Barış yolcuları Selanik’te

Barış yolcuları Selanik’te

Saraybosna’daki 2014 Barış Etkinliği’ne katılmak üzere Türkiye’den yola çıkan 25 kişilik heyet dün Selanik’te SYRIZA temsilcileriyle buluştu, Nazım Hikmet’i ölüm yıldönümünde, doğduğu kentte andı

DSCF2555

Türkiye heyeti adına konuşan BirGün yazarı ve ÖDP Eşbaşkanı Bilge Seçkin Çetinkaya SYRIZA’nın Yunanistan’daki başarısının tüm dünyaya umut verdiğini söyledi

ONUR EREM 03.06.2014

Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’da, 1. Dünya Savaşı’nın 100. yıldönümü nedeniyle düzenlenen, dünya çapından binlerce insanın katılacağı 2014 Barış Etkinliği’ne gitmek üzere Türkiye’den yola çıkan heyet, önceki gün Selanik’teydi. ÖDP, TAKSAV, CHP, Dünya Kadın Yürüyüşü, Demokratik Özgürlük Hareketi ve TMMOB’dan temsilcilerin olduğu grup Selanik’te ÖDP’nin kardeş partisi ve Yunanistan’daki yerel seçimde birinci olan SYRIZA temsilcileriyle buluştu.

LAMBRAKİS ANITINA ÇELENK

1963’te Yunanistan devleti tarafından katledilen barış aktivisti Grigoris Lambrakis’in adına dikilen anıta çelenk bırakan Türkiyeli ve Yunanistanlı barış aktivistleri burada Yunanca, Türkçe ve Kürtçe kardeşlik sloganları attı. Ardından, 90’dan fazla anti-faşist örgütün ortaklaşa kullandığı bir toplumsal merkeze giden temsilciler burada konuşmalar yaptı.

‘YANNİS VE NAZIM GİBİYİZ’

SYRIZA adına konuşan Treondafilos Mithaidis “Nazım Hikmet, Yunanistan’daki cunta döneminde zindanlarda hayata tutunmamıza yardımcı oldu. Onun şiirlerini ezberledik, zindan duvarlarına ellerimizle kazıdık” dedi.

Türkiye heyeti adına konuşan BirGün yazarı ve ÖDP Eşbaşkanı Bilge Seçkin Çetinkaya ise SYRIZA’nın Yunanistan’daki başarısının tüm dünyaya umut verdiğini söyledi, “1908’de Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu, etnik kökenleri bir kenara bırakıp, birlikte bir sosyalist yaşam örgütleme amacıyla yola çıkmıştı. Milliyetçilikten kurtulduklarında birbirlerinin kültürlerini de geliştireceklerine inançları tamdı” diye konuştu: “Yunan şair Yannis Ritsos ve Nazım Hikmet nasıl birbirlerinden güç aldılarsa biz de ÖDP olarak SYRIZA’dan güç alıyoruz”.

Konuşmaların ardından Selanik’te konaklayan Türkiyeli ve Yunanistanlı 50 aktivist, dün Belgrad üzerinden Saraybosna’ya birlikte gitmek üzere yola çıktı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Savaşın yüzüncü yılında Saraybosna’da büyük buluşma

Savaşın yüzüncü yılında Saraybosna’da büyük buluşma

1. Dünya Savaşı’nın yüzüncü yılı, Saraybosna’da binlerce kişinin katıldığı barış etkinliği ile tartışılıyor. Önceki gün başlayan etkinlikte her yönüyle savaş, barış ve bir arada yaşamı geliştirmek için yapılabilecekler konuşuluyor

DSCF2946ONUR EREM 06.06.2014

DSCF2855

Bosna polisi kent merkezinde yürüyüş yapan eylemcilere saldırmak yerine onlarla hatıra fotoğrafı çektirdi, eylemcileri barış mücadeleleri için tebrik etti.

2014 Barış Etkinliği önceki gün geniş bir katılımla Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’da başladı. Öğlen saatlerinde yaklaşık 500 kişilik bir grup kent merkezinde 2 saatlik bir yürüyüş gerçekleştirdi. Yürüyüşün ardından açılış seremonisine geçildi.

DSCF2950Açılış seremonisi için Noam Chomsky video-mesaj göndererek 1. Dünya Savaşı’nın 100. yılında ulus devletlerin geçmişine ve tehlikelerine dikkat çekti: “Avrupa ulus devleti Balkanlara ve ardından dünyaya yaymak için şiddet uyguladı. Ekonomik bağımlılık projeleri ile kıta içindeki çatışmaları sonlandırsa da dünyaya savaş ihrac edip yıkım getiren politikalarını devam ettiriyor”. Nobel Barış Ödüllü Mairead Maguire ise barış hareketlerinin sınırlar ötesinde enternasyonal çalışmak zorunda olduğuna dikkat çekerek AB’nin kıta dışındaki savaşlarını eleştirdi, “Kalıcı barış için NATO tasfiye edilmeli, BM reforme edilmeli, BM Güvenlik Kurulu lağvedilmeli” diye konuştu.

DSCF2979

ÖDP Eşbaşkanı Alper Taş ve SYRIZA’dan Mustafa Mustafa da Ortadoğu’daki gelişmeler ve barış üzerine bir atölye düzenledi

6 kıtadan binlerce insanın buluştuğu 4 günlük etkinlikte 200’den fazla atölye, onlarca kültürel etkinlik ve beş yuvarlak masa toplantısı yapılacak. Türkiye’den CHP, ÖDP, TAKSAV, DÖH ve Dünya Kadın Yürüyüşü de etkinlikte bulunuyor.

 

FOTOĞRAF KUTUSU:

KALDIRIM FOTOSU FOTOALTI –

YÜRÜYÜŞ FOTOSU FOTOALTI –

MEZARLIK FOTOSU FOTOALTI –

BÜYÜK KUTU: ATÖLYELERDEN NOTLAR

DSCF2921

Saraybosna’nın kaldırımlarında savaş sonrası kentte kalan şarapnel parçalarından yapılan sanat eserleri mevcut. “Saraybosna gülleri” adını verdikleri ve asla üstüne basmadıkları bu çalışmalar, savaşın yıkıcılığını tüm kente hatırlatıyor, tıpkı kurşun izleri belli olan binalar gibi.

Açılış seramonisinin ardından Cuma günü gerçekleşen onlarca etkinlikten iki tanesini sizler için takip ettik. İlk etkinlik barışta vicdani reddin rolüydü. Avrupa ve Latin Amerika’dan gelen katılımcılar 1. Dünya Savaşı’nın vicdani reddin yasallaşması ve kitleselleşmesine yol açtığını söylerken günümüzde vicdani ret hareketinin küresel barışa nasıl katkı sağlayabileceğini tartıştı.

Diğer etkinlikte ise Fransa’daki Leh sürgün Monika Karbowska bankaların kamu borçları aracılığıyla ülkelerin politikalarına yön vermesini ve “gerektiğinde” savaşa yönlendirmesini ifşa etti. Karbowska’nın konuşmasından satırbaşları şöyle: “Avrupa Merkez Bankası (AMB) kağıt üzerinde bağımsız ama büyük ülkelerin ve şirketlerin taleplerini yerine getirmekten başka bir işe yaramıyor. AMB’nin ucuz kredilerini halklarına pahalıya kullandıran burjuvazi, buradan elde ettiği karı ülkelerinde zenginler için vergi oranlarını indirmek başta olmak üzere sınıf çıkarları amacıyla kullanıyor. Burjuvazinin devletten taleplerinin ilk kurbanları ise toplumsal hizmetler ve bunlardan faydalanan yoksullar oluyor. Büyük resmi görmeyen bu kitlenin hoşnutsuzluğu ise aşırı sağ için oy temeli yaratıyor. AMB’nin rolünü, 1980 sonrası gelişmekte olan ülkelerdeki IMF’nin rolüne benzetebiliriz. Peki bununla nasıl mücadele edebiliriz? Devletlerin finansal pazara bağımlılığı kaçınılmaz değil. Uluslararası hukukta da devletlere borç iptalleri için tanınan haklar var. Hükümetlerin meşru olmayan borçları iptal etmesi için baskı uygulamalıyız. Ekonomi politikaları medya tarafından halka çok karmaşık ve anlaşılmaz şeyler olarak gösterilse de aslında çok basit. Bugün meclislerde bütçe onaylayan vekiller bile kamu borcu ödemelerinin hangi borcun ödemesi olduğunu bilmezler. Polonya hala 1. Dünya Savaşı’ndan kalma borçları ödüyor. O dönemde paraları olmadığı için borç alarak ödemişler, sonra o borcu da borçla ödemişler ve baktığınızda bu borç ödeme zinciri bugüne kadar gelmiş. Bu borçların ödemesini durdurabilirsek, ortaya çıkacak alacaklıları ifşa etme şansımız olur. Hükümetlerin halk faydası olmayan projeler dışındaki borçlanmalarını iptal ettirmeliyiz. Ekvador’da Rafael Correa bunun çok başarılı bir örneğini sergiledi, ardından borçların denetlenmesi ve meşru olmayanların ifşası için halk denetim komiteleri kurdu. Kamu borcu ödemesine ayrılacak kaynak yerine yoksullukla mücadele edilebilir, çalışma saatleri azaltılabilir. Ancak bütün bunların olabilmesi için güçlü bir sınıf politikası şart. Gayrımeşru borç tanımındaki gayrımeşruluğu bize sağlayan şey sınıf perspektifidir”.

Yeni mezarlıklar kent merkezinden kenar mahallelere kadar uzanıyor. Savaşın ardından geriye kalan, öldürülmüş onbinlerce insan.

Yeni mezarlıklar kent merkezinden kenar mahallelere kadar uzanıyor. Savaşın ardından geriye kalan, öldürülmüş onbinlerce insan.

Atölyenin ardından Karbowska’ya zaman içinde geçirdiği dönüşümle ilgili sorular sorduk. 1990’larda, komünizm yıkılmışken “kapitalizmi yıkalım” demenin zorluğundan bahseden Karbowska, o dönemde daha insancıl bir kapitalizm mücadelesi verdiklerini, ama 2000’lerden itibaren kapitalizmin sürdürülemezliğinin dünyaya ifşa olması ile birlikte kapitalizmi yıkmayı tartışabilir hale geldiklerini söyledi.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bu ülkenin yurttaşları AKP’nin hukuksuzluğunu hak etmiyor

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Türkiye raporunu hazırlayan Emma Sinclar Webb BirGün’e konuştu: Bu ülkenin yurttaşları hükümetin AİHM kararlarını keyfi bir şekilde uygulamasını hak etmiyor

05 emma 10ONUR EREM 05.10.2014

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) geçen hafta Türkiye’nin İnsan Hakları Alanındaki Gerilemesi ve Reform Önerileri adlı bir rapor yayımladı. Hukuk dışı uygulamalardan yargıdaki hizipleşmeye kadar çok sayıda eleştiri barındıran bu kapsamlı raporu hazırlayan (raporun tamamına şuradan erişebilirsiniz: hrw.org/node/129437) HRW Araştırmacısı Emma Sinclair-Webb ile raporun önemini ve AKP’nin insan hakları karnesini konuştuk:

>> HRW’dan önce Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye bölümündeydiniz. Ne kadar süredir Türkiye üzerine çalışıyorsunuz?
2003-07 arasında Uluslararası Af Örgütü’nde çalıştıktan sonra İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne geçtim. Öncesinde akademik araştırmalar yapıyordum, Güneydoğu Avrupa ve Ortadoğu üzerine editörlük yapıyordum. 16 senedir Türkiye üzerine çalışıyorum.

>> 16 yıl boyunca Türkiye’nin insan hakları alanında nasıl değişimler gözlemlediniz?
Sorunların değiştiğini söyleyebilirim. Türkiye’de önceki dönemlerle bugünü kıyaslamak çok kolay değil. Son 20 yıldır ülkenin kendisi, altyapısı, nüfus yapısı değişti. Kitleler siyasete dahil oldu, siyaset bir grup elitin kontrolünden çıktı. Askeri vesayet artık yok, tabii ki yerine AKP vesayeti geldi. Bazı sorunlar da aynı kaldı. AKP’nin zihniyeti eski Kemalistlerin zihniyetine benzemeye başladı zaman içinde, bu bir gerçek. Ama 10 sene önce AKP’nin ilk döneminde bazı önemli reformların yapıldığını da kabul etmek lazım. Ne yazık ki son 5 senedir AKP reform perspektifini kaybetti.

>> Neden kaybettiler bu perspektifi?
Muhalefetin etkili olmaması bunun nedenlerinden biri. O yüzden AKP’ye çok büyük boş alan bırakıldı. Avrupa Birliği hedefi için bazı reformlar yapıldı ama bugün o hedef de sulandırıldı. Artık hükümet “Bizim Avrupa’ya ihtiyacımız yok” bakış açısıyla yaklaşıyor. Ama bunun konjonktüre bağlı olduğunu ve değişebileceğini düşünüyorum.

‘İYİ Kİ AYM VAR’
Son dönemde mahkeme kararlarına ihtiyaç duymadan işini halledebilecek düzenlemelere gitti AKP, ama görüyoruz ki mahkemeler de hükümetin sözünü dinliyor çoğu noktada. Yolsuzluk soruşturmalarının ardından devasa bir rotasyon oldu yargıda ve bütün kilit noktalara kendi adamlarını getirdiler. Bu çok tehlikeli bir yöntem. Yargı sistemi yok ediliyor böyle. Yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı ve aynı zamanda hukukun üstünlüğü ilkesi AKP tarafından yok ediliyor. Anayasa Mahkemesi ülkedeki tek frenleme mekanizması haline geldi. İyi ki Anayasa Mahkemesi var. Hem devlet memurlarının göreve iade kararlarını hükümetin tanımamasına dair hem de internette TİB’in yetkilerine dair çok önemli iki karar verdi bu hafta. Özellikle göreve iade kararı çok önemliydi, hükümet hukuku yok eden, tanımayan bir yasa çıkarmıştı.

>> Kendini hukuk sisteminden üstün görme, hukuku yok etme veya tanımama AKP hükümetinin mantığının bir parçası haline gelmiş durumda. Çıkardıkları yasalardan, AİHM de dahil olmak üzere beğenmedikleri mahkeme kararlarına verdikleri tepkilere kadar her yerde kendini gösteriyor. “Beğenmiyor, saygı duymuyorum, tanımayacağız, biz de onları yasaklarız” gibi ifadeleri AKP’lilerden sık sık duyuyoruz. Bu zihniyet hakkında ne düşünüyorsunuz?
Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imza atmış bir ülke olarak bu kararları tanımak, uygulamak mecburiyetindedir. O sözleşemeye istesen de, istemesen de uyacaksın. Anayasa’nın 90. maddesinde uluslararası anlaşmaları Türkiye’deki yasalardan üstün olarak tanımlıyorsan bu maddenin gereğini yerine getireceksin. Bu bir mecburiyettir. Bu ülkenin vatandaşları hükümetin bu keyfi muamelesini hak etmiyor, onların temel haklarını koruyan AİHM kararlarının uygulanmasını hak ediyor. Olay bu kadar basit.

05 emma1 10‘KARARLAR UYGULANMALI’
Hükümet kurallara göre hareket etmeyerek, yasaları çiğneyerek başka bir yöne doğru gidiyor, otoriter ve otokratik bir yöne doğru. Rusya ve Azerbaycan’a benzemeye başlıyor. Türkiye hâlâ o ülkeler gibi değil. Çok eleştirel bir basın hâlâ varlığını koruyor. Azerbaycan’da böyle bir basının var olması mümkün değil. Türkiye’deki kutuplaşma nedeniyle basında da kutuplaşma oluştu. Ya hükümetin her dediğini gözü kapalı destekleyen ya da ne yaparsa yapsın karşı çıkan, eleştiren bir basın oluştu. Ortada yer alan, bağımsız kalan bir basın kuruluşu neredeyse kalmadı. Herkes siyasi pozisyonlar alıp ona göre hareket ediyor. Bu durum da birçok şeyi engelliyor.

>> Raporda hükümete tavsiyelerde bulunuyorsunuz. Şu anki durumu değerlendirdiğinizde hükümetin bu adımları atacağını düşünüyor musunuz?
Bir insan hakları planı hazırladılar mart ayında. Onu ciddiye almaya çalışıyoruz. İnsan hakları alanında yetersizlikler kabullenilerek yasal değişiklikler öngörülüyor bu planda. Madem böyle bir plan var, bunun hayata geçmesi için bastıracağız.  Ombudsmanlık ve Ulusal İnsan Hakları Kurumu’nun daha aktif işlemesini talep edeceğiz. Şu anda hükümetten bağımsız değiller ve fazlasıyla sessiz kalıyorlar.

Bizim raporda yer verdiğimiz tavsiyeler çok basit adımlar aslında. Örneğin ceza kanunlarındaki terör örgütüne üyelik tanımlarının değişmesini talep ediyoruz, bir an önce tek bir yasal değişiklikle düzeltilebilir. Çözüm süreci de varken, cezaevinde haksız bir şekilde kalan çok sayıda Kürt siyasi aktivist ve öğrencinin serbest kalmasını sağlar böyle bir değişiklik.

***

‘Hedef gösterilme tehlikesinin farkındayım’

>>Türkiye’ye dair eleştirel işler yapanlar, özellikle de yabancılar ve gazeteciler hükümet ve yandaşları tarafından hedef gösterilir oldu, bazı insanlar yurtdışına gitmek zorunda kaldı, bazıları sınırdışı edildi. Raporu hazırlarken hedef gösterilme ihtimali sizi endişlendirdi mi?
Evet bu durumun farkındayım. Maalesef hedef gösterilen insanlar oldu, özellikle de gazeteciler ve kadınlar. Bugüne kadar başıma böyle bir şey gelmedi. Bizim görevimiz hiçbir şeyden çekinmeden bu eleştirileri yöneltmek. Bu nedenle çekinmeden devam edeceğiz. HRW olarak ABD ve AB ülkeleri dahil olmak üzere herkesi eleştiriyoruz. Örneğin Suriye’de, Yemen’de ABD’nin İHA’larla öldürdüğü sivilleri ifşa ediyoruz, bu alanda çalışmaya devam edeceğiz.

***

“Yargıya dair ilk kapsamlı rapor”

>> Yayıladığınız rapor birçok alana değinen kapsamlı bir rapor. Türkiye’de ve uluslararası basında ne kadar ilgi çekti?
Bu rapor daha önce Türkiye ile ilgili yayımlanan uluslararası raporlardan farklı olarak yargı üzerine, özellikle de yargıdaki hizipleşmeye dikkat çeken ve bunun tehlikelerinden bahseden bir rapor. Türkiye’ye hükümetin veya cemaatlerin kontrolünde olmayan hizipsiz bir yargı lazım.

Türkiye’nin gündemi çok yoğun, tezkere, Kobane, IŞİD… Bu nedenle gündemin içinde kendimize çok yer bulamamaktan korkuyorduk. Sonuçta bizim yazdığımız sorunlar Türkiye’de zaten biliniyor, basın bu raporu okuduğunda şaşırmaz.
Ama bu rapor kapsamıyla diğer raporlardan farklılaşıyor. Bugüne kadar genellikle ifade özgürlüğü veya basın özgürlüğü ile ilgili raporlar yayımlandı. Bu alanlar hem insanların hem de basının daha çok ilgisini çekiyordu. YouTube, Twitter işin içine girince herkeste yankı buluyor. Bizim hazırladığımız gibi yargı sorunları üzerine duran bir rapor yoktu. Yargı insanların sıkıcı bulduğu, teknik bir konu. Ancak çok da önemli bir konu, özellikle de günümüz Türkiyesi’nde.

Bu nedenle hem Türkiye’de hem de uluslararası basında yer aldı raporumuz, AP ve AFP yer verdi.

Yargı alanında özel yetkili mahkemelerin kalkması iyi bir gelişmeydi. Ancak yeni yaratılan ve yine özel yetkileri olan sulh ceza hâkimliği de tehlikeli. Şu an uygulamanın sonuçlarını yeterince göremedik. Ancak özgürlükler açısından risk teşkil ediyor yetkileri. Kendilerine yapılan itirazlar üst mahkemelere değil yine sulh ceza mahkemelerince değerlendiriliyor. Orada kurulacak tamamen hükümet yandaşı bir ekip ile bu sistem hükümetin arzusuna göre kullanılabilir. Zaten az sayıda insan oldukları için hükümet tarafından kontrol edilmesi de daha kolay olacaktır. Hükümet yanlısı kararlar alan bazı hâkimlerin terfi ettirilerek buraya getirilmesi bizi endişelendiriyor.

MİT yasası Türkiye için çok büyük bir risk. MİT görevlilerini yargılamak, işkence yapsa bile, özel bir izine tabi kılındı. MİT izin vermediği sürece bu kişiler yargılanamayacak. Anayasa Mahkemesi’nin önündeki bu kararı iptal etmesini arzuluyoruz. Bu yasa gazetecilerin de işlerini çok zorlaştırıyor. Bugün Türkiye’de Snowden gibi bir kişi çıksa ve bir gazeteci söylediklerini yazsa çok büyük cezalarla karşılaşır.

***

“Batı’nın suskunluğu karşısında ısrar edeceğiz”

>> Raporda Ortadoğu’daki karışıklıklar devam ederken Türkiye’deki demokratik ortamın ve insan haklarının ABD ve AB için çok önemli olduğunu, bu alanda iyileşmeler için Türkiye’ye baskı yapması gerektiğini söylüyorsunuz. Ancak bugüne kadar Türkiye’nin uluslararası alanda Batı’nın istediği doğrultuda hareket edince insan hakları eleştirilerinin kesildiğini gördük. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Evet, böyle bir gerçek var. Türkiye istediklerini yapınca susuyorlar. Ama bizim amacımız yine de ısrar etmek. Stratejik olarak şunu diyoruz: Türkiye’nin demokratik, stabil ve insan haklarının kısıtlanmadığı bir ülke olması çok önemli. Zaten içinde bulunduğu bölge kaos içinde, her yerde savaşlar ve ayaklanmalar var. Türkiye’nin bu ortamda stabil bir ülke olması AB’nin de işine gelecektir. Türkiye’de insan haklarının ve hukukun üstünlüğünün güvence altına alınması çok önemli. Eğer hukuk sistemi çalışmaz, hukukun üstünlüğü tanınmazsa bölgesinde dengeli bir ülke olarak kalamaz. Örneğin Suriye’de hukuk diye bir şey kalmadı. Türkiye’de tatmin edici olmasa bile hukuk, demokrasi ve işleyen kurumlar var. Biz bunların daha da iyileşmesini istiyoruz.

***

‘ABD çıkarlarının hizmetkârı değiliz’

>> HRW hakkında ABD’nin dış politikasına endeksli bir şekilde hareket ettiği, ABD Hükümeti’nin bir enstrümanı olduğuna dair eleştiriler var. Bunlar hakkında ne söylemek istersiniz?
Evet, CIA için çalışıyorsunuz gibi şeyler söyleyenler oluyor. Maalesef yalnızca hükümetin çevresindeki gruplar tarafından değil sol gruplar tarafından da söyleniyor böyle şeyler. Herkesi dış mihrak olarak gören bir zihniyet var bazı kesimlerde.
Böyle iddialar yanlış. Bunları söyleyen kişilerin doğrudan somut iddialarla gelmesi lazım. Örneğin “Suriye’ye dair şunları söylediniz ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiniz”, “Türkiye hakkındaki şu rapor ABD politikasını yansıtıyor” diye bir şey söylesinler, oturup tartışalım. Öbür türlü çok basit iddialar olarak kalıyorlar. Bu tarz iddialar neredeyse bütün uluslararası sivil toplum kuruluşları için ortaya atılıyor.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Barışın yolcuları İstanbul’da Kıbrıs müzakerelerini konuştu

Küresel barış ve nükleersiz dünya için Japonya’dan yola çıkan Barış Gemisi’yle İstanbul’a gelen Kıbrıslılar ve Yunanlar, 2014 Kıbrıs Yılı İnsiyatifi’ni anlattı: “Türkiye ve Yunanistan işimize karışmayı bıraksın”

ONUR EREM 09.09.2014

Japonya’dan 84. defa yola çıkan ve 2 ayın ardından Türkiye’ye varan Barış Gemisi önceki gün İstanbul’daydı. Dünya çapından savaş ve nükleer karşıtı çok sayıda örgütün yüzlerce temsilcisinin yer aldığı gemiye Yunanistan’dan binen Kıbrıslılar ve Yunanlar bir basın toplantısı düzenledi.

KÜRESEL ÇATIŞMALAR ARTARKEN

Küresel BAK ve Kıbrıslılar Bilim, Eğitim, Sağlık Ve Dayanışma Derneği’nin (KIBES) organize ettiği toplantıda önce bu iki örgütün temsilcileri konuştu. KIBES adına konuşan Kıvanç Diren ve Küresel BAK adına konuşan Şengül Çiftçi, Ukrayna, Rojava, İsrail, Şengal ve Türkiye’deki çatışmaların sonlanması için halkların tüm güçleriyle mücadele vermesi gerektiğini ifade etti. Temsilciler küresel anlamda savaların arttığı bir dönemde Barış Gemisi gibi insiyatiflerin öneminin arttığını söylerken Barış İçin Belediye Başkanları İnsiyatifi’ni de desteklediklerini belirttiler.

‘ADADA BİRARADA YAŞAMAK İSTİYORUZ’

Kıbrıslı Rumlar adına konuşan Petros Petrou da Türkiye ve Yunanistan’ın kendi çıkarlarıyla müzakerelere müdahil olmayı bırakması gerektiğini ifade etti ve şunları söyledi: “Bizim paylaşamadığımız hiçbir şey yok. Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Ttürkler olarak birarada yaşamak istiyoruz.”

Toplantıya bir mesaj yollayan, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar’ın birlikle oluşturduğu Birleşik Kıbrıs Platformu İngiltere Temsilciği ise “Kıbrıs’ta halkların mücadelesine tam destek veriyoruz. Silahlanmaya, savaşa ve nükleere karşı çıkıyoruz” dedi.

Barış Gemisi önceki gece İstanbul’dan demir alarak Bulgaristan, Romanya, Ukrayna ve Rusya’ya doğru sürecek yolculuğuna devam etti.

“Adada barış için büyük bir fırsat var”

Barış Gemisi’yle İstanbul’a gelen, adada barış girişimlerini desteklemek için kurulmuş 2014 Kıbrıs Barış Yılı İnsiyatifi’nden temsilciler BirGün’e özel açıklamalarda bulundu.

İnsiyatifin Yunan üyesi Konstantinos Kalamvokidis ve Yunanistan’da yaşayan Kıbrıslı Rum Alki Farmakis bu insiyatifin Haziran 2014’te bir araya geldiğini anlattı: “Kıbrıs’ta sorunların ve şiddetin Türkiye’nin işgaliyle değil, öncesinde yapılan darbeyle başladığını biliyoruz. Bu nedenle bir aylık çalışmanın ardından 15 Temmuz’da Kıbrıs’ta yapılan darbenin yıldönümünde deklerasyonumuzu yayınladık. Biz Türkiye’nin ve Yunanistan’ın ulusal çıkarlarını korumak için Kıbrıs müzakerelerine müdahil olmasından rahatsızız. Bu sorunu çözecek olan adada yaşayan halkların iradeleridir. O yüzden Kıbrıs’ta çözümü ve diyalogu hedefleyen halk hareketlerini ve siyasi partileri destekliyoruz. 2014 Kıbrıs’ın bölünmesinin 40. yılı. Ayrıca adanın açıklarında petrol ve doğalgazın bulunduğu bir yıl. Bu kaynağı paylaşma arzusu bu sorunun çözümü için bir momentum yaratıyor. En son 2004’te Kıbrıs’ın AB üyeliği bir motivasyon yaratmıştı. Bu fırsatı kullanarak barışı sağlamamız lazım. Adada sınır kapılarının açılmasıyla birlikte halklar birbirleriyle yakınlaştı ve önyargılar kırılmaya başladı. Artık birarada yaşamı isteyenlerin sayısı eskiye göre çok fazla”.

‘GEÇMİŞİN YASINI BİRLİKTE TUTMALIYIZ’

Kıbrıslı Rumlardan Chrysonthos Iannou ve Argyro Charalambous ise Türk ve Rum barış örgütlerinin ortaklaşa projeler ürettiğini ve çok iyi anlaştığını söylerken “Farklılıklarımız ortak özelliklerimizden çok daha az. Biz birarada yaşamı savunuyoruz, geçmişin yasını da birlikte tutmalıyız” dedi.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Avrupa’yı konuşmuyoruz

Hem köşe yazıları hem de haber içerikleri üzerinde yaptığım araştırmanın sonucu: Avrupa Birliği ile müzakerelerin 10. yılına doğru ilerleyen Türkiye’de medyanın AB’den ve Avrupa ülkelerinden bahsetme sıklığı önemli ölçüde azaldı

ONUR EREM 19.09.2014

Avrupa Birliği ve Türkiye’nin üyeliği 1990’lardan itibaren Türkiye gündeminde üst sıralarda yer bulan tartışma konularının arasındaydı. 7 Mayıs 1995 tarihli Hürriyet gazetesinin manşetinde Tansu Çiller’in sözleri vardı: “Türkiye en geç 1998’de AB’ye tam üye olacaktır”.

Türkiye’nin AB üyeliği süreci, “çözüm süreci”nden bile ağır ilerleyen bir süreç. 50 yıldır Türkiye bu yapının bir parçası olma yolunda. Tam üyeliği gerçekleştiremese de bugün Avrupa entegrasyonunun belli aşamalarına dahil olmuş bir ülke Türkiye. Artık yasaları, sınır birlikleri, göçmen politikası, vergi oranları ve daha birçok konu Avrupa Birliği muktesebatına bağlı. Yani AB üyeliğini destekleyenlerin de, karşı çıkanların da hayatını aynı oranda etkileyen önemli bir konu Avrupa siyaseti. Ancak ülke içinde AB’ye dair tartışmalar, AB’nin üzerimizdeki etkisini yansıtmaktan çok uzak bir noktada.

AB-Türkiye üyelik müzakerelerinin başladığı dönemde AB, reform yasaları gibi konular manşetlerden inmiyordu. Fakat AB-Türkiye üyelik müzakerelerinin donma noktasına gelmesi, Türkiye’de AB’nin neredeyse tamamen gündemden çıkmasına neden oldu. Geçen dönem Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Yüksek Lisans Programı’nda yayınladığım tezde, ulusal gazetelerde AB ve üye ülkelerin ne sıklıkta kendilerine yer bulduğunu araştırarak bu azalışı somut verilere döktüm. Bir tabloid gazete sayfasında bir yüksek lisans tezini özetlemek imkansız olduğundan öyle bir işe girişmeden size sadece araştırmadan dikkat çekici bazı sonuçlar aktaracağım.

Bir ülkenin gündeminde Avrupa Birliği meselelerinin ne sıklıkta yer aldığını incelemek için en çok kullanılan iki yol şunlardır: 1- AB üyesi ülkelerin medyada yer alma sıklığına bakmak, 2- AB’nin kendisinden bahsedilme sıklığına yer aldığına bakmak.

Burada atlanılmaması gereken bir faktör var: Haber niteliği taşıyan olayların sıklığı. Örneğin İngiltere’de haber değeri çok yüksek bir olayın olması (2012 Londra Olimpiyat Oyunları) veya Avrupa Birliği’nin büyük bir sorunla karşılaşması (2008’den beri etkisini hissettiren kriz) İngiltere ve AB ile ilgili haber sıklığında artışa yol açabilir. Bu etkiyi dengelemek için kullanılan bir yöntem köşe yazarlarının içeriğini incelemek. Zira köşe yazarlarının sürekli gündemin peşine takılmamak gibi bir lüksü vardır. İster 1970’lerden bir anılarını anlatırlar, ister komşularıyla sohbetlerini veya AB hakkındaki düşüncelerini. Ayrıca köşe yazarları medyanın kendi sesidir. Gazeteler politik tercihleri doğrultusunda istihdam ettikleri köşe yazarları ile kendi kurumsal politik duruşlarını gösterirler. Bu yüzden haber içeriklerinde ve köşe yazılarında AB ve AB üyesi ülkeleri ayrı ayrı incelemekte fayda var.

Sonuç olarak, dört değişkenimiz var: 1- Haber içeriklerinde AB üyeleri, 2- Haber içeriklerinde AB, 3- Köşe yazılarında AB üyeleri, 4- Köşe yazılarında AB.

Önce 1. değişkenle başlayalım: Haber içeriklerinde AB üyeleri. 2003 yılında üç gazetede AB üyesi ülkelerin herhangi birinden bahseden 52 bin içerik vardı. Bu sayı zaman içinde artarak 2010 yılında 102 bin ile zirve yaptıktan sonra her yıl azalarak 2013’te 78 bine geriledi.

Sırada 2. değişken var: Haber içeriklerinde AB. 2003 yılında bu üç gazetenin içeriklerinde AB 3 bin 700 defa geçiyordu. Bu sayı 2004’te 5 bin 800 ile zirve yaptıktan sonra 2010’a kadar dalgalı bir seyir izledi, 2010’da 5 bin 500’ü gördükten sonra aralıksız bir düşüşle 3 bin 700’e geriledi. Yani aradan geçen 10 yılda bu üç gazete AB’ye ayırdığı yeri önce artırdı, sonra müzakere öncesi yıllardaki kadar yer verir oldu.

Şimdi de 3. değişkene bakalım: Köşe yazılarında AB üyeleri. Köşe yazarları 2003 yılında AB üyelerinden 5 bin 400 defa bahsetmişti. Bu sayı 2008’de 8 bin 400’e ulaştıktan sonra zaman içinde gerileyerek 2013’te 5 bin 400’e geriledi. Yani 10 yılda başladığı noktaya geri döndü.

4. değişkenimiz ise köşe yazılarında AB. Köşe yazarları AB’yi unutmuş desek haksız sayılmayız. 2003 yılında köşelerinde AB’ye 763 defa yer ayıran köşe yazarlarımız bu rakamı 2004’te bin 200’e yükselterek zirve yaptı. O tarihten itibaren aralıksız süren düşüş sonucunda 2013’te köşe yazarları AB’den 332 defa bahsetti. Yani 2003’ün yarısından bile az.

Kırmızı noktalı çizgi: Hürriyet ve Cumhuriyet gazetelerinde AB. Yeşil kesik çizgi: Hürriyet ve Milliyet köşe yazılarında AB ülkeleri. Mor uzun kesikli çizgi: Hürriyet ve Milliyet köşe yazılarında AB. Siyah düz çizgi (sağdaki ölçek): Hürriyet ve Cumhuriyet gazetelerinde AB ülkeleri

Kırmızı noktalı çizgi: Hürriyet ve Cumhuriyet gazetelerinde AB. Yeşil kesik çizgi: Hürriyet ve Milliyet köşe yazılarında AB ülkeleri. Mor uzun kesikli çizgi: Hürriyet ve Milliyet köşe yazılarında AB. Siyah düz çizgi (sağdaki ölçek): Hürriyet ve Cumhuriyet gazetelerinde AB ülkeleri

Bütün değişkenler, Türkiye medyasının diğer Avrupa ülkeleri ve AB ile ilgili haberlerinin azalmakta olduğunu gösteriyor, özellikle de 2010’dan itibaren. Üstelik bu azalışın bir önemi daha var: Benzer araştırmaların yapıldığı Avrupa ülkelerinde bu sayıların neredeyse her zaman artış trendi göstermesine rağmen Türkiye’de büyük bir azalma olması.

Avrupa Birliği’nin, AKP hükümetinin liberalleri yanına çekmek için kullandığı bir yem olduğunu bugün geriye baktığımızda daha rahat görüyoruz. Hükümetin AB’yi gündeminden çıkarması da liberallerle arasının açılmasıyla aynı dönemde gerçekleşmiştir. Ancak AKP’nin AB’den uzaklaşması, medyanın Avrupa meselelerine gözünü kapatmasını haklı kılmaz.Türkiye’nin AB üyesi olup olmaması tartışmalarından bağımsız olarak Avrupa Birliği, bütün muktesebatı ve politikalarıyla Türkiye’de günlük yaşamdan ekonomiye kadar birçok alanı doğrudan etkiliyor. Bu nedenle medyanın AB’deki gelişmelerle ilgili daha fazla ve daha derin haberler yapması, köşe yazarlarının Avrupa meselelerini ve tartışmalarını okurlara daha sık aktarması gerekir.

Yazı içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın