Roboski Katliamı – Ölüm Kervanı

Roboski Katliamı – Ölüm Kervanı, katliamdan sonraki gün çekilen görüntülerden yola çıkılarak hazırlanmış bir belgesel. Savaş uçakları Roboski’yi bombaladıktan bir kaç saat sonra bölgede çekilen bu görüntüler, ölenlerin yakınlarıyla ve kaçağa giden diğer köylülerle yapılan görüşmeler, 21 Aralık 2011’de Uludere’de yaşanan vahşeti ve gerçekte neler olup bittiğini olanca yalınlığıyla ortaya koyuyor.

Roboski Katliamı – Ölüm Kervanı
Yapım-Yönetim: Arşad Narçin
Yapım ve Çekim Ekibi: Bedirxan Alkan (İHD Yüksekova) Sami Görendağ (İHD Van)

Ayrıca bakınız: İnsansız Hava Araçları Neden Yasadışı Olmalı?

Yazı içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 11 Yorum

‘Boğaziçi İşgaline Katılım Az, Medya İlgisi Çok’

ONUR EREM
23 aralık 2011

Boğaziçi Üniversitesi’nde değişim öğrencisi olan Nadine Heffels, okuldaki işgal izlenimlerini ve ülkesindeki işgal tecrübelerini anlatıyor: ‘Köln’de üniversitenin en büyük dersliğini bir aydan uzun süre işgal ettik. Sonunda taleplerimiz kısmen gerçekleşti. Şehir merkezinde geçen yıl işgal ettiğimiz bir banka binası ise artık bizim oldu, çok güzel bir atmosfer yarattık’

ONUR EREM

Nadine Heffels, Köln Üniversitesi’nde sosyal antropoloji okuyor. Ağustos ayında Türkiye’ye Erasmus öğrencisi olarak gelen Nadine, Almanya’da bina ve üniversite işgallerine katıldıktan sonra Boğaziçi’ndeki işgale de katılmış. Nadine ile bütün işgal tecrübeleri üzerine konuştuk:

>> Köln’de de benzer üniversite işgalleriniz olmuş muydu?

Nadine Heffels

Evet, iki yıl önce Kasım ayında bir protesto örgütlemiştik. Aslında aynı anda Almanya’nın her üniversitesinde örgütlenen bir protestoydu bu. Alman hükümeti bir yasa çıkararak 5 yıllık üniversite eğitimini 4 yıla indirmiş, dönemlik ders sayısını 3’ten 11’e çıkarmış ve dönem başına 500 avro para ödememiz gerektiğini ilan etmişti. O güne kadar devlet üniversiteleri tamamen ücretsizdi. 5 yıllık eğitimde ders seçimi konusunda daha serbesttik. Federal bir devlet olduğumuz için eyaletler bu yasayı uygulayıp uygulamama seçeneğine sahipti, ama onlar da uygulamaya hevesliydi. Bir diğer talebimiz ise imza sisteminin değiştirilmesiydi. Almanya’da her derste imza atmak gerekiyordu ve 2 derste imza atmayınca dersten kalıyorduk.

Eylemimiz ilk başta bir sokak eylemi olarak başladı. Birkaç bin öğrenciyle birlikte yürüyüş düzenledik. Yürüyüşün ardından Köln Üniversitesi’nin en büyük amfisinde bir toplantı yaptık. Toplantıda sadece sokakta gösteri yapmanın yeterli olmadığına karar verdik ve amfiyi işgal etmeye karar verdik. İşgal boyunca oradaki dersler iptal edilmek zorunda kaldı.

>> Nasıl bir atmosfer vardı işgalde?

Çok güzeldi. Profesörler ve doçentler de bizden etkilendiler ve bizi desteklediler. Bazıları gelip aramıza katıldı ve bize amfide dersler verdi. Müzik grupları konser verdi.

Orada uyuyor, orada yatıyor, orada şarkı söylüyorduk. Neredeyse her konu hakkında uzun uzun tartışıyorduk.

>> Ne kadar sürdü işgaliniz?

2-3 hafta boyunca orayı işgal ettik. Ardından polis geldi. En az 20 araba dolusu polis geldi. Biz de taleplerimiz yerine gelmeden çıkmayacağız dedik. Oturduğumuz yerden zorla kaldırarak götürdüler bizi.

Polis geldiği anda içeride sadece 50 kişi vardık. Ama polisin geldiğini duyan arkadaşlarımız da bize destek için dışarıda toplanmaya başladılar. Böylece dışarıda da yaklaşık 600 kişilik bir grup oluştu.

Polis bizi zorla çıkardıktan sonra biz de bu kalabalıkla birlikte yürümeye başladık. Almanya’da izinsiz gösteri yasak olmasına rağmen yolları kapatarak yürüyorduk. Yürüyüşün sonunda ise başka bir amfiye girip orayı işgal ettik. O da yaklaşık bir ay sürdü.

Bir ayın sonunda rektör geldi ve “tamam artık, bu amfiyi size veriyorum” dedi. O andan itibaren bize verilmiş bir alanda kalmanın işgal olup olmadığını tartıştık, sonra da araya Noel tatili girdi ve herkes evine geri döndü. Noel’den sonra bir daha toplanamadık. Zaten bir çok insan yorulmuştu. Bütün dönem işgal mekanında kalınca ders çalışamıyorduk, aynı sorunu Boğaziçi’ndeki işgalciler de yaşıyor.

>> Taleplerinizin içinde gerçekleşenler oldu mu hiç?

Evet. Artık her dönem 500 avro ödememiz gerekmiyor. Bizim bölgemizdeki son seçimleri sosyalistler kazandı ve onlar da bu yasayı durdurma kararı verdiler.

>> Köln’deki işgalinizi Boğaziçi ile karşılaştırdığında neler söyleyebilirsin?

Boğaziçi’nde daha az insan katılıyor işgale. Ayrıca bir kafe ile bir dersliği işgal etmek arasında önemli farklar var. Biz dersliği işgal ederek okulun işleyişini tıkadık. Ama bir kafe işgal etmek aynı etkiyi yaratmıyor. Köln’de hocaların desteği de daha belirgindi. Çoğu gelip bizi destekliyordu, rektöre baskı uyguluyordu. İki işgalin de kendine özgü yönleri var, ikisini karşılaştırıp biri daha iyi demem doğru olmaz.

>> Bir antropoloji öğrencisi olarak birinin daha iyi olduğunu söylesen şaşardım zaten. Bu arada medya ne kadar yer verdi işgalinize?

Kesinlikle Boğaziçi’ndeki kadar çok değil. Starbucks ilk gün gazeteye çıktı. Almanya’da ise 80 farklı üniversitede işgal olmasına rağmen ancak 2 hafta sonra gazeteciler kampüse geldi. Böyle büyük bir eylemin 2 hafta görülmemesi kesinlikle kasıtlıydı. Biz bu eylemi Avusturya ve İsviçre’deki öğrencilerle aynı anda yaptık, oradaki öğrenciler de medyanın ilgisizliğinden şikayetçiydiler.

>> Köln’de katıldığın işgal evini anlatabilir misin? Ne zaman başladı, nasıl bir yeri işgal ettiniz?

16 Nisan 2010’da başladı işgal. Sperkasse bankasına ait bir binayı işgal ettik. 15-20 yıldır boş duruyordu bu bina. İşgali başlatan hareket ise Piranja adlı bir hareketti. Köln belediyesinin kültürel etkinliklere yeterince para ayırmamasından şikayetçilerdi. Belediyenin tiyatrolara finansal desteğini sonlandırmasıyla tiyatrolar kapanmıştı. Burayı işgal ederek sanat ve yaratıcılıkla doldurabileceğimiz boş bir alan yaratmak istedik. Herkesin katılabileceği kolektif bir ortam oluştu. Tabii ki hiyerarşik bir yapımız da yoktu. Starbucks işgalindekilere benzer şekilde çalışma grupları aracılığıyla ihtiyaçlarımızı karşılıyorduk.

>> İşgal mekanı nasıl bir yapıya sahipti? Burayı nasıl kullandınız, neler düzenlediniz?

Bina gerçekten büyüktü. Sayısız oda vardı içeride. Büyük bir mutfak, devasa bir yemek salonu, sinema odası, bir dişiler bir de erkekler için uyuma odası, parti odası, bar, kadınlar odası, seminer odası, masa tenisi odası gibi bir çok oda yarattık biz de. Bunun dışında bütün odalara yayılan ve sürekli olarak güncellenen sergiler vardı.

Bir süre sonra akademisyenler, yazarlar da aramıza katıldı ve bize “finansal sistemi nasıl değiştirebiliriz”, “iklim değişikliği ve sonuçları” gibi konularda seminerler vermeye başladılar. Seminerleri verenler yalnızca onlar değildi, bir konuda bilgisi olan insanlar bu bilgiyi seminerlerle paylaşıyordu. Seminlerler de herkese açıktı. O mekan sayesinde bir çok grup bir araya gelme fırsatı buldu. Örneğin ben, haftada bir siyasal tiyatro grubumla buluşuyordum. Sanat grupları, dans grupları, müzisyenler, toplumsal örgütler orada bir araya geliyordu.

>> Devletle, polisle ve Sperkasse bankasıyla nasıl sorunlar yaşadınız?

Bu süreçte devletle, binanın sahibi olan bankayla ve polisle sayısız sorun yaşadık. Polisin geleceğini her duyduğumuzda toplayabildiğimiz kadar insanı binanın içine toplayıp kapılarımızı kapattık. Polisin içeri girmesine izin vermedik. Bir çok kere banka yönetimiyle toplantı düzenledik, böyle bir mekanın neden gerekli olduğunu konuştuk. 10 ayın sonunda banka bizim ciddi olduğumuzu anladı ve mekanı bize yüksek bir fiyata kiralamayı teklif etti. Bunu reddettikten sonra daha düşük bir teklif sundular, onu da reddettik. Bu noktadan sonra ayrılarak Boğaziçi’ne Erasmus öğrencisi olarak geldim, ama geldikten sonra duydum ki yasal süreçlerin ardından mekanın mülkiyetini ele geçirmeyi başarmışız. Artık orası bankaya değil, bize ait.

>> Mahallenizle, komşularınızla aranız nasıldı?

Genel olarak mutlular, çünkü onlara da bir çok katkımız oluyor. Ama ara sıra gürültüden şikayet ettikleri de oluyor.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Londra’dan İşgal Manzaraları-6

ÇEVİRİ: ONUR EREM
aralık 2011

The Occupied Times of London’dan seçmece yazılar:

Meksika dağlarından St. Paul’e

Flamina Giambalvo

Şu ana kadar ortaya çıkan sayısız işgal hareketini birleştiren şey, artan özelleştirmelerin ve eşitsizliğin eleştirisiydi. Bize göre bu iki olgu, gerçek bir demokrasinin önündeki iki büyük engel. Hepimiz artık içinde yaşadığımız sahte düzenden kurtulmak istiyoruz.

Zapatista kadınlar

Geçtiğimiz onyıllarda liderlerimiz bizi, yani halklarını ikinci plana atarak hareket ettiler. Hayatımızı şekillendiren kararları bize sormadan, bazen de muhalefetimize rağmen aldılar. Bunun sonucunda halkların kendini ait hissedeceği bir hareket ihtiyacı ortaya çıktı. Yüzde 99 sloganıyla birlikte baskı gören tüm gruplarla dayanışma içinde hareket etmeye başladık. Ancak bu süreçte hiç bir zaman bir grubun veya başkalarının adına açıklamalarda bulunmadık, onların temsilciliğine soyunmadık. Liberal demokrasilerin temsiliyet sisteminden şikayetçi insanlar olarak aynı hataya düşmek istemedik.

Başkaları için konuşmayı veya onların liderliğine soyunmayı reddeden ilk toplumsal hareket biz değiliz. Bu tarz sosyal deneylerin en başarılısı ve dikkat çekicisi, bence Zapatistalar.

Onların deneyimleri 1994’te, Zapatista Devrimci Ordusu Meksika Devleti’ne savaş açarak federal güçleri Chiapas bölgesinden püskürttüğünde başladı. O günden beri halkla birlikte savaşarak Chiapas’ı askerlerden, kontrgerillalardan ve kurumlardan korumaya uğraşıyorlar. Her ne kadar klasik bir ordu görünümünde olsalar da direnişleri genellikle şiddet içermeyen direnişler oluyor. Zapatistaların temel amacı Chiapas bölgesindeki halkın sesini bulmasına ve bu sesi (kendilerini ‘temsil ettiğini’ iddia eden insanlar da dahil olmak üzere) kendilerine karşı sağır kalan insanlara duyurmak: Meksika siyasetinin kurulu partileri ve çeşitli Marksist/devrimci gruplar.

Hareketin en ünlü sözcüsü Subcomandante Marcos’un da anlattığı gibi “Zapatizmo bir ideoloji değildir. Bir doktrin tarafından satın alınmamış veya üretilmemiştir. Zapatizmo, bir önsezidir. O kadar açık ve esnektir ki her yerde vuku bulur. Zapatizmo ‘Beni dışlayan şey nedir? Beni izole eden şey nedir?’ sorularını sorar. Ve her yerde bu soruların cevapları farklıdır.”

Zapatistaların en etkileyici özelliklerinden biri “yönet-itaat et” adını verdikleri karar alma mekanizmalarıdır. Zapatistalar, Devrimci Yerli Gizli Komite’lere hesap verme yükümlülüğünü kabul ederler. Bu komiteler katılımcı demokrasi prensibine göre seçilmiş yerel ve bölgesel meclislerdir. Ancak bunlar kalıcı yapılar değil, farklı toplulukların görüşlerine göre sürekli değişen yapılardır.

Bu sistem, Marks’ın Paris Komünü konseptinin ötesine geçiyor. Bu devrimci örgütlenmenin çalışması için her bir ‘yoldaş’ın fikrini beyan etmesi gerekiyor. Böylece güç, tabandan çok daha yukarılarda bir yere gitmiyor, tabanın görüş ve isteklerinin değişmesiyle beraber kolayca değişebilir bir halde, tabanın içinde bulunuyor.

Bu süreç bir zaman israfı olarak gözükebilir, ancak bu sayede tartışmanın kendisi sonuçlarından daha önemli bir yere sahip olur. Hemen varılacak sonuçlara değil tartışmaya odaklanıldığı için ortaya çıkan şey daha olgun olur. Dünyanın ilk gerçekte kapsayıcı (içlemci) devrimci hareketi bu sürecin bir ürünüdür. Marcos’un da dediği gibi “Güçlülerin dünyasında onlar ve köleleri dışında kimseye yer yoktur. Biz bunun aksine bir çok ‘farklı dünyanın’ sığabileceği bir dünya istiyoruz. İnşa ettiğimiz ulus bütün toplulukların ve dillerin kendisine yer bulabileceği, bütün ayakların yürüyebileceği, herkesin neşeyle gülebileceği ve gün batımının keyfini çıkarabileceği bir ulus”.

Zapatistaların duruşu ve felsefesi kayda değer olmanın ötesinde siyaset sahnesinin önemli bir sorununa da parmak basıyor: Temsiliyet. Zapatistaların önerdiği model, bütün dünyanın temsiliyet sisteminin işlevsizleşmesini tartıştığı bir dönemde dikkat çekici bir alternatif olarak ortaya çıkıyor.

Bizler de çadır topluluklarımızda, siyaset yapmanın – siyasal sınıf denen bir sınıfa ait olan – bir meslek olmadığı düşüncesi üzerinden yeni siyaset yöntemlerine yer açıyoruz. Çünkü bize göre siyaset bir meslek değil, aksine problemlerimizi kolektif olarak çözmenin tek yolu.

St. Paul’de kamp kuran işgal hareketi de dahil olmak üzere dünya genelindeki işgal hareketleri ile Zapatistalar arasındaki bağ da tam olarak “yeni bir şeye, halka hizmet eden yeni bir ekonomik ve siyasal sisteme” duyulan ihtiyacın önsezisidir. Bu açıdan dünya genelindeki yoksullar ve baskı gören insanlar adına konuşmaktansa onlarla dayanışma içinde olmayı tercih ediyoruz. Bu yenilenmiş söylem, farklılıklarımıza rağmen dünya çapında ayaklanan insanlarla büyük bir ortak paydamız olduğu gerçeğini öne çıkartıyor. Bizim verdiğimiz mücadele, ‘güç’ (veya neo-liberalizm) ile ona maruz kalan milyonlarca insan arasındaki mücadelelerden sadece bir tanesi.

***

Adına da derler demokrasi – Latin Amerika’dan öğrenmek

Adam Ramsay

Londra Borsası yakınlarında bir çadırın üstünde 2011’in sloganı yazıyor: “Gerçek demokrasi şimdi”. Kampa gidip oradaki insanlarla konuştuğunuzda, insanların size söyleyecekleri şey önemli olanın talepleri değil, talepleri oluşturan tartışmaları olduğunu söyleyecektir. Buradaki insanların tartışmaları gerçekten verimli ve öğretici tartışmalar oluyor. Atina’dan New York’a, Madrid’den Londra’ya kadar bütün göstericilerin bankalara, eşitsizliğe ve kapitalizme öfkesi hareketlerin ana motivasyonu. Hareketlerin vizyonu ise, kendisini ilgilendiren kararlarda herkesin sözünün dinleneceği bir dünya.

Sovyet tarzı sosyalizmin çöküşüyle beraber dünya çapında sol kendi sesini bulmakta bocaladı. Avrupa ve Kuzey Amerika’da sol sağa kaydı. Latin Amerika’da da neo-liberal politikalar yükselişe geçti. Solun, kendine yeni bir temel yaratması, yeni fikirleri işlemesi, denemesi ve kabul etmesi zaman aldı.

“Gerçek demokrasi” talepleri Kuzey Avrupalılar için finansal çöküşe verilen ilginç, yeni ve heyecan verici bir cevap olarak gözükse de Avrupa’daki işgallerin temelinde Venezüela, Brezilya ve Bolivya’da verilen büyük mücadeleler yatıyor. Latin Amerikalıların ayakizlerini takip ediyoruz. Onların talepleri ve siyasetleri sosyalizmi yeniden hayal etmenin bir anahtarı adeta.

Gerçek demokrasinin ne olduğunu anlamak için finans semtlerinde toplanan protestocular ve işgalcilerden başka sayısız örneğe bakabiliriz. 1988 yılında Brezilya İşçi Partisi, Porto Allegre Belediyesi’nde seçimleri kazandığında şehir aşırı yoksullukla boğuşuyordu. İşçi Partisi’nin belediye başkanı bütçeyi kendi başına hazırlamak yerine halka hazırlatmaya karar verdi. O günden beri her yıl şehir sakinleri binlerce kişilik buluşmalara katılarak önceliklerini belirliyor, bunları uygulamaya koyacak delegeleri seçiyor ve şehrin birkaç milyon dolarlık bütçesinin nasıl harcanması gerektiğine, halk için hangi harcamaların daha faydalı olacağına kendileri karar veriyorlar.

Bu süreç zamanla çok geniş destek buldu – sosyalist partilerin programlarını eleştiren kurum ve kuruluşlardan bile destek aldı. En önemlisi, bu uygulama kıta çapında uygulanmaya başladı. Arjantin’den Venezüela’ya kadar bir çok şehir, mahalle ve toplum bu uygulamadan ilham alarak halk konseyleri, çalışma kooperatifleri, anayasal meclisler ve çeşitli toplumsal gruplar ile doğrudan demokrasi sürecini inşa etti.

Kamusallaştırma ve kamusal hizmetlere yatırımın arttırılmasının yanı sıra radikal demokrasi de Bolivarcı devrimin temel taşlarından bir tanesi. Lula, Chavez ve Morales’in hükümetleri, farklılıklara sahip olsalar da (hatta beğenmediğimiz bazı politikalar izleseler de) radikal demokrasi deneyine çeşitli şekillerde büyük katkılar sunmuşlardır. Bu deneyler pozitif sonuçlar üretmesiyle beraber Latin Amerika’nın anti-kapitalist halkları – ve hükümetleri – yirmibirinci yüzyıl sosyalizmini şekillendirdiler.

Tabi ki komünizm özünde, komünitelerin (toplulukların) gücün sahibi olmasının mücadelesiydi. 1649’da İngiltere’deki Kazıcılar’dan (The Levellers) günümüze kadar yerel kontrol, radikal kontrol, yerinden ve özerk yönetim Britanya solunun mücadele alanı olmuştur. Yirmibirinci yüzyılın başında dünya çapında başarılı bir şekilde uygulanan anti-kapitalist politikalardan ilham alıyoruz. Belki de işgal hareketleri, bu fikirlerin Avrupa’ya yayılmasının öncüleri olacaklar.

***

Daha çevreci bir işgal için güneş enerjisi

Emma Fordham

işgal alanına yerleştirilen güneş panellerinden biri

Enerji Çalışma Grubumuzun uğraşları sonunda meyvelerini verdi; bu hafta 3 güneş paneline kavuşacağız. Kulağa kolay geliyor olsa da bu noktaya varabilmek için uzun ve yorucu bir yoldan geçmemiz gerekti. Bazı zorlukların nedeni teknik konulardı: Hangi panelden almalıyız, kaç volt gücünde olmalı, çeviriciye ihtiyacımız var mı gibi sorulara cevap aradık. Bazı zorluklar ise pratik nedenlerden kaynaklanıyordu: ‘Panelleri nasıl alacağız’, ‘yılın bu mevsiminde, etrafımınzda uzun binalar varken güneşten faydalanabileceğimiz alanlar var mı’ sorularına cevap bulmamız gerekti.

Bu süreçte hiç beklemediğimiz sorunlarla da karşılaştık. Bütün idealizmimize rağmen işgal kamplarından yaşadıklarımız, aslında dünyanın bir mikrokozmosu olduğumuzu, dünyada yaşanan bir çok çelişkiyi bu kamplarda ve hatta kendi içlerimizde de bulabileceğimizi gösterdi bize.

Yeşil enerji ekibi hizmet sağlayan bütün çadırları ziyaret ederek onların enerji ihtiyacını hesapladı. Hesaplamaların ardından bütün çadırların tahminlerin çok üzerinde bir enerji tüketimi yaptığını gördük. Bir fiş takarak veya bir düğmeye basarak elektrik enerjisi kullanmaya o kadar alışmışız ki, bir süre elektrikten uzak kaldığımızda yabancılaşıyoruz. Yeşil enerji ekibinin yüksek tüketim karşısında şaşırdığını görünce, işgal kampını hem kampçılar hem de dışarıdan katılmak isteyen insanlar için bir enerji tasarrufu eğitimi merkezine çevirmeye karar verdik.

yazının yazılmasının ardından işgal alanına birden çok güneş paneli yerleştirildi

Yeni enerji kaynağımız olan güneş panellerine geçişimiz aşamalı olacak. St. Paul kampında, teknoloji çadırının arkasında saklanan gürültülü ve pis kokulu jeneratörle aramızda garip bir duygusal bağ oluşmuş. Onu bir anda ortadan kaldırmak hem zor olabilir hem de tepki çekebilir. Bu yüzden önce güneş panellerinin pillerini tamamen dolduracağız, aydınlatma sistemlerimizi en tasarruflu sistem olan LED ışıklara çevireceğiz, ardından da kademeli bir şekilde jeneratörün ürettiği enerjiyi azaltacağız.

Bu kış kamptakilere ufak bir sürprizimiz de olacak: Jeneratör bisikletler! Spor salonlarındaki bisiklet aletlerine benzeyen bu alette çevirdiğimiz her pedal elektrik enerjisine dönüşecek. Böylece hem kış soğuğunda kapalı bir ortamda pedal çevirerek vücutlarımızı ısıtacağız, hem formumuzu koruyacağız hem de elektrik üreteceğiz! Ayrıca elektrik üretmenin ne kadar zahmetli olduğunu gördükten sonra kampçılar elektrik tüketimlerini daha da azaltabilir.

Beklentilerimizi azaltmalı, alışkanlıklarımızı değiştirmeliyiz. İnsanlar cep telefonlarını sürekli şarj etmeden yaşama fikrine alışmalı. Elektrikli su ısıtıcaları da yasaklanacak. Aslında dünyanın ayak dirediği ‘enerji tüketimini azaltmak için konfordan feragat etme’ yolundan geçeceğiz biz de. Çünkü bu çevremizin sürdürülebilirliği için büyük bir ihtiyaç. Ayrıca jeneratöre sürekli mazot almak önemli bir finansal gider. Gücü azaltacağız, kaynakları daha tasarruflu kullanacağız. Tutumluluğu benimseyeceğiz. Şu anda kamptaki bütün atıkları geri dönüştürüyoruz, ama bu yeterli değil. Şu jeneratörün kapandığında kavuşacağımız sessizliği ve huzuru bir düşünün

işgal alanına kurulan çadır şehir üniversitesi’nin güneş panelleri

Finsbury Meydanındaki kamp (Ç.N.: Londra’daki ikinci işgal kampı) bizden bir adım daha önde. Bir adet güneş panelini çoktan yerleştirmişler bile. Mazotla çalışan jeneratörlerini, restoranlardan ve evlerden toplanan kızartma yağlarıyla çalışan bir jeneratörle değiştirmekteler. Karşı sokaktaki Fikir Bankası’nın (Bank of Ideas) prizlerini kullanarak cep telefonları ve bilgisayarlarını şarj edebiliyorlar. Fikir Bankası ekibi binanın çatısını da güneş panelleriyle donatmayı hedefliyor. Böylece hem binadaki ihtiyaçları, hem işgal kamplarındaki elektrik ihtiyacını karşılamayı, hem de kullanılmayan elektriği şebekeye satarak kazanılan parayı işgal hareketimizin yeni projelerinde kullanmayı hedefliyorlar. Eğer bu gerçekleşirse, hayalimizdeki sınırsız fikir ve projelerden birkaçını daha – hatta belki de hepsini – hayata geçirebiliriz. İşgalimiz, değiştirici ve dönüştürücü bir işgaldir!

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Londra’dan İşgal Manzaraları-5

ONUR EREM
aralık 2011

The Occupied Times of London’dan seçmece yazılar:

Editörden

UBS’in camları kartonlarla kapatılmış binası, finans sektörünü topluma ve gerçeklere gözlerini kapatmasının bir simgesi adeta. Finans sektörü hasta yatağında. İşgal hareketleri bunun nedenlerini ifşa ederken onlar bu gerçeklere gözlerini yumarak hastalığın bir şekilde geçeceğini umuyorlar.

Borçlusun bize UBS

Toplumdaki güç yapılarının kendi bağışıklık sistemleri de var. Gerektiğinde polis şiddeti, iş ve maaş kesintileri, yasal hakların azaltılması gibi yöntemlere başvuruyorlar. St Paul’daki işgalcilere yolladıkları tahliye bildirisinin ardındna hareketi nasıl canlı tutabileceğimizi tartışmaya başladık. İşgal duraklama dönemine mi girdi? İşgal hareketi kampın varlığından bağımsız bir şekilde nasıl büyüyebilir?

Fikir Bankası, bütün bu sorulara verilmiş muhteşem bir cevaptır. İşgal ettiğimiz binanın içindeki hareketlilik hareketimizin enerjisinin ve yaratıcılığının devam ettiğinin bir kanıdı. Doğrudan eylem grubumuz durağanlaşmaktansa yeni alanlar yaratmak ve gerçek pozitif değişimler üretmekteki istekliliğini gösterdi. Bir binayı ele geçirmemiz şehirdeki varlığımızı çadırların yarattığı “geçicilik” hissinden kurtararak burada kalıcı olduğumuzu, bu tartışmaların kalıcı olması gerektiğini göstermenin en iyi yoluydu.

Ayrıca başka önemli sorunlara da parmak bastı: komün alanlarının ve toplumsal politik tartışma alanlarının eksikliği, eğitimin önemi ve çocuk refahı. Fikir Bankası, uyuşturucu ve alkolün içeri alınmadığı, gecelemenin mümkün olduğunca az olduğu ve herkesin davet edildiği bir alan. İşgal hareketi de böyle bir şey zaten. Fikir Bankası’nda her gün çeşitli seminerler ve tartışmalara ev sahipliği yapıyoruz. Siyaset, ekonomi, çevre ve daha sayısız konudan uzmanlar gelip burada halka bildiklerini sunuyor. Ayrıca bina içindeki bir bölümü de sanatsal üretime ayırdık.

Tabi ki Fikir Bankası’nın ömrü, krize neden olan, insanları evlerinden eden açgözlü finans kuruluşlarınınki kadar uzun olmayacak. Ancak unutmayın, bu bankanın kurtarma planına da ihtiyacı olmayacak. IMF ve diğer bankalar ülkelerin siyasetlerini tamamen kontrol etmeye ve halkın cebindeki son kuruşları almaya çalışırken, Fikir Bankası’nda hükümetimizin halkından esirgediği bazı şeyleri insanlara sunmayı hedefliyoruz: ücretsiz eğitim, gençlik alanları ve ücretsiz çocuk bakımı. Adında ‘banka’ olduğuna bakmayın, gizli ücretlerimiz falan yoktur. Sizi de bekleriz!

***

Toplumu inşa etmek: Fikir Bankası

Rory Mackinnon

Sıradan bir kurumsal devir işleminden farklı bir el değiştirmeye sahne oldu Londra. Londra’yı İşgal Et hareketi olarak İsviçre’li UBS bankasının yıllardır boş duran binasına el koyduk, ve onu halka açtık! Gazetemizin baskıya gittiği tarihte (23 Kasım), UBS işgali üçüncü gününe girmişti.

Bu işgali nasıl gerçekleştirdiğimizden biraz bahsetmek gerekiyor galiba. Londra’yı İşgal Et Hareketi olarak sayımız arttıkça çadır kamplarımıza sığamaz hale geldik, ve işgal edebileceğimiz yeni mekanlar üzerine düşünmeye başladık. Batık UBS bankasının 4 katlı boş binası iyi bir mekan olarak gözümüze çarptı. İşgal hareketimizin doğrudan eylem grubu cuma sabahı gizli bir operasyonla binanın içine girdi, ve bina artık bizimdi!

Multi-milyon poundluk bu bina, St Paul ve Finsbury Meydanı’ndan sonra üçüncü işgal alanımız oldu. İşgal ettiğimiz binanın herhangi bir bina değil de UBS bankasının binası olmasının sembolik bir önemi de var: Banka 2008 yılındaki krizde bir çok çalışanını işten çıkarmıştı. Dahası bankadan mortgage kredileriyle ev alıp da kredisini ödeyemeyen 9.000 aileyi de gözlerinin yaşına bakmadan evlerinden atmışlardı. Böylece banka bir çok terkedilmiş yapının sahibi olmuştu. Şimdi biz de bankanın terkedilmiş yapılarına el koyuyoruz! Fikir Bankası, halkın kendisinden alınan mülklere yeniden el koymasının bir sembolüdür.

İşgalin ardından camlardan pankartlar ve posterler sarkıttık ve halka müjdeyi duyurduk. Bu sırada polis de bizi izlemeye başladı tabi ki. Ticari bir özel mülkiyetin işgali yasalara göre suç değil haksız fiil olduğu için polis doğrudan bir müdahalede bulunmadı. Bu durumda UBS bizi binadan kovana kadar burada kalacağız. Ayrıca yasalara uymak adına binayı yerleşim amacıyla kullanmayacağımızı da ilan ettik. Lâkin bu karar kamplarda kalan insanlar tarafından pek de iyi karşılanmadı. Daha önce de belirttiğim gibi kamplarımızda kalacak yer sıkıntısı çekiyoruz, ayrıca yaklaşan kış şartları da insanların üşümesine neden oluyor. Ancak burayı yasalara uyarak elimizde tutabilmemiz için yapmamız gereken şey bu.

***

Para konuşur

Bu hafta jeopolitikacı ve ‘Kur Savaşları: Bir Sonraki Küresel Krizin Hazırlığı’ kitabının yazarı James G. Rickards ile dünya ekonomisini konuşuyoruz

>> Dünya ekonomisi şu an ne durumda? Havale mi geçiriyoruz, yoksa son nefesimizi mi veriyoruz?

Henüz son nefes kısmına gelmedik. Şu anda 18. yüzyıl doktorlarının sülük tedavisi ile hastalarının kanını emdirdiği aşamaya daha yakınız. Bu sülükleri IMF ile batmış bir bankacılık sistemine para pompalayan merkez bankaları ve benzer kuruluşlara benzetebiliriz. Bu bir süre işe yarayacak, büyük ihtimalle 2013’e kadar sistemi götürebilir. Ancak ondan sonra daha büyük bir çöküşe neden olacak.

>> 2013’ten sonra nasıl bir çöküş bekliyor bizi?

Fed’in (ABD Merkez Bankası) bile müdahale edemeyceği kadar büyük bir kriz. Kağıt paralar tamamen değersizleşecek. Sistemin nasıl işlediğini anlayanların (bankacılar), anlamayanlara (bankalarda tasarruf yapan sıradan çalışanlar, emekliler) karşı kurduğu üstünlük bu noktada ortaya çıkacak. Bankaların içleri boşalırken bu insanlar büyük mağduriyetler yaşayacak.

>> Yunanistan’ın yeni Başbakanı eski merkez bankası çalışanı ve 1998’den beri Üçlü Komisyon’un bir üyesi. Şu anda bu iş için doğru adam mı?

Hayır, aksine o da problemin bir parçası. Doğru adam olsaydı, Yunanistan’ın borçların anlaşmalara göre ödenmeyeceğini ilan ederdi. Borçları, Yunan halkının köleliğine neden olmayacak, onların inovatifliğini ve girişimciliğini canlı tutacak bir şekilde yeniden yapılandırırdı.

>> Yunanistan’ın geleceğinde ne görüyorsunuz?

Önümüzdeki bir iki yıla baktığımda, Yunanistan’a kredi veren Avrupa kuruluşlarının birer kölesi olacaklarını söyleyebilirim. Ancak umuyorum ki 2013-2014 gibi ülkenin yönetimini gerçekten ele geçirip bu kölelikten kurtulur, egemenliklerini ve demokrasilerini tekrardan canlandırabilirler.

>> İtalya da yeni tasarruf paketlerini onayladı. Buradaki anlamıyla tasarruf size ne ifade ediyor?

Tasarruf paketlerine göre halk devlete daha fazla vergi ödeyecek, karşılığında ise devletten alacağı faydalar azaltılacak. Böylece devletin yabancı kredi kuruluşlarından aldıkları kredileri daha rahat bir şekilde ödemesi planlanıyor.

Başka bir deyişle, uluslararası bankacılar sınıfının faydası için halkın “borç köleliği”ni kabul etmesi gerekiyor.

>> Bir keresinde, ABD için Fed başkanı Ben Bernanke’nin Usame Bin Ladin’den daha büyük bir tehdit olduğunu söylemiştiniz. Bu benzetmeyi biraz açabilir misiniz?

Bin Ladin sembolik olarak önemli olsa bile stratejik olarak etkisiz. Yapabileceği en büyük eylem ile birkaç bin kişinin hayatını mahvedebiliyor. Oysa Bernanke, bankaları bireylerden daha üstün tutan politikalarıyla işsizlik, tahliye ve hacizlere neden olarak milyonlarca kişinin hayatını mahvetti.

Bernanke’nin politikaları, on milyonlarca ABD’li ve dünyanın geri kalanındaki milyarlarca insan için en iyi ihtimalle 10 yıl sürecek bir durgunluğa, en kötü ihtimalle ise yeni bir ekonomik yıkıma yol açacak. Bütün bunların nedeni ise, bankaların çıkarlarının halkınkinden üstün tutulmasıdır.

>> Bunlar geri çevirilebilir mi?

Kesinlikle. Sadece bu çözümleri uygulayacak bir siyasi irade gerekiyor (ancak böyle bir irade de gözükmüyor). Zarar eden bankalar için “bunlar batmak için çok büyük” diyerek halkın parasıyla batık bankalara yardım etmektense bıraksınlar batsın. Türev piyasaları ve benzer yapılara sahip finansal ürünleri yasaklasınlar, çünkü bunlar yatırımcıları yanıltırken sadece bankalara hizmet ediyor. Yatırım için gereken düzenlemeleri azaltırken bankacılık sistemi daha sıkı düzenlensin. Devletin bankalara uyguladığı vergi indirimleri ve diğer avantajlar kaldırılsın. Faizler düşürülsün ki insanlar tasarruf etsin ve bunu yatırıma dönüştürsün. Kurlar altın fiyatları üzerine sabitlensin ki tasarruf sahipleri, yatırımcılar ve girişimciler kumar oynamaya ihtiyaç duymadan uzun vadeli planlar yapabilsin.

Bunlara benzer bir çok çözüm var. Ancak maalesef çözümlerin varolması onların uygulanacağı anlamına gelmiyor.

>> Elinde sihirli bir asa var. Ekonomide değiştireceğin ilk şey ne olurdu?

Türev ürünleri yasaklardım.

>> Serbest piyasa diye bir şey var mı gerçekten?

Evet var, ancak sadece adaletli bir şekilde uygulandığı zaman. Geçmişte “bankacılık sistemi daha sıkı bir şekilde düzenlensin” dediğimde serbest piyasayı engellediğimi söyleyen eleştirilerle karşılaşmıştım. Günümüzde bankalara devlet bir çok ayrıcalık tanıyor. Eğer bu ayrıcalıklardan faydalanmak istiyorsanız, devletin düzenlemelerine de uymak zorundasınız.

>> Krizde hazırlıksız yakalanan sıradan insanlara tavsiyeleriniz nedir?

Eğer mortgage’ınız varsa ve mortgage’ın değeri, evinizin değerinden fazlaysa bir borç kölesi olmayı bırakın, evinizi satın ve kiracı olun. Ev sahipliği, mortgage kullandırmak isteyen bankalar tarafından uydurulan bir mittir. Kira sistemi, evi olanlar ile eve ihtiyaç duyanlar arasında uygulanan son derece makul bir ekonomik anlaşmadır. Eğer ortalama bir maaşlı çalışansanız, kağıt paraların bir değerinin kalmayacağı güne hazırlık yapın ve maaşınızın yüzde 10’unu biriktirin ve onunla altın alın.

>> Altın neden yükseliyor? Yükselmeye devam edecek mi?

Altının asli değeri 5.000 yıldır hiç değişmemiştir. Altın fiyatları yükseldiği zaman gerçekte olan şeyin kağıt paranın değerinin azalması olduğunu insanların anlaması lazım. Altının ons fiyatı 5 yıl içinde 7.000 doların üzerine çıkacak. Ancak buarada olan şey kağıt paranın değerinin düşmesidir, altının gerçek değerinin artması değil.

>> Son olarak Londra’yı İşgal Et hareketine vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Şiddetsizlik, aşk, kalıcılık ve inanç. İşgal hareketlerinin odağında eşitlik ve adalet var; bu böyle kalmalı. Odağın intikam ve şiddete dönmesini hiç istemem. Siz halkın vicdanısınız, saldırı kuvveti değil. Ve vicdan, her zaman daha kuvvetlidir.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Londra’dan İşgal Manzaraları-4

ÇEVİRİ: ONUR EREM
aralık 2011

Londra’daki Occupy London hareketinin çıkardığı The Occupied Times of London gazetesinin dördüncü sayısından seçmece yazılar:

Çalışan bir topluluk

Stacey Knott

Londra’yı İşgal Et Hareketi dördüncü haftasına girerken şehirdeki ikinci kamp olan Finsbury Meydanı kampı da büyüdü ve gelişti. Artık içinde bir otel, bir bisiklet atölyesi ve hatta evsizlere yardım etmek isteyen bir çalışma grubu bile var.

Finsbury Meydanı’ndaki işgalcilerden Cohor Hohan, hareketin artık mekanını tanımlamaya başladığını söylüyor. Conor, kamptaki işgalcilerin kaldığı çadırların yerleri ve çadır kapasiteleriyle ilgilenerek alanda maksimum sayıda insanın kalması için uğraşan bir çalışma gurubunda. Geliştirdikleri yöntem ise içinde boş yer olan çadırların üzerine bir işaret koymak. Böylece yeni işgalciler hangi çadırlarda kalabileceğini rahatça buluyor.

Kamptaki otel ise Londra’nın tek ücretsiz oteli. Gece geç saatlerde gelenler, 6 kişilik kapasitesi olan bu otelde geceyi geçirdikten sonra gündüz boş bir çadıra yerleştiriliyor.

St. Paul Katedrali Kampı

Bütün bu çalışmalara rağmen kampın kapasitesi tamamen dolmuş durumda. Artık çözüm olarka 2 kişilik ufak çadırları kaldırıp onlardan boşalan yere daha büyük çadırlar koyuluyor. İnsanlar tanımadığı insanlarla aynı mekanda zaman geçirmekten şikayetçi değil, çünkü bu sayede diğer işgalcilerle tanışma imkanları oluyor.

25 yıldır evsiz olan Ace MacCloud ise kamptaki bisiklet tamir atölyesini kuran kişi. Burada işgalcilerin, hatta sokaktan geçen herkesin bisikletlerini ücretsiz olarak tamir ediyor. Zaman zaman bisikletine atlayarak St Paul’daki kampa da gidip oradaki bisikletleri de tamir ediyor.

***

Şehir nasıl işliyor?

Rory Mackinnon, Londra şehir yönetiminin nasıl seçildiğini merak etti ve araştırdı

Londra’da yaşayan herkes, yerel seçimlerde bir oy kullanma hakkına sahip. Buna karşılık Londra’daki şirketler de yerel seçimlerde oy kullanabiliyor, üstelik şirket başına 79 oya varan sayılarla. ‘Kalifiye insanlar’ ise (mesela üst düzey şirket yöneticileri) kişi başı 2 oy kullanabiliyor.

Böyle karmaşık bir oy sisteminde şirketler ve insanlar toplamda kaçar oy kullanıyor diye merak ediyorsanız hemen söyleyelim: 2009’daki seçimde yerel birimlerde şirketlerin kullandığı oylar 24 bin iken kent sakinlerinin kullandığı oy ise sadece 9 bindi. Yani yerel yönetimlerin nasıl oluşacağına artık şirketler tek başlarına rahatlıkla karar verebiliyor.

Ancak bu oyların belediye başkanı seçimine hiç bir etkisi yok. Bu hak, sadece Londra’daki şirket odalarına ait. Belediye binasında buluşan temsilciler bir araya gelerek belediye başkanını seçiyorlar.

Peki az önce bahsettiğimiz oylar nereye gidiyor? Oylar şehrin 25 bölgesini temsil eden 25 yaşlı üye ve 100 kişiden oluşan bir belediye meclisini seçmek için kullanılıyor. Belediye meclisi üyesi olmak için şehirde toprak sahibi olmak şart. Ayrıca bu üyelerin aday olabilmesi için de az önce bahsettiğimiz şirketlerden izin almaları gerekiyor.

Şirketlerin bu kadar etkili olduğu Londra Şehri Kurumu’nun kendine özel bir polisi de var. Bizi kamplarımızdan kovmak için elinden geleni yapan da, karşı çıktığımız düzenden kâr eden şirketler tarafından kontrol edilen Londra Şehri Polisi. Şimdi neden bu şehrin yönetiminin demokratik söyleme tahammül edemediğini anladınız mı?

***

Medyanın mitleri

David Robinson, Britanya medyasının Occupy London hareketiyle ilgili yaydığı mitleri anlatıyor

KİLİSEYİ KAPANMAYA ZORLADILAR

St Paul’ün 2. Dünya Savaşı’ndan beri ilk defa kapılarını kapatması dikkat çekici bir olay. Kapıların kapanmasıyla başlayan sürecin sonunda Piskopos Graham Knowles istifa etmek zorunda kalmıştı. Ancak katedralin kapılarının kapanması tamamen bizim isteğimiz ve irademiz dışında gerçekleşti. Kilise yönetimi kampçıların yarattığı “sağlık, güvenlik ve yangın” tahlikeleri nedeniyle kapattığını açıklarken kampımızı teftişe gelen Londra Sağlık ve Güvenlik Birimi ile Londra İtfaiyesi tek bir tehdit bile bulamadılar. Kamp katedralin girişini kapatmayacak şekilde kuruldu, hatta kilisenin isteği üzerine yangın çıkışlarının bile önü açıldı. Kilise, hiç bir geçerli bahanesi olmamasına rağmen bize suçluyor, ancak kilisenin kapanmasına karar verenler, St Paul Mütevelli heyetinde bulunan şirket temsilcileriydi.

PROTESTOCULAR YA ORTA SINIF ÖĞRENCİLER YA DA İŞSİZLİK MAAŞIYLA GEÇİNEN TEMBELLER

Medya bu iki yakıştırmadan hangisini bize daha uygun gördüğüne bir türlü karar veremedi. Oysa kamptaki insanların sınıfları, ırkları, milletleri ve iş durumları birbirinden oldukça farklı. Hareketimiz ne bir siyasal parti, ne de sınıf odaklı bir hareket. Ortak noktamız finansal sektörün umursamazlığına ve kurumsal açgözlülüğe karşı çıkmamız. Bunlar siyasal bağlılıkları da, sınıfı da aşan olgular. Aramızdakilerin çoğu çalışıyor, bazıları işsiz, bazıları ise kriz döneminde işsiz kalmış insanlar. Kamptakiler arasında öğretmenler, askerler, eski bankacılar ve müzisyenler de bulunuyor.

HALK İŞGALCİLERİ DESTEKLEMİYOR

Yapılan anketlere göre halkın büyük çoğunluğu bizi destekliyor. UCM ve Yougov’un yaptığı anketlerde sırasıyla yüzde 38 ve yüzde 26’lık bir kitlenin bizi desteklemediği ortaya çıktı. Guardian okurları arasındaki desteğimiz yüzde 82 iken Daily Telegraph gazetesinin bile okurlarının neredeyse yarısı bizi destekliyor.

***

İşgal hareketi gündemdeki söylemleri nasıl değiştirdi?

David Robinson

Sky News kanalında Adam Boulton’un Londra’yı İşgal Et hareketini, 2. Dünya Savaşı sırasında Fransa’yı işgal eden Nazilere benzetmesi bir yandan Boulton’ın nasıl bir insan olduğunu gösterirken diğer yandan da statükoyu savunmak isteyenlerin işgal hareketi karşısında ne kadar çaresizleştiklerini gösteriyor (aynı örnek gizli termal kameralarla çadırları izleyip, yanlış ayar yaptığı için çadırları boş zanneden muhabirler için de geçerli). Neden bu kadar endişeliler? Çünkü yıllardır kendi tekellerinde tuttukları tartışmanın terimlerini ve zeminini değiştiriyoruz.

2008 yılında kriz başladığından beri ulusal, hatta küresel çapta tartışmalar tasarruf önlemleri, kemer sıkma planı, tahviller gibi terimlerle yürütülüyordu. Bu durum – sıkıştıkları zaman, krizin nedeninin finans sektöründeki sorunlar değil hükümet harcamaları olduğunu söyleyen parlementodaki arkadaşlarından yardım isteyerek, işlerini aynı şekilde devam ettirmeye çalışan – finansçıların işine geliyordu. Medya da bu söylemin dışına çıkmayarak tartışmayı bu şekilde çerçevelemişti. Tarih boyunca finansal açıdan zor dönemlerden geçerken sosyal harcamaları kısmanın hiçbir zaman işe yaramamış olmasına rağmen ana akım partilerdeki siyasetçiler seçim kampanyaları boyunca ne kadar kişiyi işten çıkartacaklarını, ne kadar hizmete son vereceklerini duyurarak oy toplamaya çalışıyorlardı. Oysa günümüzdeki finansal krizin nedeni sosyal harcamalar değil, bankaların ve finans sektörünün denetlenmemekte oluşudur. Bunları düzenlemek yerine toplumsal harcamaları kesmek krizin varoluş nedenini daha da güçlendiriyordu, ancak basının yansıttığı tablo bunun tam tersiydi.

Bu büyük resim, 15 Ekim’de Londra’yı İşgal Et hareketinin başlamasıyla birlikte değişti. Kriz başladığından beri söylenmesi gereken lâkin söylenmeyen şeyleri söylediğimiz için insanların ilgisini çektik. Hiç beklemediğimiz Daily Telegraph ve Daily Mail gibi gazetelerde bile “St Paul’daki protestocuların halkı olduğunu söylemek için Marksist olmaya gerek yok”, “eğer bankalar kârlarını yoksul halka dağıtmazken yaptıkları hataların bedelini niye yoksul halk ödesin?” gibi yazılar yayınlandı. BBC’nin ekonomi editörü protestocuların sıradan halk olduğunu söyledi ve “burada dondurucu koşullarda kampta kalan her insana karşılık onlarca insan da sıcak evlerinde aynı şeyleri düşünüyor” dedi. Hakkımızda konuşup bunları söylemeleri aslında haklılığımızın bir beyanı.

ABD’deki bir araştırma da Wall Street’teki işgalcilerin medyayı dönüştürmede ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor. Araştırmaya göre 3 büyük TV kanalında işgal hareketi başlamadan 3 hafta önce “borç” kelimesi 7.500 kere kullanılırken işgal hareketi başladıktan 3 hafta sonra “borç” kelimesi sadece 398 kere kullanılıyor; onun yerine “iş imkanları”, “işgal” ve “Wall Street” sözcükleri listenin tepesine yükseliyor.

Dahası, bu hareket sayesinde medya ilk defa krizi finans uzmanları ile değil de krizin mağdurlarıyla konuşur oldu. Canlı yayınlanan Piers Morgan Tonight programına krizden en çok etkilenen insanlar seyirci olarak çağırılırken gecenin konuğu işgal hareketlerini destekleyen ünlü belgeselci Michael Moor’du. Bu yeni çerçeveleme sayesinde halk krizin gerçek nedenlerini görme imkanına kavuştu, ve (anketlerin de gösterdiği üzere) protesto hareketlerine daha fazla destek vermeye başladı.

Tabi ki medyada bizim aleyhimize çok sayıda yayın var. Bunu anlayabiliyoruz, çünkü bu sistemden faydalanan insanlar kurdukları dünya çökmekte olduğu için kendilerini tehdit altında hissediyorlar. Bazılarının ise kafası karışık. Çünkü kullanmakta olduğumuz sistem (hep beraber tartışıp ortak karar verme mekanizması) nedeniyle medya bizden almak istediği çarpıcı, haberin satılmasını kolaylaştıracak söylemleri alamıyor. Somut taleplerimizin olmaması onlar için sıradışı, çünkü daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamışlardı; siyasi partiler veya toplumsal örgütler bir araya geldikleri zaman taleplerini açıklardı. Oysa bizim işgal etmemizin nedeni neyi istediğimizi biliyor olmamız değil, neyi istemediğimizi biliyor olmamız. Bu somut taleplere ulaşmayacağımız/ulaşamayacağımız anlamına da gelmiyor. Neyi istediğimizi beraber düşünerek bulacağız. Kampta oturup tartışarak bir çok konuda karara varıyoruz, Londra Şehri Kurumu’na somut taleplerimizi iletmemiz bunun bir örneği.

Kamptan çıkan her karara katılmanıza gerek yok. Önemli olan insanların bu sistemin temellerini oluşturan şeyleri tartışmasına karşı çıkmamanız. Kampın varlığı bu tartışmaların gerçekleşebileceği bir alan yarattı, ve halkın ilgisi de tartışmaları besliyor.

***

Kara gün dostu

Natalia Sanchez-Bell ve Steven Maclean

St Paul Katedrali’nin hademesi, işgalin katedrale etkisini anlatırken göz yaşlarına boğulmak üzereydi. Dediğine göre bir çocuk sergisi ve at arabasıyla yapılacak bir düğün gibi planlanmış bazı aktivitelerin iptal olmasına engel olmuşuz.

Protestocular iptallere üzüldüklerini, ancak bu gibi tatsızlıkların yüzde 99’un çektiği çileyle eş tutulamayacağını söylediler cevap olarak. Tam da o sırada hademe, büyümekte olan kalabalık içinde tanıdık bir yüz gördü ve ona seslendi: “Seni tanıyorum James, yıllardır seni besliyoruz, yemek veriyoruz!” dedi uzun kızıl saçlı bir adama.

“Evet” diye cevapladı James, belirgin Liverpool aksanıyla. “yıllardır sadece sadaka gibi önüme yemek koyuyorsunuz, ama bir kere bile nasıl olduğumu sormadığınız. Artık bu güzel insanların varlığı sayesinde kendimi yalnız hissetmiyorum; kilise sayesinde değil.”

James McMahon 48 yaşında, 12 yıldır evsiz ve St Paul çevresinde yaşıyor. Kampta tanıdık bir yüz haline geldi. “Liverpool’daki eşimden ayrıldıktan sonra evsiz kaldım, farklı yerlerde barınmaya çalıştıktan sonra St Paul’e geldim” diyor James.

Protesto kampını ilk kurduğumuzda James olan bitenin pek farkında değildi. “İlk başta kiliseyle ilgili bir şeye geldiğinizi sandım. Eylem olduğunu farketmemiştim bile. Gazete okumam, radyo dinlemem. Özgür ruhlu bir hayat sürüyordum. Sonra protestocularla sosyal ödeneklerin kesintisi, büyük kurumların vergi kaçırması ve bankaların oynadıkları kumarlar hakkında konuştum ve olan biten haksızlıkları öğrendim. Burada insanlar hızlıca bir araya gelip hareket edebiliyorlar. Bunu da sevgi dolu ve mütevazi bir topluluk olarak yapıyorlar.”

St Paul kampındaki topluluk büyürken James’e de büyük destek vermiş: “Onların bir parçası olmayı reddetmem aptallık olurdu. Artık hepsi benim arkadaşım. Dahası kampın mutfağında çalışmak, bana bu hayatta bir şeyler başarabileceğimi gösterdi.”

James yıllar boyunca kendisine yemek veren kilisenin aslında bunu bir mecburiyet gibi yaptığını, Hristiyan öğretisine uygun bir şekilde kendisini kucaklamadığını anlatıyor: “Mesela merdivenlerde uyurken her sabah 06:30’da ‘merdivenleri siliyoruz’ diyerek beni uyandırıyorlar. Oysa etrafımdan silmeye devam edebilirler. Ayrıca burası bir toplum kilisesinden çok turist çekim merkezi olmuş. Benim etrafta görünmemi istemiyorlar. Londra güzel bir şehir olduğu için bu güzelliği bozacağımızı düşünüyorlar. Önümüze yemeği atıp gidiyorlar. Oysa bu kamptaki insanlar benimle oturup sohbet ediyor.”

***

İyi polis – kötü polis

Barney Mitchel

Londra’yı İşgal Et hareketi olarak sürekli polis ile görüşme halindeyiz. Bir yandan kamp alanımızın güvenliği için sağlıklı bir ilişki kurmaya çalışırken öbür yandan da karşılıklı çatışmadan kaçmaya çalışıyoruz. Ancak aktivistler olarak kendimizi polisin rolü hakkında sorgulamamız lazım.

Neden savaşa gidecekmiş gibi giyinmiş çevik kuvvet tipi polisler daha sıradan görünümlü, konuşkan ve sıcak kanlı polislerle değiştirildi? Kampımızın etrafında sürekli dolaşan bu polisler bizim arkadaşımız ve potansiyel müttefikimiz olabilir mi? Polisler tam olarak kimlerdir ve toplumdaki rolleri nedir? Onlara nasıl davranmalı ve nasıl iletişim kurmalıyız? St Paul kampındaki varlığımız kalıcılaştıkça bu sorulara cevap bulmamız gerekecek.

SERTTEN YUMUŞAĞA TAKTİK DEĞİŞİMİ

15 Ekim’de Londra’yı İşgal Et hareketi olarak Londra Borsası’na yürürken polis önümüzü kesti. Polisler tamamen savaş donanımlarıyla gelmişlerdi. Büyük polis güçleriyle çevrilen barışçı hareketimizin içinden 8 kişi gözaltına alınmıştı.

St Paul’ün eteklerine yerleştikten sonra ise polis şiddet kullanmadı. Çünkü ‘kilisede haklı protesto yapan eylemcileri döven polis’ imgesinin kendi desteklerini azaltırken bize olan desteği arttıracağını biliyorlar.

Şu anda büyük bir istihabarat toplama çalışması yapıyorlar. Kampın etrafında arkadaş canlısı bir şekilde dolaşarak eylemcilerle sohbet ediyorlar. Bazı eylemciler de bu polislerin çok iyi insanlar olduğunu, zaten onlara en başından ‘kamu emekçileri’ olarak bakmamız gerektiğini, bu polislerin eylemi aslında desteklediklerini söylüyorlar.

KAMU EMEKÇİSİ DEĞİL, POLİS!

Lâkin esas olay polis memurlarının dostane veya kaba, sempatik veya antipatik olmaları değil. Sonuçta onlar polisin bir üyesi. Bireysel eğilimlerinin ardında, hepsi statükoyu korumak ve ona hizmet etmek için çalışıyorlar.

Ayrıca Britanya dünyanın en büyük gen veribankasına sahip ve polisin Kriminal İstihbarat Birimi hangi genlere sahip kişilerin toplumsal muhalefete veya isyana yatkın olduğunu, kimin hangi görüşü destekleme ihtimalinin yüksek olduğunu genlere bakarak söyleyebiliyor.

YIKMAK İSTEDİĞİMİZ KURUMLARIN KUKLASI

Sonuç olarak polis, Londra’yı İşgal Et hareketimizin karşı çıktığı yapılar tarafından kendilerini korumak için yaratılmış bir kurum. Bu yüzden polis hiçbir zaman  tarafısz bir kuvvet olamaz. İkna olmayan ve karşı çıkan halka karşı devletin kullanabileceği geniş bir baskıcı yasalar yelpazesi var. Tek tek polis memurları ne kadar sempatik gözükürse gözüksün polis kurumunun tek rolü statükoyu korumaktır: Günümüz Britanyası’nda bu, bankaları, tekel şirketleri ve kapitalizmden faydalananları koruyacağı anlamına geliyor. Britanya polisinin uzun tarihi de bunun bir kanıtıdır.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın