fakfukfon adlı kullanıcının avatarıfakfukfon

erkek erkege3

View original post 437 kelime daha

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Turkcell takibi durdurdu, iptal etmezse boykot geliyor

Turkcell takibi durdurdu, iptal etmezse boykot geliyorTurkcell’in bu ay başlattığı Yolda Takip uygulaması kadınlardan gelen şikayetler üzerine geçici olarak durduruldu. 7777’ye takip için atılan mesajlara “Sizlere daha iyi hizmet verebilmek için Yolda Takip servisini geçici olarak durdurduk” cevabı geliyor. Radikal’den Pınar Öğünç’e konuşan Turkcell Kurumsal İletişim ve İlişkilerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Koray Öztürkler uygulamanın bir süre sonra yeni özelliklerle tekrar başlayacağını, uygulamadan vazgeçmek istemediklerini söyledi. BirGün’e konuşan kadın örgütleri temsilcileri ise ‘uygulama iptal edilmezse boykot edeceğiz’ dedi. Uygulama kaldırılmazsa, kadın örgütlerinin çağrısı ile on milyonlarca Turkcell abonesi kadının Turkcell hatlarını kapatması hedeflenecek. Uygulamanın billboardlarındaki reklamında erkek bir ‘aile reisi’ eşinin ve çocuklarının konumunu takip ediyordu: “Karıcım Yalova yakınlarında, Oğluş Eskişehir’de, Kızım Bolu’da”.

Turkcell bu uygulamanın karşı tarafın rızası olmadan çalışmadığını söylese de Türkiye’de bir kadının eşinin taleplerine, bir çocuğun da babasının taleplerine hayır demesi çok zor. Dahası bu uygulama telefonu masada bırakmış bir insanı, haberi bile olmadan takip etme imkanı veriyor: O telefonu takip etmek için Yolda Takip uygulamasına mesaj atıp, telefona gelen mesajı onaylayıp mesajı sildiğinizde o telefonun sahibi takip edildiğinden haberdar olmuyordu. Uygulamanın bir diğer dezavantajı da yüksek yanılma payı. İstanbul’da en çok baz istasyonuna sahip semtlerden biri olan Mecidiyeköy’de bu uygulamayı denediğimizde adres yaklaşık 500 metre yanlış geldi. Turkcell, okula giden bir kızın babasına bu yanılma payı nedeniyle kızın 500 metre uzaktaki bir cafe veya barda olduğunu ilettiğinde yaşanacakları hayal etmek güç değil.
Kadın örgütleri temsilcileri uygulamayı BirGün’e değerlendirdi:

Çiğdem Hacısoftaoğlu-Mor Çatı: Onay eşit ilişkilerde olur, Türkiye’de kadın-erkek eşitliği yok
Türkiye’de erkeklerde eve kapatma, denetim altında tutma, nerde olduğunu bilme isteği çok baskın. Türkcell’e başvuru yaptık, endişelerimizi anlattık. Turkcell ‘kadının onayı var’ diyor. Onay, eşitlerin arasındaki ilişkilerde olur. Ancak Türkiye’de kadın-erkek eşitliği yok. Erkek böyle bir talepte istediği zaman ona onay vermemesi mümkün değil, bir başka şiddet olarak geri dönecektir. Kadınların şiddet görmelerinin en büyük nedenlerinden biri bu: Çok fazla şiddet görüyorlar nereye gittin, niye oraya gittin diye. Uygulamada adres de yanlış çıkabiliyor. Eğer bu uygulama kaldırılmazsa Turkcell’i boykot edeceğiz.
Hülya Gülbahar-Anayasa Kadın Platformu: Bu ülkede telefonu açmadı diye kadınlar öldürülüyor
Bu uygulama ile erkeğin kadın üzerindeki tahakkümü kesinlikle arttıracak. Adeta bunun için tasarlanmış. Kadının buna hayır demesi imkansız, ilişkiyi bitirme anlamına gelir. Çocukların direnme imkanı da yok, kadınların da. İlişki içinde güçlü olan, kuralları koyan, ekonomik gücü elinde tutan erkek olduğu için kadınlar ve çocuklar direnemez. Direnmek için daha ağır şiddete maruz kalma riskini göze almak zorundalar.

2 yıl önce kocası ölen bir müvekkilim yaşadıklarını anlatmıştı: Adam ‘ben aradığımda hemen açman lazım, 5 saniye bile bekletemezsin’ demişti. Adam 2 yıl önce ölmesine rağmen kadın hala telefon çalınca panikliyor, hemen açıyor. Bazı kadın cinayetlerinde gördüğümüz gibi kadınlar çalan telefonu açtıkları ya da açmadıkları için öldürülebiliyor.
Kadınların telefonla ilişkilerinin tamamını erkekler belirliyor. Kimleri arayacakları, ne kadar konuşacakları, kimlerin onu arayabileceğine kadar. Bütün kurallar erkekler tarafından belirlenirken telefon şirketlerinin bu olguyu görmemezlikten gelerek erkeklere böyle bir servis sunması cinsiyet körü ve hatta cinsiyet ayrımcı politikalarının aynen devam ettiğini gösteriyor. Kadınlar direnecek, ama can güvenliklerine de dikkat etsinler.

Çiğdem Aydın – KADER: İptal edilmezse boykot edeceğiz
Tüm kadın örgütleri olarak buna karşıyız. Kadınların takip edilmesini kolaylaştıracak. Çocuğunu takip etmek, kargo şirketleri elemanını takip etmek isteyenler var diyor Turkcell. Ancak bu uygulama kadına karşı şiddete karşı mücadelemize köstek. Israrla karşı tarafın onayı şart diyorlar, ama mümkün değil direnmesi. Elemanlarını takip etmek isteyen şirketlere, başka çözüm önerileri geliştirsinler. Eğer iptal edilmezse hatlarımızı kapatacağız.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

‘Halkın geliri artmadan iç taleple büyüme olmaz’

AKP döneminde halkın kredi kartı borçlarının 10 kat artmasını BirGün’e değerlendiren Aziz Konukman geliri artmayan halkın bu kadar borçluyken daha fazla tüketmesinin zor olduğunu söyledi

>> AKP döneminde halkın kredi kartı borçları 10 kat arttı. Takibe düşen tüketici kredisi sayısında da önemli bir artış var. AKP böyle bir dönemde iç talebe dayalı büyüme hedefliyor. Sizce bu hedef gerçekçi mi? Halk daha fazla borçlanabilir mi?

Aziz Konukman: AKP döneminde halkın kredi ve kredi kartı borçlarının 10 kat artmasını BirGün’e değerlendiren Aziz Konukman geliri artmayan halkın bu kadar borçluyken daha fazla tüketmesinin zor olduğunu söyledi

Krizin ardından dünyada tüketim azaldığı için Türkiye 2010 ve 2011 yıllarında iç talebe dayalı büyümek zorunda kaldı. Ancak Türkiye’deki emekçilerin geliri artmadı – bu insanlar kredi ve kredi kartı kullanmak zorunda kaldı.

Bu yıl ise iç tüketimi azaltmak, büyümeyi yüzde 8.5’ten 4’e çekerek “frene basmak istediler”. 2012 yılında Türkiye ilk defa ihracata dayalı büyüdü – ama bu büyüme de İran’a Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden yollanan altınla sağlandı. Ambargo nedeniyle yapılan bu uygulamayı çıkartırsak büyüme daha da azalır. Ancak iç talep azaldığı için KDV ve ÖTV’de hedefledikleri geliri elde edemediler – bu yüzden çok sayıda ürüne zam yapıldı.

Hükümetin planlarına baktığımızda 2013’ten itibaren tekrar iç talebe dayalı bir büyüme öngörüyor. Lâkin vatandaşın gelirinde bir artış yok. Kredi ve kredi kartı borçları zaten çok yüksek seviyelerde. Halk bu şekilde harcamaya devam edemez. Hanehalkı geliri içindeki borç miktarının oranı halihazırda çok yüksek. İnsanlar geleceğini tüketmek, bankalara ipotek etmek zorunda kalacak ve bu çok tehlikeli.

Hükümet bu temel tercihleri yüzünden çok zor günler yaşayacak. AKP’nin ekonomideki inişinin başladığını düşünüyorum.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sözde katılımcı yönetim, özde tek adam rejimi

ONUR EREM

Şehir Plancıları Odası’ndan Gürkan Akgün Recep Tayyip Erdoğan’ın “Taksim’e cami yapılacak” açıklamasını ve İstanbul’da son zamanlarda yine Erdoğan’ın emriyle yapılması kararlaştırılan diğer projeleri BirGün’e değerlendirdi:


Maalesef biz İstanbul’la ilgili her şeyi başbakanın ağzından duyuyoruz. Kanalistanbul, üçüncü köprü, Taksim düzenlemeleri… Dünyanın en önemli kentlerinden birinde kamusal alana dair kararlar böyle alınamaz. Bu kararları yaşayanlarla birlikte almak gerekirken kamuoyunda tartışılmadan alınıyor artık. Çamlıca tepesinde cami konusunda da aynı şekilde karar alındı. Yarışma jürisi bile birincilik ödülüne layık bir eser göremezken başbakan ikinci olan projelerin arasından Sultan Ahmet taklidi bir camiye “bu benim içime sindi” dedi ve şimdi o yapılacak. Caminin yanına, doğal SİT alanının ortasına yapılacak otel projesi ise bu tartışmaların arasında gözden kaçıyor.
ÇAMLICA’YA HEM CAMİ HEM OTEL
Taksime cami konusu onyıllardır zamandır gündemde olan bir konu. Geçmişte bu cami projesine dair dava açıp kazanmıştık. Koruma Kurulu iptal etmişti, ama şimdi başbakanın emriyle tekrar gündeme geldi. Üstelik bu sefer bir kışla binasının taklidinin yapılması da gündemde. Bütün bu projelere bilimsel olarak baktığımızda kamu yararı olmadığını görüyoruz.
KATILIMCILIK SÖZDE KALDI
Giderek merkeziyetçileşen, anti-demokratik bir tek adam yönetimi sözkonusu. Demokratikleşme, karar alma süreçlerine katılım söylemlerinin ürettiği tek şey göstermelik bir hamle olan İstanbul’da otobüs rengini halka sormak oldu, sonradan çıkan rengi beğenmedikleri için onu da değiştirdiler. Öbür yandan en önemli kararları bir kişinin ağzından duyuyoruz.
HALK SESİNİ ÇIKARMALI
Taksim projesinde şimdilik bir tane dalış tüneli yapılıyor. İlk projede bütün yollar dalacak, Taksim otobana dönecek, yaya erişimi zorlaşacaktı ama Koruma Kurulu şimdilik onay vermedi diğerlerine. Kurullarda görüşlerimizi duyurmamızın da, kamuoyu baskısının da etkisi var. Geçmişte AKM için mücadele verildi ve bu mücadeleyi kazandık.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Rusya yeni bir dış siyaset stratejisi üretebilecek mi?

Boris Kagarlitsky
BirGün için çeviren: ONUR EREM

Rusya dış siyaset stratejisi olmayan bir ülke. Evet, ülkedeki kurumlar çalışıyor, bazen iyi işler de beceriyorlar. Diplomatik notlar yazılması gerektiği gibi yazılıyor, görevler dağıtılıyor, belli konular hakkında kararlar veriliyor, beklenmedik krizler ve çatışmalar bazen başarıyla yönetiliyor… Ama dış siyaset devletin komşuları ve yabancı ortakları ile aldığı kararların toplamı değil, bundan çok daha fazlasıdır.
Dış siyaset stratejisi devletin uzun dönem çıkarları, dünyadaki gerçek yeri ve arzuladığı yeri, koyduğu hedeflerine ulaşma stratejisine dair bir konsepttir.
Britanya’nın diplomatik varsayımı dünyaca ünlüdür: Bir devletin kalıcı dostları değil, kalıcı çıkarları vardır. Aslında ülkenin ekonomik ve sosyal sistemine, sınırlarına ve çevresinde meydana gelen değişikliklere göre çıkarları da değişir. Modern Rusya’nın en büyük sorunlarından biri ulusal çıkarlarının ne olduğuna karar verememesidir.
TARİHSEL PERSPEKTİFTEN BAKIŞ
Rusya’nın modern tarihi boyunca dış siyaseti birçok kere değişti – doğu Avrupa’daki hammadde ticaretindeki hegemonya mücadelesi St. Petersburg merkezli imparatorluğun kendine koyduğu hedefleri belirlemiş, Rusya 18. yüzyıl boyunca Avrupa çapındaki dengeyi Kutsal İttifak çerçevesinde muhafaza etmeye çalışmıştı. 19. yüzyılın da ilk yarısında devam eden bu siyaset 1853’teki Kırım Savaşı yenilgisiyle değişmişti. Çünkü bu yenilgi Rusya’nın geri kalmışlığından değil, dünyadaki ekonomik ve siyasal tablonun ansızın değişmesinden kaynaklanmıştı. Yenilgi ile şok olan Rus elitlerinin yaralarını sarması 20 yıl aldı. 20 yılın ardından Rusya Avrupa’nın büyük güçlerinin yanındaki yerini geri kazansa da Japonya ile girilen savaş ve ardından 1. Dünya Savaşı Rusya için bir felaket olmuştu.

Sovyetler dönemindeki bürokrasi, çar döneminin hatalarından ders çıkarmıştı. O döneme kadar Rusya Avrupa’nın önemli güçlerinden biri olsa da ekonomisi bağımlı bir çevre ekonomisiydi (hatta yarı kolonileşmişti bile diyebiliriz). Bu yüzden sürekli küresel ilerlemenin gerisinde kalan Rusya’nın gelişmiş ülkelerle aradaki fark her açıldığında ortaya yeni bir isyan dalgası çıkıyordu.
1917 Devrimi’nin ardından Bolşeviklerin politikası basit ve netti: Dünya çapında işçi sınıfına yardım ederek burjuvaları dehşete düşürecek devrimlerin kıvılcımını çakmak. ‘Dünya devrimi’ Rusya tarihindeki bütün sorunların ve çelişkilerin kolay bir çözümüydü. Dünya devrimi sonrası yeni düzende, o güne kadar sürekli geri kalmış Rusya’nın artık batı ile çekişme içine girmesine gerek olmayacak, aksine bütün ülkelerin işçi sınıfları birbirleriyle dayanışma içinde ilerleyecekti. Bugün çok naif bir düşünce gibi gözükse de 1919-1923 arasında Avrupa kıtasını domine eden devrimci hareketleri dikkate aldığımızda o dönemde böyle bir düşünceye naif denemeyeceği aşikar. Ancak 1920’de Kızıl Ordu’nun Varşova’yı alamaması, Almanya ve Macaristan’daki devrimlerin bastırılması, Fransa’daki yöneticilerin 1. Dünya Savaşı zaferini devrimci hareketi söndürmek için kullanması, İtalya’daki krizden solcuların değil faşizmin galip çıkması ile bir anda atmosfer değişti. Beklentilerin gerçekleşmemesi ile Rusya yeni bir dış siyaset arayışına girdi. 1920’lerde ilk sinyallerini görebildiğimiz bu siyaset Sovyet dönemi boyunca evrilerek ve dönüşerek devam etti.
1920’lerde Sovyetlerin dış siyaseti sınıf mücadelesini canlandırmaya, en azından Komünist Enternasyonel üyesi partilerin mücadelesini desteklemeye endeksli olsa da 1930’larda öncelikler değişti. Komünist partilerin liderleri, ‘koruyucu ülkeleri’ olan Sovyetlerin devlet çıkarlarına bel bağlar hale geldi. Bu dönem sınıf ideolojisi ile devlet çıkarları arasında bir seçim yapma dönemiydi ve verilen kararlar pragmatikti.

SSCB’NİN 3 DIŞ SİYASET PRENSİBİ

1939’da Stalin’in Hitler ile saldırmazlık anlaşması imzalaması devlet çıkarlarının bariz bir şekilde öne geçtiği andı. İdeoloji, karar verme sürecinde önemli bir faktör olsa da artık ana güdü değildi. O andan itibaren Sovyet dış siyaseti birbiriyle ilişkili 3 prensibin kombinasyonu haline geldi.
1: Sovyet diplomasisi ülkenin modernleşmesi için en uygun çevreyi yaratmayı hedefliyordu. Böylece endüstriyel ve bilimsel ilerleme sağlanacak, ülkenin geri kalmış bir çevre ülkesi durumu sona erecek; ülke Rusya İmparatorluğu’nu çökerten çelişkilerden kurtulmuş olacaktı.
2: SSCB kendini eski imparatorluğun yasal devamı olarak görüyordu. İmparatorluk dönemindeki dış ilişkiler, tutumlar, bölgesel ve uluslararası statü Sovyetler ile sona ermeyecekti. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra SSCB’nin Balkanlardaki yayılması yeni dış siyasetin eskisine oranla çok daha etkin olduğunun kanıtıydı.
3: Son olarak Sovyetler kendini “insanlığın ve ilericiliğin önderi” olarak konumlandırdı. Dünya çapında ulusal kurtuluş hareketlerini, komünist partileri desteklerken burjuva karşıtı devrimlere ilham verdi. Bu hareketlerle olan ilişkisi bencilce olmadığı gibi tam bir fedakarlık örneği de değildi. Sonuçta bu konudaki başarıların diğer 2 maddedeki hedeflere de yardımcı olacağı biliniyordu.
Bu üç prensip birbiriyle ilişkili olsa da kendi aralarında çeliştikleri de oluyordu. Çelişki durumunda öncelik, yukarıdaki sıraya göre belirleniyordu. İç gelişme için önemli olan uluslararası dengeyi sağlamak adına Stalin’in Finlandiya, Yunanistan ve Fransa’ya dair batıya taviz vermesi bunun bir örneğiydi.
Stalin sonrası Sovyet politikası durağan ve muhafazakarlaşırken, modernleşme hedefinin yerine yeni küresel düzende kazanılan süper güç statüsünü koruma hedefi gelmişti.
SOVYET SONRASI ZİKZAKLAR
Tabi ki burada çizdiğim tablo son derece basite indirgenmiş bir tablo. Sovyet diplomasisi beklenmeyen fikir ayrılıkları ve zikzaklarla dolup taşıyordu. Ancak Rusya’nın önemli siyaset bilimcilerinden Grigory Vodolazov’un dediği gibi stratejik bir doğrusal çizgi, taktiksel zikzaklardan oluşan bir zincir gibidir.
Sovyet sonrası dış siyasetin Sovyet dönemindeki dış siyasete göre en büyük farkı bu zikzakların bir stratejik çizgide olmamasıdır. Rusya’nın elitleri eski ideoloji ve metodolojilerini terkederken yeni bir şey üretmediler.
İlk başta, ‘Büyük Amerika’nın dostane himayesine dair naif beklenti Rusya Dışişleri Bakanlığı’nı ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bölgedeki bir ofisine dönüştürdü. 1999’da Başbakan Yevgeny Primakov’un uçağıyla ABD’ye doğru yol alırken Yugoslavya’da bombalamanın başlamasını öğrenmesi üzerine Atlantik üzerinde U dönüşü yaparak Rusya’ya geri dönmesi bu aşağılanma durumunun sona erdiğinin işaretiydi. Ancak Primakov’un liderliği çok uzun sürmedi. Zaten dış siyaset, kabinesinin önceliklerinden biri değildi. Bağımsız bir dış siyaset stratejisi ihtiyacı o dönemde günyüzüne çıksa da halen oluşturulabilmiş değil.
Bir stratejisinin olmaması, Rusya’nın dış siyasette aktif olmadığı anlamına gelmez. Aksine Rusya dış siyasette son derece aktiftir. Ukrayna’ya doğalgaz arzını kesmek, Belarus ile sürekli didişmek, Avrupa Birliği’ni ayrımcılıkla suçlamak ve Gürcistan ile savaşmak Rusya’nın yakın dönemdeki yüksek aktivitesinin göstergeleri. Ama bütün bunlar olurken ortada bir dış siyaset çizgisi veya bir strateji yok.
Pratikte Rusya’nın dış siyasetinin çekirdeğinde yerli şirketlerin ve bürokratik kurumların belirli çıkarlarına hizmet etmek bulunuyor. Ancak çok sayıda istemci var ve bunların çıkarları birbiriyle çelişebiliyor. Bu tabloda gözlemleyebildiğimiz objektif çıkarlar ise devlet çıkarlarına değil özel çıkarlara hizmet ediyor.
TEK HEDEF BÜYÜK ŞİRKETLERİN KÂRI
Örneğin Rusya’nın Ukrayna ve Belarus ile olan ilişkisi Gazprom’un stratejik çıkarlar prizması ve şirketin iç ve dış pazarlarda yaşadığı sorunlar aracılığıyla kolayca açıklanabilir. Bu yüzden siyasetle ilgili köşe yazarları Ukrayna ve Rusya arasındaki bitmek bilmeyen gaz savaşlarını jeopolitik meydan okuma bağlamında değerlendiriyorlar. Bazıları bunu Moskova’nın batı ile yakınlaşan Kiev’i cezalandırma girişimi olarak değerlendirse de Rusya-Belarus ilişkilerine baktığımızda bu çıkarımın pek de doğru olmadığını görüyoruz. Kiev’in aksine Minsk, Moskova ile daha yakın ilişkiler kurmak adına elinden geleni yapıyor. Burada hem pragmatik gerekçeler hem de Rusya’nın enerji kaynakları ve hammaddelerinin Belarus endüstrisi için vazgeçilemez olması önemli. Ama tek neden bu değil: Rusya, Belarus üreticileri için en büyük pazar.
Minsk bu ilişkileri korumak ve geliştirmek ve karşılığında Rusya’nın jeopolitik çıkarlarına hizmet etmek için istekliliğini ortaya koysa da kısa süre sonra Moskova’nın Belarus ile partnerliğini ileriye taşımak için anlamlı bir konsept yaratamadığına şahit olduk. Moskova için Belarus ile ortaklığı, kulpu olmayan bir çanta taşımaya benzedi – taşıması rahatsızlık verici, ama bırakmak için de çok değerli.
Bu özel ilişki Gazprom’un çıkarları öncelik haline getirilene kadar devam etti. O noktodan sonra Gazprom’un hem rakip Ukrayna’ya hem de dost Belarus’a sattığı doğalgaz fiyatını aynı oranda arttırarak karını arttırmayı birincil hedef olarak koyması Rusya’nın Avrupa’daki tek stabil müttefikini kaybetmesi anlamına geldi. Rusya için bir şirketin karını arttırmak bir ortağı kaybetmekten daha önemliydi.
Dünyanın diğer bölgelerinde de Moskova’nın politikası Sovyet dönemine göre çok duyarsız. Örneğin Rusya diplomasisinin Afrika’daki tek hedefi, büyük Rus şirketlerinin yatırımlarının korunması. Ancak Rus oligarklarının bölgedeki çeşitli yatırım projeleri bir ekonomik strateji bağlamında ilerlemiyor. Çin ve Batı ülkeleri ise bu hataya düşmeyerek Afrika’da büyük bir hızla ilerliyor.
BÜROKRATİK PROSEDÜR DEĞİL DOSTLUK LAZIM
Avrupa’da ise bugüne kadar Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın istikrarlı bir şekilde izlediği tek politika, Rusya’nın yerel endüstrisini modernleştirmek için çok ihtiyaç duyduğu sermayeyi ezkaza Avrupa’ya ihraç etmiş yatırımcıların çıkarlarını korumak amacıyla belli baskılar uygulamak oldu. Dışişleri Bakanlığı diğer yandan Avrupa Birliği ile vizesiz seyahat konusunda yoğun bir çaba sarfetse de bu konuda eline geçen tek şey verilen sözler oldu. Moskova’daki AB ülkeleri diplomatları Rusya’nın vizesiz seyahati çoktan haketmiş olduğunu söylese de bu konuda bırakın bir gelişmeyi, bir umut bile yok. Bu basit hedefin gerçekleştirilememesinin tek nedeni politik düşünememektir. Bütün sorunlar tamamen birer bürokratik prosedürmüş gibi ele alınıyor – diplomatik bir mesaj vermek, dökümanlar yollamak, raporlar yazmak. Dostluklar yaratmak, uzun dönemli ilişkiler kurmak, farklı çıkarlar ve güçlerin karmaşık dengesini gözetmek ve onları etkilemek yerine yöneticilerin teknik detaylara odaklanması devlet ilişkilerinin geliştirilememesinin en büyük nedeni.
Daha da dikkat çeken şey ise Arap Baharı sürecinde Rusya’nın Orta Doğu’daki diplomasisinin çöküşü oldu. Tunus’taki Bin Ali ve Mısır’daki Mübarek rejiminin düşüşü bölgedeki toplumsal durumun geri dönüşü olmayan bir şekilde değiştiğini gösteriyor. Burada soru eski rejimin polislerinin isyanı bastıracak güce sahip olmaması değildi. Libya örneğinde gördüğümüz gibi eğer batının müdahalesi olmasaydı isyancıları bastıracak güce sahipti. Suriye’de ise ne isyancıların Esad’ı devirebildiği, ne de Esad’ın isyancıları bastırabildiği bir “felaket dengesi”ne tanık olduk.
Ortadoğu’da Rusya, batının çoktan farkettiği bir şeyi gözardı etti: polis copları ve ağır silahlar artık sonucu belirleyen şeyler olmaktan çıktı. Ortadoğu’daki eski rejimlerin toplumsal düzeni ve siyasal normları tamir edilemeyecek bir şekilde çökmüştü. Başka bir deyişle bazı liderler koltuğunu korumayı başarsa bile sonuç “pasif devrim” olacak. Bunun gerçekleşmesi için Avusturya’nın Franz-Joseph’i, İtalya’nın Cavour’u veya Almanya’nın Bismarck’ı gibi isimlere ihtiyaç olduğu da bir gerçek. Ancak böyle liderler devrimin hedeflerinin çoğunu tepeden inme bir şekilde gerçekleştirirken devrimin kendisini bastırabilir. Öte yandan Moskova siyasal, toplumsal ve kültürel problemlerin sadece güç ile çözülebileceğini düşünüyor.
ARAP BAHARINDAN RUS İSYANLARINA
Arap Baharı’ndan dersler çıkarmayı beceremeyen Rusya yönetimi kendi evinde de benzer krizlerle karşılaştığında hazırlıksızdı. Rusya, Aralık 2011’de ülkeyi sarsan protesto dalgasından beri Arap yöneticilerin yaptığı hataların aynılarına imza atıyor.
Arap Baharı’nın Rusya medya tarafından ele alınışı da ülkede siyasal düşünceye dair oluşan büyük krizin bir yansıması. Rusya’daki protestolar ve kriz hakkında konuşanların çoğu, krizi yaratan toplumsal, ekonomik veya kurumsal süreçlere bakmaya bile tenezzül etmiyor. Dünyayı saran isyan dalgalarının da, Rusya’daki protestoların da “birilerinin planı” olduğuna dair komplo teorileri üreten bu insanlar, halkın neden isyan etmiş olabileceğini düşünmüyor.

Rusya’nın Orta Doğu’daki tek başarılı işi kriz boyunca Rus kapitalistlerinin bölgedeki yatırımlarını korumak için çaba harcamak oldu. Bundan başka bir strateji üretemedi.
Rusya’nın ekonomik konulardaki duruşu da aynı derecede kararsız. Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) girmek Rusya’nın yıllardan beri bir numaralı hedefiydi. Bu sürecin savsaklanmasının nedeni ise konuya dair bir çok problem ve çelişkinin olmasıydı – ki bunlar teknik problemler değildi. Toplum bu konuda hemfikir değildi, üstelik DTÖ politikaları geniş kesimler tarafından eleştiriliyordu. Yine de yöneticiler bu konunun kamuoyunda tartışılmasını istemedi, halka DTÖ’ye girmeyi isteyip istemediğini soran olmadı.
DTÖ’ye girmeyi eleştirenlerin arasında büyük iş dünyasının temsilcileri de vardı. Bunlar pazarın açılmasının ve devlet müdahalesine son verilmesinin iş imkanlarını, hizmet ve ürün kalitesini azaltacağını; endüstrileri çökertip şirketleri batıracağını; bunun sonucunda 1990’ların etkisini üzerinden atmaya çalışan çoğu şehir ve bölgenin harabeye döneceğini iddia ediyordu. DTÖ üyeliğini destekleyenler ise genellikle ihracatçılardı ve üyeliğin de en çok onlara yarayacağı düşünülüyordu. Oysa Rusya’nın temel ihracat sektörü olan doğalgaz ve petrolün DTÖ ile pek işi yoktu, diğer büyük sektörler olan çelik ve aliminyum sektörleri de DTÖ üyeliğinden pek etkilenmedi.
DTÖ ÜYELİĞİ KİME YARADI?
Burada temel sorun hammadde ihracını kontrol eden büyük finansal ve endüstriyel grupların aynı zamanda ithalat yapan firmaları da elinde bulundurması. Hem ihtalatta hem ihracatta vergi ödemesi gereken bu büyük tekellerin DTÖ üyeliği ve vergilerin azaltılması konusunda en büyük destekçiler olduğunu tahmin etmişsinizdir. “Serbest ticaret” sloganıyla hareket etseler de esas istedikleri küçük ve orta ölçekli işletmeleri zor durumda bırakacak düzenlemelerle tekellerini büyütmek.
Daha düşük verginin halka daha düşük fiyatlar olarak yansıyacağını iddia eden bu grupların yalan söylediğini görmek için Belarus’a bakmamız yeterli. Belarus-Rusya arasındaki ticaret vergilerinin azalması ile Belarus pazarındaki ürünlerin fiyatı ucuzlamadı. Aradaki fiyat farkı yine bu grupların cebine girdi.
Eğitim ve sağlık sistemlerinin, kültürel kurumların, ulaşımın özelleştirilmeye başlaması da DTÖ politikalarıyla geçekleşti. Bunlar Rusya halkının çıkarlarına karşı olsa da aynı tekel gruplarının işine yarayan gelişmelerdi.
BÜYÜYEN RUSYA MASALI
Petrol ve gaz fiyatlarının 2000’lerde artmaya başlaması ile ekonomi büyüdü. Ancak Rusya elitleri bu büyümenin kendi başarıları sonucunda gerçekleştiğine halkı inandırmayı başardı. Aynı şekilde “büyüyen Rusya’nın uluslararası arenada gücünün arttığı” masalına da insanları inandırmayı başardılar. Uluslararası buluşmalara daha sık katılarak, yabancı devlet liderlerini daha çok ziyaret ederek bu imajı güçlendirdiler. Ama bunu yaparken de belirli bir stratejileri yoktu. Rusya’nın dünyada artan gücüne dair masal, temel olarak Rus kamuoyuna yönelik bir kampanyaydı.
Rusya’nın çevre ülkelerdeki varlığı ise azalmaya devam ediyor. Küba ve Vietnam’daki askeri üslerinin kapanışı bunun en belirgin örnekleri. Venezuela Başkanı Hugo Chavez Rusya’nın Latin Amerika’ya dönüşü için çaba harcasa da Rusya, birkaç ticaret sözleşmesi imzalamak dışında bu konuda bir adım atmayı başaramadı. Benzer bir şekilde Rusya’nın Hindistan ile olan ilişkisi de sadece ticarete indirgendi. Dünyanın gözünde Rusya, köklü diplomatik ilişkiler geliştirmeyi başaramayan ve sadece finansal çıkarlar peşinde koşan bir ülke olarak algılanıyor – o da kısa dönemli çıkarlar.
Eğer Rusya bugün bir “devlet çıkarları” ideolojisine sahipse, o ideolojinin çok ilkel bir formülü var: büyük şirketlerin çıkarına olan şey ülke için iyidir. Tabi ki her ülkede yönetici sınıf kendi çıkarlarını her zaman her şeyden önce tutar, dış siyaset dahil. Ama yönetici sınıfların politikalarının başarılı olmasının yolu, kendi çıkarlarını düşünürken bir yandan da toplumun ve devletin uzun vadeli çıkarlarını düşünerek bunları harmanlayan ve halkın da (en azından büyük bir kısmının) desteğini alan bir politika üretmektir.
HALKI YOKSAYAN SİSTEM SÜRDÜRÜLEMEZ
Günümüzün Rus elitleri bu yetenekten yoksunlar. Son 20 yıl boyunca böyle bir politika üretemedikleri gibi karar verme sürecinde halkın sözünün olmasına dair her türlü girişimi baskıyla engellediler. Halk ve devlet yönetimi arasındaki her sorunu propaganda yöntemleriyle bastırdılar. Pragmatik ve özünde bir prensibe dayanmayan kararlarını kabul ettirmek için için kulağa hoş gelen ve milliyetçi söylemler icat ettiler. Böylece her protestoyu komplo teorisi ile açıklayabilen bir model yarattılar. Ancak halkın görüşlerinin dikkate bile alınmadığı, temsiliyet sisteminin olmadığı, farklı çıkarların dengelenmediği sistemlerde hükümet bir komplocu çetesi gibi hareket etmeye mahkumdur.
Bu yüzden makul bir modernleşme stratejisi geliştirme çabaları da şişirme kampanyalarının baskınlığı sonucunda başarısız oldu. Topluma tutarsız inovasyon sözleri, ekonomiyi “çeşitlendirmeye” dair muğlak sözler verilirken ülkenin büyümesi tamamen hammadde ihracatına bağlı hale geldi. Modernleşme söylemi bir süre sonra halkı susturmak için kullanılan bir araç olmayı aşıp üst düzey bürokratların kendilerini kandırdığı bir sahte gerçeklik halini aldı. Yöneticiler ülkenin karşı karşıya kaldıkları tehditleri algılayamadıkları gibi sabrı tükenmeye başlayan halkın kendilerine yönelttiği tehdidin de farkına varamaz hale geldiler.
Bu tarz bir durumda dış siyasetin de, devletin de çökmeye mahkum olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek yok. Tarih boyunca Prusya savaşı öncesi İkinci Fransa İmparatorluğu ve daha birçok devletin benzer bir sonla karşılaştığını gördük.
Burada esas soru Modern Rusya devletinin benzer bir şekilde çöküp çökmeyeceği değil. Böyle giderse bunun olacağı o kadar net ki bunu görmek için kör olmak lazım. Esas soru şu: Bu çöküş Rusya için ulusal bir felaket mi olacak, yoksa ülke geçici yöneticilerin rejiminin çöküntüsünün altından çıkarak yaşamaya devam edebilecek mi?
Rusya’da şu anki durum ne kadar acıklı olursa olsun, Rusya devletinin baştan kurulmasının imkansız olduğunu düşünmek için bir neden yok. Ve yeni bir devlet, yeni bir dış siyasete sahip olacaktır.
TOPLUMUN İHTİYAÇLARINI KARŞILAYAN BİR DIŞ SİYASET
Yapısı nasıl olursa olsun yeni bir toplumsal örgütlenme, yeni sosyo-politik devlet kurumları ve yeni bir dış politika fikri yaratmak zor bir iş. Ancak bugün halkın yeni bir toplum yapısına dair büyük talebini dikkate aldığımızda, bunun bir uluslararası etkisinin olacağına kesin gözle bakabiliriz.
Sovyet dış politikası en büyük başarılarını, pragmatik hedeflerinin ötesinde uzanan idealist hedeflerini inatla kovalarken elde etmişti. Tabi ki bu, kovalanan hedeflerin faydalı hedefler olmadığı anlamına gelmez. 1920’ler ve 30’larda yürütülen dış politika hem ülkenin uluslararası izolasyonunun sona ermesini, hem de etkin bir Avrupa gücü haline gelmesini sağlamıştı.
Dönemin diplomatları siyaseti şekillendirenlerin sadece bürokratlar ve yöneticiler değil aynı zamanda kitleler olduğunun; bazı toplumsal süreçlerin herhangi bir devletle dostane ilişkiler kurmaktan çok daha önemli ve değerli olabileceğinin bilincindeydi. O yıllarda Sovyetler Birliği baskın eğilim ve kurallara karşı çıkıyor, düşündüğünü açıkça söylüyor ve uluslararası arenada o güne kadar dünya hiyerarşisinde sesini duyuramayan grupların sesi oluyordu. Bu yüzden Moskova ayrı bir önemle dinleniyordu. Bolşeviklerin iç savaştaki zaferi, enternasyonalist komünistlerin ulusal çıkarların en sistematik ve efektif koruyucuları olduğunu gösteriyordu. En nihayetinde onlar dünyadaki küresel değişim sürecinde bir ülkenin gelişmesi için yeni ve eşsiz bir alan yaratmışlardı. Dünya genelinde, SSCB’nin toplumsal müttefikleri ulusal kurtuluş hareketleri, sol akımlar ve işçi partileriydi.
Peki bugün Rusya’nın dış siyaseti neyi temel alabilir? Yeni müttefikleri kimler olur? Geleneksel merkez-sol partiler çoktan çürüdü, sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş hareketleri ise ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından yokoldu. SSCB’nin çöküşü, bağımsız bir gelişme stratejisi yaratamayan küçük, çevre ülkelerine çok büyük bir darbe vurdu.
Ancak 21. yüzyılın başlangıcı yeni küresel hareketlerin ortaya çıkışına tanık oldu. Üstelik bu hareketler geçtiğimiz yüzyılın sol hareketleri kadar kitlesel ve güçlüydü. Dünyanın ekonomik düzeni çökerken sistemi kurtarması beklenen kurumlar (DTÖ, IMF, Dünya Bankası vs.) da derin bir krizin içine girmiş durumda ve bir müdahale yapamıyor. Bugüne kadar pasif ve sessiz bir şekilde bekleyen çevre ülkelerindeki milyonlarca insan, son dönemde peş peşe ayaklanmalara imza attı.
HALKIN TALEPLERİNİ UYGULAYACAK LİDER YOK
Devletler seviyesinde ise kimse halkın taleplerini ve beklentilerini siyaset ve diplomasinin diline çevirmeye cüret edemiyor – ancak bunu başaranlar küresel değişim sürecinin liderleri olacaktır.
Bazı hükümetler kurulu düzeni değiştirme ihtiyacını kendi konumlarını güçlendirmek için kullandı. Venezuela’nın Hugo Chavez’i Latin Amerika’da neo-liberal düzene karşı oluşan protesto dalgalarını yönetmeyi başararak ülkesini ikinci sınıf bir ülkeden Latin Amerika’nın liderlerinden birine dönüştürdü. ABD tarafından dayatılan bölgesel neo-liberal entegrasyon politikalarını reddederek kendi bölgesel entegrasyon projesini yarattı. Evet, başarının nedeni olarak petrol rezervleri gösterilebilir ama Venezuela’nın önceki hükümetleri de aynı kaynaklara sahipti – ve hiçbiri Venezuela’nın uluslararası duruşunu güçlendiremedi. Farkı yaratan şey kaynaklar değil, kaynakların nasıl kullanıldığıdır.
Rusya’daki komplo teorisyenleri ufacık Katar ülkesinin El Cezire televizyonunu kullanarak kendisini bir ikinci sınıf petrol üreticisi emirlikten bölgesel güce çevirmesi konusunda çok öfkeli. İşte burada da petrol esas etken değil. Bütün komşu ülkelerde de petrol bulunuyor. Olay bir televizyon kurulması da değil. Örneğin Russia Today’in İngilizce veya Arapça hizmeti Rusya’nın Orta Doğu’da veya başka bir bölgede daha güçlü bir pozisyona gelmesini sağlamadı. El Cezire, Arapların onyıllar boyunca maruz kaldığı aşağılamadan ve yenilgilerden kurtulup bağımsızlık ve ulusal onur sahibi olma mücadelelerini kullanmayı başararak bugünkü etkinliğine ulaştı. Buradan yayılan mesajlar eski diktatör rejimler ile büyüyen İslamcı hareketlere bir alternatif yaratabilecek mesajlardı.
Moskova, rakip güçlerin “yumuşak güç” kullanımını hararetle tartışırken bu yöntemlerin halkın, ya da en azından büyük toplumsal güçlerin ihtiyaçlarına uyduğu zaman başarılı olabildiği gerçeğini gözden kaçırıyor.
NEO-LİBERAL KURUMLARI YIKMAK ŞART
Gelecek için uluslararası öncelikleri belirlerken piyasaların ve uluslararası şirketlerin diktasına dayanan neo-liberal sistemin parçalanması kaçınılmaz bir son, bir zorunluluktur. Krizin gerçekliği bunu yeterince açık bir şekilde gösteriyor. Eski düzen, insanların demokratik refah toplumu talebi sonunda çok da uzak olmayan bir tarihte elbet yeni bir düzenle değiştirilecek.
Burada öncelikli görev bir kısım insanın sermayesini uluslararası rekabetten korumak değil, toplumun sağduyulu bir şekilde hazırladığı çözümleri ve stratejilerin gerçeğe dönüşebileceği bir zemin hazırlamak olmalı. Batı ülkeleri kendilerini neo-liberal kurumlarla aşağılama seviyesini aşmaya çok yaklaştı. Ama böyle bir şey ancak neo-liberal sisteme entegre olan elitlerin direnişlerini aşmakla mümkün olabilir. İşte bu yüzden neo-liberal kurumlarından kurtulmamış gelişmiş ülkelerde yeni bir politika (ekolojik, demokratik veya toplumsal) yaratma girişimleri biraz tutarsız ve demagojik duruyor. Bu politikaları hayata geçireceklerini iddia eden liderler, neo-liberal kurumlar yerli yerinde durduğu için, başa geldikten sonra toplumun düşüncelerini yumuşatmaya çalışırken taleplerin ancak göstermelik bir iki tanesini hayata geçirebiliyorlar.
İlginç bir şekilde, Rusya devletinin bugünkü güçsüzlüğü ve çökmekte olan yapısı Rusya’ya dünyaya yepyeni bir şey sunma şansı veriyor; herkesin uzun zamandan beri beklediği ama kimsenin uygulamaya koyamadığı bir şey. Ülkede kriz nedeniyle kaybedilecek bir şey kalmaması yeni imkanlara kapı aralıyor. Eğer kriz sonrası dünyada demokratik bir sol ideoloji merkeziyet kazanacaksa muhtemelen Rusya bunun mimarlarından biri olacaktır. Tabi eğer krizin ardından ortada bir dünya ve bir Rusya kalırsa.
Demokratik sol ideolojilerin gerçeğe dönüşebilmesi, bu fikirlerin bir eylem planı olarak değil bir ideolojik temel olarak tanınması ile mümkün olabilir. Yoksa son yüzyılın ikinci yarısında formüle edilen fikirler ve sloganlar son dönemlerde çoktan çağdışı kaldı ve siyaset sahnesinden de silindi. Kapitalizmin günümüzde geldiği nokta sınıflar arasında ölümcül mücadelelere sahne olurken toplumlardaki elitler “toplumsal sorumluluk” kavramının ne olduğunu tamamen unutmuş durumda. Kendi stratejik çıkarları için (anlık getiriler değil, çatışmalara uzun vadeli çözümler üretme anlamında) bile mantıkla kararlar veremiyorlar. Bu durumdan tek çıkış yolu, yönetici koltuklarında oturan elitlerin ölmesi gibi gözüküyor. Buradaki temel soru, içinde bulunduğumuz bu felaketin modern toplumun mu, insanlığın mı, kapitalizmin mi, yoksa kapitalizmin günümüzdeki formunun mu sonunu getireceği.
RUSYA YENİ DÜNYADA NEREDE OLACAK?
Bugün ilerici bir reform için tek strateji varolan kurumların tamamen yokedilmesidir – G8’den IMF’ye, Avrupa Birliği’nden Dünya Ticaret Örgütü’ne kadar. Bu yapıların yokedilmesi ve bu süreçte negatif etkilerin minimize edilmesi gerekiyor. Unutmayalım ki eğer bu yapıları bilinçli bir şekilde yıkamazsak, onlar kendiliğinden, kontrolsüz ve beklenmedik bir şekilde çökecekler – ve muhtemelen hepimizi altında bırakacaklar. En ideali, bu yıkımın uluslararası çabalarla gerçekleşmesi olur. Ama tabi ki bu bilinçli yıkım senaryosu biraz ütopik kaçıyor. Geçmişin tecrübeleri bize, bu muhafazakar politikaların enkazıyla uğraşmak zorunda kalacağımızı söylüyor.
Böylesi bir durumda önceden planlar, programlar hazırlamak, naif bir teorisyen veya ütopyacı olmakla eşdeğerdir. Ancak Rusya’nın yeni hükümetinin eylemleri yeni bir dış siyaset algoritması bulmaya yardımcı olabilecektir – tabi eğer böyle bir hükümete sahip olursak. Geçmişin ve hatta günümüzün gerçekliklerini referans alan teorik spekülasyonlar işlevsiz olmakla kalmayacak, aynı zamanda bu yeni algoritmanın arayışının da önünü tıkayacaktır.
Eğer varolan kurumları tepesine yıkılmadan önce onları terkedebilirse, Rusya’nın önünde büyük bir şans olacak. İşte o durumda, Rusya dünyadaki diğer ülkelerin de izinden yürüyebileceği bir örnek haline gelebilir. Ama bütün bunlar, Rusya’nın iç siyasal sisteminin dünya çapında oluşacak büyük krizden önce çökmesiyle mümkün olur. Eğer bu gerçekleşirse, Rusya bizi bekleyen küresel krizden ilk çıkan ülke olacaktır.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın