Londra’dan İşgal Manzaraları-1: Occupied Times editörü anlatıyor

8 aralık 2011

Londra’da Occupy London hareketi başladığı zaman hemen hareket ile ietişime geçmiş, gazetelerinde yazılan makaleleri haftalarca BirGün Pazar Eki’ne çevirmiştim. Bel fıtığım nedeniyle Aralık ayında ara verince çevirilerim de yarım kaldı. Sonra da işgal dağıtıldı. Gerçi gazeteleri hâlâ devam ediyor, ama ben de hâlâ bel fıtığı nedeniyle yatıyorum. Belki iyileşince çevirilere devam ederim…

THE OCCUPIED TIMES OF LONDON’IN EDİTÖRÜ STEVEN MACLEAN BİRGÜN’E ANLATIYOR:

Üç kere taşınmak,
iki kere format değiştirmek zorunda kaldık,
bir de çalışanımız tutuklandı…

Occupy London (Londra’yı İşgal Et) hareketi kendi mesajlarını yayabilmek için ‘The Occupied Times of London’ gazetesini çıkartıyor. Sekiz kişinin haftanın her günü, günde on saat çalıştığı gazeteye bugüne kadar 100’den fazla yazar ve protestocu katkıda bulundu. Gazetenin editörü Steven Maclean, gazeteyi çıkarma sürecini ve nedenlerini BirGün’e anlattı:

“Merhaba BirGün okurları. Gazetemizden bazı makaleleri daha önce Fransızca ve İspanyolca’ya çevirmiştik, ancak bildiğimiz kadarıyla ilk defa bir gazete bizi çevirip sayfalarını bize ayırıyor. Bu bizi çok mutlu etti.

Gazeteyi çıkarma nedenlerimize gelelim. Hareketimiz ‘haber değeri’ taşımaya başladıkça, haber kanalları bizi kendilerine göre anlatmaya başladı ve biz kendi anlatımız üzerindeki kontrolü yitirdik. Bizi, istedikleri gibi çerçeveleyip halka sundular. Bunu kontrol edemeyeceğimizin bilinceydik, zaten kontrol etmeye gerek de yok. Ancak fark ettik ki hareketimiz de başkalarının hakkımızda söyledikleri ve yazdıklarından etkilenerek farklı yönlere kayabiliyor. Farklı geçmişlerden ve gruplardan gelen farklı bireylerden oluşan hareketimiz bazı ‘uzmanlar’ ve ‘yorumcular’ tarafından olmadığı şekillerde gösteriliyordu. Oysa biz akışkan, sürekli kendini yenileyen ve değişen bir hareketiz ve büyük medya grupları bunları anlamaya ve anlatmaya çalışmaktansa bizi işlerine gelen şekillerde etiketleyip halka sunuyorlardı. Protestocular da halk da kampta olanlardan ve konuşulanlar tarafından değil, The Guardian veya The Evening Standart’ta yayınlanan içeriklerden etkileniyordu.

Ayrıca kampımız büyümeye başladıkça altyapı ve kamp ile ilgili günlük çalışmalara ayırmamız gereken vakit arttı. Kalabalık bir şekilde günde iki kere gerçekleşen genel oturumlara katılamayıp işlerimizi hallederken, kendi aramızda gündemi değerlendirir olduk.

The Occupied Times gazetesini çıkarma fikri bu çekincelerin sonucunda oluştu (tabii ki burada bize örnek olan Occupied Wall Street Journal gazetesine de teşekkür etmemiz lazım). Kampın dördüncü günü olan 19 Eylül’de gazete için çalışmaya başladım. Gazetecilik eğitimi almış profesyonel bir blogger olarak “Londra’yı İşgal Et” hareketi için bir gazete çıkarma sorumluluğunu aldım.

Dört gün içerisinde gazeteyi bir hiçten; bir düzine çekirdek elemana, beyaz tahtalarla donatılmış tam teşekküllü bir basın çadırına, haber masasına, iletişim veritabanına ve sallantıda bir internet bağlantısına sahip olan bir yapılanmaya dönüştürdük ve bir haftadan kısa bir süre içerisinde gazeteyi 2.000 adet bastık.

İyimserliğimiz bize bu süreçte çok yardım etti. İnternet yok mu? Yakında bir Starbucks vardır. Beyaz tahta mı yok? Belki çevremizden bulabiliriz. Daha önce hiçbirimizin sıfırdan gazete yaratma tecrübesi olmadığı için bu sürecin bize çok şey öğrettiğini söyleyebiliriz.

Gazete, hareketin değişimlerine anında tepki veriyor. Bizim işgal hareketinin temsilcisi veya sözcüsü olma iddiamız yok. Sadece elimizden geldiğince hareketin sesini duyurmaya ve tartışmaya katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Bu süreçte duyuramadığımız sesler de oluyordur. Yüz yüze tartışmaların ve var olan kanalların yerini almak değil, onlara destek olmak istiyoruz. Ana akım anlatıların aksine çok yürünmemiş patikalara ışık tutmak istiyoruz.

Kısaca Occupied Times bir melez projedir diyebiliriz: Kampçılar tarafından daha geniş kitlelere hitap etmiş bir gazete olmasının yanı sıra, aynı zamanda kamptaki hayata, kampçıların portrelerine, tartışma gün ve saatlerine ve ÇadırKent Üniversitesi ders programına yer veren bir gazeteyiz.

Aynı zamanda iyi bir gazete olmaya çalışıyoruz. Verilerin doğruluğunu kontrol ediyor, gerçeklik ile kişisel görüşleri ayırıyor, yazının yapısını ve dilini inceliyoruz. Sadece adı için değil, aynı zamanda içeriği için okunan bir gazete olmak istiyoruz.

Kamptaki her şey gibi bu gazete de sayısız yardımlar sayesinde çıkıyor. Kampçılar gazetenin her sürecine katkıda bulunuyor. Aramızdan bazıları uykusuz geceler geçirmesine rağmen işlerini aksatmıyor.

Artık Londra merkezinde sık sık göze çarpan meşru bir gazeteye dönüşmeye başladığımızı fark ettik. Estetik açıdan radikal olma tutkumuzu kaybetmedik. Bu süreçte üç kere taşınmak, iki kere format değiştirmek zorunda kaldık, bir de çalışanımız tutuklandı. The Guardian’da da işler böyle mi yürüyordur acaba?

Gazetedeki yazıların yelpazesinin ve kalitesinin taleplerimizi aştığını söylemem lazım. Ayrıca bu süreç hepimizi siyasal konularda bilgilendirdi ve kendimizi ifade etme imkânımızı geliştirdi.”

Çeviri, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Beyoğlu’nda sevgililer yanyana oturamayacak

Geçen bahar aylarında Beyoğlu sokaklarında zabıtanın olağandışı hareketliliği dikkat çekiyordu. Her hafta bir sokağa operasyon düzenleyen zabıta, önce çift kişilik masaları kaldırma emri verdi. Biz de sevgililer yanyana oturmasın diye yapılıyor sanmıştık. Oysa bu operasyonlarla başlayan girişimin sonucunda Beyoğlu’nda sokakta masa kalmadı. Sadece 1 yıl önce sokakta oturabilirken bugün sigara dumanıyla dolu kapalı mekanlara mahkum edildik. Sanırım bir sonraki yerel seçimde hayatımda ilk (ve umarım son) defa CHP’ye oy vereceğim, Beyoğlu’nu AKP’nin elinden alsın diye.

İşte o haber:

16 mayıs 2011

Beyoğlu Belediyesi inanılması güç ama gerçek bir uygulama başlattı:

Bu haber yaklaşık 100 bin tık ile BirGün internet sitesinin en çok okunan yazısı rekorunu kırmıştı!

AKP’li Beyoğlu Belediyesi İstiklal Caddesi çevresindeki sokaklarda kafelerin ve barların çift kişilik koltuklarını kaldırmaya başladı.  İki kişinin yanyana oturabildiği rahat koltukların yerine tek kişilik koltuklar veya sandalyeler koyulmasını isteyen belediye, zabıtalarını kafelere yollayarak iki kişilik koltukların yasaklandığını söylüyor. Ellerinde hiçbir yazılı karar olmadan gelen zabıtalar kararın gerekçesini açıklamaktan çekinirken, bir kafenin koltuklarını da diğerlerine göz dağı vermek için sabahın erken saatlerinde kamyonlara yükleyerek Kasımpaşa’daki belediye deposuna atarak kırdı. Bu olayın esanafa çektirdiklerini Mis Sokak ve İmam Adnan Sokak’taki işletmecilerle konuştuk:

BELEDİYE MECLİSİ’NDEN HABERSİZ
Mis Sokak’ta Cafe Nero’da çalışan Muhammed Şimşek zabıtaların hiçbir gerekçe sunmadan kafelere gelerek koltukların tek kişilik sandalyelerle değiştirilmesi gerektiğini söylediğini anlattı. Zabıtalara “bu karar çiftler yanyana otumasın diye mi?” diye soran Şimşek, zabıtaların kendisine “iyi tespit” diyerek cevap verdiğini belirtti.
“Nasıl ki AKP insanları tutuklayıp gerekçesini söylemiyorsa, burada da ‘çift kişilik koltukları kaldırın’ deyip nedenini söylemiyor” diyen Şimşek, “Eğer bu karar çiftleri ayırmak içinse çok vahim, sokaktaki koltuklara bir standart getirmek için yapıyorlarsa da sokak taşlarına bir standart getiremeyen belediyenin koltuklarla uğraşması manasız” diye konuştu. Bu kararın hukuksuz bir şekilde alındığını söyleyen Şimşek, CHP’li Belediye Meclisi üyeleriyle konuştuklarında Belediye Meclisi’nden böyle bir karar çıkmadığını ve CHP’li üyelerin bu uygulamadan tamamen habersiz olduklarını öğrendiğini vurguladı.

AÇIKLAMA YAPMIYORLAR

Yine aynı sokaktaki Adalı Cafe’nin çalışanı Mustafa Bozkurt, “Bir aydır bu uyarılar devam ediyor. Geliyorlar uyarıyorlar, gerekçesini sorduğumuzda kendilerinin de bilmediklerini söylüyorlar” dedi.

SEVGİLİLER AYRI OTURSUN DİYE
İmam Adnan Sokak’taki Palyaço Kafe çalışanları da bu kararın sevgililer yanyana oturmasın diye yapıldığını, ancak koltuklarını vermeyerek sonuna kadar direneceklerini söyledi.

TEBLİGATSIZ İŞLEM HUKUSUZDUR

Bodega Kafe’nin işletmecisi Cengiz Bey bir sabah ansızın gelen zabıtaların bütün çift kişilik koltuklarını alıp Kasımpaşa’daki belediye deposuna atarak kırdıklarını söyledi.
Belediyenin kendilerine hiçbir tebligat yapmadan masalarını alıp hasar vermesinin hukusuz olduğunu söyleyen Cengiz Bey belediyenin 7. Dairesindeki Kentsel Tasarım görevlisi Selda Hanım’la görüştüklerinde kendisine “Biz bank istemiyoruz, bunu gelip kafedeki bir çalışana söylemiştik. Tebligat yapmıyoruz, çünkü tebligat yapınca yasal bir süreç başlıyor” dediğini, ve bunun da belediyenin yaptığı uygulamanın yasadışılığının kanıtı olduğunu vurguladı.
Cengiz Bey, Tanesini 250 liradan aldıkları çift kişilik koltukların kırılmasıyla büyük bir mağduriyet yaşadığını, ancak belediyeyle ters düşmemek için bu uygulamaya karşı yasal bir süreç başlatmadığını söyledi.
Kırık koltuklarından iki tanesinin tamir edilemez hale geldiğini, diğerlerini de kendi çabalarıyla tamir ettiğini anlatan Cengiz Bey, bu koltukları da ancak 25 Mayıs’a kadar tek kişilik sandalyelerle değiştirmek şartıyla geri alabildiğini belirtti.

KAMERA ŞAKASI GİBİ

Farklı kafelerde esnafla yaptığımız sohbetler sırasında uygulamayı duyan müşteriler, bunun bir kamera şakası olduğunu zannederken, gerçek olduğunu söylediğimizde inanamadılar.

İlgili haberler:

https://onurerem.com/2012/05/05/dorduncu-murat-taksimde/

https://onurerem.com/2012/05/05/ramazan-oncesi-alkol-baskinlari/

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bawer Çakır: Eşcinsel haklarına sıra gelmesi için kaç kişinin ölmesi lazım?

18 mayıs 2011
ONUR EREM/BirGün

Bawer Çakır, Kaos GL dergisinin yayın kurulunda yer aldı. Kaosgl.org için yazılar yazdı. İki yıl boyunca bianet.org.’da muhabirlik yapan Çakır, Lambda İstanbul ve Kaos GL LGBTT derneğinin gönüllülerindendi. İki örgüt adına çeşitli konferanslara katıldı. İstanbul Onur Haftası organizasyonunun hazırlık çalışmalarında yer aldı. Semra Çelebi ile birlikte Özgür Radyo’da “Şemsi Paşa Pasajı” isimli programı hem hazırladı hem de sundu. İzmir Siyah Pembe Üçgen LGBT Derneği’nin 2009’dan bu yana öldürülen gazeteci Baki Koşar adına verdiği “Nefret Suçları ve Nefret Cinayetleri İle Mücadele Ödülü”ne 2010 yılında basın dalında layık görüldü. Çakır, LGBTT mücadelesi dışında çok sayıda sosyal kampanyada da gönüllü olarak çalıştı. Çok sayıda dergi ve sitede yazıları yayınlandı. Çakır ile seçim yaklaşırken LGBTT yurttaşların yaşadığı sorunlar, siyasi partilerin bu sorunlara karşı duyarsızlığı ve LGBT bireylerin oy tercihleri üzerine bir söyleşi yaptık:

>> LGBTT bireylerin haklarını savunan partiler Meclis’e giremiyor. Girenler ise onların haklarını savunmuyor. Bu zincir nerede kırılacak? Meclise giren partilerin, büyük sorunlar yaşayan LGBTT bireylerle ilgilenmeleri için ne gerekiyor?
Sanırım LGBTT’lerin de LGBTT hakları için mücadele eden örgütlerin de merak ettiği soru bu. Haklar konusunda LGBTT’lerin sırasının ne zaman geleceği, iyi niyetli bir yorumla hangi şartların olgunlaşmasının beklendiği, kaç eşcinsel ve transın öldürülmesi gerektiği belirsiz. Ne hükümetin, BDP’yi dışında tutarsak, ne de muhalefetin bu konuda en azından yakın zamanda bir adım atacağına dair bir işaret yok. Ben kendi adıma ülkede genel olarak yaşananlara baktığımda iyi niyetli bir yorumda bulunamıyorum. Zira hükümet eliyle oluşturulan ahlak kıskacının ilk olarak yine LGBTT’lerin hayatlarını cehenneme çevireceğini düşünmeye çoktan başladım bile. Olumlu tahmin ise her yıl giderek büyüyen LGBTT mücadelesini Meclis’i, her yıl daha da kalabalıklaşan LGBTT Onur yürüyüşlerinde siyasi partileri harekete geçirecek sayıda insanın bir araya gelmesinden ilgi doğabileceğini düşünüyorum. İyi niyetli bir yorum olabilir ama mücadele etmek için umuda ihtiyaç var.

>> hadiGAYri.com adlı LGBT sosyal ağ sitesinin üyelerine yaptırdığı seçim anketinde CHP birinci çıktı. Bu ankette esas şaşırtıcı olan AKP ve MHP gibi muhafazakar, eşcinselliği hastalık olarak gören partilerin oylarını arttırıp ve üyelerin neredeyse yarısının oylarını alırken, cinsel yönelime tüzüğünde yer veren BDP’nin desteklediği bağımsızların çok düşük oy alması. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Öncelikle şunu belirtmekte fayda görüyorum. LGBTT dediğimiz topluluk tek bir siyasi görüşü savunan, ortak bir dili ve politik tavrı olan yekpare bir grup değil. Kaldı ki açık eşcinsellerden daha fazla heteroseksüel taklidi yapan, toplumdaki homofobi ve transfobi nedeniyle açılamayan LGBTT’ler var. Bu nedenle sadece ‘görünür’ olan ve hak mücadelesi yürüten LGBTT’leri değil, harekete hiç bulaşmayan, gizli yaşamak zorunda kalan ya da bunu tercih edenleri de dahil ettiğimizde oldukça kalabalık bir topluluktan bahsediyoruz. Ve bu topluluk sadece yoksul ya da zengin değil.

Anketi yapan internet sitesine de bu bahsettiğim büyük gruba mensup insanlar üye. Sadece aktivistler ya da LGBTT’lerin mücadele etmesini destekleyenler değil. CHP’nin ankette birinci çıkmasına şaşırdığımı da söyleyemem. Özellikle AKP döneminde LGBTT örgütlerine açılan kapatma davaları, nefret cinayetlerindeki artış ve yandaş medyanın kullandığı ayrımcı dil çok sayıda LGBTT’nin CHP’ye yönelmesine yol açtı. Mehmet Sevigen başta olmak üzere bazı CHP’li milletvekillerinin de Meclis’te soru önergesi vermesi de bunda etkili oldu. CHP LGBTT’leri düşünüyor algısı yarattı.

Burada BDP’nin de LGBTT hakları için verdiği soru önergeleri, hükümeti harekete geçirmek için sordukları soruların ve LGBTT örgütlerinin düzenledikleri eylemlere katılmalarının neden böyle bir algı yaratmadığı sorulabilir. Yanıtı oldukça basit: Kürt sorunu.  Kürt sorunu tıpkı toplumun geri kalanında da olduğu gibi özellikle hareketin dışındaki LGBT’lerin çoğunun hala insanların öğretilmiş hassasiyetlerle yaklaştıkları, medyadan edindikleri bilgilerle BDP’lileri ‘terörist’ ilan ettikleri, vatan, millet, şehit edebiyatının dışına çıkartılmadan tartışılmayan bir konu. TC’nin eğitim müfredatından geçen LGBTT’ler için de durum böyle düşünen heteroseksüellerden farklı değil.

BDP’li milletvekilleri Sebahat Tuncel ya da Akın Birdal’ı etkinliklerine davet eden Lambdaistanbul’a PKK’nin para yardımı yaptığı yine milliyetçi/ırkçı LGBTT’ler tarafından iddia edilmiş, Lambda’nın kültür merkezine gelen bir gay “Burada içilen çaylar şehitlerimiz kanı!” diye veryansın etmişti. Kaos GL facebook’tan paylaştığı Newroz mesajı nedeniyle eleştiri yağmuruna tutuldu. Hewjin isimli Kürt LGBTT örgütünün yaşadıklarını varın siz hayal edin.

AKP ve MHP’nin oy almasını ise kurbanın celladına aşık olması dışında bir şeyle açıklayabileceğimi sanmıyorum. LGBTT hak mücadelesini yürütenler için öncelik cinsel yönelimleri ya da cinsel kimlikleri nedeniyle yaşadıkları ayrımcılıkken geri kalanlar arasında din, vatan, millet, Kürt sorunu, milliyetçilik gibi “hassasiyetler” var diyebiliriz. Elbette anketi yapan sitenin verilerine dayanarak Türkiye’deki LGBTT’lere dair bir analiz yapmamız olanaksız. Hem internet anketlerinin güvenilirlik sorunu hem de bu siteye bütün LGBTT’lerin girip oy vermemiş olmasından kaynaklı bu.

Ayrıca verilere bakıp AKP’li ya da CHP’li LGBTT’ler var demek de hem istatistik bilimine hem de sosyoloji bilimine ayıp etmek olur.

Ayrıca AKP, CHP ve MHP’nin bu ankette LGBTT’’lerden’ oy almış olmaları onları ”cici” partiler yapmaya yetmez.’

>> AKP ve CHP’nin birer LGBTT aday adayı göstermesi ancak ikisinin de aday olamamaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Meclise girebilselerdi bir şeyler değişir miydi? LGBTT bireylerin siyaset mücadelelerini merkez partiler içerisinde vermesi mi, diğer toplumsal muhalefet gruplarıyla dayanışma içerisinde vermesi mi, yoksa kendi başlarına vermesi mi en doğru adım olur?

Öncelikle Meclis’te açık lezbiyen, gay, biseksüel ya da trans aday görmek LGBTT mücadelesinin hayallerinden biri. Mümkün olduğu gün güzel şeylerden bahsedebiliriz. Ancak CHP ve AKP’den aday olan trans arkadaşların sadece trans olmalarına sevinebildiğimi söyleyemem. Çünkü, AKP’den aday adayı olan kişi AKP’li Kavaf’a katıldığını, eşcinselliğin hastalık olduğunu düşündüğünü söylemişti. Şimdi Kavaf’ı her fırsatta protesto etmiş insanlardan biri olarak benim ya da genel olarak LGBTT mücadelesinin sırf trans olduğu için bu kişiyi desteklemesi, bu kişinin aday gösterilmesinin haklar açısından olumlu bir gelişme olduğunu söylemesi beklenebilir mi? CHP aday adayı Öykü Özden de bundan 4 yıl önce dernek üyelerine şiddet uygulamakla itham edilmiş, bunu kendisine soran LGBT örgülerine yanıt dahi vermemişti. LGBT örgütleri de bir açıklama gelene kadar Özden’in başkanı olduğu Bursa Gökkuşağı Derneği ile ilişkilerini durdurma kararı almıştı. Şiddet kullanmakla itham edilen bir kişinin aday gösterilmesi anti-militarizmi benimseyen, şiddet karşıtı olduğunu her fırsatta belirten LGBTT örgütleri tarafından desteklenebilir mi? LGBTT bireylerin seçimlerde aday gösterilmeleri ya da seçilmeleri önemlidir ancak bu kişilerin LGBTT mücadelesi için ne yapacağı daha mühimdir. Örneğin AKP’den aday gösterilen Mehmet Metiner, Kürt kökenli ancak bir Kürt olarak Metiner’e oy vermem. Ya da Kürtlerin çoğu oy vermez. Bu iki durum birbirinden çok da farksız değil açıkçası. Bu nedenle kendi adıma eşcinselliğin hastalık olduğunu düşünen trans bir vekildense her fırsatta Meclis’te LGBTT haklarını gündeme getiren Sebahat Tuncel’i tercih ederim.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Devrimi Devrimciler Değil, Kitleler Yapar!”

ONUR EREM/BİRGÜN
3 nisan 2011
Temsili demokrasi ‘aşağıdakiler’ için engelli bir sistem

Masis Kürkçügil ile temsili demokrasi ve doğrudan demokrasinin Türkiye ve dünyadaki manzarasını konuştuk:

>>>Temsili demokrasi halk için ne ifade ediyor?

Şu anda halk için temsili demokrasi her şeyi ifade ediyor. İnsanlar yüzde 85-90 oranında sandığa gidip oy veriyorsa, siyaseten onun dışında anlamlı bir yol ne buluşmuşlardır ne de görüyorlardır. Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan bu yana insanlar iyi-kötü temsili demokrasinin dışında bir yol görmemişler kaderlerini değiştirmek için. Dolayısıyla herhalde bundan önceki seçimlerde olduğu gibi bu seçimde de halk, kaderini seçimlere bağlayacaktır.

>>>Temsili demokrasiye alternatif bir model yaratılabilir mi peki? Doğrudan demokrasiye götürecek bir yol inşa edilebilir mi?

Halk eğer temsili demokrasinin mevcut kanallarını tüketirse, doğrudan demokrasiyi kendisi inşa eder. Bu bir projeyle olacak bir şey değildir. Doğrudan demokrasi halkın, emekçi kitlelerinin, ezilenlerin mevcut düzen içinde kendi kaderlerini gerçekleştirme imkânlarına sahip olmadıklarını anladığı andan itibaren, parlamento dışı doğrudan sistemleri tercih etmesiyle gerçekleşir. Ama bu tarihin çok belirgin ve özel anlarında ortaya çıkmıştır.

>>>Temsili demokrasinin mevcutlarını tüketmekten kastınız nedir?

Sosyalistler, emekçiler, ezilenler tek kelimeyle aşağıdakiler için engelli bir sistemdir temsili demokrasi. Ama geniş kesimler bunun içinde mücadele ederek de var olabilir. Birdenbire toplumdaki güç ilişkilerini sıfırdan doksana çıkarmanız mümkün değil. Yani Türkiye’de sosyalist hareket toplamda yüzde bir alırken, doğrudan demokrasiye nasıl geçilecek? Kimi ikna edeceksiniz? Ezilenleri, gençleri, kadınları, emekçileri. Bunu çok namüsait koşullarda seçimlerde de yapmak zorundasınız. Seçimleri bir kürsü olarak kullanmak, kendi düşüncelerinizi, programınızı geniş kitlelere ulaştırmaya çalışmak, buradan bir yenilenme ile yeni mücadelelere hazırlanmak lazım. Kitleler zaten doğrudan demokrasi kanallarını kendileri açıyor. Bunu bir parti açmıyor. Şöyle söyleyelim: Bir parti grev yapmaz. Marx’ın kullandığı kelimelerle Enternasyonal bir grev yapmaz. Ama yapılan grevler Enternasyonal’e katılımı artırır. Aslolan kitlelerin yürüttüğü mücadelelerdir. Bizim tercihimize bağlı değil. Biz tabii ki doğrudan demokrasiyi tercih ederiz ama bu kağıt üzerinde yapılacak bir tercih değil.

Tarihte her zaman sıçramalar da mümkündür ama yüzde yarımdan başlarsanız ne kadar sıçrayabilirsiniz? O sıçrama için yine de toplumda kemikleşmiş bir güç sahibi olmak gerekir veya emekçi kesimlerin bağrında kökleşmiş bir güç sahibi olmak gerekir. Öyle bir güç olmadan “ben doğrudan demokrasiye sıçrayacağım” derseniz habire beliniz kırılır. Tıpkı sendikal mücadeleler gibi, acil talepler gibi parlementer mücadeleyi de küçümsemek durumunda değiliz, böyle bir lükse sahip değiliz. Geniş kesimler bu mücadele alanını önemsiyor. Bu alanı tüketene kadar, onlar buradan umutlarını kesip başka yollar arayana kadar biz de onlarla birlikte bu mücadelenin içinde olmak durumundayız.

>>>Tarih boyunca doğrudan demokrasinin uygulandığı özel anlara örnekler verebilir misiniz
?
Bunlar devrimci durum anlarıdır. 1917 gibi, bugünlerde 140. yılını kutladığımız Paris Komünü gibi, gerçekten siyasallaşmanın çok öne çıktığı dönemlerdir. Herhangi bir durumda belediye seçimiyle gelip doğrudan demokrasi gerçekleştiriyorum derseniz bu doğru olmaz, çünkü belediye seçimi de temsili demokrasinin kurumlarından birisidir.

>>>Paris Komünü için bu ideale ne kadar yaklaştığını söyleyebilriz?

Paris Komünü şu ana kadarki uygulamalar içerisinde gördüğümüz devrimlerden daha kısa sürdü ama hepsinden daha fazla bu sözünü ettiğimiz anlamda doğrudan demokrasi unsurlarını gerçekleştirdi.

Orada herhangi bir parti yönetiminden bahsetmek mümkün değil. Paris Komünü’nde gerçekten orada yaşayan emekçiler komünü yönetti. Kendi dışlarında herhangi bir hiyerarşiyle askeri yapılanmaya gitmediler. Gündelik ekonomik kararları alma konusunda yine ayrı birtakım mekanizma kurmadılar. Yürütme, yargı ve yasamayı tamamıyla seçilebilir organlar üzerinden geliştirdiler. Seçilebilir ve azledilebilir, yani geri çektirilebilir organlar olarak inşa ettiler. Üstelik bildiğimiz klasik unsurla birlikte. Herhangi bir şekilde maddi ve manevi bir şekilde seçilenlerin nemalanmayacağı bir sistem kurdular. Ortalama bir işçi ücretine tekabül eden bir ücretle bu insanlar çalıştı.

Daha sonra Sovyetler Birliği’nde gördüğümüz birtakım bürokratik ayrıcalıklar başından itibaren zerre kadar söz konusu olmadı. Zaten Lenin’in de ‘Devlet ve İhtilal’i yazarken geriye baktığı zaman üzerinde durduğu tek örnek budur.

>>>Sonraki devrimler bu örneğe neden yaklaşamadı?
Bu ciddi bir sorundur. Bu devrimleri tek tek incelemek lazım, böyle bir yönelişe sahipken daha sonra deforme olmuşlar. Bu deformasyonun esas nedenlerinden biri devrimi gerçekleştiren emekçilerin, ezilenlerin fiziken veya siyaseten kırılmasıdır, Sovyet örneğinden bahsedecek olursak. Veya Çin örneği bir başka yapılanmadır. O, baştan beri bir partinin ve Kızıl Ordu’nun egemenliğinde yürüyen, doğrudan demokrasi dediğimiz unsurların yeşermesinin oldukça sınırlı olduğu bir örnekti.

Rus Devrimi, unutmamak gerekir ki herhangi bir partinin etkisiyle olmamıştır. İnsanlar, bu son yaşadığımız olaylara bakarak “devrimciler olmadan devrim olmaz” diyor. Bu aslında doğru değildir. Devrimi aslında devrimciler yapmaz, devrimi kitleler yapar. Tarihi kitleler yapar Marx’a göre, devrim de tarihin bir tsunamisi olduğuna göre onu da yine kitleler yapar. Şubat Devrimi’ni de ne Bolşevik Partisi yaptı – Bolşevik Parisi’nini gücü neydi ki?- ne Menşevikler yaptı, ne de Sosyalist Devrimciler (SR) yaptı. Zaten Bolşevikler yapmadıysa kimse yapmamıştır, ayrı hikâye. Şubat Devrimi doğrudan doğruya 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ile başlayan hızlı politizasyonla gerçekleşti.

>>>Peki, bu idealden nasıl uzaklaştı Sovyetler Birliği?
Bu ciddi bir sorun. İşçi sınıfı toplumun oldukça cüzi bir kısmını teşkil ediyordu. İç savaş ve kıtlık birkaç yıl içinde işçi sınıfının bu deneyimli, bilinçli kesimini kırdı. Bunların bir kısmı devlet kademelerine geçti -bu tabii ki en büyük handikaplardan biridir- ama çok önemli bir kısmı kırıldı. Öyle bir deneydi ki bu, deneyi yapan insanlar da zaten bir anlamda el yordamıyla gidiyordu. Lenin, unutmamak gerekir ki, Sovyet Devrimi’nin ömrü Paris Komünü’nü bir gün geçince çocuk gibi tepinmişti. Bu tarihi bir olaydı, sonrası için belli bir güvence yoktu.

Sovyet Devrimi de sonraki devrimler de dünya devriminin bir parçasıdır ve onların yaşaması için hem ulusal hem de uluslararası ölçekte başka koşulların da sürmesi gerekir. Nasıl Lenin devrim için şartları sıraladıysa, bunun sürmesi için de ona uygun koşulların varlığı gerekir. Elbette meseleyi yalnızca nesnel nedenlerle bağlamak, devrimin öznel şartlarını abartıp karşı devrimin özel şartlarını es geçmeye varmamalı. Her ikisinin de öznel faktörleri aynı derecede önemlidir. Özetle parti devrim sürecinde ne kadar önemliyse, sonrasındaki gelişmelerde de o derecede önemli ama ters yönde bir işleve sahip olmuştur. Bir başka deyişle köklü bir dönüşüme uğrayarak yeniden şekillenmiştir.

>>>Geçmişe baktığımızda bu tür örneklerin ya çok kısa sürdüğünü ya da sonuçta başarısız olduğunu görüyoruz. Bu durumda tabandan örgütlenerek kurumlaşan doğrudan demokrasi için bir ütopya diyebilir miyiz?

Bunun dışında başka bir çözüm yok. Tarihi kitleler yapacaksa, kitlelerin iradesini sürekli kılan başka bir örgütlenme biçimi bilmiyoruz. Geçmişte devrimlerin başarısızlığı meselesi de ayrı şekilde tartışmaya değer. Onlar büyük, geniş kapsamlı ve uzun vadeli bir mücadelenin içerisinde yenilgiye uğramış olsalar bile başarısız olarak adlandırılamazlar. Paris Komünü hem Prusya ordusu tarafından hem de Versay’daki Thiers ordusu tarafından kırılmıştır ama bugün Paris Komünü yenilmiş midir? O, 150 yıllık mücadelemizin içinde önemli bir zirve noktasıdır. Yani bu tür zirveler olacak, yenilgiler olacak ama nihai başarılar unutmamak gerekir ki uluslararası ölçekte bu, gayri insani düzenin çökmesiyle gerçekleşecek. Dolayısıyla bunlar başarısızlığa uğradı demek tek başına yeterli değil çünkü arkasından şöyle bir duruma gelir: Başarısız olduğuna göre bunlar iyi şeyler değil, olmasa daha iyi olur. Onlar bize eksiğiyle-aksağıyla daha büyük, daha evrensel başarıların yolunu gösteriyor. Bu tabii çok kısa bir yolculuk olarak görülmemeli. Göründüğü kadarıyla modern tarihte 200 yıldır bu mücadele devam ediyor ve bugün donanım açısından Paris Komünü’nü veya Sovyet Devrimi’ni yapan insanların elindekilere bakarsak insanlık çok daha fazla imkâna sahip.

>>>Doğrudan demokrasi ile temsili demokrasiyi karşılaştırdığımızda, doğrudan demokrasinin halk için veya ezilen sınıflar için hiç dezavantajı var mı?

Doğrudan demokrasinin anlamı şudur aslında: Bütün bildiğimiz ara kademeleri kaldırması, temel meselelerde halkın doğrudan doğruya karar alabilmesidir. Bunun hiçbir sakıncası yoktur, ancak bu daima yüksek bir siyasallaşma düzeyi gerektirir. İnsanların, çalışanların, ezilenlerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin bütün bu tarihi yapan unsurların sürekli tetikte olması, tarih yapması demektir. Bundan çekildikleri anda zaten yenilgi söz konusu oluyor. Dolayısıyla doğrudan demokrasiyi var edecek olan insanların, emekçilerin, ezilenlerin siyasallaşmasının sürekliliği en büyük güvencedir. Onun dışında bir yol da zaten herhangi bir çözüm getirmez; kendi içinde derhal bir bürokratikleşme, durumdan nasiplenme diye başlayacak olan zincirleme kazalara yol açar.

Son olarak şöyle bir yanılgıya düşmeyelim: Devrimciler doğrudan demokrasiyi savunur, ötekiler temsili demokrasiyi. Yani doğrudan demokrasi bir anlamda aradaki bütün o mekanizmaları, yöneten-yönetilen mekanizmalarını ortadan kaldırdığı için sonunda tabii ki doğrudan demokrasiyi inşa etmek istiyoruz. Ama oraya varana kadar, kitlelerle o düzeye gelene kadar bizim de uzun süre bu alanda dirsek çürütmemiz gerekecek.

Biz çok büyüğüz ama ahali bize oy vermiyor diye kendimizi kandırmayalım. Gerçeklik neyse odur. Güç ilişkilerindeki konumumuzu gözden kaçırmamak gerekir. Biz en son yüzde 0,3’tük, hatta onun da altına düştük. Şimdi yeni insanlara ulaşabilecek miyiz, yeni kesimlere seslenebilecek miyiz, yeni insanlar örgütleyebilecek miyiz? Daha önemlisi yeni mücadelelere yeni güçlerle birlikte hazırlanabilecek miyiz? Bunları becerdiğimiz oranda seçimden kısmi başarıyla çıkmış oluruz. Ama evde oturup da “abi boşver biz doğruda demokrasi istiyoruz hikâye bunlar” dersek daha beter olacağız.

Ortadoğu’daki devrimler için halk uzun mücadeleler verdi

>>>Ortadoğu’daki son devrimlerden sonra ortaya çıkan doğrudan demokrasiyle ilgili talepleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu devrimlerin her birinin kendine göre özellikleri var. Toptan ‘şark’, ‘maşrıktan mağribe’ gibi bir değerlendirmeye girmemek gerekir. Tunus ayrı, Libya ayrı, Mısır apayrı bir yer. Mısır’da son 5 yılda yapılan emekçi gösterilerine, grevlere bakın. Son 5 yılda bir milyon insan bu grev ve gösterilere katılmıştır. Daha yakından izlemeye çalıştığım bir örnek olduğu için söylüyorum, bu devrimler gökten zembille gelmiyor yani.

Bir sıçrama olabilir diyoruz ama bu sıçramanın öncesinde ciddi mücadele birikimleri, deneyimler söz konusu. Bunları küçümsememek gerekir. Bu devrimleri genel olarak 1848 devrimleriyle beraber anıyorlar. Büyük miktarda doğruluk payı var. Bunların sosyal bir devrim olmaları, anayasal bir devrimden ötede olmaları için başka türlü mücadeleler gerekecektir. Bunu mevcut değişiklikleri küçümsemek için söylemiyorum. 30 yıldır Mübarek yönetiminde yaşayan insanlara sorsunlar, onlar için bu çok önemli ve köklü bir değişikliktir. Ama sosyal değişiklik için sendikalar yeni örgütleniyor, sosyalist gruplar henüz çok büyük değil. Şunu ifade etmek gerekir ki, Tahrir Meydanı’nda toplanan geniş kitleleri -ki bunun içinde emekçiler, ezilenler, kadınlar azımsanmayacak bir kesimi oluşturur- sadece orta sınıf olarak tasvir etmek ayıp bir şeydir. Bu insanlar şimdi kısmi bir başarı kazandı, bunun arkasını getirmeye çalışacaklardır, orada durmayacaklardır. Ama nereye kadar ilerleyebilecekler, o da mücadeleye bağlı. Tarihi öyle cetvelle, pergelle çizme imkânına sahip değiliz!

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Suriye Çevirileri-2: Mezhepçilik tehlikesi büyüyor

ROBIN YASSIN-KASSAB
BirGün için çeviren: ONUR EREM
4 mart 2012

Baasçılık, Arap dünyasına bir salgın gibi yayılan mezhepçilik ve bölgesel ayrılık hareketlerini sonlandırmak için yapılan bilinçli bir girişim olarak başladı. Baasçılığın ilk ideologlarının çoğunun Hıristiyanlar ve diğer azınlık üyelerinden olmasının nedeni buydu. Baasçı “Ebedi mesajı taşıyan tek bir Arap milleti” sloganı Arapçılığın bu türünün dinin üzerinde yer alma, hatta yeni bir din olma amacı taşıdığını gösteriyor. Burada kastedilen mesaj Muhammed’in kustal mesajı, millet kavramı ise uluslararası İslam toplumunu kastetmektedir.

Irak’ta bu plan tutmadı. Saddamcı Baasçılık gerçek Arapların Sünni Araplar olduğunu, Şiilerin İran ajanı, Kürtlerinse düşman bir ulus olduğunu savunuyordu. Hatta Saddam “Tanrının yaratmamış olması gereken üç şey: İranlılar, Yahudiler ve Sinekler” başlıklı kitabından da anlaşılacağı gibi milliyetçilik ile faşizmin sınırlarında geziniyordu.

Suriye ise biraz daha farklı ve sofistike. Suriye devlet başkanı ve üst düzey yöneticileri Lazkiye bölgesi Alevilerinden olsa da eğitim sisteminde sadece Sünni İslam ve Hıristiyanlık öğretiliyor, geleneksel Alevi şeyhlerinin itirazına rağmen. Devlet başkanı toplum içinde ibadet ettiği zaman bunu hep Sünni geleneklerine göre yapar. Son on yıllarda rejim Sünni işadamları ve azınlık gruplarından askerlerle beraber hareket ederek temelini yaymaya çalıştı. Irak’ta çoğunluğun ritüelleri ve dini festivalleri yasaklanırken Suriye’de böyle bir şey yaşanmadı.

Mezheplerin ve mezhepçiliğin toplum içinde tartışılması bir tabuydu. Bunun bir ölçüde iyi sonuçları oldu. Şam’da yaşarken bir Hıristiyan arkadaşım bir Yahudi ile yumruk yumruğa kavga etmişti. Kavga bir kadın meselesiydi, dinle veya mezheplerle alakası yoktu. Ancak sivil polisler böyle ufak bir olayda bile Hıristiyan arkadaşımı sorgulayarak din veya mezhep meselesi olmadığına emin olmak istediler. Biraz gereksiz bir hassasiyet gibi gözükse de duyarlılığı anlamak açısından önemli bir örnek.

ŞEYTANIN KARANLIĞI
Bu tabu o kadar güçlüydü ki İngilizce’den çevrilen filmlerde “kilise” kelimesi “ibadethane” olarak çevriliyordu. Rejim, toplum içindeki bölünmelerle başa çıkmak için onlar yokmuş gibi davranmayı ve insanları da öyle davranmaya zorlamayı tercih etmişti. Lâkin bir sorunu gözardı etmek hiçbir zaman iyi bir fikir değildir. Bu yüzden bu politika işe yaramadı, çöktü. Toplum içinde bu konular tartışılabilseydi farklı bakış açılarından görüşler farklı gruplar tarafından dile getirilebilir, böylece Hıristiyan ve Alevilerin Sünnilerle yaşarken neden rahatsız olduklarını Sünniler de öğrenebilirdi. Savaş sonrası Almanya, anti-semitizmini dürüst bir şekilde masaya yatırıp inceleyebildiği için bugün bu konuda çok daha ilerde. Apartheid sonrası Güney Afrika, gerçeği gizlemediği için ve sadece siyahilerin değil, beyazların da çekincelerini anlatabildikleri bir tartışma ortamı yaratarak kaosa sürüklenmekten kurtuldu ve bir uzlaşma ortamı yarattı. Toplum içinde mezhep tartışmalarının yasaklanması bu konuyu özel sohbetlere hapsetti ve insanların görüşleri bu sohbetlerle şekillenmeye başladı. Toplum çapında öfke oluşması kolay bir şey değilken özel sohbetlerde, küçük gruplarda farklı topluluklara karşı öfke oluşması ve bu öfkenin derinleşmesi daha kolay olduğu için birbiriyle tartışma-etkileşme ortamı olmayan gruplar birbirine karşı öfke duymaya başladı. Şeytanın en hızlı yayıldığı yer karanlıklardır.

Bu boğucu tabunun semptomları rejim karşıtı Suriyelileri de etkiliyor. Londra yeni açılan bir etkinlikte karikatürist Ali Ferzat’ın Suriye’yi güzel birleşmiş bir mozaik olarak betimlediğini duydum. Kendisi kesin bir şekilde “Suriye, tarihinde hiç bir zaman mezhepçi nefretten veya şiddetten etkilenmedi” demiş. Ali Ferzat bir siyaset analizcisi olmadığı için romantizmini eleştirmek istemiyorum.

Mozaik benzetmesinde bir derece gerçeklik olduğu doğru. Geniş Suriye’de farklı etnisite ve dinler bin yıllarca beraber, barış içinde yaşadı. Ancak bunun kanlı istisnaları da oldu. Osmanlıcılık gerilerken Avrupa güçleri bölgeye girerek kendilerine yakın gördükleri toplulukları desteklediler. 19. yüzyılın bu döneminde ilişkiler kötüye gitmeye başladı. Dürziler ile Hıristiyanlar birbirlerinin kanını döktüler. 1860’ta Şam’ın Hıristiyan mahalleleri yakıldı.

Bir de Alevilerin durumu var. Aleviler 1920’de Fransızlar bölgeye girene kadar Antakya dışında hiç bir Suriye şehirinde Sünniler ile bir arada yaşamıyordu (o dönemde Antakya Suriye sınırları içerisindeydi). İbn Taymiyya’dan itibaren önce Memlük, sonra da Osmanlı yönetimi altında Aleviler yaşadıkları köylerin dışında bütün yasal ve sivil haklarından mahrum bırakılmıştı. Genç Alevilerin Sünnilerden ideolojik bir yakınması yok, ancak onlar dedelerinden duydukları aşağılama ve hakaret hikâyeleriyle büyüdüler.

BÖL-YÖNET STRATEJİSİ
Bütün bunlar Brityanya ve Fransa emperyalizminin Arap dünyasının kuzeydoğusunda uyguladığı böl ve yönet stratejisini dikkate alarak düşünülmeli ve değerlendirilmeli. Sykes-Picot anlaşmasıyla yapay sınırlar çizilirken her ülkede iktidar azınlık gruplarının eline verildi. Irak’ta devlet kontrolü Sünni Araplardayken Ürdün’de Mekkeli Haşimoğulları yerel Bedevileri ve sonrasında da Filistinli mültecileri yönetiyordu. Filistin’de göçmen azınlık olan siyonist Yahudilerin kontrolünü elinde tutuyordu. Bu azınlık zaman içinde Filistinlileri ülkeden sürerek çoğunluk haline gelmeyi başardı. Lübnan’da ise Maruni Hıristiyanlar ülkedeki diğer gruplara göre daha fazla güce sahipti.

Suriye’de Fransızlar önce ülkeyi din ve mezheplere göre bölmeye çalıştı. Suriye halkının direnişiyle bu plan çökerken Fransızlar azınlıklardan oluşan bir ordu kurmayı başardı. 1946’da CIA yardımıyla darbe yapıp iktidarı ele geçiren bu azınlık ordusu hâlâ iktidarda.

Bu çirkin tarihin bir an önce, iyice anlaşılması gerekiyor. Çünkü rejim, isyanlar başladığından beri mezhepleri vahşice araçsallaştırdı. Bu hem propaganda yoluyla hem de Alevi eşkiyaları silahlandıp Sünni mahallelerinde olaylar çıkartarak yapılmakta. Yönetimdeki çetenin bu saldırılarla amacı Sünnilerin Alevilerden nefret etmesini sağlamak. Böylece Sünnilerin kendilerinden nefret ettiğini düşünen Aleviler, korku içinde Alevi başkanlarına itaat edecekler. Bu politikayla aslında en büyük mağdurun Alevi toplumu olduğunu görmemek mümkün değil.

ULUSAL KONSEY’İN SİYASETİ DEĞİŞMELİ
Muhaliflerin kurduğu Suriye Ulusal Konseyi’nin bu geçmiş perspektifinde siyasetini değiştirmesi lazım. Muhtemelen hiçbir zaman gelmeyecek Batının askeri müdahalesi için bitmeyen bir ajitasyon yapmaktansa bıkmadan, sürekli Alevi ve Hıristiyanlara seslenerek onların şehirlere göçünü -tarih boyunca onlara karşı yapılan haksızlıkların bir telafisi olarak- hoş karşılamalı. Sünni karşıtı önyargılara dair çözümler aranmalı. Örneğin “Allahu ekber” sözünü her duyduğunda bunun Sünnilerin üstünlüklerini kanıtlamak için söylendiğini düşünenler, bu varsayımlarını tekrar değerlendirmeleri için cesaretlendirilmeli.

Suudilerin desteklediği Selefiler halihazırda mezhepler hakkında tartışıyorlar. Lübnan ve Irak’taki Sünni toplumunun önemli bir kısmı da Suriye trajedisini mezhepler üzerinden değerlendiriyor. Batılı gazeteciler ise genellikle mezheplerin önemini abartan bir anlayışa sahip. Bu durumda rejim karşıtlarının da artık kendilerini sorgulaması, mezhepleri göz ardı etmemesi lazım. Ülkede her gün insanlar ölürken kimsenin tabularla zaman kaybetme lüksü yok.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın