Baltimore neden yanıyor?

02.05.2015 Kevin Powell* Çeviri: Onur Erem

Ben varoşlardan geliyorum. Hayatımın ilk 13 yılı Jersey City’nin en kötü varoşlarında geçti. Bu mahallelere gelirseniz bizim ne kadar hoşgörülü ve makul insanlar olduğumuzu görürsünüz: Para, kaynak veya herhangi bir kamu hizmeti olmadan, dökülmekte olan okullara rağmen dayanışma içinde yaşarız. Tacizci polisler, rüşvetçi siyasetçiler ve hilekar din adamlarına rağmen imkansızlıklar içinde imkanlar yaratırız. Çok çalışır, çok partiler, çok güler, çok içeriz. Buna karşı iktidar ise varoşları tecrit eder, buradaki sorunları diğer insanlar için duyulmaz ve görülmez kılar.

Benim bütün dünyam içinde yaşadığımız blokun etrafındaki 5-6 bloktan oluşuyordu. Uzun yolculuklara yalnızca kent merkezine gideceğimiz zaman çıkar, diğer siyah ve Latin anneler ve çocuklarıyla birlikte kent merkezinde yoksulluk maaşlarımızı çeker, gıda karnelerimizle manavlardan meyve sebze alırdık. Şanslıysak, bu özel günün hatırına fast food restoranlarından menü bile alabilirdik.

15 yaşımdayken bir çocukla herhangi bir silah kullanmadan kavga ederken, gelen polis tarafından feci şekilde dövülmüştüm. Derisi beyaz olan diğer çocuk ise polis tarafından nazikçe otobüse götürülmüştü. Bu eşitsizliğe itiraz ettiğimde ise polis tüm gücüyle yüzümün ortasına bir yumruk çakmıştı. O günden sonra, çocukluğumuzdan beri bize öğretilen “polis arkadaşınızdır” sözüne inanamadım.

Polis Baltimore eylemleri sırasında barışçıl bir eylemcinin yüzüne yakın mesafeden biber spreyi sıkarak gözaltına alırken

Yoksul olduğum için üniversiteye yalnızca aldığım burs sayesinde gidebildim. Yıllar sonra ABD’nin tüm eyaletlerindeki varoşları gezdiğimde, her yerde aynı sorunların olduğunu gördüm. Terk edilmiş, yanmış binalar, mobilya kiralama dükkanları, çok sayıda kilise, hapishaneleri andıran okullar, cam kırıkları ve uyuşturucu-kullanılmış prezervatif ikilisiyle dolu çocuk parkları… Bütün varoşların görüntüleri birbirine benziyor.

Bugün ABD’nin ilk siyah başkanı görevde olsa da ülkede siyahları avlama sezonu açılmış gibi bir hava var. 100 yıl önce siyah ABD’lilerin linç edildiğini, ağaçlarda sallandırıldıklarını, beyazların ise bunu eğlenceyle izlediğini görebilirdiniz. Aradan geçen 100 yılda Hollywood ve medya eliyle ırkçılık başka bir hal aldı. 24 saat boyunca televizyonlar sansasyon yaratmak için ırkçı bir perspektifle yayın yapıyor. Yüz yılın ardından linç fotoğraflarının yerini polisin, arkasından beş-on el ateş ederek öldürdüğü siyahların videoları aldı.

Kendini dünyanın en muazzam demokrasisi ilan eden ülkede polisler her yerde, gün ortasında, kameralar kayıttayken siyahları vuruyor. Birkaç istisna haricinde hiçbir polise ceza verilmiyor. Her seferinde aynı filmi görüyoruz: Beyaz olmayan bir insan polis tarafından öldürülür, polis yeterli soruşturmayı yapmadan hemen suçu vurulan kişiye atar, vuran polisler maaşlarının bile kesilmediği ‘idari izin’e çıkarılır. Medya ise kişinin öldürülmesini meşrulaştırmak için kamuoyu yaratmakla meşguldür. Düzenlenen eylem ve yürüyüşlerin karşısına askeri teçhizatlı polisler getirilince gerilim artar, provokatör sivil polisler ortaya çıkar, halk gözaltına alınır. Sonunda medya dikkati cinayetten “vandal, çapulcu ve yağmacıların şiddeti”ne yönlendirir. Gücü elinde bulunduran beyazlar siyahlara ‘sakin ve barışçıl’ olmalarını söylerken aynısını asla polise söylemez. Ülkedeki tüm varoşları bir saatli bombaya çeviren baskı, marjinalleştirme, çevreleme ve görülmez kılmanın da dahil olduğu feci koşullar hakkında da hiçbir söz söylemezler. Bu insanlar, “değerli” vakitlerini yoksullarla hiçbir zaman geçirmemişlerdir. Eğer varoşlardan değilseniz, varoşlarda zaman geçirmemişseniz varoşları anlayamazsınız.

Onları anlamayan büyük STK’ler, büyük konuşmacılar, büyük dini liderler olay yerine ve TV ekranlarına getirilir. Görevleri tabandaki insanların enerjisini kontrol ve muhafaza edip başka bir alana yönlendirmektir. Ama tabandaki insanlar onlara itibar etmez. Arkadaşlarını öldüren polislerin cezalandırılmayacağını bilirler, adalet sistemine güvenmek onlar için çılgınlıktır. Travmalarını, acılarını ve öfkelerini gidermeye dair hiçbir adım atılmamasına rağmen sakin kalmalarının telkin edilmesinin çılgınlık olduğunu bilirler. Haklarında hiçbir fikri olmadan kendilerini analiz eden yorumcuları duymanın, orta sınıf bir hayat yaşayıp iktidarın dilini kullanan siyahların sokaktaki halkı kınadığını duymanın, sözde ilerici insanlardan bu cinayetlere dair tek bir söz bile duymamanın ve medyanın yalnızca bir toplumsal patlama olduğunda ilgi göstermesinin çılgınlık olduğunu bilirler.

Bu insanlar kendi içlerine doğru, kendi topluluklarına doğru patlıyorlar. Varoşlarının dışındaki kitlelere kendilerini duyurabilmek istiyorlar ama mevcut iktidar ilişkileri bunu engelliyor. Bu yüzden öfkelerini, kendi mahallelerini yakarak gösteriyorlar. Onları anlayabiliyorum, çünkü ben onlarım, onlar da ben. Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar önüne gelen her şeyi yıkabilir. Yaşamına değer verilmediğini, ikinci sınıf yurttaş olarak görüldüğünü hisseden insanların tepkisi daha şiddetli olur. Bizler, acı içinde bir yaşama mahkum olmaktan ve her an herhangi biri tarafından öldürülebilecek birer hedef olmaktan bıktık. İsyanlar birer çağrıdır. İnsanlığımızı görüp bir plan, vizyon, çözüm ve adalet için birilerinin adım atmasına yönelik birer çağrı.

b3Bu insanları kınamak, kendimizi kınamaktır. Yakın tarihte beyazların pek çok spor olayından sonra ABD kentlerini yaktığı olaylar gerçekleşmişken Baltimore’da beyaz olmayan insanlar isyan ettiği için bunu ‘yağma’ olarak tanımlamak ırkçılıktır. Eğer bir ülkede beyazlar ortalığı yaktığında hiçbir şey olmuyor, siyahlar isyan ettiğinde olağanüstü hal ilan edilip Ulusal Muhafızlar bölgeye geliyorsa orada demokrasi yoktur.

Siyahların hayatı, diğer tüm hayatlar gibi önemlidir. Ben barışa, aşka ve şiddetsizliğe derinden inanırım. Tek insan ırkı olarak bir arada kardeşçe ve uygarca yaşamamız gerektiğini düşünürüm. Fakat adalete de inanırım, tüm insanlar için. Ve ABD’de son yıllarda yaşananların adalet ve eşitlikle hiçbir alakası olmadığını da bilirim. Bugün beyazlar polis tarafından böyle avlanıyor olsa nasıl tepki gösterilirdi sizce?

Geroge Zimmerman (2012’de siyah genç Trayvon Martin’i vuran polis, Ç.N.) Florida’da zengin beyazların oturduğu bir sitede beyaz genci öldürseydi, beyazlar çocuklarına küçük yaştan itibaren kendilerini polisten nasıl koruyabileceklerini öğretmek zorunda kalsaydı, annanesinin kanepesinde uyurken ev baskınında polis tarafından vurulan 7 yaşındaki Aiyana Stanley siyah değil beyaz olsaydı neler olurdu? Ülke polis cinayetlerine karşı ayağa kalkardı.

Bugün Baltimore yanıyor çünkü Amerika’nın yüreği ırkçılık, nefret ve şiddet ateşiyle yanıyor. Baltimore yanıyor çünkü pek çoğumuz durumu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyoruz, olağandışı olağanlaşırken hissizleşmişiz. Baltimore yanıyor çünkü çok azımız ABD’nin en kırılgan ve en çok kuşatmaya alınmış topluluklarına dair tutarlı birer politik, ekonomik ve kültürel strateji geliştirmek için uğraşıyoruz. Onları öldürürcesine polise boğmak çözüm değil. Onları hapislere tıkmak çözüm değil. Ve açıkça, onları yoksaymak çözüm değil.

* Yazar ve aktivist

Kaynak: huff.to/1za3PHB

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Kıbrıs’ta saltanat yıkılacak”

KKTC Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda Mustafa Akıncı’yı destekleyen örgütler BirGün’e konuştu: Eroğlu’yla devam eden statüko yıkılacak, solda daha güçlü birlik oluşacak, yıl sonuna kadar çözüm mümkün olacak, erken seçim gelebilir

akıncı22.04.2015 ONUR EREM @onurerem

KKTC’de ikinci turu bu haftasonu gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçiminde çok sayıda sol örgüt, parti ve sendika Derviş Eroğlu’nun karşısında Mustafa Akıncı’yı destekleyecek.

Akıncı Kıbrıs’ta çözümü savunan ve iki toplum arasındaki etkileşimi teşvik eden 40 yıllık tecrübeli bir siyasetçi. 1976’dan 1990’a kadar yürüttüğü Lefkoşa Türk Belediyesi Başkanlığı görevinde Lefkoşa Rum Belediyesi’yle birlikte ortak imar planı başta olmak üzere önemli projeler gerçekleştiren Akıncı, bu projeleriyle 1989’da Dünya Habitat Ödülü, 2003’te Europa Nostra Onur Ödülü, 2007’de de Ağa Han Mimarlık Ödülü’ne layık görülmüştü.

Mustafa Akıncı’nın seçilmesiyle KKTC’de beklenen değişimi, kendisini destekleyen Birleşik Kıbrıs Partisi Başkanı İzzet İzcan, Toplumcu Demokrasi Partisi Başkanı Cemal Özyiğit ve Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası Genel Sekreteri Şener Elcil BirGün’e anlattı.

izcanİzcan: Erken seçim ve solda birlik

Birleşik Kıbrıs Partisi Başkanı İzzet İzcan, halkın çözüm özlemi ve barış talebi nedeniyle Akıncı’yı bir umut olarak gördüğünü söyledi. “Halk artık temiz bir toplum istiyor ve Eroğlu’nun Kıbrıs’a vereceği bir şey kalmadı. 20 yıllık başbakanlığı ve 5 yıllık cumhurbaşkanlığı döneminin ardından geldiğimiz nokta ortada” diyen İzcan, ilk turun sonuçlarına ve yapılan açıklamalara bakınca Akıncı’nın favori olduğunu söyledi.

Mayıs ayında Ada’ya barış gelmesi için yeni müzakere sürecinin başlayacağını ve Akıncı’nın liderliğinde müzakerelerin hızla sonlanıp yıl sonuna kadar referanduma götürülebileceğini açıklayan İzcan “Bu nedenle Akıncı’nın seçilmesi Kıbrıs’ta çözüme yanaşmayan statükoyu yıkacaktır. Karşı taraf ise son bir gayretle, yalan haberler ve karalama kampanyalarıyla bunu engellemeye çalışıyor. Sığınacakları tek liman faşizm, fanatizm ve aşırı milliyetçilik, fakat bunlarla da başarı sağlayamayacaklar” dedi.

Taşlar yerinden oynadı

Akıncı’nın kazanması durumunda mevcut hükümetin de çökeceğini düşünen İzcan, “Şu anda Cumhuriyetçi Türk Partisi Birleşik Güçler- Demokrat Parti Ulusal Güçler koalisyonu çalışmayan bir hal aldı, iki farklı hükümet gibi davranıp kendi aralarında kavgalı duruma geldiler. Artık taşlar yerinden oynadı ve bu hükümetin sürmesi zor. CTP’nin kurultayında yeni lider arayışları olmasını bekliyorum. KKTC’de erken seçim olacaktır, doğrusu da budur” ifadelerini kullandı.

“KKTC solu olarak bir süredir birlikte yürüttüğümüz çalışmaları seçim zaferinin ardından daha kapsamlı bir çatıda birleştirmeyi düşünüyoruz. Yerel seçimlerde TDP-BKP ve demokrasi güçlerinin ortaklığı başarı getirdi. Hedefimiz Yunanistan’daki SYRIZA, Türkiye’deki HDP ve İspanya’daki Podemos gibi güçlü bir birlik oluşturup, bir çatı halinde hareket edip parlamentoda da çoğunluğu sağlamak” diyen İzcan, seçimden sonraki Pazartesi günü bu güçbirliğinin yol haritası ve muhtemel işleyiş biçimlerini konuşmaya başlayacaklarını anlattı.

İzzet İzcan, hem Ada’da, hem Türkiye’de, hem de dünyadaki halklarla barış içinde yaşamak istediklerini söylerken, Türkiye’deki demokrasi güçlerini de dayanışmaya çağırdı.

özyiğitÖzyiğit: Ada’nın güneyi de heyecanlı

Toplumcu Demokrasi Partisi Başkanı Cemal Özyiğit, şu anda favori olarak gösterilen Mustafa Akıncı’nın önündeki en büyük tehlikenin “Seçimin her türlü hilesini bilen, her türlü yolu deneyebilecek Derviş Eroğlu” olduğunu düşünüyor. “40 yıldır siyasette aynı zihniyeti görüyoruz. Tehditle, rüşvetle ve olmayacak vaaterle her yolu deniyorlar. Türkiye’den KKTC’ye gelmiş insanlara ‘Akıncı kazanırsa sizi gemilere koyup geri gönderecekler’ diyorlar. Ama bütün bu tehditlere rağmen Akıncı’nın kazanacağını düşünüyorum” diyen Özyiğit, ilk turdaki oy dağılımına bakıldığında Akıncı’nın favori durumda olduğunu, fakat yine de temkinli olmak ve son güne kadar çalışmayı bırakmamak gerektiğini söylüyor.

‘Bir saltanat yıkılıyor’

“Kıbrıs’ta bir saltanat yıkılıyor aziz dostum. 40 yıllık yağma, vurgun, talan ve kaçakçılıktan nemalanma dönemi Akıncı ile bitecek. Denktaş ile başlayıp Eroğlu ile devam eden statüko yıkılacak. Adaya yepyeni bir bakış gelecek” diyen Özyiğit, diğer aday Eroğlu’nun barış müzakerelerinde masada imzaladığı maddelere masadan kalktığında uymadığını hatırlatarak Akıncı’nın barış için önemli bir imkan olduğunu söyledi: “Adanın güneyinde de gerçekten barış arayan bir kesim var. Akıncı, çözüm için çabalayacak bir lider olarak onlara umut veriyor. Akıncı’nın karşısında oturacak Nikos Anastasiadis ise 2004 referandumunda güneyde ‘Evet’ diyen tek partinin lideriydi. Bu yüzden Akıncı’nın seçilmesiyle çözüme çok yaklaşacağız.”

Elcil: Demokrasi ve barış ile baskı, kumar ve fuhuş arasında seçim

elcilKıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası Genel Sekreteri Şener Elcil, Mustafa Akıncı’nın önyargısız bir insan olduğuna dikkat çekerken kendisinin geçmişte Kıbrıslı Rumlarla birlikte pek çok çalışma yaptığını hatırlattı. “Akıncı, müzakerelerde güven yaratıcı önlemlere sıcak bakıyor. Maraş’ın sahiplerine iadesi ve karşılığında Mağusa Limanı’nın uluslararası ticarete açılmasını barış müzakerelerinin sonucunu beklemeden gerçekleştirebilir” diyen Elcil, Akıncı’nın seçilmesinin ardından kendilerinin ve KKTC halkının da süreci denetlemeyi sürdüreceğini söyledi.

‘Eroğlu’nun serveti Erdoğan gibi’

Bu süreçte Türkiye’den bir baskı gelmesini olağan karşıladıklarını, Türkiye hükümetlerinin her zaman KKTC’deki iç işlere karıştığını iyi bildiklerini aktaran Elcil “Sayın Eroğlu, ayrılığa yeminlidir. Türkiye ile birlikte bize layık gördükleri memleket kumarhane, fuhuş ve kara para dolu bir ülke oldu. Eroğlu kişisel servetini bile açıklayamadı hâlâ. 1974’te kirada oturan bir insanken, evi yokken, bugün servetini açıklayamıyor. Bu açıdan Türkiye’dekilere benziyor. Sayın Erdoğan da gençliğinde belediyede çalışıyordu, bugün servetinin hesabını veremiyor” ifadelerini kullandı.

Derin devlet baskısı

Erdoğlu’nun askeriye aracılığıyla derin devletle ilişkileri olduğunu hatırlatan Elcil, seçim öncesinde halka bulgur ve pirinç dağıtıldığını belirterek “Bu baskılara devam edebilirler, askerler de baskı yapabilir. Ama bunlara rağmen Akıncı’nın kazanacağını düşünüyorum. Bu seçimi bir referandum olarak değerlendiriyorum. Bir tarafta Kıbrıs sorununun çözümü, demokrasi ve barış isteyenler, diğer tarafta Türkiye’nin alt rejimi, baskı iktidarı, kumar ve fuhuş isteyenler var” ifadelerini kullandı.

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kurtuluş eko-sosyalizm ve planlı ekonomik küçülmede

Ekolojik Anayasa ve Çevre Konferansı’nda konuşan uzmanlar, insanlığın yok olmamak için eko-sosyalist politikalarla planlı ekonomik küçülmeye gitmek zorunda olduğunu anlattı

06.05.2015 ONUR EREM @onurerem

Yakup Okumuşoğlu ve Can Atalay

Yakup Okumuşoğlu ve Can Atalay

Avrupa Genç Hukukçular Birliği (ELSA) İstanbul Şubesi dün Ekolojik Anayasa ve Çevre Pratikleri üzerine bir konferans düzenledi. Galatasaray Üniversitesi’nde düzenlenen konferansta akademisyenler ve avukatlar ekolojik bir anayasanın ve yargı yoluyla doğayı korumanın imkanlarını tartıştı.

Bahçeşehir Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. Serkan Köybaşı ve Marmara Üniversitesi’nden Dr. Tolga Şirin, konferansın ilk oturumunda ekolojik bir anayasanın mümkün olup olmadığını tartıştı. Üniversitelerinde anayasa ana bilim dallarında araştırma görevlileri olan Köybaşı ve Şirin bu alanda dünyadan örnekleri değerlendirdi.

Köybaşı, Bolivya’dan Evo Morales’in nehirlerin kuruduğu bir köyden geldiği için ekolojik anayasanınn neden gerekli olduğunu bildiğini ve buna önem verdiğini anlattı. Fakat günümüzde Bolivya, Ekvador ve benzeri ülkelerin kapitalist dünya içinde büyüme zorunluluğu nedeniyle büyük baraj ve benzeri doğaya zarar veren projeleri yapmaya devam etmek zorunda kaldığını söyleyen Köybaşı, bu anayasaların olumlu bir adım olduğuna, ancak yeterli olmadığına dikkat çekti.

Ya küçülme ya ölüm

“İnsanlık geliştirdiği aletler sayesinde doğada çoğalabileceğinden çok daha fazla çoğaldı. İnsanlar 500 milyonluk nüfusla kalsaydı, doğaya verilecek bütün zararlar tedavi edilebilirdi. Ama 7 milyar nüfusla insanlığın geleceğini kurtarabilecek tek yol ekolojizmdir. Kapitalizm ve komünizmin aksine ekolojizm insan merkezli değil doğa merkezli bir düşüncedir” diyen Köybaşı, büyüme kavramı ve büyüme fetişizmi yerine “de-growth” (planlı ekonomik küçülme) kavramının tartışılması gerektiğini söyledi: “Gereksiz kitlesel tüketimi azaltmadan doğaya verdiğimiz zararı geri çeviremeyiz. Kendi kurallarımıza değil, doğanın kurallarına göre yaşamamız lazım. Eğer bunu yapmazsak 2100 yılına kadar insanların yüzde 70’inin yok olacağı ekolojik krizlerle karşı karşıya kalabiliriz. Torunlarımız için hiç umutlu değilim. Doğanın anayasası ve devleti yoktur, bu yüzden ekolojizm de bir anayasanın veya kapitalizmin içine sınırlanamaz. Bu yüzden açık yeşiller (yeşil kapitalizmi savunanlar) ve derin ekolojistler (kapitalizmi yıkıp tüketimi minimuma indirmek isteyenler) arasında büyük bir görüş ayrılığı var.”

Komünizm ve eko-sosyalizm

Tolga Şirin ise anayasanın iktidarı sınırlandırmak için var olduğunu söylerken “Eğitim ve sağlık hakkını öne çıkaran, iktidarı toplumsal haklara karşı sınırlandıran bir anayasaya sosyal anayasa denir. Ekolojik anayasa ise iktidarı ekoloji lehine sınırlandıracak bir anayasadır. 1982 Anayasası’nda doğaya dair çok madde vardır, diğer ülkelere kıyasla. Fakat metinler tek başına yetmiyor doğayı korumak için” ifadelerini kullandı. Şirin, ekolojizmde refahın kısıtlanmasının şart olmadığını, gelir adaleti sağlandığı takdirde yalnızca zenginlerin refahının azalabileceğini söyledi: “Komünizm ve eko-sosyalizm doğa lehine sonuçlar doğurabilecek sistemlerdir. Fakat Stalinist uygulaması doğa için çok yıkıcı olmuştur.”

‘Halk hukukun önündeyse mücadele kazanılır’

Konferansın ikinci oturumunda ise avukatlar Yakup Okumuşoğlu ve Can Atalay yargı yoluyla doğayı koruma pratiklerini anlattı. Fırtına Vadisi’nde doğup büyüyen bir insan olarak doğa tahribatı yaratan projelerin zararını bire bir yaşayarak bu alanda avukatlık yaptığını anlatan Okumuşoğlu, “Bu mücadele insanın kendisine yardım etmesi içindir. Doğa da bu mücadeleden faydalanır ancak bu mücadele verilmese bile doğa bizi yok ederek kendini bir süre sonra yeniler” dedi. Dünyada su mültecileri oluştuğuna dikkat çeken Okumuşoğlu, 2.3 milyar insanın yeterli suya, 1 milyarın da suya ulaşamadığını, su kaynaklarının yüzde 50’sinin kirlendiğini söyledi: “Bir ABD’li günde 500 litre tüketirken Türkiyeli 100, Kamboçyalı 4 litre su tüketiyor. Kapitalistler suyu sınırlı bir meta olarak tanımlıyor. Sınırlı suyun çatışmaya yol açacağını söyleyen uluslararası ticaret örgütleri, bunu bahane ederek suyu özelleştirmek istiyor. Bunun ilk örneği Bolivya’da yaşandı, su fiyatları yükselince fakir halk su bedeli ödeyemez oldu. Halk yaşayabilmek için yağmur suyu biriktirince şirketler dava açarak kazandı ve bunun ardından yoksul halk ayaklanmasıyla rejim değişti. Türkiye’de de benzer olarak tüm dereler özel şirketlere satılmış durumda. Ben de bir avukat olarak bu duruma karşı ne yapabilirim diyerek bu konudaki bütün yasaları ve anayasa maddelerini kullanarak mücadele yürütüyorum. Açtığım davaları kazansam bile sonunu getiremiyoruz, mahkeme kararları uygulanmıyor, proje bitmiş oluyor veya yeni bir proje uygulamaya koyup yeni projeye de dava açmamızı istiyor. Hukukun hali böyle olunca hukuk yoluyla doğayı korumak mümkün olmuyor. Bu nedenle kentlerde ve köylerde insanlar kendileri bu mücadeleye giriyor. Gerze’de halk, hukukun önünde bir mücadele verdiği için kazandı. Halk, ‘Burada sizin hukukunuz geçmez, burası benim memleketim, yapamazsanız’ dediğinde kazanıyor.”

‘Bu sistemde tapu paçavradır’

Can Atalay ise sosyal bilimcinin ancak taraf tutarak nesnelleşebileceğini söylerken, “Bizim sermayeden yana taraf olmamız için çevremizde çok baskı var. Ancak biz bu baskılara karşı insandan ve doğadan yana taraf olmalıyız. Bütün bu yaşadığımız sorunların kaynağı özel mülkiyettir. Bizim itiraz ettiğimiz şey kimi para babalarının her alanda söz söyleme yetkisi olmasıdır. Hiç kimse hiçbir gerekçeyle insanların aleyhine doğal varlıkların kullanılmasına karar veremez. Bizim elimizden kent ve kırdaki alanların nasıl kullanılması gerektiğine karar verme yetkisini alan devlet bunu sermaye lehine kullanıyor. Kentsel dönüşüm ve riskli bölgeye dair yasalar burada bulunduğu sürece mülkiyet hakkınızın olmadığını, tapunuzun paçavra değerinde olduğunu bilin” dedi.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Askerlikten soğutma ‘suçu’ geri döndü

Bir hafta içinde Askere Gitmeyin kitabı, internet sitesi ve vicdani retçi İnan Mayıs Aru hakkında ‘halkı askerlikten soğutma’ soruşturmalarıı açılmasını uzmanlar BirGün’e yorumladı: Böyle bir suç olamaz

09.04.2015 ONUR EREM @onurerem

İnan Mayıs Aru

İnan Mayıs Aru

Vicdani retçi İnan Mayıs Aru hakkında “halkı askerlikten soğutma” gerekçesiyle soruşturma başlatıldı. Geçen hafta Askere Gitmeyin kitabı ve sitesi hakkında aynı gerekçeyle soruşturma başlatılmasının ardından yaşanan bu gelişmeyle bir haftada iki farklı “halkı askerlikten soğutma” soruşturması açılmış oldu.

Karakolda şakalar

Muğla’nın Ula ilçesinde yaşayan Aru, “yoklama kaçağı” olduğuna dair tutanağı vicdani retçi olduğu şerhiyle imzalayarak sosyal medyada paylaştığı için başlatılan soruşturmanın hikayesini BirGün’e anlattı: “Başka bir nedenle gittiğim Ula Jandarma Karakolu’nda ‘yoklama kaçağı’ olduğuma dair bir tebliğde bulundular. Komutan, beni o gece orada tutup sonraki gün mevcutlu sevk işlemi yapacaklarını söyledi. Böyle bir hakkı olmadığını, avukatımla konuşabileceğini söylediğimde ise ‘Şaka yapıyordum. Ne çok şey biliyormuşsun sen böyle. Herkes senin kadar bilse burada bir asker kalmaz. En isteyerek geleni bile 10 gün sonra evime dönmek istiyorum demeye başlıyor burada’ diye cevap verdi. Sonra bana uzattıkları tebliğe şerh düşerek imzaladım: Vicdani retçi olduğum gerekçesiyle şubeye teslim olmayacağımı ve uluslararası sözleşmeler gereği herhangi bir ceza ödemeyeceğimi beyan ederim”

Tebligat

Tebligat

‘Haklarınızı iyi bilin’

Aru bu tebligatı sosyal medya hesabında paylaştı ve şu yorumları yazdı: “Bunları neden anlatıyorum. İstemiyorsanız gitmek zorunda değilsiniz. Haklarınızı iyi bilin. Şubede gözünüzü korkutmaya çalışabilirler ama siz sinirlenmeden, kendinizden emin ve soğukkanlı bir biçimde yasal olarak buna hakları olmadığını izah ederseniz hiçbir şey yapamazlar. Hiç kimse zorunlu olarak ölme ve öldürme eğitimi almak, hayatının kıymetli günlerini hatta dakikalarını militarizm saçmalığına feda etmek zorunda değildir. REDDET! DİREN! HAYIR DE!”

Jandarma ifadeye çağırdı

Aru, 4 Nisan’daki bu paylaşımının ardından 8 Nisan günü Jandarma tarafından arandı. Jandarma “Karakola gelirseniz sizinle görüşmek istediğimiz bir şey var” dedi. Bir zorunluluk olmamasına rağmen, çekinecek ve korkacak bir şeyi olmadığını göstermek için karakola giden Aru’ya, bu belgeyi paylaşırken yazdığı yorum nedeniyle hakkında “halkı askerlikten soğutma” soruşturması açıldığı söylendi, ifadesi istendi. “İfademde bu şekilde suçlayamayacaklarını, bunun mantıksız bir suç olduğunu söyledim. Ayrıca bu soruşturmanın Anayasa’nın 26. maddesiyle korunan ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini, Türkiye’nin aynı gerekçeyle AİHM’de mahkum olduğunu hatırlattım. Büyük ihtimalle haftaya da savcılığa ifade vermem gerekecek” diye anlattı İnan Mayıs Aru, karakolda yaşadıklarını.

Aru, Türkiye’de devletin vicdani retçilere yönelik politikalarının dönem dönem değiştiğini, son iki haftada hem kendisine hem de Askere Gitmeyin kitabına açılan soruşturmaların da benzer bir değişim sinyali olabileceğini düşünüyor.

Merve Arkun: Özel bir ilgi var

Avrupa Vicdani Ret Bürosu (EBCO) Başkan Yardımcısı Merve Arkun, bu iki soruşturmanın peş peşe başlamasının bir tesadüf olamayacağını söylüyor: “İnan Mayıs Aru gibi pek çok vicdani retçi geçmişte de kendilerine gelen tebligatları sosyal medyada duyuruyordu. Ancak bu sefer duyurmasının ardından, iki gün içinde soruşturma açıldı. Hiçbir hukuki sürecin bu kadar hızlı ilerlemediği Türkiye’de iki gün içinde soruşturma başlatılması, savcıların bu konuya özel bir ilgi göstermeye başladığı anlamına geliyor.”

Arkun’a göre bu uygulamalar vicdani retçileri yıldırmaktansa onlara yeni eylemlilik alanları açacak. “Bu uygulama bir politikanın yansıması ve ilerleyen dönemde de artması muhtemel. Bundan sonra tebligatları duyurmaya devam edeceğiz, tehditlerin üzerine gideceğiz. Tekrardan sokaklarda eylem yapmamız için bir zemin yarattılar bu baskılarla” diyor Arkun.

İç güvenlik paketiyle toplumun militerleştirildiği, internet sansürü ve bilgiye erişimin kısıtlandığı bir dönemde bu uygulamanın yeni bir baskı kurulduğunu anlatan Arkun, bütün bunların sivil itaatsizlik ve sosyal medyanın ‘Kırmızı Kitap’a eklenmesiyle ilişkili olabileceğine dikkat çekiyor.

Davut Erkan: Toplumsal muhalefete baskının arttığı bir dönemdeyiz

Vicdani Ret Derneği üyesi Avukat Davut Erkan bu gelişmelerin, hükümetin bütün toplumsal muhalefeti sindirme ve susturma çabasıyla birlikte okuması gerektiğini söylüyor: “Avrupa Birliği süreciyle birlikte 318. maddenin kullanılması durmuştu ama yasa oradaydı. Bugün toplumsal muhalefeti etkisizleştirme kapsamında militarizme gelen itirazları ortadan kaldırmak için bu madde tekrar işletiliyor. Savcılara toplumsal muhalefeti baskılama yönünde bir emir ulaştığını anlıyoruz”.

Devletin bu işi Askere Gitmeyin internet sitesi ve mail hesabına giriş yapanları Bilişim Savcılığı’na tespit ettirecek kadar ciddiye aldığını anlatan Erkan, “TCK’nın 318. maddesi bir suç değildir. Uluslararası hukuk standartlarında böyle bir suç olamaz. Herkes gönül rahatlığıyla halkı askerden soğutabilir. Yerel mahkeme ceza verse bile Anayasa Mahkemesi, o da olmadı AİHM bu kararı bozar” diyor.

Vicdani retçilerin son dönemde GBT uygulamasıyla sindirilmeye çalışıldığını hatırlatan Avukat Erkan, “GBT sonrası imzalatılan tutanağın bir baskı aracı olması isteniyordu. Oysa vicdani retçiler bu tutanakları imzalamayı reddederek veya şerh düşerek imzalayıp internette paylaşarak bu baskı aracını hükümete geri çevirdi. İktidarın hoşuna gitmeyen şey işte bu” ifadelerini kullanıyor.

Erkan, Gezi süreciyle birlikte hükümetin aktif eylemlerden ziyade kitlesel pasif direnişlerin ve sivil itaatsizliklerin kendisini zor duruma düşürdüğünü gördüğünü, vicdani reddin de önemli sivil itaatsizlik araçlarından biri olduğunu söylerken “Bu soruşturmalar sivil itaatsizliğin ‘Kırmızı Kitap’ kapsamına alınmasının bir sonucu olabilir” diyor.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Vekil adaylarının iklim değişikliğine bakışını nasıl değerlendirmeli?

change-the-politics-not-the-climate-11Prof. Jay Rosen*

Geçen yıl Kasım ayında New York Times gazetesi çevre haberlerinden sorumlu editörleri Adam Bryant ile bir söyleşi yaptı. Söyleşide Times’ın iklim değişikliğine yaklaşımının konuşulduğu kısımda Bryant şunları söylüyordu:

“İklim biliminin bir çeşit yalan olduğunu iddiasına itibar göstermek mümkün değil. Bu nedenle bilinçli bir tercihle bu görüşü ciddiye almamaya karar verdik. Öte yandan ana akım bilimin içinde büyük tartışmalar ve belirsizlikler var. Biliminsanları durumun ne kadar kötüleşeceği veya ne kadar hızlı kötüleşeceği konusunda emin değil ama bunu açık bir şekilde tartışıyorlar. Bunlar geçerli bilimsel tartışmalar ve belirsizliklerdir, bunlara yer vermeyi istiyoruz.”

“Bilinçli bir tercihle bu görüşü ciddiye almamaya karar verdik” cümlesini editörlerden ve ana akım basın üreticilerinden duymanız çok sık karşılaşabileceğiniz bir durum değil. Kamusal tartışmalarda taraf tutmanın yasaklanması normalde bunu engeller. Times’ın “iklim bilimi inkarcıları” hakkında bir istisnaya gitmesi güzel ve önemli bir gelişme. Fakat seçim kampanyasındaki tutumlarını görene kadar beklemek lazım.

Siyasetçinin dört türü

Birkaç ay önce çevre haberleri yapan ve Yeşiller perspektifine sahip ABD kökenli grist.org adlı sitede, Ben Adler’ın imzasıyla “Başkan olmak isteyen iklim bilimi inkarcılarıyla tanışın” başlıklı bir makale yayınlandı. Bu yazıda inkarcıları dört kategoriye ayırmıştı Adler: 1- İnsan kaynaklı ısınmayı inkar edenler, 2- İklim değişikliğini belli bir yıla kadar kabul edip sonra inkar edenler, 3- İklim değişikliğini kabul edip bunu durdurmak için atılabilecek tüm adımları reddedenler, 4- Bu konuda bir fikir belirmekten itinayla kaçanlar.

1. ve 2. kategoriler, Times’ın ciddiye almayacağı görüşler arasında, 3. kategori ise değil. Gazetecilerin görevi 4. kategoride yer alan adayların diğer kategorilerden birine dahil olmasını sağlamaktır.

Fakat bir sorun var: Her geçen gün daha fazla gazeteci bu görüşü artık ciddiye almayacağını açıklasa da sağcı siyasetçilerin büyük bir kısmı küresel ısınmayı ve bundaki insan katkısını inkar ediyor. Bu durumda ne yapmalı?

Burada gazetecilerin izleyebileceği üç farklı yol var. Hepsinin de kendine göre sorunları var:

1- Normalleştir: İnkarcı iddiaları herhangi bir açıklama gibi ele alın. Örneğin “Milletvekili adayı iklimin gerçekten değiştiğinden şüphe duyduğunu söyledi” de ve orada bırak. Böylece bir adayın iklim değişikliğine inanmamasına dikkat çekecek bir vurgu yapmamış olursun. Bu yolun avantajı, en tarafsız gözüken yol olması. Sorunu ise, tarafsız basının yapması gerekenin aksine iddianın gerçekliğini denetlemeden verecek olmak.

2- Israrcılık: Olayın adını koyun, bıkmadan bilim inkarcılığı diyin. “Milletvekili adayı iklim değişikliğinin gerçek olduğu konusunda şüphelerinin olduğunu açıkladı. Fakat bu açıklama bilim dünyasının üzerinde uzlaştığı bir gerçeğe ters düşen bir açıklama”. Böylece seçmenlere adayın kendi düşüncelerini aktarmış ve bilimsel kanıtların bu düşünceyi yanlışladığını vurgulamış olursunuz. Üstelik bunu yalnızca bir kere değil, bu mesele her gündeme geldiğinde yapmış olursunuz. Bu yolun avantajı seçim kampanyası boyunca doğruları ortaya çıkarmaktır. Sorunu ise bahsedilen adaylar tarafından “tarafsız olmamakla” suçlanmaktır.

3- Yüzleşme: İnkarcılığın bedelini artırın. Örneğin adayların düzenlediği basın toplantılarında şöyle sorular sorabilirsiniz:

İklim Değişikliği üzerine Hükümetlerarası Panel 1990 yılında “İnsan faaliyetleri sonucunda gerçekleşen salımlar atmosferdeki sera gazları birikimini büyük ölçüde artırmaktadır” diyerek bunun küresel ısınmaya neden olduğunu söylemiştir. Panel, aynı ifadeleri 1995 yılında da kullandı. 2001 yılında daha güçlü ifadelerle tekrarladı. 2007’de daha da güçlü ifadeler kullandı. 2014’te ise küresel ısınmanın ana nedeninin insan kaynaklı faaliyetler olduğundan yüzde 95 emin olduklarını söyledi. Dünya Bankası da araştırmalarında aynı sonuca vardı. Bütün bunlara rağmen iklim değişikliğini reddediyorsanız elinizde daha iyi kanıtlar olmalı. Bu kanıtları kamuya açıklayabilir misiniz? Ayrıca bilim danışmanlarınızın isimlerini paylaşabilir misiniz? Onlara da bu paylaştığınız bilgileri nereden edindiklerini sormak isteriz.”

İhtiyacınıza göre bu ifadelerle oynayabilirsiniz ama ana fikri anlatabildiğimi düşünüyorum. Adayla aktif bir şekilde yüzleşmek daha agresif bir yoldur. Bu yolun avantajı, gazeteciliğin denetleyici rolünü yerine getirerek politikacılara söylemlerinin sınırları olduğunu hatırlatmaktır. Sorunu ise politize bir görünüş sergilemek.

Dürüst gazetecilerin görevi

Bu yollardan hangisini seçmek lazım? Üç yolun da kendine özgü sorunları var. Bence 1. yol iyi, ikinci yol muhtemelen en iyisi, üçüncü yol ise en risklisi fakat en başarılısı olma ihtimali de var. İklim biliminin yalan olduğu veya insanları faaliyetlerinin iklim değişikliğine yol açmadığını savunmak siyasi bir tartışmada savunulabilir pozisyonlar değildir. Bunu diyen kişi “Hey, kanıtlar benim umrumda değil” demiş olur. Dürüst gazetecilerin bu ifadeyi karşısına alıp onunla ne yapacağına karar vermesi gerekir.

* New York Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi’nde profesör, fakültenin eski dekanı, yazar, Wikipedia Danışma Kurulu eski üyesi, Kanada’nın en büyük medya şirketi olan Post Media’nın danışmanı.

Uyarlayarak çeviren: Onur Erem

Kaynak: bit.ly/1GKVdX3

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın