Para yoksa eğitim de yok!

ONUR EREM/BİRGÜN
11 eylül 2011

Bakalım seneye de devlet okullarında eğitimin paralı mı olacak? Geçen yıl yaptığım haber:

AKP hükümeti öğrencilere ücretsiz ders kitabı dağıtmakla övünürken aynı zamanda ücretsiz tablet bilgisayar dağıtma planını da açıklamıştı. Ancak eğitim malzemeleri ücretsiz dağıtılırken anayasal bir hak olan eğitimin kendisi  hâlâ paralı. Okullarda kayıt dönemi başladığından beri veliler için de kayıt parası çilesi başladı.

2.000 LİRA İSTEYEN VAR

Bu müthiş resmin hazırlanmasında emeği geçen tüm arkadaşları kutluyorum =)

Okullar, normalde ücretsiz yapmaları gereken kayıt işlemi için velilerden 100 liradan başlayıp 2.000 liraya kadar çıkan paralar talep ediyor. Parayı getiremeyenler kayıt edilmezken normalde diploma notu veya ikametgah nedeniyle kayıt hakkı bulunmayan öğrenciler parayı getirdiklerinde kayıt ediliyor.
Daha da kötüsü, parasız olması gereken devlet okulların kayıt için para istemesi artık kanıksanmış. Konuştuğumuz veliler, öğrenciler ve öğretmenler yıllardır bütün okulların kayıt parası istediğini ve bunu herkesin bildiğini anlattı.

‘CEBİMDE 50 LİRA VAR’
Öğrencilerin kayıt parası şikayetlerinin ardından Küçükçekmece’deki Kadriye Moroğlu Lisesi’ne gittik ve velilerle beraber kayıt sırasına girdik. Sırada konuştuğumuz tüm veliler kayıt parası istendiğini, bunun kendilerini zor durumda bıraktığını anlattı. Kayıt parası istendiğinden haberi olmayan bir veli ise 1.500 lira istendiğini öğrenince “Cebimde 50 lira var. Kaydederlerse ederler, olmadı çocuğu işe sokarım çalışır” diye konuştu.

MİLLİ EĞİTİM: PARAYI YATIRSAYDINIZ

Yaşadıklarını anlatmak isteyen velilerle okuldan çıktıktan sonra bir kafeye oturduk. Oğlunu Küçükçekmece İlköğretim Okulu’na, kardeşini de Kadriye Moroğlu Lisesi’ne kaydetmek isteyen M.K. başladı anlatmaya. Çocuğunu ilkokula kaydetmek için kendisinden 100 lira istediklerini, müdür yardımcısının “Parayı ödersen okulda çocuğunla ilgileniriz. Eğer ödemezsen kimse ilgilenmez” dediğini anlatıyor:

‘SİZ DE ÖDESEYDİNİZ PARAYI’!
“Bana utanmadan bunu söyleyen bir kuruma nasıl çocuğumu emanet ederim? Çok sinirlendim bunu duyunca, durumu anlatmak için İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gittim. Ben oraya gittiğimde okulun müdürü de İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün odasındaydı. Yaşadıklarımı anlattım, şikayetçi olmak istediğimi söyledim. Ancak aldığım cevap ‘siz de ödeseydiniz parayı’ oldu.  Kardeşimi Kadriye Moroğlu Lisesi’ne kaydetmek istediğimde de aynı sorunla karşılaştığımı anlattım. Bu sefer ‘her şeye muhalefet ediyorsunuz siz de’ dedi. Diploma alırken de çok sorun yaşatıyorlar. Arkasında 4.90 TL yazan diplomayı vermek için 30 ile 200 TL arasında değişen ücretler istiyorlar. Aradaki fark için de bağış makbuzu kesiyorlar. İlçe Milli Eğitim’de tanıdıkları olduğu için şikayetlerimiz de sonuçsuz kalıyor. Bu paralar nereye gidiyor?”

‘PARA TEKLİF EDİNCE İŞ DEĞİŞTİ’
M.A. ise kardeşini Kadriye Moroğlu Lisesi’ne kaydettirmek için kardeşiyle beraber okula gittiğinde diploma notunun düşüklüğü nedeniyle kayıt yapılamayacağını öğrendiğini anlatarak başladı söze: “Sonraki gün kardeşim olmadan gittim okula. Kayıt yapan görevliye ‘Bu işleri halletmenin bir yolu vardır’ diyerek para yatırmayı teklif ettim, ‘O zaman olur’ dedi. 100-150 lira versem yeter diye düşünüyordum. Ancak bana 1.000 lira yatırmam gerektiği söylenince şok oldum. Tekstil atölyesinde çalıştığımı öğrenince parayı 1.500 liraya yükselttiler. Ödeyemeyeceğimi söyleyince de 1.250’ye indiler, ’50 lira bile eksik olsa kaydetmeyiz’ dediler. Ertesi gün okula gidip parayı bulamadığımı söyledim. Ancak etrafta insanlar olduğu için ‘Ben kayıt parası istemedim’ dedi. Bunun üzerine tartıştık, beni kovdular, kardeşimin kaydını gerçekleştiremedim. Genç insanların eğitimini engelliyor, geleceğini karartıyorlar.”

PARASI OLMADIĞI İÇİN RENCİDE EDİLDİ

Kadriye Moroğlu Lisesi’ne kızını kaydettirmeye çalışan Ç.A. da istenilen parayı bulamadığı için kayıt yaptıramamış. Önceki günlerde kızını kaydettirmeye oğluyla beraber okula gittiğini, ama para bulamadığı için çocuklarının yanında, herkesin içinde rencide edildiğini ve kayıt odasından kovulduğunu anlatıyor:

‘PARA BULAMADIĞI İÇİN UTANDI’
“Maddi durumumuz yok dedim, dinletemedim. Oğlum ‘bir yerlerden para bulup geleceğim’ diyerek yanımdan ayrıldı, ama saatler geçmesine rağmen dönmedi. O akşam evde sorduğumda para bulamadığını, bu yüzden utandığını, dönmek istemediğini anlattı. Benim kocam ayda 700 lira kazanıyor, 450’sini kiraya veriyoruz. Ayrıca kocam şeker hastası. Şimdi ben kayıt parasını nasıl bulayım? Böyle giderse kızımı tekstile vereceğim çalışması için.”

ÖĞRETMENLER RENCİDE ETTİ

Halen okumakta olduğu için adını vermek istemeyen bir öğrenci ise kayıt parasından başka paraların da alındığını anlattı: “Aidat diye bir ödeme var. Bunun miktarı da kayıt parası gibi, ailelerin durumuna göre değişiyor. Bir kere ailem bu parayı ödeyemediği için öğretmenler beni birkaç farklı derste ‘Aidatını ödememişsin’ diyerek arkadaşlarımın arasında rencide etti. Çok üzüldüm, utandım. Akşam evde ağladım ama aileme de anlatamadım.”

YOKSUL ÖĞRENCİNİN İŞİ ZOR
Velilerin anlattıklarına göre bir çok yoksul öğrencinin eğitim hayatı zorunlu kayıt parası yüzünden sonlanıyor. Para ödenirken karşılığında bağış makbuzu verildiği için, veliler herhangi bir şikayette bulunduğunda okul yönetimleri bunların gönüllü bağışlar olduğunu söyleyerek işin içinden çıkıyor. Eğitim malzemelerini ücretsiz dağıtmakla övünen AKP’nin, eğitimin kendisini ücretsiz hale getirmesinin zamanı gelmedi mi?

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Arkadaşları Ahmet Şık’ı Anlattı

14 mart 2011
BirGün/ONUR EREM

Şimdi 1 yıl geri dönüp baktıklarında “Evet, biz Ahmet Şık’ı bu yüzden içeride tuttuk, iyi ki de tutmuşuz” diyebilen biri var mıdır acaba? Geçen yıl BirGün’e yaptığım haber:

Gazeteci ve akademisyenlerden oluşan Ahmet Şık’ın çalışma arkadaşları 11:30’da Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Kampüsü’nde Ahmet Şık’ın, hayatı boyunca karşısında durduğu derin devletin bir parçası olduğu gerekçesiyle tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderilmesini protesto etti.


MAĞDURLARIN SESİYDİ

Şık’ın Ergenekon davasında şu an itham edilen tarafta hiç bir zaman olmadığı gibi, asla tarafsız olmadığını anlatan grubun sözcüsü Güventürk Görgülü “Şık, 20 yıllık gazetecilik yaşamı boyunca çocukları bir gün aniden ortadan kaybolan insanların, üniversitelerde coplanan gençlerin, polis tarafından dövülerek öldürülen gazeteci arkadaşı Metin Göktepe’nin, hayata dönüş operasyonlarının ve haksızlığa uğrayan bir çok kesimin öykülerini anlattı. Bu öyküleri anlatarak başarılı bir gazetecilik yaptığı için, medya gruplarının işe alınması sakıncalılar listesinin en başına yükseldi” diye konuştu. Şık’a yönelik olarak 19 Şubat’tan itibaren bazı gazetelerde bir karalama kampanyası başlatıldığını anlatan Görgülü, Nedim Şener ve Ahmet Şık serbest bırakılana kadar eylemlerini sürdüreceklerini söyledi.

ÖZ’E KİTAP YOLLADILAR
Açıklamanın ardından grup, Şık’ın yazdığı kitaptan haberi olmadığını söyleyen Zekeriya Öz’e, kitabın iki cildinin birer baskısını kargoladı ve Ahmet Şık’ın Arkadaşları Ahmet Şık’ı Anlatıyor adlı bir forum düzenledi. Foruma katılan Esra Arsan, Ertuğrul Mavioğlu, İsmail Saymaz ve Ertuğrul Kürkçü, Ahmet Şık’ın Gazeteciler Meclisi Girişimi’nde yer alarak haberlerin nasıl çarpıtılarak halka sunulduğu hakkında tartıştıklarını, gerçeklerin peşinde koşmanın bedeli olarak kafasında 14 kırık taşıdığını, yaptığı haberlerle Türk Solu adlı ırkçı grubun yargılanmasını sağladığını, gazetecilerin örgütlenmesi ve patronlarından bağımsız haber yapabilmeleri için çaba verdiğini ve bu yüzden Radikal’den kovulduğunu anlattı. Forumun sonunda, katılımcılar Ahmet Şık ve Nedim Şener’in serbest bırakılmaları için imza verdi.

Haber içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Apoyevmatini Kapanmayacak!

ONUR EREM/BİRGÜN
14 temmuz 2011

Türkiye’nin en uzun süreden beri aktif olan gazetesi olan Apoyevmatini’nin, tarihi boyunca Rum halkıyla paralel olan yolculuğunu ve son gelişmeleri, gazetenin editörü Mihail Vasiliadis ile konuştuk:

>>Medyada çıkan haberlerden sonra gazeteye reklam vermek isteyenler, sponsor olmak isteyenler oldu mu?
Bir gazetenin satışından gelen gelirle durabilmesi lazım. Bu değişmez bir kuraldır. Tabi sahibi mütaaitse, devlete yol yapıyorsa o başka. Ama o da gazete midir tartışılır.

Bizim en büyük sorunumuz resmi ilan alamamız. Bu ilanlar, gerçekten parayı ihtiyacı olan gazetelere verilmedikten sonra anlamsızdır. Bir yönetmelik varmış, o yönetmelikteki şartları sağlayamadığımız için veremediklerini söylüyorlar. 5.000 tirajımızın olması gerekiyormuş, belli şekillerde dağıtım yapmamız gerekiyormuş, en az 10 küsür çalışanımız olmalıymış. Türkiye’de 605 Rum ailesi kalmışken ben nasıl 5.000 gazete satayım? 605 aileye 600 adet gazete satıyorum. Rumların sayısı sürekli azalıyor, belki yarın birileri daha ölecek ve 599 gazete satmaya başlayacağım.

NEDEN YUNAN KRİZİ DEĞİL TÜRKİYE DEVLETİ
Böyle bir durumda devletin yapması gereken şey bize reklam vermemek değil, yönetmeliği değiştirmek olmalı. Maddi zorluk yaşamamızın nedeni olarak Yunanistan’daki krizi işaret ediyorlar, ama neden o değil. O sadece bardağı taşıran son damla oldu. Esas neden, yönetmeliğin bizim devletten ilan almamıza izin vermemesi ve Rum toplumunun sayısının azalması.

Bu gazete 1964’e kadar kendi gücüyle çıkabiliyordu. 1964’ün sonuna kadar bütün baskılara, 6-7 Eylül’e ve varlık vergisine rağmen İstanbul’daki Rum nüfusu 90 bin’in üzerindeydi. O yıl İsmet İnönü 1930’da Atatürk ve Venizelos arasında imzalanmış olan İskan ve Seyrisefain anlaşmasını tek taraflı olarak feshetti. Bu anlaşmayla Türkiye ile Yunanistan arasında bugünkü AB’ye benzeyen, oturma ve çalışma serbestliği getiren bir uygulama vardı.

1964’te Türkiye’deki Rum toplumu içinde hayatını sürdürmekte olan 13.000 Yunan vatandaşı sınırdışı edildi. Sınırdışı edilenler aile reisleriydi. Yani bunun sonucunda sadece 13.000 Yunan vatandaşı değil, 13.000 aile Türkiye’yi terketmek zorunda kaldı.18 ay sonra İstanbul’daki nüfus 30.000’in çok altına düştü. Ondan sonrası da çorap söküğü gibi geldi. Her ders yılı sonunda mezun olanlar aileleriyle beraber göç etti. Sonunda kala kala 600 aile kaldı.

Gazete kendi başına ayakta duramayacak duruma gelince, eski sahibi Yunanistan’daki evini sattı. Ancak para bitince yine sıkıntılar başladı. 70’li, 80’li, 90’lı yıllarda Türkiye’den yardım bulmak mümkün değildi. Bugün bu gazeteye destek verenlerin çizgisinde olanlar yok değildi, vardı, ancak seslerini yükseltemiyorlardı, konuşamıyorlardı. Bu insanlar artık ağızlarını açtılar, ve zannediyorum ki bunu rahmetli Hrant’a borçluyuz. Onun cenazesi sessiz çoğunluğun sabrının bitip yollara dökülmesi oldu.

GAZETEYİ KAPATMAYACAĞIZ
Yunanistan’dan reklamlar almak için girişimlerin ardından uçak şirketleri, bankalar ufak reklamlar vermeye başladı, ancak bunlar da yeterli miktarda değildi. Gazetenin her ay çıkması için 13.000 liraya yakın bir masraf gerekiyor.  Bu paranın yaklaşık üçte biri cemaatten gelen ilanlarla karşılanabiliyor. Geri kalan para muhakkak bir yerden gelmeli. Ben de bu parayı nerden alabiliriz diye düşünürken basın-ilan kurumu aklıma geldi. Bu kurum ne için var? Zayıf durumda olan gazeteleri desteklemek için. Ona göre kurallar koydular, ancak bir gazete bu kurallara, kendi çabasına rağmen uyamıyorsa, bundan mahrum edilmemeli. Bu ülkede uygulanan ayrımcılığın kurbanı olmuş bir gazetenin bu kurallar karşısında pozitif ayrımcılıkla desteklenmesi gerekiyor.

Çözüm olarak belki Kültür Bakanlığı bize ilan verebilir, eğer bu kültür mirasını gerçekten önemsiyorsa. Bu desteği alabileceğimizin işaretlerini görüyorum. İnsanlar kampanyalar yapıyor, Apoyevmatini kapanmasın, o bizim kültür mirasımız diyorlar. Rumca tek bir kelime bilmeyen 70’ten fazla Türkiyeli genç, sadece destek olmak için gazeteye abone oldu. Bu gençleri yarı yolda bırakamam, o yüzden gazeteyi en azından şimdilik kapatmayacağız.

>>Bu gençler için gazetenizde Türkçe bir köşe veya bir ek hazırlamayı düşünüyor musunuz?
Düşünüyorum. Ama günün 24 saati var ve bu sürede gazeteyi 2 kişi ancak hazırlayabiliyoruz. Eğer siz günü 28-29 saate çıkartabilirseniz ben bu eki yapmayı gerçekten isterim.

>>Siz gazetenin başına geçtiğinizde Apoyevmatini 80 adet satıyordu. Bunu 600’e yükseltmeyi nasıl başardınız?
Gazete öyle bir duruma gelmişti ki, artık Yunan dergilerinden kesip yapıştırıp gazete hazırlıyorlardı, ikinci sayfasının tümü “Kuzey Kutbu’nda 5 milyon sene önce buzlar hangi derinlikteydi gibi” yazılarla dolduruluyordu. Bu yüzden satış düşmüştü. Ama buna rağmen bu adamlar gazetenin kapanmamasını sağladı.
Gazetenin eski sahibi öldüğünde ben Yunanistan’da yaşıyordum. Emekli olmuştum, bana teklif ettiler ve gazetenin başına geçtim. İlk hedefim gazeteyi düzeltmek, içine haber doldurmaktı. Ondan sonra da her Rum evine bu gazetenin girmesini sağlamaktı. 6 ayda satış rakamını 500’e yaklaştırdım. Gazete tekrar düzgün içerikle çıkınca Rum toplumu da tekrardan gazeteyi almaya başladı.

BABA-OĞUL İKİ KİŞİYİZ
Yine de gazeteyi çok ilkel bir şekilde çıkartıyorduk. Elimizle hazırlayıp fotokopi çekerek baskıya hazırlıyorduk. Bir ara buraya Yunanistan’dan, Yunan Gazeteciler Cemiyeti’nden heyet geldi. Boğazda motor gezintisi yaparken gazeteyi gördüler, konuştuk ve koşullarımızı anlattım. Çok şaşırdılar, bize A3 fotokopi makinası ve QuarkExpress programı aldılar. Ancak gazetede kullandığımız Gutenberg’den kalma bilgisayar bu programı kaldırmadı. Yunanistan’da bulunan oğlum ikinci el bilgisayar parçaları topladı ve getirdi. Ancak bir süre sonra o bilgisayar da bozuldu. O sırada İngiltere’den bir vakıf yardımımıza yetişti ve bize Mac bilgisayar aldı. Böylece biraz çağdaş bir baskı imkanına kavuştuk. Bir haftadır da renkli çıkartıyoruz gazeteyi. Baba oğul çalışarak iki kişi çıkartıyoruz gazeteyi.

Gazete en kötü olduğu dönemde bile bütün Rum cemaatinin doğum, ölüm, nişan, okul mezuniyeti gibi ilanlarını yayınlıyordu. Dolayısıyla Apoyevmatini arşivinde Türkiye’deki Rum toplumun tarihini bulabilirsiniz.

“Dava açıldığında kendimi savunacak avukat bulamadım”

>>Eskiden Rumlar İstanbul’un en önemli unsurlarından biriydi, ancak günümüzde nüfusları sürekli azalıyor. Geleceğe baktığınızda ne görüyorsunuz?
Eskiden 800.000 kişilik İstanbul’da 150.000 Rum, 100.000 Ermeni, 60.000 Yahudi vardı. Şimdi 15 milyonluk İstanbul’da Rumlar 600 hane kaldı.

Rum toplumunun en büyük sorunu demografi sorunudur. Rum nüfusu nasıl çoğalır? Başbakan en az 3 çocuk yapın diyor, ancak Rum toplumunun yaş ortalaması 65’in üzerinde. Bu yüzden bu bizim için çözüm değil.
Burada kullanılması gereken yöntem, Rum toplumunun nüfusu azalsın, yokolsun diye uygulanan yöntemin tam tersidir. Tek taraflı olarak, 13.000 Yunan vatandaşına oturma ve çalışma izni versin. Buraya gelip çalışmak, ekmeğini taştan çıkarmak isteyen kişilerin buraya gelmesini sağlamak lazım. Ama buradan göçenlere ve çocuklarına  verilmemeli. Zaten 1964’te kovulanlara geri dönüş hakkı vermek için onları önce öbür dünyadan buraya geri döndürmek lazım. Onların çocuklarının orada şu an işi gücü vardır, oradaki hayat tarzına alışmışlar. Neden bırakıp gelsin? Eğer onların arasından gelmek isteyen varsa, orada başarısız oldukları için gelmek isteyenler olacaktır. Yani bizi alttan itip su yüzeyine çıkartacak insanlar değil, boğulmamak için bize tutunup bizi daha da aşağı çekecek insanlar olacaktır.

Madem ki Yunan vatandaşlarını kovdun ve kültürel mozaiğin yokolmasından rahatsızsın, geçmişinle yüzleş ve kovduğun kadar Yunan vatandaşına burada yaşama hakkı ver. İşsizliğin kolgezdiği ufak Yunan şehirlerinden İstanbul’a gelmek isteyen çok sayıda insan olacaktır.

>>Yaklaşık 8 yıldır gazetenin başındasınız. Bu süreçte, Türkiye’deki değişimi nasıl görüyorsunuz?
Dilek Güven diye bir genç kızımız çıktı, 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili bir doktora çalışması yaptı. Ondan sonra bir sergi açtı İstiklal Caddesi’nde. 3-5 kişi toplanıp o sergiyi basmak istedi. Nitekim olay çıkarmayı başardılar ama 50 sene önce aynı kafadaki insanlar “haydi toplanalım, şu gavurların evlerini yıkalım” dediğinde yüzbinlerce kişi toplanmıştı. Oysa o gün Kerinçsizler ve Perinçekler ancak 3-5 kişi toplayabildiler. Bu büyük bir değişim. Aslında hala güçleri var, ancak bizi destekleyenler de artık saklanmamaya başladılar.
Kezban Hatemi, televizyonlara çıkıp Rumların haklarını savundu. Bütün bu kadınların başına birşeyin gelmediğini görünce de ağzını açmayan, bu olaylar konusunda bir tek yazı yazmamış olan kişiler şimdi “aman efendim milliyetçilik kötüdür” demeye, Rum savunucusu olmaya başladılar. Bu iyi bir şey.
Ben 60’lı yıllarda “milli birliği bozacak şekilde propaganda yapmak” ile suçlandığımda kendimi savunacak avukat bulamamıştım. Rum avukatlar korktu, Türk avukatlar da “müşterilerim sizi savunduğumu öğrenirse onları kaybederim” diyerek reddettiler. Bu olayı 50 sene sonra bir panelde anlattığımda, panelden sonra uzun boylu bir bey yanıma yanaştı “Mikail Bey dedikleriniz doğru, ben çok duygulandım, eğer bir avukata ihtiyacınız olursa  herhangi bir ücret talep etmeden sizi savunmaktan onur duyarım” dedi. Adı Cem Sofuoğlu. Şimdi çok iyi arkadaşız. Böyle insanlar her zaman vardı. Ama o dönemin baskıları bunların ağzını açmasına engeldi.

>>AKP döneminde Türkiye’nin muhafazakarlaşıp muhafazakarlarşmadığı çok tartışılan bir konu. Siz ne düşünüyorsunuz?
Muhafazakarlığa verilen anlamla alakalı bu sorunun cevabı. Bir kadın bikinisiyle plaja giderse ilerici, tesettüre girip yola çıkarsa muhafazakar sayılır mı? Muhafazakarlık eğer bir azınlığın çoğunluğa baskı yaparak uygulanacak bir yöntemle yapılıyorsa o zaman Türkiye geri gidiyor demektir. Ama eğer bu toplumun büyük kısmı benim gibi değilse, Müslümansa ve başörtülü bir muhafazakarlık taraftarıysa o zaman bu isteğini, etrafına zarar vermeyen bu arzusunu yaşayabilmesi gerekiyor. Eğer kadınlar çok istedikleri için, üniversitelere gidip dünyayı tanıdıkları için, kültür ve kariyer sahibi oldukları için, veya bilim insanı olmuşlarsa ve başlarını açmışlarsa, o zaman bu toplum ileri gitmiş toplumdur. Eğer küçük bir zümre gelip onlara baskı yapmışsa ve onları, geriye annelerinin yaşamına doğru itelemek istiyorsa o baskıcı bir rejimdir. Ama eğer bu kadınlara “siz Avrupalısınız, başınızı örtmeyeceksiniz. Örtenin de kafasını kırarım” denmişse, ve toplumun çoğunun yaşamak istediği yaşamı, kendisini ilerici gören baskıcı bir grup tarafından empoze edilmişse, o zaman bu ilericilik değildir. Bu muhafazakarlığın daniskasıdır.

Diyorlar ki “Türkiye Avrupa’nın en ileri ülkelerinden birisiydi, kadına oy hakkı ilk defa Türkiye’de verildi”. Bu bir yalandır. Türkiye’de kadına oy hakkı verilmedi o dönem, kadının kocasına iki oy kullanma hakkı verildi. Eğer kadınlar kendileri bu eksikliğin farkına varıp da ayaklanmışsa, yollara dökülüp “oy hakkı isteriz” demişse, o zaman kadının oy hakkı vardır. Oysa o dönemde kadının kocası oy attı, kendi parmak bastı. Bu oy hakkı mıdır?

Bugün Türkiye’de esasta çok kötü bir gelişme var. Hemen hemen her gün Türkiye’de bir erkek, kendisinden boşanmak isteyen eşini öldürüyor. Ancak bunun iyiye işaret eden bir yanı da var. Eskiden neden öldürülmüyordu bu kadar çok kadın? Çünkü başkaldırıp boşanamıyorlardı. Bugün her öldürülen kadına karşılık belki 1000 kadın, o bıkmış olduğu, ezilmekte olduğu evliliğin içinden kurtulmuştur. Kadınların kendi istediklerini yaptıkları için öldürülmesi, artık kadınların en azından “kendi istediklerini” yapabilmeye başladığını gösteriyor.

Muhafazakarlığa mı gidiyor Türkiye? Bence hayır. O başörtülü kadınlar belki başörtüsünü takıyor ama, bazıları panellerde konuşurken erkeklere taş çıkartıyor. Orada başı açık ama konuşamayan bir kadın olsa Türkiye daha mı ileri olurdu?

“AB halkları ilerde Yunanımızı dövdürmeyecektik” diyecek

>>Yıllarca Yunanistan’da yaşamış biri olarak Yunanistan’daki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yunanistan kurbanlık koyun yapıldı diye düşünüyorum. Haberler geliyor, Yunanlılar ürettiklerinden çok tüketiyorlar. Bu Yunanlara has bir şey mi? Bugün yeryüzünde tüketilen şeylerin toplamı, yeryüzünün bir senede ürettiğinden daha fazla. Yeryüzünün ürettiği balıktan, petrolden ve ormandan çok daha fazlasını tüketiyoruz. O zaman neden Yunanistan’a kızıyoruz? Almanya Yunanistan’ın bu duruma geleceğini çok önceden biliyordu. Peki alacaklı olduğu ve borcunu ödemekte zorlandığını bildiği bir ülkeye batınca çıkamayan denizaltıları satmaya zorlamıyor muydu?

“Rumumuzu dövdürmeyecektik” diye bir hikaye vardır. Bir Türk, bir Kürt, bir de Rum genç bir bağa girip meyve yemeye başlamışlar. Bu 3 genç meyve yerken bağın sahibi gelmiş sinirle. Türk olana “Sen Türksün değil mi? Sen kenara geç” demiş. Kürt’e de “Sen Kürtsün, sen de kenara geç demiş”. Sonra Rum’a “hadi o Türk, diğeri de Müslüman, sen gavurluğunla gelip meyvelerimi yiyorsun ha!” demiş ve onu dövmüş. Sonra Kürt’e dönmüş “Sen Kürt değil misin? Şu Kürt halinle gelip Türk’ün bahçesinden meyve yiyorsun” demiş, onu da dövmüş. En sonunda da Türk’e dönmüş, “sen de onlarla birlik oluyorsun ha!” diyerek Türk’ü de dövmüş, çekmiş gitmiş. Yedikleri dayaktan sonra gençler yerde zar zor kendilerine gelmişler, “ne oldu bize, 3 delikanlı nasıl bir adamdan dayak yedik” diye sormuşlar. İşte orada Türk genç “Rumumuzu dövdürmemeliydik” demiş.

Şimdi bütün Avrupa halklarının kalkıp “Yunanistan’ımızı IMF’nin kurbanı olarak ortada bırakmamalıydık” demesi lazım. Çünkü Yunanistan’dan sonra sıra Portekiz’e, İspanya’ya, İtalya’ya, İrlanda’ya ve sonra da İzlanda’ya gelecek. Zaten bu bütün bu halklar Yunanistan’ın durumuna düştüğünde sıra Almanya ve Fransa’ya bile gelecek. Bu anlayışla devletler kalmayacak, şirketlerin kaldığı bir korporatizm oluşacak. Umarım Yunanistan’daki kriz Avrupa halklarını uyandırır da sıra kendilerine gelmeden harekete geçerler.

Dünya medyasında “Yunanistan halkı çok tembel, çalışmıyor, o yüzden batmayı hakediyor” diye bir algı oluşturuluyor. Bunu söyleyenler, oraya turist olarak gidip birahanelere giden insanları görenler. Eğlenen insanlar dikkatlerini çekiyor, oysa varoşlarda çalışan ve yaşam mücadesi verenleri görmedikleri için böyle bir düşünceye düşüyorlar. Dans edenleri, tavernada tabak kıranları görüp hatırlıyorlar, diğerleri doğal olarak dikkatlerini çekmiyor. Yunanistan’da böyle yaşayan insanların nüfusu en fazla 1 milyon civarındadır, geri kalan 9 milyonu düşünen kimse yok. Ancak ülkenin borçları bu insanların parasıyla ödeniyor. Onların sigortaları, maaşları kesiliyor, onları yiyeceği ekmeğin vergisi artıyor.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Halil Berktay ve 1 Mayıs 1977

  1. Share
    1 Mayıs’ta kentlerin meydanlarında hükumetin neo-liberal politikaları protesto edildi. sendikalar alanlarda AKP’yi emek düşmanı ilan etti
  2. Share
    Tam da bunun üzerine ortaya 1 Mayıs 77 katliamının sorumlusu “basta DİSK olmak sosyalistler yaptı ” diye bir yalan atıldı
  3. Share
    Bizlerde 1 Mayıs’da ki o görkemli mitingleri unutup, biranda değiştirilen gündemin pesine takıldık. Bu bir oyun hep birlikte sürükleniyoruz
  4. Share
  5. Milliyet: Tarihçi Halil Berktay’ın 1977’deki olaylarla ilgili, “Ateş açıldığı palavra. Birbiriyle çatışan solcular kendi rezaletinden mağduriyet yarattı” şeklindeki açıklaması sert tartışmalara yol açtı. Dönemin tanıkları, Berktay’dan ‘kanıt’ isterken ‘katillerin devlet arşivlerinde kayıtlı’ olduğunu savundu.

    Tarihçi Halil Berktay, 34 kişinin hayatını kaybettiği1 Mayıs 1977’deki olaylarla ilgili çarpıcı bir iddia ortaya attı. Berktay, “Ateş açıldığı palavradır, birbiriyle çatışan solcular kendi rezaletinden bir mağduriyet yarattı” dedi. Berktay, Taraf Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, şunları kaydetti: “TKP ve DİSK, Maocuları Taksim’e sokmama kararı almıştı. Maocular barikata tosladı, ateş açıldı, izdiham oldu. Otel ve Sular İdaresi çatısından ateş açıldığı palavradır. Polis araçlarından da ateş açılmadı. Sol kendi rezaletinden bir mağduriyet yarattı.” Berktay’ın ‘kanlı 1 Mayıs’ ile ilgili sözleri sol çevreleri kızdırdı. Dönemin tanık ve mağduru solcular, Berktay’a sert tepki göstererek bu ifadeleri ‘katliamı sulandırma ve aymazlık’ olarak nitelendirdi.

    Kontrgerilla ağzı 

    Devrimci 78’liler Başkan Yardımcısı Hüseyin Esentürk: Berktay, kontrgerilla ağzı ile konuşuyor. Aradan onca yıl geçmiş ve her şey kanıtlanmış olduğu halde Sular İdaresi’nin üzerinden ve Intercontinental’den ateş edildiğinin, panzerlerle özel görevlendirilmiş polislerin insanları ezdiğinin kanıtlanmasına rağmen hâlâ ‘solcuların kendi arasındaki çatışma diyecek kadar fütursuz bir kişi ya kontrgerilla ya CIA ağzıyla konuşuyordur. İtibar edilecek yanı yok. 77 katliamının kimin yaptığını aydınlatmak devletin görevidir. 1 Mayıs öncesinde olanlar da devletin arşivlerinde mevcuttur. 35 yıldır arşivlerinde suçlu aramak yerine birtakım kişilerin ağzıyla olayı bulandırmak ve failleri aklamak gayretinde olunmasını da kınıyoruz.

    Düşkün ilan ediyoruz

    78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can: Halil Berktay kim, kimin adamı ve kim adına konuşuyor? Perinçek’in Aydınlık Gazetesi’nin çevresinden insanlardı ve solcuları onları ihbar eden çevrenin yazarıydı. Yine aynı uğursuz rolü oynamaya soyunmuş. 77 katliamı öncesinde devlete egemenolan muktedirler medyayı kullanarak solcuların birbirine saldırarak kan dökeceğini yazdırdılar. 12 Eylül’e giden yolda o yapılanları doğru gibi aktardılar. 1 Mayıs kan gölüne dönecek dedilerHürriyet’te. Berktay da şimdi çıkmış o manşetler ve o ortamdan hareketle solcular bunu yaptı diyor.

    Maocu çevre o gün alana hiç girmemişti. Sular İdaresi’nden, otelden ateş edildi. Panzerler insanların birbirini ezmesi için panik yarattı. Sonra ortaya çıktı ki Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun ve 200 subay desteği, MHP’den Türkeş, MİT ve katliamcıların desteği ile provokasyon planladılar. Bunu solcuların üzerine yıkmak istediler. Daha sonra 200 subay emekli edildi. Solun kendi içindeki fikir çatışmalarını darbeciler şişirdi ve kan gölü yaratıp darbe yaptılar. Berktay bu manipülasyonları sola yıkıyor, katliamcılarla işbirliği yapıp darbenin üzerini örtüyor. 78’liler olarak bunu kınamaktan öte, düşkün ilan ediyoruz.

    Solcular Amerikalı mı?

    DİSK eski Başkanı Süleyman Çelebi: 1 Mayıs katliamını kimin yaptığını MİT raporu açıkladı. Berktay’ın bir bilgisi, dayanağı, kanıtı varsa açıklasın. Ama bunu böyle söylemek aymazlıktır. Sola yeterince saldırı var. Yani her kötü şeyi solcular yaptı diyen bir koro var. Bu süreç de bunun devamı. MİT raporu 1 Mayıs katliamının nasıl ve kimler tarafından tezgahlandığının ortaya çıkarttı. O dönem DİSK büyüyordu ve bunu engellemek için olay çıkması gerektiği konusunda yapılan tespitler var. Amerika’dan gelip Intercontinental otele yerleştiren adamların hangi solcu arkadaşlarla ilişkisi varmış? Berktay bunları belirlemeli ve bir irade ortaya koymalı. Onlar solcu Amerikalılar mıymış onu da açıklamalı. Bu sözlerin kabul edilebilir bir yanı yoktur.

    ‘Kuseyri’yi faşistler öldürmedi’

    Berktay’ın açıklamaları Hasan Cemal’in Kimse Kızmasın Kendim Yazdım kitabındaki bir itirafı akla getirdi. “Mustafa Kuseyri’nin ölümünü hatırlıyor musun?” başlıklı yazıda, 1970’de ‘faşistler’ tarafından öldürüldüğü söylenen olayda, Hasan Cemal, Devrim dergisi bürosunda Doğan Avcıoğlu’nun kendisine “Bak Hasan, Kuseyri’yi faşistler öldürmedi. Bir arkadaşı kazayla vurmuş” dediğini aktarıyordu. Cemal şöyle devam ediyordu: “Bir dolmuşa atlayıp Cebeci’ye, Siyasal Bilgiler’in yanındaki Basın-Yayın’a gittim. Dışarıda öğrenciler, ‘Kahrolsun faşistler’ diye slogan atıyordu.

    Olay akşam vakti olmuştu. Kuseyri, tabancayla Rus ruleti oynarken yakın arkadaşı Nejat Arun tarafından kaza sonucu vurulmuştu. Nejat’ın kaçarken bıraktığı kanlı el izlerini silenler arasında, o zamanlar Doğu Perinçek’in “Beyaz Aydınlıkçı ya da Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) saflarında yer alan Cengiz Çandar da vardı ve olay örtbas edildi. Hemen ertesi gün Ankara’da Anayasa’ya Saygı Yürüyüşü düzenlendi. Faşizmi telin için! Cebeci’de, Siyasal Bilgiler ve Hukuk fakültelerinin önünden başlayacak yürüyüşe birçok öğretim üyesi katılacaktı. O yıllarda birçok devrimci genç, Faşistler tarafından öldürülmüş, birçok faili meçhul cinayet işlenmişti. 1968’den 1971 yılı başına kadar kurbanlarının çoğu devrimci gençler olan siyasî cinayetlerin sayısı 23’tü. Kuseyri olayının iç yüzünü o tarihte bilenlerden biri de Doğu Perinçek’ti. Hiç unutmam, o gün Hukuk Fakültesinin önünde yürüyüş başlarken kulağıma eğilip ‘Yaptığınız olacak iş mi?’ demişti bana.” ‘Kuseyri’yi faşistler öldürmedi’

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Haftalık Düşünce Özgürlüğü Bülteni

  1. Düşün, düşün…   
    Haftalık Düşünce Özgürlüğü Bülteni (Sayı 18/12, 2 Mayıs 2012)

     

    Maaş aldığın kurumu eleştiremezsin!

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclis Komisyonu’nun, İstanbul Şehir Tiyatroları yönetimini belediye bürokratlarına devretme kararını protesto eden tiyatro sanatçıları, Harbiye’deki Muhsin Ertuğrul Sahnesi önünde toplanarak sokakta sabahladı. Başbakan Erdoğan ise partisinin Gençlik Kolları Büyük Kongresi’nde yaptığı konuşmada sanatçılara tepki gösterdi; İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ı tebrik etti. “Hem belediyeden maaşını alacaksın ondan sonra istediğin gibi yönetime de verip veriştireceksin, böyle saçmalık olmaz” ifadelerini kullanan Erdoğan sözlerine şöyle devam etti: “Tiyatroları özelleştirmeye götürüyorum… buyrun istediğiniz gibi tiyatrolarınızı oynayın” .

     

    “Toplumun vekiller salınsın beklentisi yok”

    TBMM Başkanı Cemil Çiçek, tutuklu milletvekillerinin durumu konusunda muhalefet partisi grup başkanvekilleriyle yaptığı görüşme sonucunda, “Sorunun siyaset malzemesi yapılmadan 4 parti grubunun mutabık kalacağı bir şekilde yasal zeminde çözümlenmesi hususunda görüş birliğine varıldığı”nı bildirmişti. Uzlaşılan formüle göre milletvekilleri için 2 yıldan az hapis cezası olan suçlarda tutuklama kararı verilemeyeceği yönünde düzenleme yapılacaktı. 

     

    Konu hakkında Zaman gazetesine konuşan Başbakan Erdoğan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan ise muhalefetin üzerinde anlaştığı taslakla ilgili, partilerinden olumlu görüş çıkmadan ‘uzlaşıldı’ denilemeyeceğini söyledi. Akdoğan, “Toplumda tutuklu vekillerin bırakılması yönünde güçlü bir beklenti de yok” ifadelerini kullandı.

     

    Gazeteciler KCK’nin ‘basın komitesi’ymiş

    KCK operasyonlarında tutuklanan gazetecilere ilişkin iddianame 15. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Çoğunluğu değişik kurumlarda muhabirlik yapan 36’sı tutuklu 44 kişinin örgütün basın komitesine üye oldukları iddia ediliyor. Şüpheliler arasında Vatan gazetesi, Dicle Haber Ajansı (DİHA), Özgür Gündem gazetesi, Demokratik Modernite dergisi, Fırat Haber Ajansı (ANF), Etik Ajans, Etkin Haber Ajansı ve Fırat Dağıtım’da çalışan kişiler bulunuyor. İddianamede şüphelilerin özellikle DİHA, Özgür Gündem ve ANF aracılığıyla KCK’nin talimatları doğrultusunda yayın yaptıkları iddia ediliyor. Ayrıca şüphelilerin örgüt tarafından düzenlenen konferanslara iki yılda bir katıldıkları, bu konferanslarda alınan kararları da çalıştıkları yayın organlarında uyguladıkları öne sürülüyor. PKK’nin ana karargâhı konumundaki Kandil’deki kamplardan yönetildiği öne sürülen ‘basın komitesi’nin, örgütle irtibatlı basın kuruluşları ve bir internet sitesinde yayımlanan köşe yazıları aracılığıyla kamuoyunu yanıltmaya çalıştığı da belirtiliyor.

     

    Gülnaz Yıldırım tutuklandı

    Mücadele Birliği Dergisi yazı işleri müdürlerinden Gülnaz Yıldırım Yıldız, “basın kanununa muhalefet ve terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından 3 yıl 9 ay hapis ve 40 bin TL para cezasına çarptırıldı. Yıldız, tutuklanarak Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutuklu Kapalı Cezaevine gönderildi. Yıldız’ın avukatı Sevinç Sarıkaya, gizlilik kararı nedeniyle müvekkilinin dosyasının gösterilmediğini belirterek, Yıldız’ın daha önceden kesinleşmiş 6 cezası olduğunu ve bu nedenle tutuklandığını dile getirdi. Dergiden yapılan yazılı açıklamada şöyle denildi: “Devlet, devrimci ve sosyalist basını susturabilmek için yayınları toplatıyor, yasaklıyor, kapatıyor, yazı işleri müdürlerine para cezaları ve hapis cezaları yağdırarak yıldırmaya çalışıyor. Baskıları sonuç vermeyecektir. Yazı işleri müdürümüz Gülnaz (Yıldırım) Yıldız ve tutsak gazeteciler derhal serbest bırakılmalıdır”

     

    Gazeteci örgütleri Dünya Basın Özgürlüğü Günü için konuştu

     

    3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde Bianet 8 gazeteci örgütüne ifade özgürlüğüne ilişkin sorular sordu. Basın Konseyi, Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), G-9 Platformu, Medya Derneği, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu (TGDP), Türkiye Gazeteciler Federasyonu (TGF) ve Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) birbirine paralel cevaplar verdi. Örgütlerin hepsi, gazetecilerin ‘terörist’ olarak suçlanmasına olanak veren Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) değiştirilmesini istedi. Örgütler uzun tutukluluklara olanak veren Özel Görevli Mahkemeler’in (ÖGM) de basın özgürlüğünü engellediği konusunda mutabık kaldı. 3. yargı reformunu da geçici bir çözüm olarak değerlendiren örgütler, pakette gazetecilere yönelik davaların düşürülmesi, verilecek cezaların üç yıl ertelenmesi olumlu görseler de, TMK’daki muğlâk maddelerle ilgili iyileştirmeler içermediğini vurguladılar.

     

    Haberin tamamını okumak için tıklayınız.

     

    Ragıp Zarakolu’na Yayınlama Özgürlüğü Ödülü

    Uluslar arası sivil toplum örgütü İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin kurucularından, yazar Jeri Laber adına PEN tarafından verilenJeri Laber Uluslararası Yayınlama Özgürlüğü Ödülü bu yıl Ragıp Zarakolu’na verildi. Zarakolu, konuyla ilgili açıklamasında, “Bu ödülü yalnızca kendi adıma değil, Türkiye’de şu an cezaevinde bulunan tüm yayıncılar, yazarlar ve gazeteciler adına almaktan gurur duyuyorum” dedi.

     

    Devrimci Karargah davasında 8 tahliye

    İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Devrimci Karargah davası duruşmasında 8 tutuklu sanık tahliye edildi. Bilim ve Gelecek dergisi editörü Osman Baha Okar’ın avukatı Mehmet Kadıoğlu “Müvekkilimin bu sanıklardan bir tanesi ile bile ilişkisi yok. Bu nasıl örgüt? Kod adı yok, silah yok, hücre yok. Delil yok. Mantığınızı kavramaya çalışıyorum. Baha Okar neden hala tutuklu?”diye sordu. Dava kapsamında tutuklu bulunan eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın avukatı Refik Ali Uçarcı müvekkilinin yazdığı kitap sebebiyle dosya kapsamına alındığını savundu. RED dergisi yazarı Hakan Soytemiz’in avukatı Sezin Uçar da müvekkilinin görüştüğü iddia edilen diğer sanıkların tahliye edildiğini belirtti. Mahkeme Osman Baha Okar, Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Şeyma Özcan, Gülseren Poyraz, Benay Can, Umur Suyadal, Nejdet Kılıç, İbrahim Turgut ve Semih Aydın’ın tahliyesine, Soytemiz ve Avcı’nın aralarında bulunduğu 18 sanığın ise tutukluluğunun devamına karar verdi. Mahkeme, İstanbul 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan 16 sanıklı Devrimci Karargah davasının, kendi dosyasıyla birleştirilmesine karar verdi. Duruşma, 7 Ağustos 2012 günü saat 11:00’e ertelendi.

     

    Duruşma öncesi açıklama yapan Milyonlar Adalet İstiyor grubu üyeleri, 600 gündür tutuklu bulunan tüm arkadaşlarının serbest bırakılmasını istedi. Açıklamaya Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, Cumhuriyet ve Halk Partisi (CHP) Milletvekili Melda Onur, davada tutuksuz yargılanan SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Genel Başkanı Alper Taş ve gazeteci Ahmet Şık da destek verdi.

     

    Valilikten 1 Mayıs afişine yasak!

    Denizli Valiliği, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) 1 Mayıs İşçi Bayramı mitingine çağrı için bastırdığı afişin kullanımına “hakaret içerdiği” gerekçesiyle izin vermedi. Afişte “Padişah bozuntusuna bir çift sözümüz var! Bu halk sana boyun eğmez! 1 Mayıs’ta halk meydanlara çıkıyor” sözleri yer alıyor. TKP’liler ‘yasağa’ rağmen afişi şehrin bazı bölgelerine astı.

     

    Galatasaray taraftarlarına yürüyüş yasağı

    İstanbul Valiliği şike iddialarının yeterince soruşturulmamasını protesto etmek isteyen Galatasaraylı taraftarlara izin vermedi. Buna rağmen Galatasaraylı taraftarlar Taksim Meydanı’na geldi. Taraftarlar Futbol Federasyonu Başkanı’na yönelik “Yeter, Yıldırım Demirören yeter” sloganları attı. Taksim Meydanı’na yaklaştıkça kalabalık da artarken, Galatasaraylı taraftarların sayısı yaklaşık 5 bine kadar yükseldi.

     

    Bursa’da Kürt işçilere saldırı

    ANF’nin haberine göre Bursa’nın Gürsu İlçesi’nde inşaatta çalışan 5 Kürt işçi 20 kişilik bir grubun saldırısına uğradı. Akraba olan işçilerden 4’ü çeşitli yerlerinden hafif yaralanırken, çenesine aldığı darbeler sonucu ön dişleri kırılan Murat Görey ise Bursa Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Saldırı sonrası işçiler ve saldırganlardan 3’er kişi gözaltına alındı. İşçiler İlçe Emniyet Müdürlüğü’ndeki ifadelerinin ardından serbest bırakılırken saldırganlar Bursa Adliyesi’nde savcılığa çıkarıldı. İşçilerden Şervan Görey oto yıkamacının aralarında Kürtçe konuştukları için kendilerine ters baktığını ve “İnşaatta Kürtler çalışıyor” diyerek 20 kişiyi çağırdığını ifade etti. Görey, “20 kişilik grup ellerinde taşlar ve sopalarla bize saldırdı. Biz kendimizi zorla inşaata attık. Kürt olduğumuz için bize saldırdılar” dedi.

     

    Kadına ayrımcılığa tazminat cezası

    AK Parti İzmir Bornova Başkanı Hüseyin Özkan, kadın parti üyesine yönelik ayrımcı ifade kullandı, ‘hakaret’ gerekçesiyle tazminata mahkum oldu.  Partili Deniz Hazan, İzmir’de 7 ay önce yapılan delege seçimleri sırasında üye listesinde adını göremeyince ilçe başkanı Özkan’a, ” Üyeliğim silinmiş. Listede adım yok” diyerek itiraz etmiş; Özkan ise kendisine şöyle karşılık vermişti: “Kadınsan kadınlığını bil. Hakkımda sağda solda konuşma, edepsizlik yapma. Edebinle otur, ayağımın altına alırım”.

     

    Hazan’ın şikayeti üzerine ‘hakaret’ suçlamasıyla açılan davada İzmir 1. Sulh Ceza Mahkemesi Özkan’ın 1160 lira adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verildi. Ancak 5 yıl içinde suç işlememek koşuluyla hükmün açıklanması geri bırakıldı.

     

    Danıştay’ın 19 Mayıs kararı

    Milli Eğitim Bakanlığı 19 Mayıs kutlamalarının Ankara dışında statlarda kutlanmaması, sadece okullar ve öğrencilerle kutlanmasına ilişkin bir genelge yayınlamıştı. Danıştay 10. Daire Başkanlığı, genelge hakkında yürütmeyi durdurma kararı aldı. Haber basına, hükümetle yargı arasında bir sürtüşme olarak yansıdı. Konu hakkında görüşüne başvurduğumuz Avukat Ergin Cinmen ise genelgenin yeterince somut olmaması ve genelgeyle yönetmelik arasında bulunan bir uyumsuzluk sebebiyle bu kararın alındığını, Danıştay’ın hükümetin yetki alanına girmediğini ve idarenin takdir yetkisine müdahale etmediğini söyledi. Cinmen, sorunun yeni bir genelgeyle aşılabileceğini zaten böyle bir çalışmanın da olduğunu ifade etti.

     

     

     Bu haftanın ifade özgürlüğü duruşmaları

     

     

    Sanık                               :                 Aysel Tuğluk

    Mahkeme ve duruşma tarihi :        Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Mayıs 2012, Saat: 09:00

    Açıklama                            :             Aysel Tuğluk hakkında hazırlanan iddianamede, 2005 ve 2009 yılları arasında Diyarbakır’daki bazı etkinliklerde yaptığı konuşmalar ile basında çıkan açıklamaları yer aldı. İddianamede, Tuğluk’un yaptığı 12 ayrı konuşmada suç unsurunun tespit edildiği kaydedildi. Tuğluk’un toplam 70 yıl hapsi isteniyor.

     

    ************

     

    Sanık                               :                 1-  Süha Sertabiboğlu 2- İrfan Sancı

    Mahkeme ve duruşma tarihi :        İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi, 8 Mayıs 2012, Saat: 10:00

    Açıklama                            :             İlgili dava ”     ‘Yumuşak Makine’ kitabının yayıncısı İrfan Sancı ile çevirmeni Süha Sertabiboğlu hakkında kitabın müstehcen içeriği olduğu gerekçesiyle açıldı.

     

     

    Geçen haftanın ifade özgürlüğü duruşmaları:

     

     

    ·         Orhan Miroğlu, Leyla Zana, Tuncer Bakırhan, Selma Irmak ve 30 DTP yöneticisi hakkında kapatma davasının konusu olaylarla ilgili açılan dava Ankara 13. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Milletvekilleri Leyla Zana ve Selma Irmak’ın dosyaları yasama dokunulmazlığı sebebiyle davadan ayrıldı. Duruşma 17 Temmuz 2012, saat 09:50’ye ertelendi.  

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın