“Uzak Doğu – Orta Doğu arasındaki ilişki artacak”

“Uzak Doğu – Orta Doğu arasındaki ilişki artacak”

Uzak Doğu ile Orta Doğu arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkinin artmaya başladığını söyleyen Çin ve Asya tarihçisi Prof. Prasenjit Duara, ABD buna tepki gösterse de bu ilişkilerin artmaya devam edeceğini düşünüyor

ONUR EREM 30.09.2013

2-5 Ekim tarihleri arasında Koç Üniversitesi’nde düzenlenecek Asya İçi Bağlantılar Konferansı’na katılmak için İstanbul’da olan Profesör Parenjit Duara ile Çin’den Orta Doğu’ya Asya’yı konuştuk:

>> Çin Komünist Partisi de parti içinde soldan yoğun eleştiriler alıyor, özellikle neo-liberal politikaları hakkında. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bu çok karmaşık bir hikaye. Çin, neo-liberal bir ekonomi haline geldi. Bir çeşit devlet kapitalizmi yarattı. Çok sayıda kamu hizmetini özelleştirdi. Ama bir yandan da hâlâ sosyalist öğeler barındırıyor. Örneğin yoksullara sağlık ve barınma sağlanması, kırsal alanda toprağın kolektif olarak kullanılması. Özel şirketlere toprak satılmadığı gibi kiralamada da en fazla 30 yıl hak tanınıyor.

Bu öğelere rağmen neo-liberal ekonomi çalışma alanında kendini hissettiriyor. Komünist Parti içinde buna soldan itiraz eden grubun önemli isimlerinden biri yolsuzluk karşıtı sosyalist bir söyleme sahip olan Bo Xilai’di. Ancak eşi geçen yıl İngiliz bir işadamını öldürünce Komünist Parti’nin neo-liberal kanadı bunu Bo Xilai’yi parti dışına atmak için kullandı. Bu olayla birlikte Komünist Parti içinde sol muhalefet derin bir yara aldı. Bu olay olmasa da parti içindeki sol cephe Çin’i daha iyi bir yere getirir miydi, emin değilim. Çünkü aynı zamanda çok milliyetçiler.

>> Neo-liberalizme karşı halkın yükselen muhalefeti, Çin gibi gelişmekte olan ülkelerde nasıl bir sonuca yol açabilir?

Hindistan ve Çin’e baktığımda, bu ülkelerde 2005 yılı civarında önemli bir değişim olduğunu gördüm. Hükümetler neo-liberal politikaların toplumda muazzam bir tabakalaşma ve buna karşı bir halk direnişi yarattığını fark etti. Çünkü neo-liberalizm sadece işçi sınıfını değil, bütün toplumu etkiliyor. Müştereklerin özelleştirilmesine halk tepki veriyor.

Bu direnişlerin en dikkat çekici yanı örgütsüz olmaları. Çünkü direnen insanlar aslında toplumun çok farklı kesimlerinden geliyor, farklı ortamlarda, farklı sınıflarda bulunmuş insanlar. Gezi de bunu gösterdi. Bu mesele artık işçi sınıfının burjuvayla çatışması gibi bir basitliğe indirgenemez. Temelde sömürenler ve sömürülenler ilişkisi yerinde dursa da sınıfsal anlamda klasik burjuva-proletarya ilişkisinden çok daha farklı bir noktadayız. Farklı toplumsal gruplar farklı gerekçelerle bu sistemden rahatsızlık duymaya başladığı için ayaklanmalar kitlesel ama geçici ve örgütsüz bir şekilde yürüyor. Çünkü herkes şikayetçi, ama örgütlü değiller.

Çin ve Hindistan hükümetleri 2005 civarında bunun farkına vardı. Latin Amerika bunu çok daha önce fark etmişti. Orada artık iktidarlar klasik neo-liberal politikalar uygulamıyor.

2005’te Çin taşra vergisini kaldırdı. Başka isimlerle aldıkları vergiler, toprağa el koymalar, spekülasyonlar devam ediyor ama bu hükümetin halkına verdiği bir mesajdı. Hindistan’da ise dünyanın en büyük ‘taşrada yaşayanlar için iş garantisi’ projesi hayata geçirildi. Bu projeyle birlikte taşrada yaşayanlar yerel altyapı yatırımı projelerinde çalışmaları kaydıyla halka maaş garantisi vermeye başladı. Bunu israf olarak görenler oldu ama yoksul taşralı halkın durumu eskisine göre çok daha iyi.

>> Bu tarz modellerin klasik refah devleti modellerine göre ne farkı var?

Bu modelde hükümetler daha az neo-liberal hale gelmiyor, 60’lı yıllarda uygulanan modellerin aksine. Kamu-özel işbirliği gibi uygulamalara gidiyorlar. Bu başka bir yaratık. Bu yaratığı Latin Amerika’da da görüyoruz. Örneğin Brezilya’da Lula, neo-liberal uygulamaları terk etmese de yoksullara kaynak aktaracak uygulamalara imza attı. En azından ‘ürünlerimizi satın alabilmeleri için yoksullara para verelim’ düşüncesi var.

Ben de bu yeni yaratığın nasıl bir yaratık olduğu üzerine çalışıyorum. Çünkü bu yaratık da yeni direnişlere yol açıyor. İşçi sınıfı neo-liberal ekonomik politikalardan etkileniyor, ama onlardan daha çok etkilenen, mülklerine el konulan daha marjinal bir işsizler ve mülksüzler sınıfı da yaratılıyor. Özellikle Çin ve Vietnam gibi ülkelerde bazı sosyalist yapılar dururken öte yandan özelleştirmelerin yapılması ilgi çekici toplumsal direniş dinamikleri yaratıyor.

>> Çin uzun zamandır ‘ucuz iş gücü cenneti’ olarak görülüyordu. Bu nedenle devasa yatırımlar çekti. Ama artık Çin’de de işgücü maliyeti artıyor. Çin bir yandan da büyük bir pazar haline geldi. Ülkedeki zengin sınıfın sayısı Türkiye nüfusundan fazla. Çin’e gelen yatırımlar uzun vadede Çin halkının yaşam standardını Avrupa seviyesine çekmeye yetecek mi?

Sermayeyi takip etmek gittikçe güçleşiyor. Çin’e büyük miktarda sermaye girişi devam ediyor ama bunun bir kısmı daha önce yurtdışına çıkmış olan Çin sermayesi. Bir yandan da yeni Çin sermayesi de yurtdışına çıkmaya devam ediyor. AB ve ABD’de büyük Çin yatırımları var ve gittikçe artıyor. Eskiden sermayenin ülkesi çok net belliydi, ama sermaye o kadar küreselleşti ki artık değil.

Çin artık ‘ucuz işgücü cenneti’ olmaktan uzaklaşıyor. Tekstil sektörünün çoğu ülkeden çıktı ve Vietnam, Bangladeş ve Hindistan gibi ülkelere kaydı. Yabancı yatırımlar Çin’in büyümesinin ilk döneminde çok etkiliydi ama artık değil. Şu an Çin’de büyük bir kentli orta sınıf var ve ülkenin profili değişiyor.

>> Peki bu yeni kentli orta sınıf daha fazla özgürlük istediğinde ne olacak?

Beni endişelendiren şey orta sınıfın siyasi taleplerinden çok diğer talepler. Daha çok araba, daha çok su, daha çok gıda ihtiyacı doğacak. Bu doğa için yıkıcı sonuçlara yol açabilir.

Çin’de demokratik talepler açısından büyük bir sorun yok. İnsanlar sınırlarını biliyor ve fazla şikayet etmiyor. Bu sınırlar da var olabilecek siyasi taleplerin yüzde 90’ını kapsıyor. Geri kalan yüzde 10’u söylemedikçe büyük bir sorun olmuyor.

>> Özellikle Orta Doğu’da Rusya-Çin blokunun etkisinin artmasıyla birlikte ABD’nin Asya’daki hegemonyasının gerilediği iddia edilir oldu. Benzer bir durum Asya’nın geri kalanı için de geçerli mi?

1998’deki Asya finans krizinden sonra Çin’in bölgedeki ağırlığı arttığı gibi Asya ülkeleri birbirine bağımlı hale geldi. Artık bölgedeki ülkeler üretim yapmak için birbirine bağımlı. Dış ticaretlerinin yüzde 70’i diğer Asya ülkeleriyle gerçekleşiyor. Bu etkileşimin temelinde ise ASEAN örgütü var. Artık Laos ve Kamboçya gibi ülkelerde Çin yatırımı o kadar fazla ki bu ülkeler Çin’in bir eyaleti haline geldiler neredeyse.

>> Peki Asya’nın doğusu ile batısı arasındaki etkileşimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uzak Doğu ile Orta Doğu arasındaki ilişki görece daha az. Ama bu ilişkinin önemi artık anlaşıldı. Orta Doğu ülkeleri Uzak Doğu’daki dinamizmi görünce burayla nasıl ilişki kurabileceğini,nasıl bu dinamizmin bir parçası haline gelebileceğini düşünmeye başladı. Özellikle körfez ülkelerinin Uzak Doğu’ya ilgisi arttı. Üniversitelerde Arap-Asya ilişkilerine dair araştırmalar yürütülmesi için milyonlar harcıyorlar.

Çin ise Asya’nın batı tarafında etkisini nasıl artırabileceğini düşünüyor. Bu yüzden Çin’den Batı Asya’ya ve oradan Avrupa’ya gidecek boru ve tren hatları tasarlıyorlar. Bir nevi modern İpek Yolu yaratmak istiyor Çin. Bu da ABD’nin tepkisini çekti. Çin’in Asya’daki etkisinin artmasından rahatsız olan ABD, Avustralya’ya yeni askerler gönderdi, Trans Pasifik Stratejik ve Ekonomik Partnerliği antlaşmasını yarattı.

>> Çin’in Doğu Türkistan politikası Türkiye’deki siyasetçilerin de sıklıkla eleştirdiği bir olgu haline geldi. Şu anda bölgedeki durum nasıl?

Çok kötü. Bölgedeki Çinli nüfus yüzde 60’ı aştı. Doğu Türkistan kentlerine Çin tarafından büyük yatırımlar da yapılıyor. Artık bölgenin kentlerinde büyük stadyumlar var, gökdelenler yükseliyor. Ama tabi ki bunlardan yararlananlar Doğu Türkistan halkı değil, oraya göçen Çinliler.

Asya’nın en heyecan verici örgütü ASEAN

>> Başbakan Erdoğan’ın “Avrupa Birliği’ni bırakalım, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girelim” sözleriyle ŞİÖ de Türkiye’de önemli bir tartışma konusu haline geldi. Bu örgüt hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu örgüt Çin ve Rusya’nın güvenlik ihtiyaçları nedeniyle ortaya çıktı. Türkiye’nin Çin’in başını çektiği bir güvenlik örgütüne üye olması ilginç bir durum. Eğer bir NATO üyesi olarak Türkiye bunu iyi kullanabilirse kendisi için faydalı olabilir. ABD için de sorun olacağını sanmıyorum, çünkü bu örgüt içinde bir müttefiki olur. Tabii bunun için AB rotasından çıkılması gerekli mi tartışılır.

Bence Asya’da en çok dikkat çeken örgüt ASEAN. Büyük bir ekonomik entegrasyon ve ülkeler arası iletişim sağlıyor. Yukarıdan aşağıya bir örgütlenme olarak başlayan ASEAN, bugün üye ülkelerdeki STK’ler tarafından aşağıdan yukarı şekilde kullanılır olmaya başladı. Özellikle çevre konusundaki ASEAN regülasyonları bölgedeki çevre hareketlerini bir araya getirdi. ASEAN ülkeleri yakın zamanda Körfez ülkeleriyle birlikte bağlantılarını, özellikle de ekonomik bağlantılarını artıracak.

Batı ülkelerinin aksine Türkiye’de çifte mücadele var

Türkiye’deki Gezi eylemleri çok etkileyiciydi ancak böyle bir şeyin ortaya çıkması beni çok da şaşırtmadı. Türkiye’nin iç dinamiklerine odaklanıldığında şaşırtıcı gözükebilir ama Türkiye’nin tüm komşuları şu anda ayakta. Suriye’den Yunanistan’a, Bulgaristan’dan İtalya’ya kadar büyük toplumsal olayların yaşandığı bir bölgede yer alıyorsunuz.

Türkiye’de beni şaşırtan şey, ilk defa İslamcı kökene sahip bir hükümetin neo-liberalizme bu kadar adapte olabilmesiydi. Eski İslamcılar, tıpkı Çin’deki eski komünistler gibi herkesten daha çok neo-liberal olmayı başardı! Batı ülkelerindeki neo-liberalizm karşıtı hareketlerin aksine Türkiye’de insanlar hem neo-liberalizme, hem de hükümetin anti-demokratik yönetimine karşı mücadele vermek zorunda kalıyor.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

ÇIPLAK GERÇEK: Türkiye’de inanç özgürlüğü yok!

ÇIPLAK GERÇEK: Türkiye’de inanç özgürlüğü yok!

Ateistler, Hıristiyanlar, Yahudiler, vicdani retçiler, Aleviler ve tüm ‘ötekiler’… Norveç Helsinki Komitesi’nin hazırladığı İnanç Özgürlüğü Raporu, Türkiye’de hiçbir grup için inanç özgürlüğü olmadığını ortaya koyuyor

ONUR EREM 28.09.2013

Norveç Helsinki Komitesi İnanç Özgürlüğü Girişimi’nin hazırladığı Ocak-Haziran 2013 İnanç Özgürlüğü İzleme Raporu, Türkiye’de hiçbir grup için tam anlamıyla inanç özgürlüğü olmadığı gerçeğini belgeliyor.

Tüm inanç gruplarının temsilcileri ve vicdani retçilerle birebir görüşerek hazırlanan raporda dindarların dini inançlarını özgürce yerine getirme talepleri ile dinsizlerin inançsızlıklarını dile getirme ve dini tartışma isteklerinin aynı çerçevede düşünülmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.

Rapora göre Türkiye’de inanç özgürlüğünün olmaması yalnızca pratiklerden değil, yasalardan da kaynaklanıyor. Çözüm olarak Anayasa’dan Enerji Piyasaları Kanunu’na kadar geniş bir yasal reforma ihtiyaç olduğu belirtiliyor.

KEYFİ AYRIMCILIK

Raporda “Yasa maddelerindeki hukuki jargonun arkasında duran çıplak gerçek, Türkiye devletinin vatandaşları arasında yaptığı keyfi, hukuk dışı ve ahlak dışı ayrım ve bireylerin gündelik yaşamın her alanında karşı karşıya kaldıkları ayrımcılıktır” ifadeleri yer alıyor.

Türkiye’de mahkemelerin verdikleri kararlarla ayrımcılığa yasal meşruiyet sağladığını anlatan rapor Ermenilerin, Protestanların, Alevilerin, Yehova Şahitleri’nin ve dindar Sünnilerin artık maruz kaldıkları ayrımcılık karşısında sessiz kalmayarak haklarını aramaya başladığına da dikkat çekiyor.

SALDIRILAR YAYGINLAŞIYOR

Raporun değerlendirme bölümünde ise Türkiye’nin imza attığı uluslararası antlaşmalara rağmen vicdani ret hakkını tanımadığı, tüm inançlar karşısında tarafsız olmadığı, çoğulculuğu güvence altına kalmadığı, uluslararası antlaşmaların yanı sıra kendi anayasasını da çiğnediği anlatılıyor.

6 aylık izleme döneminde İstanbul’da Ataşehir Yeni Umur Protestan Kilisesi, Gedikpaşa Surp Hovhannes Ermeni Kilisesi, Burgazada’da Ayois Ioanis Rum Ortodoks Kilisesi’nin saldırıya uğradığı, İzmit Kilisesi’ne yönelik saldırı planını yapanların da ortaya çıkarılamadığı söylenerek devletin ibadet yerlerini koruyamadığı vurgulanıyor. Diyarbakır’da ve Samsun’da Hıristiyanlar’ın açıtığı standlara saldırılması, koruma talebine valiliklerin ‘koruma sağlayamayız’ cevabı vermesi ise dini yayma özgürlüğünün önündeki somut engeller olarak gösteriliyor.

‘AİHM KARARLARI UYGULANSIN’

Raporun işaret ettiği bir diğer hak ihlali de Diyarbakır Surp Pirgiç Kilisesi’ne dair. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilen bu kilisenin Ermeni Protestanlar’a verilmeyerek Sur Kaymakamlığı tarafından kiraya verilerek kadınlara el işleri vermen bir mekana dönüştürülmesi eleştiriliyor.

İnanç Özgürlüğü İzleme Raporu’nda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına rağmen din dersinin zorunlu olmaktan çıkarılmaması da eleştiriliyor.

HÜKÜMETE VE MEDYAYA TAVSİYELER

Raporun tavsiyeler bölümünde ise hükümete bütün bu hak ihlallerinin önlenmesi ve inanç özgürlüğünün yasal güvenceye alınması için ivedikle yasal reformlar yapılması, medyaya ötekileştirici söylemlerden ve nefret söyleminden kaçınılması, Milli Eğitim Bakanlığı’na seçmeli İslam derslerinin gerçekten seçmeli olabilmesi için bütün okullarda diğer seçmeli derslerin de açılması, belediyelere imar planları aracılığıyla azınlıkların ibadethane haklarının engellenmemesi, İçişleri Bakanlığı’na da kimliklerdeki din hanelerinin çıkartılması ve azınlık maphusların dini taleplerinin reddedilmemesi çağrısı yapılıyor. Raporun tamamına bit.ly/16OwYV0 adresinden erişilebilir.

Raporlanan hak ihlallerinden örnekler

– İslam’dan başka inanca geçenler baskı, dışlama ve hoşgörüsüzlüğe maruz kalıyor.

– İnançsızlar ve azınlık inançlara karşı nefret söylemi üretiliyor.

– Kimsenin inancını açıklamaya zorlanamayacağı ilkesi, kimliklerdeki din haneleri ve azınlıkların din dersinden muaf olmaları için vermeleri gereken beyan nedeniyle çiğneniyor.

– Kimliklerdeki din hanelerine yazılabilecek dinlerin bir listesi var ve istenilen din bu listede yoksa yazılamıyor.

– Ateistler ve Agnostikler devletin ayrımcılığından çekindikleri için kimliklerindeki din hanelerini değiştiremiyorlar.

– Vicdani retçiler inançlarına aykırı olmasına rağmen askerlik yapmaya zorlanıyor.

– Azınlık inançlara sahip olanların ibadet yeri kurmasının önüne yasal ve pratik engeller çıkarılıyor. Belediyeler ise ‘İmar planımızda camiler dışında dini tesis alanı yoktur’ diyerek yeni yerlerin kurulmasını engelliyor. Yasalara göre imar planında ‘ibadet yeri statüsü’ alınması için vali ve kaymakamın izni gerekirken bu iznin neye göre verileceği belirtilmediği için keyfi engeller çıkabiliyor.

– Devlet, ibadethane statüsü alamayan 598 cemevi, 50 kilise binası ve 22 Yehova Şahitleri İbadet Salonu’nun elektrik giderlerini karşılamayarak ayrımcılık yapıyor.

– Avrupa Konseyi’nin tavsiyelerine rağmen inanç topluluklarına tüzel kişilik verilmemesi, haklarını korumaları önüne bir engel daha çıkarıyor.

– İslam dışındaki dinlerin bayramları ve özel günleri devlet ve özel sektör tarafından dikkate alınmıyor, okullarda bu günlere sınavlar koyularak gençlerin bayramlarını kutlamaları engelleniyor. Cezaevlerinde Müslümanlara verilen ‘bayramda açık görüş izni’, diğer gruplara verilmiyor.

– Azınlık grupları saldırılara karşı korunmuyor, okul açma hakları, kendi din görevlisini atama hakları ve dini yayma hakları engelleniyor.

– Devlet Süryani’leri azınlık grubu olarak görmediği için kendi dillerinde eğitim vermelerini engelliyor.

– Din kurumlarında yabancı din görevlilerinin görevlendirilmesi hakkında bir mevzuat bulunmuyor, bu nedenle yabancı uyruklu din görevlilerinin oturma izni almasında engeller çıkıyor.

– Cenaze Nakil ve Defin İşlemleri Yönetmeliği’ne göre Türkiye’de cenazelerin yakılmasının yasaklanması, bireylerin cenazelerine dair kişisel tasarruflarına engel oluyor.

– Hıristiyan öğrenciler, okullarında başka seçmeli ders açılmadığı için dini dersleri seçmek zorunda kalabiliyor.

– Hıristiyan maphusların din görevlileriyle görüşmeleri engelleniyor.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Facebook sansürünün nedenleri ve çözüm için yapabileceklerimiz

Facebook sansürünün nedenleri ve çözüm için yapabileceklerimiz

Bir zamanlar ifade özgürlüğünün savunucusu olduğu iddia edilen sosyal medyada sansür yaygınlaşırken bunun ardında yatan siyasi ve ticari nedenleri inceleyerek sansüre karşı eylem planı yaratmanın zamanı geldi

ONUR EREM 20.09.2013

Bir şirket insan hakları ve ifade özgürlüğü konusunda ne kadar duyarlı olabilir? Bugüne kadar gördüğümüz örneklere bakarak soruya “Bu duyarlılıklar şirkete maddi kazanç sağladığı sürece” cevabını verebiliriz. Eğer tüketiciler bir şirketin bazı konularda duyarlı olduğunu düşünüyorsa, özellikle o şirketi seçerek onlara destek verebilir. Oysa gerçek bir duyarlılıktan daha önemli olan şey, bu duyarlılığın imajıdır. Kapitalist sistem içerisinde insan haklarına önem veren bir şirket olmak maliyetliyken reklam kampanyalarıyla bu imajı yerleştirmek daha kolay bir çözümdür. Mesela reklam kampanyalarında ırkçılık karşıtlığı, homofobi karşıtlığı, insan hakları gibi konuları işleyerek bir imaj yaratmaya çalışan Benetton’un insan haklarına verdiği gerçek değer reklam kampanyalarından değil, Nisan 2013’te Bangladeş’te üretim yaptırdığı tesisin çok basit önlemlerin ihmal edilmesiyle çökmesi sonucu 1.021 kişinin ölmesi, 2.500 kişinin yaralanmasından anlaşılmaktadır. İletişim sektöründe de kendini ‘iletişim ve ifade özgürlüğü fedaisi’ gibi gösteren şirketlere bakmadan önce bunu aklımızda tutmalıyız.

Ortaya çıktığı dönemde devletlerin yasal boşlukları sayesinde kullanıcılara sınırsız ifade özgürlüğü sunan internet ve sosyal medya zaman içinde değişti, bir yandan devletlerin yasal düzenlemeleri diğer yandan da bu alanın ticarileşmesiyle birlikte ifade özgürlüğü açısından başladığı noktadan epey geriye çekildi. Günümüzde Facebook ve Twitter’ın domine ettiği sosyal medya, içeriği yaratan kişilerin kullanıcılar olması nedeniyle ana akım medyaya kıyasla daha fazla özgürlük sunsa da bu özgürlük ‘hassas’ konularda bir anda yok olabiliyor, özellikle de iktidarların ve sermayenin tehdit edildiği noktalarda.

Arap Baharı süresince Arap ülkelerinde sosyal medyanın ne kadar özgürleştirici olduğu, halklar tarafından iktidarlara ve ana akım medyaya karşı etkin bir silah olarak kullanabileceği yazılırken bu mecraları yöneten şirketlerin sahipliği, merkezlerinin bulunduğu ABD hükümetiyle aralarındaki ilişkiler gözardı edildi. Örneğin İran’da 2009 yılındaki seçimlerden sonra gerçekleşen protestolar sırasında bakıma girmesi planlanan Twitter, ABD hükümetinin talebiyle bakımını ertelemiş, protestocuların haberleşmesine olanak sağlamıştı. Arap Baharı da, İran Protestoları da ABD’nin açıkça desteklediği süreçlerdi. Bu şirketlerin gerçek özgürlük anlayışını değerlendirmek için protestoların batının kalbinde olduğu zaman ne yaptıklarına bakmamız gerekir. İşte birkaç örnek: Londra’da kemer sıkma karşıtı eylemlere katılan öğrencilerin ver örgütlerinin hesapları 2011 yılında toplu bir şekilde kapatıldı. 12 saat içinde 50’den fazla muhalif örgütün sitesinin peş peşe kapatılması, bunun planlı bir şekilde yaptığını gösteriyordu. Prens Williams ile Kate Middleton’ın evliliğinin ‘huzurlu’ geçmesi için yapılan operasyondan kısa bir süre önce Londra emniyetinin “Londra’daki anarşistlere karşı özel önlemlerimizi devreye soktuk” açıklaması faili ele veriyordu. ABD’nin New York, Seattle ve diğer eyaletlerindeki Occupy hareketlerinin de benzer şikayetleri vardı.

Ülkemizde de Facebook sansürünün en büyük mağduru siyaset ve haber sayfaları. En bilinen örnekler ise Ötekilerin Postası ve Kürt hareketi. Ötekilerin Postası’nın yaratıcısı Radikal Aktivist rumuzlu kişiyile bu yılın başında buluştuğumuzda Facebook’un içerik kaldırmasından şikayetçiydi. Ancak şimdi o günleri arar durumdalar çünkü Facebook, haber içeriklerini sansürlediği gibi defalarca da sayfalarını kapattı.

Kürt hareketinin durumu ise özellikle bu yaz kötüleşti. BDP’li siyasetçiler adına açılan sayfalar daha önce de sansüre uğrasa da bu yaz sansür sıklaştı, bu sayfalar topluca kapatıldı. Bu sayfaları yöneten ekipten Özcan Irmak, görüşmemizde bunun ana nedeni olarak Gezi ve Rojava’yı gördüğünü söylemişti.

Türkiye, Facebook’un en çok reklam geliri sağladığı ülkelerden biri. 32 milyon Facebook kullanıcısıyla dünyanın en çok Facebook kullanan 7. ülkesi olan Türkiye’de internet kullanıcılarının yüzde 88’inin Fecabook hesabı var. Bu nedenle Facebook’un Türkiye’ye dair en büyük korkularından biri, Türkiye’nin siteye erişimi yasaklaması. AKP’nin faşist, sansürcü politikaları ve geçmişteki YouTube örneği, bunun gayet mümkün olduğunu gösteriyor. Bu yüzden Facebook’un kapanma tehlikesine karşı AKP’nin sansür taleplerine boyun eğmesi gözardı edemeyeceğimiz bir ihtimal.

Peki bu keyfi sansürlere karşı ne yapabiliriz? Sosyal medyanın başarısı ağ örgütlenmesinde, kullanıcının içerik üretip birbirleriyle anında paylaşabilmesinde yatıyor. Sorun bu modelde değil, bu modeli uygulayan şirketlerde. Facebook’un kullanım sözleşmesine göre bu sansüre karşı bir yaptırım hakkımız olmadığı gibi ürettiğimiz içerikler reklamverenlere, fotoğraflarımız ise yüz tanıma şirketlerine pazarlanabiliyor. Buradan yola çıkarak 2 alternatifimiz olduğunu söylemek mümkün: Ya şirketleri dönüştüreceğiz, ya kendi sosyal medyamızı kuracağız.

Kullanıcıların yönetimde söz sahibi olduğu sosyal ağlar mevcut. Bunların en popüleri Diaspora. Ancak Diaspora bile Facebook’un popülerliğinden çok uzak. İnsanları Facebook kullanmaya iten şey herkesin orada olması, bu nedenle en azından kısa vadede Diaspora ve benzerleri Facebook’a gerçek bir alternatif olmaktan uzak. Arkadaşlarının çoğunun olmadığı bir sosyal medyayı kim niye kullansın?

Facebook’u dönüştürme seçeneğine gelince, bunun için kitlesel ve örgütlü adımlara ihtiyacımız var. Facebook’un anladığı dilden konuşarak, ticari gelirleri azaltacak toplu boykot kampanyaları düzenlemek en etkili yöntemlerden biri. Ancak bunu da örgütlemek zor. Daha önce sosyal medyada BDP’lilerin başlattığı kampanyalara CHP tabanının gösterdiği sert tepkileri hatırlıyoruz. Facebook sansüründen (şimdilik) BDP kadar mağdur olmayan diğer muhalefet kesimlerini kitlesel bir kampanyaya ikna etmek bu nedenle sanıldığı kadar olmayabilir.

Yine de önümüzde başka seçenek olmadığı için, bu iki alternatife emek harcamalıyız. Herkesin çevresindeki insanları Diaspora ve benzerlerini kullanmaya davet etmesi, Facebook’a karşı boykot kampanyaları örgütlemesi kısa vadede olmasa bile orta vadede meyvelerini verebilir. İkisi de kolay seçenekler değil ama özgürlüklerin kolayca kazanıldığı nerede görülmüş ki?

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Gelin tangoyu geri kazanalım”

“Gelin tangoyu geri kazanalım”

ONUR EREM 18.09.2013

Faysal Tekoğlu Türkiye’de 5 yıldır queer tango dersi veriyor. Bu yıl 5 Ekim’de başlayacak queer tango atölyesinin arifesinde Tekoğlu ile queer tangoyu ve önemini konuştuk:

»Queer tango ile nasıl ilgilenmeye başladınız?
Tangoyla ilgilenmeye başladıktan 2 yıl sonra sorular sormaya başladım. Neden sadece erkekler ve kadınlar var? Neden LGBT’ler tango yapamıyor, yapıyorlarsa neden görünmez haldeler, neden görünür kılmıyorlar kendilerini? Bu sorular beni queer kavramıyla tanıştırdı. Queer kavramıyla tanışınca tango ve queer birleşti. Bu da benim dans camiasının heteroseksüel olduğunu anlamamı sağladı.

»Tango erkeklerin yönetici olduğu bir dans türüyken bu dansın queeri nasıl oluyor?
Queer tango tüm cinslerin, hepimizin tangosu. Tangoda roller cinsiyeti, cinsiyet rolü belirler. Erkek yönetici, kadın takipçidir. Queer tangoda bütün cinsel kimlikler vardır ama rolu cinsel kimlik üstünden çalışmayız. Her birey her iki rolü de çalışır, her iki rolde de tango yapar. Tangodaki hiyerarşik ‘yönetici’ ve ‘takipçi’ kavramları yerine ben yönlendiren ve yönelen kavramlarını kullanmayı tercih ediyorum.

»Queer tangonun dünyadaki tarihi nasıl?
Tango ortaya çıktığından beri queer tango yapıldığını düşünüyorum ama adı konulmamıştı, çünkü queer kavramı yoktu. 20. yüzyılın ikinci yarısında LGBT hareketinin yükselmesiyle 2000’li yıllarda queer tango olgunlaşmaya, gelişmeye başladı.

»Derslere katılım nasıl?
Türkiye’de çoğalmakta sorunlar yaşadık. Bunun nedenlerinden biri yaşam koşullarının çok zor olması, hele LGBT bireyler için. Ama bu yıl biraz daha iyi talep görüyor. Gezi ile birlikte Onur Yürüyüşü’ne katılımdaki artış queer tangoya da yansıdı.

»Katılımcıların hepsi LGBT’ler mi? Heteroseksüeller de geliyor mu?
Katılımcıların yaklaşık dörtte biri heteroseksüel oluyor. Farklı kimliklerin buluşmasıyla güzel ve keyifli dersler yapıyoruz. Bir süre sonra da derslerden yeni queer tango eğitmenlerinin çıkmasını diliyorum. Trans, gey veya lezbiyen bir arkadaşın ders vermeye başlamasından daha güzel ne olabilir ki?

»Queer tangonun önemi nedir?
Queer tango sisteme karşı ciddi bir duruştur. Karşı duruşun kendisi devrimci bir eylemdir. Tango eylem halidir, bedenin yalansız halidir. Geyleri severim demek teorik bir söylem, sarılıp tango yapmak ise pratiktir. Pratik yalan söylemez. Sarılmak, ötekileştirmenin tamamen ortadan kalkması için ciddi bir çözümdür.

»Derslere gelecek öğrenciler, atölyeyi ilk defa duyanlar ne beklemeli?
Queer tangoyu tüm alternatif düşüncede olan insanların denemesi gerektiğini düşünüyorum. Önyargılarından ve beklentilerinden sıyrılarak gelmeliler derslere. Tango bilerek gelen öğrencilerse ya erkek rolünü biliyorlardır ya kadın rolünü. Burada kafalarındaki kalıpları kırarak diğer rolü de öğrenecekler. Queer tango derslerinde her şeye karşı çıktığımız gibi klasik öğretmen-öğrenci ilişkilerine de karşıyız. Bu kurs bir yoldur. Bu yolda birbirimizi törpüleyeceğiz. Bunu bir yol arkadaşlığına benzetebiliriz. Queer tango insanlara ciddi bir değişim de getiriyor. ‘Queersem queer tangoyu da yaparım’ diye bir düşüncenin de geçerliliği yok. Tangoyu öğrenme süreci en az 1 yıldır.

***

FAYSAL TEKOĞLU KİMDİR?

1966 yılında Diyarbakır’da doğan Faysal Tekoğlu 1984 yılından beri dansla, 1998’den beri de tangoyla ilgileniyor. Arjantin’de de tango eğitimi almış olan Tekoğlu 2005 yılından beri tango, 2008 yılından beri de queer tango dersi veriyor. 2011 Onur Yürüyüşü’ndeki queer tango dans gösterisi de Faysal Tekoğlu’nun atölyesinden çıkma. Sonbahar döneminde queer tango kursu 5 Ekim Cumartesi 16:00-17:30 saatleri arasında başlayacak ve her hafta aynı saatte devam edecek. Ayrıntılı bilgi için faysaltekoglu@gmail.com adresinden ve 0544 828 1302 numaralı telefondan iletişime geçebilirsiniz.

***

‘Sol ve devrimci camia dansı yanlış yorumluyor ve yaşıyor’ 
Türkİye’de sol dans etmiyor. Edenler de dansın mantığını sorgulamıyor, hayatın her alanını eleştirebilen solcular dansı eleştiremiyor. Genelde tango kurslarına katılan solcular, feministler tangonun mantığını ve işleyişini sorgulamaz, ‘erkek yönetir kadın takip eder’ diyen hocalarına uyarlar. Oysa her şeyi sorgulamalıyız. Dün erkekler yönetiyor olabilir ama artık o derste sen varsın, o bilginin yerine yenisini koyabilmeli veya koydurtabilmelisin. Dans etmenin burjuvaziyle yakından, uzaktan bir alakası yok. Dansa bakıp ‘burjuva’ diyenlere ‘nereden biliyorsunuz?’ demek gerekli. Dansları burjuvazi değil, sorunu olanlar yaratır. Dans ciddi bir üretim aracı, zor bir yaratım süreci demektir. Türkiye’de dans ticarileşiyor, dansa ulaşım da zorlaşıyor. Oysa solcular dansı sahiplense, bırakmasa böyle olmazdı. Ulaşamadığın tango senin değildir!
Sosyalistlerin, feministlerin, LGBT’lerin ve tüm ötekilerin dansı, tangoyu sahiplenmesi gerekiyor ki tekrardan halkın ulaşabileceği hale gelsin. Tango sokaktan, varoşlardan çıkmıştır, halkındır. Türkiye’nin kendi geçmişine bakınca da zeybek, horon, halay üreten insanlardan yani köylüden, halktan çıkmıştır. Solun tangoyu kabullenmesi ve sahiplenmesi gerekir. Sahiplenmese dahi o solundur.”

***

QUEER NEDİR?

Sİbel Yardımcı ve Özlem Güçlü’nün derlediği Queer Tahayyül kitabının sunuşundan: ‘Queer kelimesi Türkçede garip, tuhaf, yamuk gibi anlamlara geliyor. Bunun yanı sıra argoda “ibne” demek. Queer kuramının merkezinde de acayip, tuhaf, yamuk, anormal, iğrenç, aşağılık olana; normatif alanın dışında kalana; bu alanın dışında bırakılana; normu ihlal edene bir gönderme ve bu “kötüyü”, “anormali” yeniden anlamlandırma imkanı yatıyor.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ethem Sarısülük Meslek Lisesi!

Ethem Sarısülük Meslek Lisesi!

Lise Anarşist Faaliyet önceki gece İstanbul’daki liselerin tabelalarını değiştirerek okullara Gezi Direnişi’nde öldürülen insanların isimlerini verdi

Lise Anarşist Faaliyet üyeleri, okulların açılmasıyla birlikte Gezi Direnişi’nde öldürülen insanların isimlerini liselere verdi. İstanbul’un farklı semtlerinde önceki gece sokaklara çıkan LAF üyeleri okul tabelalarıyla aynı görünümde stickerlar yaparak tabelaların üzerini kapladı. Örgüt eylemle ilgili bir açıklama yaptı ve şunları söyledi: “Özgür bir yaşam uğruna, kendi yaşamlarından vazgeçen arkadaşlarımızın sayısı gün ve gün artıyor. Bugünlerde yitirdiğimiz altı arkadaşımızın acısı ve öfkesiyle doluyuz. Yarın katil devlet bir arkadışımızı daha öldürebilir. Ama ne katil devlet ne de özgürlük uğrana ölmek bizleri mücadeleden vazgeçirmeyecek, mücadelemiz sürecek ve katledenleri affetmeyeceğiz, arkadaşlarımızı unutmayacağız. Okulların başladığı bu ilk haftada bizleri bu sisteme itaat eden bireyler olarak yetiştirmek için kurulan okulların isimlerini, sisteme itaat etmeyen direnişçi arkadaşlarımızın isimleriyle değiştirdik. “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” demiştik ve halen mücadeleye devam ediyoruz. Okulların açıldığı bu ilk haftadan itibaren bizde eylemlerimize başladık. Her geçen hafta bizleri okullara sıkıştırarak bencillik ve rekabeti öğretmek isteyenler yani istedikleri o itaatkar gençliği yaratmak isteyenlere yitirdiğimiz arkadaşlarımızın verdiği cevabı vereceğiz. Mücadelemiz katil devlet yıkılana ve özgür bir anarşist dünya kurulana dek sürecek. Affetmeyeceğiz, unutmayacağız!”

DAHA ÖNCE DE YAPMIŞLARDI

Lise Anarşist Faaliyet üyeleri daha önce de Kenan Evren Anadolu Lisesi’nin tabelasını Erdal Eren Anadolu Lisesi olarak, Bomonti Ermeni İlköğretim Okulu’nun girişindeki “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazısını ise “Ne Mutlu ‘Halkların Kardeşliği’ Diyene” olarak değiştirmişti.

İSİMLERİ DEĞİŞTİRİLEN OKULLAR:

General Ali Rıza Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi > Medeni Yıldırım Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi

Kadıköy Muhsin Adil Binal Ticaret Meslek Lisesi > Kadıköy Ali İsmail Korkmaz Ticaret Meslek Lisesi

Suadiye Hacı Mustafa Tarman Lisesi > Suadiye Abdullah Cömert Lisesi

Ahmet Sani Gezici Kız Teknik ve Meslek Lisesi > Mehmet Ayvalıtaş Kız Teknik ve Meslek Lisesi

Kartal, Atalar Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi > Kartal Ethem Sarısülük Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi

Kadıköy Anadolu Lisesi > Ahmet Atakan Anadolu Lisesi

Haber içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın