100 Afgan’ın işgal ettiği kilise: Hem sığınak hem hapishane

100 Afgan’ın işgal ettiği kilise: Hem sığınak hem hapishane

“Son sığınağımız burası. Bir yandan evimiz, bir yandan da güvenlik nedeniyle dışına çıkamadığımız hapishanemiz”

https://i0.wp.com/i.dawn.com/primary/2014/02/530f23ea57c27.jpgONUR EREM – BRÜKSEL 19.02.2014

Kilise, cami gibi büyük ibadethaneler gösterişli yapıları ve geniş iç mekanları ile içine girenlere (tanrının karşısında) ne kadar küçük olduklarını hissettirmek için özellikle tasarlanırlar. Eğer turistik bir mekana dönüşmedilerse içine girenler geniş, boş ve sessiz bir mekan ile karşılaşırlar. Ancak Brüksel’de Vaftizci Aziz Yahya (Saint-Jean-Baptiste au Béguinage) kilisesine girenler, bugüne kadar görmedikleri bir manzarayla karşılaşıyorlar: Kilisenin içinde onlarca çadır kurmuş yaklaşık 100 Afgan!

Aziz Yahya Kilisesi bu haliyle alışık olduğumuz soğuk ve sessiz ibadethanelerdense komün günlerindeki Gezi’ye benziyor. Her şeyini paylaşan, komün halinde yaşayan bu insanlar ortak sorunlarına karşı birlikte direniyorlar. Sorunları mı? Afganistan’daki savaşa rağmen Belçika devletinin onları sınır dışı etmeye çalışması.

Şubat 2014’te Avrupa Parlamentosu’ndaki Avrupa Birleşik Sol – Kuzeyli Yeşil Solu grubunun davetiyle geldiğim Brüksel’de bu işgali duyar duymaz Aziz Yahya Kilisesi’ne gittim. Kiliseye yaklaşırken ilk gördüğüm şey kilisenin kapısının önünde futbol oynayan 4-5 Afgandı.

DSCF1587Aralarından İngilizce bilen Abdürrahim Merzakhel ile tanıştım. “Sıkılmamak için yaptığımız şeylerden biri futbol oynamak” diyor 21 yaşındaki Abdürrahim. Birlikte kiliseden içeri giriyoruz. Güneş batalı henüz bir saat olmadı ancak içerisi epey soğuk. “Üşüyoruz ama en azından kafamızı sokacak bir mekan oldu. Bu kışın Avrupa genelinde sıcak geçmesi de bize yaradı” diyor.

KAÇIŞIN TEK NEDENİ: SAVAŞ

Bir masa bulup oturuyoruz. Afganlar da Türkler gibi sıcak insanlar, kısıtlı imkanlarıyla bile hemen ikramlarda bulunuyor, çay getiriyorlar. Çok sayıda genç başımıza toplanıyor. Hepsi Afganistan’ın farklı yerlerinden gelmiş. Kiminin ailesi, kiminin arkadaşları çatışmalarda öldürülmüş. Ortak bir düşünceyle çıkmışlar yola: Savaşın olmadığı bir ülkede huzurlu, onurlu bir yaşam sürebilmek.

Önce buralara nasıl ve neden geldiğini soruyorum Abdürrahim’e. 17 yaşında Afganistan’da yaşadığı kent olan Maidan Waveluk’tan ayrılmış. “Savaş bölgesinin ortasındaydık. Ailem geleceğimi kurtarmak için Batı’ya kaçmam gerektiğini söyledi. İran, Türkiye ve çok sayıda ülkeden kaçak olarak geçerek Belçika’ya vardım. Varınca ülkedeki savaş nedeniyle kaçtığımı, sığınma talep ettiğimi söyledim, verdiler” diyor. Diğer Afganların da neredeyse hepsinin yolu Türkiye’den geçmiş.

ÇOCUKLAR BİLE GÖNDERİLECEKTİ

Abdürrahim 2 yıl daha okuyarak liseyi tamamlamış ve bir işe girip çalışmaya başlamış. Her yıl yenilediği oturma izni ve 3 ayda bir yenilediği çalışma izni ile sorunsuz bir şekilde devam eden hayatı 2013’e bir anda değişmiş. “2009’dan beri yenilediğim izinlerimi 2013 yılında yenilememeye başladılar. ‘Yeterince kaldın, artık ülkene dön’ dediler. Oysa ülkemde savaş artarak devam ediyor. Savaş bitmeden dönemeyeceğimi söyleyerek temyiz mahkemesine başvurdum. Bazı uluslararası insan hakları örgütleri de 2013 yılında çatışmaları arttığını, 2014’te uluslararası güçlerin askerlerini çekmesiyle birlikte daha da artacağını söyleyen raporlar sundu mahkemeye” diyor Abdürrahim. Ancak temyiz mahkemesi de aynı kararı vermiş: Sicilin temiz ama artık yeter, savaş devam etse de ülkene dön! Belçika’da birbirleriyle evlenip çocuk doğurmuş Afganlardan dahi ülkelerini terk etmelerini istemişler.

‘SAVAŞ VARKEN NASIL DÖNELİM?’

“Sırf mahkemeler dönmemi istiyor diye savaşın sürdüğü, ölüm ihtimalimin yüksek olduğu Afganistan’a dönemezdim” diyen Abdülkerim o karardan sonra yeraltında yaşamaya başlamış. Yasa dışı olarak kaldığı Belçika’da sokaklarda özgürce dolaşamaz, çalışıp para kazanamaz hale gelmiş: “Dükkan işleten arkadaşlarım bile iş vermedi. ‘Burada çalışmaya başlarsan polis ikinci günde gelip seni alır. Hem seni ülkene geri gönderirler, hem de bizim başımız ağrır’ dediler haklı olarak”.

http://s1.reutersmedia.net/resources/r/?m=02&d=20140227&t=2&i=849026701&w=&fh=&fw=&ll=700&pl=378&r=CBREA1Q0SN300Bir süre sonra kendisiyle aynı sorunları yaşayan başka Afganlarla tanışmaya başlamış Abdülkerim. Yavaş yavaş ağları büyümüş ve örgütlenmeye başlamışlar. Ekim 2013’te 450 Afgan, Vaftizci Aziz Yahya kilisesini işgal ederek ilk eylemlerini gerçekleştirmişler. 5 gün süren bu işgalden sonra devlet yetkilileri sözler vermiş, işgal bitmiş. “1 ay boyunca sözlerini tutmalarını bekledik. 1 ayın sonunda devletin sözünü tutmaya niyeti olmadığını görünce tekrar eylemlere başladık. Yüzlerce kişi ile Brüksel’den komşu kentlere günlerce süren yürüyüşler yaptık. Birkaç günlüğüne başka kiliseler işgal ettik. En sonunda 3 ay önce tekrardan Aziz Yahya’yı işgal ettik, o zamandan beri buradayız”.

‘RAHİPLER HEP YANIMIZDAYDI’

Kilise görevlilerinin işgale tepkisini merak ediyorum. “Hep yanımızdaydılar. İlk günden buranın tanrının evi olduğunu ve ihtiyacı olan herkese açık olduğunu söylediler. Savaş halindeki bir ülkeye gönderilmememiz gerektiğini düşünüyorlar. Gerekirse yıllarca burada kalabileceğimizi söylediler” diye yanıtlıyor sorumu Abdürrahim.

Kilisede güvende olsalar da Brüksel sokakları onlar için tehlikeli. Sürüden ayrılanı kurt kapar sözü burada da geçerli. Tek başına sokakta dolaşırken veya metroda bilet kontrolü sırasında yasal belgeleri olmadıkları için gözaltına alınarak ülkelerine geri gönderilme riskiyle yaşıyorlar. Ayrıca ilk eylemlerinden sonra polis 75 Afgan’ı tutuklayarak ülkelerine geri göndermiş. “Zaten polis artık hepimizi ezberledi, kilisenin etrafı da sivil polis dolu. Sokakta bizi tek başımıza yakalamak için fırsat arıyorlar, onlara bu fırsatı vermemek için direniyoruz” diyerek anlatıyor içinde bulundukları durumu Abdürrahim. Batılı gözükmeyen bir surata sahip olanların polis tarafından ortalamadan çok daha fazla durdurulduğu bu ülkede bir de fişlenmiş Afgan olmanın ne kadar zor olabileceğini tahmin etmek güç değil.

PARA KAZANMALARI DA YASAK

Şu anda kilisede kalan yaklaşık 100 kişi var. Hava soğuk olduğu için imkanı olanlar Belçika vatandaşı arkadaşlarının evlerinde kalıyor. Hiçbirinin maddi geliri yok. “Denetimler çok arttı, kaçak çalışmamız da mümkün değil” diyorlar. Bütün ihtiyaçları için bağışlara muhtaçlar. Sivil toplum kuruluşları bir takım gıda malzemesi getiriyor, duyarlı insanlar bağışta bulunuyor.

Daha konuşmak istediğim çok konu, sohbet etmek istediğim çok insan var kilisede. Ancak zaman kısıtlı. İnsanlarla vedalaşıyorum. Bazıları birkaç ay kaldıkları Türkiye’de öğrendikleri kadarıyla “arkadaş”, “misafir” diyorlar. Ben kiliseyi terk ediyorum ama siz, eğer yolunuz Brüksel’e düşerse bu kiliseye uğramadan geçmeyin. Hem sıradışı bir işgale tanıklık etmek, hem de elinizden geldiğince yardım etmek için.

MAHALLELİ ÖNYARGIYI YIKMIŞ

Mahalleliyle iletişimlerini soruyorum. “İlk başta bizden çekiniyorlardı” diyorlar: “Çoğu insanın kafasında yerleşmiş ırkçı önyargılar var. Ama zaman içinde niye kiliseyi işgal ettiğimizi anladıklarında tavırları değişti. Artık daha sıcak davranıyorlar. Birlikte oturup konuşuyoruz. Hatta bazıları duş alabilmemiz için banyolarını bize açıyorlar”.

Sözcü Samir: Kurtuluş yok tek başına!

Abdürrahim’le sohbetimiz biterken komün toplantısından çıkan Samir Hamhard yanımıza geliyor. 25 yaşındaki Samir kiliseyi işgal eden Afgan topluluğunun sözcüsü. Toplantıda ne konuştuklarını soruyorum. Geleceğe dair planlarını konuştuklarını söylüyor: “Bütün sol partiler bizi destekliyor ama hükümetin yaptığı bir şey yok. Sadece verilen sözler var. Bu hafta yine ‘gözaltıları ve sınır dışıları durdurduk’ açıklaması yaptılar ve bizi görüşmeye çağırdılar. Bu bir tuzak da olabilir, hükümet yetkilileriyle görüşmeye gidip gözaltına da alınabiliriz. Bu yüzden onlarca kişiyle gideceğiz görüşmeye. Kitlesel olarak hareket ettiğimiz zaman saldıramıyorlar çünkü bütün sivil toplum kuruluşları bize destek veriyor. Bu haftaki görüşmeden sonuç çıkar mı bilmiyorum ama kararımız net: Hepimize tekrardan sığınma izni verilene kadar işgalimize devam edeceğiz! Tek başımıza hareket ederek bu sorunu çözemeyiz, bu yüzden bir arada ve dayanışmayla direneceğiz”. Coşkulu bir ses tonuyla konuşuyor Samir. Kararlılığı gözlerinden okunuyor – hem onun, hem de çevresinde anlattıklarını dinlemekte olan Afganların.

THY pilotunun Afgan duyarlılığı

Belçika’dan Afganistan’a giden uçakların önemli bir kısmı İstanbul aktarmalı Türk Hava Yolu uçakları. Sığınma izni yenilenmediği için gözaltına alınan ve Afganistan’a geri gönderme kararı çıkan Afganlar işte bu uçaklara bindirilerek başkent Kabil’e gönderiliyor. Tabii pilot itiraz etmezse!

Samir’in anlattığına göre Afganların mağduriyetinin farkında olan bazı THY pilotları bu yolcuları “güvenlik nedeniyle” uçağa alamayacaklarını ilan ediyorlar. Böylece Afgan sığınmacılar ülkelerine geri gönderilemiyor. Bu THY pilotlarından birinin geçen aylarda kendilerini kilisede ziyaret ettiğini söyleyen Afganlar bu anonim ‘kahraman’lara teşekkür ediyor.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Rojavalı aileler vahşeti anlattı

Suriye’deki çatışmalardan kaçarak İstanbul’a sığınan, Bağcılar’da çalışarak ayakta kalmaya çalışan üç aile ülkelerini terk etmeye karar verdikleri anı, Türkiye’ye ulaşma maceralarını, İstanbul’da yaşadıkları emek sömürüsünü ve ayrımcılığı BirGün’e anlattı

ONUR EREM 21.09.2013

Burası İstanbul Bağcılar’da 2 odalı bir ev. İçeride 2 aile yaşıyor: 9 kişi, 4’ü çocuk. Onlar Suriye’den kaçarak Bağcılar’a yerleşen yüzlerce Kürt aileden biri. Şanslılar, çünkü başlarını sokabilecekleri bir çatı bulabilmişler. 2 hafta öncesine kadar evde 3 aile olarak 13 kişi kalıyorlamış, sonra Haydar’ın kardeşi yan sokakta ailesine ayrı bir ev tutmayı başarmış.

‘KOMŞUMUZA BOMBA DÜŞÜNCE AYRILDIK’

Evdeki iki ailenin ‘reisleri’ Haydar ve Halil yakın arkadaşlar. Halep’i terk ederken arkalarında akrabalarını, evlerini ve sahip oldukları tekstil atölyelerini bırakmak zorunda kalmışlar. O günden beri geride kalan akrabalarından ve evlerinden haber alamıyorlar. “Sürekli korku içindeydik. İşlerimiz aylardır kesikti, elimizdekilerle hayatta kalmaya çalışıyorduk. Ama bir akşam yemek yerken komşumuzun evine bomba düşmesi ve 2’si çocuk 11 kişinin ölmesinin ardından artık Halep’i terk etmemiz gerektiğine karar verdik” diye anlatıyorlar göçmenliklerinin başlangıcını.

İlk başta Rojava’ya geçmişler. Burada 8 ay kaldıktan sonra Halep’te çatışmaların durulduğunu düşünerek geri dönmüşler ancak kısa süre sonra yanıldıklarını fark etmişler.

DSC_0069

Konuştuğumuz göçmenler hâlâ Suriye’de olan akrabalarının güvenliğini düşünerek fotoğraf çektirmeyi ve soyadlarını vermeyi reddederken çocuklarının fotoğraflarını çekebileceğimizi söyledi. Bu fotoğraftakiler Muhammed ve Silan. Küçük bir odada, ellerindeki 2-3 oyuncakla oynayarak günlerin geçmesini bekliyorlar.

‘TÜRK ASKERİ ERZAĞIMIZA EL KOYDU’

Kaçakçılara kişi başı 200 lira ödeyerek Türkiye sınırına kadar gelmişler ama kaçakçılar o noktada ortadan kaybolmuş, onları terk etmiş. “Ne yapacağımızı bilemeden sınıra gittik, geçmeye çalıştık. Türkiye askerleri erzağımıza el koyup bizi geri gönderdi. Bir ay Rojava’da kaldıktan sonra Ramazan Bayramı’nda tekrar geçmeye çalıştık ve bu sefer başardık” diyor Haydar. Kilis’te bir gece geçirdikten sonra İstanbul’a gelmişler.

BAĞCILARDA GÖÇMEN ÇOK

Neden Bağcılar’a yerleştiklerini sorduğumda birden çok neden sıralıyorlar. Akraba ilişkileri, Bağcılar’da Türkiyeli Kürt nüfusun fazla olması ve semtte çalışılabilecek çok sayıda merdivenaltı tekstil atölyesi olması burayı Suriyeli Kürtlerin en yoğun olduğu noktalardan biri haline getirmiş, tıpkı Küçükçekmece gibi. Onlar da çevrelerinden duyduklarına göre hareket ederek buraya gelmişler. 3 gün amcalarının yanında kaldıktan sonra bir ev ayarlamayı başarmışlar. “Göçmen olduğumuz için emlakçılar daha çok komisyon, ev sahipleri daha çok kira istiyor. 400 liralık eve 500 lira veriyoruz” diyor Halil. Evi tutmak için önce bir tekstil atölyesiyle iş için anlaşıp sonra avans almışlar. “Tekstilin her sürecini bildiğimiz ve kalifiye işçiler olduğumuz için bize avans vermeyi kabul ettiler. Yoksa atölyelerde aylık 500 lira maaş alıp atölyedeki yer yataklarında uyuyan çok Suriyeli Kürt var. Bizleri Türk işçilerden daha uzun süre çalıştırıyorlar ama daha az maaş veriyorlar”.

‘HASTANE BİLE REFERANS İSTİYOR’

Üstelik sağlık güvenceleri de yok. Geçen ay çocukları bacağını kırınca Esenler’de bir devlet hastanesine gitmişler. Kimliksiz ve kaçak statüsünde oldukları için bir TC yurttaşının referansını istemiş doktorlar. Çocuk yurttaşlarına ücretsiz sağlık hizmeti sunan devlet, onlardan tedavi için 400 TL istemiş.

Bu bebeğin adı da Muhammed, ailesinin başka bir ülkeye kaçmasına neden olan savaştan habersiz, uyuyor.

Bu bebeğin adı da Muhammed, ailesinin başka bir ülkeye kaçmasına neden olan savaştan habersiz, uyuyor.

Çocuklarıyla ilgili tek sıkıntıları sağlık değil. Türkçe bilmedikleri için çocuklar sokakta vakit geçirmekten korkuyor. “Bütün gün evin içinde hapis hayatı yaşıyorlar. Evde televizyon da yok onları eğlendirebilecek. Neyse ki teyzem de bizimle kalıyor da gündüz işteyken bütün akrabaların çocuklarına o bakıyor” diyor Haydar. Bir kızları da okul çağına gelmiş ancak okula gitme hakkı yok.

Türkiye’de resmi belgelerinin bulunmamasının sonuçları saymakla bitmiyor. Örneğin kış yaklaşırken evlerine doğalgaz bağlatamıyorlar. Üzerine almayı kabul eden bir TC yurttaşı da bulamamışlar. “Yazın soğuk suda yıkanmak yine çekiliyor ama kışın ne yapacağız, kaloriferi nasıl ısıtacağız bilmiyoruz” diye anlatıyorlar çaresizliklerini.

İşyerindeki ve bürokrasideki ayrımcılığın yanısıra gündelik hayatta da ayrımcılık yaşıyorlar. Mahalleli ev kiralarını artırdıkları için, işçiler maaşları düşürdükleri ve işleri ellerinden aldıkları için şikayetçi. “Çocuklar gürültü yaptığında bile alt komşumuz gelip ‘polis çağırırım’ diye tehdit ediyor. Bunlar normal komşuluk ilişkilerinde olacak şeyler değil, biz yabancıyız diye yapıyorlar” diyor Halil.

‘KENDİ AYAKLARIMIZ ÜZERİNDE DURMAK İSTEDİK’

Devlet bugüne kadar kendilerine hiçbir yardımda bulunmamış. Yalnızca bir kere belediyeden bir koli gıda gelmiş. Neden mülteci kamplarında kalmadıklarını sorduğumda “Duyduğumuz kadarıyla orada hayat güzel değil. İstediğiniz gibi kampa girip çıkamıyorsunuz, yemekleri kötü, iş yok. Öyle bir hayat yaşamaktansa kendi ayaklarımız üzerinde durmaya çalışmayı tercih ettik” diyorlar. Devletten bekledikleri yardım da öyle büyük maddi bir yardım değil. Sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlandırılmak, bürokratik işlerde engellerle karşılaşmamak istiyorlar.

Konuşmamızın sonlarına doğru Haydar’ın kardeşi geliyor eve. Onun adı da Halil. Haydar’ın ürettiği tekstil ürünlerini dükkanında satarak geçiniyormuş Halep’te. “Bir gün muhalifler geldi ve dükkanı soydu. Parasız ve malsız kaldım, piyasalara borcumu ödeyemeyince dükkanı kapattım” diyor. Hangi muhaliflerin saldırdığını soruyorum “Anlayamıyoruz ki! Farklı farklı gruplar var, dışarıdan bakınca hepsi aynı” diyor. Bizi evine davet ediyor, gidiyoruz. Evin tek eşyası yer yatakları. Kıyafetlerini yığdıkları bir oda dışında bütün odalar boş. Ama bir eve çıkabilmiş olmanın mutluluğu yüzlerinden okunuyor. Sonuçta Esenler’de bir evde 16 kişi kalmak zorunda olan tanıdıkları var.

YARDIM KAMPANYASI DÜZENLENİYOR

Haydar ve Halil’den İnan Suver ve eşi Remziye Suver’in aracılığıyla haberdar oldum. Şimdi ise Vicdani Ret Derneği aracılığıyla bir yardım kampanyası düzenliyorlar. Derneğin İstiklal Caddesi’ndeki ofisine XYZ maddelerini getirerek siz de Bağcılar’da yaşayan Suriyeli göçmenlere yardım edebilirsiniz. Tek ihtiyaçları bu maddeler değil fakat derneğin imkanları kısıtlı olduğu için daha fazlasını kabul edemiyorlar. Eğer kendi imkanlarınızla Bağcılar’a kadar götürebileceğiniz başka yardım malzemeleri, yatak, koltuk gibi mobilyalarınız varsa bunları götürmeniz gereken yer için de Vicdani Ret Derneği ile irtibat kurabilirsiniz.

‘Türkiye çetelere silah göndermese mülteci durumuna düşmezdik’

Konuştuğum aile fertlerinin hepsi Türkiye bayraklı araçlardan çetelere para, gıda ve silah yardımı yapıldığını gözleriyle görmüş. ‘Türkiye silah ve para yardımı göndermeseydi, sınırından yabancı cihatçıların Suriye’ye girmesine izin vermeseydi Suriye bugün bu hale gelmezdi, biz de mülteci olmak zorunda kalmazdık” diyorlar.

‘YPG OLMASA KELLEMİZ UÇMUŞTU’

YPG’ye ise büyük sempati duyuyorlar: “YPG olmasa muhalif çeteler kellemizi uçururdu. Hakim oldukları bölgelerde etnik çeşitlilik olmasına rağmen bir sorun çıkmıyorsa onlar sayesindedir”.

‘Şeriat devleti kurulursa geri dönmeyiz’

Ülkelerine dönme planı olup olmadığını sorduğumda “Çatışmalar bitsin hemen döneriz, orada güzel hayatımız vardı, buradaki gibi ayrımcılığa maruz kalmıyorduk. Bizim orada hanımlar gerçekten hanım gibi yaşarlar. Bir erkek hanımını asla çalıştırmaz. Erkeğin maaşıyla 10 kişilik aile bile geçinirdi. Şimdi burada kadınlarımızın iş bakmaya başlaması çok zor geliyor. Kim kazanırsa kazansın, yeter ki savaş bitsin” diyorlar.

‘HAPLANIP SOKAĞA ÇIKIYORLARDI’

Evleri hâlâ duruyor mu, çatışmalarda yıkıldı mı bilmiyorlar. Ama duruyorsa bile içindekilerin gittiğinden eminler. “Zaten biz oradayken muhalifler silahlarla gelip evlerimizi, işyerlerimizi soymuştu, şimdi içerde tek bir eşya kalmamıştır” diyorlar.

“Peki İslamcı gruplar baskın gelip bir şeriat devleti kursa da döner misiniz” diye sorduğumda ise düşünüyor, birbirleriyle konuşuyorlar. Cevap net bir hayır: “Burada sonsuza kadar kalırız ama bir şeriat devletine dönmeyiz. Gözümüzün önünde haplanarak sokağa çıkıp insanlara saldıran, ‘Bismillah’ diyip arkadaşlarımızın hanımlarını kaçıran insanların kurduğu bir rejimde yaşayamayız”.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İTÜ’de fakülte işgaline destek yağdı

DSCF2484

DSCF2491ONUR EREM 17.05.2014

İTÜ’deki işgalin ikinci gününde yüzlerce kişi İTÜ Maden Fakültesi’nin önüne gelerek öğrencilere destek verdi. Boğaziçi, Özyeğin, Bilgi ve Koç üniversitelerinden öğrenciler de pankartlarla binanın önüne geldi. Saat 14:00’te ise öğrenciler binanın balkonundan bir konuşma yaptı. Konuşmalarında taleplerini yineleyen öğrenciler “Taşeronu destekleyerek, iş güvenliğini hiçe sayarak işçileri katlettikleri yetmiyormuş gibi bir de Soma’ya giderek acılı halka saldırdılar. Artık AKP’nin vahşetine isyan ediyoruz. Direniş ve işgaller dalga dalga yayılmalı” dediler. İTÜ öğrencilerinin yanı sıra, KESK, DİSK, Enerji-Sen, Taksim Dayanışması, Elektrik Mühendisleri Odası, İstanbul Kent Savunması ve Eğitim Sen temsilcileri de AKP’nin neo-liberal politikaları ve talan uygulamalarını eleştiren konuşmalar yaptı. Konuşmaların ardından İTÜ öğrencileri, kendilerini desteklemeye gelen diğer öğrencilerle birlikte bir forum düzenleyerek ortak mücadele imkanlarını tartıştı.

DSCF2489FORUMDA KONUŞULANLAR

– 30 yıllık şantiye işçisi, İnşaat İşçileri Sendikası Girişimi forumda bir konuşma yaparak inşaat sektöründe her gün ölümlerin yaşandığını, bugün bile yüksekten düşerek bir işçinin öldüğünü anlattı ve şunları söyledi: “Biz inşaat işçileri ile mühendislerini bugüne kadar bir araya getirememiştik. Oysa bizim kapitalistlere karşı bir arada olmamız lazım. Bu işgali devam ettirdiğiniz sürece size destek olacağız, buradaki mimar ve mühendislerini de bize destek vermeye bekliyoruz. Gelin, çalışma koşullarımızı görün. Kapının önünde bekliyoruz, yıkın derseniz yıkarız”.

– Söz alan öğrenciler ise şunları söyledi: “Bizim İTÜ’ye dair taleplerimiz var. Ama artık bu direniş ve üniversite işgalleri yayılıyor. İnsanlar 68’e, 78’e benzetiyor. Artık taleplerimizin çapını da artırmalıyız. Diğer üniversitelerin öğrencileriyle birlikte Enerji Bakanı’nın istifasını, hükümetin Roboski, Reyhanlı ve Soma Katliamları ile ilgili ciddi bir özür dilemesini talep etmeliyiz.”

DSCF2493

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İTÜ öğrencileri fakülte işgal etti

Soma Katliamı’nın ardından katliamın sorumlularının okullarıyla ilişkisine isyan eden İTÜ öğrencileri Maden Fakültesi’ni işgal etti. İşgalin ilk gecesinde BirGün fakülteye gitti, talepleri dinledi

DSCF2472

ONUR EREM 16.05.2014

Cuma akşamı başlayan İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi’ndeki işgali duyar duymaz heyecanla Ayazağa Kampüsü’ne doğru yola çıktım. Fakülte işgali kavramının heyecanlandırdığı tek kişi ben değildim. Erzak götürmek için uğradığım bakkal dev bir meyve-sebze poşeti hazırladı: “Al, bunlar benden. Ben gidemiyorum sen götür gençlere”.

İşgale yol açan nedenlerin başında Soma Holding yöneticisi Alp Gürkan’ın İTÜ Maden Fakültesi’yle olan ilişkisi ve okulun öğretim üyelerinden Orhan Kural’ın TV’deki “tatlı ölüm” açıklamaları, kaza yaşanan maden ocağının danışmanları arasında yer alması geliyordu.

Fakülteye vardığımda ise forum çoktan başlamıştı. İTÜ öğrencisi olan, dışarıdan desteğe gelen yüzlerce genç hem işgalin öz örgütlenmesini hem de sonraki günlerin planlarını yapıyorlardı. İlk izlenim olarak, daha önce gördüğüm Boğaziçi Kantin İşgali’nden çok daha büyük olduğunu söyleyebilirim.

Öğrencilerin çoğu daha önce Gezi dışında herhangi bir işgale katılmamış. Ama hızla neler yapmaları gerektiğini konuşuyorlar. Güvenlik, lojistik, temizlik gibi birimler oluşturularak işgal mekanının öz yönetimini ayarlıyorlar.

DSCF2461Katılımcıların konuştukları konuların bazıları şöyle:

– ODTÜ’deki eylemcileri kınamak için Rektörlük açıklama yapabiliyorsa, Soma’yı kınamak için de yapabilir, bunu biz sağlayacağız.

-Bu işgal eylem üretebildiği ve politik kalabildiği sürece devam etmeli. Üniversite işgalleri tüm ülkeye yayılabilir, diğer üniversitelere ilham olabiliriz.

– Üniversite’de fakülte işgali çok nadir gözüken bir şeydir, bu moment bugün ortaya çıkmış bulunmakta. Çok uzun yıllarda bir kere görülür başarılı işgal. Yıllar önce Boğaziçi’nde olmuştu. Bu yüzden sokak eylemleri yapmaktansa, burada kendi komünümüzü kuralım, eğitimler verelim, yemeğimizi yapalım, bahçemizi ekelim. Eski tecrübelerden de ders almalıyız.

Levent’teki Soma Holding nöbetinden gelenler tecrübelerini aktardı, İTÜ’lüleri bir sonraki gün deneyimlerini aktarmak üzere Soma Holding önüne davet etti. Öğrenciler diğer üniversitelerden gelen işgal ve forum haberlerini alkışlarla karşıladılar.

İşgal nasıl başladı, nasıl bu noktaya geldi?

Foruma verilen arada fakülte binasını dolaşıyorum. Duvarlara Roboski’den Yunanistan’da öldürülen Alexis’e kadar dayanışma mesajları yazılmış. Tanıştığım üç gençle, Yağız Sungur, Ezgi Taş ve Gürkan ile işgalin nasıl başladığını, taleplerinin ne olduğunu konuşuyoruz.

>> İşgal nasıl başladı?

Soma Katliamı’nın gerçekleştiği günden itibaren İTÜ öğrencileri olarak sokaktaydık. Taksim ve Kadıköy’e gitmiştik. Ölümler tatlı tatlı değil kanlı kanlı olur diyerek Orhan Kural’ın kapısının önüne kanlı baret bırakmıştık.

Cuma öğlen saatlerinde İTÜ’deki vicdan ve onur sahibi öğrenciler bir forum düzenledi. Bu toplantıda Maden Fakültesi’nde bir eylem yapma kararı aldı.

Gençlik örgütlerinin ötesinde bir şeyler yapmak isteyen örgütsüz gençler vardı. 60-70 kişilik bir katılımla saat 17:00’de Maden Fakültesi’nin bahçesinde bir forum daha düzenlendi, eylem planı yapıldı. İşgal yapılabilir mi, yapmalı mıyız, nasıl, diye konuşuldu, işgal kararı çıktı.

>> Pratik olarak nasıl gerçekleşti işgal?

Saat 18:00’de İngilizce sınavları vardı. Sınıflara girdik ve “Biz bu fakülteyi işgal ediyoruz. Kaybedilen canların yanında sınavın birkaç gün ertelenmesinin bir önemi olmaz” dedik. Öğrenciler hiç kötü tepki göstermedi, olumlu karşıladı ve bizle kalıp işgale katıldılar.

Hızla A ve B kapılarını kapattık, güvenlikler ne olduğunu anlayamadılar. Böyle bir şeyle ilk defa karşılaşıyorlar. Kapının arasına sopalar geçirdikten sonra açmaya çalıştılar ama açamadılar.

>> Kampüste kaç güvenlik var?

Kampüsteki güvenlik sayısı son dönemde çok arttı. Aktif olarak 30 güvenlik var her an. Kapıdaki güvenliklerde cop da var, ama henüz öğrencilere karşı kullanmadılar.

>> Devam edelim…

Bütün pencereleri ve giriş çıkışları tuttuk ve işgal tam anlamıyla işgal haline geldi. Katılım artıp tepkiler olumlu yönde gerçekleşince bir anda büyüdük. Diğer okullardan gelen işgal ve forum haberleri de bize enerji verdi.

>> İşgalin ardından ilk yaptığınız ne oldu?

Bir forum topladık ve kararlarımızı tekrardan düşündük. Biz bu işgali başlatırken işgali belli koşullarda bitimek için başlatmadık. Bir pazarlık, müzakere içinde değiliz. Taleplerimiz var ve bu talepler gerçekleştikten sonra da nasıl ilerleyeceğimizi konuşacağız. İşgalimizin sürekliliği buranın dinamikleriyle alakalıdır.

>> Talepleriniz hakkında neler söylemek istersiniz?

1 – Orhan Kural’ın istifası ve özür dilemesi ilk talebimiz. Bir açıklama yapmıştı ama öyle bir özür diledi ki, özrü kabahtinden büyük.

2 – İTÜ’nün Soma Holding ile tüm bağlarını koparmasını istiyoruz. Geçmişte bir kere proje yapıldı, bir daha yapılmayacağına dair taahhüt istiyoruz.

3 – Öğrencilere dair herhangi bir soruşturma açılmaması bir diğer talebimiz. Bu sene, yani Rektör Karaca’nın ikinci senesinde rekor sayıda soruşturma açıldı. Yalnızca 2 haftada 42 öğrenciye soruşturma açtılar. Bazı öğrencilerin aynı anda 6 soruşturması var.

4 – İşçi odaklı bir eylem yaptığımız için taşeronlaştırmaya karşı bir talep de ürettik. İTÜ’nün yemekhane ve güvenlik işçileri taşeronlar. Okulun kadrolu çalışan sayısı 2 elin parmaklarını geçmez. Bu işçiler sözleşmeye bağlanmalı, kadroya alınmalı. Taşeron sisteminde sürekli işten atılıyorlar, tazminat alamıyorlar, emeklilik süreleri uzuyor. Bu sistem sonlanmalı.

5 – İTÜ Rektörlüğü’nden Soma’ya dair bir açıklama bekliyoruz. Bu facianın kader değil bir katliam olduğuna dair bir bildiri yayınlamalarını istiyoruz. Rektör Karaca’nın daha önce Erdoğan’ın söylemini tekrarlayan açıklamaları olmuştu. Bu söylemi terk etmeli.

>> Taleplere bir geri dönüş oldu mu henüz?

Orhan Kural’ın özrüne dair bir cevap gelmiş, ama resmi açıklama yapılmadı. Soruşturma açılmayacağına dair bir söz geldi. Bu söze çok güvenemiyoruz, Rektör Karaca sonuçta söyleyen. Ama yine de elimizde bir koz olur, yoksa biz atılmayı göze alarak geldik buraya. Soma Holding ile ilişkinin kesildiğine dair yarın açıklama yapılacakmış. Bekliyoruz.

>> Bundan sonra neler yapacaksınız?

Diğer üniversitelerdeki işgal hareketlerine ilham verdik, işgallerin büyümesini ve yayılmasını arzuluyoruz. İTÜ yalnızca bir kıvılcım. Hükümetin yaptıkları herkesin sabrını zorluyor. Bu yüzden Cumartesi bütün İstanbulluları fakültemize davet ediyoruz. Gelsinler, konuşalım, birbirimizden ilham alalım.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

AT Cephesi BirGün’e kişnedi: Direnişin ciddiyetinin farkındayız ama esprisini de yapıyoruz

AT CEPHESİ BİRGÜN’E KİŞNEDİ:

Direnişin ciddiyetinin farkındayız ama esprisini de yapıyoruz

EKM_4588-Edit

Gezi Direnişi’nin sıradışı örgütlerinden AT Cephesi: Var olan siyasi sistemden ve partilerden bıktığımız için onların dışında duruyorduk, bize ‘apolitik gençlik’ dense de politik taleplerimiz çok

ONUR EREM 22.07.2013 @onurerem FOTOĞRAFLAR: EKİM MENEMENCİOĞLU

Gezi Direnişi’nin başlangıcında bir duvar yazısı aracılığıyla karşılaşmıştım onlarla: ATLAR BURADA, AT CEPHESİ! İlk başta birilerinin dalga geçtiğini düşünürken başka duvarlarda da karşıma çıkınca merakım arttı. Kimdi bu insanlar? Kimdi bu atlar? Bir süre sonra Gezi Parkı’ndaki çadırlarını gördüm, ancak bir türlü gidip konuşma fırsatı bulamadım. Derken Gezi polis tarafından işgal edildi, ortada çadır falan da kalmadı. Neyse ki internet var! İnternet üzerinden kendilerine ulaştım ve bazı bilgiler aldım: Aralarında çok sayıda ülkeden insan vardı, Gezi Parkı’nda 4 büyük çadır kurmuşlardı. Öğrendiğim bilgiler merakımı daha da artırınca Gezi Direnişi’nin bu sıradışı örgütünden Aytekin Erdoğan, Nayat Sefer ve Dersim Ceviz ile AT Cephesi’nin gizli yeraltı ahırında buluştuk ve örgütü konuştuk.

EKM_4603-EditAT Cephesi üyeleri, çok farklı çevrelerden geldiklerini söylüyorlar. Onları birleştiren en büyük şeyler ise aynı ortamlarda, benzer ekonomik koşullarda yaşıyor olmaları. Eğitimli olsalar da düşük gelirli insanlar, bazılarının iş güvencesi yok, bazıları da işsiz. Aralarında barmen, çevirmen, esnaf, öğrenci, reklamcı, editör, sesci, dövmeci, öğretmen ve mühendisler var. Yaş ortalaması 30 olan AT Cephesi üyelerinin bir diğer ortak noktaları ise dinlerle ve milliyetçilikle en ufak ilişkilerinin olmaması. Seçimlerde oy verecek parti bulmakta zorlanan, vermeyi düşündükleri partiyi başına “maalesef” ekleyerek söyleyen cephelilerin çoğu daha önce bir eyleme de katılmamış. Gerisini sorularımıza verdikleri cevaplardan öğreniyoruz:

 >> Kimsiniz siz?

Nayat: Biz yıllardır birbirini tanıyan arkadaşlarız. Taksim’de ortak mekanlarda vakit geçiririz, birlikte eğleniriz. Direniş başlayınca da birlikte direnmek istedik. Başlangıçta 15 kişiydik, şimdilerde 40 kişiye yaklaştı AT Cephesi.

Aytekin: Türkiye’de Edirne, İzmir, Adana ve Ankara’da yaşayan üyelerimiz var. Cephemize ABD, İngiltere, Almanya, Cezayir, Tunus ve Brezilya’dan da katılanlar var. Çok kültürlü bir yapımız var. Bugün de karşında bir Türk, bir Ermeni ve bir Kürt olarak oturuyoruz.

EKM_4610-Edit >> Neden AT Cephesi?

Aytekin: Çünkü at, insanların kendileriyle ilgili hayallerinin bir yansımasıdır ve bize sıradan varlığımızdan kaçış fırsatını verebilecek güce sahiptir.

Dersim: Yıllardır aramızda bir at geyiği vardı. Bu nedenle adımızda AT olmasını istedik. Cephe kelimesini de hem Türkiye devrimci solundaki örgütlerde sıkça kullanıldığı için, hem de örgütsüzlüğümüze ve apolitikliğimize tam bir tezat olduğu için seçtik. Kulağa da hoş geldi. Parkta çok fazla ciddi örgüt vardı, biraz da dalga geçilsin, eğlenilsin istedik. Daha önce soranlar olduğu için belirtmek istiyorum, Leyla ve Mecnun’daki at geyiğinden haberimiz yok, dizi izleyen insanlar değiliz, AT Cephesi’nde bu diziyi izleyen olduğunu bile düşünmüyoruz.

‘FLAMASIZ GEZİ’YE TEPKİ

>> Direnişe katılımınız nasıldı?

Nayat: Direnişe herkes elinden geldiği şekilde destek oluyordu. Mesela ben barikatlara çok gitmedim ama lojistik destek veriyordum, internetten bakarak barikatlardaki arkadaşlara sürekli çatışmaların durumu ve polisin yeriyle ilgili bilgi geçiyordum.

EKM_4595-EditAytekin: Nayat Matrix filmindeki Tank gibiydi, bize sürekli çıkış yolları buluyordu. Parktaki insanlara ilk saldırı olduğunda Nayat’la birlikte İzmir’deydik. 30 Mayıs gecesi İstanbul’a döndük ve 31 Mayıs’tan itibaren direnişin içindeydik. Düşüncelerini ifade etmek bir grup insana polisin vahşice saldırmasına, çadırlarını yakmasına sessiz kalamazdık.

Dersim: İlk günlerde Sıraselviler, İstiklal, Tarlabaşı, Dolmabahçe’deki bütün gösterilere katıldık. Salı günü Aytekin Gezi’de kalmaya başladı.

Aytekin: Kaldığım ilk gece çadırım yoktu, geceden öğlene kadar bir bankta oturup mutlulukla etrafı izledim. Sonraki gün Nayat ve Padawan arkadaşlarımızla birlikte elimizde battaniyelerle geldik ve çadırların arasına yattık. Etraftaki çadırlarla tanıştık, yanlarına bir çadır kurduk. Etraftan AT Cephesi’ne katılan çadırlar oldu, sonra bir çadır daha kurduk derken 4-5 çadırlık bir AT Cephesi oluştu parkta. Sonra da flamalarımızı, pankartlarımızı astık.

 >> Neden flama ve pankart hazırlama ihtiyacı hissettiniz?

Aytekin: Onları ‘Flamasız Gezi’ye tepki olarak hazırladık. Bazı insanlar flamaların kalkmasını talep ediyordu. Oysa biz Gezi’ye baktığımızda görüntü kirliliği değil, farklı grupların ve renklerin oluşturduğu o güzel bütünü görüyorduk.

ATLARI DA VURURLAR

>> Direnişte halkla ve diğer örgütlerle nasıl bir iletişiminiz oldu?

Aytekin: Flamamızı asmadan önce çevredeki çadırlarla etkileşim halindeydik. Yeni tanıştığımız insanlarla uzun zamandır arkadaş gibi hissediyorduk – çünkü aynı şeyler için, aynı polise karşı mücadele ediyorduk. Flamayı astıktan sonra ise büyük bir ilgi oldu. Gören herkes geldi ‘Abi bu ne ya’ diye sormaya başladılar. Irkçılar ve faşizan düşünceye sahip insanlar dışında kapımız herkese açıktı.

Binlerce fotoğrafımız çekildi. Aramıza katılanlar oldu. Öyle ki sabah uyandığımızda etrafımızda tanımadığımız insanlar, merak eden yaşlı teyzelere AT Cephesi’nin ne olduğunu anlatıyordu.

Direnişin ardından hiç tanımadığımız insanların AT Cephesi’ni konuştuğuna kulak misafiri olduk. Bu ilgi bizi şaşırttı. Diğer örgütlerle de iyi ve kesintisiz bir iletişimimiz vardı.

Dersim: Halk Cephesi ve diğer ‘cephe’ örgütlerinden gelip ‘Bu ne lan’ diyenler olmasından kıllandık ama öyle bir şey olmadı. Dalga geçtiğimiz çok açık çünkü. İşin ciddiyetinin farkındayız ama esprisini de yapıyoruz.

Aytekin: Benim gözümden gaz fişeğiyle vurulduğum gün de ‘Atları da vururlar’ diye espri yaptı arkadaşlar sağolsunlar. Sadece ben değil, cepheden birçok kişi polis müdahalesinde yaralandı. Bir arkadaşımıza cam saplandı, 20 dikiş atıldı.

EKM_4682-Edit>> AT Cephesi’ndeki insanlar olarak ne için direndiniz? Ortak bir siyasi görüşünüz ya da ortak talepleriniz var mı?

Aytekin: İnsanlar kapitalist sistemde devlet tarafından s.kilmeye alıştı ama ‘En azından istediğimiz pozisyonda s.kilelim’ diyorlar. Eğer bu isteği bile dinlemeyip insanların elini kolunu bağlayarak s.kmeye çalışırsanız sonunda böyle isyan ederler. Oraya gitme, şunu giyme, 22:00’den sonra içki alma, kürtaj yapma, 3 çocuk doğur, içeride sigara içme, dışarıda bira içme diye her şeyi dikte edersen insanlar ‘yeter artık’ der.

İnsanları ayrıştırmayı bıraksınlar. Komşularla sıfır sorun politikası dendi, ülkenin bir tane komşusu seviyor mu şu anda Türkiye’yi?

Hepimizin yaşı yetiyor diye söylüyorum, biri gelip “Mesut Yılmaz’ı, Tansu Çiller’i arayacaksınız” dese inanır mıydınız 15 yıl önce? O noktaya geldik.

Nayat: Barajların kaldırılmasını istiyoruz. Kimse kimsenin hayatına karışmasın. Gerçek anlamıyla laiklik, bağımsız yargı istiyoruz. İnsan haklarının en geniş şekilde uygulanmasını istiyoruz. Hükümetin her şeyi bilen tavrını bırakmasını, TMMOB’a yetkilerini geri vermesini istiyoruz. Kimsenin denetleyemediği, bütün yetkilerin bir elde toplandığı bir iktidar demokrasi değildir.

>> Az önce apolitik olduğunuzu söylemiştiniz ama gayet politik talepleriniz varmış.

Aytekin: Hepimizin siyasi görüşü ve talepleri var ama var olan politik sistemden ve temsil mekanizmasından bıktık. Bu kokuşmuş sisteme bulaşmak bile istemiyoruz.

Nayat: Ailelerimizin döneminde öyle şeyler oldu ki çocukluğumuzdan beri bize politikadan uzak durmamız söylediler. Annem ben eylemdeyken aradı “Cumartesi Annesi olmak istemiyorum lütfen eve dön” dedi. Ben 3. sınıfta Türk okuluna geçirildim, o zamandan beri Ermeni kimliğimi gizlemem, hiçbir şeye bulaşmamam tembihlendi bana. Genel olarak apolitik dense de tabii ki siyasi taleplerimiz var.

‘Başkanımız Başkanbey’

>> Sizi de gerçek bir ‘cephe örgütü’ sanıp gözaltına alacaklarından endişelendiniz mi?

Nayat: Evet.

Dersim: Türkiye’deki yargıya hiç güvenimiz kalmadı. Biz bir arkadaş grubuyuz, manifestomuz yok, tüzüğümüz yok ama ülke o kadar absürt bir hale geldi ki bizi gerçek bir cephe örgütü sanıp tutuklasalar şaşırmayız. Bugün baretle gözaltına alınan insanlar tutuklandı. Bizim de at maskelerimize delil diye el koyabilirler.

Aytekin: Bizi ‘cephe örgütü kurmaktan’ almazlar diye umuyoruz, ama alacaklarsa başkanımız yanımızdaki Başkanbey adlı at. Her şeyin sorumlusu o, onu da alsınlar.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın