınırken, geçmişte yaptıkları besteler, hatta kişilikleri bile yarışmayı düzenleşen şirketlere ait oluyor.

O Ses Türkiye’nin sözleşmesi, yarışmacı ile The Voice Talent Agency, Universal Music Group International , Topkapı Mümessillik ve Ticaret Ltd. Şti. arasında imzalanıyor. Daha sözleşmenin girişindeki maddede sözleşmenin aslında “O Ses Türkiye televizyon formatının dünya çapındaki ticari başarısının geliştirilmesine” odaklandığını gösteriyor.

SÖZLEŞME BİTER, SÖMÜRÜ BİTMEZ

2011’de yaptığım bu haber uzun bir süre konuşulmuş, Acun Ilıcalı “bu sözleşme yarışmanın orijinalinde var” açıklamasını yapmıştı.

Ayrıca sözleşmenin süresi bittikten sonra bile yarışmacı 9 ay boyunca müzikten kazanacağı gelirlerinin yüzde 20’sini şirketlere ödemek zorunda bırakılıyor. Sözleşmede yer alan başka bir maddede ise yarışmacının o sözleşmeyi hukuk danışmanı eşliğinde okuması gerektiğini belirterek, katılımcının “sözleşmeyi anlamadan imzaladım” diyerek mahkemeye başvurmasını engelliyor. Oysa yarışmanın ön elemelerine giden katılımcılar, yanlarında bir hukuk danışmanı olmadığı için, bir hukukçunun bile anlamakta zorlanabileceği maddeler içeren sözleşmeyi imzalayıp geçiyorlar.

GEÇMİŞİNE DE EL KOYUYORLAR
Yarışmacıların yarışmaya katılmadan önce ürettiği bütün müzik eserleri de şirketin kullanımına devrediliyor. Yarışmacıların kendi şarkıları, besteleri veya bir müzik grubuyla ürettiği eserleri devralma opsiyonu tamamen şirketlerin elinde bulunurken sanatçının buna herhangi bir itiraz hakkı bulunmuyor.
Yarışmacılar, sözleşmenin geçerli olduğu tarihlerde üreteceği bütün eserleri şirkete vermek zorunda. Bu, müzik ürünlerinin tüm mülkiyetinin şirketlere ait olacağı anlamına geliyor.

‘KİŞİLİĞİN ARTIK BİZİM MALIMIZ’

Sözleşmenin en ilginç maddelerinden biri ise şirketlerin sanatçının kişiliğine bile el koyduğu madde. Bu maddeye göre sanatçının portresi, sureti, görünümü, adları, sesi, kişiliği, yazı tarzları, logoları, özellikleri, sözleri, sloganları, biyografik özellikleri ve karakteristik özellikleri sözleşme süresi boyunca şirketlere ait oluyor. Sözleşme süresi bittikten sonra bunlar şirketlere ait olmaktan çıksa da şirketler bunu kullanmaya devam edebiliyor.

MÜZİK TARZINI DEĞİŞTİRMEK YASAK
Yarışmacılar istedikleri gibi müzik tarzlarını değiştiremiyor, poptan rocka, veya rapten hip-hopa geçemiyorlar. Sözleşmeye göre sanatçının izin almadan müzik tarzını değiştirmesi durumunda şirketler sözleşmeyi tek taraflı olarak iptal edip sanatçıya ödediği paraları geri alabiliyor. Şirketler, yarışmanın ardından hazırlayacakları yarışma kayıtlarını içeren albümler için yarışmacılara para ödemeyeceklerini de açıkça belirtiyor.

HER BİR İHLAL 25 BİN AVRO

İlgi çeken bir diğer madde ise yarışmacının toplantılara vaktinde, fiziksel ve ruhsal olarak iyi katılma zorunluluğu. Eğer yarışmacı toplantılara kendinden kaynaklanan nedenlerle geç veya fiziksel-ruhsal sorunlarla katılırsa sözleşmeyi ihlal etmiş oluyor. Sözleşme ihlalinde ise yarışmacı şirketlere 25 bin avro ödemek zorunda bırakılıyor.

SİGORTA, PRİM VE CEZALARI YARIŞMACI ÖDER
Yarışmacı ayrıca ürettiği eserlerin “kamu düzeni veya ahlaki değerlere” aykırı olmayacağını beyan ve taahhüt etmek zorunda. Sözleşmedeki bir diğer maddede ise yarışmacının hiçbir şekilde şirketlerin veya yarışmanın çalışanı olmadığı söyleniyor ve yarışmacıya çok ağır maddi yük getirebilecek bir madde daha ekliyor: Eğer maliye ve sigorta kurumları yarışmacının çalışanımız olduğunu düşünürse, bundan doğan her türlü vergi, prim, ceza, faiz ve benzeri giderleri yarışmacı ödeyecektir. Eğer devlet “yarışmacı değil, şirketler ödemeli” derse, şirketler ödeyip ücreti yarışmacının alacaklarından kesecektir!

YARIŞMACININ REDDETME HAKKI YOK
Sözleşmeyi imzalayan yarışmacı, şirketlerin istediği takdirde 6 farklı sözleşmeyi de imzalamak zorunda bırakılıyor. Yetenek sözleşmeleri denen bu sözleşmeler ile şirketler eğer kendileri isterlerse yarışmacılara kayıt yaptırıyor, bunları düzenlettiriyor, turneye çıkartıyor, menejerliklerini alıyor. Ancak sanatçının bu sözleşmeleri imzalamak istememe gibi bir hakkı bulunmuyor. Sözleşmeyi iptal etme hakkı sadece şirketlere ait. Yarışmacı hiç bir koşulda sözleşmeyi iptal edemiyor. Şirketler yarışmaya katılım sözleşmesini iptal etse bile yetenek sözleşmesini devam ettirme hakkına da sahip.
SÖZLEŞME ÖMÜR BOYU SÜREBİLİR
Şirketlerin albüm yaptırmaya karar vermeleri durumunda yarışmacıya verecekleri avans tamamen şirketlerin insiyatifinde. Bu durumda şirketlerin yarışmacıya 10 lira verip “bu parayla bize 6 ay içinde bir albüm yapacaksın” demesi mümkün. Albüm satışa çıktıktan sonra elde edilecek gelirlerin sadece yüzde 12’sinin yarışmacı ile paylaşılacağı da sözleşmede yer alıyor. Üstelik kayıt sözleşmesinde bu sözleşmenin ne kadar süre geçerli olacağı muğlak bırakılmış. Şirket süre olarak 5 albümün yayınlanmasını belirlemiş, ancak 5 albümün ne kadar sürede yayınlanacağı belirtilmediği için sanatçı ömür boyu bu sözleşmeye bağlı olmak zorunda kalabilir. Son olarak, edisyon sözleşmesindeki bir maddeye göre sanatçının meslek birliğine üye olma hakkı da elinden alıyor.

İSYAN ETMEK DE YASAK

Yarışmacılar bu şartlara karşı isyan etme hakkına da sahip değil. Sözleşmenin maddelerinin açıklanması yasak olduğu için yarışmaya katıldıktan sonra sömürülen yarışmacılar yaşadıklarını basına anlatamıyor. Anlatabilseler bile bu işten para kazanan ana akım medya devlerinin bu isyana yer vermesini beklemek saflık olur.

Sözleşmenin dayattığı ağır şartlar ve yarışmacının en sonunda elde edeceği sınırlı gelir, farklı formatlarda onlarca kere düzenlenen yetenek yarışmalarına katılan ve kazananların neden müzik piyasasında kalıcı olamadığının adeta bir resmi.

KİM NE DEDİ?

Avukat Şener Bayar:

Bu sözleşme yarışmaya katılım sözleşmesinden çok yarışmacıların yeteneklerini satın alma sözleşmesi. Sözleşme her ne kadar tek taraflı ve şirketlerin çıkarına göre düzenlenmiş olsa da, bir şeyi unutulması ihtimaline karşı ucu açık ifadeler de kullanılmış. Yarışmacılara somut bir ödül garantisi vermezken şirkete yarışmacılar üzerinden para kazanma hakkı veriyor. Ayrıca katılımcıların müziği bırakmasını engelleyecek maddeler var. Yarışmacılar sözleşme süresi boyunca ve şirketler istediği müddetçe kariyerlerine devam etmek zorunda bırakılıyor.

Bahçeşehir Üniversitesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Profesör Orhan Tekelioğlu:
Bu sözleşmeyi kabul eden insanlar bir çaresizlik içerisinde olmalı. Ünlü olmayı bir ihtiyaç gibi görüp her şartı kabul ediyorlar. Para kazanamayacakları, ünlü kalamayacakları belli olsa da kabul ediyorlar. Bu biraz da kredi kartı borcunu diğer kredi kartıyla ödemeye benziyor. Medya ise bunları ünlü yapmaktan çok reyting almanın derdinde. Reyting için yeni yüzler yaratıp onları kullanıyorlar. Mesela Survivor Aydın diye bir adam var. Pazarcılık yapan bir adam. Daha önce ‘Var Mısın Yok Musun?’da, sonra Survivor’da, sonra da dans yarışmasında kullanıyordu Acun bunu. Kazanamayacağı belli olsa bile ’15 dakikalığına ünlü olmak’ için kendisini kullandırmayı kabul etmiş yarışmacı.

Avukat Handan Balmumcu:
Bu çocuklara ne gibi bir yatırım yapılıyor ki bu denli bir karşılık bekleniyor? Sözleşmedeki “toplantılara ruhsal olarak iyi durumda” katılma yükümlülüğü, Apple’ın işçilerine imzalattığı “intihar etmeyeceksin” taahütlerine benzemiş. Ayrıca 25 bin avroluk cezanın bir üst sınırı yok, yani sanatçı 10 kere sözleşme ihlal etmesi durumunda 600 bin TL’den fazla ceza ödemek zorunda kalacak. Buna karşılık sanatçıya albüm geliri üzerinden verilen yüzde 12’lik payın piyasanın çok altında olduğunu söyleyebilirim.

Zardanadam:

Bu tür sözleşmeler genellikle yurtdışındaki sözleşmeler çevrilerek hazırlanıyor. Ancak “ahlaka aykırı olmamak” gibi absürtlükler sonradan ekleniyor. Sorun sadece sözleşmeler değil, sanatçıların iş ve ücret güvenliği, huzuru gibi pek çok sorun, birlikte mücadele gerektiren birçok konu var. Örneğin müzisyenleri mağdur eden mekanlar, organizasyonlar, medyalar, şirketler vb. birçok olumsuzluğa karşı bırakın mücadele ve dayanışmayı, bilgi paylaşımı bile olmuyor. Bu nedenle Barışarock festivalleri sürecinde dile getirdiğimiz bir müzisyenler sendikası fikri vardı örneğin ama bu coğrafyadaki benzer bir araya gelememe, ayrışma ve rekabet sorunları nedeniyle gerçekleşemedi.

Haber içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Halk kendi anayasasını yazacak

ONUR EREM/BİRGÜN
4 MAYIS 2012


İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Yüksek Lisans programında okuyan öğrenciler, hayata geçirdikleri internet bazlı anayasa yazımı projesi ile anayasa taslak önerilerine farklı bir alternatif getiriyor. Kitle kaynak (crowdsourcing) yöntemine dayanan proje ile öğrenciler, halkın aktif katılımıyla şekillenen kolektif bir anayasa yazımı gerçekleştirmeyi hedefliyor. Daha öncei İzlanda, Mısır ve İspanya gibi ülkelerde de denemeleri yapılmış olan dijital anayasa yazımı projesinin korrdinatörlüğünü Yrd. Doç. Dr. Erkan Saka yapıyor.

Açık Anayasa ekibindeki öğrencilerin bir kısmı çalışırken

Erkan Saka kolektif anayasa yazımı denemesi hakkında “Görebildiğim kadarıyla başta İzlanda olmak üzere dünyada bizzat anayasa yazımı üzerine benzer projeler mevcut ama biz bir adım daha ileri giderek yazım sürecini tamamen vatandaşa açmak niyetindeyiz” ifadelerini kullandı.

AÇIK ANAYASA NASIL İŞLİYOR?

Proje öğrencileri tarafından internet bazlı anayasa yazımı olarak da tanımlanan Açık Anayasa, kullanıcıların aktif katılımına dayanıyor. Katılımcılar sitede varolan konu başlıklarının altına yeni madde ekleyip varolan maddeleri de değiştirebiliyor. Eğer yazmak istediği konu hakkında bir başlık açılmamışsa sitedeki yönergeleri izleyerek yeni bir konu başlığı açabiliyor. Tartışma bölümündeyse maddeleri değiştirmeden önce diğer kullanıcılarla madde hakkında fikir alışverişi yapabiliyor.

Siteyi hazırlayan öğrenciler, bireylerin yanı sıra siyasal partileri ve toplumsal örgütleri de Açık Anayasa’ya katkıda bulunmaya davet ediyor. www.acikanayasa.com adresi üzerinden ulaşabilinen proje, http://www.twitter.com/acikanayasa ve www.facebook.com/acikanayasa adreslerinden de takip edilebilir.

NEDEN ÖNEMLİ?

Daha önce sivil toplum kuruluşlarının hazırladığı anayasa taslaklarında halkın doğrudan etkisi sınırlı kalmıştı. Benzer bir şekilde TBMM’nin sitesinde açtığı “yeni anayasa için öneriler” bölümü de öneri yazmak için TC Kimlik Numarası girmek gibi koşulları nedeniyle halktan ilgi görmemiş, siteye gönderilen önerilerin bir kısmının yayınlanmamasaı da ayrıca tepki çekmişti. Bu proje ile ilk defa halk gerçekten kendi kelimeleriyle bir anayasayı şekillendirme imkanı bulacak.

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Özgürlükler değil, baskılar ülkesi ABD

1 MAYIS 2012
WILLIAM BLUM-ZNET
BirGün için çeviren: ONUR EREM
 

 Geçtiğimiz ay Washington Üniversitesi profesörü Alan Hoffman bio-materyaller hakkında ders vermek için Küba’ya giderken ABD Hazinesi tarafından durduruldu ve Küba’ya gidişi engellendi. Dışişleri Bakanlığı ise Washington’daki iki Kübalı diplomatın, 5 binden fazla katılımcıyla solun ABD’deki en büyük yıllık buluşması olan New York’taki Sol Forum’a katılmasını engelledi. Dışişleri Bakanlığı ayrıca Küba’nın, Kolombiya’da gerçekleşecek olan Amerika Buluşması’na katılmasını da engellemeye çalışıyor. Bunlar sadece geçtiğimiz ay olanlar.

Bu durumdan bahsetmemin nedeni ben hâlâ yasal olarak Küba’ya gidemezken Obama ve destekçilerinin Küba ile ilişkilerin normalleştiğini iddia etmesi ve bunu da Obama yönetiminin en büyük başarılarından biri olarak göstermesi. Kendini ‘yenilikçi ve solcu’ olarak tanıtan Obama’nın solculukla alakası olmadığı gibi – gerçek bir solcunun ABD’de başkan olması imkansızdır – muhafazakarların Obama’yı komünist olmakla “suçlaması” ise ayrı bir komedi.

ABD’DE İŞKENCE HÂLÂ YASAL
Obamacıların bir diğer iddiası da Obama’nın ABD’deki işkence uygulamalarına son verdiği. 2012 yılında ABD’nin devlet eliyle işkenceyi sonlandırdığını duymak geç de olsa güzel bir habermiş gibi gelirken araştırdığımızda bunun da gerçek olmadığını görüyoruz. Obama, “işkenceyi bitirdik” açıklamasından hemen sonra gizli gözaltıların ve devletin adam kaçırmasının sonlanmayacağını da söylemişti, ancak Obamacılar bunu görmezden gelmeyi tercih ediyor. Dahası bunu söyleyen sadece Obama değil, CIA’in yeni direktörü Leon Panetta da adam kaçırma ilgili aynı açıklamayı yaptı. Los Angeles Times gazetesinin haberine göre “Obama’nın özel emirlerine göre CIA hâlâ bir insanı başka hiçbir kuruma veya devlete haber vermeden kaçırma, ABD ile ‘işbirliği yapan’ ülkelere götürme ve olan biteni gizleme yetkisine sahip”.

‘ İşbirliği’ kelimesinin CIA lugatındaki anlamı ‘işkence’dir. Gizli adam kaçırma operasyonları da işkence amacıyla yapılmaktadır. Tutukluların Litvanya, Polonya, Romanya, Mısır, Ürdün, Kenya, Somali, Kosova, Guantanamo veya Diego Garcia’daki işkenceleriyle ünlü üslere götürülmesinin başka bir nedeni yoktur.

Obama’nın emirlerinden bir tanesi de Ordu Saha Kitapçığı’nda yer almayan sorgulama yöntemlerinin CIA tarafından uygulanmasını yasaklamaktı. Bu da kulağa güzel geliyor ancak Ordu Saha Kitapçığı’nın içindeki sorgulama yöntemlerine baktınca hiç de güzel olmadığı anlaşılıyor: Psikolojik işkenceye dönüşebilen uzun süreli tecrit ve hücre hapsi, görme-duyma gibi algıların uzun süreli engellendiği algı mahrumiyeti, zorla uyanık tutma, korkutma ve umutsuz hissettirme, zihin ile oynayan uyuşturucular verme, aşırı sıcak veya soğuğa maruz bırakma, aşırı gürültüye maruz bırakma, vücudun rahatsız olacağı pozisyonlarda durmaya zormala ve algının aşırı yüklenmesi. Bu sorgulama yöntemlerini uygulayıp da “işkenceyi bitirdik” demek yalan söylemektir.

SAVAŞ SUÇU GİBİ CEZASIZ

Nasıl ki ABD’li tek bir insan bile Irak, Afganistan ve diğer ülkelerde işlenen savaş suçları nedeniyle bir ceza almadıysa aynı şekilde işkence yaptığı için ceza alan kimse de bulunmuyor. Bunu küresel kriz işkencesine neden olan ABD’li bankerlerin bir tanesinin bile bu yüzden ceza almamasına da benzetebiliriz.

Oysa artık bu işkencelerden sorumlu olanların yargılanması lazım. Columbia Hukuk Okulu’ndan Profesör Michael Ratner’ın da dediği gibi “Bu yöntemlerin uygulanmasına onay veren üst düzey bürokratlardan işkenceyi uygulayan askerlere kadar herkesin gerekli cezayı alması lazım. Askerlerin işkence ettikten sonra, bürokratların da işkence edildiğini bilip akşam evlerinde rahat uyumalarını içime sindiremiyorum”.

İŞKENCE DEĞİL ‘İLERİ SORGULAMA’

Okuyucularıma hatırlatmak isterim ki ABD, Birleşmiş Milletler’in 1984 yılında hazırladığı “İşkence ve diğer zalimce, insanlık dışı veya küçültücü cezalara ve davranışlara karşı sözleşme”sini imzalamıştır. Bu sözleşmenin ikinci maddesinin ikinci bölümündeki şu ifade, ABD’nin bugün bir BM sözleşmesini çiğnediğini bize gösteriyor: “Savaş hali, iç karışıklıklar veya olağanüstü hal gibi sıradışı durumlar da dahil olmak üzere hiçbir koşul işkencenin meşrulaştırılması için kullanılamaz”. Lâkin bugün ABD yönetimi, ‘işkence’ yerine ‘ileri derecede sorgulama’ diyerek bu yasayı çiğnemediğini iddia etmeye çalışıyor.

Obama’nın yardımcısı Joe Biden’ın da Obama’dan farkı yok. Irak savaşını destekleyen, en az Obama kadar İsrail yanlısı bir fanatik olan Biden, senatoda geçirdiği 35 yıl boyunca ABD’nin bütün savaşlarını destekledi: 1983’te Grenada, 1989’da Panama, 1991’de Irak, 1999’da Yugoslavya ve 2001’de Afganistan.

OTORİTER REJİM SÖYLEMİ BİTMİYOR

Biden’ın Çin hakkında söyledikleri (aslında saçmaladıkları) özellikle dikkat çekici. Çin’in müstakbel lideri Xi Jinping’in ABD ziyareti sonrasında Biden, ABD’nin Çin’e karşı büyük bir ekonomik üstünlüğü olduğunu açıkladı. Biden’a göre Çin’in otoriter hükümeti yurttaşlarını baskı altında tuttuğu için Çinliler özgürce düşünemiyor, yenilik yaratamıyor: “Neden dünyadaki en inovatif ülkelerden biri olamadılar? Neden bizim fikri mülkiyetimizi çalma ihtiyacı duyuyorlar? Neden 1.3 milyar insanın yaşadığı bu pazara girebilmek için şirketlerimiz ticari sırlarını Çin’e açıklamak zorunda kalıyorlar? Çünkü Çin yenilik üretemiyor. Çin ve benzeri ülkeler çok sayıda mühendis ve bilim insanı yetiştirebilir ancak yenilikçi düşünce üretecek bir insan yetiştiremez. Özgürce kendinizi ifade edemediğiniz bir ülkede farklı bir şekilde düşünmek imkansızdır. İnternette yazdıklarınız yüzünden fişlenme veya tutuklanma tehlikesi yaşadığınız bir ülkede özgürce düşünemezsiniz. Bu yüzden dünyanın en inovatif ülkesi biziz.”

SPUTNİK’İ UNUTMAYIN
Bu söylem bana bir yerlerden tanıdık geliyor. 1957 yılından, ABD’nin Sovyetler Birliği hakkındaki açıklamalarından… ABD yönetimi benzer “otoriter SSCB, özgür ABD” söylemlerini üretirken SSCB dünya yörüngesine Sputnik uydusunu yollamayı başarmıştı. ‘Yenilikçi’ ABD’nin beklemediği bu hamle sonrasında ABD’de ‘Sputnik krizi’ adı verilen kriz meydana gelmişti.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

‘EYLEMLER O KADAR BÜYÜK Kİ BİR DAHAKİNDE DEVRİM OLABİLİR’

Meydanları işgal ettik polise geçit vermedik

ALEX NUNN-ZNET
7 NİSAN 2012
Znet’ten BirGün için çeviren: Onur Erem

Demokrasinin bilinen ilk formunun oluştuğu tarihi Agora’dan birkaç sokak ötedeki sıradan bir Atina ofisinde oturuyor Nasos Iliopoulos, Yunan Synaspismos partisininin Gençlik Kolu Sekreteri.

Synaspismos, Yunanistan’daki radikal sol koalisyonu SYRIZA’nın en büyük partisi. Parti son tasarruf paketleriyle birlikte halktan daha çok destek almış durumda. Anketlere göre şu an bir seçim yapılsa parti sürpriz bir patlama yapacak, ancak demokrasinin beşiğinde ülkeyi teknokratlar yönetiyor. Nasos 20’lerinin sonuna yaklaşmış, sıradan giyimli ve sıcak tavırlara sahip. Devletin baskısını fiziksel olarak da hissetmiş, bir yıl önce katıldığı bir eylemde polis tarafından vahşice dövülmüş, birden çok yara ile hastanede bilinci kapalı bir şekilde yatmış. O’na Yunanistan’ı, gençliği ve solu soruyoruz:

Yunanistan tarihinin en büyük eylemleri son 1 yıl içinde gerçekleşti

Gençliğe iki koldan saldırıldı: İş ve eğitim. Ülkemizde gençler kendileri için hiçbir gelecek olmadığını düşünüyor. Yüksek eğitim almış insanlar bile iş bulmakta zorlanıyor. 18-25 yaş aralığındaki işsizlik yüzde 50’lerde ve artmaya devam ediyor. İş bulabilenler ise “esnek” çalışmaya zorlanıyor: düşük ücretler, uzun çalışma saatleri. Yüksek eğitimli insanların ayda 300 avroya günde 10 saatten fazla çalışmak zorunda kaldığını kendi gözlerimle gördüm (Ç.N.: Yunanistan’da aylık asgari ücret 872 avrodan 585 avroya indirildi). Bu para kiralarına bile yetmiyor.

Ağustos ayında çıkan yeni bir yasayla yüksek eğitim sisteminde “reform” yapıldı. Artık üniversitelerde daha az sayıda insan eğitim görebilecek. Lisans ve yüksek lisans eğitimini bir arada veren programlar iptal edilirken yüksek lisans paralı hale geldi. Bu yasal değişikliklerin yanında sayısız genç de kriz nedeniyle eğitimlerini bırakmak zorunda kaldı. Bazılarının çalışıp ailesine yardım etmesi gerekiyor, bazılarının parası okul masraflarına yetmiyor, bazıları da “böyle bir ekonomide okusam ne farkeder?” diye düşünüyor.

»Geçtiğimiz yaz Atina’da işgal ettikleri Syntagma Meydanı’ndan şiddet ve zorla çıkartılan Öfkeliler ve benzeri gençlik hareketlerinin sol partilerle ilişkileri nasıl?

Öfkeliler kelimesi iç savaştan sonraki sağ cenah için kullanıldığından ötürü biz geçen yaz ortaya çıkan işgal hareketlerine Meydan Hareketleri demeyi tercih ediyoruz. Kriz döneminde daha önce hayal bile edemeyeceğimiz sayıda insanı, daha önce evlerinden çıkmayan insanları sokakta gördük. İnanılmaz bir mücadele gerçekleşti. Bu kitleden öğrenmemiz gerek, ama bir yandan da onlara öğretmemiz, olanı dönüştürmemiz ve bu mücadele sürecinde kendimizi de dönüştürmemiz gerek. Meydan Hareketlerinde oradaki insanlarla ve meydanlara çıkan diğer siyasal hareketlerle çok iyi ilişkiler kurduk. Meydanlardaki insanların bir kısmı örgütlüydü ancak çoğu değildi, hatta önemli bir kısmı siyaset ile yeni ilgilenmeye başlamıştı.

28-39 Haziran’da parlamentodaki ikinci tasarruf paketi oylaması sırasında polis meydana saldırmıştı. Polisle çatışırken en öndeki blok bizdik. 2 binden fazla biber gazı kapsülü kullanan polisin saldırı için açıklaması ise hâlâ unutamayacağım kadar komikti: Meydanın çevresindeki otellerde kalan turistler eylemden rahatsız oluyor, turizmi kötü etkilemeyelim!

Büyük mücadelelerimize rağmen oylamada tasarruf paketi kabul edilince insanları sokakta tutmak çok zorlaştı. “Evet, meydanları işgal ettik, polise geçit vermedik ama elimize ne geçti?” diye sordu insanlar. Meydan Hareketi bir sürü ufak parçaya ayrıldı ve bugün 50 yerel konsey halinde devam ediyor. Bu konseylerde temsilci yok, herkes kendini temsil ediyor ve kararlar oybirliğiyle alınıyor. İki yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz şekillerde kolektif çalışmalar yapıyoruz.

»Bu çalışmalara bir örnek verebilir misin?

Tasarruf planıyla gelen bir yasada kira vergisinin elektrik faturasına işlenmesi ve oradan tahsil edilmesi yer alıyordu. Hükümet bu yasayı çıkardığından beri büyük bir direniş sergiledik. Örgütlerimiz denetçileri mahallelere sokmuyorlar. Elektrik şirketinin sendikalı işçileriyle kurduğumuz dayanışma sayesinde işçiler elektrik faturalarının işlendiği binayı işgal ettiler. Toplu olarak elektrik faturalarımızı ödemeyi reddediyoruz ve devlet elektriğimizi kesemiyor.

»Eylemciler hâlâ eskisi kadar istekli mi?

Evet! Çünkü tasarruf paketi krizi daha da derinleştiriyor. Kriz derinleştikçe daha önce mücadele etmemiş insanlar da mücadeleye dahil oluyor. Bugüne kadarki en büyük eylem 12 Şubat 2012’de oldu mesela. Atina sokaklarında yarım milyon eylemci vardı. Şehir merkezindeki neredeyse her sokak eylemcilerle doluydu ve bu insanlar 3-5 saat süren polis şiddeti ve biber gazına rağmen polise boyun eğmediler. Durum böyle olunca ülkedeki polis şiddeti de gittikçe artıyor. 12 Şubat’taki eylemde polis gruptan kopup tek başına kalan insanlara inanılmaz bir nefretle saldırdı. Aslında birkaç ayda bir böyle büyük bir olay oluyor: Bir eylemden daha büyük ama bir devrimden daha ufak. Ancak her seferinde olay daha da büyüyor.

»Tasarruf planını durduran şey seçimler mi olacak, eylemler mi?

Seçimler ile eylemleri karşı karşıya getirmek doğru değil. İki alan da mücadele etmemiz gereken alanlar. Hem sokakta hem mecliste sesimiz gür çıkmalı.

Seçimlerin bu ara olması gerekiyordu ama olmadı. Artık ne zaman olacak kimse bilmiyor. Ama seçim dönemi tam bir şantaj atmosferi yaşanacağı kesin. Seçmenlere “tasarruf paketine muhalefet eden partilere oy verirseniz ülke batar” diyecekler. Önceki seçimde de tasarruf paketiyle ekonomiyi kurtaracaklarını söylediler, battık.

»Yunan solu bir hükümet kurmak için çok mu bölünmüş durumda?

SYRIZA (Synaspismos’un da içinde bulunduğu radikal sol koalisyon), Demokratik Sol (Sysnaspismos’tan ayrılan daha az radikal parti) ve Komünist Parti’nin anketlerdeki oyları yüzde 10’ar çıkıyor. Ancak Demokratik Sol tasarruf paketini destekliyor. Komünist Parti ise hep kendi başına hareket eder. Bu yüzden seçim öncesinde geniş bir sol ittifak olacağını hiç sanmam.

Ama seçimden sonra solun toplam oyu bir hükümet kurmaya yeterse bu üç grup üstünde büyük bir baskı oluşacaktır. Eğer ülkede koalisyon çıkmazsa hızla ikinci bir seçime gidilir ve bu seçimin ardından sol hükümet kurmak için biraraya gelebilir.

»Yunanistan avroyu terketmeli mi?

Yunanistan’ın avro veya drahmi arasında bir seçim yapması gerektiği düşüncesine karşıyım. Sonuçta avro da kullansak, drahmi de kullansak bu halkı yoksullaştırmak istiyorlar. Bizim odaklanmamız gereken şey buna karşı çıkmak olmalı.

»Yunan halkının mücadelesi uluslararası bir mücadele mi?

Bizim baş düşmanımız -gösterilenin aksine- Angela Merkel değil Yunan hükümeti ve Yunan kapitalizmi. Buradan Avrupa Birliği’nin bugünkü yapısını desteklediğimiz anlamı çıkmasın. AB içinde de önemli mücadeleler vermemiz lazım, ancak bu bir ülkenin bir ülkeye veya bir lidere karşı mücadelesi değil, Avrupa işçi sınıfının sermayeye karşı mücadelesi olmalı.

»Önümüzdeki süreçte Yunanistan’ı neler bekliyor?

Her şey olabilir. Post modern bir darbe de görebiliriz, Mad Max filmindeki gibi bir toplum yapısı da. Belki de bambaşka bir toplum düzeni yaratırız hep birlikte. Tasarruf paketlerinin daha fazla baskı aracı gerektirdiği kesin. Sokaklarda tanklar görmeyebiliriz, ama düşünce özgürlüğünün kısıtlandığı, sansürün arttığı ve grev hakkının olmadığı bir post modern darbe bugün ülkede herkesin dilinde. Bugün Yunanistan’da “sol tehlikesi”nden bahsediliyorsa bunu da görebiliriz. Gerçekleşen ekonomik müdahalelerin amacı bankaları kurtarmaktı. Sadece Avrupa bankalarını değil, aynı zamanda Avrupa bankalarının Balkanlar’a borç verirken maşa gibi kullandığı Yunan bankalarını da… İnsanlar bunun farkında olmayabilir, ama Yunan kapitalizmi güçlü bir kapitalizmdir ve bugün de kendini savunuyor. Hâlâ her yasayla Yunan işçi sınıfını yok etmeye çalışıyor ve eğer direnmezsek yok edecek.

Bu plana geçen seçimin iki ana partisi PASOK ve Yeni Demokrasi de dahildir. Her ne kadar planı istememelerine rağmen uygulamak zorunda kalmış numarası yapsalar da tasarruf planının parçaları onlar. Çıkardıkları yasalarla gelen ücret kesintileri sayesinde büyük Yunan şirketlerinin cebi tekrar dolmaya başladı -yani durum herkes için kötü değil- ama halkın cebi ise hiç olmadığı kadar boş. Yunanistan bir üçüncü dünya ülkesine dönüştürülüyor diyemeyiz, ancak Yunanistan’da toplumun önemli bir kesiminin üçüncü dünya ülkesi standartlarına düşürüldüğü bir gerçek.

Çeviri, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın