İnsansız Hava Araçları Neden Yasadışı Olmalı?

Bill Qigley* – ZNet
BirGün için çeviren: Onur Erem

ABD’li askeri ve sivil görevliler son dönemde insansız hava araçlarını (İHA) sıklıkla kullanır oldu. Son derece ölümcül bu araçlarla dünyanın dört bir yanında insanların kafalarına bomba yağdırdılar. Bunun saldırılar sonucunda ölen insanların yüzlercesi masum sivillerdi, bazıları ise yardıma giden veya yas tutan insanlar.

Eğer bu cinayetler ABD sınırları içerisinde işlenseydi birer suç sayılırdı. Peki ABD sınırları dışına çıkınca suç sayılmaması size mantıklı geliyor mu?

İHA SUİKASTLARI HAKKINDA GERÇEKLER

ABD bu araçları kullanarak Afganistan, Somali, Irak, Yemen ve Pakistan başta olmak üzere bir çok ülkede binlerce insanı öldürdü. Ancak ABD hükümeti öldürülen insanların kimlikleri, bu hedeflerin sivil olup olmadığı gibi konularda bilgi verirken son derece ketum davranıyor. Saldırılar hakkındaki tek bilgiyi yerel kaynaklardan, köylülerden öğrenebiliyor bütün dünya.

Yeni Amerika Vakfı’nın raporuna göre sadece Pakistan’da İHA ile öldürülen insan sayısı 1.800. Bunların yaklaşık 400’ü sivildi. Bazı bağımsız gazetecilere göre bu sayı 800’e kadar çıkıyor. Ayrıca bu saldırıların sadece yedide birinde önemli, üst düzey militanlar öldürülüyor. Geri kalan 6 saldırıda ya siviller, ya da alt düzey militanlar ölüyor.

2011 yılında Wall Street Journal gazetesinin yayınladığı bir araştırma, Pakistan’da ABD ordusunun çoğu zaman saldırdığı hedeflerin kim olduğunu bile bilmediğini ortaya çıkardı. Habere göre iki tür İHA saldırısı vardı. Kişisel saldırılarda terörist liderleri hedef alınırken, “imza saldırıları”nda militan olduğundan şüphelenilen bir grup insana saldırılıyordu ve saldırıların büyük bir kısmını ikinci grup saldırılar oluşturuyordu.

Londra merkezli Araştırmacı Gazetecilik Bürosu’na göre sadece 2012 yılında Yemen’de 34 İHA suikasti gerçekleşti. ABD burada da militan olduğunu düşündüğü ama kimliklerini bilmedikleri insanlara saldırmış, bunun yetkisini de Nisan ayında Obama’dan almıştı. Somali’de de çoğu son aylarda olmak üzere 10 İHA saldırısı gerçekleşti 2012’de.

YARDIM EDENE DE BOMBA

Sivillerin üzerine bomba yağdırıp onları öldürmekten daha da korkunç olan şey, merakla toplanan kalabalığa veya bombalanan insanlara yardıma gelen insanların üstüne ikinci bir bomba saldırısı yapılması.

Böylesine insanlık dışı bir saldırı yönteminin yasadışı sayılması için 4 nedene sırayla bakalım:

1-      ABD hükümeti suikati 1976’da yasadışı ilan etti

İHA suikastleri önceden tasarlanmış cinayetlerdir. ABD Federal yasalarına göre bu bir suçtur. 1976 yılında ABD Başkanı Ford’un yayınladığı başkanlık emri “ABD Hükümetine bağlı hiçbir çalışan siyasal bir suikaste dahil olamaz” ifadelerini içerirken Başkan Reagan’ın devreye soktuğu başkanlık emri bunu daha da genişletmişti.

Ama ABD bu yasayı sadece İHA’larla değil, Küba’da Fidel Castro, Kongo’da Patrice Lumumba, Dominik Cumhuriyeti’nde Rafael Trujillo ve Güney Vietnam’da Ngo Dinh Diem’e suikast düzenlemeye çalışarak çiğnedi.

2-      Birleşmiş Milletler İHA saldırılarının yasallığını sorguluyor

BM 2010 yılında yayınlandığı bir rapor ile savaşta, örneğin Afganistan’daki savaş cepheleri gibi yerlerde İHA’nın kullanımının yasal olduğunu ancak savaş olmayan, cephelerden çok uzak bölge ve ülkelerde İHA kullanımının yasadışı olduğuna dikkat çekti. Dahası raporda ABD’nin öldürdüğü insanların sayısı ve kimliğine dair bir bilgi açıklamamasının uluslararası hukuka aykırı olduğu vurgulanmıştı.

3-      Uluslararası hukuk uzmanları İHA suikastlerini kınıyor

ABD’nin ülke içinde bir insanı İHA ile öldürmesi suç olurdu ama ülke dışında öldürünce suç olmuyor. Benzer bir şekilde Türkiye’de de Roboski köylülerinin Irak sınırları içinde öldürülmesinin ardından bir kişi bile yargılanmadı

Princeton Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset profesörü Richard Falk İHA ile sivilleri öldürmenin bir savaş suçu olduğunu söylüyor. “İki ana sorun var” diyor Richard Falk: “Birincisi otomatik, insansız robotlarla savaşmak savaş sürecini insansızlaştırmaktır. Bunun ileride çok ciddi sorunlar doğurabileceğini düşünüyorum. İkincisi ise Gazze’de yaşanan soruna benziyor: Çatışmanın diğer tarafına teknolojik olarak büyük bir üstünlük kuran güç diğerinin üzerine uygulayacağı şiddete karar verirken, teknolojik olarak geride olan taraf çaresiz bir şekilde acı çekmekten başka bir şey yapamıyor”.

Notre Dame Üniversitesi’nden Profesör Mary Ellen O’Connell da ABD’nin İHA’larla temel insan haklarını ihlal ettiğini söylüyor: “Eğer iki ülke arasında savaş yoksa, bir ülkenin diğerindeki bir insanı öldürebilmesi için doğrudan o insanın silahlı tehtidi altında olması ve BM’den böyle bir saldırı için izin alması gerekir. Bu halde bile öldürmeden önce o insanı uyarması gerekecektir. ABD bugün bu kuralların birine bile uymuyor”.

4-      Ordu ve CIA’den emekli olan görevliler İHA saldırılarının yasallığını ve etkinliğini sorguluyor

ABD Ordusu’ndan emekli olan Albay Ann Wright “Bu İHA’lar birer suikas makinesi. Tek işe yararlar: Yasa tarafından herhangi bir olay yüzünden suçlu bulunmamış bir insanın yargısız infazını gerçekleştirmek” demişti Democracy Now’a.

Yakın zamanda CIA’den emekli olan Kontr-Terörizm Merkezi Direktörü Rovert Grenier ise “Yemenliler geleceğe nasıl bakıcaklar bilmiyorum. Başlarına bir bomba düşmesini bekleyen siviller aşırı dinci gruplar için birer potansiyel destekçi. Bu adaletsizliğe karşı çıkan insanları kendi yanlarına çekerek ABD için daha büyük problem yaratabilir aşırı dinci örgütler” diyor. Bunun bir örneği de Pakistan. Her İHA saldırısından sonra ABD’ye ait yerlere düzenlenen intihar saldırısı olağanüstü artıyor.

ABD KENDİNİ NASIL SAVUNUYOR?

Bütün bu hukuksuzluğun yanında ABD yetkilileri yaptıklarının yasal olduğunu, çünkü ABD’nin dünyanın herhangi bir yerindeki bir teröristi öldürmeye hakkının olduğunu söylüyor. Genelkurmay Başkan Yardımcısı ve Beyaz Saray Kontr-Terörizm Danışmanı John Brennan da kısa zaman önce İHA saldırılarının yasal olduğunu söyledi ve “Bu saldırılar suikast sayılamaz, çünkü bunlar 11 Eylül saldırılarına verilen meşru bir cevaptır. Irak veya Afganistan’da gerçekleşmese bile 11 Eylül’e karşı bir meşru müdafaadır” dedi. Oysa ABD’nin suç işlememiş bir insanın ABD’ye karşı suç işleme ihtimali olduğu için öldürülmeye dayalı bu politikası “geleceğe yönelik meşru müdafaa” olarak nitelendiriliyor. Geleneksel meşru müdafaaya aykırı olan bu ölümler ancak bu şekilde açıklanabiliniyor.

İHA SUİKASTLARINA KARŞI DİRENİŞ

ABD ve dünya çapında İHA suikastlarına karşı direniş günden güne büyüyor. Washington’da gerçekleşen Uluslararası İHA konferansına katılan örgütler İHA’nın geniş çaplı kullanımını protesto etmişlerdi. Araştırmacı gazeteci Jeremy Scahill bu konferanstaki konuşmasında “Bu ülke nereye gidiyor? Suikastçı bir ulus haline geldik. Kimse suikastın ABD siyasetinin merkez parçalarından biri haline gelmesine itiraz edemez oldu” diyordu.

Ayrıca unutmamak lazım ki İHA teknolojisi hızla diğer ülkelere yayılıyor. Eğer bugün ABD yurttaşları olarak bu uygulamalara itiraz etmezsek, yarın diğer ülkeler kendi İHA’larıyla ülkemizi bombaladıklarında ses çıkarmaya hakkımız olmaz!

Ayrıca bakınız: Roboski Katliamı – Ölüm Kervanı

*Bill Quigley New Orleans Loyola Üniversitesi’nde insan hakları dersleri veriyor. Kendisiyle quigley77@gmail.com adresinden iletişime geçebilirsiniz
Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Türkiye’de İfade Özgürlüğü Raporu

İnsan Hakları Derneği (İHD), Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin ortak platformu olan İnsan Hakları Ortak Platformu “Türkiye’de İfade Özgürlüğü: Mevzuat ve Yargı Gözlem Raporu” adlı bir rapor yayınladı. 201 sayfalık bu rapora ulaşmak için şu linke tıklayın: http://ihop.org.tr/dosya/yayin/20120515_IHOP_IfadeOzgurluguYargiGozlemRaporu.pdf

Raporun “Tespitler ve Öneriler” kısmı ise aşağıda:

Türkiye’de ifade özgürlüğü alanındaki bu araştırmanın sonunda bazı tespitlerde ve önerilerde bulunmak istiyoruz. Sorunun yasal düzenlemeler ve uygulama boyutu olmak üzere iki boyutunun olduğu görülmektedir. Tespitlerimizin ve önerilerimizin ifade özgürlüğü hakkının korunmasına mütevazı bir katkı olacağını düşünüyoruz. Burada dile getirilen görüşlerin pek çoğu çeşitli vesilelerle bilim insanları, gazeteciler ve hukukçular tarafından da dile getirilmiş olabilir. Bu çalışmanın özellikle yargı uygulamaları boyutunda dile getirilen eksikliklerin izlenmesi ve yasa uygulayan görevlilerin AİHM standartlarını içselleştirmesi ve bunun için de başta eğitim olmak üzere çok yönlü çalışmaların gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

TESPİTLER

1- Rapor için incelenen iddianame ve mahkeme kararlarında genellikle gerekçe bulunmamaktadır. Suç teşkil ettiği iddia edilen ya da suç teşkil ettiğine hükmedilen düşüncelerin neden suç teşkil ettiği tartışılmamakta, analiz yapılmamakta; açıklanan düşüncenin bağlamına bakılmamakta, gerekçe de bu tartışma ve analizler ışığında oluşturulmamaktadır. İddianame ve karar örneklerinde de görüldüğü gibi genellikle olay anlatılmakta ve sonra yasa maddesi belirtilerek ya da yasa maddesinin sözleri tekrarlanarak suç işlendiği sonucuna varılmaktadır.

2- Gerekçeden yoksunluk Cumhuriyet Savcılarının takipsizlik ya da mahkemelerin beraat kararlarında da görülmektedir.

3- İddianame ve mahkeme kararlarında AİHS ve AİHM kararlarına nadiren ve genel olarak değinilmektedir. Cumhuriyet Savcıları ve yargıçlar, ifade özgürlüğü ile ilgili olarak bazen iddianamelerde ifade özgürlüğünün AİHS’de yer aldığını, Anayasa ve yasalar tarafından da ifade özgürlüğünün korunduğunu belirtmektedirler. Ancak incelenen iddianamede ve yargı kararlarında ifade özgürlüğü ile ilgili AİHS hükümlerinin ve AİHM kararlarının somut olayda uygulamasına rastlanılmamıştır.

4- İncelenen iddianame ve mahkeme kararlarında uygulanması istenen yasa maddesinin AİHS’nin 10. maddesine uyumu sorununun tartışıldığına rastlanmamıştır.

5- AİHM tarafından sistemik sorun saptamasında bulunulan konularda da (Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı gibi) savcı ve yargıçların aynı hatalı uygulamayı sürdürdükleri görülmüştür. Belirtilen durum, Anayasa’nın 90. maddesinde yer alan Sözleşme ile yasa hükümlerinin çelişmesi halinde Sözleşme hükümlerinin uygulanacağına dair hükmün hayata geçmesi konusunda ciddi sorunların varlığına işaret etmektedir. Bu durum aynı zamanda AİHS’nin 46. maddesiyle üstlenilen kesinleşmiş kararlara uyma yükümlülüğü bakımından da sorun teşkil etmektedir.

6- İncelenen hiçbir iddianame ve mahkeme kararında, AİHM tarafından geliştirilen hak sınırlamasında izlenen yöntemin izlenmediği, ifade özgürlüğünün sınırlanması konusunda yasal dayanağın belirtilmesi dışında, yasa hükmünün hukukun üstünlüğü ilkesi ile uyumunun sorgulanmadığı, meşru amacın ne olduğunun belirtilmediği, demokratik toplumda sınırlamanın gerekli olup olmadığının tartışılmadığı ve uygulanan yasa hükmünün orantılı olup olmadığı ile ilgili değerlendirmenin yapılmadığı görülmüştür. Belirtilen durumda AİHS’nin öncelikle ulusal yargı kurumlarında uygulanması ve bu uygulamanın AİHM içtihatları doğrultusunda gerçekleşmesi hedefine ulaşmak mümkün olmayacaktır. Başka bir ifade ile AİHS’nin tarafı tüm ülkelerde insan haklarının hukuk yoluyla korunması amacı gerçekleşemeyecektir. Bu durumun doğurduğu sonuçlardan birisi de AİHS tarafı ülkelerde standart oluşumunun (insan haklarının AİHS tarafı ülkelerde aynı şekilde korunması) sağlanamaması olacaktır.

7- İncelenen iddianame ve mahkeme kararlarında uygulanması istenen ve uygulanan yasa maddelerinin hem normatif düzenleme bakımından hem de uygulama bakımından AİHS ve AİHM standartlarına uyumsuzluğu görülmektedir. Söz gelimi açıklanan düşünceler açısından şiddet unsuru içermeyen ve genel olarak propagandayı yasaklayan TMK ve TCK hükümleri bu niteliktedir. Cezaların basın yoluyla işlenen suçlar bakımından artırılması ve hakaret suçlarında da bu uyumsuzluk görülmektedir.

8- İncelenen iddianame ve mahkeme kararlarında AİHM tarafından AİHS 10/2. madde bağlamındaki ölçütlere dair kararların dikkate alınmadığı; mahkeme kararlarında Sözleşme’nin 10/2. maddesindeki kavramların somut olaylarda kullanılmadığı görülmüştür. Oysa AİHM Sözleşme’nin yorumu konusunda en yüksek ve nihai denetim organıdır.

9- İncelenen iddianame ve mahkeme kararlarında davaya konu edilen görüşlerin şiddet içerip-içermemesi ile ilgili herhangi bir değerlendirmesinin yapılmadığı, bunun yerine yasa hükümlerinde geçen “propaganda yapıldığı”, “halkı tahrik ettiği” “aşağıladığı” şeklindeki sözcüklerin tekrarlandığı görülmüştür.

10- 5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun uygulamasında çok yaygın bir biçimde erişimin engellendiği siteler bakımından engelleme nedenleri belirtilmeyen ve doğrudan yasa maddelerinin yazılarak verilmiş pek çok karar bulunmaktadır.

11- 5651 Sayılı Kanun’un uygulaması bakımından Kanun’un sadece 8. maddesinde sayılı katalog suçlar bakımından ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu bakımından erişimi engelleme kararı verilebilecekken idare organlarının ve yargının erişimi engelleme ve ihtiyati tedbir kararları alması, insan haklarının ancak yasayla sınırlanabileceği kuralına, başka bir ifadeyle AİHM tarafından belirtildiği gibi “kanunla öngörülme” kuralına aykırılık teşkil eder.

12- 5651 Sayılı Kanun ve uygulamasında engelleme kararlarının sadece belirli bir içeriği değil tüm sisteme erişimi engellediği, alan temelli engelleme denilen uygulamanın Anayasaya ve AİHM tarafından uygulanan “zorunluluk, orantılılık” kriterlerine aykırı olduğu görülmektedir.

13- 5651 Sayılı Kanun’a ya da yasaya ve hukuka aykırı olarak başka yasalara dayanarak verilen engelleme kararları AİHS 10/2. maddesine aykırıdır. Akdeniz ve Altıparmak’ın da işaret ettiği gibi “5651 Sayılı Kanun’a göre verilen engelleme kararları anayasa ve uluslar arası insan hakları hukukunda öngörülen temel güvencelerden yoksundur. İçerik sağlayıcılara web sitelerinin hukuka uygunluğunu ileri sürme fırsatı verilmemektedir. Bütün süreç gizlilik içinde geçmekte ve gerekçeler kamuya açıklanmamaktadır. İnceleyebildiğimiz az sayıdaki örnekte, mahkemelerin ileri sürülen iddiaları ayrıntılı olarak incelemedikleri gibi temel özgürlüklerle zorunlu toplumsal gereksinim arasında bir denge sağlayacak anayasal ilkeleri de göz ardı etmekte olduğu gözlemlenmektedir.” [İnternet: Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır, s: 166]

14- Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. maddesi (Gözel ve Özer/Türkiye kararının işaret ettiği 6/2. madde, Ürper ve Diğerleri/Türkiye kararının işaret ettiği 6/5. madde) ve 7. maddeleri (Gül ve Diğerleri/Türkiye kararının işaret ettiği 7/2. madde) AİHM kararlarına rağmen ifade özgürlüğünü tehdit eder şekilde uygulanmaya devam edilmektedir. Bu maddelerin içeriğinde ve yargı uygulamasında şiddet kullanma, şiddete teşvik, şiddete telkin, belirli kişilere yönelik nefret söylemi, silahlı direniş ile silahlı ayaklanmaya çağrı gibi ifadeler aranmamaktadır.

15- Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi Fırat Dink/Türkiye ve Altuğ Taner Akçam/Türkiye kararlarına karşın hala yürürlüktedir ve ifade özgürlüğünü tehdit eder durumdadır.

16- Türk Ceza Kanunu’nun 215. ve 216. maddeleri yasaların öngörülebilir olma ve açıklık, kesinlik, netlik ilkeleriyle çelişir özelliklerini korumaktadır. Bu özellikleriyle tıpkı 301. madde gibi ifade özgürlüğü ile ilgili bir tehdit oluşturmaktadırlar.

17- Türk Ceza Kanunu’nun 285. ve 288. maddeleri halkın haber alma hakları ve basın özgürlüğü açısından ciddi sorun olma özelliğini korumaktadır. Bu maddeler açısından da öngörülebilirlik ve açıklık ilkeleri açısından sorunlar bulunmaktadır.

18- 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 62. maddesinde düzenlenen hüküm düzenleniş şekli itibariyle ifade özgürlüğü açısından sorunludur.

19- Türk Ceza Kanunu’nun müstehcenlik suçunu düzenleyen 226. maddesi öngörülebilirlik ve açıklık ilkesine uygun bir düzenleme değildir. Yargı müstehcen diye nitelendirilen eserler hakkında karar verirken ve idari organlar özellikle internet erişiminin engellenmesi konusunda karar verirken hangi sosyal ihtiyacı karşıladıklarını ve demokratik bir toplumda bunun gerekli olduğunu temellendirememektedir.

20- İddianamelerde ve mahkeme kararlarında standartlar oluşmamıştır. Raporumuzda yer alan ve incelenen hiçbir iddianame ve mahkeme kararında yasayla öngörülme, meşru amaç ve demokratik toplumda gerekli/zorunlu olma unsurlarının bir bütün olarak yer almaması ve incelemelerin, olay analizlerinin, metin içerik ve bağlamlarının tartışılmaması ve gösterilmemesi ile bu unsurlara yer verilmemesi dışında;
–    hiç gerekçe bulunmayan,
–    ifade özgürlüğü sözünün hiç geçmediği,
–    AİHS ve AİHM içtihatlarından hiç söz edilmeyen iddianame ve kararlar da bulunmaktadır.

21- AİHM tarafından da sorunlu olduğu tespit edilen ( TMK 6/2., 6/5., TCK 301. maddeler gibi) yasalar dahil insan haklarının yasayla sınırlanabileceği kuralı bakımından “ yasayla öngörülme” unsuru açısından, Anayasanın 152. maddesinde tanıdığı, “Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi” maddesinin, Anayasanın 90. maddesi dikkate alınarak işletilmediği ve “somut norm denetimi” yoluna gidilmediği tespit edilmiştir.

ÖNERİLER

I-Madde Değişikliği Önerileri

1- Terörle Mücadele Kanunu’nun tümüyle yürürlükten kaldırılması ya da aşağıda yer alan maddelerin yürürlükten kaldırılması seçeneğini dışlamaksızın,
a- Terörle Mücadele Kanunu ve özel yetkili mahkemelerin kaldırılması seçenekleri dışlanmamakla birlikte, Terörle Mücadele Kanunu’nun terörü belirsiz, çok geniş ve şiddet unsuru ile çerçevelemeden tanımlayan 1.maddesi değiştirilmelidir. [Benzer nitelikte öneri için bakınız: BM İnsan Hakları Komisyonu, Teröre Karşı Çıkarken İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Geliştirilmesi ve Korunmasına İlişkin Özel Raportörü Martin Schein’in İlk Raporu, 24 Mart 2006, E7 CN 4/2006/98 Add:2 Çeviri: http://www.ihop.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=124%5D
b- Kanunun AİHM’in Gözel ve Özer/Türkiye kararında eleştirdiği “Terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası” öngören 6/2. maddesinin değiştirilmesi,
c- Kanunun AİHM’in Ürper ve Diğerleri/Türkiye kararında gelecekte yayınlanacak yayınların durdurulmasına imkan verdiği için sansür maddesi olarak nitelediği ve eleştirdiği 6/5. maddesinin değiştirilmesi,
d- Kanunun terör örgütlerinin propagandasını yapma olarak nitelendirdiği ve AİHM’in Gül ve Diğerleri/Türkiye, Çamyar ve Berktaş /Türkiye kararlarında eleştirdiği uygulamaların dayanağı olan 7/2. maddesinin değiştirilmesi,
e- Kanunun, bu kanuna dayanarak verilen cezaların yarı oranında artırılmasını öngören 5. maddesinin değiştirilmesi,
f- Altuğ Taner Akçam/Türkiye kararında varlığı ile ifade özgürlüğü açısından tehdit oluşturduğu karar altına alınan TCK 301. maddesinin ve
g- Vicdani reddi bir insan hakkı olarak tanımayan ve varlığı ile tehdit oluşturan, Bayatyan/ Ermenistan davasında AİHM Büyük Dairesinin verdiği bağlayıcı karardan sonra iyice uygulanamaz hale gelen TCK 318. maddesinin Erçep/Türkiye ve Feti Demirtaş/Türkiye kararları da dikkate alınarak kaldırılması gerekir.

2- Türk Ceza Kanunu’nun; onur, şeref ve saygınlığı rencide etme, İntihara teşvik ve yardım (Madde: 84), Kamu görevlisine hakaret (Madde: 125), Haberleşmenin gizliliğini ihlali (Madde: 132), Özel hayatın gizliliği (Madde: 134), Suçu ve suçluyu övme (Madde: 215), Halkı kin ve düşmanlığa tahrik (Madde: 216), Basın yoluyla kamu barışına karşı işlenen suçlar (Madde: 218), Soruşturmanın gizliliğini ihlali (Madde: 285), Soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde ses ve görüntü kaydı (Madde: 286), Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs (Madde: 288), Cumhurbaşkanına hakaret (Madde: 299, Temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak için yarar sağlama (Madde: 305), Halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik (Madde: 217), Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kurmak ve örgütün propagandasını yapmak (Madde: 220), Şapka ve Türk harfleri hakkındaki Kanunlara aykırı davranış (Madde: 222), Müstehcenlik (Madde: 226), Görevi kötüye kullanma (Madde: 257), İftira (Madde: 267), Yalan tanıklıkta bulunma (Madde: 273), Suçluyu kayırma (Madde: 283), Uygulama örneklerine bakarak silahlı örgüt üyesi olmak (Madde: 314), Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme (Madde: 327), Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama (Madde: 329), Yasaklanan bilgileri temin (Madde: 334), Yasaklanan bilgileri açıklama (Madde: 336) ve Rapor’un Konuyla ilgili 1.Bölümde gösterilen 17 yasada değişikliklere gidilmelidir.

Yukarıdaki yer alan maddelerin düzenlenmesinde AİHM 10/2. maddesindeki sınırlama ölçütlerine uymayan, daha geniş sınırlamalara elverişli olan, bazı kavramlar açısından yeterli açıklıkta tarifler içermeyen, belirsiz ve yasaların öngörülebilirliği ilkesi açısından sorunlar bulunmaktadır. Maddeler hem açıklık, netlik, kesinlik hem de öngörülebilirlik açısından sorunludur. Yukarıda belirtildiği gibi 301. madde AİHM tarafından da Altuğ Taner Akçam/Türkiye davasında vurgulandığı gibi (Altuğ Taner Akçam v. Türkiye, Başvuru no: 27520/07 – 25 Ekim 2011) ifade özgürlüğünü tehdit eden bir özelliğe sahiptir. Övme, propaganda, örgütün amacı doğrultusunda faaliyet suçlarıyla ilgili maddeler (TCK 215. ve 220/6-7-8. maddeler) yeterli açıklıkta, öngörülebilir nitelikte ve şiddet boyutunu içermeyen düşünce açıklamalarını da sınırlandıran özellikler taşımaktadır. Müstehcenlik ise yasada tanımlanmamıştır ve neden suç teşkil ettiği ya da etmesi gerektiği anlaşılamamaktadır. TCK 132., 133.,134. maddeler ve 285. ve 288. maddeler özellikle basın özgürlüğü açısından dikkat çekilmesi gereken maddelerdir. [CHP Milletvekili Sayın Oktay Ekşi’nin bu maddelerin değiştirilmesi ve TCK 327.,  329.,  334.,  ve 336.  maddelerinin yürürlükten kaldırılmasına ilişkin verdiği 20 Kasım 2011 tarihli “ Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Yasa Teklifi”ni olumlu bulduğumuzu belirterek, dikkat çekmek isteriz.]

Bu maddelerde tartışılmasında kamu yararı olan konularda basının haber verme işlevi, halkın haber alma, bilgiye ulaşma hakkı ile basın yayın organlarının ve mensuplarının haber ya da bilgiyi iletme haklarını ceza tehdidi altında tutan özellikler bulunmaktadır.
Yasa maddelerinde gazetecilik faaliyeti nedeniyle gazeteciler için öngörülen hapis cezası yerine para cezalarının öngörülmesi ve basın yayın yoluyla işlenen suçlarda cezaların belirli oranlarda artırılması şeklindeki düzenlemelerin yürürlükten kaldırılması gerekmektedir. İfade özgürlüğü bakımından sorun teşkil eden konulardan olan yasalarda tanımlanmamış ve açıklık ve öngörülebilirlik ilkeleri açısından ve hukukun üstünlüğü ilkesi açısından sorunlu olan TCK 327., 329., 334. ve 336. maddelerdir. Bu maddeler varlıkları ile özellikle basın özgürlüğü açısından sorunlu yasalardır. Bu yasaların varlığı toplumun haber alma hakkını tehdit etmektedir.

3- 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’un 1. maddesinde Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret suç olarak düzenlenmiştir. Konu AİHS’nin 8. maddesi kapsamında değerlendirilebilir. Ancak mevcut düzenlemenin Atatürk’ün eleştirilemezliği boyutlarında uygulamalara da neden olabilmektedir. O nedenle maddede eleştiri özgürlüğünün ilave edilmesinde yarar bulunmaktadır. Mevcut haliyle düzenleme ifade özgürlüğünü sınırlandırma potansiyeli taşımaktadır. O nedenle de yeterli açıklıkta ve sonuçları öngörülebilir sayılamaz.

4- 5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmalıdır. [Aynı öneri “tavsiyeler” başlığı ile Akdeniz ve Altıparmak tarafından hazırlanan “İnternet: Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır” kitabının 168. Sayfasında yer almaktadır.] Kanun’ un amacının çocukları hukuka aykırı ve zararlı internet sitelerinden korumak olarak açıklansa da konu doğrudan herkes açısından sansür boyutlarına varmıştır. O nedenle bu alanda yeni bir politika oluşturulmalıdır. Yeni internet düzenlemesi, Akdeniz ve Altıparmak tarafından önerildiği gibi “ ifade özgürlüğüne ve Türk yetişkinlerin her türlü İnternet içeriğine erişim ve tüketim haklarına saygı temelinde geliştirilmelidir. Bu ilkeleri hayata geçirmek için bu yeni girişim, şeffaflık, açıklık ve çoğulcu bir yöntemle gerçekleştirilmelidir. Bu amaçla şu dört temel ilke özellikle dikkate alınmalıdır:
a- İnternet’in düzenlenmesi uluslararası insan hakları hukuku ilkelerine, özellikle ifade özgürlüğü ve haberleşmenin gizliliğine saygılı olmalıdır.
b- Sınırlandırmalar kanunla belirlenmeli, orantılı ve demokrasinin gereklerine uygun olmalıdır.
c- Saklanması, okunması ya da görüntülenmesi suç sayılmayan içerik, internet içerik düzenlemesine de konu edilmemelidir.
d- Avrupa Komisyonunun da belirttiği gibi “(hukuka aykırı ve zararlı içeriklerin) yol açtığı ilkesel sorunlar birbirlerinden köklü biçimde farklıdır ve bunlara çok farklı hukuki ve teknolojik cevaplar bulunması gerekir. Çocukların yetişkinler için olan pornografik içeriğe erişimi ile farklı konuları birbirine karıştırmak tehlikeli olur. Yeni girişimin bu önemli farklılığı kesinlikle hesaba katması gereklidir.”[Agy. Sh (169-170)]

5- İnternete erişimin engellemesine olanak sağladığı Bilgi Teknolojileri İletişim Başkanlığı tarafından bildirilen aşağıdaki yasalardaki “ihtiyati tedbir” hükümlerinin internet erişiminin engellenmesine imkan veren hükümlerinin (bütünüyle yürürlükten kaldırılması talebi saklı kalmak koşuluyla, 5651 Sayılı Kanun’daki hükümler de dahil olmak üzere) değiştirilmesi gerekmektedir. Bu yasa maddeleri;
Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun Ek-4. maddesi Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un 8. maddesinin beşinci fıkrasının (k) bendi; Türk Ticaret Kanunu’nun haksız rekabete ilişkin hükümleri (eski kanunda 56. ve 58., yeni kanunda 54., 55. ve 56. maddeler); Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. maddesinin 4. fıkrası; Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve 25. maddeleri; mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 101. Maddesi (Yeni Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 389. ve devamı maddeleri); Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 5. maddesi; Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un 6. maddesi; Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 9., 76. ve 77. maddeleri şeklinde sayılabilir.

6- 22 Kasım 2011 tarihinde yürürlüğe giren “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar” da tıpkı 5651 Sayılı Kanun gibi yürürlükten kaldırılmalıdır. Zira, internet filtresi uygulaması devlet eliyle uygulanmaktadır. İkinci olarak tek tip bir çocuk/aile düşüncesi mutlaklaştırılmakta ve dayatılmaktadır. Devletin filtreleme konusunda yetkili olması ve kullanıcıların hangi sitelere girebileceğine karar verme mevkiinde olması ifade özgürlüğü açısından kabul edilemez. Merkezi filtre uygulayan tek AGİT üyesi ülke Türkiye’dir.[Bknz: BTK’nın filtre uygulamasına karşı akademik farkındalık ve tüm üniversite rektörlüklerine çağrı metni, 9 Ocak 2012, Bianet/ ANF)]

7- Siyasi Partiler Kanunu’nun 78-90 maddeleri ve 96.maddesi değiştirilmelidir. Çünkü bu maddelerde ifade özgürlüğü ile ilgili açıklık ilkesi ve öngörülebilirlik ilkesiyle çelişen, belirsizlikler taşıyan ifadeler bulunmaktadır. Ayrıca AİHS 10/2. maddesiyle çelişen ve çok geniş alana yayılan (azınlıklardan dini ve inançsal konulara, rejimin niteliğinden resmi ideoloji ve görüşlerin tartışılamamasına ve Türkçe dışında dil kullanımı yasağına değin çeşitli hak ve özgürlükler konusunda) yasaklama ve sınırlamalar bulunmaktadır.

8- 1117 Sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu yürürlükten kaldırılmalıdır. Tıpkı 5651 Sayılı Kanun gibi bir bütün olarak uluslararası insan hakları hukukuna ve ifade özgürlüğü hakkına saygılı bir düzenleme yapılmalıdır. Çocuklarla ilgili yasa BM Çocuk Hakları Sözleşmesi ilkelerine dayanmalı ve çocuğun yüksek yararı ilkesinden hareket edilmelidir.

9- 6112 sayılı RTÜK Kanunu’nun yeterli açıklıkta olmayan, belirsiz ifadeler taşıyan ve AİHS 10/2. maddesindeki sınırlama ölçütlerinden daha geniş sınırlamalara yer vererek ifade özgürlüğünü sınırlandıran maddeler değiştirilmelidir. Bu maddeler, 5., 7., 8., 18., 32., 33. ve 46. madde olarak belirtilebilir.

10 – Türk Ceza Kanunu’nun 285., 288. ve 318. maddelerinde olduğu gibi suçun basın yoluyla işlenmesinin cezanın belirli oranda artırılmasına sebep teşkil etmesi anlayışından ve “ağırlaştırıcı sebep” sayılması uygulamasından vazgeçilmesi gerekiyor. Bu nedenle yasalarda değişiklik yapılması gerekiyor. [Aynı yaklaşım için bakınız ifade özgürlüğü, İlkeler ve Türkiye, İletişim Yayınları, İstanbul 2007 içinde Arnaud Amouroux, 45-54]

11- 5187 Sayılı Basın Kanunu’nun 19. maddesinin “yargıyı etkileme” şeklindeki başlığı “adli haber” şeklinde değiştirilmelidir (Bkz. İfade Özgürlüğü, İlkeler ve Türkiye, S. 221 Fikret İlkiz önerisi).

12- Vicdani reddin bir insan hakkı olarak tanınması ve TCK 318. maddesinin yürürlükten kaldırılması gerekmektedir. Bunun yanı sıra Askeri Ceza Kanunu’nun vicdani ret hakkı ile bağlantılı olan ve din ve vicdan özgürlüğü hakkını sınırlandıran 45. maddesi yürürlükten kaldırılmalıdır.

13- Hakaret ve iftira suçlarının ceza kanunlarından çıkarılması gerekmektedir. Zira düşünce açıklaması yoluyla gerçekleşen konular ceza hukukunun değil özel hukuk alanının ilgisinde olması gereken konulardır. Düşünce açıklamalarının ceza kanunlarının konusu haline gelmesi ve özellikle kamu görevlilerine ya da devlet kurumlarına yönelik ifadelerin ceza tehdidi altında tutulması, oto sansür riskini artırmakta ve kamusal konuların özgürce tartışılmasını tehdit etmektedir. Kamu görevlilerinin eleştirisinde eleştiri sınırı daha geniş olmalıdır.

14- TCK’nın 220/6.,7. ve 8. maddeleri ile 314. maddesi yeniden düzenlenmelidir. Zira bu maddeler de terör örgütü üyesi olmasa bile terör örgütü üyesi gibi cezalandırılmak ya da terör örgütünün amacının propagandasını yapmak gibi tanımlamalar belirsizdir; geniş ve keyfi yorumlamaya elverişlidir. Bu nedenle bu maddelerdeki düzenlemeler ifade özgürlüğünün yasayla sınırlandırılması, yasanın öngörülebilir açıklıkta ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olması ilkesiyle çelişmektedir.

II-Yargıya Yönelik Öneriler

1- Cumhuriyet savcıları ve yargıçların genel olarak uluslararası insan hakları hukuku konusunda bilgilendirilmeleri ve eğitim süreçlerine katılmaları sağlanmalıdır.

2- Cumhuriyet savcıları ve yargıçlar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Sözleşmenin uygulanmasını nihai olarak denetleyen en yüksek organ olan Avrupa İnsan Mahkemesi’nin Sözleşme’nin uygulanmasına ilişkin kararları ve uygulaması konusunda bilgilendirilmeleri ve bu konudaki eğitim süreçlerine katılmaları sağlanmalıdır.

3- Cumhuriyet savcıları ve yargıçların, AİHS 10/2. madde ve bu konudaki hem genel olarak çeşitli ülkelerle ilgili verilen kararlar ile Türkiye hakkındaki kararlar konusunda bilgilendirilmeleri ve eğitim süreçlerine katılmaları sağlanmalıdır.

4- Cumhuriyet savcıları ve yargıçların hizmet içi eğitim programlarına AİHS ve AİHM konusu sürekli eğitim konusu olarak yer almalıdır.

5- Cumhuriyet savcıları ve yargıçların , bireyin haklarına kamu otoritelerinin müdahalesinin etkili hukuki denetimi anlamına gelen hukukun üstünlüğü ilkesi konusunda (Silver ve Diğerleri/ İngiltere Davası) eğitilmeleri gerekmektedir. Onların görevlerinin insan haklarını korumak olduğu sürekli vurgulanmalıdır. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Thomas Hammerberg’in de “Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Medya Özgürlüğü” konusunda hazırladığı Rapor’unun 93. paragrafında isabetle belirttiği gibi, “Yapılan bazı araştırmalar, yargı mensuplarının temel görevlerini, bireylerin insan haklarını, hukukun üstünlüğünü ve demokrasiyi korumak yerine devletin çıkarlarını korumak olarak gördüklerini ortaya koymaktadır”.

6- Cumhuriyet savcıları ve yargıçların başarı ölçütleri arasında temel bir gösterge olarak AİHS ve AİHM kararlarına uygun yargı uygulaması olduğu konuyla ilgili mevzuatta yer almalıdır.

7- Cumhuriyet Savcıları doğrudan İçişleri Bakanlığına bağlı olan dolayısıyla yürütme gücünün bir parçası olan polis tarafından gazete, dergi, kitap ve broşürlerin her gün okunması ve izlenmesi suretiyle yine polis tarafından yazılan fezlekelere dayalı olarak dava açma uygulamasından vazgeçmelidir.

8 -Adli polis uygulamasına geçilmelidir ve yürütmenin etkisi bu kurumlaşma ve uygulamada ortadan kaldırılmalıdır. Adli polis uygulamasında ve bu kurumlaşma sağlanıncaya dek de polisin insan hakları ve ifade özgürlüğü konusundaki eğitimi gerçekleştirilmelidir.

9- Aynı şekilde toplantı ve gösterilerde tutulan polis tutanaklarına dayalı olarak insanların fikirleri nedeniyle gözaltına alınmaları, ifadeye çağrılması ve haklarında soruşturma açılıp dava açılması uygulamalarından vazgeçilmelidir.

10- Bütün mahkeme kararlarının (adli ve idari yargının) şeffaflığı ve açıklığı sağlanmalıdır. Yüksek mahkemelerin bütün kararları o arada ifade özgürlüğü ile ilgili kararları, herkesin erişimine açık olmalı ve o nedenle de yayımlanmalıdır.

11- Bütün mahkeme ve idare organlarının ifade özgürlüğü ile ilgili kararları gerekçeli olmalıdır. Gerekçeler de açık ve ulaşılabilir olmalıdır. Bu konuda anayasal ve yasal hükümler bulunmasına karşın uygulamada bunun aksine örnekler görülmektedir.

12- İfade özgürlüğü ile ilgili iddianamelerde ve kararlarda yalnızca açıklanan düşüncenin yazılması ve ardından da ceza maddelerinin yazılması suretiyle hüküm kurulması uygulamasından vazgeçilmelidir.

13- İddianamelerde ve yargı kararlarında AİHM tarafından geliştirilen uygulamaya paralel bir yol izlenmelidir. İfade özgürlüğü konusunda Sözleşme’nin 10/2. maddesindeki ölçütler temel alınmalıdır. Sınırlama için bir yasanın bulunup bulunmadığı, yasanın öngörülebilir ve açık, net olup olmadığı; meşru amacın ne olduğu ve bu meşru amaç doğrultusunda sınırlamaya gidilip gidilmemesinin demokratik bir toplumda gerekli/zorunlu olup olmadığı ve orantılılık ilkesine uygun olup olmadığı gibi soruların sorulması ve yanıtlarının verilmesi, iddianamelerde ve kararlarda bunların gösterilmesi gerekmektedir. Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan ifade özgürlüğü ile ilgili rehber yayınlarda da gösterildiği gibi özgürlük esastır ve sınırlama yoluna gidildiğinde de bu “yerinde ve yeterli” bir gerekçe ile ortaya konmalıdır. Andreotti’nin de işaret ettiği gibi “genel olarak ifade özgürlüğüne ilişkin başvuruları incelerken yöntem, bir yanda metin (tekst), diğer yanda bağlam (kontekst) analizi yapmaktır. [Onur Andreotti, Civan Turmangil, Yüksek Yargı Kurumlarının Avrupa Standartları Bakımından Rollerinin Güçlendirilmesi Ortak Projesi, 1-2-3 Aralık 2010 .Ayrıca Onur Andreotti sunumu:“İfade özgürlüğünü sınırlayan meşru amaçlardan ‘yargının otoritesi ve tarafsızlığının güvence altına  alınması ’”s.1-2.www.yargitay.gov.tr/abproje/…/civan-onur_art9-10-11_notes.pdf] Benzer görüşler/tavsiyeler, “İfade özgürlüğü ve Türkiye” kitabı içindeki “Yine Düşünce Özgürlüğü, Yine 301. madde” başlıklı yazısında Profesör Dr. Türkan Yalçın Sancar tarafından da dile getirilmektedir: “Bu noktada mahkemelere çok önemli görevler düşmektedir. Kullanılan ifadeleri bağlamından kopararak tek başına ele almamaya, mutlaka hangi bağlamda kullanılıyorsa o çerçevede değerlendirmeye dikkat etmelidirler.” (S.140)

14- 5651 Sayılı Kanun’un yürürlükten kaldırılması önerisinin yanında bu yasa yürürlükte olduğu sürece de bu yasa dışında başka yasalara dayanarak erişim yasağı verilemez. Erişim yasağı ifade özgürlüğüne bir müdahaledir. İnternet erişimi konusunda sadece tek bir özel yasa 5651 Sayılı Yasa bulunmaktadır. 5651 Sayılı Yasada bulunmayan bir konuda ve tanınmayan bir yetkininin kullanılması ve konuyla ilgili olmayan yasalara dayanarak kıyas yoluyla erişim engelleme kararları vermek suretiyle ifade özgürlüğüne kanunsuz müdahale anlamına gelmektedir. Yargının bu tür kanunu bulunmayan kararlar vermemesi gerekmektedir. Kanun bulunmadan ifade özgürlüğüne müdahale içerik tartışmasına da gerek bulunmadan 10/2. maddenin ihlali anlamına gelir.

15- Yüksek yargı organlarının kararları tıpkı AİHM kararlarında olduğu gibi yasayla öngörülme, meşru amaç ve demokratik bir toplumda gereklilik başlıkları ve içerikleriyle AİHM ile uyumlu olmalıdır. Davalar AİHS ve AİHM kararlarına uyum perspektifi ile incelenmeli ve kararlar da AİHS ve AİHM kararlarıyla uyumlu olmalıdır.

16- Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammerberg’in yukarıda 5. maddede değinilen Raporu’nun 100. paragrafındaki katıldığımız tavsiyesini tekrarlamak durumundayız: “Komiserin görüşüne göre Türkiye’de ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğü ile ilgili sorunlar ancak, her seviyede hakim ve mahkemenin, özellikle de yüksek mahkemelerin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi standartlarını tümüyle göz önüne alarak, ifade özgürlüğünün muhtemel bir sınırlamaya tabi tutulabileceği bütün kararlarına bu standartları dahil etmeleri halinde çözüme kavuşturulabilir perspektifi ile incelenmeli ve kararlar da AİHS ve AİHM kararlarıyla uyumlu olmalıdır”.

17- Hammerberg’in “Türkiye’de Adalet Yönetimi ve İnsan Haklarının Korunması” Raporu’nda (para 23) işaret ettiği gibi, Cumhuriyet Savcıları CMK 170-175. maddelerdeki görevlerini titizlikle -kapı tutma işlevi- yerine getirmeli ve soruşturma ve dava açmak suretiyle özgürlüklerin tehdit altında tutulmasının önüne geçmelidirler.

18-Mahkemeler insan haklarının ancak yasayla sınırlanabileceği kuralından hareketle yasanın açıklık, netlik, öngörülebilirlik ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygunluk bakımından sorunlu olduğu durumlarda Anayasanın 90. ve 152 maddesindeki özellikleri ve olanakları dikkate alarak “somut norm denetimi” yolunu işletmelidir.

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Necip Fazıl 10 yıldır “sivil ölü”

ONUR EREM – BirGün

‘ASKERDE BANA YAPILAN HAKSIZLIKLARI AFFEDERİM DİYORDUM, BAŞKALARINA DA YAPILDIĞINI GÖRÜNCE İSYAN ETTİM’

10 yıl önce askerde gördüğü işkence nedeniyle askerliği reddeden Necip Fazıl Kocaoğlu o günden beri sivil ölümle yüzyüze: Kimliği yok, işe giremiyor ve kaçak yaşamak zorunda

Necip Fazıl: Komutana “Böyle askerlik mi olur? Millete eziyet ederek egonu tatmin ediyorsun. Ya bu düzeni değiştir, ya da ben askerlik yapmayacağım” dedim, silahını çekti “Vururum seni” dedi

15 Mayıs Platformu’nun düzenlediği Vicdani Ret Haftası etkinlikleri kapsamında tanıştım Necip Fazıl Kocaoğlu ile. İyi niyeti yüzünden okunan sevgi dolu bir insan. Ama bu mizacın ardında büyük bir acı yatıyor. 2002 yılında askerde kendine ve arkadaşlarına uygulanan işkence nedeniyle askerliği reddeden Necip Fazıl o günden beri 5 kere hapse atıldı, akıl almaz işkenceler gördü ama yılmadı. 2010 yılında diğer vicdani retçilerle iletişime geçerek yalnız olmadığını anladı ve bu hafta, Vicdani Ret Haftası etkinliklerine katılmak için İstanbul’a geldi. Necip Fazıl ile son 10 yılda yaşadıklarını ve kendisini vicdani redde götüren yolu konuştum:

>> Askere gitmeden önce nasıl bir hayatın vardı?

Kayseri’de yaşıyordum. Annem-babam ayrılmıştı, annemle kalıyordum. Annem eve ekmek getirmek için aşçılık yapıyordu. Liseyi bitirmiştim, üniversite okuyacak durumum yoktu, iş arıyordum. Bütün işyerleri “askerliğini yapmadan işe almam” diyordu bana. Askere gidebilemem için ise 3 yıl beklemem gerekiyordu. 3 yıl boyunca işsiz kaldım işyerlerinin bu beklentisi sonucunda. Bu yüzden askerlikten soğumuştum zaten. Ama o dönemde anti-militarizm, vicdani ret gibi kavramlardan haberim yoktu tabi.

Bir ümit belki bir çevre edinirim iş verirler diye tarikata bile girdim o dönem, ama tarikat üyeleri de askerlik yapmadan iş veremeyeceklerini söylediler. Bu nasıl bir vicdandır? Bir insan üç yıl, üstüne bir buçuk yıl da askerlik ekle dört buçuk yıl neyle geçinecek kimse düşünmez mi? 3 yıllık işsizliğin ardından 20 yaşımda gittim askere.

>> Nasıl bir beklentin vardı askeriyeye dair? Askere gittiğinde neyle karşılaştın?

Hiç bir bilgim yoktu. Lise gibi bir ortam olacak zannediyordum. Bir iki eğitimin ardından rahat rahat zaman geçireceğiz, özgür olacağız sanıyordum. Askere gittiğimde yanaşık düzen eğitimi beni mahvetti. Sesim iyi çıkmadığı, yüksek sesle bağıramadığım için üçüncü günde tekmil vermeden dayak yedim. “Ya sesinle ilgili rapor al, ya da kaç git buradan” dediler, zor da olsa sesimle ilgili rapor aldım. Ama her komutanın bu rapordan haberi yoktu. Çağırdıklarında uzaktan tekmil vererek gitmem gerekiyordu. Bunu yapamadığım için yanlarına varır varmaz durumumu açıklamaya fırsat olmadan dayak yiyordum. Bazı komutanlar bağırmadığım için benden intikam almak istiyor, kimseye vermedikleri nöbetleri bana vererek gece uyumama neden oluyorlardı. İsmim nedeniyle de kötü muamele gördüm. Psikolojim çok bozuldu. Komutanlardan böyle bir muamele gördüğüm için kimse benle yakın olmak istemiyordu, 3 ay tek başımaydım bütün acemi birliğinde. Çarşı iznine bile tek çıkıyordum.

Yine de bana yaptıkları bu kötülüğü affederim diyordum. Ta ki usta birliğime gittiğimde hem daha ağır işkencelerle karşılaşana, hem de başkalarının da benzer işkenceler gördüğüne tanık olana kadar.

>> Usta birliğinde neler yaşadın?

İzmir’deki acemilikten sonra Erzurum Oltu’ya Tank takımına gönderildim. Tanklarla iç içe olmak da bana çok zarar verdi. Savaşta bu tankların birilerinin üstünden geçeceğini, kimleri öldüreceğini bilmeden ateş edeceğini düşünüyordum. Bir defasında bunları düşünürken tankın altında kalıyordum az kalsın.

Ayrıca oradaki komutan Salih Kılıç ilk günden sağlık raporumu yırttı attı, “Bu rapor burada geçmez, git bir daha al” dedi. Ben revire giderken komutan da reviri arayıp “Sakın rapor vermeyin” demiş. Bu yüzden rapor alamadım.

Orada dayak çok yaygındı. 2 askerin dayak nedeniyle psikolojisi bozulmuştu, bu yüzden 45 gün hava izni almışlardı ben vardığımda. Başka askerler de hava izni alamasın diye psikiyatriye çıkmayı yasaklamışlardı. En ufak bir hatada askerlere tokat atıyor, bazen de tekme tokat dövüyorlardı, saatlerce sürünme cezası veriyorlardı. Dahası çarşı izinleri ve telefon hakkımız da keyfi bir şekilde uzun süreli olarak yasaklanmıştı. “Karımla tartışırım gelir sizinle uğraşırım” diyordu Salih Kılıç. Bunları gördükten sonra çok rahatsız oldum. “Komutan ile konuşup bunlar değiştirmesini söyleyeceğim” dedim arkadaşlarıma.

>> Konuşabildin mi?

Söylediklerim komutanın kulağına gitmiş. Odasına çağırdı, “Sen neler söylüyorsun böyle?” dedi. “Böyle askerlik mi olur? Böyle olacağını bilsem hiç gelmezdim askere. Bu askerlik değil, sen burada keyif sürüyorsun, millete eziyet ederek egonu tatmin ediyorsun. Ya bu düzeni değiştir beni de senin takımından başka bir takıma ver, ya da ben askerlik yapmayacağım” dedim.

Bir anda bana silah çekti. “Vururum seni, öldürürüm! Sen nasıl böyle konuşuyorsun?” dedi. Ben de bıkmıştım artık “Vur o zaman, haksızlığa tahammül edemiyorum” dedim. Silahı indirdi, beni kaçmam için şehir dışında bir yere bırakmayı teklif etti. Ama ona güvenmediğim için kabul etmedim.

O günden sonra her gün beni dövmeye başladı. Ayrıca bağıramadığım için diğer askerlere dövdürüyordu. Saatlerce çakıl taşları üzerinde süründürüyordu, kollarım kan içinde kalana kadar. Sabahtan akşama kadar aralıksız işkence görüyordum.

>> Ne kadar sürdü bu işkence?

20 gün sürdü. “S….medik bir kulağının arkasını bıraktım” diyordu bana. Bu 20 günün ardından tank bakımı yapmaya Ardahan’a gittik. Ben de tepki olarak söyledikleri şeyleri yapmamaya başladım. Komutan haftasonu geri dönünce uzun süreden sonra ilk defa çarşıya çıkma fırsatımız oldu. “Emre itaatsizlikte ısrardan ceza alacağıma firardan ceza alayım” diye düşündüm, dışarı çıktığım gibi işkenceden kurtulmak için Kayseri’ye geri döndüm askerliğimin beş buçuğuncu ayında. Daha dönüş yolunda sivil ölümü hissettim kimliğim olmadığı için. “Artık bir işe giremeyecek miyim? Evlenemeyecek miyim? Araba alamayacak mıyım?” diye düşünmeye başladım. 5-6 aylık askerlik beni çok değiştirdi, ama kötü yönde.

>> Ailen nasıl karşıladı dönüşünü?

Anneme anlattım yaşadıklarımı, bana hak verdi. “Vatanı korumaları gerekenler daha oğlumu koruyamıyorlar. Ben seni işkence göresin diye mi büyüttüm” dedi. Ama babam, onca süre görüşmemiş olmamıza rağmen eve geldi, sinirle ortalığı dağıttı, askere geri gitmemi istedi. Komutanımı aradı, komutan da ona “Biz dayanamayacağını bilmiyorduk, dayanırdı sandık o yüzden böyle yaptık. Dayansaydı olgunlaşırdı, hayatta çok iyi olurdu. Ama bunlara dayanamadığına göre zaten bundan adam olmaz, bir işe yaramaz, çürük bu. Yine de geri dönsün, iyi davranacağız, kolay işler vereceğiz” demiş. Bunları duyunca altıncı günde geri döndüm.

>> Geri döndüğünde neyle karşılaştın?

Babamla beraber gitmiştik. Babam komutana teslim etti beni, ama hiçbir şey konuşmadılar. Sonra komutanım “Madem gelecektin niye kaçtın? Aynen devam edeceksin. Vatan hainisin” dedi, bütün bölüğü de toplayıp vatan haini olduğumu söyledi. Bunun ardından kaçtım aynı gece. Sabah güneş çıkana kadar soğuktan donma tehlikesi yaşadım. Sular bile donmuştu, üstümde sadece kazağım vardı. Ama güneş doğdu ve Kayseri’ye geri döndüm.

>> Ne düşünüyordun bu süreçte?

Hayatın ne kadar güzel olduğunu farkettim. Ama askerlik bu hayata uymuyordu. Dünya çapında milyonlarca insana benzer işkencelerle birbirlerine karşı askerlik yaptırılıyor. Asker firarilerine verilen uçuk cezalarla bu sistemin devam ettirildiğini anladım. Çünkü askeriye öyle kötü bir yer ki, firarın cezası ağır olmasa çoğu kişi bir dakika durmaz. İçinde bulunduğum durumu atlatıp askerliğe karşı bir platform kurmak istiyordum. Meğer varmış Türkiye çapında, haberim yokmuş.

>> Askeriyeden bir daha aradılar mı?

Evet. Bir buçuk ay sonra bir daha aradılar “O zaman ciddi olduğunu anlamadık, dönsün bu sefer gerçekten iyi davranacağız” dediler. Döndüm ve yine aynı muameleyi göreceğim söylendi. Tek bir farkla, bu sefer ceza çekecektim. Hemen koşarak kaçmaya karar verdim, yakaladılar. Gece sabaha kadar askerlerin silahlarıyla beklediği acil durum bankasına koydular beni, ellerimi ayaklarımı sandalyeye bağladılar sabaha kadar psikolojik işkence uyguladılar. Ayrıca ısıtcıyı da açmadılar, sabaha kadar donacaktım, hastalandım. TSK’nin zihniyetini anlatan bir örnek bu. TSK toplumu da sandalyeye bağlayıp kendisi keyif yaptı yıllarca.

Firar yüzünden 3 gün hücre, 20 gün DisKo (Disiplin Koğuşu) cezası aldım. Birliğimdeki 15 kişiyi benden sorumlu yaptılar, her an en az 2 kişi başımda nöbet tutuyordu. Yatağımın başında bile bekliyor, ellerimi yatağa kelepçeliyorlardı. Yaklaşık bir buçuk ay böyle sürdü.

Ailemin gönderdiği paraya el koyuyorlardı, jilet alamadığım için traş olamıyordum, bunu bahane edip beni dövüyorlardı, “diğer askerlerin dolabından çal” diyorlardı. Etli yemek yemeyen bir vejeteryan olduğum için eskiden kantinden yiyecek alırdım, artık param olmadığı için kuru ekmek yiyordum.

Bir buçuk ay sonra “artık düzeldin” dediler. Haftasonu beni çok tanımayan bir astsubay kalmıştı bir tek, ondan çarşı izni alarak çıktım, tekrar Kayseri’ye döndüm.

>> Paran olmadan nasıl döndün?

Oradaki son haftamda bir komutan 1 lira vermişti bana traş olayım diye. Ama ben de tepki olarak traş olmadığım için bir lirayı çarşıya çıkan bir arkadaşa verip loto oynatmıştım. Lotoda 4 çıkmış, o zamanla 20 lira. Kayseri’ye dönüş de 18 lira tutuyordu. O sayede dönebildim.

6 ay boyunca evden çıkmadım, psikolojim bozuldu. Dışarıyı gördükçe birşeyler yapmak isteyecektim, yapamayacaktım. Bu yüzden perdeyi bile açmadan oturuyordum. 6 ay sonra polis geldi, beni askeriyeye teslim etti. 4 gün Kayseri’de günde 1 öğün pilav ekmek ile beslediler, çok kötüydü. Ardından Ardahan’daki DisKo’da 20 günlik cezamı çektim. En kötü zamanım oradaydı. Görmediğimiz işkence kalmadı. Saniyeler geçmek bilmiyordu. Gece ayazında hortumla ıslatıp taşlarda çıplak süründürmek mi, yatağa yatarken elin kangren olacak kadar kelepçeyi sıkmak mı, ne ararsan vardı.

Ne vatan millet, ne bayrak sevigisi bıraktılar bende bu uygulamalarla. Bu bayrağın temsilcileri bana böyle davrandıktan sonra ben kimi bekleyeyim bana iyi davransın diye? ABD’yi mi?

>> 20 günlük cezadan sonra ne yaptın?

4 ay askeri cezaevi cezası aldım ama cezaevi çok dolu olduğu için ara tahliye verdiler, birliğime dönmem için beni bıraktılar. Bıraktıkları gibi Kayseri’ye döndüm. Bir buçuk sene hiç evden çıkmadım. Sonra beni bir daha yakaladılar. Bu sever Sivas Temeltepe Cezaevi’ne koydular. 38 gün kaldım orada. Sonra isyan çıktı, mahkumlar cezaevini yaktı, az kalsın dumandan ölecektik. Cezaevi kalınacak gibi olmadığı için beni birliğime götürdüler. Dokuz gün sonra yine kaçtım döndüm Kayseri’ye.

Ben 20 yaşında askere gidip sonra da normal bir hayat yaşamayı isterken karşılaştığım durumlara bak: Türlü türlü işkence, cezaevi isyanları…

>> Bu sefer ne kadar kalabildin Kayseri’de?

2 sene. 4 kere askeri cezaevinde kalmıştım. Artık bu yaşadıklarıma alışmış, iyice umursamaz olmuştum. Kimliğim de yoktu. Yıllardır çalışamadığım için fiziksel güç gerektiren işler yapamayacak kadar çökmüştü vücudum, bu yüzden kayıtdışı bile çalışamıyordum. 2006 yılında Osman Murat Ülke davasını duydum televizyonda ve vicdani ret ile tanıştım.

Ev sahibimiz bir yıl kira almamaya karar vermişti bizden, biz de o parayla internet bağlattık. Ama bilgisayarım çok kötü olduğu için sürekli kapanıyordu. Uğraşa uğraşa Savaş Karşıtları internet sitesini buldum, iletişime geçmeye çalıştım. Sonra internetimiz kapandı ve bir süre sonra da tekrar yakaladılar beni.

3-4 senelik cezam birikmişti, o kadar üsre cezaevinde kalacağım diye üzülüyordum. Mahkemeye bir hafta kala savcıya bir mektup yazarak “firari değilim, vicdani retçiyim” dedim. Ama cezaevi müdürü yollamadı galiba. Neyse ki bir süre sonra askeri savcı cezaevini ziyarete geldi, bütün mahkumlarla konuştu. Ben de o sırada anlattım kafamdakileri.

Birkaç gün sonra Kars Sarıkamış’taki mahkemeden haber geldi, 3-4 yıl ceza getirecek dosyalarımı açmamışlar bile, beni birliğime dönmem için serbest bıraktılar. Ben de Kayseri’ye döndüm ve o günden, yani 2007’den beri bir daha yakalamadılar beni. Bunda vicdani retçi olduğumu söylememin de büyük bir etkisi var bence.

Ama kimliğim olmadığı için sivil ölüme mahkum edilmiştim, 2007’den beri iş bulamadım. Kimliğim olmadığı için hiçbir şey yapamadım. Yakalanırım korkusuyla dışarı çıkamadım. 2010’da Savaş Karşıtları ile tekrar iletişime geçtim ve bu hafta da ilk defa yüzyüze görüştüm kendileriyle.

>> Bugünden sonra ne yapmayı planlıyorsun?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gidip hakkımı aramak istiyorum. Ama bir gelirim olmadığı için bana yardım edebilecek avukatlar arıyorum. Uğur Kantar’ın haberini aldığımda tüylerim diken diken olmuştu, çünkü aynı muameleyi ben de gördüm. Bu haksızlığı artık başka kimse yaşamasın.

>> Son dönemde AİHM kararlarını uygulamayan hakimlerin terfi almayacağı açıklandıktan sonra birkaç davada vicdani retçilere beraat kararı çıktı. Ama bazı retçiler için de Müslüman ve milliyetçi kimlikleri gösterilerek “İslam’da vicdani ret yoktur, milliyetçi bir adam retçi olamaz” dendi. Bu tartışmalara nasıl bakıyorsun? Diyanet de “vicdani ret İslam’a uymaz” diye açıklama yapmıştı…

Bir kere bunu demek Müslümanlara vicdansız demektir; El-Kaide, Hizbullah gibi örgütlerin gerçek Müslüman olduğunu iddia etmektir. Diyanet de “vatana hizmet etmek güzel bir şeydir” diye düşünüyor. Oysa Kuran’da askerliği reddetmek günahtır, cezalandırılmalıdır diye bir şey yok. Diyanet de orada yaşananların gerçek yüzünü bilmiyor bence.

>> Hükümete söylemek istediklerin var mı?

10 yıl oldu, asker firarisiyim. Hükümetin bir düzenlemek yaparak belli bir sürenin üzerindeki firarilerin firariliğini iptal etmesi lazım. Öbür türlü ömür boyu sivil ölümle karşılaşacağız. Üstte şenlik yapılan bir geminin altında kırbaçlanan kürekçiler gibiyiz. Üsttekilerin hiç mi vicdanı yok?

***

10 yıldır sivil ölüme mahkum edilen Necip Fazıl sadece 2 yıl önce iletişime geçebilmiş diğer vicdani retçilerle. Hükümetin vicdani retçileri boş vaatlerle oyaladığı, vicdani reddi “bedelli askerlik” tartışmalarında bir sos olarak kullandığı Türkiye’de bu durum akla şu soruyu getiriyor: Haberimizin bile olmadığı, devlet tarafından sivil ölüme mahkum edilmiş kaç kişi daha var?

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

TopFace

Facebook’taki TopFace uygulaması reklam vermeye çalışırken… Parayı sokağa atmak diye buna derim. Basınca açılan uygulamayı kim niye yüklesin ki ne işe yaradığını anlamadan? Hatta böyle bir tanıtımı olması “acaba bu zararlı bir uygulama mı” diye düşündürüyor insanı:

Uncategorized içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Özgürce İşeme Mücadelesi

ONUR EREM
5 mart 2012

SİDİKLİ KASABASI’NA HOŞGELDİNİZ!

Sidikli Kasabası Müzikali bu yıl Devlet Tiyatroları’nın en dikkat çeken oyunlarından. Tamamen genç bir kadronun çıkarttığı müzikal 60 kere sahnelenmesine rağmen hâlâ kapalı gişe oynuyor. DT biletleri satışa çıkarmadan toplu rezervasyonlarla biletler tükeniyor. Öyle ki ben de müzikali merdivenlere oturarak izlemek zorunda kaldım. Müzikalin ardından oyunun başrol oyuncuları Barış Arman, Ceren Gündoğdu ve Berfu Aydoğan ile Sidikli Kasabası Müzikali‘ni konuştum:

»Sidikli Kasabası Müzikali macerası nasıl başladı?

Barış: Hepimiz konservatuardan arkadaşız. 2 sene önce Şehir Tiyatroları’nın Genç Günler festivaline katılmak istiyorduk. İnternette müzikallere bakarken Sidikli Kasabası Müzikali’ni buldum. Parçalarını dinledim, beğendim. Bunu çalışmaya karar verdik. Projeden sorumlu 4 kişilik bir ekip oluşturduk, dışarıdan bir yönetmen bulduk ve çalışmaya başladık.

Berfu: Harbiye’de festival kapsamında iki oyun oynadık. DT’den gelip izleyenler vardı, onlar da beğenmişler. Oyunun videosunu İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Şakir Gürzumar’a ulaştırdık, yaklaşık bir buçuk yıl önce. O da böyle bir müzikal yapmak istediğini söyledi ve hazırlıklara başladık. Böylece Devlet Tiyatrosu ilk defa dışarıdan bir oyunu değiştirmeden almış oldu, hem de ilk defa bir müzikal sahnelemiş oldu. Orijinal oyunun ortaya çıkış hikâyesi de bizimkine benziyor, küçük tiyatrolarda başlayıp sıra dışı bir şekilde Broadway’e kadar gidiyor oyun. Böylesine yüksek bütçeli bir oyunu DT dışında yapmamız çok zor olurdu. Telif ücreti ve dekor maliyetleri yüzünden özel tiyatroda oynamak isteseydik çok büyük sponsorlar bulmamız gerekirdi.

Ceren: 2 yıl önce sadece bir kere oynamak için hazırladığımız bir oyunun sonunda bu noktaya ulaşması bizim için de sürpriz. Biz bir kere sahnelemek için hazırlandığımız oyunlarda hep “bu kadar uğraştık, hazırlandık ve bir kere sahneledikten sonra her şey bitti” diye şikâyet ederdik.

»Oyunu çevirirken isimleri, karakterleri ve olayları Türkiye’ye uyarlamayı düşündünüz mü hiç?

Barış: Bu oyun benim ilk çevirimdi. Düşünmedim. Çünkü oyunun her şeyini Türkiye’ye uyarlasak bile müziği aynı kalmak zorundaydı. Oyunun da yaklaşık yarısı şarkıdan oluşuyor. Eğer uyarlama yapsaydık müzik ve oyun birbirinden çok kopuk olacaktı. Orijinal oyunun bir kısım doğaçlama bir şekilde ortaya çıkmış, ayrıca ABD’deki bir çok oyuna, müzikale, karikatürlere gönderme var. Bu yüzden ne yaparsak yapalım oyunda her zaman bir Amerikanlık kalacaktı.

Berfu: Oyunda ABD’ye özgü birçok gönderme olsa da evrensel göndermeler de var. Seyirci de bunu beğeniyor daha çok. Hatta bazı seyircilerin belli sahnelerde Tayyip Erdoğan’a gönderme yaptığımızı düşündüğünü ve “DT böyle bir şeye nasıl izin verir” diye şaşırdığını öğrendik.

»Müzikali hazırlarken ve ilk sahnelemeye başladığınız dönemlerde bu kadar ilgi bekliyor muydunuz?

Sırayla: Barış Arman, Berfu Aydoğan ve Ceren Gündoğdu

Ceren: İlgi görmesini bekliyorduk ama her hafta kapalı gişe oynamasını beklemiyorduk. Haftada 8 oyun oynuyoruz ve her oyunda tamamen salon doluyor. Barış: Böylesine bir müzikalin izleyicisi olup olmayacağını bilmiyorduk. Devlet Opera ve Balesi’nin müzikalleri var, ancak bunlar daha operaya yakın müzikallerdi. Tiyatrolardaki müzikaller ise daha çok müzikli oyun tarzındaydı.

»Oyundaki 2 polis karakterinden biri eşcinsel. Oyunu izlerken eşcinsel polisin diğer polisle dans ettiği, onu sevdiğini itiraf ettiği sahnelerde yaklaşık 10 farklı izleyicinin salonu terk ettiğini gördüm. Diğer sahnelerde böyle bir durum yoktu. O karakter üzerinden size gelen tepkiler var mı?

Ceren: Sizden duyuyorum bunu. Seyircilerin çıktığını fark etmemiştik ama tepkilerin çok farklı olduğunu duyduk. Bazı izleyiciler çok beğeniyor eşcinsel polisi, bazıları da hiç sevmiyor. Düzeni koruyan, erkeklik ve güç simgesi olan polisin eşcinsel bir karakter olarak oynatılması bilinçli bir durum. Oyunun sonunda kötü sandığımız karakterlerin ve düzenin aslında herkesi hayatta tutan şey. Oyunda böyle tezatlar sıklıkla var.

Berfu: Bizim en çok hoşumuza giden şeylerden biri de bu. Düzeni eleştirdiği kadar onun muhalifini de eleştiriyor.

Barış Arman

Barış: Oyunda neredeyse ezilen bütün gruplar temsil ediliyor. Engelliler, eşcinseller, yoksullar… Bu prototipler karakerlerin biraz karikatürize olmasına neden oluyor. Eşcinsel polis karakteri de bu yüzden bazı eşcinsellerden tepki aldı. Ama bu karikatürize edilme durumu eşcinsellere özgü değil, oyundaki bütün karakterler öyle.

»Genç bir tiyatrocu için Devlet Tiyatroları’nın sözleşmeli tiyatrocusu olmak nasıl bir durum?

Ceren: Burası genç bir tiyatrocunun olabileceği en iyi yer, bir okul adeta. Aramızda bir yandan okuyan arkadaşlar da var.

»Geçen yıl Kültür Bakanı’nın açıklamalarından sonra DT’nin kapatılması gündeme gelmişti, siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Ceren: Böyle söylentiler dönem dönem çıkıyor. Öbür yandan hiç inanmayacağımız şeyler de olabiliyor, AKM’nin yıllardır kapalı olması gibi.

Berfu: Eğer DT’nin yerine her şehirde bir iki tiyatrosu olan yapılar, mesela şehir tiyatroları desteklense o zaman tiyatronun devlet memuru zihniyetinden çıkması iyi olabilirdi. Ancak eğer DT kapatılırsa yerine böyle bir yapının getirileceğini düşünmüyorum.

Barış: İstanbul’da finanse ettiler diyelim, benzer oyunlar Van’a kaç kere gidecek? Bitlis’te halk hangi oyunları izleyebilecek? DT’nin en değerli yanı büyük şehirlerdeki insanların yanı sıra küçük şehirlerin halklarına da aynı oyunu olduğu gibi götürebilmek. Tartışmalar bana kötü niyetli geliyor.

Ceren: DT kâr amacıyla çalışmadığı için biletleri özel tiyatrolara göre çok daha ucuz. Eğer DT kapatılırsa birçok insan tiyatroya gidemeyecek.

»Oyun önümüzdeki sezon da devam edecek mi? Başka şehirlerde oynayacak mısınız?

Berfu: Büyük ihtimalle oynayacağız. Bu sezon 29 Mart’ta Adana’ya gideceğiz. Seneye diğer şehirlere de gitmeyi planlıyoruz.

HER OYUNU GÜNİZ BİLGE İÇİN OYNUYORUZ!

Ceren: Artık her oyunu 2 ay önce kanserden kaybettiğimiz arkadaşımız Güniz Bilge için oynuyoruz. Oyun devam ettiği sürece de onun için oynayacağız.

Barış: Oyuna başladığımız dönemde Güniz iyileşmişti ama önlem amaçlı olarak tedaviye devam ediyordu. Galada ve sonraki birkaç oyunda sahnede aramızdaydı, ama sonra durumu ağırlaştığı için bırakmak zorunda kaldı. Biz de onun repliklerini diğer rollere dağıttık. Güniz ile provalar boyunca her gün beraberdik. 2 bacağını kırmasına rağmen provalara tekerlekli sandalyesiyle gelip dans sahnelerini tekerlekli sandalyeyle çalışmıştı.

Berfu: Çok sevdiğimiz bir insanın ölümünden bahsetmek bile bizim için çok zor. Güniz çok azimli bir oyuncu ve şarkıcıydı. Tedavisi süresince bir kere bile bahane sunup provaları aksatmadı.

»Oyunun sonunda devrim oluyor, halk kapitalist şirketleri yıkarak iktidarı ele geçiriyor ve tuvaletleri herkese ücretsiz yapıyor. Ancak bu devrim halkın susuzluktan ölmesine yol açıyor. Sonunda insanların hayatta kalmasını sağlayan şeyin oyunun başından beri nefret ettiğimiz şirket olduğu sonucunun çıkması gizli bir kapitalizm güzellemesi mi?

Berfu Aydoğan

Ceren: Oyunda iktidara olduğu kadar muhalefete, kapitalizme olduğu kadar sosyalizme de eleştiri var. Benim oynadığım karakterin “herkesin özgürce işemesi” için başlattığı bir başkaldırı var. Ama lafta kalan bir başkaldırış oluyor. Kapitalizmin yerini alan sistem başarılı bir sistem olmadığı için bambaşka bir felakete yol açıyor. Bu yüzden oyun sadece kapitalizmi değil, “kapitalizm gitsin ya” diye muhalefet yapıp da yerine ne getirebileceğini umursamayanları da eleştiriyor.

Berfu: Eğer oyunun sonunda sadece yoksullar ölse, şirket sahipleri ölmeseydi o zaman bir kapitalizm güzellemesi olduğunu söyleyebilirdik.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın