Taksim esnafı batarken özel güvenlik saldırıyor

Taksim Meydanı’ndaki çalışmalar nedeniyle Talimhane’deki esnaflar 2 haftada dükkan kapatacak duruma geldi. Güvenlik bariyerinin içinde kalan dükkanların durumunu görmek istediğimde güvenlik görevlilerinin fiziksel saldırısıyla karşılaştım

ONUR EREM

Taksim Meydanı’ndaki yayalaştırma çalışmaları bölgedeki esnafı batma noktasına getirdi. İnşaattan en çok etkilenenler ise şantiye alanının etrafındaki güvenlik bariyerinin hemen dışında kalan esnaf.
İŞTEN ÇIKARMALAR BAŞLADI
2 hafta aranın ardından esnafla tekrar konuşmaya gittiğimde bazı dükkanlarda işten çıkarmaların başladığını gördüm. Bir börekçi dükkanının çalışanları “Burada çalışan 3 kişinin işine son verildi. Önümüzdeki ay yeni işten çıkarmalar da olacak. Satamadığımız için keklerin, çöreklerin büyük bir kısmını akşam çöpe atar hale geldik” diyor.
SİFTAH YAPMADAN GEÇEN GÜNLER
Turistlere yönelik dükkanlar ise çok daha zorda. Konuştuğum halı dükkanı ve saat dükkanı çalışanları “Eskiden turistler buraya arabasıyla gelirdi, artık araba giremediği için işler bıçak gibi kesildi” diyor. Saatçinin siftah yapmadığı günlerin sayısı siftah yaptıklarından daha fazla. “Önümüzdeki aydan itibaren dükkanı kapatmayı düşünüyorum. İthalatçıyla konuştum, ürünlerimizi geri alıp almayacaklarını araştırıyoruz” diyor.
DÖVİZ BÜROSUNDA OYUN ZAMANI
Müşterileri neredeyse tamamen turistlerden oluşan döviz büroları belki de inşaattan en çok etkilenenler arasında. İçeri girdiğimde gişedeki çalışanlar bilgisayarda oyun oynuyordu. “Eskiden başımızı kaşıyamazdık, şimdi bilgisayarda oyun uzmanı olduk. Burada 4 çalışanız, bu gidişle bazılarımızı işten çıkartacaklar. Önümüzdeki duvar nedeniyle soygun olsa polis gelemez. Neyse ki bizim dükkanın kameraları var, ona güveniyoruz” diyor döviz bürosu çalışanları.


2 İNŞAATIN ORTASINDA KALAN SİMİTÇİ
İnşaatın güvenlik duvarı ile bir bina inşaatı arasında kalan noktada bir simitçi arabası dikkatimi çekiyor. 2 hafta önce kestaneci vardı, şimdi simitçi gelmiş aynı noktaya. “Belediye bu noktada durmamı söyledi, başka yere gidemiyorum. Bir tarafımda duvar, öbür tarafımda bina inşaatından üzerimize düşen artıklar ve tozlar. Belediyeden başka bir yere geçmeyi talep ettim, burada çalışılmaz” diyerek isyan ediyor.
OTELLER DE BOŞALDI
Aynı sıradaki bir otel çalışanları ise müşteri sayısında büyük bir azalmanın olduğunu söylüyor. Turistlerin otelden ayrılmasının nedenleri arasında bir numarada gürültü, iki numarada güvenlik duvarının verdiği rahatsızlık ve daralan sokağın kaotik yapısı yer alıyor.
Bir hediyelik dükkanı da insanların bu sokaktan yürümektense Gezi Parkı üzerinden gitmeyi tercih ettiklerini, bu gidişle birkaç ay sonra bölgedeki dükkanlarda toplam bine yakın kişinin işsiz kalacağını söylüyor.

‘DAVA AÇSAK DA SONUÇ VERMEZ Kİ’

Bazı esnaflar dava açmayı düşünse de konuştukları avukatların “Dava açsak bile belediye bu işi kamu yararına yaptığını söyleyince o davadan bir sonuç çıkmayacaktır” sözü üzerine vazgeçmişler.
Bütün esnafların ortak şikayeti ise belediyenin ilgisizliği ve güvenlik sorunu. 2 hafta geçmesine rağmen belediyeden kendileriyle konuşmaya gelen bir kişi olmadığı gibi, sokak aydınlatmalarının kaldırılması ile gün batımından itibaren o daracık sokağın “tekinsiz tiplerin” insafına bırakıldığını, insanların kaçacak bir yeri olmadığı gibi herhangi bir olayda polisin ulaşmasının imkansız olduğunu söylüyorlar.

Demek gazetecisin ha!

Güvenlik bariyerinin dışında kalan esnafla konuştuktan sonra bir de güvenlik bariyerinin içinde kalan esnafla konuşmak istedim. Bariyerlerin arasındaki boşluktan girer girmez bir güvenlik görevlisi arkamdan gelerek kolumdan tuttu ve aramızda şu diyaloglar geçti:
– Nereye?
– Gezi Parkı’nın altındaki dükkanlara.
– Niye?
– Ürün veya hizmet almak için.
– Ama niye?
– Ne demek niye? Dükkana gitmek için hesap mı vermem gerekiyor?
– Evet, özel bir durum yoksa almıyoruz.
– Niye?
– Kapandı o dükkanlar.
– Nasıl kapandı, daha dünkü gazetede açık oldukları yazıyordu.
– Kapandı işte.
5 dakika bu şekilde devam eden diyalogun ardından pes ederek basın kartımı gösterip “Gazeteciyim, esnafla konuşmaya geldim, bırakın 2 dakika görüşeyim geri geleyim” dedim. Bunu söylememle beraber Emre Yavuz adlı güvenlik görevlisi “Demek gazetecisin haa! Hemen çık buradan!” diyerek üzerime çullandı, omuzlarımdan tutarak ittirmeye başladı. Kısa süreli arbededen sonra etraftan başka güvenlik görevlileri de geldi ve beni içeri almak istemeyen bu kalabalığa karşı bir şansım olmadığını anlayarak bariyerin girişinden uzaklaştım.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İTÜ isyanda, rektör Ankara’da

İTÜ ASİSTANLARINA SAHİP ÇIKTI

İTÜ isyanda, rektör Ankara’da

 

İTÜ’de keyfi bir şekilde okulla ilişiği kesilen asistanlar, kendilerine destek veren öğrenciler ve öğretim üyeleri ile birlikte rektörlük önüne giderken rektör Mehmet Karaca’nın eylemden kaçarak Ankara’ya gittiği ortaya çıktı

ONUR EREM

YÖK’ün yolladığı bir tavsiye mektubuyla işlerinden atılan İstanbul Teknik Üniversitesi asistanları bugün İTÜ Ayazağa Yerleşkesi’nde kitlesel bir eylem düzenledi. Akademisyenler, öğrenciler ve sendikaların da destek verdiği eyleme binlerce kişi katıldı. Yemekhanenin önünden rektörlüğe kadar “Rektör Karaca İTÜ’yü karartma”, “Karaca şaşma, sabrımızı taşırma”, “Rektör istifa” ve “Direne direne kazanacağız” sloganlarıyla rektörlük önüne yürüdü. İTÜ Rektörü Mehmet Karaca ise o saatlerde adeta eylemden kaçarak Ankara’ya gitmişti.

KENDİMİZE MUHATAP BULAMADIK’

Rektörlük önünde basın açıklaması yapan asistanlar “Rektör bir kere bile bizi muhatap almadı. Bu sefer sadece daha güçlü değil, aynı zamanda daha öfkeliyiz. Artık fermanları yaktık. Bilim asistanlıkta geçirilen yıl ile, para ile ölçülemez. Bütün arkadaşlarımız işe alınana kadar buradayız, eylemlerimiz büyüyerek devam edecek” dedi. Öğretim üyeleri adına konuşan Tevfik Özlüdemir ise “Asistanların verdiği haklı mücadeleyi sonuna kadar destekliyoruz. Araştırma görevlileri üniversitenin geleceğidir. Onların geleceğini karartmak, hem üniversitenin hem de ülkenin geleceğini karartmak demektir” diye konuştu. Asistanlara destek veren öğrenciler de bir konuşma yaparak “Hocalarımızın iş güvencesine sahip olmasını istiyoruz” dedi. Eylemciler bu haftasonu gerçekleşecek sınavların boykot edileceğini açıkladı.

Basın açıklamalarının ardından asistanlar kendilerine bir muhatap bulmak için rektörlüğe girerken basın içeri alınmadı. Bunun üzerine asistanlar da görüşmeyi reddederek dışarı çıktı. Eyleme destek vermek gelen Bandista grubu ise şarkılarıyla rektörlük önünde bekleyen kitleyi coşturdu. Bandista’nın şarkılarının ardından kitle rektörlük önünde halay çekerek muhatap bulana kadar rektörlük önünde kalacaklarını açıkladı.

NE OLMUŞTU?

Yaz aylarında YÖK’ün İTÜ rektörlüğüne yolladığı bir tavsiye mektubuyla doktorada 6 yılını dolduran asistanların ilişiğinin kesilmesini söylemişti. Asistanlar dava açmak istemiş, ancak mahkeme bu mektubun yasal bir bağlayıcılığı olmadığı için dava açılamayacağını belirtmişti. Daha önce de defalarca kitlesel eylemler yapan asistanların taleplerini dikkate almayan rektörlük politikaları nedeniyle onlarca asistan işten çıkartılırken önümüzdeki dönem sonuna kadar sayının 200’e varması bekleniyor

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Erdoğan’ın dünyaya bakınca gördüğü

ONUR EREM

Erdoğan’ın dünyaya baktığında gördükleri beni her defasında şaşırtıyor. Son olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu Üyeleri’ne bakarak bu ülkelerin çoğunun idam uyguladığını söylemiş: ABD, Rusya, Japonya ve Çin… ‘İleri demokrasi’yi savunan bir insanın bunu söyledikten sonra “Bu çağda bu ülkelerde idam uygulanması insanlık adına bir utançtır” diyerek bu ülkelerde idamın kaldırılması için mücadele etmesini beklersiniz, değil mi? Oysa Erdoğan, “Onlarda var, bizde neden olmasın. Siyasi suçlarda uygulamayız, ama terör suçunda uygularız” diyor. Galiba hapishanelerdeki yer sorununa radikal bir çözüm arayışı içine girdi Erdoğan. Zira Türkiye, dünyada en çok terör hükümlüsü olan ülkeler listesinde zirvede – Erdoğan Cumhuriyet Bayramı’nı kutlayan kitleden pankart açan öğrencilere kadar herkesin terörist olduğunu bizzat kendisi söylüyor.

https://i0.wp.com/media1.ntvmsnbc.com/j/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/Sections-StoryLevel/T%C3%BCrkiye/Politika/090401-Erdo%C4%9Fan-Sinirli-VM.widec.jpgErdoğan’ın geçmişte idamla ilgili yaptığı ve birbiriyle çelişen açıklamalarından örnekler vermek istemiyorum. Erdoğan’ın kafasındaki “siyasi suç” ve “terör” kavramının ne kadar geniş ve istismara açık olduğu da başka bir yazı konusu – sonuçta bugün ülkede çok sayıda insan “siyasi suç”tan değil, doğrudan siyasetten hapiste. Benim bahsetmek istediğim, dünyaya bakıp da “Onlarda var, bizde neden olmasın” diyebileceğimiz örnekler. Demokrasi ve özgürlük adına bu kadar örnek varken Erdoğan’ın idamı görmesi, bilincinin (veya bilinçaltının) ölüm politikalarıyla şekillendiğini göstermez mi? Kafası hakla, özgürlüklerle ve demokrasiyle meşgul olan bir insanın dünyaya baktığında görebileceklerine dair bir çırpıda aklıma gelen örnekler şunlar:

– Seçim barajı: Portekiz, Hollanda, Finlandiya gibi ülkelerde seçim barajı yok. İsveç ve Norveç’te ise yüzde 4. Avrupa Konseyi yüzde 3’ten yüksek seçim barajı tavsiye etmiyor. Türkiye’de ise bu rakam yüzde 10. Bizde neden seçim barajı azalmasın?

VİCDANİ RET HALA SUÇ

– Vicdani ret: Avrupa Konseyi üyesi ülkeler içinde vicdani ret hakkına sahip olmayan ülkeler yalnızca Türkiye ve Azerbaycan. Türkiye’de vicdani retçiler ömürboyu hapis riski, işkence ve kötü muameleye maruz kalırken Almanya’da askerlik yapmak istemeyen bir insan çok çeşitli yöntemlerle emeğini topluma faydalı olacak bir şekilde sunma hakkına sahip. Eline silah almadığı için bir insanı hapse atmak yerine yetenekleri ve isteği ölçüsünde topluma faydalı olmasını biz neden sağlamayalım?

– Eşcinsel evliliği: Başbakan ABD’ye baktığında idama izin veren eyaletleri görüyor olabilir ama ben eşcinsel evliliğe izin veren eyaletleri görüyorum. ABD dışında Arjantin, Belçika, Kanada, Danimarka, İzlanda, Hollanda, Norveç, Portekiz, Güney Afrika, İspanya ve İsveç’te de iki insanın cinsiyetlerine bağlı olmadan evlenmesi ve evlilikten oluşan haklara sahip olması mümkün. Bizde neden olmasın?

– Anadilde eğitim: Dünyada çok sayıda ülke, azınlık gruplarının anadillerinde eğitim alması için gerekli imkanı sağlıyor, ülkede konuşulan dilleri resmi dil ilan ediyor, hatta yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalan dilleri yaşatmak için çaba veriyor. Türkiye’de ise bir azınlık grubu sayılamayacak kadar büyük olan, sayıları on milyonlarla ifade edilen ve demografik olarak bakıldığında 50 yıl içinde Türk nüfusunu geçmesi beklenen Kürtlerin anadilde eğitim veya savunma hakkı yok.

SINIRLARIMIZ ÖZERK BÖLGE DOLU

– Özerklik: Dünyada o kadar çok özerk bölge var ki hepsini buraya yazmak mümkün değil. Sınırlarımız bile özerk bölge dolu: Acara (Gürcistan), Nahçivan (Azerbaycan), Kürdistan (Irak). Yakında bunlara bir Kürdistan 2 (Suriye) de eklenebilir. Bugün dünyada çoğu özerk bölge bağımsızlığı için mücadele ediyor. Yakın zamanda Katalanya’da gerçekleştirilen eylem bir örnek. Kanada’nın özerk Quebec bölgesinde ise 1980 ve 1995 yıllarında devlet halka “Bağımsızlık istiyor musunuz?” diye sorarak referanduma gitmişti. Bu bölgede anadilde eğitim yapıldığını söylememe bile gerek yok sanırım.

Bu listeyi sendikal haklar, esrar kullanma özgürlüğü, hapishane mahkumlarının gözetimsiz bir ortamda partnerleriyle vakit geçirme hakkı gibi çok sayıda maddeyle uzatıp “Türkiye’de neden olmasın?” diye sorabiliriz.

“YURTTAŞIMI NASIL ÖLDÜRÜRÜM” ARAYIŞI

Dünyaya baktığında bu soruyu kendine sormayan, bunca hak ve özgürlüğü görmeyip de “idam diye bir şey varmış, bizde de olsun” diyen bir başbakanın yönettiği bir ülkede yaşamak tüylerimi ürpertiyor. Çünkü bunları söyleyen bir insanın yarın Suudi Arabistan’a bakıp “kadın ve erkeğin aynı haklara sahip olmasına gerek yokmuş, hanımlar ehliyetleri topluyoruz”, yakın zamanda ziyaret ettiği Brunei’ye bakıp “alkole gerek yok, Brunei yasakladı da ne oldu, insanlar yaşamaya devam ediyor” veya İran’a bakıp “eşcinsel ilişkiye girenleri asmak ne güzel şeymiş böyle, bunlar 3 çocuk hedefimin önünde birer engel zaten” demesi artık beni şaşırtmaz. Dünyaya baktığında yurttaşlarına daha fazla özgürlük verebilecek örnekler aramak yerine yurttaşlarını nasıl öldürebileceğini düşünen Erdoğan’ın bir demokrasi sevdalısı olduğu yalanından uyanmak için daha iyi bir kanıt olabilir mi? Başbakanın AB politikalarıyla çelişen vicdani ret yasağı gibi uygulamaları kaldırmadığı gibi, çok daha temelden çelişen idam uygulamasını getirmek istemesi, böyle bir şeyi önermeye bile cüret etmesi Avrupa Birliği üyeliği aşkıyla Erdoğan’ın peşine takılan liberallerin gözünü açmaya yeterli değil mi?

ULUDERE’DE KÜRTAJ, AÇLIK GREVİNDE İDAM

Tabi ki bu tartışmaların “gündem değiştirme” boyutunu da unutmamak lazım. Uludere’nin ardından ortaya attığı kürtaj tartışması medyayı nasıl meşgul ettiyse, açlık grevleri varken ortaya attığı idam tartışması da aynı büyüklükte bir gündem değiştirme çabası. Medyanın bu trene atlamaya dünden hazır olması ayrı bir mesele. Burada esas sorun, Erdoğan’ın politikalarıyla ülke içinde yarattığı ölümler yetmezmiş gibi gündemi değiştirmek için dünyaya baktığında yine ölüm politikalarını kendine örnek alacak kadar ölüm sevdalısı olması.

Yazı içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

‘Sansürlere dur demek için’

Karşı Sanat’taki heykel sergisi tartışmalar yaratan Caner Karakaş BirGün’e konuştu: Türkiye’de insanların kendini ifade etmesi zorlaştı. Sanatın her türü de buna dahil. Televizyonlardaki filmler bile sansür dolu. Bu sansürlere dur demek için ben de bu işleri ortaya koydum.

ONUR EREM

Heykeltıraş Caner Karakaş’ın kişisel sergisi 2 Kasım’da İstanbul Beyoğlu’ndaki Karşı Sanat Galerisi’nde açıldı. Kimilerine göre ilham verici, kimilerine göre tahrik edici, kimilerine göre ayıp heykeller var bu sergide. O ise “Evet, tahrik etmekse herkesi tahrik ediyorum. Daha da ötesi yok bunun” diyor. Caner Karakaş ile bu heykellerle anlatmak istediğini, gelen tepkileri ve Türkiye’deki muhafazakar atmosferi konuştuk:

>> Bu serginde beden üzerine eserlerini görüyoruz. Neden bedeni seçtin?
Önceki sergimde de beden üzerine çalışmıştım. Bu sefer çalışmalarımı bir adım öteye taşımak istedim. Ben bedeni kent yaşamı içindeki halleriyle vurgulamaya çalıştım, bunu öne çıkarmak için ironiyi de kullandım.


Günümüzde kentlerdeki modern yapıların çoğu lanetlenmiş gibi bir görünüme sahip. Estetikten, sanatsal kaygılardan çok uzak, bir konserve kutusunu andırıyor. Böyle bir ortamda yaşayan insanlar da istiflenmiş hissediyorlar. Küreselleşen dünya kent yaşamını bu hale getirdi.
>> Bu lanetlenmiş ortamın insan bedeni üzerindeki etkilerini anlatıyorsun yani.
Evet. Kent ortamındaki monotonlaşma, sosyal ilişkilerin kopuşu, yalnızlaşma ve uzaklaşma hali bende taşa dönüşür bir imge yarattı. Bu imge de insan bedeninin kapalı ortamlar içindeki deneyimlerini, hallerini gün ışığına çıkartma olarak işe dönüştü.
Kirletilmiş, yalnızlaştırılmış bireylerin durumunu anlatıyorum. Kümes hayvanları gibi insanları da belli çitler içinde toplayarak dışarı çıkmalarına izin vermiyor devlet. Artık yaşamlarımız kurgulanır hale geldi. Kentsel dönüşüm süreci, bir noktaya yığılmalar, gettolaşmalar, sınıf farkının daha da belirginleşmesi… Hangi caddeden kimler geçecek, hangi semtler hangi çevreyolundan gidecek… İnsanların neyle karşılaşıp neyle karşılaşmayacağını belirleyen bir sistem var. Bunların bende yarattığı oluşumu izleyiciye aktarmaya çalıştım.


>> İktidarlar her zaman beden üzerinde tahakküm kurmak için uğraşır. Günümüzdeki muhafazakar hükümette de insan bedenini gizleme, ayıplama gibi eğilimler gözleniyor. Böyle bir atmosferde bu sergiyi yapmak kolay olmasa gerek. Ne gibi tepkiler aldın?
Ben kent yaşamının insan üzerindeki etkisini vurgulamaya çalıştım. Burada koyduğum tepki muhafazakar kesimin sanat, mimari ve yoketme anlayışına karşı koyduğum bilinçli bir tepki. Günlük kent yaşantısından akşam eve yorgun dönen bedenlerin zihninde kalan imgeler bunlar. Yalnızlaşma, kendi içine dönme, kendi içine dönen insanın ruh hali, dili. Patlıcanı kendi bedeniyle deneyimlemesi, ellerini vücuduyla deneyimlemesi. Bütün gün boyunca taktığı maskeyi akşam eve dönünce çıkartıp bir kenara koyması ve kendini yeni güne hazırlaması. Hepimiz gün içinde roller üstlenmek zorunda kalıyoruz. Sermayesi beden olan insanın sabahtan akşama kadar gezdirdiği bedeninin açlığını doyurmasını kapalı, istiflenmiş beton yığınları arasında gizlice yapması. İnsanlar dokunmaktan ve kendilerini kurgulamaktan korkar hale getirilmiş.

Geçmiş özlemi içinde olmamızın nedeni de budur, sosyalleşemememiz, kendi sorunlarımızı anlayamamamız. Son zamanlarda idam konusunun geri gelmesi utanç kaynağı. Modernleştiğini iddia eden bir ülkede korkuya halkı dizginlemeye çalışıyor. Bugün açlık grevleri yapılıyor mesela, bu insanları bu hale itenin ne olduğunu umursayan yok. Halk özgürlük ve demokrasi istiyor. Demokrasi arayışını idamla, korkutarak dizginlemeye çalışıyorlar. Eğer bu sorunlar idamla, öldürmeyle, korkuyla çözülecek olsaydı bugüne kadar çoktan çözülmüştü.
Türkiye’de insanların kendini ifade etmesi zorlaştı. Sanatın her türü de buna dahil. Bir sergi geziyorsun, cami resmi, hat sanatı var sadece. Sanatta tutucu bir tavır takındıkları için bizim işlerimiz istenmeyen, ayıp oluyor. Oysa sanatın amacı bir kesimin çıkarlarına hitap etmek, sadece belli şeyleri güzel göstermek değildir.
Televizyonlardaki filmler bile sansür dolu. Film bittiğinde yönetmenin söylemek istediği ile izleyicinin aldığı arasında dağlar kadar fark olabiliyor. Bu sansürlere dur demek için ben de bu işleri ortaya koydum. Gerçek bir demokrasinin oluşması için toplumdaki sansürleri kaldırmamız lazım.


>> Sergini gezecek insanlara ne söylemek istersin?
İzleyicinin kendi hikayesi var orada. Herkesin ilk sevgilisi bedenidir. İlk tanıdığı, yalnızlığını paylaştığı şey bedenidir. Herkes kendine bir pay çıkaracaktır, herkes kendiyle yüzleşecektir. Ahlak kavramını tartışmamız lazım. Bu sergide insan bedeninin çeşitliliğine, zorunlu mahremiyete ve samimiyetsizliğe vurgu yaptım. Bu da beden halleriyle taşa dönüştü.
Yapay gündemler yaratarak, birilerini mutlu edecek heykeller yapmak çok basit. İktidar ve dönem neyi gerektiriyorsa onun peşinden giden çok var. İstenilen şekilde heykel, müzik, haber yapıyorlar. Bundan da ekmek yiyorlar.
Tarih boyunca iktidara, baskıcı rejimlere karşı çıkanlar bedel ödediler, özellikle de Türkiye’de. Ben de heykellerim nedeniyle müthiş tepkiler alabiliyorum. “Bu da neydi şimdi, ne gereği vardı” diyenler oluyor. Ama bunu bir şekilde birilerinin üstlenmesi gerekiyordu.


>> Sergine neden özel bir isim koymayıp sadece Caner Karakaş 2012 Kişisel Sergisi demeyi tercih ettin?
Herkesin, sıradan insanların bakıp algılayabileceği gerçeklikle uğraştığım için isim yazmama gerek olmadığını düşünüyorum. Eğer bir şey yapılıp altına metin yazılıyorsa izleyiciyle sanatçı arasında bir kopukluk oluyor. İzleyicinin algısını istemdışı da olsa yönlendirmiş oluyor sanatçı. Bense sergilerimde eserlerle izleyiciyi buluşturduğumda onları istediğim noktaya yönlendirmektense onların işlerime bakarak kendi yönerini bulmasını tercih ederim.
Sen bir sanat eserine bakıp bu eserden bir şey algılayamıyorsan onun eser olması tartışılır. Hikayeler anlatılsın, masallar yazılsın, insanların kafaları uyuşturulsun istiyorlar. “Heykel mi yapacaksın, o zaman öyle bir şey yap ki kimse anlamasın, algılayamasın” diyorlar. Bu politika sadece Türkiye’ye özgü değil, günümüzde küresel sistem böyle işliyor. Dinlediğimiz müzikten eğlence ritüellerimize kadar her şey böyle oluşturulmuş. Buna karşı hepbirlikte mücadele etmeliyiz.
Caner Karakaş’ın heykel sergisi 15 Kasım’a kadar İstanbul Beyoğlu’ndaki Karşı Sanat Galerisi’nde, 17-24 Kasım arasında ise TÜYAP’ta gezilebilir.

Caner Karakaş ile yaptığım ilk röportaj için:

https://onurerem.com/2012/08/25/bu-ulkeyi-yonetenler-tukururum-oyle-heykelin-icine-diyebiliyor/

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Add your thoughts here… (optional)

fakfukfon adlı kullanıcının avatarıfakfukfon


View original post 1.080 kelime daha

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın