Noam Chomsky: Hükümet meşru talepleri karşılasın

Türkiye’deki açlık grevi sürecini yakından takip eden ve geçmişte de bir çok aydınla birlikte hükümete adım atma çağrısında bulunan dünyaca ünlü düşünür Noam Chomsky internet üzerinde yayınladığı bir cideoyla bu çağrısını yeniledi. 11 Kasım’da video paylaşım sitesi YouTube’a yüklenen kayıtta Chomsky şunları söylüyor:
Türkiye hükümetinden hem insanlık namına, hem de doğuracağı çok ciddi siyasi sonuçlar ve insan hakları gerekçeleriyle açlık grevi krizini sonlandırmak için adım atmasını talep ediyorum. Vahim açlık grevleri son derece tehlikeli bir aşamaya ulaşmış durumda. Bana göre son derece makul olan taleplerini karşılamak suretiyle, halihazırda derinleşmekte olan ve eğer hükümet insani, medeni bir şekilde sorumluluk almazsa çok daha kötüleşecek bu krizin sona ermesi için hükümet bir an önce adım atmalı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bir meydan için ağıt

Taksim Meydanı’ndaki yayalaştırma çalışmaları bölgedeki esnafı daha ilk günden etkiledi. Bazıları siftah bile yapamıyor. Herkes uygulama yöntemlerini eleştirirken, vermek istedikleri örgütlü mücadelenin ‘ileri demokrasi’de dikkate alınmayacağını düşünüyorlar

ONUR EREM

Tamamen yayalara kalmış, geniş bir alan var artık Taksim’de. Daracık kaldırımlarda arkadaşlarıyla yan yana yürüyemeyen yayalar için bu görüntü ilk başta güzel gözükse de derinlemesine baktığımızda Taksim yayalaştırma projesinin çok kritik sorunları olduğu ortaya çıkıyor.

GELİR YÜZDE 80 AZALDI

Pazartesi akşamı bölgedeki esnafla konuşmak için Cumhuriyet Caddesi’nin başladığı (ya da bittiği) noktaya geldiğimde ilk dikkatimi çeken şey caddenin bir tarafına çekilen büyük duvar oldu. Duvarın hemen arkasında kalan esnafın işleri oldukça kötü. Konuştuğum bir hediyelik eşya dükkanı sahibi işlerinin yüzde 80 oranında azaldığını söylüyordu. “Eskiden otobüs durağında bekleyenler bizde akbil doldururdu, artık o bile yok. Kira, fatura ve vergi gibi giderlerimiz sabit kalırken gelirimizin bir anda yüzde 80 azalması bizi bir ayda batırır. Aslında istedikleri de bu: Bölgeyi dönüştürmek. Küçük esnaf gidecek, AVM’ler gelecek” diyen dükkan sahibi inşaatın 8 ayda biteceğine de inanmıyor, bir tarihi eser çıkması halinde aylarca uzayacağını ifade ediyordu: “Baksana 2 yılda bitecek metro çalışmaları 10 yıl aldı, burada da benzer bir tablo olsa şaşırmam”.

Yine aynı bölgedeki bir otel işletmecisi ise mevsim nedeniyle zaten doluluk oranının az olduğunu, ama gürültülü çalışmalar başlayınca turistlerin rezervasyonları iptal etmesinden endişe ettiklerini anlatıyordu.

‘ZULÜMLE İŞ OLUR MU ERDOĞAN?’

Lüks bir saat mağazasının çalışanları “bugün siftah yapmadık” diyordu saat 20:00 civarında: “Ben bu şekilde bir ay dayanamam. Bu projenin çok fazla sorunu var. Örneğin önümüze çekilen duvar güvenlik açısından büyük bir tehdit oluşturuyor. Yüzlerce metre aralıksız devam eden duvardan insanlar acil bir durumda nasıl yola çıkacak? Bir deprem, yangın anında kendimizi sokağa atamayacağız, biri fenalaşınca ambulans gelemeyecek”. Çalışanlar Erdoğan’ın Esad’a söylediği “zulümle abad olunmaz” sözünü hatırlatarak “zulümle iş olur mu Erdoğan?” diye soruyor.

Başka bir esnaf ise “Osmanlı’ya hoşgeldiniz” diyerek başladı manzarayı betimlemeye: “Padişah istediği yere el koyup dönüştürüyor. AVM’lere mahkum kaldık. Esnaf ilişkilerinin, borç-hatır ilişkilerinin yokederek bankalara bağımlı bir sistem getiriyorlar, sadece Ağaoğlu gibi zenginlere yarayan ABD sistemi yerleşiyor. Esnaf arkadaşlarla dava açmayı düşünüyoruz”.

Aynı sırada bulunan bir pastane çalışanları da işlerinin yüzde 70 azaldığını anlatıyor. 7 kişinin çalıştığı dükkanda müşteriler azaldığı için bir süre sonra sadece 2 kişi kalacak, diğerleri işten çıkartılacak. “Burada bütün gün fırın çalışıyor, enerji giderimiz çok. Bugün ürettiklerimizin yarısından fazlasını çöpe attık, alan yok. Burası bir simit zincirinin şubesi, o yüzden diğer şubelerdeki kâr ile ayakta kalabilir, ama biz işimizden olacağız” diyorlar.

İNŞAATIN ORTASINDA KALAN KESTANECİ

Otobüs durağının hemen yanında bir direğe bağlanmış LCD televizyon, gelmesi gereken otobüslerin saatini gösteriyor. Bu tabelayı ilk defa gördüğüm için civardaki esnafa soruyorum. “Sorma abi, 2 hafta önce taktılar onu oraya, şaka gibi” diyorlar. Bir daha bu meydandan geçemeyecek olan 69A otobüsünün gelmesine 2 dakika kaldığını duyuruyor ekran. Belediye birimleri arasındaki koordinasyonsuzluk nedeniyle halkın parası çöpe giderken boş boş bakıyoruz ekrana.

Eski otobüs durağının arkasında, bir bina inşaatı ile belediyenin çektiği duvar arasında sıkışmış kestaneci de “işler kesat” diyor. Çalışacağı yeri belediye belirlediği için istediği zaman başka bir noktaya gidemeyen kestaneci, belediyeye yer değişikliği için başvuru yapsa bile cevap verilmesinin uzun zaman alacağını söylüyor: “Yerimiz de sabit, vergimiz de. Para kazanmasak bile belediye her ay 600 lira işgaliye istemeye devam edecek”. Taksim’in altının metro inşaatıyla oyulduğunu, şimdi de araba tüneliyle daha da oyulacağını söylerken “artık buraların depreme dayanması çok zor” diyor.

ÇİÇEKÇİLERİN SERMAYESİ SOLUYOR

Son olarak Tarlabaşı Bulvarı’nın hemen başındaki çiçekçilerle konuşmak istiyorum, ama onları bulmam biraz zaman alıyor. Belediye ekipleri çiçekçileri Gezi Parkı ile meydandaki otobüs durakları arasında kalan yokuşa, kimsenin geçmediği, duvarın ardında kalan bir yere yerleştirmiş. “Belediye bizi arabalarla buraya taşıdı ama burdan insan geçmiyor ki. Eskiden başımızı sokacağımız bir yer vardı, şimdi açıkta yağmur yiyeceğiz. Burada elektrik bile yok. Üstelik bizim işimiz hep kısa vade, satamazsak çiçekler birkaç günde ölüyor” diyor solmuş çiçeklerle dolup taşmış bir çöp konteynerini göstererek. Belediyeden başka bir yer talep edeceklerini, eğer başka yere geçemezlerse aç ve sermayesiz kalacaklarını anlatıyorlar.

‘MÜCADELE VERİRİZ DE SONUÇ GELMEZ’

Bölgedeki esnafla konuştuktan sonra dikkatimi çeken önemli noktalar oluyor. Birincisi hepsinin ortak şikayeti: Belediye kimseye danışmamış, esnafla görüşmemiş, bir sabah uyandıklarında dükkanın önünde yükselen duvarı görmüşler. Belediye ile görüşmek isteyenlerin önemli bir kısmı karşılarında muhatap bile bulamamış. “İleri demokrasi değil, ileri diktatörlük” diyenler bile var aralarında.

İkincisi, insanlardaki deprem korkusunun derinlerde bir yerde durmaya devam ettiği. Unutturmaya çalışsalar da insanlar depremi beklemeye devam ediyor. Üçüncüsü, herkesin bölgedeki dönüşümün rant odaklı bir dönüşüm olduğunu, bölgedeki küçük esnafın yerinden edilerek yerlerine “yeni” sermaye grupları ve AVM’lerin getirileceğinin farkında olması. Dördüncü, ve belki de en önemlisi esnafın politik bilinci. Herkes hükümet karşıtı; kimse Erdoğan için “diktatör, padişah” derken duraksamıyor bile. Esnafla konuşmaya giderken yukarıda okuduklarınızı söylemelerini pek de beklemiyordum. Örgütlü bir mücadele vermeyi planlasalar da yargıya olan inançları sarsılmış. İleri demokrasilerde yukarıdan gelen bir emre tabandan gelen tepkinin dikkate alınmadığını biliyorlar.

Yazı içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Yasaklansın, kullanılacaksa da kuralına uyulsun

Cezaevleri İzleme Koordinasyonu üyeleri Çağlayan Adliyesi’ne giderek polisin biber gazı kullanımı hakkında suç duyurusunda bulundu, “Çoğu ülkede olduğu gibi Türkiye’de de kullanımı yasaklansın, illa ki kullanılacaksa bari kuralına uyulsun” dedi

ONUR EREM

İstanbul Cezaevleri İzleme Koordinasyonu üyeleri bugün öğlen saatlerinde İstanbul’daki Çağlayan Adliyesi’ne giderek açlık grevleri ardından düzenlenen eylemlerdeki polis şiddeti nedeniyle suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusu öncesinde basına konuşan insan halkarı savunucusu Nimet Tanrıkulu yaşadıklarını basına anlattı. “Bu su duyurusunu polisin hak ihalleri ve insanlık suçları nedeniyle yapıyoruz” diyen Tanrıkulu ve diğer şikayetçiler ellerindeki metal objeleri basına gösterdi. “İçeriğini ve adını bile bilmedeiğimiz bu kimyasal maddelerle saldırdılar bize. Bu biber gazları çoğu ülkede yasak, halka karşı kullanılamıyor. Biz de bunu savunuyoruz. Ama madem uygulanacak, kullanma klavuzuna göre kullanılsın” diyerek metal objelerin üzerindeki yazıları okudu: Doğrudan insanlara uygulanmamalıdır, sadece özel eğitimli kişiler tarafından kullanılmalıdır. Bu yazılanlara rağmen biber gazının bir metre mesafeden yüzlerine atıldığını anlatan Tanrıkulu, biber gazının tamamen doğal ve organik olduğu iddialarının da gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Cezaevleri İzleme Koordinasyonu, açıklamadan sonra suç duyurusunda bulunmak için adliyeye girerken akşam saatlerinde Taksim Tramvay Durağı’ndan Galatasaray’a gerçekleşecek yürüyüşe de çağrı yaptı.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

“Acı, ölüm ve zulüm ile iktidarda kalınmaz”

30 Kasım’da vizyona girecek Simurg filminin yönetmeni Ruhi Karadağ Türkiye’nin son 16 yılından 8’inin ölüm oruçlarıyla geçtiğine dikkat çekerken, ölüm oruçlarında hükümetlerin yanı sıra 12 Eylül sonrasında duyarsızlaşan toplumun da suçlu olduğunu söylüyor

ONUR EREM

Bu ödülü faili meçhul cinayete giden, mezarsız, topraksız vatandaşlarımıza adıyorum. Ayrıca, Yılmaz Güney’in doğduğu yerde, uzun süre gazetecilik yaptığım bu yerde ölen tüm gazeteci arkadaşlara, özellikle Ape Musa’ya adıyorum” – Ruhi Karadağ’ın Simurg ile 18. Altın Koza Film Festivali’nde Adana İzleyici Ödülü’nü alırken yaptığı konuşmadan.

Simurg, yani küllerinden doğan kuş. Ruhi Karadağ’ın, hikayesi 1996’daki açlık grevi ve ölüm orucu ile başlayan filmi Simurg 30 Kasım’da vizyona girecek. Geçtiğimiz yıllarda çok sayıda yarışmaya katılan ve ödül alan bu film, ölüm orucu ve beraberinde getirdiği Korsakoff hastalığını tüm çıplaklığıyla izleyicilere aktarıyor. Geriye izleyici için tek bir soru kalıyor: Ben bunu durdurmak için ne yaptım? Ruhi Karadağ ile filmin ortaya çıkışını ve vermek istediği mesajı konuştuk:

>> Simurg bir film mi yoksa bir belgesel mi?
Simurg bir belgesel değil, bir kurmaca film. Oynayanların bir kısmı açlık grevi sırasında Korsakoff sendromuna yakalanmış insanlar. Beden ve bellek sorunu yaşadıkları için bazı anlatımlarını çekmemiz ve başka görüntülerle desteklememiz gerekti. Ama bu arkadaşlar kendi hayatlarını oynadılar. Farklı bir sinema denedik.
>> Neden açlık grevleriyle ve ölüm oruçlarıyla ilgili bir film çekmeye karar verdiniz?
Uzun süre gazetecilik yaptım. 2000’lerin başlarında Türkiye yeni bir gazetecilik yapılanmasına gitti. Bir şekil editöryal gazetecilik anlayışı ortaya çıktı. 12 Eylül’ün dokunamadığı bir parça gazeteciler de bu şekilde safdışı bırakıldı.
Gazeteci olarak hem 1996 ölüm oruçlarını hem de 2000 ölüm oruçlarını izlemiştim. 1996’da Korsakoff sendromuna yakalanmış hastalarla tanıştıktan sonra 2000 yılında tekrar bir ölüm orucuyla karşılaşmak bizi çok üzmüştü. Ancak aynen bugün olduğu gibi gazeteler o dönemde de ölüm oruçlarını görmediler. 1996’da toplumsal bilinç farklıydı, halk dertlerini dinliyordu ama 2000’e geldiğimizde daha farklı bir toplum yapısı vardı.


Daha önce çalıştığım televizyon kanalında belgeseller çekmiş; 1998’de çektiğim, dünya işçi hareketleri ve 1 Mayıs’ı konu alan bir belgeselle Simavi ödülü kazanmıştım. Ölüm oruçlarının da belgeselini çekmek istiyordum. 1996’daki ölüm orucunun ardından tanıştığım Korsakoff hastalarıyla birlikte çalışmaya başlamıştık. Kafamda bir senaryo vardı, ama daha sonra bu insanların oynayamayacak durumda olduğunu anladık.
>> Çekim süreci nasıl başladı?
2000’deki ölüm orucunda da bu 6 kişiyle birlikteydik. Onlar da dışarıdan destek veriyordu. Ama ölüm orucundan inanılmaz etkileniyorlardı. Haberi duyduktan sonra içlerine kapandılar, yemek yiyemediler, uyuyamadılar. Buna karşı bir şeyler yapmak istiyorlardı. Neler yapabileceklerini hesaba katarak bir senaryo hazırladık, yolu onlarla birlikte çizdik. Ölüm oruçlarının 55. gününde sokağa çıktık ve o senaryoyu çekmeye başladık.
>> Filmde hikayelerini anlatacağınız 6 kişiyi neye göre seçtiniz?
1996’da topyekün bir duruş vardı F tipine karşı. Buna karşı koyan farklı örgütler vardı. Ben de farklı geçmişlere sahip, farklı örgütlerden birer karakter seçtim. Hepsinin öykülerinin farklı derinlikleri vardı tabi ki. Biri bedenini hiç kullanamıyordu. Diğeri bedenini kullanıyor, dilini kullanamıyordu. Biri çocuğunu cezaevinde doğurmuş ve büyütmüş. Diğeri cezaevinden sonra hiç konuşmamış. Filmde anlatılan insanların hikayelerinin derinliği çok etkileyiciydi.
>> Filmin hazırlanması neden 12 yıl aldı? Bu çok uzun bir süre değil mi?
Biz 2000’deki ölüm orucunun 40. gününde biraraya geldik tekrardan film için. Bu arkadaşlar ailelerinin, birden çok kişinin yardımına muhtaçtı. Üstelik bu hastalığa yakalananlar ailesini de çok etkiliyor. Bütün ailenin hayatı değişiyor. Örneğin Ali Ekber’in annesi Melek hanım “Ben oğullarımı sapasağlam devlete verdim, devlet benim oğullarımı sakat ve ölü verdi bana” diyordu.
Bu, Türkiye’de ilk diyebileceğimiz bir film. Mekanları gerçek, olayları gerçek, kişileri gerçek, zaman gerçek. Tamamen gerçekliğin içinde, gerçekliğiyle çıplak bir film. Böyle bir süreçte filmi hazırlamak uzun sürdü.
Filmde Korsakoff hastalarından biri kameraya hiç konuşmadı. Kamerayı kapattığımda benimle konuşuyor, açınca susuyordu. Ama 10 yıl boyunca görüştükten sonra “neden konuşmuyorsun” diye sorduğumda “ne konuşayım ya” dedi. Sonra onu bir rüya sahnesinde konuşmaya ikna ettim. Rüya olduğuna inandığında konuştu sadece. Onun daha çok konuşmasını isterdim.
>> Bu filmi çekerken hedefiniz neydi? Kimlere ne anlatmak istiyorsunuz?
Biz topluma Korsakoff hastalığının ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu göstermek istiyoruz. Toplum olarak ne kadar tehlikeli bir şey yarattığımızı anlatmaya çalıştım. Herkes suçlu olabilir, herkes içeri girebilir, ama insanları bu hale getirmek çok farklı bir durum. Türkiye’de son 16 yılın 8 yılı ölüm oruçlarıyla geçmiş. İnsanları süresiz açlık grevine yatıracak politikalar üretmenin kimseye bir faydası yok. Özgürlük arzulayan bir dünyada özgürlükleri daraltan siyasetler izlemek kesinlikle yanlış. Bu yüzden ölüm orucuna yatanları sorgulamak yerine, onların ölüm orucuna yatmasına neden olan şeyleri yapanları sorgulamak gerekiyor.
Asıl bu filmi, Türkiye’yi bu hale getirenlerin izlemesi gerekiyor. “Evet, biz bu insanları açlığa, sakatlığa sürükledik, yoksaydık” diyenlerin izlemesini isterim.

>> Türkiye’de açlık grevlerine duyarlı, bu konuyu bilen bir kesim olduğu gibi duyarlı olmayan da geniş bir kesim var. Filminiz onlara açlık grevi gerçeğini gösterebilir mi?
Türkiye gittikçe daha zor dönemlerden geçiyor. Keşke söylediğiniz gibi gelip de izleseler. Çok zor bir soru. Bir önyargı var ölüm orucuna karşı. Örgüt emriyle, zorla yapılıyor, aslında yemek yiyorlar diye düşünüyorlar. Toplum bunları neden görmüyor diye soracak olursak, toplumun düşünme yetisini yoketme çabasının sonucu olduğunu söyleyebilirim.
Oysa bir insan kendini bir süre eve hapsetse, acıktıktan sonra saatlerce aç kalsa, arkadaşsız kalsa, haftalarca gökyüzünü görmese bunlardan herhangi birini yapsa açlık grevindekileri anlayabilir. Ama toplum önyargılarını atamadığından ötürü karşısındakini anlayamaz hale geliyor. Onları anlamamak basittir, ama anlamak için emek vermek gerekir. Herkes bir Korsakoff hastasını ziyaret etse her şey çok değişir.
>> 1980’lerde, 96’da, 2000’de ve son olarak 2012’de bütün hükümetlerin açlık grevindekilere karşı tutumu aynı oldu. Hangi parti başta olursa olsun, yöneticiler hep aynı sözleri söyledi. Bugün de Erdoğan “bütün bunlar bir gösteri, aslında yemek yiyorlar benim bakanım gördü” diyor. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
12 Eylül’ün Türkiye’de yarattığı büyük bir tahribat var. Bu toplum anlama yetisini 1980’lerden itibaren yitirmeye başladı. Her dönem, her iktidar aynı yalanı söylüyor, ama toplum bu yalana inanmaya başladı. 1980’lerde toplum bu yalanlara daha az inanıyordu, ama yavaş yavaş istedikleri toplumu yarattılar ve artık herkes inanır hale geldi. Bu yalanları göstermek isteyen kişileri ise hapse atıyorlar. En basit protestoların bile suç sayıldığı bir noktaya geldik. Ama bu direnci aşacak gücümüz var. Yeter ki paylaşmayı hatırlayalım, birlikteliğimizi gösterelim.
>> Sizce açlık grevi ile verilmek istenen mesajlar başka türlü verilebilir mi? İnsanlar açlık grevi yerine başka bir çözüm yolu deneyebilir mi?
Filmi çekerken bunu çok tartıştık. Ben ölüm orucuna karşıydım. Bir insan bedenini ölüm orucuna yatırmamalı, sevdikleri, ailesi, çocukları var diye düşünürdüm. Ama filmi çekerken şunu gördüm: İnanmak, toplumun geleceğine inanmak ve toplumun iç dinamiğini yaratmak uğruna hayatlarını ortaya koymak başka bir algı gerektiriyor. “Bizi F tiplerine atacaklar ve orada öldürecekler. Onlar bizi öldüreceğine, biz tepkimizi gösterelim öldürülmeden”. Bugünkü ölüm oruçlarında da aynı düşünce var. Bu insanlar sevdikleriyle, ailesiyle, çocuklarıyla görüştürülmüyor; hücreye atılıyor, okumasına, düşünmesine izin verilmiyor. Yavaş yavaş öldürülüyor zaten. Ben bu insanları filmi çekerken anladım.
Aslında suç biraz da bizde, dışardakilerde. “Evet ya, bunlar bizim kardeşimiz, abimiz, dostumuz ve her şeyden önce birer insan” dememiz lazım. Yarın biz bile girebiliriz hücreye. “Ama niye” diye soramadı toplum. Hükümeti yapan da biziz, getiren de biziz, götürecek olan da biziz. O yüzden hepimiz biraz suçluyuz. Hiçbir hükümet ölüm orucu karşısında direnemedi bugüne kadar. Hepsi bir süre sonra iktidardan düştü. Çünkü dünyanın hiçbir ülkesinde, hiçbir rejiminde acı ile, ölüm ile, yoketmekle ayakta kalınmaz.


>> Bu filmde 6 farklı kişinin hikayesi var. Hepsi birbirinden etkileyici, ancak içlerinden sizi en çok etkileyeni hangisiydi?
Hikayeleri o kadar farklı ve etkileyici ki bir karşılaştırma yapamam. Ama beni genel olarak en çok etkileyen şey büyün Korsakoff hastalarının kocaman bedende birer çocuk olmalarıydı.
>> Filme koyamadığınız hikayeler oldu mu?
Evet, çok ilginç hikayeler var. Örneğin ölüm orucuna İstanbul Küçük Armutlu’da destek veren bir grup mahkum ve tutuklu yakınları vardı, onlar da ölüm orucuna yatmıştı. Onların tek tek ölümlerine tanık olmamız çok acı vericiydi. Biri ölüm orucunun 148. günde hayatını yitirdi. Daha da acı olan ise bu evin basılıp, yağmalanıp yakıldıktan sonra polis karakoluna çevrilmesiydi. Bugün hala polis karakolu olarak kullanılıyor. Bu süreçte mahallede de çok büyük bir dönüşüm yaşandı, medya “bunlar örgüt emriyle hareket ediyor” diye hedef gösterdi, polis topyekün savaş açtı ama mahallede bütün bu yaşananları polis ablukası nedeniyle yeterince belgeleyemedik.
Onun haricinde 2000 yılındaki ölüm orucu sırasında filmi çekmeye başladığımızda 6 Korsakoff’lu arkadaşlar bir otelde kalıp çalışmalara başlamıştık. Bir sabah saat 7’de Hayata Dönüş operasyonunun yapıldığını duyduk. İşte o an, arkadaşlarımızın yüzündeki ifadeyi çekmiş olmak isterdim. O atmosferi kameralarla görüntüleyerek izleyiciye aktarmak isterdim.
>> Elinizde olup da koymamayı tercih ettiğiniz görüntüler oldu mu?
Bir yemek sahnesi var. Operasyondan 2 gün önce hepberaber bir yemek düzenlemiştik. Orada çektiğim görüntüleri kullanmamaya karar verdim. Çünkü çok etkileyiciydi.
WENICKE-KORSAKOFF HASTALIĞI NEDİR?
Uzun süreli açlık durumda B vitamini eksikliğine bağlı olarak ortaya çıkan bu hastalık sonucunda hastalar olmamış olayları sanki olmuş gibi hatırlarken olmuş olayları hatırlayamayabilirler. Yön duyguları karmaşa içindedir, bulundukları yer ve zamanı şaşırabilirler. Göz kaslarında yetersizlikler, çift görmeler, kas ve eklem bozuklukları bu hastalığın oluşturduğu kötü sonuçlardan bazılarıdır.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Uludere’de başlayan bölünme, açlık grevi ölümleriyle tamamlanır

Hapishanelerdeki açlık grevlerinin 52. gününe girilirken İHD sorunun çözüme dair bir toplantı düzenledi. Konuşmacılar “Uludere, Kürtler’in bu ülkeden kopmasına dair bir dönüm noktasıydı, eğer cezaevinden kötü haberler gelirse bu bölünme tamamlanır” dedi

ONUR EREM

Hapishanelerdeki açlık grevinin 52. gününde İnsan Hakları Derneği, İstanbul Şubesi’nde bir toplantı düzenledi. Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu, Prof. Dr. Gencay Gürsoy, Avukat Kezban Hatemi, Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş ile eski Avrupa Parlamentosu üyesi ve Türkiye Avrupa Karma Parlamentosu Eşbaşkanı Joost Lagendijk’in katıldığı toplantıda dönüşümsüz sakatlanmaların eşiğine gelen açlık grevi ve çözüm önerileri konuşuldu.
ERDOĞAN ADIM ATMAK ZORUNDA
Kezban Hatemi Erdoğan’ın bu sorunun çözümünde en büyük insiyatifi kullanmak zorunda olduğunu dile getirirken “bizim inancımızda yeryüzünde bir insanın bir damla kanının damlamasının bile hesabının verilmesi gerekirken yüzlerce insanın açlık grevine duyarsız kalmak affedilemez. Bu sorunun çözümünün neye malolacağı düşünülmeden harekete geçilmeli” dedi.
‘ERDOĞAN’A YALVARIYORUM’
Enka Okulları, İstanbul Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Toplum Gönüllüleri Vakfı ve Öğretmen Akademisi Vakfı’nın kurucularından İbrahim Betil ise “bugün bütün ülkenin gündemi bu açlık grevleri olmalı. Açlık grevlerinin amacı ne olursa olsun, sorgulamadan talepleri yerine getirme çabasına girmeliyiz. Başbakan’a artık bir adım atması için yalvarıyorum. Her şeyden önce bu insanları yaşama kazandırıp sonra diğer şeyleri tartışmalıyız” diye konuştu.
Konuşmacılardan Gencay Gürsoy, açlık grevindekilerin bu eylemi kendi konforları için değil toplumsal talepler için yaptığına dikkat çekerken “Geçmişteki açlık grevlerinde hükümetler hekimlerin cezaevlerine girerek gözlemler ve müdahaleler yapmasına izin vermişti. Ama bugün Türk Tabipleri Birliği’ne bile izin verilmiyor” ifadelerini kullandı.
BAŞKA YÖNTEM KALMADI Kİ
Mehmet Bekaroğlu ise açlık grevindekilerin taleplerinin yerine getirilmesi halinde bu şerden bir hayır çıkacağını söyleyerek “bugün açlık grevi olmasının nedeni tutukluların elinde başka bir yöntem kalmamasıdır. 5 yıldır neden yattığını bilmeden, anadilinde savunma yapamadan içeride tutuluyorlar. Medya da seslerini duymuyor. Bu insanlar açlık grevi yapmasın da ne yapsın?” diye konuştu.
Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş da Erdoğan’ın “artık analar ağlamayacak” sözünü hatırlatarak artık bu konuda adımlar atılması gerektiğini dile getirdi.
TALEPLER DOĞAL VE HUKUKİ
Joost Lagendijk ise “Açlık grevine bir yöntem olarak her zaman karşı çıktım. Başka yöntemler varken hayatların kaybedilmesi insani değil. Dünya genelinde hükümetler bunu bir şantaj olarak algılarken üretken değil. Ama Türkiye’de açlık grevindekilerin talepleri daha önce hükümetin de dile getirdiği şeyler. Anadilde eğitim ve savunma, Öcalan’ın hukuksuz tecridine son verilmesi hükümet karşıtı istekler değil. Öcalan’ın izolasyonuna son verilmesini talep eden sadece Kürtler değil; aynı zamanda Avrupa Konseyi de benzer açıklamalarda bulunuyor. Eski bir siyasetçi olarak baskı altında hareket etmek zor olduğunu biliyorum ama görmezden gelmek bir çözüm değil” diye konuştu.
ULUDERE’DE BAŞLAYAN BÖLÜNME BURADA TAMAMLANIR
Konuşmacılar Uludere’nin Kürtlerin bu ülkeden kopması için dönüm noktası olduğunu, cezaevlerinden tabutların gelmesi halinde bölünmenin tamamlanacağını söyleyerek esas bölücülerin bu tabloyu yaratanlar olduğunu söyleyerek toplantıyı bitirdi.

Toplantının ardından açlık grevi yapan tutuklularla dayanışmak için Galatasaray Meydanı’nda bir günlük açlık grevi yapan gazetecilerin yanına giderek Ertuğrul Mavioğlu ile konuştuk. Mavioğlu, açlık grevi hakkında şunları söyledi:

Açlık grevi ölüm sınırına yaklaşmasına rağmen hükümet bu gerçekliği görmemezlikten geliyor. Bir şeyin olmadığını iddia edince o şey yokolmuyor. Açlık grevindekilerin Öcalan’ın tecridine son verilmesi, anadilde savunma hakkı ve anadilde eğitim talepleri son derece meşru talepler. Bugün 10 bine yakın KCK’linin tutuklu olması bir zorbalıktır.
Hükümetin açlık grevine olan tavrı sonucunda 1 günlük açlık grevi yapıyoruz. 1982’den beri 144 kişinin açlık grevinde yaşamını yitirdiği ülkede artık tek bir açlık grevi ölümü daha yapmak istemiyoruz.

MEDYA YALAN SÖYLEMEYE DEVAM EDİYOR
Medya açlık grevi konusunda da manipülatif davrandı. Van’daki tutukluların 6 günlük dönüşümlü açlık grevini bitirmesinin ardından “Van cezaevi yaşamı seçti” gibi, açlık grevinin sonlandığını iddia eden haberler yaptı. Başbakanın “onlar cezaevinde yiyip içiyorlar”, “onlar içerde açken BDP’liler dışarıda kuzu yiyor” gibi sözlerini ciddiye aldılar. Biz buradaki gazeteciler olarak, yalan habercilik anlayışının karşısında, gerçeklerin yanında duran gazeteciler olduğunu gösterdik.

Haber içinde yayınlandı | Yorum bırakın