İşgalciler ve İşgal Mekanları

ONUR EREM

İşgalcilerin dünya çapında kullandıkları işaret

Bir binayı yasalara göre hakkı olmamasına rağmen işgal etmek ve orada yaşamak insanların yüzyıllardır yaptığı bir eylem. Gerek kullanılmayan boş binaları işgal etmek, gerek yasadışı binalar yapıp içine yerleşmek neredeyse her ülkede gözlemleniyor. Batı dillerinin bir kısmında bu işgal mekanlarına “squat” deniyor. Kelimenin kökeninde ise “çömelmek, kurulmak” fiili var. Yazar Robert Neuwith’e göre dünya çapında bir milyar kişi “işgalci” statüsünde. Bu işgalcilerin çoğu yoksulluk nedeniyle işgalci olsalar da bazıları, özellikle Avrupa’dakiler ideolojik nedenlerle, bazen de müzik, resim ve benzeri sanatsal üretimler yapılabilecek bir ortam yaratma isteğiyle işgal ediyor ve mekanlarını anarşist veya komünist prensiplerle yönetiyorlar.

İşta dünyanın dört bir yanından işgal mekanları:

Almanya: Frankfurt’taki Au adlı bina 1983’ten beri işgalcilerin kontrolünde. İşgalciler binayı “Yaşayan bir proje ve otonom kültür merkezi” olarak tanımlıyor. Kültürel ve siyasal tartışmalara, halka açık bir mutfağa ev sahipliği yapan binada müzik festivalleri ve konserler de düzenleniyor. Konser afişlerinde bir uyarı dikkati çekiyor: Naziler giremez. Hamburg’daki Rote Flora binası da işgal mekanlarının dikkat çekici bir örneği. 1888’de bir tiyatro olarak inşa edilen ve 1989 yılında işgal edilen mekan 2007’deki G8 protestoları sırasında alternatif siyasal ve kültürel kongrelere ev sahipliği yaptı. Hamburg’da sol gençliğin buluşma noktası olan mekanda alternatif müzik grupları konser verirken sanatsal sergiler de düzenleniyor.

Britanya: “Bu bir otlakçılık değil” diyor Bristol’daki Biz adlı işgalci, “Bu ev boş duruyordu, ve evlerin boş durması bir israftır! Bu yüzden girip burada oturmamda bir sakınca görmüyorum”. Birleşik Krallık hükümetine göre Britanya’da 20 bin civarında işgalci ve 650 bin boş bina bulunuyor1. Aslında işgal evlerinin geçmişi en eski olduğu bölgelerden biri Britanya. 1381’deki köylü isyanlarından 17. yüzyıldaki kazıcılara kadar Britanya’nın geniş bir işgal tarihi bulunuyor. Günümüzde ise yasalara göre 10 yıl işgal edilen binanın mülkiyeti işgalciye veya işgalcilere geçiyor. Ancak bu yasadan faydalanmak oldukça zor, çünkü işgalci burada 10 yıl boyunca aralıksız olarak oturduğunu kanıtlamak, oturmaya başlarken de tapu müdürlüğüne burayı işgal ettiğini bildirmesi gerekiyor. Bu durumda tapu müdürlüğü mülk sahibine haber vereceği ve mülk sahibinin de itiraz ederek işgalcileri binadan attırabileceği için uygulamada bu sistem işlemiyor. Sayısız işgal mekanına ev sahipliği yapan Londra’da sadece işgalcilere yardım etmek ve yasal danışmanlık sunmak için kurulan ASS (Advisory Service for Squatters – İşgalciler için Danışma Hizmeti) adlı grup işgal ettikleri bir ofis binasında işgalcilere yardım ediyor, ayrıca hazırladıkları kitapçılar ve internet siteleri aracılığıyla işgalcileri bilgilendiriyor2.

Danimarka: Kopenhag’daki Christiania bölgesi 1971’de 900 kişilik bir grubun işgaliyle alternatif bir topluma dönüştü. Terkedilmiş bir askeri bölge olan Christiania kalacak yeri olmayan insanların kalabileceği bir barınma mekanı, ve ayrıca farklı alt kültürlerin oluşup kendilerine yer bulabildikleri bir toplumsal harekete dönüştü. Görüntü almanın yasak olduğu mahallede esrar satmak ve içmek de serbest.

Fransa: Avrupa’nın en pahalı şehirlerinden Paris’ta sürekli yükselen ev fiyatları nedeniyle insanlar işgal evlerinde kalsa da daha dikkat çekici olna işgal mekanları “sanatçı işgalleri” de denen, sanatçıların işgal edip sanat eserleriyle birer müzeye dönüştürdükleri yapılar. Hatta Rivoli’deki bir “işgal müzesi” 2001 yılında 40 bin ziyaretçi ile şehrin en çok ilgi çeken üçüncü güncel sanat mekanı olmayı başardı. Muhafazakar yönetimin kapattığı mekan, belediye yönetimini sosyalistlerin kazanmasıyla 2010 yılında tekrardan ziyarete açıldı3. Şehirde 10 yılda dünyanın dört bir yanından 5 bin grubun sahne aldığı, hatta devlet televizyonunun bile konser yayını yaptığı başka mekanlar da bulunuyor.

Hollanda: Hollanda, işgalin yasal olduğu ülkelerden biriydi. İşgalciler 12 ay boyunca kullanılmayan bir mekana yerleşme ve bina kullanılmadığı müddetçe burada kalma hakkına sahipti. Ancak 2010 yılında hükümetin çıkardığı bir yasayla işgal yasadışı hale getirildi. Bunu protesto eden işgalcilere polis sert müdahalelerde bulundu4. Yerel yönetimler ise kararı uygulamaktan kaçınacaklarını ilan etti. 28 Ekim 2011’de ise Yüksek Mahkeme ise bir hakim kararı olmadan işgalcilerin tahliyeye zorlanamayacağına hükmetti.

Poortgebouw

Hollanda’nın en dikkat çekici işgallerinden biri Pannerden kalesidir. Terkedilmiş haldeki bu kalede 200 yılında yaşamaya başlayan işgalciler 2006 yılında 2 gün süren, makineli tüfekli polis ve askerlerin katıldığı ve 1 milyon dolara malolan bir operasyonla kaleden çıkartıldı. Günümüzde Amsterdam’da OT3015, Rotterdam’daki Het Slaakhuis ve Lahey’deki Poortgebouw6 gibi işgal mekanlarında insanlar organik sebze yetiştirmekten ucuz kafe/restoran/bar işletmeye, internet üzerinden canlı yayınlanan konserler düzenlemekten birçok farklı alanda ücretsiz eğitime kadar sayısız etkinlikler düzenliyor.

Kenya: Başkent Nairobi’nin hemen dışındaki Kibera bölgesinde kanalizasyon, su, elektrik, tuvalet ve yol dahil hiç bir hizmetten faydalanamayan çok sayıda insan yaşıyor. Bölgede yaşayan Aloo John “Tuvalet olmadığı için ihtiyacımızı kağıt torbalarla giderip akşamları camdan dışarı atıyoruz. Eğer geceleri sokaklarda yürürken başınıza bir şey düşerse bilin ki bu birinin pisliğidir” diyor7. 1920’lerde yerleşilmeye başlanan ve ardından hızla büyüyen bölgenin nüfusu resmi rakamlara göre 170 bin. Resmi olmayan tahminler ise bu sayıyı çok daha yukarılara, bir milyon ile iki milyon arasına çekiyor.

Meksika: Meksika’da yoksulluk nedeniyle büyük şehirler dışına gecekondu mahalleleri kurmak en az Türkiye’deki kadar yaygın. Başkent Meksiko’daki Nezahualcoyotl gecekondu bölgesinin nüfusu resmi rakamlara göre bir milyondan daha fazla. Meksika yasalarına göre boş bir mülkte 5 yıl oturanlar oranın mülkiyetini üzerina alabiliyor. Bu yüzden binaları işgal edenler 5 yıl farkedilmeden oturabilme umuduyla yaşıyor. Bir de yasadışı gecekondu inşa edenler var tabii. Onların durumu her seçimde oy malzemesi haline geliyor. Partiler “eğer bize oy verirseniz buraları yasallaştıracağız, tapu vereceğiz” vaadiyle oy topluyorlar (bir yerlerden tanıdık geldi galiba).

Mısır: Kahire’deki Ölüler Şehri de bir milyona yakın insana ev sahipliğ yapıyor. Kahire’nin tarih boyunca kullanılan mezar ve anıtmezar bölgesi olan Ölüler Şehri’ne yerleşen evsizler buradaki anıtmezarların içinde yaşıyor. 1992’de Kahire’de 50 bin kişiyi evsiz bırakan depremin ardından Ölüler Şehri’nin nüfusu daha da artmış.

Mozambik: Beira’daki Grande Hotel, 50’lerin başında lüks bir otel, hatta kıtanın en lüks oteli olarak inşa edilmişti. Ancak Mozambik İç Savaşı’nda hizmet vermeyi bırakan otel, o günden beri bir işgal mekanı. Binanın içinde 2 bin ile 3 bin arasında insanın su ve elektrik olmadan yaşadığı tahmin ediliyor. İşgalciler mümkün olan her alanı yaşam alanına çevirmiş, otelin havuzu ise çamaşır yıkamak için kullanılıyor8.

Mekan: Barcelona
Evin çatısında yazan yazı: İşgal et ve diren.
Çatıdaki pankartta İngilizce yazan yazı: “Madem ‘Turist Mevsimi’ diyorlar, niye turistleri vurmamıza izin vermiyorlar?”

Yoksul ülkelerde işgal evleri genellikle bir ihtiyaç olarak ortaya çıkar. Şehirlerin kenar bölgelerinde kalan arsaları işgal eden halk, buraya kendi başlarına evler kurarak barınma ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır. Altyapıdan yoksun olan bu bölgeler zamanla dönüşüp şehrin bir parçası haline gelebilir, veya olduğu gibi kalabilir de. Galler’de 16. yüzyılda vergiden bunalan köylülerin kamu arazisine inşa ettiği ve “Tỳ unnos” (bir gecede yapılan) adını verdikleri binalar kadar Türkiye’deki gecekondu mahalleleri de bu durumun birer örneği.

Gelişmiş ülkelerde de benzer işgaller gözlenebilir. Ancak bu ülkelerdeki işgaller farklı ihtiyaçların sonucu da olabilir. Hollandalı sosyolog Hans Prujit’e göre farklı işgal tiplerini 5 ana kategoride inceleyebiliriz9:

1) Yoksunluk nedeniyle: Barınacak mekanı olmayan insanların barınma ihtiyaçlarını karşılamaları

2) Alternatif barınma stratejisi olarak: Şehir yönetimlerinin ve belediyelerin yeni gelen yerleşimcilere bir alan açmakta yavaş davranması sonucunda insanların bu ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik.

3) Girişimci işgal: Bölgedeki toplumun ucuz bar, kafe gibi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kullanılmayan bir binanın işgal edilmesi

4) Tepki işgali: Belediyelerin/yönetimlerin çürümeye veya yıkılmaya terkettiği yapıları kurtarma amacıyla

5) Siyasal işgal: Toplumsal alan eksikliğinden rahatsız olan veya bir şeyleri protesto etmek isteyen insanların bir binayı işgal etmesi

Geçen yıl kaybettiğimiz büyük anarşist yazar Colin Ward’da göre aslında her mülkiyet bir işgaldir: “İşgal en eski barınma biçimi. Bugün Britanya’ya baktığımızda 710 km2 lik toprağa sahip olan Kraliçe veya Britanyalı mülk sahiplerinin de işgalci olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü onlar dünyanın hepimize sunduğu toprağa ticari bir mal gibi bakıyorlar. Onların özel mülkiyetleri insanlığın geri kalanından çalınmış işgal mülkleridir”

Yazı içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İskandinav Solu Söyleşileri-4: Finlandiya

ONUR EREM
4 kasım 2011

‘SOL VİZYON SUNMALI, SOMUT ADIM ATMALI’

Finlandiya, Haziran 2011 seçimlerinden 6 partili bir koalisyonla çıktı. Çok farklı siyasi düşüncelerden partilerin bir araya gelmesine ve mecliste 2 parti dışında bütün partilerin koalisyona dahil olmasına rağmen, 200 kişilik mecliste ancak 124 sandalye elde edebildi koalisyon.

Finlandiya’da sola baktığımızda karamsar bir tablo görüyoruz. Sol İttifak üst üste beşinci genel seçiminde oy kaybederken Sosyal Demokrat Parti de üst üste üçüncü seçiminde oy kaybetti. Sosyalistleri temsil eden Sol İttifak’ın, muhafazakar Hristiyan Parti ve merkez sağ partisi Ulusal Koalisyon Partisi ile koalisyona girmesi Sol İttifak’ın içinde tartışma yarattı, 2 milletvekili koalisyondan desteğini çektiğini açıkladı. Bu karmaşık tabloyu daha iyi anlamak için Sol İttifak‘ın Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Siyasal Danışmanı ve Avrupa Sol Partisi Yönetim Kurulu Üyesi Jussi Saramo ile röportaj yaptık:

>> Seçimlerin ardından çok farklı kutuplardan 6 parti bir araya gelerek ancak bir koalisyon oluşturabildi. Sol İttifak neden bu koalisyonun bir parçası olmaya karar verdi?

Sol İttifak Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Siyasal Danışmanı ve Avrupa Sol Partisi Yönetim Kurulu Üyesi Jussi Saramo

Koalisyona katılmamızın nedeni, ülke yönetimini elimizden geldiğince etkileme isteğiydi. Koalisyon üyesi olan bazı partilerle uyuşmasak da elimizden geldiğince görev alarak siyaseti etkilemek, “biz bu koalisyonda yer almayız” diyerek köşemizde oturmaktan daha mantıklı geldi. Ayrıca şu anki hükümet, 1980’lerden beri ilk defa gelir dağılımını düzeltmek için adımlar atan bir hükümet. Zenginlerin ödediği vergiler, özellikle de gelir vergisi arttırılırken yoksulların ödediği vergiler ise azaltılıyor. Toplumdaki eşitsizliği azaltmak için bir çok adım attık, ayrıca işsizlik maaşında 120 avroluk (300 TL) bir arttırıma gittik.

>> Ulusal Koalisyon Partisi ve Hristiyan Demokrat Parti gibi partilerle aynı koalisyonun parçası olmak sizin için sorun yarattı mı?
Tabi ki hükümetin içinde Ulusal Koalisyon Partisi ve Hristiyan Demokratlar ile sürekli bir mücadele halindeyiz. Koalisyona dahil olmayan 2 sağ parti ile birlikte parlamentoda büyük bir sağ çoğunluk olsa da, koalisyonun içerisinde Sosyal Demokratlar ve Yeşiller ile birlikte bir sol çoğunluk oluşturduğumuzu söyleyebilirim.

>> Bildiğim kadarıyla 2 milletvekiliniz Ulusal Koalisyon Partisi ve Hristiyan Demokratlar ile birlikte hareket etmemek için koalisyonun bir parçası olmayı reddetti. Onlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Onlar koalisyondaki sağ partilerden şikayetçiydiler, oysa şu an muhalefette daha büyük 2 muhafazakar parti ile birlikte hareket ediyorlar. Bizi hayal kırıklığına uğrattılar. Seçmenlerimiz, onların ihanetini cezasız bırakmayacaktır.

>> İskandinavya sosyal demokrasinin kalesiydi. Ancak günümüz Finlandiyası’nda Sosyal Demokrat Parti’nin 3 seçim üst üste oy kaybettiğini görüyoruz. Bunu neye bağlayabiliriz? Sosyal demokrasi çağdışı mı kaldı?
Finlandiya’da Sosyal Demokrat Parti ve bizim öncülümüz olan Komünist Parti eskiden daha güçlüydüler, koalisyonlarda yer aldılar.

Finlandiya halkının çoğu kendini solcu olarak tanımlamasa da solcu değerlere sahipler. Siyasi partiler için de aynısını söylemek mümkün; bütün partiler az çok sosyal demokrattır Finlandiya’da. Diğer İskandinav ülkeleri için de aynısını söyleyebiliriz.

Ancak buna rağmen sağcılar ufak adımlarla da olsa toplumu daha adaletsiz bir yapıya itmek için uğraş veriyor. Sosyal Demokrat Parti ise geçmişte neo-liberal politikalara destek vererek benzer bir adım atmıştı.

Sosyal Demokrasi ile geçmişte bir çok güzel şey başarmış olsak da artık eskimiş sosyal demokrasinin ötesine geçmek istiyoruz.

>> Günümüzde sol kökenli ve önemli sayılabilecek küresel hareketlere tanık olsak da iş seçimlere gelince sosyalistler Finlandiya ve Türkiye’de de görüldüğü gibi pek oy toplayamıyor. Sizce niye böyle? Sol kendini yenileyerek siyasal alanda rekabetçi kalmayı başaramadı mı?
Aşırı sağ, kapitalizmin yarattığı problemlere kolay (ve yanlış) cevaplar veriyor. İnsanlar bu kolay cevaplar sayesinde öfkelerini bu kurumlar aracılığıyla ifade ediyorlar. Liberal sağ ise kapitalizmden en iyi kendilerinin anladığını, para kazanmak için kendilerine ihtiyaç olduğunu savunuyor.

Başarının gelmesi için sol, daha iyi bir toplum için parlak bir vizyon sunmalı ve ona ulaşabilmek için somut adımlar atmalı. Geçmişte yaptığımız buydu. Bugün de hükümette yer alarak bu somut adımları gerçekleştiriyoruz. Ancak biliyoruz ki, küresel bir dünyada başarılı olmamız için, diğer ülkelerde de sol hükümetlerin olmasına ihtiyacımız var.

>> İskandinavya’da yükselen Korsan Partileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Korsan Partileri, çağımızın bilgi toplumundaki insan hakları sorununa bir tepki olarak ortaya çıktılar. Geniş resme baktığımızda onların da kapitalist özel mülkiyet hakkı ve solun özgürlük mücadelesinde solun tarafında yer aldığını görüyoruz. Korsan Parti destekçileri de yavaş yavaş bunun farkına varıyorlar. Bence onların varlığı solu büyütecek bir adım.

>> AB üyesi bir ülke olarak AB’ye bakışınız nasıl? Türkiye’nin üyeliğini destekliyor musunuz?
Biz AB’ye karşı hep eleştirel olduk. Ama içinde yer almamız kaçınılmazsa, o zaman da sistem içinde mücadele ederek AB’yi daha iyi bir sisteme dönüştürmek gerek diye düşünüyoruz.

Türkiye-AB müzakerelerinin devam etmesi gerek. Türkiye yükümlülüklerini yerine getirdiğinde, diğer adaylar gibi üye olma hakkına sahip olmalı, bir ayrımcılığa uğramamalı. Bu kararı verecek olan ise ne AB halkları, ne de elitlerdir; bu kararı Türkiye halkı bir referandumla vermeli.

Finlandiya parlamentosuna bakış

Finlandiya’da koalisyonun en büyük partisi, AKP gibi Avrupa Halkları Partisi üyesi olan ve liberal muhafazakar politikalara sahip, seçimin birincisi Ulusal Koalisyon Partisi. Oyları yüzde 2, sandalye sayısı 6 azalan parti yüzde 20 oy ile 44 sandalye çıkardı. Oyları yüzde 2 azalan bir diğer koalisyon üyesi ise CHP ve BDP gibi Avrupa Sosyalistler Partisi üyesi olan Sosyal Demokrat Parti oldu. Parti yüzde 19 oy ve 42 sandalyeye sahip oldu. Koalisyonu dışarıdan destekleyen parti, ÖDP gibi Avrupa Sol Partisi üyesi olan Sol İttifak. Partinin oyları seçimde yüzde 1’den daha az miktarda azalsa da parti 3 sandalye kaybetti. Yüzde 8 oya sahip partinin 14 sandalyesi bulunuyor, ancak 2 vekil koalisyona destek vermiyor. Oyu yüzde 1 azalan, Yeşiller Partisi gibi Küresel Yeşiller üyesi olan Yeşil İttifak ise 5 sandalye kaybederek yüzde 7.3 oyla 10 sandalyeye sahip oldu. Finlandiya’daki İsveç kökenlilerin sorunlarına odaklanan İşveçli Halkın Partisi ise yüzde 4 oyla 9 sandalye çıkardı. Koalisyonun son üyesi ise seçimde yüzde 1 oy kaybeden Hristiyan Demokratlar. AKP gibi Avrupa Halkları Partisi üyesi olan Hristiyan Demokratlar’ın 6 sandalyesi bulunuyor.

Muhalefette ise 2 büyük parti bulunuyor. Milliyetçi ve popülist Gerçek Finler Partisi seçimde büyük bir patlama yaparak oyunu yüzde 4’ten 19’a, sandalyesini de 5’ten 39’a çıkardı. Yüzde 7 oy kaybeden liberal politikalara sahip Merkez Parti’nin sandalye sayısı ise 51’den 35’e geriledi.

Öncesi:

İskandinav Solu Söyleşileri-1: Norveç – SOSYAL PROGRAMLAR ZAFER GETİRİYOR

İskandinav Solu Söyleşileri-2: İsveç – SOSYAL DEMOKRATLARIN KİMLİK SORUNU SOSYALİSTLERİ GÜÇLENDİREBİLİR

İskandinav Solu Söyleşileri-3: Danimarka – NATO’YA DA AB’YE DE KARŞIYIZ

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İskandinav Solu Söyleşileri-3: Danimarka

ONUR EREM
4 kasım 2011

“NATO’YA DA AB’YE DE KARŞIYIZ”

Danimarka’da Eylül ayında yapılan seçimleri kazanan Kızıl Koalisyon’a dahil olmayan, ancak dışarıdan destek veren Kızıl-Yeşil İttifak, 175 sandalyeli mecliste kazandığı 12 sandalye ile seçimin kilit partisi oldu. Kızıl Koalisyon’u oluşturan Sosyal Demokrat Parti, Sosyal Liberal Parti ve Sosyalist Halk Partisi mecliste toplam 77 sandalye kazanırken oyların da toplamda yüzde 43.5’ini kazanmıştı. Hükümet kurabilmek için Kızıl-Yeşil İttifak’ın desteğine ihtiyacı olan Kızıl Koalisyon, bu desteğin sağlanması ile 92 sandalye ve yüzde 50.2 oy oranına sahip olarak, ülkeyi 10 yıldır yöneten sağ iktidara son verdi; kıl payıyla da olsa hükümet kurma fırsatını yakaladı. Bir başkanı olmayan, kolektif liderlikle yönetilen Kızıl-Yeşil İttifak’ın Uluslararası İlişkiler ve Emek Piyasasından Sorumlu Milletvekili Christian Juhl ile koalisyona dışarıdan verdikleri destek ve yeni dönem politikalarıyla ilgili bir söyleşi yaptık:

>> Neden koalisyona dahil olmak yerine onları dışarıdan desteklemeye karar verdiniz?
Avrupa Birliği ve NATO konularında koalisyonun diğer üyeleriyle aramızda önemli görüş ayrılıkları var. Bu yüzden koalisyonun bir parçası olmayı reddettik. Ancak elbette merkez sol bir hükümeti merkez sağ bir hükümete tercih ederiz. Bunun sonucunda hükümete destek vermeye karar verdik. Ortaklaştığımız konularda hükümet lehine, karşı çıktıklarımızdaysa aleyhe oy kullanacağız.

>> Koalisyonla aranızda NATO operasyonları hakkında nasıl bir görüş ayrılığı var?
Açık söylemek gerekirse Danimarka’nın Irak, Afganistan ve Libya savaşlarının bir parçası olması bizim için bir utanç meselesi. Bu operasyonlar gerçekten son seçenek olarak yapılmalıydı. Ayrıca Birleşmiş Milletler’in çizdiği çerçevenin dışına çıkılmamalıydı. Maalesef hükümet bu konularda bizimle aynı çizgide değil.

>> Göçmen politikaları ve ekonomi ile ilgili tutumunuz nasıl olacak?
Göçmenlere çok daha iyi koşullar temin edilmeli. Çalışma izni olmayanlara çalışma izni verilmeli ve ülkeye göçmen girişi kolaylaştırılmalı. Bu konuların çoğunda hükümetle hemfikiriz.

Ekonomiye gelince, zenginlerin daha fazla vergi vermesi gerektiğini düşünüyoruz. Çokuluslu şirketler ve toplumun en zengin yüzde 10’unun ödeyeceği vergi arttırılırken çalışanlardan alınan vergiler de azaltılmalı. Ekonomi alanında hükümetle hemfikir olduğumuz başlıklar daha az.

NEO-LİBERAL YASALARI DESTEKLEMEYİZ

>> Neo-liberalizmi destekleyen Sosyal Demokratlar’ın önderliğindeki koalisyonu desteklemek tabanınızı rahatsız etti mi?
Sosyal Demokratlar küresel neo-liberalizm konusunda çok iyimser düşünüyorlar, yarattığı felaketi göremiyorlar. Ancak koalisyonun bir parçası olmadığımız için neo-liberal politikaları desteklemeyeceğiz. Bu yüzden tabanımızdan bir tepki görmedik.

>> Avrupa genelinde yayılan aşırı sağ ve göçmen düşmanlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Dünya üzerindeki bütün insanların iyi bir hayat sahibi olmasını sağlamamız gerektiği, ve bu sorumluluğun hepimize ait olduğunu düşünüyoruz. Buradaki en büyük sorumluluk ise zengin ülkelerin zengin insanlarında.

Aşırı sağ, toplumsal eşitsizliğin ve işsizliğin arttığı, adalet duygusunun azaldığı toplumlarda küresel bir şekilde güçleniyor. Bu demokrasi için büyük bir tehdit. Buna karşı toplumsal eşitliği arttırarak ve işsizliği azaltarak mücadele edilmesi gerektiğini savunuyoruz.

>> Avrupa genelinde tabandan, birleşik bir anti-kapitalist mücadele mümkün mü? İskandinavya’daki durum nedir?
Avrupa genelindeki anti-kapitalistler açısından büyük fırsatlar var. Daha iyi çalışma koşulları, daha sağlıklı bir çevre ve Avrupa genelindeki bütün eşitsizlikleri gidermek için örgütlenilebilir. İskandinavya’da ise kızıl ve yeşil tabandan insanların başarılı bir şekilde örgütlendiğini ve İskandinav ülkelerindeki örgütler arasında büyük bir işbirliği olduğunu söyleyebiliriz. Böylesine bir örgütlenmeyi dünya geneline yaydığımızda anti-kapitalist hareketler çok daha güçlenecektir.

AB’DEKİ KURUMSAL NEO-LİBERALİZM

>> Bir AB üyesi olarak Türkiye-AB müzakareleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Geçmişte Danimarka’nın üyeliği sürecinde tutumunuz nasıl olmuştu?
Danimarka’nın üyeliği için referandum yapıldığı zaman da, bugün de AB’ye karşıyım. Bunun en önemli nedeni, AB kurumlarının neo-liberal yapısı. Bu yapının içine girince neo-liberalizmden uzak durmak, ondan kurtulmak imkansız.

Türkiye’ye geçtiğimiz yıllarda Sosyal Forum için gelmiştim. Ülkenizin bir çok yerini gezdim, insanlarla konuştum. Bence Türkiye halkının Türkiye için en iyisinin ne olduğuna karar verme hakkı var. Bu yüzden umarım bir referandum yapmadan üyeliği kabul etmezsiniz.

>> Arap Baharı şu anda uluslararası ilişkilerin en sıcak konusu. Bazıları bunu tabandan gelen bir özgürleşme hareketi olarak görürken bazıları da yeni bir tür emperyalizm olarak görüyor. Sizin bakışınız nasıl?
Bence Arap Baharı demokrasi yolunda atılmış bir adımdır. Arap Baharı’ndan doğrudan demokrasi çıkması beklenemez, ancak yine de bu değişim hareketini desteklemek gerek. Umarım Arap Baharı Filistin-İsrail sorununun çözümünde de bir rol oynar ve Filistinliler İsrail işgali altında olmadan kendilerini yönetebilir, BM’ye üye olabilir.

Danimarka parlamentosuna bakış
Danimarka’da iktidarda bulunan Kızıl Koalisyon’un en büyük partisi Sosyal Demokrat Parti. CHP ve BDP gibi Avrupa Sosyalistler Partisi üyesi olan parti, son seçimde yüzde 24.8 oy alarak 44 sandalye önceki seçime göre 1 sandalye daha az kazandı. Koalisyonun diğer üyesi Sosyal Liberal Parti ise oylarını yüzde 4, sandalyesini de 8 arttırarak yüzde 9.5 oy ile 17 sandalye çıkardı. Çevreci sosyalizmi savunan, Yeşiller Partisi gibi Küresel Yeşiller üyesi olan Sosyalist Halk Partisi ise yüzde 4 oy ve 7 sandalye kaybetti, yüzde 9 oya, 23 sandalyeye sahip oldu. İttifaka dışarıdan destek veren, ÖDP gibi Avrupa Sol Partisi ve Avrupa Antikapitalist Solu üyesi olan Kızıl-Yeşil ittifakın ideolojisi ise sosyalizm, anti-kapitalizm ve çevreci sosyalizm. Kızıl-Yeşiller son seçimde oylarını ve sandalyelerini üçe katlayarak yüzde 6.7 oy ve 12 sandalyeye sahip oldu.

Seçimleri birinci ve üçüncü sırada bitiren partiler ise muhalefette bulunuyor. Liberal muhafazakar Liberal Parti yüzde 26.7 oy kazanarak 47 sandalyeye sahip oldu. Oyları yüzde 1, sandalye sayısı da 3 azalan milliyetçi muhafazakar Danimarka Halkının Partisi ise yüzde 12 oyla 22 sandalye çıkardı.

Devamı:

İskandinav Solu Söyleşileri-4: Finlandiya –  SOL VİZYON SUNMALI, SOMUT ADIM ATMALI

Öncesi:

İskandinav Solu Söyleşileri-1: Norveç – SOSYAL PROGRAMLAR ZAFER GETİRİYOR

İskandinav Solu Söyleşileri-2: İsveç – SOSYAL DEMOKRATLARIN KİMLİK SORUNU SOSYALİSTLERİ GÜÇLENDİREBİLİR

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İskandinav Solu Söyleşileri-2: İsveç

ONUR EREM
3 kasım 2011


‘SOSYAL DEMOKRATLARIN KİMLİK SORUNU SOSYALİSTLERİ GÜÇLENDİREBİLİR’
İskandinavya’yı oluşturan 5 bağımsız ülkenin (Danimarka, İsveç, Norveç, İzlanda, Finlandiya) içerisinde sol partilerin hükümette olmadığı tek ülke İsveç. 2010 seçimlerine iktidarda giren Merkez Sağ İttifak, seçimlerin ardından parlamentodaki mutlak çoğunluğu kaybederek azınlık hükümetiyle yola devam etti. Buna neden durum muhalefetteki Kızıl-Yeşil İttifak’ın oylarını arttırması değil, meclise İsveçli Demokratlar adında yeni bir partinin girmesi oldu. Bu parti, kazandığı 20 sandalyenin 15’ini Kızıl-Yeşil İttifak’tan almasına rağmen iktidardaki Merkez Sağ İttifak’a ait 5 sandalyeyi de alarak hükümetin sandalye sayısını mutlak çoğunluğun 2 sandalye altına itti.

Sosyal Demokrat Parti, Yeşil Parti ve Sol Parti’den oluşan Kızıl-Yeşil İttifak’ın oyları ise azalma trendinde. 2 seçim üst üste oy kaybeden Sosyal Demokrat Parti, 1920’den beri aldıkları en düşük oyu aldı. 1998’de yüzde 12 ile tarihinin en yüksek oyunu alan Sol Parti ise o günden beri 3 seçim üst üste oy kaybetti. Yeşiller ise 3 seçimdir oylarını arttırmasına rağmen sadece yüzde 7.3 oy alabildi. Buna karşılık Merkez Sağ İttifak’ın en büyük üyesi Ilımlı Parti yüzde 30.1 ile 1914’ten beri aldığı en yüksek oya ulaştı.

Kızıl-Yeşil İttifak’ın sosyalist partisi Sol Parti’nin milletvekili ve Dış Politikalar Sözcüsü Hans Linde ile İsveç’te solun gerilemesi ve dünya çapında solu bekleyen mücadeleler üzerine bir söyleşi yaptık:

>> İskandinavya, sosyal demokrasinin kalesi olan bir bölgeydi. Ancak İsveç’e baktığımızda Sosyal Demokrat Parti’nin 3 seçim üst üste oy kaybettiğini görüyoruz. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Sosyal demokrasi çağa ayak uyduramıyor mu?

Sol Parti Milletvekili ve Dış Politikalar Sözcüsü Hans Linde

Hans Linde: “Çağa ayak uyduramıyor” kadar kesin bir ifade kullanmak istemesem de Sosyal Demokrat Parti, hem bir hareket olarak hem de bir parti olarak kimlik sorunu yaşıyorlar. Bu sadece İsveç’te değil, Avrupa genelinde de gözlenen bir olgu.

İsveç’te Sosyal Demokratlar’ın iki özelliği vardı. Biri İsveç’in açık ara en büyük partisi olmaları, diğeri de seçim sonrasında hükümetlerin merkezinde yer almasıydı. Bu iki trend de partinin ideolojik dağınıklığı nedeniyle kırıldı. Partinin içinde sol ve sağ kanatların mücadelesi partiyi fazlasıyla zayıflattı.

Sosyal Demokratlar geleneksel olarak orta sınıf ile işçi sınıfının talepleri arasında bir denge kurarak iki sınıfı da tatmin ediyordu. Artık bu iki sınıfın çatışması daha büyük ve iki tarafı da tatmin etmek mümkün değil. Sosyal Demokratlar’ın karar vermesi lazım, sağa mı yaklaşacaklar, sola mı?

>> Çoğu ülkede sosyalistler seçimden zaferle çıkmaktan çok uzak. Dünya’daki sosyalist hareketler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hans Linde: 
Sol, gerçekçi ve etkili alternatifler üretmede çok daha iyi performans göstermek zorunda. Günümüzün finansal krizine bir bakın: Solun neredeyse hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan kapitalist sistem gözlerimizin önünde patlıyor. İnsanlar işlerini, evlerini ve onurlarını kaybediyorlar.  Yunanistan gibi ülkeler tamamen iflas ediyor. Peki burada solun yarattığı alternatifler nerede? Solun kapitalizmin krizini daha etkili bir şekilde kullanamayışı beni hayal kırıklığına uğrattı. Kapitalizm balonunun patlaması ve alternatifler üzerine tartışmaların hep hayalini kurardık. Artık bunu kullanmanın zamanı geldi!

Yine de bu tabloya bakarak solun krizde olduğunu söyleyemeyiz. İskandinavya’da İsveç hariç diğer 4 ülke sol hükümetler tarafından yönetiliyor. Latin Amerika’da sol bir rönesans yaşıyor.

>> Aşırı sağ Avrupa genelinde yükselirken herkes bunun sorumlusu olarak ekonomik krizi gösteriyor. Sizce tek neden bu mu, yoksa başka nedenler de var mı?
Tarihe baktığımızda ekonomik yıkımların ardından hep aşırı sağın yükseldiğini görüyoruz. İnsanlar yaşadıkları zorluklara karşı kendilerine kolay ve dikkat çeken bir hedef seçip onu suçlamaya yatkın varlıklardır. Bunu işlerini kaybedenlerin göçmenleri suçlamasında da görebiliyoruz. Sol, bu insanların aşırı sağa kaymaması için yoğun bir çaba vermek zorunda.

Aşırı sağın yükselmesinin bir diğer nedeni de, sistem içerisinde siyasal ve ideolojik farklılıkların yok olması ile eleştirel tartışmaların eksikliğidir. Sağ ve sol partiler ortaya yaklaştıkça politikaları da birbirine benzemeye başlıyor, aynılaşıyorlar. Uzun vadede bu durum seçmenleri siyasetten soğutuyor, sandığa gitme oranını azaltıyor ve aşırı sağ partileri güçlendiriyor. Sosyal Demokratlarla Hıristiyan Demokratlar’ın söyledikleri birbirine benzeyince, aşırı sağ partilerin söyledikleri şeyler daha farklı olduğu için daha çok dikkat çekiyor ve medya da bunlara, güvenilir bir radikal alternatifmişçesine yer veriyor. Batı demokrasilerinde “seçimler merkezde kazanılır” görüşü var, ancak bu çok tehlikeli bir görüş.

>> Avrupa genelinde tabandan ve birleşik bir anti-kapitalist mücadele örgütlemek mümkün mü?
Bence son dönemdeki Wall Street işgalcilerinin yarattığı hareketle bunun mümkün olduğunu gördük. Küresel dayanışma için mücadele eden bazı STK’lar da var. Bu hareketlerin zorlandığı nokta ise, halkın kavrayacağı şekilde somut ortak taleplerde bulunmak. Şu anda anti-kapitalist hareket çok bölünmüş ve mesajları da çok farklılaşmış durumda. Eğer üç-dört somut talepte uzlaşabilirlerse var olan finansal düzene büyük tehdit oluşturabilirler.

>> İsveç-Türkiye ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İki ülkenin de birbirinden öğrenebileceği çok şey var. Sol dayanışma konusunda ise BDP ile geniş çaplı bir işbirliği yürütüyoruz. Azınlık hakları konusunda BDP ile aynı görüşlere sahibiz.

>> Türkiye-AB ilişkileri hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir AB üyesi olarak Türkiye’nin üyeliğini destekliyor musunuz?
Biz AB’yi eleştiren bir partiyiz. Ancak Türkiye halkının iradesine saygı duyuyoruz. Eğer AB’ye girmek isterseniz, sizi destekleriz. AB’nin sunduğu Kopenhag kriterlerine uymak Türkiye toplumu için pozitif bir adım olacaktır.

Türkiye’nin üyeliğiyle AB Ortadoğu’da önemli bir oyuncu olmayı sonunda başaracaktır. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin üyeliği ise özellikle ilgi çekici; bu üyelikle Avrupa’daki islamofobik düşüncelerle mücadele kolaylaşacaktır.

>> Bazı insanlar Arap Baharı’nı tabandan gelen bir özgürleştirme hareketi olarak görürken bazıları da emperyalizmin yeni bir formu olarak görüyor. Bu tartışmada siz hangi düşünceyi savunuyorsunuz?
Arap Baharı’nın emperyalizmin girdiği yeni bir form olduğunu söylemeyi zor buluyorum. Evet, petrol Batı’nın ağzını sulandırıyor. Ayrıca yıktığı diktatörlerin yerine kukla rejimler koyma niyetinde Batı. Ancak bu ayaklanmalar, aynı zamanda halkın rahatsızlığının geniş devrimlere kanalize olmasının bir örneği. Halk işsiz ve aç kalmaktan, diktatörler tarafından bastırılmaktan bıktı. Eğer bu devrimleri, Kuzey Afrika ve Ortadoğu pazarlarının emperyalistlere açılması olarak yorumlarsanız buradaki halkların gücünü ve iradesini yok sayarsınız.

İsveç’te siyaset sahnesine bakış
İsveç’te hükümette Merkez Sağ İttifak bulunuyor. İttifak’ın en büyük üyesi Ilımlı Parti liberal muhafazakar görüşe sahip, AKP gibi Avrupa Halkları Partisi (AHP) üyesi. Seçimlerde oy oranını yüzde 26’dan 30’a, sandalye sayısını da 97’den 107’ye yükseltti. Koalisyonda AHP üyesi olan bir diğer parti ise Hristiyan Demokratlar. Seçimde oyu yüzde 1 azalarak yüzde 5.6’ya gerileyen parti mecliste 4 sandalye kaybederek 19 milletvekili çıkardı. Koalisyonun diğer üyelerinden, sosyal liberalizmi savunan Liberal Halk Partisi yüzde 7 oy ile 24 sandalye, sol liberteryenizmi savunan Merkez Partisi ise yüzde 6.5 oy ile 23 sandalye kazandı.

Muhalefette ise iki farklı kutup var. Bunlardan biri milliyetçi İsveçli Demokratlar. Bu parti ilk defa meclise girmeyi başardı ve yüzde 5.7 oy ile 20 sandalye kazandı. Diğer kutupta ise Sosyal Demokrat Parti, Yeşil Parti ve Sol Parti’den oluşan Kızıl İttifak var. CHP ve BDP gibi Avrupa Sosyalistler Partisi üyesi olan Sosyal Demokrat Parti’nin oyları yüzde 35’ten 30’a, sandalye sayısı da 130’dan 112’ye düştü. Yeşiller Partisi gibi Küresel Yeşiller üyesi olan Yeşil Parti yüzde 5 olan oyunu 7’ye, sandalye sayısını da 19’dan 25’e yükseltti. Kuzeyli Yeşil Solu İttifakı üyesi sosyalist Sol Parti ise yüzde oy sayısını yüzde 5.7 ile korumasına rağmen 3 sandalye kaybederek mecliste 19 sandalyeye sahip oldu.

Devamı:

İskandinav Solu Söyleşileri-3: Danimarka – NATO’YA DA AB’YE DE KARŞIYIZ

İskandinav Solu Söyleşileri-4: Finlandiya –  SOL VİZYON SUNMALI, SOMUT ADIM ATMALI

Öncesi:

İskandinav Solu Söyleşileri-1: Norveç – SOSYAL PROGRAMLAR ZAFER GETİRİYOR

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İskandinav Solu Söyleşileri-1: Norveç

ONUR EREM
3 kasım 2011


SOSYAL PROGRAMLAR ZAFER GETİRİYOR

Norwegian Labour Party Logo.svgNorveç’te iktidardaki Emek Partisi Eylül ayında yapılan yerel seçimlerden de zaferle ayrıldı. Oylarını önceki yerel seçime göre yüzde 2 arttırarak yüzde 31 oy toplayan merkez-sol partinin merkez sağdaki rakibi Muhafazakar Parti ise oylarını yüzde 8.7 oranında arttırarak yüzde 28 oy topladı. Norveç’teki saldırıları gerçekleştiren Anders Behring Breivik’in eski partisi İlerleme Partisi ise yüzde 6’dan fazla oy kaybetti. Norveç Parlamentosu Dışişleri ve Savunma Komisyonu Başkanlığını yürüten Svein Roald Hansen ile seçim sonuçları ve uluslararası gelişmeler hakkında bir söyleşi yaptık:

>> Yerel seçimlerden bir zaferle ayrıldınız. Önceki yerel seçime göre oylarınızı da arttırdınız. Size bu başarıyı hangi politikalar getirdi? Anders Behring Breivik’in partinizin gençlik kollarına yaptığı saldırının da oyları etkilediğini düşünüyor musunuz?

Svein Roald Hansen

Svein Roald Hansen: Bize başarıyı getiren şey nüfusumuzun yüzde 15’ini oluşturan 65 yaş üzeri yaşlıların refahı, okul sisteminin iyileştirilmesi ve ABD ile AB ekonomilerinde böylesine bir çalkantı varken iş güvencesinin arttırılmasını içeren programımız oldu. Terör eyleminin bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Aslında oylarımız önceki yerel seçimden daha yüksek olsa da genel seçime göre daha düşük. Oylarımızın daha yüksek gelmesini bekliyorduk, bu yüzden Breivik’in oylarımıza pozitif bir etkisi olduğunu sanmıyorum.

>> Bu zaferi genel seçime taşıyabilecek misiniz?
Genel seçime yaklaşık 2 yıl var. Politika için uzun bir zaman olarak sayılsa da şu anda bulunduğumuz noktadan daha yukarısını hedefliyoruz. Düşük işsizlik oranı, bütçe fazlası ve güçlü bir ekonomi sayesinde Norveç’in Avrupa’da benzersiz bir konumu var. Bunu devam ettirmek, seçimler için yapabileceğimiz en iyi yatırım olacaktır.

>> Seçimlerde Muhafazakar Parti’nin oylarını arttırmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Muhafazakar Parti’nin söylemini değiştirmesi oylarını arttırmasında etkili oldu. Eskiden sadece iş dünyasının çıkarlarını koruma söylemini kullanırlarken artık halktan ve refahtan bahsediyorlar. Ancak hala şirketlerin ve zenginlerin ödediği vergileri azaltmak istiyorlar.

Norveç’in ve dünyanın içinden geçmekte olduğu zor zamanlarda Muhafazakar Parti, aşırı sağcı rakibi İlerleme Partisi’nden daha güvenilir geliyor insanlara. Bu yüzden Muhafazakarlar seçimde oylarını yüzde 9’a yakın arttırırken İlerleme Partisi de yüzde 6’dan fazla oy kaybetti.

>> Aşırı sağ ve yabancı düşmanlığının Avrupa genelinde yükselmesinin nedeni nedir?

Bunun en önemli nedeni ekonomik sorunlar. Avrupa’daki gençler arasında işsizlik çok yüksek. Aşırı sağ partiler de gençlerin bu tatminsizliklerini kullanıyorlar.

>> Avrupa Birliği’ne bakışınız nasıl? Sizce Norveç AB üyesi olmalı mı? Veya Türkiye?
Norveç halkı her ne kadar 2 referandumda da AB üyeliğini reddettiyse de ülkemizin AB ile entegrasyonu çok yüksek. Avrupa Ekonomik Alanı ve Schengen anlaşması gibi anlaşmalar sayesinde AB üyesi ülkelerden tek farkımız, karar mekanizmalarında söz almayışımız oldu. Bu yüzden üye olarak, AB’nin uygulamamızı emrettiği kararlarda söz sahibi olmamız gerektiğini düşünüyorum. Aynı şekilde Türkiye’nin de üye olması gerektiğini düşünüyorum.

>> Küresel kriz hakkında ne düşünüyorsunuz? Krizle nasıl mücadele edebiliriz? Avrupa halkları olarak neo-liberal politikalara karşı anti-kapitalist birleşik bir taban hareketi yaratılabilir mi?
Bu kriz bir ülkenin, hatta bir bölgenin bile tek başına çözebileceği bir sorun değil. Avrupa ülkeleri, AB, ABD ve IMF gibi büyük aktörlerin beraber çalışması ve fedakarlıklar yapması ile ancak çözülebilir. Şu anda ABD sokaklarında gördüğümüz aktivistler de Kongre’ye halkı dinlemesini, kendi aralarında çatışmayı bırakarak ABD halkı ve dünya ekonomisi için en iyisini yapmasını söylüyor. Bu aktivistler siyasal düzlemde aşırı sağcı Tea Party’nin yarattığı etkinin karşısında duruyorlar.

>> Bazı insanlar Arap Baharı’nı tabandan gelen bir özgürleştirme hareketi olarak görürken bazıları da emperyalizmin yeni bir formu olarak görüyor. Sizin bu tartışmadaki duruşunuz nedir?
Arap Baharı’nın insanları heyecanlandırmasının nedeni, demokratik ve modern bir toplum özlemidir. Ancak burada batı ülkeleri olarak, Arap Baharı’nı yaşayan ülkelere müdahale etmemiz gerekirdi. Şu ana kadar eski diktatörlerin yıkıldığını gördük, ancak yeni demokrasiler halen oluşmaktan çok uzak. Tahrir Meydanı’na gittiğimde oradaki gençlerle konuşma imkanım oldu. İsteklilikleri beni etkiledi. Umarım hayallerindeki toplumu bir gün gerçeğe dönüştürebilirler.

Norveç’te siyaset sahnesine bakış
Norveç’te hükümette Kızıl-Yeşil Koalisyon bulunuyor. Ancak buradaki yeşil, diğer ülkelerde olduğu gibi Yeşiller Partisini değil, Merkez Partisi’nin rengini ifade ediyor. 2005’ten göreve başlayan koalisyon 2009 seçimlerinde oy kaybetmesine rağmen iktidarda kalmayı başardı. Oyları yüzde 47.9 oya düşen koalisyon, seçim sistemi sayesinde mecliste 4 sandalye farkla çoğunluğa sahip. Koalisyonun büyük oyuncusu Emek Partisi, CHP ve BDP gibi Avrupa Sosyalistler Partisi üyesi. 2009 genel seçiminde yüzde 35 oy alan parti, 2011 yerel seçimlerinde yüzde 31 oy toplayabildi. Sosyal liberal politikalara sahip Merkez Partisi genel seçimdeki oylarını yüzde 0.6 arttırarak bu yılki seçimde yüzde 6.8 oy topladı. Demokratik ve çevreci sosyalizmi savunan, Kuzeyli Yeşil Solu İttifakı üyesi olan Sosyalist Sol Parti ise genel seçimde yüzde 6.2 oy toplarken yerel seçimde yüzde 4.1 oy toplayabildi.

Devamı:

İskandinav Solu Söyleşileri-2: İsveç – SOSYAL DEMOKRATLARIN KİMLİK SORUNU SOSYALİSTLERİ GÜÇLENDİREBİLİR

İskandinav Solu Söyleşileri-3: Danimarka – NATO’YA DA AB’YE DE KARŞIYIZ

İskandinav Solu Söyleşileri-4: Finlandiya –  SOL VİZYON SUNMALI, SOMUT ADIM ATMALI

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum