Dinleme bu işin fıtratında var

Rus istihbaratı üzerine çalışan araştırmacı gazeteci ve yazar Irina Borogan ile Rus istihbaratını ve dinleme skandallarını konuştuk. Borogan, istihbarat dünyasında müttefikler dahil herkesin birbirini dinlemesinin normal olduğunu söylüyor: Türkiye’de hükümetin halkını dinlemek için kurduğu altyapı sistemi, kendisinin dinlenmesine yol açtı

21 irina 10

Irina Borogan: Rusya için Türkiye önemli bir ticaret partneri. Günümüzde Rusya’nın dış ilişkilerde en çok öncelik verdiği mesele ticaret. Türkiye’ye de bu pencereden bakıyorlar. Türkiye bir NATO üyesi olmasına rağmen siyasetçilerin Türkiye ile arası iyidir bu nedenle.

ONUR EREM 13.09.2014

Rusya’da istihbarat örgütleri üzerine çalışmalarıyla tanınan bağımsız gazeteci Irina Borogan geçen hafta Türkiye’deydi. 2005 ve 2010 yıllarında Yeni Yurtsever Oyunlar: Gizli servisler 1991-2004 arasında derilerini nasıl değiştirdi ve Yeni Soylular: Rusya’nın Güvenlik Devleti’nin Restorasyonu ve KGB’nin Mirasının Devamı adlı kitaplar yayınlayan Borogan, çalışmaları nedeniyle Rus devleti tarafından baskı görmüş, sorguya çekilmiş, yazıları internette engellemelere takılmış bir gazeteci. Internet Ungovernance Forum için İstanbul’a gelen Borogan ile Rus istihbaratının dönüşümünü ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskıları konuştuk.

>> Bugün Batı dünyası ve NATO ittifakı Snowden ve Assange gibi belge sızdıran insanlarla sarsılırken Rusya’da benzer girişimlerde bulunan insanlar görmüyoruz. Neden?

Rusya’da yalnızca bir kere, 2009 yılında güvenlik birimleri içinden bilgi sızdıran insanların kurduğu bir site ortaya çıkmıştı. Güvenlik kurumlarının ve FSB’nin (Federal Güvenlik Servisi) içinde ve Sovyetler’den ayrılan ülkelerde olanlara dair bilgiler sızdırıyorlardı. Kim olduğunu bilmiyorduk ama bilgilerin gerçek olduğunu görmüştük. Bir süre sonra site kapatıldı. Nasıl kapatıldı, yayınlayanlar bulundu mu, öldürüldü mü, hapse mi yollandı, hiçbir bilgi alamadık. Muhtemelen yasal olmayan yollarla cezalandırıldılar.

Rusya Batı blokundaki ülkeler gibi demokrasi geleneği olan bir ülke değil. 1990’larda Sovyetler’in çökmesiyle oluşan güç boşluğunda kamuoyuna belge açıklayanlar oldu ama bugün neredeyse imkansız. Bugün bazı Batı ülkelerinde oyunbozanları (whistleblower) koruyan kanunlar var, bazılarında bu tarz kanunlar yapma girişimleri var. Bu kanunların düzgün bir şekilde uygulandığını söylemiyorum tabii ki ama en azından demokrasi geleneğinin birer ürünü bunlar. Rusya’da böyle bir yasayı önermek bile mümkün değil.

>> Yıllardır Rusya’nın gizli servisleri ve istihbarat örgütleri üzerine çalışıyorsunuz, bu konuda kitaplar yazdınız. Rus istihbarat örgütlerinin SSCB’nin çöküşünden sonra geçirdiği evrimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gizli servislerin mantığı 1990’larda tamamen değişti. KGB dağılırken yerine çok sayıda başka servis kuruldu, ABD’nin sistemini model alarak. Putin 2000’de göreve geldiğinde bazı birimleri bir birleştirmeye ve güçlendirmeye karar verdi. Bunun sonucunda halkın üzerindeki baskı da arttı. Artık Rusya’daki gizli servislerin üzerinde herhangi bir denetim yok. Parlamentonun bile hiçbir yetkisi ve etkisi yok bu servislere dair.

>> Rus istihbaratının ülke dışındaki faaliyetleri nasıl değişti?

Bu konuda pek bilgi yok. 2000’lerde Rus gizli servisinin yurt dışında Çeçen ayrılıkçıları öldürdüğünü biliyoruz. Türkiye ve Azerbaycan gibi ülkelerde de operasyonlar düzenlediler. Katar’da işledikleri bir cinayetin ardından yakalanan istihbarat üyeleri büyük bir skandala yol açmıştı. bu olaylar dışında yürütülen faaliyetlere dair bilgi edinmek imkansız.

>> ABD, İngiltere ve Almanya istihbaratının Türkiye toplumunu ve hükümetini dinlediği ortaya çıkmıştı. Rusya da Türkiye’yi dinliyor mudur?

Bilmiyorum. Umrumda da değil. Rusya’da üzerimizde o kadar yoğun bir baskı var ki, benim esas meselem devletin Rus halkını dinlemesini engellemek. Ülkeler arasında sürekli istihbarat verilerinin paylaşıldığını zaten biliyoruz. İstihbarat dünyasında herkes herkesi dinler, müttefikler dahil. Devletlerin kendi halkını dinlemesi çok daha tehlikeli. Merkel veya Putin’in Türkiyeli muhalifleri dinlemesi değil, kendi ülkelerindeki muhalifleri dinlemesi tehlikelidir. Çünkü kendi ülkelerindeki insanlar her türlü baskıyı uygulayabilirler.

>> Çalışmalarınız nedeniyle üzerinizde nasıl bir baskı hissediyorsunuz?

Rusya’da tüm bağımsız gazeteciler büyük bir baskı hissediyor. Bu bir fiziksel şiddet korkusu değil, sesimizi duyuramamanın getirdiği bir baskı. Bütün bağımsız gazeteciler, televizyoncular 10 yıl önce işleri kaybetmişti. Ama bugün artık bağımsız internet sitelerimiz bile engelleniyor. Örneğin benim makalelerimin de yayınlandığı internet gazetesi engelli. Bilgisayarın başına oturan sıradan bir Rus bu siteye girmeyi başaramaz, maalesef ancak engelleri aşmayı bilen insanlara sunabiliyoruz yazılarımızı bu nedenle.

>> Bugün yurttaşları veya gazetecileri bu gizli servislerden koruyacak veya gizli servisleri denetim altına alabilecek yasalar çıkarmanın bir yolu var mı?

Kesinlikle yok. Parlamentoda çoğunluğun desteğini almadan yasa çıkarmak mümkün değil. Parlamentoya ise bağımsız olarak girmek dahi neredeyse imkansız. Her şey Putin’in kontrolünde. Bu durumu değiştirmek için yeterli araçlara sahip değiliz.

>> O zaman yakın vadede bu durumun değişmesinin bir yolu yok.

Evet. Tek yol bilgiyi yaymak. Biz de bunu yapıyoruz. Ne zaman işe yarayacağını ve durumu değiştireceğini bilemeyiz, ama bilgiyi yayarsak değişim elbet bir gün gelecektir.

>> Üzerinizdeki baskılar nedeniyle Rusya’dan ayrılıp başka bir ülkede yaşamayı ve çalışmayı düşündünüz mü hiç?

Bu aralar düşünmüyorum. Çünkü üzerine çalışmakta olduğum kitap Rusya’da internet özgürlüğüyle ilgili ve bilgilere ulaşabilmek için Rusya’da olmak zorundayım.

Rusya’da oto-sansür köklü bir gelenek

>> Gazetecilerin durumu daha ne kadar kötüleşebilir? Türkiye’deki gibi gazetecilerin topluca hapse atıldığı davalar görmemiz mümkün mü?

Rusya’da durum biraz daha farklı. Bizde hapiste bulunan gazeteci yok. Yıllar boyunca oto-sansürü öyle başarılı bir şekilde sisteme yerleştirdiler ki, artık gazeteciler bırakın kendilerini hapse sokabilecek bir şeyi yazmayı, daha az rahatsızlık verecek konular hakkında bile yazmayı düşünemez halde. Rusya’da kimse hapse girmez, çünkü kimse yazamaz. Bu oto-sansür geleneği uzun yıllar süren totaliter rejimden miras kaldı.

“ŞİÖ’nün getirdiği tek şey özgürlüklerin kısıtlanması oldu”

>> Rusya’nın Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üyeliği günlük hayatınızı nasıl etkiliyor? İnsanlar bu örgüt nedeniyle üzerlerinde daha fazla baskı hissediyor mu?

Evet. Örneğin Rusya’da “ayrılıkçılık” bir suç tanımı değildi. ŞİÖ anlaşmaları ayrılıkçılığı bir suç olarak tanımladığı için Rusya da iç hukukunu bu anlaşmalara göre değiştirdi. İki yıldır ayrılıkçılık bir suç.

Ayrıca ŞİÖ üyesi ülkeler birbirleriyle istihbarat paylaşımı yapıyor. Diğer ŞİÖ üyesi ülkelerdeki siyasi suçluları iade ediyor. Örneğin eskiden Çin’den kaçıp Rusya’ya sığınan muhalifler olurdu, ŞİÖ ile birlikte Rusya tüm muhalifleri Çin’e iade etti. Türkiye’nin ŞİÖ üyeliği de Türkiye halkına daha az özgürlükten başka bir şey getirmeyecektir.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Torunlar’da düşen asansörden kurtulan işçiler: Arkadaşlarımızı katlettiler, işçiysen ölürüsün

İşçiler: O asansörü şikayet ettik ama kimse dinlemedi

Mecidiyeköy’deki Torunlar inşaatında öldürülen işçilerin mesai arkadaşları BirGün’e konuştu: Benim üç arkadaşım öldürülmüştü, bugün onüç oldu

bahri demir2

İnşaatta çalışan işçilerden Bahri Demir

07.09.2014 – Önceki akşam İstanbul Mecidiyeköy’de on işçinin öldüğü iş cinayetinin ardından cinayet mahaline giderek işçileri dinledik. Eski Ali Sami Yen Stadyumu’nun yerine inşa edilmekte olan, iki ay önce şantiyesine “önce iş güvenliği” pankartını asan Torunlar GYO’ya vardığımızda inşaat tam gaz devam ediyordu. İnşaattaki işçiler cinayetin nasıl göz göre göre geldiğini BirGün’e anlattı.

DSCF5092İşten atılmaması için ismini V. olarak kısaltıp vereceğimiz işçi, üç ayda üç kazaya tanık olduğunu söyledi. Önceki kazaların ölümle sonuçlanmadığını anlatan V., “Bu sefer o kadar şanslı değildik” diyor: “Kazaların, ölümlerin olması önemli değil. Patron sadece ne kadar kar ettiğine bakar”. V. asansörün işe başladığı günden beri hasarlı olduğunu, ancak şirketin bu hasarla ilgilenmediğini, şikayetleri gözardı ederek resmen bir cinayet işlediğini söylüyor.

“YILLARDIR ÖLÜYORÜZ”

Daha önce aynı asansörde tehlike atlattığını anlatan N. ise yıllarıdır çalıştığı inşaat sektöründe ölümden başka br şey göremediğini söyledi. “Bu işyerinde güvenlikle ilgili sürekli şikayetimiz olmasına rağmen hiçbir şey yapılmıyordu. Ama bizim için bir şey yapılmaması zaten normal” diyen N., kızına ve ailesine bakmak için çalışmak zorunda olan 28 yaşında bir adam. “Yıllardır inşaat sektöründeyim, yıllardır ölüm görüyorum” diyor N.: “Çanakkale’de çalıştığım inşaatta iskele düştü, iki arkadaşım öldü. İstanbul’da çalıştığım inşaatta bir arkadaşım asansör boşluğuna düşerek öldü”.

DSCF5111AMBULANSTAN ÇOK POLİS VARDI

Cinayet mahaline geldiğimde şok eden bir görüntüyle karşılaşmıştım. Aslında o kadar da şaşırmamam gerekirdi, sonuçta günümüz kapitalizminin özü bu ama yine de insan garipsiyor: Protestonun olduğu noktanın tam aksi yönündeki girişte inşaat devam ediyordu. Şantiyenin girişine giden yolda ise ambulanstan çok polis vardı. İşçileri dinledim, milletvekilleri konuştu. Sabahın erken saatlerinde eve dönmek istedim artık. O sırada polisler takıldı peşime. “Hiiş birader” dedi bir tanesi. Dönüp cevap vermedim. “Huoop” diye bağırmaya devam etti. Arkamda koşan adımlar duyduğumda geri döndüm. Yaklaşık 10 polis “Kimsin lan, basın mısın” diyerek yürüyordu üzerime. Sarı kartı gösterince “pardon abi” diyerek geri döndüler. Basını itinayla döven polis neden özür diledi, anlayamadım. Şantiyede inşaat tam gaz devam ediyordu. Buralarda ölü, finansal tablodaki rakamlardan ibaret.

“Asansör çok kötüydü, şikayet etmiştik”

DSCF5143Torunlar İnşaat’ta çalışan Bahri Demir adını gizlemek istemiyor. “Bu cinayetten sonra burada çalışacağımı düşünüyor musun? Yaz adımı, kovsunlar” diyor. Ukrayna’da savaş çıktıktan sonra ülkeye dönen Demir, 5 aydır inşaat sektöründe çalışıyormuş. “Bu çöken asansörü gördüğümde nasıl çökmeden çalışır diye düşündüm, o kadar kötü bir durumdaydı” diyen Bahri Demir, inşaatın hiçbir alanında güvenlik olmamasından şikayet ediyor: “Ülkeme döndüm ve başka bir alanda iş bulamadığım için inşaat işine girdim. İnşaatın hiçbir alanında güvenlik yok zaten. Bir baret veriyorlar, bitiyor. O asansörü görünce şikayet ettik ama bir alternatif olmadığı için binmeye başladım. Geçen hafta o asansöre binmiştim, bu hafta çöktü. Çökeceği belliydi”.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Bu kafayla barız gelmez, kutuplaşma büyük engel”

Dün İstanbul Haliç Kongre Merkezi’nde Barış Meclisi’nin davetiyle bir araya gelen Akil İnsanlar, çözüm sürecini tartıştı. Toplantı öncesinde heyetten Doğu Ergil ve Celalettin Can BirGün’e konuştu

ONUR EREM 09.10.2014

Barış Meclisi, çözüm sürecinde alınan yolu ve gelecek adımlar tartışmak için Akil İnsanlar’ı İstanbul’da bir araya getirdi. Dün Haliç Kongre Merkezi’nde basına kapalı düzenlenen toplantının öncesinde Barış Meclisi’nden Hakan Tahmaz bir basın açıklaması yaptı. Türkiye’nin önünde önemli bir fırsat olduğunu söyleyen Tahmaz, çözüm için ellerinden gelen tüm çabayı gösterdiklerini açıkladı: “Bu süreçte atılmış olan ve yakında atılması beklenen yasaları tamamen dışlamak da, bu yasaların çözüm getirdiğini düşünmek de yanlış. Bu nedenle bir araya gelip tartışmamız, konuşmamız çok önemli”.

EN BÜYÜK İHTİYAÇ: HAKEM

Süreç boyunca en çok eksikliği hissedilen şeyin tarafsız bir gözlemci, hakem veya 3. göz olarak tanımlanabilecek bir yapı olduğunu söyleyen Tahmaz hükümetin süreçle ilgili doğrudan ve zamanında bilgi vermesi gerektiğini de belirtti.

Akil İnsanlar heyeti üyelerinden sosyolog ve siyaset bilimci Doğu Ergil ile İstanbul 78’liler Dayanışma ve Araştırma Derneği’nden eski Dev-Genç ve Devrimci Yol üyesi Celalettin Can toplantı öncesinde BirGün’e özel açıklamalarda bulundu.

Doğu Ergil: Hükümetin kutuplaştırması barışın en büyük engeli

>> Çözüm sürecindeki ilerlemeler beklentinizi karşılayabildi mi?

Çözüm sürecinin hızı beklentileri karşılayabildi mi emin değilim. Hükümet süreç boyunca her şeyi kendi denetiminde ve kontrolünde tuttu. Ne düşündüğünü, ne yapacağını kimseyle paylaşmadı. Bu bizim en büyük şikayetlerimizden biri. Eğer barış yapacağım diyorsan ne yapacağını, nasıl bir hukuki, siyasi proje üreteceğini paylaşman lazım. Artık bunlar somutlaşmalı.

Sorunun kaynağının nasıl tanımlandığı da önemli. Hükümet hâlâ terör söylemiyle, çatışma mantığıyla hareket ediyor. Oysa çözüm bunlarla gelmez. Barış, yalnızca çatışmaların bitmesiyle gelmez.

AKP’nin bütün süreci aşırı, tek taraflı kontrolünde tutma arzusu var. Karşı tarafa edilgen bir rol biçiyor. Karşı taraf da barış olacak diye bu edilgen rolü kabul ediyor gözüküyor, şimdilik. Ancak onların elinde de bir veto kartı var, şiddet uygulamak. Ne zaman sabırları tükense, bölgede gerilimi yükseltiyorlar.

>> Hükümetin bu tutumu barış ihtimalini azaltıyor mu?

Barış iki silahlı güç arasında gerçekleşmez. Buna ateşkes denir. Barış hukukuyla, yeni bir idare sistemiyle, yeni siyasi kurumlarla ve en önemlisi halkların birbirini benimsemesiyle gerçekleşir. Kalıcı olan toplum içinde barışın gerçekleşmesi, halkların bunu kabullenmesidir.

Oysa toplum hükümet tarafından kamplaştırılıyor, kutuplaştırılıyor. Biz-onlar ayrımı ve ötekileştirme artıyor. Böyle bir toplumun barışı benimsemesi çok daha zordur. Hükümetin bir an önce kutuplaştırma ve ötekileştirme politikalarına son vermesi lazım.

Genel barış olmazsa özel barış da olmaz. Hükümet ile PKK arasında gerçekleşecek olan barış özel bir barıştır. Bunun temeli için genel barışın gerçekleşmesi, yani halkların birbirlerini benimsemesi şarttır. Ancak Türk halkı şu anda böyle bir barışa ve benimsemeye razı gözükmüyor, aksine çoğunluk savaş söylemini ve yöntemini benimsiyor gibi gözüküyor.

>> Bir umutsuzluk mu var?

Umutsuzluğa kapılıyoruz, görüyorsun. Dünyadaki örneklere baktığımız zaman çabalara rağmen barışın gerçekleşmediği örnekler de görüyoruz maalesef. Bu tip toplumlar uzun vadede çok kötü sonuçlara yol açar. Örneğin IŞİD, dünya çapından en çok huzursuz durumdaki halklardan üye almaktadır. IŞİD’e en çok katılım Arap halklarından ve ardından Türkiye’den gerçekleşmektedir. Arayışta olan, mutsuz insanlar yetiştirir çünkü bu tarz toplumlar.

>> PKK’nin uluslararası sahnedeki değişen rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?

PKK hem bölgede hem de uluslararası denklemde meşruiyetini artırıyor. Türkiye’nin himayesinde olduğu kabullenilen Türkmenler gibi grupları bile koruması da saygınlığını artırıyor. Bu yüzden sürecin sekteye uğraması, Türkiye’nin aleyhine, meşrulaşmakta olan PKK’nın lehine olur.

PKK elbet özerklik isteyecek. Ancak bu özerklik yalnızca Kürtlere özgü bir özerklik olarak mı getirilecek, yoksa tüm Türkiye’ye yayılmış bir ademi-merkeziyetçilik mi olacak göreceğiz. Hükümetin her alanda artan aşırı-merkeziyetçi politikalarına bakınca Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Özerklik Sözleşmesi’ni imzalayacağını hayal etmek zor. Bu durumda Türkiye yalnızca Kürtlere özerklik sağlayıp ülkenin geri kalanını merkezi bir şekilde yönetmeye devam edecek demektir.

Celalettin Can: Bu zihniyetle barış gelmez, PKK silahları gömmez

>> Hükümetin adımları beklentinizi karşılayabildi mi?

Hükümet Ekim başına kadar yol haritası hazırlayacağını söylüyor. Son açıklamalarında Kürt sorunu konusunda Kürt halkına kolektif haklar vermeyeceğini, bireysel hakların geliştirilmesiyle bu sorunun çözülmesini hedeflediğini söylemişti. Bu hakları da tek bir paketle değil, zaman içinde, parça parça vereceklerdi. Öbür türlü ülkenin bütünlüğünün zarar göreceğini iddia etmişlerdi. Bu eğilimler sürüyor gördüğümüz kadarıyla.

>> Kürt halkının hakları verilmeden kalıcı bir barış sağlanabilir mi?

Hükümet PKK ile savaşı ülke sınırlarının dışına attı. IŞİD ve Barzani aracılığıyla PKK’yi güçsüzleştirme yolunu seçti. Eğer Türkiye dışındaki bu savaşları PKK kaybederse o zaman hükümetin Kürt sorununun çözümünde herhangi bir adım atmayacağını düşünüyorum.

Bu tabloya bakınca, hükümet gerekli kolektif hakları vermese bile Kürtler bunu kendileri kurmaya, özerkliği kendileri sağlamaya çalışacağını düşünüyorum. Yani hükümetten talep etmeyi bırakıp kendi alternatif yapılarını kuracaklar, bir özerk devlet gibi. Hükümet de bundan hoşlanmayacak ve tepki gösterecektir. PKK de bunu gördüğü için hazırlıklı olacaktır.

>> Yani silahlar gömülmeyecek.

Evet. Bu yüzden PKK silahlarını gömmeyecek. Gömülmemişti de zaten. Üstelik Türkiye ile barış sağlansa bile bölge bu kadar karışıkken PKK ancak silahlı güçlerini Kandil’e çeker, silah bırakmaz.

Bu zihniyetle barış gelmeyeceğini Erdoğan’la görüşmemizde kendisine de söylemiştim. Ama çözüm için müzakere etmekten başka yolumuz yok. Masa dağılırsa çatışma başlar, o yüzden umutsuz da olsak devam etmeliyiz.

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Şiddet coğrafyasının ortasında Uluslararası Şiddetsizlik Günü

2 Ekim Uluslararası Şiddetsizlik Günü’ne Türkiye sınırında IŞİD saldırıları, koalisyonun hava harekatı, tezkere oylaması, ülke içinde ise eylemciye, kadına, işçiye şiddet ile girdik

ONUR EREM 02.10.2014

Şiddetsiz direnişiyle dünyaya örnek olan Mahatma Gandi’nin doğumgünü olan 2 Ekim, dün tüm dünyada Uluslararası Şiddetsizlik Günü olarak kutlandı. Birleşmiş Milletler tarafından 2007’de ilan edilen Uluslararası Şiddetsizlik Günü’nde İstanbul’daki Şiddetsizlik Eğitim ve Araştırma Merkezi’nde Uluslararası Şiddetsiz Çatışma Merkezi Başkan Yardımcısı Hardy Merriman da şiddetsiz eylemin gücü üzerine bir konuşma yaptı.

Şiddetsizlik Günü’nde Türkiye’nin gündemi ise şiddetsiz olmaktan çok uzaktı. Mecliste yurtdışına asker göndermeye ve yabancı askerlerin başka ülkelere saldırmak amacıyla Türkiye’de bulunmasına izin veren tezkere oylandı. Ülkenin güney sınırında IŞİD saldırıları ve koalisyon güçlerinin bombalamaları vardı; ülke içinde ise kadına, eylemciye, LGBTİ’lere, azınlıklara, işçiye, göçmene karşı şiddet.

ŞİDDETİN ÜÇ SINIFI

Şiddet alanında çalışan akademisyenler, şiddeti üç sınıfta değerlendiriyor:

1- Doğrudan şiddet: Başkasına kasten zarar verme.

2- Yapısal şiddet: Toplumsal adaletsizlikler sonucunda insanlara zarar verilmesi.

3- Kültürel şiddet: Ulusal marşlar, söylenceler, şarkılar, öyküler, din, gelenekler, şarkılar kullanılan dil ve terimler ile doğrudan şiddeti ve yapısal şiddeti meşru kılan mekanizma.

Bu tanımlamaya göre, Türkiye’de onyıllardır varlığını koruyan yapısal ve kültürel şiddetin yanında son yıllarda doğrudan şiddetin yükseldiğini söylemek mümkün.

PARADİGMAYI DEĞİŞTİRMEK

Bu durumun etkilerini bu konuda çalışma yürüten uzmanlarla konuştuk. Hülya Üçpınar ve Hilal Demir geçen hafta İstanbul’da açılan Şiddetsizlik Eğitim ve Araştırma Merkezi’nin (ŞEAM) kurucularından. İzmir Savaş Karşıtları Derneği’nin kuruluşu döneminden beri 20 yıldır savaş karşıtı ve anti-militarist mücadele yer alan Demir ve Üçpınar, şiddetin kitle iletişim araçları ve sosyal medya aracılıyla günlük yaşamımızı giderek daha fazla biçimleyen temel dinamiklerden biri haline geldiğini, şiddet içeren eylem ve çatışmaların medyada yer alırken şiddetsiz uzlaşma ve çözümlerin haber değeri görmediğini söylüyorlar: “Doğrudan, yapısal ya da kültürel veya doğrudan ve yapısal ve kültürel, şiddet her biçimde satıyor. Şiddet, sorunlarla baş etmenin temel biçimi olarak sunulan ve tüketilen bir olgu. ​​Bizim için asıl mesele bu paradigmanın tersine çevrilmesi”.

Ancak Demir’e göre paradigmayı tersime çevirmek için gereken çaba harcanmıyor, şiddet eleştirilse de alternatifler üzerine yeterince tartışılmıyor. İşte ŞEAM’da bu eksikliği gidermeyi amaçlıyorlar. Hülya Üçpınar Şiddetsizlik Günü vesilesiyle Rojava’ya da değiniyor: “Sadece devlet şiddetinin değil, aktörü ve biçimi ne olursa olsun hayatımızın her alanına işlemiş olan şiddete karşın başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair inancımızı ve umudumuzu korumak gerek. Rojova, bu umudu taşımamız için yeterli bir deneyim olmalı bizler için.”

Mahatma Gandhi kimdir?

2 Ekim 1869 yılında doğan Mahatma Gandhi şiddet içermeyen aktif direniş ve eylemleriyle Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin lideri haline gelmiş, ülkesinin Britanya’dan bağımsızlığını kazanmasını sağlamıştı. 1930 yılında gerçekleştirdiği 400 kilometrelik Tuz Yürüyüşü dünya çapında ses getirmiş, isyan eden 80 binden fazla Hintli hapis cezasına çarptırılmıştı.

Avrupa Vicdani Ret Bürosu: Şiddetsizliğe ihtiyacımız var

Avrupa Vicdani Ret Bürosu (EBCO) Uluslararası Şiddetsizlik Günü ile ilgili bir açıklama yayınladı. Gandhi’nin “Şiddetsizlik insanlığın elindeki en büyük güçtür, insanlığın yaratabileceği en görkemli silahtan bile daha görkemlidir” sözünü hatırlatan EBCO Başkanı Friedhelm Schneider dünyanın şiddetsiz çözümlere ihtiyacı olduğunu belirtti: “EBCO olarak vicdani reddi şiddetsizlik, barış ve çatışma çözümünde bir araç olarak desteklemeye devam edeceğiz”. EBCO ayrıca dün akşam şiddetsizlik gününü kutlamak için Yunanistan’ın başkenti Atina’da bir tiyatro gösterimi ve tartışma düzenledi.

“Şiddetin olmadığı değil, şiddetin varolamayacağı koşulları aramamız lazım”

Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar bölümünde yüksek lisans seviyesinde araştırmalar yapan İlkim Karakuş ile şiddet-şiddetsizlik ikilemi üzerine konuştuk:

>> Şiddet ile şiddetsizliği iki karşıt kutup olarak tanımlamanın sakıncaları nedir?

Şiddete yaklaşım karşımıza, genellikle, keskin hatlarla belirlenmiş ikili bir karşıtlık olarak çıkıyor. Bir uçta, şiddeti gerekli ve hatta kaçınılmaz bir araç ve hareketin radikalliğinin yegane kıstası olarak kurgulayan; sekter ve tartışmaya kapalı bir şiddet taraftarlığı var. Diğer uçta, şiddeti her ne pahasına olursa olsun reddeden; ve bu reddedişle farklı koşulları ve varoluş biçimlerini gözardı eden ve bu yüzden buyurgan, tuzu kuru ve tepeden olma riski taşıyan bir şiddet karşıtlığı var. Çoğu zaman, bu ikilik arasında sıkışıyor, ve konuşamıyoruz.

Şiddeti “işe yarıyor”, “başka çaremiz yok” gibi zeminlerde savunmak; şiddetin ve beraberinde getirdiği sorunların konuşulmasını engelliyor. Havadaki işçi yumruğu patrona inemeyince kime iniyor; militanlığın pekiştirdiği erillik kimin başına ekşiyor; bu tip bir direnme pratiği kimleri içeriyor, kimleri dışlıyor gibi soruların önünü tıkıyor. Bir iktidar alanına karşı kullanılan şiddetin yarattığı, pekiştirdiği, yatırım yaptığı diğer iktidar alanlarına dair konuşamıyoruz, çünkü “başka çaremiz yok”. Bu yüzden de, bu direniş biçimi, demokratik, katılıma açık, sorunsallaştırılabilir, sorgulanabilir ya da eleştirilebilir bir şey olmaktan çıkıyor.

Başka yolların işe yaramazlığı, başka çarelerin yoksunluğuna karşın şiddetin ekonomikliği, pratikliği, verimliliği ve işlevselliği üstünden kurulan savunu; bu sefer de şiddeti radikallik kıstası haline getiriyor. “Tek ve en etkili çözüm yolu” olarak lanse edildiğinden, şiddet bu sefer “bir şeyleri değiştirme kapasitesi”ne denklenmiş oluyor. Şiddet, bir araç olmaktan çıkıp, kendi içerisinde bir amaç haline geliyor. Şiddetin gerçekten neyi başarıyor olduğu sorusu, şiddetin kendi içerisinde bir amaç haline gelişiyle arka planda kalıyor.

Şiddetsizlik kısmında ise, şiddetsiz direnmek, maalesef, farklı koşullarda her zaman mümkün olmayabiliyor. Farklı koşullarda mümkün olan, elde olanlarla şiddetsiz direnç alanları yaratma çabası, bir nevi kendi kazdığı araç-amaç ayrılmazlığı kuyusuna düşüyor. Aracı amaca yem etmeyelim derken; amaç, aracın gölgesinde kalıyor.

Direnişin muhatabının, iktidar sahibinin, dirence karşı kullanmaktan çekinmediği erkinin tezahürü çoğu zaman baskı ve şiddet oluyor. Bu şiddetten kaçınma çabası da, bu yüzden, bazen pasifize edici, el-kol bağlayıcı bir pratiğe dönüşebiliyor. İktidarın şiddetle bastırmaya olan hevesi, şiddetsiz direnişi “ne yaparsak polis/özel güvenlik/kolluk kuvvetler saldırmaz?” sorusunun arkasına sıkıştırıyor. Devlet, iktidar, sistem, polis, asker; karşı çıkılan her ne ise, meselenin nesnesiyken, öznesi haline geliyor. Bu da, direnenlerin iradesinin sınırlandırılmasına yol açıyor. Böyle olunca da, direnişin amacı ve ona ulaşma isteği; iktidarın şiddetinden kaçınma ve şiddetsizlik prensiplerine bağlı kalmanın gölgesinde kalıyor. Amaç uğruna şiddete başvurulmasına karşı çıkan şiddetsizlik; bu sefer amaçtan sahne çalıp amacın kendisi haline geliyor.

Yani, her iki uçta da, nasıl değiştireceğimiz sorusunu bir karşıtlık içerisine koymak, eksen kaymasına sebep oluyor. Bir örnekle açıklamak gerekirse, mesela, 3. Köprüye karşı sokağa çıktık diyelim. İki farklı senaryo var. Birincide, sokağa çıkıyoruz ve her zamanki gibi polis olağan saldırganlığıyla geliyor. Polisle çatışmaya girdiğimizde, bir süre sonra çatışmanın kendisini direniş olarak tanımlamaya başlıyoruz. Yani, eve gittiğimizde “of ne direndik be!” dediğimizde, kast ettiğimiz şey “çatışma” oluyor. Böyle olunca, polis yoksa çatışma; çatışma yoksa da direniş tanımlanamadığı için, polis bizim direnişimizin merkezinde konumlanıyor. Polis olmadan, direnmeyi tanımlayamıyoruz. Yani, eylemin amacına ne derece katkıda bulunduğumuz sorusunun yerini, radikalliğini içerdiği şiddetten alan bir değerlendirmeye bırakıyoruz ve 3. Köprüyü ya unutuyor, ya da 2. plana atıyoruz.

Diğer senaryoda ise, iki seçeneğimiz var. Birincisi, sokağa dökülüp, gazımızı, sopamızı yiyip, belki kayıplar vererek eve dönmek. İkincisi de, daha evden çıkmadan “ne yaparsak şiddete maruz kalmayız?” sorusunu sorup, ona göre bir yol haritası çizmek. Bu da, gene benzer bir şekilde, polisi alıp hiç işi olmayan bir meselenin tam ortasına koymak demek oluyor. Daha sopayı görmeden kendimizi terbiye etmiş, sınırlandırmış oluyoruz. Şiddetsiz direnebilmek için sormak zorunda kaldığımız “ne yaparsak şiddete maruz kalmayız?” sorusu elimizi kolumuzu bağlıyor; ve gene, 3. Köprüden sahne çalıyor.

>> Bu ikilemin dışında bir alternatif var mı? İkilemden nasıl çıkılabilir?

Bu tip bir “şiddet şiddetsizlik karşıtlığı” içinde sıkışmak, ve “x’e karşı politika” üretmek yerine, merkezine bizi, beraber bir şeyler üretme kapasitemizi koyan bir çerçeve içerisinde, bu sorunların hepsini çözemesek bile, en azından bu sorunları hakkıyla konuşabileceğimiz bir zemine sahip olabileceğimize inanıyorum. Bunun içinde, çoğu zaman temsili sekter şiddet olarak sunulan anarka çerçeveden faydalanabileceğimizi düşünüyorum.

Anarşist teorinin bir bölümü, şiddeti savunan diğer düşünce akımlarından farklı olarak, araç ve amacı ayrılmaz bir bütün olarak kabul ediyor. Bu açıdan, “amaç uğruna ne yaparsak makuldür” gibi sorunları halı altına iten bir yöntemin önüne geçiyor. Aynı zamanda iktidar, hiyerarşi, hükmetme meselelerini de merkezine aldığından, (bu sorunları tamamen çözemiyor olsa bile) tartışılabilmeleri için bir alan sağlıyor. Örneğin, eril kahramanlıklar üreten militan kimliklere yöneltilen eleştirilere karşı “şimdilik idare edin” gibi bir susturma çabasını engelliyor. Dertler arası hiyerarşiler kurulmamasına, ya da en azından böyle bir şey olduğunda bunun açıkça sorunsallaştırılmasına zemin sağlıyor.

Diğer yandan, eylem biçimi olarak seçilen “doğrudan eylem”, tanımı itibariyle “bir şeye karşı” politikalardan ayrılıyor, ve karşı olunan şeyi yeniden üretme riskinin önüne geçiyor. Doğrudan veya prefiguratif eylem “özgürmüşcesine hareket etmek”, yani, kişinin, istediğini karşısındakini muhatap almadan yapması anlamına geliyor. Sivil itaatsizlikten farklı olarak, sivil itaatsizlik genellikle yapılanların sonuçlarına katlanmayı da içerirken; doğrudan eylem, istediğini yapmak, ve bunun sonuçlarından kaçmak üzerine kurulu. Merkeze amacın kendisini koyduğundan, yıkım ve “bir şeye karşı” olarak kurulan siyaset anlayışından farklı bir siyaset umudunu simgeliyor. Şiddet veya şiddetsizliğe dair genelgeçer katı bir tavır koymak yerine, bağlamı gözeterek; şiddet, şiddetsizlik ve mücadele hakkında gereğince konuşabileceğimiz bir alan sağlıyor ve kurucu bir politika inşa etme potansiyelini ortaya koyuyor.
>> Şiddet Türkiye gündeminin değişmez parçası haline gelirken buna karşı neler yapılabilir?

Gündemdeki şiddeti ele alırken, bu şiddete karşı, yani iktidarın, güçlünün şiddetine karşı nasıl direneceğimiz, nasıl farklı bir dünyayı mümkün kılabileceğimiz sorusunu sürekli sormak gerekiyor. Ama, iktidarın şiddetine karşı olarak ortaya çıkan şiddeti değerlendirirken; şiddeti mümkün ve/veya gerekli kılan koşulları her daim aklımızda tutmamız gerekiyor. Örneğin, Kobane’de katliama karşı direnenlere şiddetsizlikten bahsetmek ne anlama geliyor, bunu düşünmek ve cevabıyla yüzleşmek zorundayız. Şiddetsizliği, şiddete karşı direnirken benimsenecek bir araca indirgemek yerine; şiddeti mümkün ve/veya gerekli kılan koşulların ortadan kaldırılmasına yönelik bir şekilde tanımlamak; hem farklı koşulları gözetiyor hem de yol üzerinde karşımıza çıkan sorunların çözümü için alan sağlıyor.

Şiddetin olmadığı değil; şiddetin varolamayacağı koşulları aramak; şiddetten, hiyerarşiden, tahakkümden arınmış alanlar yaratmak ve özgürlüğün bulaşıcılığına inanarak dayanışmaya devam etmek fikri, bana, dünyadaki tüm boğucu kötülüğe rağmen, umut verici geliyor.

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“İstanbul Barosu 318. maddeyi hükümsüz ilan etti”

İstanbul Barosu: Askerlikten soğutmak suç değildir

ONUR EREM 23.09.2014

Eskişehir Valiliği’nin vicdani retçi Davut Erkan hakkında yaptığı “halkı askerlikten soğutma şikayeti karara bağlandı. 2010 yılında vicdani retçi Enver Aydemir’in yargılandığı dava öncesinde protesto eylemine katıldığı gerekçesiyle Eskişehir Valiliği İl Emniyet Müdürlüğü tarafından şikayet edilen Davut Erkan hakkında İstanbul Barosu bir disiplin soruşturması açmış, daha sonra da kovuşturma başlatılmıştı.

İstanbul Barosu Disiplin Kurulu Başkanlığı önceki gün tebliğ edilen kararında Davut Erkan’ın “halkı askerlikten soğutmakla” suçlandığı eylemin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine karar verdi. Kararı BirGün’e değerlendiren Davut Erkan “Bu karar ile İstanbul Barosu halkı askerlikten soğutmayı suç olarak tanımlayan TCK 318. maddeyi tanımamış, hükümsüz ilan etmiştir” ifadelerini kullandı.

Aynı protestoya katılan dört kişi hakkında daha dava açılmış, kamuoyunda “herkes bebek doğar davası” olarak bilinen bu dava sonucunda sanıklar beraat etmişti. Davada tanık olarak doğum yapan kadınlar ifade vermiş, asker değil bebek doğurduklarını söylemişlerdi.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın