İklim Zirvesi’nin sonucu açıklandı: Hayal kırıklığı

ABD’de düzenlenen ve dünya çapında 600 bin kişinin protesto ettiği BM İklim Zirvesi’nin sonuç raporu açıklandı. Uzmanlar muğlaklıklarla dolu raporun yanı sıra Erdoğan’ın konuşmasını da eleştiriyor

ONUR EREM 24.09.2014

Birleşmiş Milletler’in New York’ta düzenlediği İklim Zirvesi’nin sonuç raporu açıklandı. Manhattan’da 350 bin, dünya çapında 600 bin insanın protestosunun eşlik ettiği zirvenin sonuç raporunda 2015’te Paris’te gerçekleşecek zirvede anlamlı bir uluslararası anlaşmaya imza atmanın hedeflendiği açıklandı. Zirveye 100 devlet ve hükümet başkanı, 800 şirket yöneticisi, finansçı ve sivil toplumcu katılmıştı.

SONUÇ METNİ MUĞLAK

BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un açıkladığı raporda uzun dönemli bir vizyonda yakınsama üzerinde bütün liderlerin hemfikir olduğu yer alırken bu vizyon somutlaşmadı. Metinde “Emisyonları azaltmak için bir an önce harekete geçmeliyiz, havanın daha fazla ısınmasını engellemeliyiz” gibi muğlak ifadeler yer alıyor. Daha somut ve bağlayıcı ifadelerin 2015’te Paris’te imzalanması planlanan anlaşmada yer bulacağı umuluyor. Bu anlaşmanın taslak metni Aralık ayında Lima’daki zirvede yaratılacak.

KARBON EMİSYONLARI ARTACAK

Karbon emisyonlarına dair sözler ise sürekli geleceğe ertelenmiş durumda. Rapordaki ifadelere göre liderler “Karbon emisyonunu 2020’ye kadar artıralım da, söz ondan sonra azaltacağız, hem de çok hızlı azaltacağız” dedi. Hükümet temsilcileri ormansızlaştırma faaliyetlerini sonlandırmak bir kenara, “bu faaliyetler devam edecek ama yarı yarıya düşüreceğiz, o da 2030’da ancak olur” ifadelerini kullandı.

ORMANSIZLAŞTIRMA DEVAM EDECEK

Yağmur ormanlarını yok edip daha fazla palmiye yağı elde etmek için palmiye diken palmiye yağı üreticileri de 2020’ye kadar ormansızlaştırma faaliyetlerine devam edeceklerini sonuç bildirgesine ekledi.

FİNANS DÜNYASI YATIRIM YAPACAK

Toplantıya katılan finans ve bankacılık temsilcileri “düşük karbon emisyonlu gelişim” için 200 milyar dolar ayrılması için çalışmalar yapacağını açıklarken bunun karşılığında karbon ticaretinin artırılmasını talep etti. Rapora göre “karbona bir fiyat biçmek piyasalara iklim alanında yatırım yapmak için motivasyon sağlayacak”, yeşil fonlar yaratılacak.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Ban Ki-moon sonuç bildirgesini açıklarken “Bugün muhteşem bir gün” ifadelerini kullandı. BBC’nin doğa analisti Roger Harrabin yıllardır benzer toplantılar yapılmasına rağmen bir sonuç alınmadığını hatırlatarak Ban Ki-moon’un tabloyu değiştirmekten uzak olduğunu söyledi.

Katılımcılar Erdoğan’ı ve Zirve’yi eleştirdi

Sivil İklim Zirvesi (SİZ), New York’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gerçekleştirdiği konuşmayı eleştiren bir açıklama yayınladı. Açıklamada Recep Tayyip Erdoğan’ın iklim değişikliğiyle mücadelede samimi olmadığı da söylendi: “Türkiye’deki liderlere, ekosistemin, doğal peyzajın ve ormanların korunmasının iklim değişikliğinin etkilerine uyum kapasitesinin arttıracağını birileri anlatmalı. İstanbul’daki 3. havaalanı için kesilen 2 milyon ağacın iklim değişikliğini körüklediğini artık öğrenmeli ve bu gibi projelerden vazgeçmeliyiz”.

SİZ kurucularından Nuran Talu, genel olarak İklim Zirvesi’ni de eleştirerek “New York’ta boş koltklara konuşan liderler Paris’te insanlığın geleceğini kurtaracak, yasal bağlayıcılığı olan küresel yeni bir anlaşma için siyasi irade sergilemekten uzak” ifadelerini kullandı.

TÜRKİYE’NİN EMİSYONU 2 KAT ARTTI

SİZ üyesi İklim ve Enerji Danışmanı Önder Algedik ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşması neticesinde Türkiye’nin pozisyonun bir kez daha anlaşıldığını belirtti. Algedik şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanı’nın sözleri Türkiye seragazı emisyonlarını yüzde 21 oranında azalttı şeklinde yorumlandı. Öncelikle Türkiye’nin, 1990-2012 yılları arasında emisyonlarını azaltmadığını aksine yüzde 133,4 oranında arttırdığını belirtelim. Bahsedilen, artıştan indirimdir. Türkiye, daha da fazla arttırabilirdik ama yüzde 133’te kaldık diyor aslında. Benzer bir sorun karbon yoğunluğunun yarı yarıya azaltıldığı söyleminde de var. Bütün bunların birleştiği mesele ise ülkelerin taahhütlerini ortaya koydukları bir ortamda Türkiye’nin hiçbir emisyon azaltım taahhüdünde bulunmaması, iklim değişikliğini durdurmak için kaynak ayırmaması. Bunlar Zirve’nin amacıyla çelişti. Erdoğan’ın konuşmasının alkışlanmaması da bu çelişkinin sonucuydu”.

BirGün yazarı Özgür Gürbüz de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı konuşmanın bir hedef belirtmediğini, yalnızca durum belirttiğini söyledi:”Aynı cümleleri yıllardır duyuyoruz. Cümleler değişmiyor ama Türkiye’de iklim değişiyor, verilen kayıpların sayısı artıyor”.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Erasmus gençliği: Normalde nasıl sevişiyorsak öyle…

Yusuf Kaplan’ın Erasmus değişim programını seks üzerinden eleştirdiği yazısına Avrupalı gençler yanıt verdi: Erasmus insanı birçok açıdan geliştiriyor. Seks konusunda ise normalde nasılsak öyle devam ediyoruz

erasmusana4ONUR EREM 01.10.2014

Avrupa ülkeleri arasında öğrenci değişimi için onyıllardır uygulanan Erasmus programı Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’ın köşe yazısından sonra çok farklı bir açıdan gündeme geldi: Seks. Akademisyenlik geçmişi de olan, muhtemelen daha önce Erasmus öğrencilerine de ders vermiş olan Kaplan yazısında Erasmus öğrencilerinin seks yapmasını, bazılarının uzun yıllar süren ilişkiler yaşamasını ve çocuk sahibi olmasını skandal olarak nitelendirmiş, ilişkileri ise gayrı-meşru diye tanımlamıştı.

Erasmus programına katılmış bir insan olarak Kaplan’ın düşüncelerinin gerçeklikten tamamen uzak olduğunu söyleyebilirim. Norveç’in Kristiansand kentindeki Agder Üniversitesi’nde geçirdiğim değişim programı süresince yalnızca Avrupa’nın değil, dünyanın dört bir yanından gelmiş insanların hayatlarını, kültürlerini, düşüncelerini öğrendim. İngilizcem sarhoşken bile hatasız konuşabilecek seviyeye geldi. Sonrasında yüksek lisans tezimi üzerine kuracağım kavramların bazılarıyla ilk defa orada tanıştım. Norveç’in muhteşem fiyordlarını gördüm. Avrupa’nın neredeyse her ülkesinde beni davet eden arkadaşlarım var. Aynı üniversitede Avrupa Birliği Entegrasyonu üzerine yüksek lisans programına katıldım.

Seks mi? Evet öğrenciler olarak Erasmus’ta seks de yapıyorduk. Ancak Kaplan’ın unuttuğu bir şey var: Gençler Erasmus’a katılmadığında da seks yapıyor. Kendisi farkında olmasa da, Türkiye’de de öğrenciler üniversitede birbirleriyle tanışıp sevişiyor, bazıları yıllar sonra evlenip veya evlenmeden çocuk sahibi oluyor. Bu nedenle Erasmus’ta öğrenciler seks yapıyor diye Erasmus projesini “eğitim projesi değil, yozlaşma, cinselliği putlaştırma, cinsellik peşinde koşturan ‘ahmaklar sürüsü’ yetiştirme projesi” olarak tanımlamak, Erasmus’ta öğrenciler yemek yiyor diye “eğitim projesi değil, obezite yaratma, yemek peşinde koşturan ahmaklar yetiştirme projesi” demek kadar saçmadır.

Avrupa’nın farklı ülkelerinden Erasmus’a katılmış gençlere Yusuf Kaplan’ın köşe yazısını gönderdik, kendi deneyimleri üzerinden bu yazıya yanıt vermelerini istedik. İşte yanıtları:

Robert Maier – Almanya:

Erasmus’un güzel yanı dünyanın dört bir yanından çok sayıda insanı bir mekanda bir araya getirip onlara kampüs içi ve dışında birlikte hareket etme imkanı vermesi. İnsanlar gittikleri yerde çoğulculuk, tolerans, karşılıklı anlama ve saygının ne olduğunu deneyimliyorlar. Erasmus dönemi bittiğinde, değişime geldiğimden daha “hedonist, nihilist ve köklerine uzaklaşmış” bir halde değildim. Aksine, nereden geldiğimi, ülkemin klişeler dışındaki özelliklerini, kişiliğimi ve aidiyetimi neyin oluşturduğunu sorgulamaya başladım. Düşüncelerimi arkadaşlarımla paylaştım, onlar da bana kendi düşüncelerini ve deneyimlerini anlattılar. Sınırlar ötesi yeni bağlar ve arkadaşlıklar edindim.

Hayatın her alanında olduğu gibi Erasmus’ta da seks var, sonuçta hepimiz insanız ve özelliklerimiz arasında seks yapmak, bundan keyif almak var. Günlük hayatında nasıl ki her şeyi bırakıp seks peşinde koşanlar varsa, Erasmus’ta da böyle davranan insanlar olabilir. Erasmus programından ne edineceği, kişinin kendisine kalmıştır. Akademik olarak kendini geliştirebilir, başka şeylerle uğraşabilir, sonuçta yetişkin bir insanın verdiği kararlar olur bunlar.

KAPLAN MESELEYİ YANLIŞ ANLAMIŞ

Bence Bay Kaplan meseleyi çok yanlış anlamış. Seçtiği kelimeler ve ifadeleri akıl karışıklığını gösteriyor. Düşünceleri yakışıksız ve insanlık dışı. Bunları okuduğumda bu adamın cinselliği nasıl yaşadığı sorusu oluştu zihnimde. Erasmus’a katılanlara belli bir yaşam tarzı dayatılmıyor. Aksine, küreselleşmekte olan dünyada ihtiyaç duyulduğu gibi farklı diller, kültürler öğrenilmesini sağlıyor.

Örneğin benim Erasmus boyunca sıradışı bir seks hayatım yoktu. İlk aylarda İtalyan bir kızla tanıştım ve sonrasında birkaç yıl birlikte olduk. Farklı ülkeden biriyle sevgili olmanın güzelliklerini ve zorluklarını yaşadık. Hayatımdaki güzel ve insanı zenginleştiren deneyimlerden biriydi.

Bay Kaplan’ın temeli muhafazakar ve İslami bir temel. Sorgulanmaya muhtaç söylemini bir kenara bıraksak dahi, argümanları bir insanın Erasmus programına katılmaması için kabul edilebilir bir neden sunmaktan uzak, bu kişi dindar bir Müslüman bile olsa. Bay Kaplan’ın ifadelerinde ahlaki yozlaşmaya dair histerik bir korkunun yankıları var. Oysa Erasmus programı dev bir ahlaksızlık çırpıcısı değil, insanların kendi görüşlerine göre kullanabileceği bir fırsattır.

Michal Kucera – Çek Cumhuriyeti:

Geri dönüp Erasmus dönemime baktığımda programın bana kattığı 3 ana şey görüyorum: Avrupa’nın her yanından arkadaşlar, farklı kültürleri daha iyi anlamak ve daha bağımsız bir insan olmak.

Bu köşe yazısında bahsedildiği gibi köklerini bilmeyen, kökenini kaybetmiş bir insan olmadım. Aksine, Çek kültürünü farklı insanlara tanıttım, onların kültürlerini ve alışkanlıklarını öğrendim. Örneğin Almanlarla ilgili bildiğim çok şey vardı ancak tereyağını ne kadar sevdiklerini Erasmus dönemimde öğrendim hayretle. Kişiliğimi geliştirecek ve zenginleştirecek birçok şey edindim, Erasmus olmasa bunları edinemezdim.

AKADEMİK AÇIDAN ORGAZMDI

Erasmus’a Orgasmus diyen tek bir insan duymadım bugüne kadar. Aslında bu metaforu kullanmak için bir neden olabilir. Fakat bu neden seks değil, eğitim. Erasmus dönemi, akademik çalışmalarımın orgazmıydı. Lisans hayatımın akademik açıdan en verimli dönemiydi. Benim açımdan kötü olan, Erasmus dönemimden sonra üniversitede birkaç dönem daha okumam gerekmesiydi. Bu yüzden yataktakinin aksine orgazmı sonda değil ortada yaşadım, eğitimimin geri kalanı o kadar keyifli gelmedi.

Erasmus’ta başka insanlar gibi ben de seks yaptım. Ama Erasmus’a gitme nedenim seks değildi ve eğer gitmemiş olsaydım başka yerlerde başka insanlarla yine seks yapıyor olacaktım. Erasmus’ta insanların normalden daha sık partner değiştirdiğini veya daha fazla seviştiğini düşünmüyorum. Erasmus’un seks açısından tek farkı, kendi ülkeniz yerine başka ülkeden insanlarla birlikte olmanız.

Mesela ben Erasmus döneminde Letonya’dan bir kızla tanıştım ve bütün dönem boyunca tek seks partnerim kendisiydi. 1.5 yıl boyunca sevgiliydik kendisiyle. Şimdiki kız arkadaşım ise Polonyalı ve kendisiyle de Erasmus’ta tanışmıştım. Bir süre yakın arkadaştık, sonra sevgili olduk.

Bu yazıyı yazan adamın motivasyonunun ne olduğunu gerçekten merak ediyorum. Sanırım “Erasmus nesli”nin getireceklerinden endişelenmiş. Ancak bu nesil bahsettiği gibi mankurtlaşmış, aptallaşmış bir nesil olmayacak. Aksine uluslararası deneyimlerle zenginleşmiş, bilgi birikimi ve perspektifleri daha geniş, kültürel, dini ve diğer farklılıklara karşı toleransı yüksek bir nesil olacak. Böyle bir nesilin topluma getireceği şey ise pozitif etkilerdir.

Sarah Olsson – İsveç:

Hayatımın hiçbir döneminde bu şahsın bahsettiği gibi mankurtlaşmış, tek kutsalı cinsellik olan biri olarak hissetmedim kendimi. Bahsettiği gibi bu programa Orgasmus diyen birini de duymadım. Ama eğer ücretsiz ve AB tarafından finanse edilen Orgasmus diye bir program olsaydı kesinlikle katılırdım. Hele bir de üniversite kredilerime saydırabilseydim koşa koşa giderdim.

Erasmus’un yaratacağı nesil konusundaki açıklamalarını hayret içinde okudum. Bir insan Avrupa Birliği’nin böyle bir nesil yaratmak istediğine nasıl inandırabilir ki kendini? Acaba AB’nin nasıl bir çıkarı olacağını düşünüyor böyle bir nesilden?

Ben kız arkadaşımla Erasmus dönemimde tanıştım. Yıllardır mutlu bir birlikteliğimiz var. Cinsel ilişkilerimiz henüz bir Erasmus bebeği ile sonuçlanmadı ama bunun için yoğun çaba sarfediyoruz!

Acaba bu adamın böyle bir yazı yazmadaki motivasyonu neydi? Belki çok kötü bir seks hayatı vardır. Belki de şimdiki gençlerin, kendi neslinden çok daha fazla seks yaptığını ve eğlendiğini görüp bilinçaltında kıskançlık veya hayal kırıklığı hissediyordur. Muhtemelen bu Erasmus bebekleri haberini okuyunca aklı çıktı, böyle bir yazı yazmaya girişti. Maalesef dindar insanlar seksten nefret ediyor. Onlar için çok üzülüyorum.

Özge Şahin – Türkiye:

Erasmus değişim programı bir çok yönden öğrenciye çok faydalı oluyor. Bir kere yabancı bir ülkede farklı kültürden insanlarla bir araya gelip eğitim hayatına devam etmek hem kişisel gelişim hem de kariyer nitelikleri anlamında çok şey katıyor insana. Yabancı dil konusunda ciddi gelişmeler kaydettim.

İstanbul Teknik Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı 3. Sınıfımın yarısını İtalya’nın Torino şehrinde okudum. Hem italyanca ingilizce’de ciddi yol katettim. Sadece yabancı dil gelişimi değil anadilini konuşmadığın bir ortamda derdini anlatabilmek proje sunumu yapmak kişisel ve mesleki güvenimi arttırdı.

Farklı bir eğitim sistemini görmek, farklı kültürlerden gelen insanların bakış açılarıyla ortak bir proje çıkarabilmek çok önemli bir deneyimdi.

Erasmusa giden tüm arkadaşlarım ve ben artık Türkiye’ye geleceğe yönelik çok daha yüksek hedeflerimizle beraber döndük. Artık hepimiz kendimizi “Dünya vatandaşı” gibi hissediyorduk-veya öyle olmak istiyorduk. Dünyanın heryerinde yaşabilecek, çalışabilecek cesaretimiz vardı artık. Farklı ülkelerdeki çalışma ve eğitim koşullarından haberdardık. Kendimiz ve mesleğimiz için olan “doğru”ları biliyor ve ülkemizdeki şartları buna göre değerlendirebiliyorduk ve o şartları daha iyiye götürebilmek için somut fikir alışverişleri yapabiliyorduk.

İş görüşmelerinde de Avrupanın bir kentinde okumuş olmam-dahası 6 ay yabancı bir ülkede yaşam deneyimi- işverenleri etkileyen bir unsur oldu tabi ki. Günümüzde hiç kullanmayacak olsanız bile her iş ilanında iyi ingilizce kriterine rastlarsınız. Bu tür değişim programları bunun gibi

Erasmus değişim programı verilen hibe ile beraber ekonomik olarak neredeyse herkesin karşılayacağı bir program olması açısından Üniversite öğrencileri için çok önemli. Örneğin ben yurtdışına ilk defa bu programla çıkmıştım. Benim gibi bir çok öğrenci bu programla ilk yurtdışı seyahatlerini gerçekleştiriyor. Ekonomik olarak böyle bir tecrübeyi yaşaması mümkün olmayan bir çok üniversite öğrencisi bu değişim programı sayesinde hem kişisel hem mesleki açıdan vizyonlarını genişletebilecekleri bu deneyimi yaşıyorlarlar.

Erasmus programına kısıtlı sayıda öğrenci kabul edildiğinden başarı kriterleri mevcut. Genel ortalama ve yapılan sözlü mülakatlarla- yabancı dil yapılıyor çoğu- seçilen öğrenciler arasından sıralama yapılıyor. Bu sebeple bu programdan faydalanmak isteyen öğrenciler ortalamalarını yüksek tutmak için gayret ediyorlar. Gidecekleri ülkenin anadilini öğrenmeye gayret ediyorlar. Seçilmek için önemli bir kriter oluyor çünkü yabancı dil. Bu da genel başarının artmasını sağlıyor tabi ki. Başvuru için alt sınır 2,5/4 örneğin.

Bu değişim programını karalayacı yazılar yazmak eğitime yapılan bir saldırıdır bana göre. Hükümetin genel olarak bilime, sanata verdiği değer zaten ortada. Bu yazı da bu sistemin bir parçası. Daha çok bilen, kendine daha çok güvenen genç bilim insanları yetiştirmek istemiyor bu zihniyet. İstedikleri şekilde okuyup, okurken düşünmeyip, mezun olduktan sonra onların köleleri olmamazı arzuluyorlar. Durmadan açtıklar “büyük” ve “ihtişamlı” AVM’lerinden etkilenmemizi bekliyorlar. Öte yandan bir çok arkadaşım şehirde Meydan olmasının, ,insanlar tarafından parklar olmasının ne denli önemli olduğunu Erasmus gibi değişim programlarında yaşayarak görüyorlar, yaşarken idrak ediyorlar hapsolmuşluğumuzu. Geri gelip kendi ülkelerinde de insanların daha insanca yaşamaları için çabalamak istiyorlar.

Bu yazının maalesef özellikle kadın öğrencilerin bu programdan mahrum kalmasına sebep olacağını düşünüyorum. Zaten izin verirken tedirgin olan ailelerin çok daha fazla endişelenerek çocuklarını böylesine önemli bir deneyimden alıkoyacaklardır.

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Bu gidişle Anadolu’da diller yok olmaya devam edecek”

Avrupa Diller Günü vesilesiyle Türkiye’deki dillerin durumuna baktık: Kültür Bakanlığı dilleri korumak için ne yaptığını bilmiyor, dilbilimci Özgür Aydın “bu gidişle başka diller de yok olacak” diyor

26 dil-poster

Avrupa Diller Günü 2001 yılında Avrupa Konseyi’nin teklifi sonucunda ortaya çıktı. Aynı zamanda Avrupa Diller Yılı olarak ilan edilen 2001’den beri beri her yıl Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği tarafından ortaklaşa kutlanıyor.

ONUR EREM 22.09.2014

Bugün 26 Eylül Avrupa Diller Günü. Kültürlerarası etkileşimi, çok dilliği ve dil öğrenimini artırmak, dil çeşitliliğini korumak için her yıl kutlanan Avrupa Diller Günü bugün Avrupa Kosneyi üyesi 47 ülkede birden kutlanacak. Diller Günü vesilesiyle, Türkiye’deki dillerin durumuna ve dil politikalarını inceleyeceğiz.

Avrupa’da konuşulan dillerin sayısı 225. Bu sayı çokmuş gibi gözükse de, dünyadaki dillerin yalnızca yüzde 3’üne denk geliyor. Dünyadaki dillerin çoğu Afrika ve Asya kıtalarına yayılmış durumda. Avrupa’da yaşayan insanların yarısı iki dil biliyor, bu oran dünya ortalamasına yakın. Ancak kıtamız, İngilizce bilme oranında

Avrupa’daki 225 dil, kıtada ülke başına yaklaşık 5 dil düştüğünü gösteriyor. En fazla dilin konuşulduğu Avrupa ülkesi ise 130 dil ile Rusya. Türkiye geniş coğrafyasının etkisiyle, Rusya kadar olmasa da ortalamanın 7 katı dile evsahipliği yapıyor: 35 dil konuşuluyor Türkiye’de.

Ancak bu çeşitliliğe rağmen Türkiye’deki dillerin durumu iç açıcı değil. Yakın zamanda Anadolu’da iki dil yok oldu. Ubıhça konuşan son kişi Tevkif Esenç, 1992’de yaşamını yitirdi. 1960’larda tamamen yok olduğu sanılan Kapadokya Yunancası ise 2005’te Yunanistan’da tekrar ortaya çıktı. Bu topraklardan göç ettirilen birkaç aile hâlâ bu dili konuşabiliyordu. Süryanice’nin Mlahsö lehçesi ise 1998’de, Diyarbakır’da yok oldu.

Yok olmuş dillerin yanı sıra, yok olmak üzere olan diller de var. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO’ya göre bunların başında Siirt Pervari civarında konuşulan Hertevin dili geliyor. Bu dili konuşan kişi sayısı yalnızca bindi. Anadolu Ajansı’na göre 2012’de bu sayı dörde indi.

YAŞATMAK İÇİN YAPILANLAR

UNESCO’ya göre Türkiye’de tehlike altında olan toplam 15 dil var. Devletin bu dilleri korumak için ne yaptığını bilmiyoruz. Zira Pevin Buldan’ın “Türkiye’de konuşulan kaç dil vardır? Kaçı yok olmuş, kaçı yok olmak üzeredir? Kültür Bakanlığı bu dilleri korumak ve kurtarmak için ne çalışmalar yapmaktadır?” sorularına 2012 yılında dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay “Kültürleri korumayı çok severiz, bakın üç yılda tam üç kitap bastık” diye cevap vermişti, 2012 yılında. Şaka gibi ama gerçek, Kültür Bakanlığı’nın en tepesindeki kişinin, TBMM’deki soru önergesine yazılı olarak verdiği tek yanıt bu. Dileyenler bu ibretlik yanıta şu linkten bakabilir: http://www2.tbmm.gov.tr/d24/7/7-10182sgc.pdf

YOK ETMEK İÇİN YAPILANLAR

Devletin bu dilleri kurtarmak için ne yaptığını bilmiyoruz demiştim, ancak yok etmek için ne yaptığını çok iyi biliyoruz. Türkçe dışındaki dillerde konuştukları için para cezalarından dayağa, hapisten ölüme kadar o kadar çeşitli baskılar gördü ki bu topraklardaki insanlar, hepimizin bildiği bu örnekleri tekrarlamaya gerek yok. Ancak özet niyetine geçen hafta yayınlanan ve asılsız fişleme iddialarıyla çok tartışılan, Pazartesi günü gazetemizin sayfalarında Ömür Şahin Keyif’in araştırmacılarıyla söyleşi yaptığı Türkiye’nin Etnik Coğrafyası adlı 225 sayfalık raporun sonuç bölümünden şu ifadeleri verebiliriz: “Şu ana kadar elde edilen bulgulardan çıkan en net sonuç şudur: Tüm kurumlarıyla devleti, tek bir ulus üzerine inşa etme girişimleri, tarihsel olarak etnik çeşitliliğe sahip bir coğrafyanın Türkleştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Türkiye’de uygulanan etnik politikalara esas şeklini veren bu gayrettir”.

Günümüzde devletin dil yasakları gevşese de, artık birçok dil için çok geç. Aynı araştırmanın grafiklerle ortaya koyduğu üzere, 1927-65 yılları arasında ülkede konuşan kişi sayısı artan yalnızca 3 dil olmuştu: Türkçe, Kürtçe, Arapça. Abazca, Arnavutça, Acemce, Bulgarca, Çerkesçe, Ermenice, Lazca, Pomakça, Rumca, İbranice ve Gürcüce dillerini konuşan insan sayısı ise düzenli olarak azalmıştı.

Prof. Aydın: Evde kalan dil ölür

Türkiye’de konuşulan dillerin geleceğini ve genel olarak Türkiye devletinin dil politikasını Ankara Üniversitesi Dilbilim Bölümü’nden Prof. Dr. Özgür Aydın’a sorduk. Dil Derneği ve Dilbilim Derneği üyesi de olan Özgür Aydın, dünyada tek dilin konuşulduğu tek bir ülkenin olmadığını söylüyor: “Anadolu, tarihi ve konumu itibariyle çok dilli bir bölgedir. Bugün de 30 civarında dil konuşulduğu söyleniyor, ancak net bir sayı için bu konuda araştırmalar yapılmalı”.

Prof. Aydın, dillerin yalnızca evde, aile içinde konuşulup, sokakta kullanılamadığı zaman yok olmaya mahkum olacağını vurguluyor. Bu konuda son derece haklı olsa da, sokakta Türkçe dışında bir dil konuşmak hâlâ tehlikeli. Yakın zamanda Mersin’de bir genç, Türkiye’nin en çok konuşulan ikinci dili olan Kürtçe konuştuğu için öldürülmüştü.

‘EN BAŞARILI ÖRNEK: SSCB’

“Devlet dil politikasını değiştirip gerekli önlemleri almazsa, yakın zamanda daha fazla dilin yok oluşuna tanık olabiliriz” diyor Özgür Aydın. Tehlike altındaki dillerin yaşatılması için okullara girmesi, eğitim ve edebiyat dili olması gerektiğini söyleyen Prof. Aydın, kapitalist toplumlarda bu konuda başarılı örnekler olmadığını anlatıyor: “Kapitalist ülkelerde bu konuda bir başarı hikayesi yoktur. Örneğin Kanada’da Fransız ve İngilizce ile çok dillilik sağlandığı söylenir, oysa Kanada’da 98 dil konuşulmaktadır. Yalnızca işgalcilerin dilleri olan Fransızca ve İngilizce toplumun çoğunluğu tarafından konuşulur hale gelmiştir. Avrupa da bizden daha iyi olsa da başarılı değil. Bu konuda en başarılı örnek Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde görülmüştür. Aynı anda 30’dan fazla dil eğitim dili olarak kullanılmıştır”.

ÖNCE EĞİTİM, SONRA EĞİTİM DİLİ

Türkiye’nin kapitalist bir ülke olmaktanın yanı sıra milliyetçiliğin de dezavantajlarını taşıdığını ifade eden Prof. Aydın, devletin bir an önce atması gereken adımların neler olduğunu sorduğumuzda ise şunları söylüyor: “Üniversitelerde Anadolu dilleri üzerine enstitüler kurulmalı. Bu dillerin yazılı diller haline gelmesini sağlamak için tüm imkanlar kullanılmalı. Çok küçük diller için belki artık çok geç, ama diğer dillerin önce okullarda eğitimi verilmeli, ardından eğitim dili haline getirilmeli o diller”. “Ancak her şeyden önce çok dilli bir toplum olduğumuzu kabul etmeli devlet, tek dil, tek bayrak, tek millet politikasını terk etmek için adım atmalı” diyor Özgür Aydın. Dünden bugüne devlet politikalarına bakınca atılması gereken ilk adımın, belki de en zoru olduğunu görmek mümkün.

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Fransa’da direnişçiler baraj inşaatına karşı

Fransa’nın güneyindeki Testet ve çevresindeki Sivens Ormanı’nı yok edecek baraj projesine karşı direnen ve haftalardır ormanda polisle çatışan halkın mücadelesini direnişçi Frédéric Raguénes ile konuştuk

fransa testet7ONUR EREM 06.10.2014

1072426_10152642100799361_8351512703931483691_o

Frédéric Raguénes

Fransa’da büyük bir orman direnişi var. Ülkenin güneyindeki Gaillac kenti yakınlarında bulunan Testet ve çevresindeki Sivens Ormanı’nın yok edilerek yerine 24 endüstriyel tarım tesisine su sağlamak için baraj yapılmasına karşı bir direniş bu. 39 hektarlık bu ormanda koruma altında olan 94 canlı türü barınıyor. Eylemciler ormanı “Savunulacak Bölge” ilan etti ve inşaata karşı polisle çatışıyor. Aylardır direniş kampında kalan ve bölgedeki çatışmaları görüntüleyen Frédéric Raguénes’e baraj projesinin geçmişi, çatışmaların son durumu,Fransa’da son yıllarda artan orman talanı ve direniş yöntemlerini sorduk.

1622463_10152667643604361_5451585741682481611_o“Bölgeye büyük bir baraj yapma fikri ilk defa 30 yıl önce ortaya atılmış, çiftçilerin itirazı sonucunda iptal edilmişti. Ama 2001 yılında CAGG adında büyük bir şirket bu projeyle tekrar ilgilenmeye başladı” diye anlatıyor Frédéric. Bölgedeki büyük tarım işletmelerine buradan su sağlayıp kâr etmek, projenin arkasındaki ana motivasyon: “Bu projenin yaratacağı zarar farklı raporlarla belgelense de yerel yönetimde, Tarn bölgesinin genel konyesinde yer alan, iş ve inşaat dünyasıyla profesyonel bağlantıları olan ve en önemlisi CAGG’ın yönetim kurulunda olan 3 kişinin imzalarıyla proje kabul edildi. Bu örnek kilit noktalardaki güçlü insanların ne kadar rahat manipülasyon ve yolsuzluk yapabileceğini gösteriyor. CAGG’ın şirket şemasını incelediğinizde bu 3 kişinin dışında yerel yönetimin farklı kademelerinden başka isimler de görebilirsiniz.”

fransa testet1TÜRKİYE İLE BENZERLİK

Projenin başlangıcı Türkiye’deki inşaat projelerini andırıyor: “Taktikleri hukuki süreç sonuçlanmadan baraj inşaatına başlamaktı. Hukuk süreci her zaman çok yavaş ilerler, karşıt görüşler ortaya atılır ve sonuçlanması yıllar alır. İnşaat şirketi ise bu süreçte inşaata başlayıp ilerleme kaydederek işleri geri dönülmesi zor bir noktaya getirmeyi hedefler”. Türkiye’de de Karadeniz Otoyolu, Taksim Yayalaştırma Projesi gibi tartışmalı rant projeleri hukuki süreç ile iptal edilene kadar inşaatlar tamamlanmıştı.

10498120_10152662633784361_3933916493331279363_o2001 yılında CAGG’ın projesinin açıklamasının ardından projeye karşı direnmek isteyen 10 kişi bir araya gelerek hukuki mücadeleye girişti, bu 10 kişilik birliktelik 2013’te 150 kişiye, ardından 800 ulaştı. “Hukuki süreç devam ederken inşaat yapmak isteyen şirketi durdurmanın tek yolu fiziksel olarak orada bulunup inşaata karşı direnmekti. Bu nedenle 2013’ten beri bölgede kamplar kuruluyor” diyor Frédéric. Bu yıl Şubat ve Mayıs aylarında polis bölgedeki kamplara saldırarak dağıtmış, insanları gözaltına almıştı. Ağustos ayındaki direniş kampının tekrar kurulmasının ardından polis bölgede olağanüstü hâl ilan etmişti.

3‘POLİS DEĞİL MİLİS’

Polisin Eylül ortasında başlayan saldırılarının ardından daha önce Nantes’daki havaalanına karşı direnen insanları bu bölgeye de direnişe çağırdılar: “Bir haftada 80 kişi geldi ama yetmedi. Bazı bölgelerdeki ağaçlar kesildi, polis ormanın bir kısmını işgal etti, 6 kişiyi gözaltına aldı, kişisel eşyalarımızı yaktı. Artık onlar polis olmaktan çıkıp milis haline geldiler”.

Son iki haftadaki çatışmalarda yaklaşık 30 kişi polis tarafından yaralandı. Frédéric, “12 kişi hastanelik oldu, yaklaşık 20 kişi de yaralanmasına rağmen hastaneye gitmeye gerek duymadı. Örneğin benim kaburgam kırıldı ama hastaneye gitmiyorum” diyor.

NANTES ÖRNEĞİ KORKUTTU

En büyük saldırı 29 Eylül’de gerçekleşti. Polise direnişi hem moral olarak hem de fiziksel olarak kırmak için yazılı emirler geldiğini söylüyor Frédéric. “Böylece bir daha Nantes’daki havaalanı protestosunda olduğu gibi kitlesel bir eylemliliğin olmasına izin vermemek istiyorlardı. Hareketin bugünkü hızında büyümeye devam etmesi hükümet için büyük bir tehdit. Bu nedenle bugün polis yasaları çiğneyerek bize saldırıyor”.

10658907_10152662693554361_3907642279648468353_o‘Fırıncıydım, direnişçi oldum’

Frédéric 4 yıldır farklı direnişlere dahil olmuş, çoğunlukla çadırlarda kalmış bir insan. Bu direnişlere nasıl dahil olduğunu sordum. “36 yaşındayım. Eskiden fırıncıydım. Sokakta yaşayan yoksullara ücretsiz yemek veren ‘Halka Çorba’ örgütüne yardım etmeye başladım” diyor, “sonra fark ettim ki hayatımda beni bağlayan şeyler olmazsa insanlara daha fazla yardım edebirim. İşimi bıraktım ve İspanya sınırındaki Bayonne kentinden Paris’e kadar süren 800 kilometrelik ‘Özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ yürüyüşüne katıldım. Hemen sonrasında Madrid’e giderek İspanya’daki öfkeliler isyanının yıldönümü protestolarına katıldım. Oradan dönüşte Nantes yakınlarındaki havaalanı protestosuna katıldım. 6 ayı polis kuşatması altında olmak üzere 7 ay boyunca orada kaldım. Artık parayla ilişkisi kalmamış bir insanım. Para karşılığı olmadan çalışıyorum. Hükümetten işsizlik maaşı alıyorum.”

1487950_10152667639029361_5256089619150146029_oFransa’ya yayılan ZAD: Savunulacak Alan

Bugün Testet Fransızlar için yalnızca savunulması gereken bir toprak parçasından çok daha fazlası anlamına geliyor. “Bütün Fransa’da savunma bölgeleri yaratmak, parayla değil halkın vicdanıyla işleyen bir halk lobisi yaratmak amacımız” diyor Frédéric Raguénes.

Fransa’da yerel yönetimlerin bir bölgeyi ZAD (Zone d’Amenagement Différé – Farklı Planlama Bölgesi) ilan ederek orada 5-10 yıl boyunca havaalanı, baraj gibi özel planlar uygulayabiliyor. Nantes’daki havaalanı için bu yasal çerçeve uygulanınca protestocular ZAD kısaltmasına el koyarak onu Zone à Défendre yani Savunulacak Alan anlamında kullanmaya başlamışlardı. Nantes’ın ardından Testet’deki orman da halk tarafından ZAD ilan edilmiş durumda. Eylemciler de kendilerine ZADist diyor. ZAD’lar, son dönemde yerel direnişler ile Fransa’ya yayılmaya başlıyor. Ormanın yakınlarındaki Gaillac kentindeki lise öğrencileri yürüyüşünden Nantes’daki CAGG ofislerinin işgaline kadar çok sayıda dayanışma eylemi yapıldı.

Barajın yapılacağı ormanlık bölge

Barajın yapılacağı ormanlık bölge

Bu nedenle Fransız medyasının yer eylemlerine yer vermemesi kendilerini şaşırtmamış: “Bu bir halk hareketi ve elitleri, yöneticileri korkutuyor. Devletin ve şirketlerin el ele Fransa’nın farklı noktalarındaki ormanları yağmalamaya başlaması da bununla ilişkili. Tek istedikleri para ve güç. Halk direnişlerinin, herkese ait olan toprak, su ve havanın özel şirketlerce yağmalanmasını engelleme gücüne kavuşmasını ne olursa olsun engellemek istiyorlar. Biz de bu politik pisliği temizlemek istiyoruz. Yoksul insanların zengin insanlar kadar değerli olduğunu göstermek istiyoruz.”

2“Pasifist yöntemler de izledik, havalı silah da ürettik”

İki yıl önce Fransa’nın Nantes kenti yakınlarında gerçekleşen on binlerce insanın katıldığı büyük havaalanı protestosu ve inşaata karşı kurulan kamplar, Testet’deki direnişçilere ilham vermiş. Bugüne kadar farklı direniş yöntemleri uygulamışlar: İnsan zinciri, yaşlı köylülerin de katıldığı açlık grevi, insanları beline kadar toprağa gömme, yol kesme, ağaçlara tırmanma, kent konseyi önünde meydan işgali… “Aramızda pasifist insanlar var, palyaço kıyafetleri giyerek protesto yapıyorlar ve çevreden gelen insanlarla iletişim kuruyorlar” diyor Frédéric, “ama son bir aydır polis saldırısı altındayız. Böyle durumlarda farklı yöntemler devreye giriyor: Molotofkokteyli, taşlar… Polislere patates atan havalı tabancalar bile yaptık. amacımız insanlara zarar vermek değil, devletin yasalara boyun eğmesini sağlamak”.

İki yıl önce Nantes kentinde gerçekleşen havaalanı karşıtı direniş de benzer çatışmalara sahne olmuştu

İki yıl önce Nantes kentinde gerçekleşen havaalanı karşıtı direniş de benzer çatışmalara sahne olmuştu

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yeni Taksim Meydanı’nın absürdlükleri

Taksim Meydanı, yayalaştırma projesinin ardından farklı bir hal aldı. 2 metrelik duraktan 60 metrelik durağa, 50 santimlik ‘kaldırımcık’tan meydanın ortasındaki havalandırma yapısına kadar meydandaki hataları mimar Korhan Gümüş ile inceledik

ONUR EREM 17.09.2013

Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi’nin ilk ürünleri olan araç tüneli ve yayalaştırılmış bölgenin tasarımındaki ciddi sorunlar dikkat çekiyor.

Daha önce Şişli yönündeki kaldırımlarla yol arasına koyulan otoyol bariyerlerini gündeme getirerek bunların kaldırılmasını sağlayan mimar Korhan Gümüş ile birlikte Taksim Meydanı’nı bir uçtan diğer uca gezerek meydanın yeni halindeki absürdlükleri inceledik:

DSC_0012Tarlabaşı’nda U dönüşü çilesi: Tarlabaşı Bulvarı’ndan gelerek tünele girmeden u dönüşü yapmak isteyenler için yapılan tek şeritli servis yolu önemli bir trafik sıkışıklığı yaratmış. Talimhane’den gelen 3 şeritli yolun doğrudan 90 derece açıyla bağlanarak sıkışıklık yarattığı bu yolu çok sayıda otobüs ve Taksim’deki sarı dolmuşların tümü kullanıyor. Bu nedenle özellikle iş çıkışı saatleri ve Taksim’in yoğun olduğu haftasonu günlerinde sarı dolmuşlara binen bir yolcu 15-20 dakikasını bu yoldan u dönüşü yapma çilesinde geçirmek zorunda kalıyor. Buradaki trafik daha iyi düzenlenebilirdi.

DSC_0015Yenikapı yönünde 2 metrelik durak: Taksim’den Yenikapı yönüne giden otobüslerin geçtiği durakta yolculara beklemeleri için ayırılan durağın genişliği yaklaşık 2 metre! Bu dar alan özellikle yoğun saatlerde yolcuların sığamadığı bir hale dönüşürken yola taşan yayalar nedeniyle cebe giremeyen otobüsler yolu tıkıyor. Bu durağın bir diğer sorunu da havalandırmasının olmaması. Her daim geniz yakan, zehirli hava trafiğin yoğun olduğu saatlerde dayanması zor hale geliyor.

DSC_0026Şişli yönünde 60 metrelik durak: Taksim’den Şişli yönüne gidecek yolcuların beklemesi için ayrılan durak ise 60 metre genişliğinde! Yer altına milyonlarca lira harcayarak neden böylesine dev bir alan açıldığı sorusuna bir yanıt bulmak imkansız.

DSC_0024Şişli yönünde 1 metrelik yürüyen merdiven: Anlaşılan belediye her yerde bir sıkışıklık yaratmak istiyor. Standart genişlikteki yürüyen merdivenle inilen 2 metre genişliğindeki Yenikapı yönü durağının aksine 60 metrelik Şişli yönü durağına 2 kişinin yanyana durmasının imkansız olduğu daracık yürüyen merdivenlerle iniliyor. Böylesine geniş bir alanda neden bu dar merdivenlerin kullanıldığına dair belediye henüz bir açıklama yapmadı.

DSC_0017Beton zeminde yükseklik farkı: Yolun yeraltına alınmasıyla ortaya çıkan beton alanda önemli yükseklik farkları var. Bu fark yağmur durumunda su birikmesine yol açacağı gibi eğer dolguyla bu fark kapatılırsa bu sefer de Talimhane cephesindeki binaları su basacak – çünkü bu betonda su gideri için bir yer (en azından şimdilik) ayırılmamış.

DSC_0018Gezi Parkı’nın girişleri sorunlu: Gezi Parkı’nın Talimhane’ye bakan tarafındaki bölge insanlar tarafından parkın ana girişi gibi kullanıldığından buradaki çimler kısa süre içinde yok oldu. Belediye, tünelin yaya çıkışlarını da tam bu bölgenin karşısına yaparak insanların parka giriş için burayı kullanmasını adeta teşvik etti. Gezi Parkı’nın merdivenleri ise onarılmayı bekliyor. Henry Prost’un yaptırdığı bu tarihi merdivenler inşaatlar sırasında devlet tarafından tahrip edilmişti.

DSC_0020Havalandırma Yapısı Meydanı: Araç tüneliyle birlikte meydanın en kritik noktalarından birine dev bir havalandırma yapısı kurulmuş. Bu yapı kapladığı dev hacimle ve Gezi’nin merdivenlerinin hemen yanındaki konumuyla İstiklal’den Gezi Parkı’na gelmek isteyen insanların önünü kesiyor. Fotoğraf da Gezi Parkı’ndan İstiklal Caddesi’ne bakarak çekildi.

 

 

 

 

 

DSC_0027Kaldırımcık: Yayalaştırma projesi yayalara değil araçlara önem verdiği için araç tünelinin Tarlabaşı girişine kaldırım yapılmamış. Bu yüzden insanlar otobüsten indikten sonra 30 metre yürüyerek bulvara çıkmak yerine 200 metre yürüyerek önce Gezi Parkı yakınındaki çıkıştan çıkmak, sonra Tarlabaşı’na geri yürümek zorunda. Aynısı otobüs durağına erişmek isteyen insanlar için de geçerli. Belediye tünel girişlerine kaldırım yapmasa da göstermelik bir ‘kaldırımcık’ yapmış. Bu kaldırımcık o kadar dar ki bir kişinin vücudu bile sığmıyor. Kaldırımcıkta yürüyen veya kaldırımcıkta karşıdan biri geldiği için yoldan yürümeye başlayan bir insana araba çarptığında bunun sorumluluğu projeyi hatalı tasarlayanlarda olacak.

DSC_0031Şişli yönünde de trafik sorunu: Gezi Parkı’nın hemen yanında Şişli’den gelen araçların u dönüşü yaptıkları servis yolu Tarlabaşı tarafındaki yoldan daha dar. Bu yüzden burada bekleyen taksiler, indirme işlemi yapan araçlar trafiği tıkıyor. Yol bir otobüsün ancak dönebileceği genişlikteyken bir de araçlar bekleyince otobüslerin geçmesi imkansız hale geliyor. Bu yolda trafik oluşmasının bir nedeni de otobüsler. Bu tek şeritli yolun üzerine bir de otobüs durağı yapıldığı için durakta otobüs durduğu zaman arkasındaki araçlar da beklemek zorunda kalıyor.

DSC_0033Otoyol bariyerleri ve anlamsız boşluklar: Korhan Gümüş’ün dikkat çektiği gibi Gezi Parkı’nın hemen yanındaki bu noktada çok sayıda otoyol bariyeri kullanılmış. Bu bariyerler Taksim Meydanı’ndaki kitlesel bir eylemde oluşacak panik anında ya da polis saldırısında kitlenin ezilmesine yol açma tehlikesine de sahip. Eğer belediye bu bariyerleri koyarken Taksim’de bir daha kitlesel eylem yapılamayacağından eminse diyecek bir şey yok, ama bariyerlerin arasında kalan anlamsız boşluk için de belediyeden bir açıklama bekliyoruz.

DSC_0039Bir kaldırımcık daha: Taksim Meydanı’nda ortaya çıkan dev beton alanı Cumhuriyet Caddesi’ne fotoğrafta gördüğünüz bir metre genişliğindeki kaldırım bağlıyor. İki kişinin yan yana yürümekte zorlandığı bu kaldırım o kadar plansız ki Gezi Parkı’ndaki ağaçlar için ekstra çıkıntılar yapılmak zorunda kalınmış. Üstelik park ile kaldırım arasına anlamsız bir beton kütlesi sokulmuş. Ama bu çıkıntıları çok da genişletemeyeceğini fark eden belediye, bir ağacın kökünü çıkıntının dışında bırakmış. Bakalım bu tuzak gibi kök, kaç kişinin düşmesine yol açacak.

DSC_0043Kaos kavşağı: Elmadağ’a yapılan kavşak tasarımı nedeniyle araç trafiği içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Kavşağın ortasında biriken araçlar diğer yönelerden gelen araçların geçmesine engel olunca trafik hiçbir yöne ilerliyemiyor. Bu kavşakta yayaların geçmesi için yapılan yerde ise ne bir yaya geçidi var, ne de bir trafik ışığı.

 

 

 

 

 

 

 

DSC_0045Gezi Parkı hâlâ köprüsüz: Gezi Parkı’nın iki yakasını birleştiren ve yol çalışmaları için yıkılan yaya köprüsü hâlâ inşa edilmedi. Belediyenin bu inşaat için neyi beklediği bilinmiyor.

‘YA GERİ DOLDURALIM, YA UZATALIM’

Korhan Gümüş belediyenin bunca zorluk çıkarmak için yüz milyonlarca lira harcamasına gerek olmadığını söylüyor. “Havalandırma bacaları duvarların kenarına yapılır. Bu insanların köylerde dahi uyguladığı bir mantıktır. Siz hiç salonun ortasından baca geçen ev gördünüz mü? Meydanın ortasındaki havalandırma tüneli tam da böyle” diyen Gümüş bunu yapan mimarın hesap vermesi gerektiğini belirtiyor. Gümüş’e göre belediyenin hiçbir projesi olmadan meydanı beton doldurup “gerisine sonra bakarız” demesi de kabul edilebilir değil. Korhan Gümüş, bu noktadan sonra izlenebilecek iki yolun olduğunu söylüyor: “İstanbul’u ziyaret eden New York’un ulaşım ve ar-geden sorumlu müdürü, kentlerinde geçmişte açılan hatalı tünelleri doldurduklarını söylemişti. Bizim de artık buranın doldurulmasını talep etmemiz lazım. Eğer bu yol Şişhane’den Şişli’ye kadar yer altına alınıp burası bir yürüme bölgesi ilan edilecek olsaydı anlardım ve destek de verirdim. Ya bu uygulamaya gidilmeli ya da tüneller geri doldurulmalı”.

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın