Gümüşdamla Köyü’nde HES işkencesi

ONUR EREM/BİRGÜN
23 Şubat 2011

Antalya’nın Akseki bölgesindeki Gümüşdamla Köyü, 2 ay içerisinde 3. hidroelektrik santralı (HES) faciasını yaşadı. Erenler Enerji Üretim ve Ticaret A.Ş. tarafından heyelan bölgesine yapılmakta olan HES inşaatı nedeniyle bölgede peşpeşe gerçekleşen heyelanların sonuncusu dün Gümüşdamla Köyü’ne giden su borularını patlattı ve 215 haneli köyü susuz bıraktı. Bu da yetmezmiş gibi, heyelan nedeniyle köye giden yol çöktü ve köyün dış dünyayla bağlantısı kesildi. İnşaat bölgesindeki istinat duvarı da son heyelanla yıkılırken duvardan kopan taşlar dere yatağını ve dere kıyısındaki yolu doldurdu.

BUGÜN DİLEKÇE VERİLECEK

Çevre felaketinin etkileri bununla da sınırlı değil. Yağışlarla dolan derenin tıkanmasıyla bölgede sel tehlikesi oluştu, tarımsal üretim yapılamaz hale geldi. Bu felakete yetkililerin ilgisiz kalmasına isyan eden Antalya Isparta Burdur Denizli Kaş Platformu (AIBDKP) ve Gümüşdamla Köylüleri, bugün saat 16:00’da Antalya Valiliği’ne HES inşaatının zararlarını anlatan ve bu inşaatın durdurulmasını talep eden bir dilekçe verecek.

ÖNCEKİ HEYELAN İŞÇİYİ YARALAMIŞTI
AIBDKP’a göre bu inşaat doğayı katletmekle kalmıyor, bölgede yaşayan insanların can güvenliğini ve yaşama hakkını da ihlal ediyor. Bu tehdit sadece köy halkının değil, aynı zamanda inşaat işçilerinin de karşı karşıya kaldığı bir tehdit. Geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen ikinci heyelanda 46 yaşındaki inşaat işçisi Ali Haydar göçük altında kalmış ve işçinin kaburgası kırılmıştı. Vücudunun büyük bir bölümü toprak altında kalan Haydar, hayati tehlike geçirecek şekilde yaralanmış ve Manavgat Devlet Hastanesi’nde tedavi altına alınmıştı. Platform üyelerine göre inşaattaki bütün işçilerin yanı sıra köy halkının da benzer bir göçük altında kalması an meselesi.

İNSANA, İŞÇİYE VE DOĞAYA KARŞI

AIBDKP bugün vereceği dilekçe ile valilikten inşaatın, insan sağlığını, işçi sağlığını ve doğanın çıkarlarını dikkate alarak durdurulmasını isteyecek. Platforma göre HES inşaatı anayasanın 56. maddesinde belirtilern “sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı”nı ihlal ediyor . Aynı maddeye göre doğanın korunması “herkese verilen bir görev”.  Cuma günü de Antalya Valiliği’ne benzer bir dilekçe vermiş, fakat valilik harekete geçmemişti.
Orman haritalarında “heyelan bölgesi” olarak gözüken mevkide 1981 yılında da çok ciddi bir heyelan meydana gelmişti. Bilimsel gerçekleri gözardı eden HES inşaatı başladığından bu yana gerçekleşen heyelanlar nedeniyle köylünün arsaları zarar görmüş, köy 6 gün susuz kalmıştı. Köylüler HES inşaatındaki güvenlik görevlilerinin, tarlalarına ve bahçelerine gitmelerini engellediğini de belirtiyorlar.

HES yıkıyor hükümet bakıyor
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, HES’lere yönelik eleştirileri yanıtlarken sıklıkla kullandığı bir ifade var: “Su akar, Türk bakar” Erdoğan’ın Rize İkizidere Vadisi’nin doğal SİT alanı ilan edilmesinin ardından ifade ettiği sözler şu şekildeydi: “Bizler yıllarca bu ülkede ‘su akar, Türk bakar’ mantığıyla suya yaklaştık ama artık böyle bakmayalım istiyoruz. Artık ‘su akar, Türk yapar’ demeye başladık, şimdi de önümüz kesiliyor”
Gümüşdamla’da tüm uyarılara karşın yapılan HES’in sonuçları, akan suya dokunmanın çoğu zaman iyi sonuçlar vermediğini gösteriyor. Daha önce de henüz deneme aşamasında bile dereleri kurutan heslere şahit olduk. Üstelik HES’in yıktığı köylere yönelik hiçbir adım atmayan hükümet, mağdurların şikâyetleri karşısında tamamen sessiz durumda. Erdoğan’ın sözüyle duruma açıklık getirecek olursak: adeta “HES yıkıyor, hükümet bakıyor!”

Artvinliler iktidarı HES’lere karşı uyardı
Ankara’daki Artvin derneklerinin oluşturduğu Artvin Çevre Platformu (ARÇEP) özellikle hidorelektrik santralları yoluyla yapılan çevre katliamını protesto etmek amacıyla bir basın açıklaması düzenledi. Kızılay GİMA iş hanının önünde toplanan çok sayıda Artvinli bir süre yağmur altında halay çekti.
Platform adına basın açıklamasını Tekin Üstündağ okudu. “En yüce değer olarak parayı gören kapitalist sistem,  yaşamı yok etme pahasına sulara saldırmakta dağları ormanları parsellemektedir” denilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:
Yaşı milyon yıla varan Çoruh Nehri’ne, Çoruh’u yok edecek şekilde 8 büyük baraj, kollarına 25’e yakın küçük baraj yapımı yetmezmiş gibi şimdi de o dağlara, o ormanları, o yaylalara, o köylere o doğal yaşamı ayakta tutan kılcal damarlara derelere göz diktiler ve 200’e yakın HES projesiyle Artvin doğasının Artvin İnsanının karşısına dikildiler.
Yine Artvin coğrafyasının % 85’i, maden arama ve maden işletme ruhsatlarıyla çok uluslu şirketlerin ve yerli işbirlikçilerinin yağmasına açılmıştır. Geçmişte  Cerratepe’yi  maden tröstlerine vermedik.
Buradan, Başkentten, TBMM’nin birkaç metre ötesinden Ankara’da yaşayan Artvinliler olarak iktidara sesleniyoruz;
Kurutmaya, peşkeş çekmeye çalıştığınız dereler sizi boğabilir, üzerinde at oynatmaya çalıştığınız dağlar üzerinize yıkılabilir. Artvinliler affetse bile doğa affetmez. Doğamızdan elinizi çekin.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dünya’dan eğitim sistemi örnekleri

Dindar nesil 4+4+4 ile gelecek

ONUR EREM/BİRGÜN
25 Şubat 2012

AKP, toplumdan gelen tepkilere rağmen 4+4+4’ü uygulamaya koydu. Protesto eden örgütlere polis saldırdı ve bugün 4+4+4 tamamen gündemden düştü

AKP’nin uygulamaya geçirmek istediği eğitim modeli kamuoyunun tepkisini çekmeye devam ediyor. Eğitim sisteminin kağıt üzerinde 4+4+4 yıldan oluşacağı, ama pratikte 4 yılla sınırla kalacağı söyleniyor. Peki dünyada gelişmiş ülkeler nasıl bir eğitim modeli izliyor?

Eğitim sistemlerinin başarısıyla ünlü olan gelişmiş ülkelerde zorunlu eğitim ortalama 10 yıl civarında. Evden eğitime çoğu ülkede izin verilmiyor. İşte o ülkelerden örnekler:

ABD’de eyaletlere göre değişmesine rağmen çoğu eyalette 6-18 yaş arası eğitim zorunlu. Eğitim eyaletlere göre 8+4, 6+6 veya 5+4+3 olarak değişiyor. ABD öğretmenler sendikası The National Education Association evden eğitimin dindar bir nesil yetiştireceğini söyleyerek bu uygulamaya karşı çıkıyor. Sendikaya göre evden eğitim sistemine geçilmenin yol açacağı gelişmeler arasında:

*  “Eğitimin akademik seviyesinde ve öğrencilerin öğrenme yöntemlerinde yetersizlik
*  Yaşıtlar ve arkadaşlar arası sosyalleşme eksikliği
*  Farklı etnik ve dini kökenlerle biraraya gelmeme sonucunda toplumsal töleranssızlık
*  Toplumsal ve dini konularda radikal görüşlere sahip gençlerin yetişmesi” bulunuyor.

Norveç’te eğitim 6-16 yaş arasındaki tüm çocuklar için zorunlu. 1990’larda uygulamaya konan bu sistem sayesinde ülkede ilköğretime katılım yüzde 99.99’a okuma yazma oranı yüzde yüze ulaştı. İlköğretimin 7 yıl sürdüğü ülkede 3 yıl ortaokul 3 yıl da lise eğitimi veriliyor. 16 yaşında biten ortaokul eğitiminin ardından zorunlu olmayan lise eğitimi de alındığında 19 yaşında liseden mezun olunuyor. Üniversite programları ise 3 yıl sürüyor.

İsveç’te eğitim 6-16 yaş arası çocuklar için zorunlu. Gençler 16-19 yaş arasında liseye gidiyor, ancak lise eğitimi zorunlu değil. Evden öğretim çok istisnai durumlar dışında yasak. Anaokulu ise 1 yaşından itibaren başlıyor, ama zorunlu değil.

Danimarka’da da diğer İskandinav ülkelerinde olduğu gibi 10 yıllık zorunlu eğitim var. Ülkenin yüzde 82’si 16 yaşına kadar zorunlu eğitim aldıktan sonra eğitim hayatına lise ve üniversitelerde devam etmiş.

Finlandiya’da 7-16 yaş arası çocuklar için 9 yıllık eğitim zorunlu. Okula uzak taşra bölgelerinde çocuklara ücretsiz ulaşım servisleri sağlanıyor. Tamamen ücretsiz olan eğitim sisteminde öğle yemekleri de okul tarafından veriliyor. 16-19 yaş arasında meslek lisesi veya akademik lise okuyan gençler buradaki seçimlerine göre 19 yaşında üniversite veya meslek yüksek okuluna devam ediyorlar.

Almanya’daki zorunlu eğitim eyaletlere göre değişiklik gösterebiliyor. Bazı eyaletlerde 6 yıl, bazılarında 4 yıl süren ilköğretimin ardından çocuklar 16 yaşına kadar ortaokula gidiyor. 16 yaşında ortaokuldan mezun olan çocuklara 3 yıl lise eğitimi veriliyor.

İtalya’da zorunlu eğitim 6-16 yaş arasındaki 10 yılı kapsıyor. 4 yıllık ilköğretimin ardından 3 yıllık ortaokul ve 5 yıllık lise eğitimi geliyor.

Japonya’da ilk ve orta öğretim zorunlu. 6+3 olarak düzenlenen bu iki aşamanın ardından 3 yıllık lise geliyor. Lise eğitimi zorunlu olmasa da ülkenin yüzde 98’i lise programını da bitiriyor.

Avustralya’da zorunlu eğitim 5 yaşında başlıyor. 7 yıllık ilkokulun ardından 6 yıllık lise eğitimi geliyor.

ŞİMDİ NE OLACAK?

Eğitim-Sen ve CHP’ye göre 4+4+4 sistemine geçilmesi şu sonuçları doğuracak:
* Çocuk gelin sayısında artış
* Zorunlu eğitimin fiilen 4 yıla inmesi
* Çocukların 11 yaşında okulu bırakıp çıraklık yapması
* İmam Hatip liseleri teşvik edilecek

CHP: KIZLAR EVE KAPATILACAK

CHP İstanbul Milletvekili ve Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi dün bir basın açıklaması yaparak AKP’nin 4+4+4’lük teklifini eleştirdi. Yürürlükte olan 8+4’lük eğitim sisteminin 13 yılda okullanma oranını yüzde 85’ten yüzde 98’e çektiğini vurgulayan Hamzaçebi 4+4+4’lük sistemde sadece ilk dört yılın zorunlu olacağını, ikinci dört yılın ise evden eğitim verileceğini hatırlatırken bu sistemin çıraklık yaşını 11’e indirmekten başka bir şeye yaramayacağını söyledi.

HAYDİ KIZLAR EVE, ERKEKLER TAMİRHANEYE

Bu sistemin kızları eve kapatıp erkekleri de tamirhaneye yollayacağının altını çizen Hamzaçebi “Bu çocuk gelinlerin önünü açmaktır. Çocuklar sosyal problemler yaşacaktır. Türkiye’nin de imza attığı Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre çocuklar anne babasının malı değil, görüşleri alınması gereken bireylerdir. Ancak AKP diğer yasal düzenlemelerde yasanın öznelerinin görüşünü almadığı gibi bu yasada da çocukların görüşünü almamıştır” diye konuştu.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Doğa Katili HES’ler Bu Defa İşçileri Öldürdü

ONUR EREM/BİRGÜN
26 Şubat 2012

2012 yılında HES kazalarında ölenlerin sayısı artmaya devam ederken medya bu konuyu en fazla 1-2 gün gündeminde tutuyor.

Adana’nın Kozan İlçesi’ne bağlı Ergenuşağı Köyü mevkiindeki Göksu Irmağı üzerinde inşaatı süren Gökdere Köprü Barajı’nın kapağının patlamasının ardından 12 işçi sele kapılırken işçilerden yalnızca ikisi kurtarılabildi. Kaybolan işçilerden 1 çocuk babası, 29 yaşındaki Cumali Değirmenci ve Eyüp Altıntaş’ın cesedine ulaşıldı.

BİR AN ÖNCE PARA KAZANMA HIRSI

EnerjiSA’nın sahibi, Cengiz ve Özaltın inşaat firmalarının yüklenicisi olduğu barajı incelemeye giden İnşaat, Makine ve Elektrik Mühendisleri Odaları’nın Adana temsilcileri facianın nedeni olarak kâr hırsını gösterdi. İnşaat Mühendisleri Odası Adana Şube Başkanı Abdullah Bakır’a göre barajı hızlıca doldurmak için debinin çok yüksek olduğu dönemde su tutmak baraj kapağının üzerindeki basıncı arttırdı. Debinin yüksek olduğu dönemde su tutulmasının nedeni ise barajı bir an önce doldurup elektrik üretimine başlayarak para kazanmaktı.

YÜKSEK BASINCA DA DAYANMALIYDI

Faciayla ilgili ayrıntılı raporun yayınlanmasıyla beraber kaza hakkında daha ayrıntılı bilgi sahibi olacağımızı söyleyen Bakır “ancak ilk belirlemelere göre kapağı patlatan şey hızlı su tutma uygulaması. Baraj birkaç ay sonra su tutsaydı bu facia olmayabilirdi. Yine de tek sorumlu olarak hızlı su tutmayı gösteremeyiz, çünkü bir barajın kapağı baraj tamamen dolduğunda, yüksek debi nedeniyle basınç oluştuğunda bu basınca dayanmalıdır. İnşaatın projesi incelendiğinde belki de yanlış malzeme seçimi yapıldığını göreceğiz” diye konuştu.

KAPAK ÇATLAKTI İDDİASI
Bazı basın organları ise işçi ve işçi yakınlarına dayandırdıkları haberlerde kapağın kazadan 2 gün önce çatladığını yazdı. İddiaya göre çatlayan kapak su sızdırmaya başladı. İnşaat firması işçilere kum torbası taşıtarak kapaktaki sızıntıyı durdurmaya çalıştı, ancak bu basınca dayanamayan kapak 2 günün ardından patladı.

KÖYLÜYE HABER VERMEDEN HIZLI TAHLİYE
Facianın ardından bir açıklama yapan Adana Kozan İlçesi Kaymakamı İzzettin Sevgili, Gökdere Köprü Barajı’nın gövdesinde çatlaklar oluştuğunu, bu nedenle baraj yetkililerinin kapakları açmak zorunda kaldığını, bol miktarda suyun bırakıldığını söyledi.
Sevgili, “Tehlike daha fazla büyümesin diye acil şekilde kapaklar açılmış. İşleyiş çok acil olduğu için çevredeki köylülere bilgi verilememiş. Bu baraj havzası içinde vatandaşların olabileceğine düşünüyoruz. Şu ana kadar bize ulaşan bir can kaybı bilgisi yok” dedi. Çevrede toplanan köylüler, kapakların açılacağı konusunda kimsenin kendilerine bilgi vermediğini söylerken, “Baraj kapakları patlayınca, bölgede çalışan işçiler sel sularına kapıldı. Su o kadar hızlı akıyor ki, baraj havzasında bulunan iş makinalarını da sürükledi” dedi.

CENGİZ  VE ÖZALTIN İNŞAAT AKP’YLE PARLAMIŞ
1980’de Rize’de sıradan bir inşaat firması olarak ortaya çıkan Cengiz İnşaat AKP döneminde önemli ihaleler kazanarak büyüdü. Doğaya geri dönüşü imkansız zararlar veren, her yıl çöken ve yeniden yapılan Karadeniz Otoyolu inşaatının büyük bir kısmının yanı sıra İstanbul-İzmir Otoyolu, İstanbul ve Ankara metrosu, Erbil Havalimanı ve bazı liman inşaatlarını yürüten Cengiz İnşaat’ın internet sitesindeki bilgiye göre bugün, yani kuruluşundan yalnızca 30 yıl sonra firmanın elindeki işlerin toplam değeri 7 milyar dolara ulaşmış. Diğer yandan, Özaltın İnşaat’ın sahibi Nuri Özaltın  Türkiye’de her yıl düzenlenen “Forbes 100” listesinde Türkiye’nin en zengin 100 kişisi arasına son yıllarda aldığı kıyak ihalelerle girdi.


KAZA GELİYORUM DEMİŞTİ
Sayısız sivil toplum kuruluşu tarafından yıllardır eleştirilen Hidro Elektrik Santral (HES) inşaatlarının denetimsizliği bu kazanın haberini önceden vermişti. Elektrik Mühendisleri Odası’nın (EMO) 2011 yılında yayınladığı raporda Türkiye’de aynı anda 2000’den fazla HES inşaatı yapıldığı, bu inşaatlarda kullanılan malzeme kalitesinin dünya standartlarının altında olduğu vurgulanmıştı.
İnşaat şirketlerinin maliyeti düşürmek için taşeronlaşmaya gittiği, taşeronların da işçi sağlığı, güvenlik, çevre, sigortalı çalışma gibi konuları gözardı ettiğinin altını çizen raporda inşaat denetiminin yetersizliğine de dikkat çekilmişti.

Adana muhalefeti: ‘HES yaşamı yok ediyor, işçileri katlediyor’

Adana’da emek ve kitle örgütleri bir basın açılaması yaparak baraj inşaatında yaşanan sel nedeniyle işçilerin hayatını kaybetmesini protesto etti. Adana Halkların Demokratik Kongresi, Türk-İş, DİSK, KESK, Adana Tabip Odası, BDP, EMEP, ESP, ÖDP’nin aralarında bulunduğu kurumlar dün (25 Şubat) İnönü Parkı’nda bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada, işçilerin hayatını kaybetmesine yol açan olay “katliam gibi bir iş kazası” olarak nitelendirildi. Açıklamada, HES projelerinin doğanın tahribatının yanı sıra işçilerin hayatlarına mal olan çalışma koşulları yarattığı belirtilerek, işçi sağlığı ve güvenliği sorununun bütüncül politikalarla ele alınması gerektiği vurgulandı.

Haber içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Londra’dan İşgal Manzaraları-3: Occupied Times Sayı 2

Sayı 2
2 Kasım 2011

The Occupied Times of London’ın ikinci sayısından seçmece çeviriler:

Şiddet dolu bir tahliye korkusu

Stacey Knott

St. Paul Katedrali’nin işgalcilere kucak açması üzerine pazartesi günü katedralin Baş Papazı Graeme Knowles’ın istifa etmek zorunda bırakılması, kilise ile işgal hareketi arasındaki ilişkiyi değiştirdi. Knowles ile beraber iki rahip daha, işgalcilerle dayanışma mesajları vererek istifa etti. Rahip Giles Fraser ise istifa ederken kilisenin tahliye kararından utanç duyduğunu açıkladı.

Kamptaki protestocular, Londra Şehri Kurumu’nun St. Paul Katedrali ile birlikte protestoyu mahkemeye taşıması sonucunda şiddet içeren bir tahliye endişesi taşıyor. Her ne kadar kilisenin yeni Baş Rahibi Richard Chartres “tahliyenin şiddet içermemesini diliyorum” dese de, kamptaki protestocular arasında yer alan müzisyen Ben Doran bu sözlerin çelişki içerdiğini ifade ediyor: “Eğer bir tahliye olacaksa elbet şiddet içerecektir. Burası halka açık bir alan ve bizi buradan çıkarmalarının tek yolu bizi dövüp tutuklamaları.”

Kilise ve devlet yasal yaptırım arayışında

Rory Mackinnon

Protestocuların St. Paul Katedrali meydanını işgal etmesinin üzerinden iki hafta geçti. Protestocular ilk başta doğrudan Londra Borsası’nın önünde yer alan Paternoster Meydanı’na kamp kurmuş, ancak burası özel mülkiyet olduğu için polis tarafından buradan kovulunca St. Paul Katedrali’nin etrafına taşınmıştı.

Bu kamp alanını da ortadan kaldırmak isteyen yeni katedral yönetimi ve Londra Belediyesi, katedralin güneyinden geçen yolun protestocular nedeniyle tıkanmasını bahane göstererek tahliye planları yapmaya başladı. Londra Belediyesi, yaptığı yazılı açıklamada “Protesto, demokrasilerde temel bir haktır, ancak yolu işgal etmek değildir” ifadelerini kullandı.

Belediye binasında tahliye kararıyla ilgili yapılan oturum öncesi konsey üyeleri toplantının
halka ve basına kapalı yapılması için bir oylama gerçekleştirdi. 16 oyun 12’si evet çıkınca Occupied Times dahil olmak üzere basın mensupları ve toplantıyı izlemek isteyen halk dışarı çıkartıldı. Bu uygulamayı protesto amacıyla yaklaşık 30 kişi salonun dışında sessiz oturma eylemi yaptı.

“Londra’yı İşgal Et” hareketinin avukatları, buradan çıkacak olan karara itiraz etme haklarının olduğunu, çünkü kampın varlığının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından korunduğunu belirtti. Gönüllü hukukçu James Smith, buna karşılık belediye yetkililerinin bu kampın bir protesto eylemi olmadığı tezini kullanmayı hedeflediklerinin altını çizdi.

Editörden

Giles Fraser

“Bütün büyük fikirler yürürken bulunur” demişti St Paul Kilisesi’nin yönetici rahiplerinden Giles Fraser’ın en sevdiği yazarlardan biri –Friedrich Nietzsche. Bu hafta olan olaylardan sonra Fraser’a baktığımızda, bazı büyük düşüncelerin de uzaklara doğru yürürken, giderken ortaya çıktığını görüyoruz. Onun konumundaki bir din adamının ahlakî eylemlerin değerini tanıması çok önemli –her ne kadar söylemleri sonucunda istifa etmek zorunda bırakılsa da.

Kapalı kapılar ardında neler döndüğünü bilmiyoruz, ancak onun istifası kilisenin içinde bulunduğu durumu gösteriyor. Kurumsal bir varlık olarak kilise, kendi içindeki inançlı insanları ayıklıyor. Çoğu Hıristiyan için o an çok önemli bir andı, kilisenin ahlakının kurumlaşma sonucunda çöktüğünü, ancak içindeki bireylerin ahlakının çökmediğini gördük.
Kilise ile insan arasındaki çelişkiyi görmek için Hıristiyan olmaya gerek yok. İstifa ederek Fraser, İsa’nın ahlaki öğretisi ile bir yapı olarak kilisenin ne kadar farklılaşabileceğinin altını çizdi. Bir birey olarak, kilisenin bir şiddet olayına yol açabilecek kararını reddettiğini gösterdi.

Onun gidişiyle beraber bankacıların Kâbe’sine kurulmuş bu kilise, artık boş duvarlardan ve bizi geceleri uyandıran çanlardan daha fazla anlam ifade etmeyecek. Mimari olarak büyüleyici olsa da temelindeki ahlakından kopartılmış bir kilise olacak.

Fraser istifa mektubunda şu ifadeleri kullanmıştı: “Eğer kampın boşaltılmasına karar verilirse, barışçıl protestoculara kilise adına şiddet uygulanmış olacak”. Kendimizi kandırmayalım, eğer bizi susturma ve görünürlüğümüzü yok etme girişimleri başarıya uğramazsa en sonunda bize karşı şiddet uygulayacaklardır. Kendimize bunun bir protesto olduğunu, eğlenmeye geldiğimiz bir festival olmadığını hatırlatmamız lazım. Bu protesto, sosyo-ekonomik gücü elinde bulunduranların işi beceremediklerinin fiziksel bir hatırlatıcısıdır. Fraser bize gösterdi ki, gücü elinde tutanların ahlaki tutarsızlıklarının, insan ve kâr arasındaki uçurumların altını çizerek gerçek değişimi getirebiliriz.

İnanç ve finans

“Londra’yı İşgal Et” hareketi, St. Paul Katedrali’ne değil yüzde 1’e karşı oluşan bir hareket olarak yola çıktı. Biz inanç sahibi insanlara değil, servetin ve gücün orantısız bir şekilde ve halka fayda sağlamadan bazı ellerde toplanmasına karşı çıkıyoruz. Bunu aklınızda tutarak, St. Paul Katedrali’nin mütevelli heyetinden yedi kişinin kimler olduğuna bakın:

* Heyet Başkanı Sir John Stuard: PriceWaterhouseCooper’s denetleme şirketinde ortak, eski Londra Belediye Başkanı
* Deme Helen Alexander: Ülkenin en büyük lobi gruplarından Britanya Endüstri Konfederasyonu’nun yardımcı başkanı
* Boughtonlu Lord Ian Blair: Eski Metropolitan Polis Komiseri

* Roger Gifford: Yatırım bankacısı

* Gavin Ralston: Schroder Yatırım Yönetimi’nde Üretim Başkanı ve uluslararası hisse yöneticisi
* Carol Sergeant: Lloyds’da Baş Risk Yöneticisi. Geçmişte Finansal Standartlar Otoritesi’nde Denetleme Süreci ve Risk Bölümü’nün yönetici direktörüydü.
* John Spence: Lloyds’ta eski yönetici direktör ve işletme bankacısı

Din ile paranın arasındaki ilişki Londra’daki Hristiyanları rahatsız ettiği kadar Türkiye’de de bir kısım Müslüman’ı rahatsız etmeye başlamış.

Kimse bu insanların esrarengiz bir kardeşliğin üyeleri gibi gizli bir şekilde buluştuğunu iddia etmiyor. Ancak bu tabloya baktığımızda St. Paul’un kurumsal yapısının, bizim savaştığımız ideolojiyle ne kadar iç içe geçtiğini görebiliriz. Mütevelli heyeti üyelerinin tecrübeleri ve çıkarlarını bir kenara bırakıp Katedral’e hizmet ve bilgilerini sunacaklarını düşünmek saflık olur. Sonuçta onların biyografileri belli bir yaşam tarzını yansıtıyor. Bir kurum olarak St. Paul, onların görüşleri ve düşüncelerinden ağır bir şekilde etkileniyor.

St. Paul’un mütevelli heyeti, içinde yaşadığımız sistemden büyük miktarlarda nemalanan insanlardan oluşuyor. Ancak şimdi bu insanlar sistemden faydalanamayan insanların, sistemle bütünleşmiş olan adaletsizliklere dikkat çektiği bir hareketle karşı karşıya. Geçtiğimiz hafta yaşanan olayların ardında da ilgi çekici bir dinamik var. St. Paul Katedrali’nde görevli olan iki din adamı, katedralin kararları sonrasında istifa etti. Şu anda kiliseye dair iki farklı görüşün çatışmasına tanık oluyoruz. Bunlardan birincisine göre St. Paul Katedrali, turist çekmek için kullanılan bir nesne. Katedral, krizler ve zor dönemlerde bile Britanya’daki servetin en yoğun olarak toplandığı bölgenin ortasında yer alıyor. Ancak bu görüş kilisenin, kendisini toplumun vicdanı olarak yansıttığı imajıyla çatışmaya başladı.

Yakın zamana kadar St. Paul yönetimi, kendisini bu çatışmanın içine sokmayacak alanlarla sınırlamıştı. Kilise, ahlakî sorgulamalarla karşı karşıya kaldığı zaman basit cevaplar yeterli olmuştu. Geçen hafta St. Paul Katedrali Başrahibi Graeme Knowles yazılı açıklamasında “St. Paul’deki çalışmalarımızın temelini oluşturan şey de daha adil bir toplum isteğidir. Yakın bir tarihte kurumumuzun hazırlayacağı bir rapor ile bu tartışmaya katkıda bulunmak istiyoruz” demişti.

Bize göre ‘bir rapora’a dair muğlak bir vaat, adanmışlıktan üzücü bir şekilde uzak gözüküyor. Düzenin adaletsizliğinden bunalan insanların sokağa çıkması, gerçek bir değişimin manifestosudur. “Londra’yı İşgal Et” hareketi olarak içinde bulunduğumuz özgün konum sayesinde sadece adaletsizlik konusuna değil aynı zamanda kilisenin üstlendiği, toplumsal ahlakın koruyucusu rolüne de ışık tutuyor.

Birçok din adamı bir ikilemle karşı karşıya: Kilise (ve onu oluşturan bireyler) ideallerinin bir kısmı Hıristiyan idealleriyle örtüşen protestocuları nasıl ele alacak? Ve St. Paul’ün finansal ilişkileri, ahlaki liderlikle ilgili tartışmaları nasıl etkileyecek? İki din adamının istifası, protestocuların St. Paul Katedrali’nin eteklerinden zorla ve şiddetle kovulmasına neden olabilecek bu ikilemin şiddetine dikkat çekiyor.

Borsa tekeli

Martin Eiermann

Bu sanat eserini kimin verdiği ilk başta açıklanmazken Banksy tarafından yaratıldığı sonradan ortaya çıktı

‘Kapitalizm Krizdir’ pankartı, tartışmaların ardından indirilmiş olsa da artık kampımızın (adını açıklamak istemeyen bir sanatçı tarafından bağışlanmış) yeni bir simgesi var: İflas etmiş tekel (monopol). 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan toprak ağasının oyunu, Monopoly’nin atasıydı. 1929’daki Büyük Buhran döneminde bu oyunu inceleyen ABD’li ekonomi öğrencileri, onu belli renkteki mülklerde tekel oluşturularak ilerleyen bir oyuna dönüştürüp adını Monopoly koydu. 1974’te ise ekonomi profesörü Ralph Anspach bir davanın ardından, tekellere karşı çıkan ve onların zararlarını göstermek isteyen Anti-Monopoly adında bir oyun üretmeye hak kazandı.

TARYN LADENDORFF NEO-LİBERAL UYGULAMALARIN KISA BİR ELEŞTİRİSİNİ SUNUYOR

Bireyciliğin sonu

Çok basit bir şekilde ortaya çıkan piyasa/pazar/market kavramları, gittikçe karmaşıklaşarak günümüze ulaştı. Artık piyasalarda vadeli opsiyonlar, türevler, kur spekülasyonları veya zehirli fonlar gibi karmaşık terimler konuşuluyor.

Piyasa finansı yeni bir tür tapınma ortaya çıkardı: Piyasalar ne düşünecek? Piyasalar ne der? Sıradan insanlar, piyasalar ‘mutsuz hissettiğinde’ nedenini bile bilmeden bunun hakkında endişelenmeye şartlandırılmış durumda. Eğer piyasalar üzgünse, kelimelere bile dökülemeyecek kadar kötü şeyler başımıza gelebilir! Bu yüzden kanımızı ve etimizi adak olarak sunmamız, sosyal harcamaları ve çocuğumuzun geleceğini feda etmemiz lazım ki piyasalar tatmin olsun. Aslında neo-liberal piyasa yapısını anlamak sanıldığı kadar zor değil. Ayrıca “İşgal Et” hareketleri, bunu kelimelere dökmeseler de neo-liberal politikaları protesto eden hareketler. Bir hastalığı tedavi etmek için önce teşhis koymak lazım ki tedavinin nasıl uygulanacağına karar verebilelim.

Neo-liberalizm, kafa karıştırıcı bir terim olabilir. David Harvey’in tanımıyla, neo-liberalizm “Bireylerin iyiliğinin en etkin şekilde sağlanması için insanların girişimci ruhunun özgür bırakılması ve onlara gerekli imkânların kurumsal bir çerçeve içerisinde sunulması gerektiğini savunan, özel mülkiyet, serbest piyasa ve serbest ticaret haklarına büyük önem atfeden sosyo-ekonomik pratiklerin teorisidir”. Basit bir şekilde anlatmak gerekirse: Piyasa serbest bırakılmalı; devlet, özel mülkiyet hakları dışında hiç bir şeye müdahale etmemelidir. Ancak banka kurtarma operasyonları, vergi indirimleri ve kurumsal ayrıcalıkları hatırlayınca kafamız biraz karışıyor. O zaman fark ediyoruz ki, piyasa aslında hiç de serbest değil! Yani neo-liberalizm, kendi içinde temel çelişkiler barındıran bir ideolojidir.

Neo-liberal düşünceye göre devlet yönetimi halk tarafından ve halk için seçilmiş bir yönetim değil, piyasalara ve piyasaların isteklerine göre hareket eden koruyucu bir kurum olmalıdır. Bunun karşılığında devlet de önemli güçler kazanır. Mesela özel mülkiyeti korumayı bahane ederek sizin hayatınıza tecavüz edebilir, hem de yasalara uygun bir şekilde.
Neo-liberalizm aramızdaki en güçsüzlere saldırarak işe başladı: Üçüncü dünya ülkelerinde köle gibi yaşayanlar, yoksullar, zihinsel engelliler, evsizler ve açlar. Neo-liberal kapitalizm, karşısındakileri koruyan bütün duvarların yıkılmasını talep ederek böylece daha geniş bir pazara hükmetmeyi arzularken diğer yandan da bütün insanların, özellikle de yeni kuşakların neo-liberal mantığa uygun bir şekilde yaşamasını istiyor.

Detroit’te şehir merkezinin önemli bir bölümü terkedilmiş durumda.

ABD bunun fantastik bir örneğidir. New Orleans’daki yıkılmaya yüz tutmuş evler, Detroit’teki boş fabrikalar, New York sokaklarında donan savaş gazileri… İş imkânları azalırken maaşlar da düşünce servet birikimdeki uçurum daha da büyüdü ve ansızın son sosyal güvenlik imkânlarımızın da ayaklarımızın altından çekildiğine tanık olduk: Sağlık sigortası yok oldu, işsizlik maaşları sadece 300 lira civarında, evlerine haciz gelen binlerce insan evsiz kaldı ve insanların emeklilik hesapları bir anda değersizleşti. Sosyal güvenlik imkânlarının ardından sırada tamamen özelleştirilmeyi bekleyen eğitim var. Böylece ABD hükümeti, geleceğimizin bile tüketilmesine izin verecek.

Neo-liberalizmin bütün bunlardan da tehlikeli olan yönü toplumun atomcu bir yapıda olduğunu savunmasıdır. Bu mantığa göre toplum, birincil demokratik sorumluluğu tüketmek olan bireylerden oluşmuştur. İnsanların bu kadar bireyleştirilmesi hem aptal bir tüketim kültürünün yaratılmasına hem de hayret verici düzeyde izole bireylere dönüşmemize neden oldu.

“İşgal Et” hareketlerinin esas başarısı halk alanını (kamuya ait alanı) tekrardan ele geçirmesi ve insanlar arası dayanışmayı canlandırmasıdır. En son ne zaman ortalıkta oturup hiç tanımadığınız insanlarla dünyanın nasıl yönetilmesi gerektiği hakkında konuştunuz? İşgal hareketleri tekrar para dışındaki değerleri hayatımızın odağına almamızı sağladı. Buradan doğan tartışmaların ve düşüncelerin potansiyeli çok büyük. Bu yüzden New York’ta eylemcilerin kafatasları kırılıyor, Oakland’da ışık ve gaz bombaları patlatılıyor ve Londra’daki kampın etrafında makineli tüfekleriyle polisler dolaşıyor.

Statükoya karşı en büyük tehdidi oluşturan şey işte bu basit gözüken bir araya gelme ve özgürce düşünme eylemidir. Eğer insanlar kendilerini umutsuz ve solgun varoluşlarından çıkartarak bir araya gelip, birbirlerini beslemeyi başarırlarsa spekülatif kârdan oluşan bu sistem çatırdamaya başlar.

İşte yüzde 1’e yönelttiğimiz tehdit burada yatıyor. Statükonun turistik gelir kayıplarını, sağlık ve güvenlik düzenlemelerini ve hatta yangın çıkarma riskine karşı yönetmelikleri bahane ederek bizi sessizce dağıtmaya çalışmasının nedeni de aynı: Kendini gerçekleştirebilen ve kararlı bir halkın sonu gelmeyen tüketim döngüsünü kırma tehlikesi! İşte tam da bu yarılmanın içerisinde, neo-liberalizm hastalığının tedavisini bulabiliriz.

Kitleleri beslemek

Stacey Knott

Alessandro Petruzzi, Londra’daki işgalciler için tanıdık bir yüz, çünkü bizi her gün o besliyor! St. Paul Katedrali’nin sağ tarafına sıkıştırılmış ufak bir mutfakta her gün en az 400 porsiyon yemek hazırlıyor. Üstelik hareketin destekçileri tarafından bağışlanan malzemeleri kullanarak.

İyi eğitimli bir İtalyan şefi olan Alessandro, mutfağı sıradışı ancak profesyonel bir şekilde kullanıyor. Eskiden Milan’ın üst seviye restoranlarında şef olarak çalışıyordu, fakat şimdi gündüzleri bize yemek hazırlıyor, akşam da para kazanmak için bir güvenlik firmasında çalışıyor. Bir gazeboya kurulan mutfakta gazlı ocak, uzun masalar ve bir de yıkama bölümü var.

Üstelik Alessandro’nun besledikleri sadece işgalciler değil. Evsizler, turistler, hatta işine gitmekte olan işadamları onun besleyici öğünlerinden yiyor.

Mutfakta genellikle ekmek, meyve, bisküvi gibi atıştırmalık bir şeyler de bulunuyor. Mutfak çalışanları ise pirinç, makarna veya çorba gibi yemekleri günde üç kere yapmak için epey bir süre uğraşıyor. Profesyonel bir aşçı olduğu için mutfak güvenliği ve sağlığı konusunda çok bilgili olan Alessandro, mutfağın her zaman bu standartları sağladığından emin olmak istiyor: “Mutfakta en önemli şey güvenlik, her yerde bıçaklar, ateş ve tehlike var”. Kampımızı dağıtmak için ellerinden geleni yapan Londra Belediyesi’nin yolladığı müfettişler, Alessandro’nun mutfağını incelediğinde tek bir güvenlik veya sağlık eksiği bulamadı.

Gönüllü ekibinin ne yaptığını sürekli kontrol eden Alessandro onların koordinasyonunu sağlıyor. Ayrıca profesyonel mutfaklarda da bulunan saç bağlama, sigara yasağı, temiz kıyafet gibi kuralların uygulatıyor. “Tahliye bahanesi arayan belediyeye bu kozu verme sorumluluğunu taşıyamam” diyor Alessandro.

Mutfağımızın sürekli olarak bağışlara ihtiyacı oluyor. Ayrıca Alessandro veya onunla çalışan gönüllülerle tanışmak isterseniz siz de St. Paul meydanına gelin. 7/24 açığız!

İstatistikler

Martin Eiermann
Harvard Business School’dan ekonomist Michael Norton ve Duke Üniversitesi’nden davranışsal ekonomist Dan Ariely bir anket yaptı ve insanlara tahmin yaptırdı. İşte sonuçlar ve gerçekler:

1- ABD’deki insanlar en zengin yüzde 20’nin toplam servetin yüzde 60’ını kontrol ettiğini, en yoksul yüzde 40’ın da servetin yüzde 10’una sahip olduğunu tahmin etti.
2- ABD’deki insanlar, hayallerindeki toplumda en zengin yüzde 20’nin toplam servetin yüzde 30’una, en yoksul yüzde 40’ın da toplam servetin yüzde 30’una sahip olması gerektiğini söyledi.
3 – Bunlara karşılık gerçek: ABD’deki en zengin yüzde 20 toplam servetin yüzde 80’inden fazlasına, en yoksul yüzde 40 ise toplam servetin sadece yüzde 2’sine sahip.
4- Gelelim Birleşik Krallık’a. Buradaki istatistiklere göre en zengin yüzde 10, en yoksul yüzde ondan tam yüz kat daha fazla servete sahip.
5- Bazılarımız anti-kapitalist, bazılarımız anti-korporatist, bazılarımız yolsuzluk karşıtı. Biz katılımcı demokratlar, liberal solcular, sosyal demokratlar, özgürlükçü sosyalistler ve çevrecilerden oluşuyoruz. Ancak eşitsizlik konusunda hepimiz tek bir sesiz!

Eylem halindeki dünya –bu gerçekten oluyor!

Seattle 1999’dan bir kare

1969’de sosyal bilimciler ve siyasetçiler ‘ideolojinin sonu’nu duyururken halkın siyasete olan ilgisi azalmaya başlamıştı. Benzer bir şekilde yirminci yüzyılın sonunda küreselleşme karşıtı hareket ortaya çıkıp da ilk partisini 1999’da Seattle’da vermeden hemen önce uzmanlar, geçmiş siyasal hareketlerin bürokratik organizasyonlara dönüşerek kurumsallaştığını ve yeni kuşak gençliğin tamamen apolitikleştiğini söylüyordu. Görece sakin zamanlardan geçmekte olan toplumlar, ufuktaki kolektif eylem dalgalarını genellikle fark edemez.

Gerçek toplumsal hareketler, siyasal işlevsizlik ortamından beslenerek ortaya çıkar. Kurumsallaşmış siyaset bizi yüz üstü bıraktığı zaman sokaklar ayak sesleriyle titremeye başlar. Yaklaşık bir yıldır dünya çapında tanık olduğumuz olaylar da bundan farklı değil.

1999 Seattle: ABD “orantılı güç kullanımı”nda Türkiye ile yarışmaya çalışıyor.

Dünya çapında yayılan işgal hareketlerini eleştirenler onların somut taleplerde bulunmadıklarını, belli konulara odaklanmadığını söylüyor. Oysa bu eleştiriyi yapan insanlar, toplumsal protesto hareketlerinin doğasında zaten ilk başta böyle olmanın yattığını anlayamıyor. Güncel politik tartışmaları yürütenler, gerçek bir taban hareketinin ne demek olduğunu unutmuş.

Toplumsal hareketler lobi grupları değildir; emirler, fermanlar yayınlamazlar; ekonomik büyümenin nasıl yeniden sağlanabileceği hakkında beyanatlar vermezler. Onlar düşünce kuruluşları veya siyasal partiler değildir. Aksine, onlar –işsizlik, halka ait alanların ve hizmetlerin özelleştirilmesi, yüksek enerji fiyatları, yüksek enflasyon, pahalı toplu taşıma, vahşi finansçılar ve siyasetçilerden oluşan yüzde 1, öğrenim ücretleri ve burslar, gözetleme devleti, aşırı antidemokratik siyaset ve seçim sistemleri, düşük maaşlar gibi– belli konuların kurumsal aktörler tarafından çözülmesi, çözülmediği takdirde de kurumun veya aktörlerin değiştirilmesi için baskı yapar.

Güncel sorunların ele alınıp somutlaştırılması zaman alacaktır, bu kötü bir şey değil. Sonuçta taleplerin somutlaştırılması, demokrasinin iç işleyişini kavramamız için ender bir fırsat sunacak. Manuel Castells’in dediği gibi, “18. yüzyılın liberal devrimleri tarafından algılandığı ve 20. yüzyılda dünyaya yayıldığı şekliyle siyasal demokrasi, içi boş bir kabuğa dönüşmüştür”. Ayrıca “yeni kurumsal, kültürel ve teknolojik demokrasi uygulamaları, günümüzün ağ toplumunun siyasal temsilinde var olan parti sistemini ve rekabetçi siyaset rejimini tamamen köhne bırakmıştır”.

Artık var olan sistemin yetersizliklerinin farkındayız. Kolektif hafızamızda tiranların, yok olmakta olan demokratik siyaset alanını işgal etmelerini engellemenin ne kadar önemli olduğu mevcut. “Günümüzde yurttaşlar hâlâ yurttaş, ama hangi yurdun veya kimin yurdunun yurttaşları olduğu belirsiz” diyordu Castells. Bu belirsizlik artık yok olmaya başlıyor. Bir taşkın anına tanıklık ediyoruz. Atina’dan New York’a, Kahire’den Londra’ya kadar birçok şehirde problemler tartışılıyor. Uzun zamandır ertelenmiş olan bu tartışmayı başlattık. Ve bu sadece başlangıç. Sahiden ilginç zamanlarda yaşıyoruz.

Haydi para konuşalım!

>>>>Occupied Times: Haydi para konuşalım Ben!
Ben Dyson: Para, şu anda karşımıza gelen bütün toplumsal problemlerin kökünde yer alıyor: Yoksulluk paranın eksikliğidir; işsizlik ise ekonomi içinde yeterince para dolaşmaması sonucunda ortaya çıkar.

>>>>OT: Kampın etrafında ‘Positive Money’ (Pozitif Para) pankartları görüyoruz. Pozitif Para kampanyası nedir?
BD: Biz bu kampanyayı düzenleyenler olarak bütün ulusun para arzının bankalar olarak adlandırdığımız özel kuruluşlar tarafından sağlanmasının yanlış olduğunu düşünüyoruz. Bununla ilgili olarak günümüzün banka sistemini anlatmakta fayda var: Bugün bir kredi çektiğinizde, banka size başkasının bankaya koyduğu parayı vermiyor. Aksine, sizin adınıza bir hesap açıyor ve bir düğmeye basarak kendi ellerinde olmayan bir parayı hesabınıza ekliyor. Bank of England verilerine göre sadece geçen yıl Birleşik Krallık’taki bankalar 300 milyar Türk lirası değerinde karşılığı olmayan para yarattı ve sisteme enjekte etti. Bunun büyük bir kısmı ev, enerji ve gıda fiyatlarının yükseltilmesinde kullanıldı. Bugün niye ülkeler ve insanlar bankalara bu kadar borçlu diye araştırdığınızda da görüyorsunuz ki kullandığımız neredeyse bütün paralar bankalar tarafından yoktan var ediliyor.

>>>>OT: Bunun toplumsal etkileri nedir?
BD: Öncelikle bu eşitsizliği körüklüyor. Çünkü halk, olmayan bir parayı kullanıp bunu faiziyle geri öderken bankalar, ortakları ve yöneticilerinden oluşan ufak bir grup insan bu paranın ve faizin üstüne konmuş oluyor. Ayrıca bankalardaki tasarruflarımızın nasıl kullanılacağını belirleyemediğimiz için toplumumuz ve ekonomimiz bankaların kısa vadedeki çıkarlarına hizmet etmiş oluyor. Sizin bankaya koyduğunuz parayla hiç istemeyeceğiniz şeyler yapılmış olabilir. Mesela bir pasifistin parasıyla bomba üretilmiş, bir çevrecinin parasıyla da petrol platformu inşa edilmiş olabilir. Bu paraların sadece yarısının yoksulluğu azaltma ve temiz enerji yatırımlarına ayrılmasını sağlama seçeneğiniz olsaydı neler olabileceğini bir hayal edin.

>>>>OT: Şu anki konumuna nasıl ulaştın? Ne zaman bunları düşünmeye başladın?
BD: Bankaların insanlara kakalamaya çalıştığı kredi ve kredi kartlarının paralarının nereden geldiğini anlamıyordum. Bir gün Martin Rowbotham’ın yazdığı ‘The Grip of Death’ kitabına rastladım ve burada bankaların kredi verirken nasıl yoktan para yarattıklarını öğrendim. Bunun konuşulması gereken önemli bir sorun olduğuna karar verdim.

>>>>OT: David Cameron’un dediği gibi borçlarımızı ödemeli miyiz?
BD: Bu başbakandan gelen olağanüstü salaklıkta bir açıklamaydı. Bankacılık sistemini hiç anlamamış gibi konuşmasının nedeni onun bu sistemin devam etmesi için çalışmasıdır. Bankaların yoktan para yarattığını söylemiştim ya, bir insan bankaya borcunu geri ödediğinde de o para yok oluyor tekrardan. Yani herkesin borcunu ödemesi demek, sistemde dolaşan paranın çok azalması demektir –adeta bir vampirin ekonomiden kan emer gibi para emmesine benzetilebilir.

>>>>OT: Sistemi nasıl değiştirmek lazım?
BD: Kesinlikle ilk yapmamız gereken şey bankaların yoktan para yaratma yetkilerini ellerinden alarak bu yetkiyi sadece hükümete vermek olmalıdır. Büyük Britanya’da 170 yıl önce iktidara gelen Muhafazakâr hükümet bunu yapmış ve son derece başarılı olmuştu. Artık aynı şeyi talep etmenin zamanı geldi!

İsa ne yapardı?

Zavallı İngiltere Kilisesi. Onlar yüz yıl daha hiçbir şey hakkında hiçbir şey söylememeye devam etmek isterlerken “Londra’yı İşgal Et” hareketi gelip kapılarına dayandı. Bir anda panik oldular: “Bunlar niye bağrışıyorlar böyle? Adaletsizlik yüzünden mi? Demek hırsızlık da var? Gücün belli ellerde aşırı bir şekilde toplanması mı? Aman tanrım,bir şeyler mi söylememiz gerekecek?”

Biraz zaman alsa da sonunda birkaç tanesi çıkıp konuştu. Eski Canterbury Başpiskoposu George Carey, protestocuların ‘fırsatçı ve alaycı’ olduğunu açıkladı! Carey eşitsizliğe karşı olduğunu söylerken diğer yandan da işgalcilere karşı çıktı, “protestocular inançlı Hıristiyanların katedrale girmesine engel teşkil ederek Hıristiyan dünyasına bir darbe daha vurdu” dedi; sanki Londra’nın merkezinde başka hiçbir boş kilise yokmuş gibi.

Bununla da yetinmeyip duyarlılıklarını sergiliyorlar: “Kampın varlığı, ifşa etmek istediği sorunları gölgelemeden önce protestocuların burayı terk etme zamanı geldi”. Evet. Birkaç düzine çadır ve el yapımı pankartlarla küresel finansal çöküşü gölgelemek istemeyiz. İyi tespit Piskopos.

Din adamlarının yaptıkları bu ve benzeri açıklamalara baktıkça, ruhban sınıfının işleriyle uğraşmaktan İncil’i okumaya zaman ayırmadıklarını düşünüyoruz.Eğer okumuş olsalardı İsa’nın havarilerine “Bütün malvarlığınızı satın ve yoksullara dağıtın. İşte o zaman cennette hazinelere kavuşursunuz” (Markos 10:21), “Yoksullara doğru bilgiyi yayın” ve “zulüm görenleri özgürleştirin”(Luka 4:18) dediğini görürlerdi.

AZİZ PAUL ÇADIR ÜRETİCİSİYMİŞ
Protestocuları ve çadır kamplarını kiliseden uzaklaştırmak isteyenler ile Kilise’nin ahlaki yozlaşması karşısında şok olanlar arasındaki ayrım büyüyor. Bristol’lü Tony Gosling “katedrale giriş için para alınması tam bir skandal, böylece yoksullar İsa’dan ve kiliseden uzaklaştırılıyor” diyor. Ayrıca bir ironiye de dikkat çekiyor:“Aziz Paul’ün kendisinin de bir çadır üreticisi olduğuna dair kanıtlar var. Aziz Paul’ün babı mülksüzlere yardım etmekle ilgilidir. Protestocuların çadırlarıyla buraya geliş nedeni demokratik süreçten dışlanmış olmalarıdır”.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Londra’dan İşgal Manzaraları-2: Sayı 1

Sayı 1
26 Ekim 2011

The Occupied Times of London’ın ilk sayısından seçmece çeviriler. Hepsi birbirinden güzel! Eğer uzun gelirse sayfayı yer imlerinize kaydedin, sonra devam edersiniz:

Editörden

Protestocuların kamp alanı olan St. Paul Katedrali Londra Borsası’nın hemen dibinde yer alıyor

3.000 eylemciyle birlikte St. Paul Kilisesi’nin yanına kamp kuralı bir haftadan fazla oldu ve çoğumuz hâlâ buradayız. Kampın dönüşümü çok etkileyici oldu. Artık 7/24 yemek veren bir mutfağımız, sağlık ve güvenlik düzenlemelerimiz, üniversite, kütüphane, çay evi, teknoloji merkezi, yasal danışmanlık ofisi, geri dönüşüm merkezimiz var. Ve şimdi bunlara bir gazetemiz eklendi!

Kolay olmadı, ilk başta biraz zorlandık, ama kamptaki verimli ve hızlı çalışma ortamı sayesinde geleneksel güç ilişkilerinin dışında demokratik ve kâr amacı gütmeyen bir dayanışma kurabilmek elde ettiğimiz ilk başarı oldu. Farklı fikirler üretebilen bir ortam olmasının dışında, kampımız nasıl farklı bir dünya inşa edilebileceğinin bir örneği.
Artık bu kampa sığamadığımız için Finsbury Meydanı’nda ek bir kamp kurduk. Bu kampın da hızla büyüyeceğini ve başka kamplar doğuracağını umuyoruz.

Okumakta olduğunuz -ve genellikle elektriksiz çadırlarda kağıt kalemle yazılarak hazırlanan- bu gazete, hareketin sözcüsü değil. Aksine, elimizden geldiğince farklı fikirlere ve felsefelere yer vermek, tartışma ortamı yaratarak kendimizi geliştirmek, önemli olayları duyurmak ve en önemlisi anaakım medyanın anlatısına meydan okumak amacındayız.
Bu hareketin içinde bulunan farklı akımlardan insanların ortak bir noktası var: Hepimiz bu sistemin böyle devam edemeyeceğini haykırıyoruz. Alternatifler aramalı, eşitlik için mücadele etmeliyiz. Her türlü ayrıcalığa karşı savaşmalıyız.

Umarız siz de bu gazeteyi okuyarak tartışmaların bir parçası olur ve daha iyi bir geleceğe katkıda bulunursunuz.

Burada kalıcıyız!

Kampı kurmamızın ilk haftasında kalıcı nüfusumuzu üç bine ulaştırmayı başardık. Bir hafta boyunca kamptan gelip geçen insanların toplam sayısı ise beş bini aştı. Burada kurduğumuz kamp, dünya kurumsal açgözlülüğüne ve denetlenmeyen bankacılık sistemine karşı başlayan isyanın bir parçası.

Türkçesi: Kapitalizm kriz demektir

Kampın kaotik ilk günlerinin ardından, huzur dolu bir çalışma atmosferi yaratmayı başardık. Kamptakilerin büyük bir kısmı buradan ayrılmayı düşünmüyor. Mesela Almanya’dan gelen ve bir öğrenci olan Nikita “Bu kamp, hedefimize ulaşana kadar burada kalacak ve ben de bu kamp var olduğu sürece buradan ayrılmayacağım” diyor.

Kampta işler gönüllülük üzerinden yürütülüyor. Bir şeye ihtiyacımız olunca hep beraber yardımlaşarak hallediyoruz. Yoldan geçenler de bize kıyafet, yiyecek, ekipman ve para bağışlıyor.

Kampta ilk günlerden itibaren doğrudan demokrasi hâkim. Günlük toplantılarda herkes kendi fikirlerini söylüyor ve tartışmaların sonucunda bir karara varıyoruz. Hareketimize katılan ve bir büyükanne olan Tina Louise “Ne zaman bir sorunla karşılaşsak, kolektif bir çözüm buluyoruz” diyor.

Çevreci şair Venus Cumarar kamptaki geri dönüşüm işlerini elleriyle hallediyor. Kamptan her gün 80 poşet çöp çıktığını anlatan Cumarar, polis ile pazarlıklarda bulunarak 5 farklı geri dönüşüm kutusunu kamp alanının yanına yerleştirmeyi başardı. Bu emeği, her adımımızda karşımızda yer alan şehrin yöneticileri tarafından bile takdir edilen Cumarar, çok fazla çöp ürettiğimizi söylüyor: “Tek kullanımlık plastik tabak-çatal-bardak yerine herkes kendi kaplarını kullansın ve yıkasın. Bir de içkiyi azaltalım arkadaşlar, çok şişe tüketiyoruz!”

Bu bir devrimdir, övgü toplama çalışması değil!

Martin Eirmann

Nawal El Saadawi, Mısır’ın en önemli aktivist ve feministlerinden. Toplumsal cinsiyet ve ayrımcılık hakkında çalışmalar yürüten Saadawi, eserleri ve protestoları yüzünden hapse girmişti. Ocak 2011’de Tahrir Meydanı’nı işgal eden Saadawi, Londra’da kampımızı ziyaret etti:

>>>>The Occupied Times: Mısır’daki ‘devrimin’ başlangıcından beri Tahrir Meydanı’ndaydınız. Sizi şimdi Londra’ya getiren şey nedir?
El Saadawi: Bu küresel bir devrim. Hepimiz aynı dünyanın bir parçasıyız. Üstünde yaşadığımız üç ayrı dünya değil tek bir dünya var. Buradayken Tahrir Meydanı’nda hissettiklerimin aynısını hissediyorum. Westminster’da bir sokak tabelasının üstüne boyalarla Tahrir Meydanı yazmışlar, bu aramızdaki bağlantıyı anlatıyor. Sömürünün, kapitalizmin, ırkçılığın, ataerkilliğin ve emperyalizmin olmadığı birleşik bir dünya istiyoruz. Şu an bütün dünyanın bu isteğimizi paylaştığını gördükçe kendimi rüyada gibi hissediyorum. Hıristiyan-Müslüman veya zengin-yoksul arasındaki ayrımcılığı kırmak için tek vücut olmamız lazım.

>>>>OT: Şu an bu kampta büyük bir momentum var. Bunu sürdürebilir miyiz? Büyümeye devam etmek için ne yapmamız lazım? Somut taleplerde mi bulunmamız lazım?
ES: Başkalarının taleplerine veya hareketlerine bel bağlamayın. Zaten kimden talepte bulunacaksınız ki? Hükümetten mi? Kurumları değiştirmeniz lazım ve baskı oluşturarak bu değişimi kurumların dışından sağlayabilirsiniz. Bu bir devrim, bir övgü toplama çalışması değil!

>>>>OT: Dünya çapındaki isyanlar için ‘gençlik hareketi’ deniyor, siz ne düşünüyorsunuz?
ES: Gençlik hareketi mi? Güldürmeyin beni. Bir bakın, benim nerem gence benziyor? Varmışım 80 yaşıma. Bu hepimizin devrimi. Sistemden rahatsız olan herkesin, yüzde 99’un devrimi.

>>>>OT: Siz siyasallaşmayla yaratıcılığı hep ilişkilendirdiniz. Neden?
ES: Gerçekten siyasallaştığınızda aynı zamanda yaratıcı da olursunuz zaten. Yasalar ve sistem adil değilse bunları yaratıcı bir şekilde yıkmanız gerekir. Hem küresel hem de yerel kuralları yerle bir etmek gerekir. Yaptığımız şey tam da bu zaten.

TIM GEE PROTESTO ÇADIRLARININ KISA TARİHİNİ ANLATIYOR: GEÇMİŞİN ÇADIRLARI

Eski zamanlar

2011, protesto kamplarının dünya çapında tekrar filizlendiği bir yıl oldu. Mısır’da Tahrir işgalcileri, İspanya’da Öfkeliler, İsrail’de gençler ve Wall Street’te protestocular çadırlarla kamp kurdu. Bir yıldan kısa bir sürede dünyanın 950 farklı şehrinde insanlar neoliberalizme karşı kendilerini sokağa attı ve çadırlar aracılığıyla halka ait olan meydanları tekrar ele geçirdi. Bu vesileyle geçmişte de toplumsal değişim sağlamış olan çadır kamplarının tarihini kısaca inceleyelim.
Yüz küsur yıl önce, başka bir finansal krizin ortasında, İranlılar Britanya Elçiliği’nin önünde kamp kurarak Şah’ın yetkilerinin kısıtlanması taleplerinde bulundu. Protestocular bir camiye sığınarak devletin şiddetinden korunmayı

başarmıştı. Kurdukları açıkhava okulunda konuşmalar yapmış, anayasa hukuku çalışmış ve birbirlerinden çok şey öğrenmişlerdi. Bu eylemin etkisiyle bir yıl içinde İran’ın ilk seçimleri gerçekleşti.
1980’de Britanya’nın barışçı hareketi ise askeri kampların etrafında çadır kurmuştu. Bunların arasında en ünlüsü, 10 yıl boyunca Berkshire’da kurulan Kadınlar Kampı’ydı. Pes etmeyen kadınlar, 10 yıl sonra füzeleri Berkshire’dan kovmayı başardı.

İskoçya’da 2005’te kurulan İklim Kampı ise öncekilerden daha farklıydı. Hiyerarşiden bağımsız ve çevre dostu bir şekilde kurulan bu köyde, Irak savaşı ile politikleşmiş gençler ve aktivistler her gün buluşarak toplantılar düzenlemeye başladı. Bir eğitim kampı gibiydi. Sürdürülebilir olması sayesinde kalıcı bir otonom alan yarattığını söyleyebiliriz.

2006’da çok uluslu EON şirketinin Fransa’daki kömür santralının dışına kurulan kamp ile santral kapatılırken, Heathrow’daki kamp, havaalanı için yeni bir iniş pisti inşasını engelledi.

Günümüz…

Son yıllarda iyice yaygınlaşan benzer kampları Galler, İrlanda, ABD, Danimarka, İsveç, İsviçre, Fransa, Almanya, Belçika, Hindistan, Yeni Zelanda,Avustralya, Gana, Ukrayna ve sayısız ülkede gördük.


KAMPLAR DOĞRUDAN DEMOKRASİ ALANLARI
Ancak son zamanlardaki bu kampların en güçlüsü Mısır’daydı. Tahrir Meydanı’ndaki 50.000 kişilik kamp, dünya çapındaki işgal hareketlerine ilham verdi. Tahrir’de yer almış Gigi İbrahim, bu olayın doğrudan demokrasinin nasıl işleyebileceğinin ufak bir örneği olduğunu söylüyor: “Halk her şeyi kendisi hallediyordu; çöpler, yemek, güvenlik. Kendi kendine yetebilen bir oluşumdu. Bütün o olayların ortasında insanlar her çadırda, her köşe başında taleplerini, geleceklerini, ekonomi ve siyaset yapılanmasının nasıl olması gerektiğini tartışıyordu. Büyüleyiciydi.

Mısır’daki Tahrir Meydanı ve çadırlar

‘Mısır demokratik bir ülke olsaydı nasıl olurdu’ sorusunun cevabını görebileceğimiz bir sihirli aynaydı.”

Bu örneklere baktığımızda görüyoruz ki protesto kampları önemli toplumsal değişikliklere yol açabilir. Günlük hayatımızı şekillendiren otorite ve hegemonya yapılarının içerisinde yer almak istemeyen insanlar bu kamplarda biraraya gelerek özgür bir tartışma ortamı yaratıp birbirlerinden çok şey öğrenebilir.

Eleştirel bilincin uyanması etkili bir mücadele için önemli olsa da yeterli değildir. Ancak bu kamplar doğrudan eylemin temeli olarak kullanıldığı zaman hedeflere ulaşmakta başarı sağlanabilir.

Ibrahim, Mübarek’in gidişiyle ilgili “Eğer mücadele olmasaydı, eğer insanlar sokağa çıkmasaydı, eğer halk greve gidip fabrikalar kapanmasaydı bunların hiçbiri olmazdı” diyor. Küresel Mübarekler olan anti demokratik kurumlar ve finansallaşmış kapitalizme karşı yüzde 99 olarak mücadele vereceksek, bu sözleri unutmamamız lazım.

Gerçek demokrasi, gerçek kararlar

Demokrasi, siyasetçilerin kullanmaya bayıldığı bir kelime. Muhtemelen Batı’daki politik dünyanın en değerli kelimesi. Peki, birkaç yılda bir sunulmuş adaylar arasından bir tercih yapmak gerçekten demokrasi midir?

Aslında şu an bize ‘sunulan’ demokrasinin pek de demokratik olmadığını söyleyebiliriz. Örneğin beşinci yüzyıl Atina demokrasisine baktığımız zaman –oradaki sistem her ne kadar mükemmel olmasa da- beş yılda bir sandık başına gitmekten daha fazlasını yaptıklarını görürüz. İnsanlar her gün şehir merkezinde toplanarak siyaseti tartışır ve toplum için faydası olan kolektif kararlar verirdi. Ancak bugün bizim oy verdiğimiz siyasi partilerin bile karşı çıktığımız siyasal hamleler yapabilmesi, aslında gücü elde edebilmek için nasıl yalanlar söylediklerini gösteriyor. Siyasal elitlerin verdikleri kararlardan beş yıl boyunca sorumlu tutulamadığı bir sistem yerine, kararları her gün biz kendimiz versek nasıl olurdu?

Kampımızda bir bireyin tartışılmasını istediği her konuyu hep beraber tartışıyoruz. Doğrudan demokrasi uyguluyoruz. Genel meclislerimiz her gün 13:00 ile 19:00 arasında toplanıyor. Hepinizi bekleriz.

Anti-kapitalistleştiremediklerimizden misiniz?

Kamptaki protestoculara sorduk: Kendinizi anti-kapitalist olarak tanımlar mısınız? Neden?

Kapitalist rejimler: kesintiler, savaşlar, yoksulluk…

Flaminia Giambalvo: EVET!
Albert Einstein o ünlü sözünde aynı şeyleri tekrar tekrar yaparak farklı sonuçlar almaya çalışmayı bir delilik olarak adlandırmıştı. Biz de bir toplum olarak şu anda var olan sistemi değiştirmek yerine, sürekli onun yarattığı problemleri çözmeye uğraşırsak aynı hataya düşmüş oluruz. Kapitalizm bir kriz sistemidir. Kriz, kapitalizmin dışında gelişen olaylardan kaynaklanmıyor, tam tersine sistem içindeki sermaye birikiminin çelişkilerinden doğuyor. London School of Economics profesörleri bu durumu ‘sistematik risk’ olarak adlandırıyor. Finansal yeterliliklerinin dışında, kapitalist modelin bir diğer problemi de sistemin özünün eşitsizliği tetiklemesi, toplumlarda ve genel olarak dünyada büyük eşitsizlikler yaratmasıdır.

Kapitalizmin üretimi arttırma ve böylece dünya nüfusunun temel ihtiyaçlarını karşılama imkânı sağlayan bir sistem olduğunu Karl Marx 150 yıl önce yazmıştı. Ama Marx aynı zamanda kapitalizmin üretimi sadece bir noktaya kadar arttırabileceğini, o noktadan sonra sistemin kâr hırsının baskın geleceğini ve diğer düşüncelerin sistemin önünde bir bariyer olarak algılanacağını söylemişti. Bunun en iyi anlatan örnek, firmaların aralarındaki rekabeti bahane ederek işçileri ve emeği sömürüp kâr yarışına girmeleridir.

KAPİTALİZM VE KOLONİCİLİK AYRILAMAZ
Bazı reformlarla ve bankacılık sistemindeki düzenlemelerle kendimizi biraz toparlayabiliriz. Peki, diğerleri ne yapacak? Kapitalist genişleme ile kolonileştirme çabaları arasındaki kopartılamaz bağ, ana hedefimiz olan küresel adaleti sağlama mücadelemizde kapitalizmden kurtulmamız gerektiğini gösteriyor.

Artık kapitalizmin ötesine bakarak, sorumluluk sahibi, adaletli ve insancıl bir toplumsal düzen aramamızın zamanı geldi. Aramızdan bazıları anti-kapitalist olarak etiketlendirilmekten rahatsız, onların çekincelerini paylaşabiliyorum. Etiketler, ayrım yaratmak veya ürünleri sisteme tanıtmak için kullanılır. Ama aynı zamanda artık harekete geçme zamanının da geldiğini düşünüyorum. Düşünün. Sevdiklerinizle beraber içinde yaşamak istediğiniz sistem, şuankinin sadece modifiye edilmiş bir hali mi? Yoksa tamamen farklı bir sistem hayal edecek cesaretiniz var mı? Daha önce yapılmamış, gerçek ve halka ait bir sistem.

Bazıları bizim çok şey istediğimizi, idealist olduğumuzu söyleyecektir. Ancak bütün bir sisteme karşı savaşmaktansa tek tek parçalarına karşı savaşmak anlamsız olacaktır, çünkü o parçaları yaratan da bu sistemin kendisidir.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın