Feodalizmin karanlık çağlarına geri dönüş

Feodalizmin karanlık çağlarına geri dönüş

Gilbert Mercier* | BirGün için çeviren: Onur Erem | 25.06.2014

* ABD’li gazeteci, News Junkie Post editörü

Tarih tekerrürden ibaret olmasa da bazen bazı güçlü insanlar hayal bilinçli veya bilinçsiz olarak toplumları, hayal dünyalarında yatan ucube zaman makinelerine bindirerek onyıllar, yüzyıllar, binyıllar geriye götürmeye çalışırlar.

18. yüzyıl ortalarında Montesquieu, Voltaire, Diderot ve Rousseau gibi Aydınlanma Çağı temsilcileri, feodalizmin bütün finansal, siyasi ve toplumsal gücü elinde tutan aristokratların domine ettiği bir sistem olduğunu ilan ederek onu lanetlemişlerdi. Fransız Devrimi’nin ideolojik temellerinin atıldığı bu dönemde feodalizm, Fransız Monarşisi ile eş anlamlı hale gelmiş, Aydınlanma Çağı yazarları aileden gelen ayrıcalıklar, eşitsizlik ve vahşi sömürü içerek bu sistemin elle tutulur tek bir yanı olmadığını yazmışlardı. Ağustos 1789’de, Bastille’in ele geçirilmesinden kısa bir süre sonra Kurucu Meclis feodal rejimin sonunu ilan etmişti.

İronik bir şekilde, vahşi küresel kapitalizmin geçirdiği evrimin ardından feodalizmin geri dönüşüne tanık oluyoruz. Oysa kapitalizm feodalizmin ardından gelen bir sistem olarak tanımlanırdı. Feodalizm, en basit haliyle toplumsal sınıfların aileden çocuğa geçtiği bir sistemdir. Orta Çağ’da servet tarım etkinliklerinden gelirdi: Aristokratlar toprağın sahibiyken serfler de toprak üzerindeki işgücüydü.

FEODAL WALMART

Karanlık Çağlar’ın feodal sistemi köylülerin lordlar tarafından sömürülmesi üzerine kuruluydu. Bu sistem kitlesel yoksulluk, kıtlık ve aşırı sömürüye yol açarken yoksullarla zenginler arasındaki makas bir hayli genişti.

Bugünle karşılaştırdığımızda bir serfin lorduyla ilişkisi, herhangi bir alt düzey WalMart çalışanının WalMart’ın sahibi Walton ailesiyle ilişkisiyle aynı. Özellikle günümüz ABD’sinde toplum içindeki güç ilişkilerini ve yoksul-zengin farkını 1750’deki Fransa ile karşılaştırdığımızda benzerliği reddetmek imkansız. Örneğin ABD’nin en prestijli 8 üniversitesinden birine girebilmek tamamen ailenizden gelen bir ayrıcalıktır. Aynı şey ABD Kongresi’ne seçilebilmek için de geçerlidir. Yani kişisel özellikler değil, aile kökenleri belirleyicidir.

TORBACI IMF

Dünya çapındaki oligarklardan oluşan güçlü bir ağ, toplumun saatini Aydınlanma Çağı öncesine ayarlayarak bizi lordların ve serflerin Karanlık Çağlar’ına geri döndürmek istiyorlar: Wall Street’teki “evrenin efendileri”nin çıkarına olacak bir küresel kulluk çağı. Orta Çağ’a kıyasla, günümüzün kulluğu daha sinsi: IMF, Dünya Bankası ve özel bankalar dev uyuşturucu tacirleri gibi davranıyor. Özel bankalar bireylerin, IMF ve Dünya Bankası da devletlerin torbacısı olmuş. Yunanistan’ı, Detroit’i veya sıradan bireyleri belli bir doz krediye alıştırdıktan sonra gerisi kolay. Bir süre sonra borcu ödemek için bile borç almak zorunluluk olur.

Kısa zaman önce Nobel ödüllü ekonomist Paul Krugman “Detroit, Yeni Yunanistan” başlıklı makalesinde Detroit’i “pazar güçlerinin mağduru” ilan etmesiyle, kendini tanımlarken kullandığı “hümanist”liği ve “vicdanlı liberal”liği bırakıp Wall Street çalışanı söylemini sahiplenmiş gözüküyor.

‘OLUR ÖYLE’

“Ekonomik değişimlerden zarar edenler bazen yetenekleri lüzumsuzlaşan bireyler, bazen pazarda artık varolmayan bir nişe hizmet eden şirketler, bazen de ekonomik ekosistemdeki yerini yitiren koca kentler olur” yazmıştı Krugman. Listede “gizemli ‘pazar güçleri’nin masum kurbanı Yunanistan” maddesi eksik kalmış! Krugman şöyle sonlandırıyordu paragrafını: “Gerileme normaldir, olur öyle”, sanki yerçekimi veya manyetzma gibi doğal bir fenomenden bahsedermişçesine. Diğer önder uluslararası ekonomistler gibi Krugman da Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi örgütleri kararlılıkla desteklemişti. Krugman’ın “olur öyle” senaryosuna göre Yunanistan ve Detroit “pazar güçleri”nin ikincil zararları değil. Oysa Detroit NAFTA tarafından, Yunanistan AB tarafından bu hale getirildi.

IMF’nin kendisi bile yakın zaman önce “Yunanistan’a dayattığımız politikalar bariz hataydı” diye açıklama yaptı. Krizin başlangıcında Yunanistan’ın borçlarını hızlıca yeniden yapılandırmaktansa ülkenin özel bankalara olan borçlarının tamamını ödemesini istedi. IMF politikalarının sonucunda Yunanistan’ın borçları sabit kaldı, değişen tek şey alacaklılardı: Artık özel bankalar ve fonlar değil Avro bölgesi yurttaşları ve IMF’ydi alacaklı. Yunanistan da Detroit de kamu sektörünü yok etmek isteyen vahşi kapitalizmin hedefi haline gelmişti.

“Pazar güçleri” fiziksel bir fenomen değil, Wall Street’in akbabaları ve sırtlanlarıdır. Kentlerden ve ülkelerden geriye kalan leşlerle beslenirler. Gerileme öyle durduk yere olmaz. Küresel kapitalizmin kurumsal birimleri tarafından, insani maliyeti ne olursa olsun kârı maksimize etmek için tasarlanır. Sonuçta son 250 yıldaki kazanımlarımızı yok ederek bizi feodalizme kul yapmak için anamızı ağlatan bu sistemin iyi yağlanmış dişlileri arasına, insanlığın ortak yararına çomak sokmak bizim elimizde.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Türkiye ifade özgürlüğünü kısıtlamaya devam ediyor

Taksim Meydanı’nda serbest gazetecilik yaparken gözaltına alınmamın üzerinden bir yıl geçti. Aradan geçen sürede ülkedeki gazeteciliğin durumu kötüleşirken hükümet ifade özgürlüğünü kısıtlamaya devam ediyor.

SARAH OLSSON* | BirGün için çeviren: ONUR EREM | 04.07.2014

*Gezi eylemleri sırasında fotoğraf çekerken sivil polisler tarafından işkence ile gözaltına alınıp sınırdışı edilen İsveçli gazeteci, Fria Tidningen Dünya Haberleri Editörü.

CNN muhabiri Ivan Watson bu yıl 31 Mayıs’ta, Gezi’nin yapılamayan anmasını görüntülemek için Taksim Meydanı’ndaydı. Canlı yayınının ortasında polisler adamı tartakladı, kendi deyimiyle “kıçını tekmeledi” ve gözaltına aldı. Türkiye’de gazeteciliğin durumunun özeti işte budur. Eğer bu ülkede gazetecilik yapmaya çalışıyorsanız hükümetin size yapacağı muamele benzer olacaktır.

Bundan tam bir yıl önce, Watson ile aynı mekanda serbest gazetecilik yaparken gözaltına alındım. Aradan geçen bir yılda değişen bir şey olduysa, o da Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin baskıcılığı oldu.

SUÇLAMA DÜŞTÜ, YASAK KALDI

Polis ablukası nedeniyle yayında Watson’un arkasında sessiz ve sakin bir görüntü veren Taksim Meydanı bundan bir yıl önce bambaşka bir görünüme sahipti. Kentin merkezindeki nadir yeşil alanlardan birine yapılacak dev bir alışveriş merkezine yönelik protestolar polisin vahşi ve agresif baskısıyla karşılaşmıştı. Yaklaşık bir haftalığına katılabildiğim protestolarda, polisin yanımdaki insanları plastik mermi ve kimyasal gaz fişeğiyle vuruşuna tanık olmuştum. Sokaklarda aşırı gazdan ötürü çocuklar bayılıp yere düşmüştü gözlerimin önünde.

Bu tanıklığımın yalnızca bir hafta sürmesi ise benim verdiğim bir karar değildi. Bir gün sokak çatışmalarını izlerken izlerken iki sivil giyimli polis bana aniden saldırdı ve 11 Türk ile birlikte gözaltına aldı. Ivan Watson kısa sürede serbest kaldığı için şanslıydı. Ben üç gün boyunca alıkonulduktan sonra ülkeden sınırdışı edildim. Hakkımdaki bütün suçlamalardan beraat etsem de sınırdışı edilirken verilen bir yıllık giriş yasağı kaldırılmamıştı.

“YABANCI AJANLAR”

Gezi Parkı eylemleri denilen bu protestolar sırasında 153 gazetecinin yaralandığı, 39 gazetecinin gözaltına alındığı hesaplanıyor. Bu rakamların dışında bir de gözaltına alınan ve/veya sınırdışı edilen yabancı gazeteciler var. Bütün bunlar hükümetin baskı planlarının bir parçası. Hükümet ince hesaplarla bir siyasi oyun oynar gibi hareket etti ve en sonunda protestocuların yabancı ajitatörler tarafından tahrik edildiğini ilan etti. Yabancı gazetecilerin tutuklanması ve sınırdışı edilmesi de hükümet ve elindeki basın gücü tarafından “işte provokatörler” diye duyuruldu.

HÜKÜMET BİLGİ İSTEMİYOR

Bu yaşananlar Türk hükümetinin halkın bilgiye erişmesini engelleme politikasından bağımsız olarak düşünülemez, hatta onun yalnızca küçük bir parçasıdır diyebiliriz. hükümet gazetecilerin halka bilgi vermesini istemiyor, bu yüzden Türkiye 2013’ü dünya hapisteki gazeteciler birinciliği ile kapattı. Son bir yılda medya sektöründe yaşananlar ise gazeteciliğin geleceğinin karanlık olduğunu gösteriyor. Bu ülkede Mart ayında YouTube ve twitter’ın bile yasaklandığını hatırlatmak isterim: Birincisi evletin üst düzey yetkililerinin Suriye ile ilgili kirli savaş planlarının yayınlanması nedeniyle, ikincisi ise Erdoğan ve çevresinde dönen yolsuzluk zincirine dair bilgilerin yayılmasını engellemek için. Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün basın özgürlüğü endeksinde Türkiye’yi 180 ülke içerisinde 154. sıraya yerleştirmesi boşa değil.

Sınırdışı edilmemin üzerinden bir yıl geçmesinin ardından artık Türkiye’ye girmekte özgürüm. Böylece Türk yetkililerin işlediği suçları ortaya çıkarmaya devam edebilirim. Ancak Türkiye’de bu imkanı bulamayan gazeteciler de var: Siyasi düşünceleri nedeniyle yıllarca neyle suçlandığını bile bilmeden hapiste yatan, çıkınca iş bulamayan veya hükümeti tatmin etmek için patronlar tarafından işten çıkartılan gazeteciler.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

AB Dönem Başkanı oldu, insan haklarını çiğnedi

ONUR EREM  03.07.2014

Avrupa Vicdani Ret Bürosu (EBCO), Yunanistan’ın 6 aylık Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı’nda gerçekleştirdiği vicdani ret hakkı ihlalleriyle ile ilgili bir rapor yayınladı. Rapora göre yalnızca 6 ay içinde üç vicdani retçiyi ev baskınlarıyla gözaltına aldı, önceden açılmış davası süren başka üç vicdani retçiye toplam 32 ay hapis cezası verdi. Raporda, vicdani retçilere sivil hizmet hakkını kullanmaları için izin vermeden önce onları saatlerce sorgulayan ve ideolojik gerekçelerle askerliği reddedenlerin başvurularını reddeden Savunma Bakanlığı da eleştirildi. Yunanistan’daki vicdani retçilerin yarısından fazlası askerliği ideolojik gerekçelerle, küçük bir kısmı da dini gerekçelerle reddediyor. Konuyla ilgili görüştüğümüz EBCO Başkanı Friedhelm Schneider “Yunanistan’ın AB Dönem Başkanlığı tam bir hayal kırılığı oldu. 2014’te hâlâ bu sorunların devam etmesi bir utanç kaynağı” ifadelerini kullandı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Lefkoşa’da sol ittifak: Bu daha başlangıç!

Kıbrıs solu 29 Haziran’daki yerel seçimlerde büyük bir başarıya imza attı, 3 farklı örgütün ortak adayı Mehmet Harmancı Lefkoşa Belediye Başkanı seçildi. Harmancı ve Kıbrıslı siyasetçilerle seçimin sonuçlarını ve Lefkoşa halkının beklediği sol belediyecilik modelini konuştuk

ONUR EREM 02.07.2014

Lefkoşa Türk Belediyesi artık sola emanet. Kıbrıs’ta 29 Haziran tarihinde gerçekleşen yerel seçimlerle 28 belediyeden 16’sı el değiştirdi. Niceliksel bu değişikliğin yanı sıra önemli niteliksel değişiklikler de oldu. Lefkoşa Belediyesi’ni sol partilerin kurduğu bir ittifakın kazanması bu önemli değişikliklerin başında geliyor. Birleşik Kıbrıs Partisi, Toplumcu Demokrasi Partisi ve Baraka Kültür Merkezi’nin desteklediği aday Mehmet Harmancı bir sürprizle oyların yüzde 38’ini alarak seçimi kazandı. Seçimin favorilerisi olarak gösterilen iki partiden CTP’nin adayı, seçimden önceki 14 ayda kenti yöneten CTP’li Kadri Fellahoğlu yüzde 32, UBP-DP’nin adayı ise yüzde 25 oy alabildi. Bu önemli seçim zaferini yeni belediye başkanı Mehmet Harmancı, Baraka Kültür Merkezi’nden Hasan Yıkıcı ve ittifakın içinde yer almayan sol parti Yeni Kıbrıs Partisi’nden Lefkoşa Belediye Meclisi üyeliğine seçilmeyi başaran Murat Kanatlı ile konuştuk.

>> Seçim başarınız genellikle bir sürpriz olarak yorumlandı, bu başarıyı neye borçlusunuz? Nasıl bir kampanya izlediniz? Geçmişteki bakanlık görevinizin etkisi oldu mu?

Mehmet Harmancı: Evet, seçim başarısı gerçekten sürpriz olarak adlandırıldı. Aldığım oylar adaylığımı destekleyen partilerin belediye meclisi oylarının toplamından fazlaydı. Bunu kampanyaya çok ciddi bir şekilde hazırlanmamıza borçluyuz. Politik ve sosyal söylemleri bütünleştirdik, hem sosyal medyadan hem sokaktan hiç çıkmadan mücadele ettik. Farklı gruplara kapılarımızı açtık, diyalog kurduk.

>> Siz birinci geldiniz ancak partiniz meclis üyeliğinde 3. olabildi. Bu farkı neye bağlıyorsunuz?

Halk başkanla belediye meclis üyeliklerine farklı yaklaştı. Bunda önümüzdeki yıl yapılacak seçimlerin de etkisi var sanırım. Ayrıca DP’nin Lefkoşa’da başkan adayı olamaması ama belediye meclisi seçimlerinde yer alması da bu farkın nedenlerinden biriydi. Bir diğer neden de ortak aday olarak çıkmam. Birden çok partinin desteklediği bir aday olarak çıktığım için seçim propagandası da partilerden çok benim üzerimden yapıldı.

>> Lefkoşa büyük nüfusu ve günlük yaşamı etkileyen sorunlarıyla sizi bekliyor. bu sorunların çözümüne dair ilk adımlarınız neler olacak? Önceliğinizde neler var?

Gerçekten de çok ciddi sıkıntılarımız var. Önceliğimiz mali sorunlarda. Belediyenin bütçesi iflas noktasında, birikmiş borçlar yüzünden belediye yatırım yapacak para ayırmayı geçtim çalışanlarının maaşlarını ödeyemeyecek noktaya gelmiş. Popülizm ve daha fazla oy adına kanunsuz istihdam yaratılmış. Bu yüzden ilk icraatim idari yapılanmada olacak. Kamu vicdanına uygun, belediyeye dair güveni yenileyecek adımlar olacak bunlar.

>> Belediye’nin en çok kime borcu?

Belediye’nin borcu banka kredilerinden kaynaklanmıyor. En büyük borcumuz devlete, çalışanlarımızın sigorta borçları. Bütün borçları inceleyecek, hukuksuz olanları ödemeyi reddetme konusunda ne gerekiyorsa yapacağız.

>> Sol güçler sizden daha katılımcı, halkın sözünün olduğu bir belediyecilik bekliyor. Bunu nasıl kurmayı planlıyorsunuz? Dünyadan veya Türkiye’den kendinize örnek aldığınız modeller var mı?

Doğrudur. Halkın katılımıyla işleyen bir model üzerine çalışıyoruz. Belediyedeki 25 muhtarlıkta halk temsilcilerinden oluşan ve toplumsal cinsiyet dağılımına da dikkat eden komiteler yaratacağız, tüm sivil toplum kuruluşlarıyla diyalog halinde olacak, onların tavsiyelerini dinleyeceğiz. Bu komiteler yalnızca şikayetleri dinlemeyecek, çözüm önerileri ve projeler de üretecek. Ayrıca mahallelere dilek ve şikayet kutuları koyacağız.

>> Belediyenin içinde bulunduğu mali sıkıntı istediğiniz tüm projeleri hayata geçirmeyi zorlaştıracak gibi gözüküyor.

Bu sorunu ancak dayanışmayla aşabiliriz. Türkiye’deki yoldaşlarımızdan dayanışma bekliyoruz. Biz kardeşliğe ve emekçinin hakkını vermeye çok inanan bir camidan geliyoruz. Sıkıntılarımızı ancak dayanışma ile çözebiliriz.

Murat Kanatlı: YKP’nin Lefkoşa Meclisi’ndeki ilk üyesi

Murat Kanatlı, Yeni Kıbrıs Partisi (YKP) adına Lefkoşa Belediyesi’nde meclis üyesi olmayı başaran ilk kişi oldu. ÖDP gibi Avrupa Sol Partisi üyesi olan YKP, seçimde Harmanlı’yı destekleyen ittifaka katılmadı ve Lefkoşa Belediye Meclis Üyeliği seçimlerinde yüzde 4.5 oy aldı. Kanatlı’ya göre Harmancı’nın belediye başkanı seçilmesinde birden çok etken var: “Bakanlık dönemindeki farklı duruşu bir faktör. Önceki Lefkoşa Belediye Başkanı CTP’li Fellahoğlu’nun 14 aylık yönetimindeki başarısızlık da bir başka faktör”. Harmanlı’nın başkan seçilmesinin parti başarısından çok kişisel başarı olarak görülmesini gerektiğini düşünen Kanatlı, Harmanlı’nın başkanlık oylamasında 1. olmasına rağmen partisi BKP’nin belediye meclisi oylamasında 3. olduğunu hatırlatıyor.

ÇEKİNCE: NEO-LİBERALİZM

Kanatlı, Harmanlı’nın başkanlığına önyargısız, fakat çekinceli yaklaşıyor: “Cinsiyetçi olmayan, emekten yana, ilerici ve genel olarak merkez sol bir söylemi var, bu iyi bir şey. Ancak neo-liberal politikalara kapalı olmadığı da anlaşılıyor söyleminden. Kendisini desteklememizin nedenlerinden biri de buydu”.

Kıbrıs’taki 28 belediyeden 12’sinin yerel seçimde değişmesi Kanatlı’ya göre halkın genel siyasi tablodan memnuniyetsizliğinden kaynaklanıyor. Ayrıca 2015’te yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçiminin de yerel seçim sonuçlarının üzerinde etkisi olduğunu düşünüyor Kanatlı. Kendi meclis üyeliği ile ilgili olarak da şunları söylüyor: “Bir yıldır Belediye Meclis İzleme Komisyonu’ndaydım. Meclis üyesi olarak yolsuzlukları ortaya çıkarmak, dosyalara ve davalara erişmek daha kolay olacak ve bu bağlamda bir mücadele vereceğim. Mahalleleri geziyor, halkla, mahalle forumu temsilcileriyle ve diğer toplumsal örgütlerle sürekli konuşarak talepleri ve sorunları öğreniyorum. Amacımız Lefkoşa’yı Lefkoşalılar’ın yönettiği, anti-militarist, cinsiyetçilik karşıtı, ekolojik ve emek eksenli bir siyaseti aşağıdan yukarıya örgütlemek”.

Hasan Yıkıcı: Referandum ve seçim sonucu çok önemli

Baraka Kültür Merkezi aktivisti Hasan Yıkıcı seçimden aylar önce ittifak kurmalarının başarılarında önemli bir etken olduğunu, ittifakın bileşenleri olarak bir manifesto yayınladıklarını ve bileşenler bu manifestoya sadık kaldığı sürece sorun yaşanmayacağını söylüyor. Şimdi belediyeden beklentileri mali krizi özelleştirme yapmadan aşması. Mahallelerde insanların karar alma sürecinde aktif olabileceği, katılımcı bütçe çalışmalarının yapılacağı bir model arzuluyorlar.

TÜM PARTİLER: EVET | HALK: HAYIR

Yıkıcı’ya göre yerel seçimin Kıbrıs siyaseti üzerinde yaratacağı anayasa referandumunun sonuçlarıyla birlikte değerlendirilmeli. Yerel seçim için sandığa giden halk, bir anayasa değişiklik paketini de oylamış ve meclisteki tüm partilerin “evet” çağrısı yapmasına rağmen halk sandıkta yüzde 63’lik oranla hayır demişti. Meclisin tamamının evet dediği bir değişikliğe bu oranda hayır çıkmasının halkın meclise olan güvenini zedelediğini düşünüyor Hasan Yıkıcı: “Halk sistem partilerine artık güvenmiyor. TC ile yapılan anlaşmaların Anayasa Mahkemesi’ne götürülemeyeceği hükmünü getirirken polis teşkilatını TC ordusuna bağlayan Anayasa maddesine dokunmayan bir referanduma biz de hayır demiştik. Referandumun sonucu sol için çok önemli bir potansiyel. Lefkoşa’daki başarımızın üstüne inşa edeceğimiz birikimle önümüzdeki yıl CTP destekli Talat ve UBP destekli Eroğlu arasında geçmesi beklenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sürpriz yapabilecek bir ortak sol aday çıkarabiliriz”.

YKP VE DKB İLE DİYALOG

Yıkıcı kurdukları ittifakın geleceğinden umutlu, başarıların ittifakın tüm bileşenlerini daha da sola çekeceğini, ittifaka katılmayan YKP ve Devrimci Komünist Birlik gibi sol güçlerle de birlikte hareket ederek hem cumhurbaşkanlığı seçimlerinde hem de gelecekteki yerel seçimlerde diğer kentlerde de etkili olabileceklerini düşünüyor.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Takas pazarı gergin başladı, güzel bitti

ONUR EREM 06.20.2014

Bombalara Karşı Sofralar, Shopping Fest’i protesto etmek için dün Taksim’de Takas Pazarı düzenledi. Taksim Meydanı ile İstiklal Caddesi’nin başladığı noktaya kurulan dev Shopping Fest Kapısı’nın altında toplanmak isteyen insanlara polis saldırdı. Grubun lideri ile konuşmak istediğini söyleyen polis “Liderimiz yok” cevabını alınca ne yapacağını bilemedi. “Burada toplanmak yasak” diyen sivil polislere meydanda yapılan Ramazan etkinlilikleri hatırlatıldıktan sonra toplanma hakkının yasaklanamayacağını, izne ihtiyaç olmadığını belirten yargı kararından bahsedildi.

POLİS: YARGI BİZİ BAĞLAMAZ

Sivil polislerin lideri ise yargı kararını tanımadıklarını, kararın kendilerini bağlamadığını ve yasalara uymak zorunda olmadıklarını belirterek yaklaşık 50 kişilik sivil polis ordusuna “insanları iterek uzaklaştırma” emri verdi. Sivil polisler erkekleri tartaklayarak, kadınları da elleriyle taciz ederek grubu Fransız Konsolosluğu’nun önüne sürükledi.

SURİYELİLERDEN YOĞUN İLGİ

Polis saldırısının ardından Fransız Konsolosluğu’nun önüne açılan takas pazarına halk ilgi gösterdi. En yoğun ilgi ise Suriyeli göçmenler ve çocuklardandı. Takas pazarı sürerken bir basın açıklaması okuyan Bombalara Karşı Sofralar üyeleri “En zengin yüzde 1, yüzde 99’un cebindeki son kuruşu bile istiyor. İnsanları sömürmek ve köleleştirmek için onları tüketime itiyor. Oysa ihtiyacımız son model cep telefonları ve kıyafetler değil, sabah 6’da kalkıp işe gitmek zorunda olmadığımız, sevdiklerimizle özgürce zaman geçirebileceğimiz bir dünya. Kimse tüketmek, satın almak zorunda değil. Takas etmek bize yeter” dedi. Gazetemiz baskıya hazırlandığı sırada takas pazarı, 10 metre ötelerinde bekleyen 50 kişilik sivil polis grubunun tehdidine rağmen sorunsuz devam ediyordu.

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın