“Fotoğrafla çocuklara başka bir dünyanın kapılarını açtık”

Fotoğraf: Ayla Onat

Fotoğraf: Ayla Onat

Galata Fotoğrafhanesi’nin Soma katliamının ardından Elmadere köyündeki yaklaşık iki yüz çocuk için düzenlediği 8 haftalık fotoğraf atölyesi bu hafta bitiyor. Eğitmenler, çocuklar ve aileler atölyeyi ve etkisini BirGün’e anlattı

ONUR EREM 13.08.2014

Fotoğraf: Sinem Parlak

Fotoğraf: Sinem Parlak

Soma’daki katliamın ardınan bölgeye gittiler, çocuklar için ne yapabileceklerini araştırdılar. Onlar Galata Fotoğrafhanesi’nin fotoğrafçıları. Daha önce 1999’da depremin ardından İzmit’te, sonrasında Sulukule’de, Roboski’de, Van’da çocuklar için atölyeler düzenleyen fotoğrafçılar bu sefer de Soma katliamının etkisini en yoğun hisseden köylerden, İzmir’in Kınıklı ilçesine bağlı Elmadere köyündeydiler. Haziran sonunda başladıkları çocuk atölyesini bu hafta sonlandıracaklar. Atölyenin eğitmenlerine, katılan çocuklara ve velilerine atölye hakkındaki düşüncelerini sorduk.

Gülnaz Bingöl: Hep böyle felaketler olduğunda çocuklara atölye düzenliyoruz, çünkü ancak o zaman insanlar para bağışlıyor. Felaket olmadan da, örneğin Afyon’un bir köyüne giderek çocuklara birkaç haftalık ücretsiz atölyeler düzenlemeyi çok isterdik. | Fotoğraf: Ayla Onat

Gülnaz Bingöl, atölyeni başlatmak üzere Soma’ya giden ekipten bir eğitmen. Çocuk sayısının fazlalığı ve devletin ulaşamadığı bir yer olması nedeniyle Elmadere köyünü seçtiklerini anlatıyor. Elmadere’ye devletin ulaşmaması sivil toplumun dikkatini çekince köye kontrolsüz bir hediye seli gelmiş. “Bunun sonucunda çocuklar herkesten oyuncak, hediye, dondurma bekler hale gelmişti. Köye gelen herkesin etrafını sarıp ‘bize ne getirdiniz’ diye soruyorlardı. Yardım yapmak elbette çok güzel bir şey ama bilinçli bir şekilde yapılmayınca hiç hesapta olmayan etkiler çıkıyor. Bu konuda gönüllü psikologlar da çok çaba gösterdi” diyor.

FOTOĞRAFLAR KİTAPLAŞTIRILACAK

30-40 Galata Fotoğrafhanesi gönüllüsü bugüne kadar Elmadere’deki atölyeye katılmış, her hafta en az 4-5 eğitmen yer almış. Katılmadan önce Özcan Yurdalan’dan eğitim alan gönüllüler çocuklara 3 grup halinde eğitim vermiş: Çalışmayan küçük çocukların yer aldığı A grubu 8 hafta boyunca haftada 5 gün eğitim alırken gündüzleri pamuk ve tütün tarlalarında çalışan çocukların dahil olduğu B grubuyla akşam saatlerinde atölye düzenlenmiş. Haftaiçi 5 gün eğitimden sonra haftasonları da küçük sergiler açmışlar.

Fotoğraf: Hakan Erdil

Bir de 15-20 yaş arası çocukların yer aldığı C grubu var. “Onlara fotoröportaj eğitimi veriyoruz” diyor Gülnaz Bingöl, “Bu gruba bir yıl daha eğitim vermeyi planlıyoruz. O da bittiği zaman üretilen işlerin yer aldığı bir kitap yayınlayacağız. Çocuklar yetişkinlerin çekemeyeceği kadar güzel fotoğraflar çekiyor. Daha önce Roboski’de, Van’da düzenlediğimiz atölyelerde fotoğrafçılıkla tanıştıp büyüyünce fotoğrafçı olan çocuklar olmuştu. Ama bizim esas amacımız çocukların fotoğrafçı olmasını sağlamak değil. Yalnızca içlerindeki pırıltıyı öne çıkarmak, oranın dışında da bir hayat olduğunu, bir şeyler yapabileceklerini fark ettirmek, kendi yeteneklerini dışavurmalarını sağlamak”.

Fotoğraf: Alper Uslu

“Hem öğretmenim hem arkadaşım”

Köydeki 200 çocuğun neredeyse tamamının katıldığı bu atölyenin çocukların hayatını da değiştirdiğini, şiddete meyilli, her yabancıdan hediye bekleyen çocukların davranışlarının artık aynı olmadığını söylüyor Bingöl: “Şimdi hepsi iyi ki geldiniz diyorlar, aileler de çok memnun”. Ama bunu bir de çocuklardan ve velilerinden duymak istiyorum. Bunun için iki oğlu bu atölyeye katılan, katliamda iki kardeşini kaybetmiş Sezai Yıldırım’ı aradım.

Fotoğraf: Ceren Kalecik

DEVLET DİNLEMEDİ, TOPLUM SAHİPLENDİ

Yıldırım köylerinde ve Soma’nın genelinde halkın ihtiyaçlarını, taleplerini karşılayamadığından şikayet ediyor: “Burada maden dışında iş bulamıyoruz, madende çalışmaktan başka imkanımız yok. Devletten buna çözüm bulmasını istiyoruz, işyeri istiyoruz ama bizi umursamıyor. İki kardeşim öldü, maden şirketi hâlâ işe gelmem için kağıt yolluyor. Devletten böyle muamele görürken insanların gönüllü bir şekilde köyümüze gelmesi, eğitim vermesi, çocuklarımızla ilgilenmesi bizi çok mutlu etti. Yalnız olmadığımızı hissettik, devletten görmediğimiz değeri onlardan gördük”.

Fotoğraf: Ayla Onat

Fotoğraf: Ayla Onat

Yıldırım köyün ilk başta atölye hakkında şüpheleri olduğunu ama sonra projenin herkesin ilgisini çekmeyi başardığını söylüyor: “Çocuklar bir şey üretebileceklerini gördüler. Psikolojilerinde de değişim yarattı bu. Tabii bazı çocuklar vardır, çok yaramazdır, onlara bir şey yapamazsın, ama çoğu çocuğun davranışının olumlu anlamda değiştiğini gördük”.

‘ÖĞRETMENLERİMİZİ ÇOK SEVDİK’

Sezai Yıldırım’ın oğlu Berkay başından beri atölyeye katılıyor. 14 yaşındaki Berkay’la konuşarak atölye hakkındaki düşüncelerini sordum. Atölyeyi çok beğendiğini söylüyor. “Her şeye başka bir gözle bakar olduk, bakış açımızı değiştirdi”. Önceden ara sıra telefonla fotoğraf çektiğini, ama fotoğraf makinesi kullanmayı bilmediğini anlatan Berkay, arkadaşları çektiği fotoğrafları beğenince çok mutlu olduğunu söylüyor. “Öğretmenlerimize de teşekkür ediyorum, yorulmadan çalışıyorlar. Onları çok sevdik. Hem öğretmen hem arkadaşım gibiler.”

Fotoğraf: Sinem Parlak

Fotoğraf: Sinem Parlak

Fotoğraf: Yücel Tunca

Fotoğraf: Yücel Tunca

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Alain Badiou: Gezi yeni bir toplumun habercisi

Gezi direnişini değerlendiren felsefeci Alain Badiou, devletin yarattığı tüm bölünmelerin Gezi ile geçerliliğini yitirdiğini, tüm toplumu kapsayan Gezi’nin yeni bir öznenin inşası anlamına geldiğini söyledi

11.10.2013

Monokl Yayınları ve Bakırköy Belediyesi’nin düzenlediği Küreselleşme ve Yeni Sol konferansı Alain Badiou ve Slavoj Zizek’in katılımıyla başladı. Dün 16:00’da Ataköy’deki Yunus Emre Kültür Merkezi’nde başlayan konferansta Alain Badiou konuştu. Badiou’ya konuşmasında Ahmet Soysal eşlik etti. İlk sözü alan Soysal, Gezi Direnişi’nin özelliklerinden bahsetti. Alevilerin, solun ve taraftar gruplarının direnişteki rollerini yorumlayan Sosyal “Her kendiliğinden ayaklanmanın özü, özgürlük öğretisindedir. Ayaklanmalar anarşisttir, komünisttir, özgürlükçüdür” diye konuştu.

Alain Badiou ise konuşmasına polis vahşetiyle öldürülen insanları anarak başladı. Gezi’nin dünyaya yeni bir Türkiye gösterdiğini ve geleceğin bu Türkiye’de olduğunu söyleyen Badiou Gezi’nin toplumun her kesiminden insanı kapsamayı başardığını vurguladı: “Gençler, yaşlılar, Türkler, Kürtler, kadınlar, erkekler, yoksullar, zenginler… Toplumdaki tüm kimlikler oradaydı ve birbiriyle kuvvetli iletişimler kurdular. Bu çok önemliydi. Gezi yalnızca siyasi bir ifade değil, aynı zamanda yeni bir toplumsal birliğin, yeni bir kolektif öznenin inşasıdır”.

Devletin her zaman toplumu bölmek ve birbirine düşürerek daha rahat yönetmek istediğini söyleyen Badiou, Gezi’nin bu bölünmeleri kaldırdığını söyledi ve “Genelde halk devletter korkar. Ama siz bu sefer devletin kendi halkından korkmasını başardınız” dedi.

Direnişin her zaman bir şeylere karşı olduğunu, bu nedenle negatif, yıkıcı bir özelliği olduğunu ama Gezi’de ortaya çıkan yeni özneyle direnişin pozitifleştiğini, yapıcılaştığını söyleyen Badiou, şimdi direnişin yarattığı yeni birlik üzerine odaklanmak gerektiğini belirtti, buradan farkılıkları eşit bir şekilde muhafaza edebilecek yeni bir yaşam biçimi yaratılması gerektiğini anlattı.

Badiou, halkların geçen yüzyılda öz örgütlenme için ortaya koyduğu siyasi parti kavramının da günümüzün ihtiyaçlarını koruyamadığını, sisteme karşı kurulan partilerin bugün sistemin bir parçası olduğunu, devletleştiğini söylerken, solun yeni yapılar üzerinde düşünmeye başlaması gerektiğini belirtti. Marx’ın işçi hareketinin devleti ortadan kaldıracağını düşündüğünü, yeni bir devleti ortaya koymayı değil, devlete ihtiyaç duymayan yeni bir toplumsal örgütlenme ortaya çıkması gerektiğini söyleyen Badiou bugün de halkların önünde 2 seçenek olduğunu söyledi: Ya yeni bir devlet, ya da devlete ihtiyaç duymayan bir halk örgülenmesi.

Paris Komünü ve Gezi’de insanların devlet olmadan özgürlük ve eşitlik içinde yaşamanın mutluluğunu tattığını söyleyen Badiou, bu tarz deneyimlerin geçici olduğunu devletsiz yaşamın sadece kısa süren hareketlerle yaratılamayacağını, bunun için emek harcayacak yeni bir siyasi hareketin ortaya çıkması gerektiğini belirtti.

Devletin şiddet ve baskı gücü ile tanımlandığını da söyleyen Badiou “Kendini barışçıl olarak tanımlayan hareketlerin dahi böyle bir organize şiddete karşı direnmek amacıyla karşı-şiddet uygulaması normaldir. Bu durumda hareketin doğası değişir, devletin şiddetine karşı onun simetriğini kurmak, devlete karşı şiddet örgütlenmesine gider ve sonuç iç savaşa kadar gidebilir. Sonunda devlet karşıtı hareket yine bir devlet kurar, başlangıçtaki yönelimini yitirir. Bu yüzden bir hareketin organize şiddeti kullanarak direnmesi taraftarı değilim. Bu şekilde başarıya ulaşmak çok zordur. Barışçıl hareketler dönemindeyiz” diye konuştu.

Haber içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Sermaye-savaş ilişkisi kapitalist sistemin özüdür”

“Sermayenin özgürlüğü her zaman savaş getirir”

İtalyan sosyolog Maurizio Lazzarato küresel finans sisteminde krizi yaratan mekanizmaların değişmediğini, bu nedenle yeni bir krizin mutlak olduğunu söylerken “Sermayenin özgürlüğünün savaş getirdiğini sayısız örnekle gördük” diyor

ONUR EREM | Çeviri: LAURA MILLE | 23.09.2014

28 lazzarato2İtalyan sosyolog, siyaset bilimci ve felsefeci Maurizio Lazzarato’nun “Borçlandırılmış İnsanın İmali” kitabı Haziran ayında Açılım Kitap tarafından Türkçe’ye çevrildi. 1970’lerde Padua’da bir öğrenciyken İtalya’nın otonom hareketine dahil olan ve hareketin birçok üyesi gibi “radikal sol terörizm” suçlamalarıyla Fransa’ya sürgüne gönderilen Lazzarato Fransa Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi ve Uluslararası Felsefe Koleji’nde dersler veriyor. Çalışma alanları arasında bilişsel kapitalizm, emek ontolojisi, gayri-maddi emek ve post-sosyalist toplumsal hareketler yer alan Lazzarato ile kitabının Türkçeye çevrilmesi vesilesiyle kapitalizmin krizinden sınıf politikalarına, “borç ekonomisi”nden Gezi Direnişi’ne kadar kapsamlı bir söyleşi yaptık:

>> Günümüzde kapitalist krizin geldiği nokta ve sistemin ürettiği çıkış stratejileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kapitalist sistem durumu finansal kriz öncesine, balon patlamadan önceki ana döndürmeyi arzular. Bunu da iki farklı ancak yakınsak strateji ile yapmaya çalışır: Avrupa’ya kemer sıkma politikaları getirerek ve ABD’de Merkez Bankası tarafından alımlar yaparak. Ancak bu iki strateji de başarısızlığa mahkumdur.

28 lazzarato-kitapBu stratejiler neden yakınsar? Çünkü üç ortak hedefleri vardır: Finansı tekrardan ekonominin merkezine yerleştirmek, emeği güvencesiz ve yoksul hale getirmek ve refahı, refah devletini özelleştirmek. Krize neden olan şey finansallaşmadır, ancak bu yeniden düzenlemede değiştirmeyecekleri tek şey de odur. Düzenlenmesi bir yana, dünya ekonomisinin tek meselesi finansal yatırımcılara kâr dağıtmak haline gelmiştir. ABD Merkez Bankası’nın sisteme enjekte ettiği dev miktarlarda para ile finans piyasası iflastan kurtulmuş, hatta daha da zenginleşmiştir.

Avrupa’da ise hükümetler sürekli olarak istihdam ve büyümeden söz etse de tek öncelikleri finans piyasasıdır: Fransa’da borsadaki en büyük 40 şirket yatırımcılarına yalnızca son çeyrekte 40 milyar avro dağıttı. Bu geçen yıl aynı döneme göre yüzde 30 artış demek. Emek piyasasının yeniden yapılandırılması, kamu harcamaları, refah devleti ve toplumsal hizmetlerin kesintiye uğraması ikinci yakınsamadır. Hem Avrupa hem ABD’de kriz sonrasında iş güvencesizliği, yoksulluk ve esnek çalışma yaygınlaştı. İtalya’da Renzi hükümeti ulaşım, çöp toplama ve diğer altyapı hizmetlerini yapan yerel yönetim birimlerini borsaya açtı! Böylece özelleştirme ile uğraşmadan, zaman kaybetmeden yerel hizmetler de finans piyasasının insafına teslim edildi.

“AVRUPA JAPONYALAŞACAK”

Bu politikaların bir diğer ortak yanı da ekonomik krizi bitirmeyecek olmaları. Yeni büyüme yaratamayacaklar, çünkü yalnızca krizin koşullarını daha büyük bir ölçekte yeniden üretiyorlar: Güç ve servetin konsantrasyonu, eşitsizlikler, finans ve toprak üzerinden kazanılan paradaki artış. Bu tablonun ABD için sonucu yeni bir finansal balon, Avrupa için sonucu ise Japonyalaşma olacak. Yani sonsuza kadar sürecek düşük büyüme. Sermaye bir güç ilişkisi olduğu için “ekonomi” yalnızca bir ekonomik sorun değildir. Başka bir ekonomimizin olması için güç ilişkilerimizi ve politikalarımızı değiştirmemiz lazım.

Büyük Buhran’dan çıkmak mümkün olmuştu, çünkü Yeni Düzen (New Deal) liberalizmin siyasi iflasını ilan etti, finans piyasasını kontrol ederek rantiye sınıfını bitirdi (başka bir deyişle finans aktörlerini “kolektif kapitalistler” olarak hareket etme yetilerinden mahrum bıraktı), ölçülü biçimde de olsa refahı topluma yaymak için düzenlemeler yapıldı – ki bunda komünizm korkusu da etkiliydi. Büyük Buhran karşısında yapılanları bugün yapmak mümkün değil, çünkü artık finans piyasaları ekonominin kalbi haline geldi. 20. yüzyılın başından biri biliyoruz ki sermayenin kendini denetleme yeteneği yoktur ve “sermaye özgürlüğü” savaşa yol açar.

Özetle, ne zaman olacağını bilemesem de sistemin tekrar krize gireceğini söyleyebilirim. Çünkü krizi yaratan mekanizmalar hâlâ yerinde ve hatta daha güçlü.

>> Kitabın başında finansal ekonomi veya finans kapitalizmi yerine “borç ekonomisi” terimini kullanmayı tercih ettiğinizi, çünkü bunun IMF tarafından borçlandırılan Yunanistan halkı ile eğitim sistemi tarafından borçlandırılan İngiliz öğrencilerin ortaklığını gösterdiğini söylüyordunuz. Bugün Yunanistan, Ekvador ve Arjantin gibi ülkelerde gayrimeşru borçları ödememek için verilen mücadeleler var. Ayrıca birçok ülkede öğrenciler öğrenim borçlarına karşı eylemler düzenliyor. Bu mücadelelerden başarı bulduklarınız var mı?

Vermemiz gereken mücadele yalnızca gayrimeşru borçlara karşı değil, tüm neo-liberal politikalara karşı olmalı. Ayrıca, neyin meşru, neyin gayrimeşru olduğunu tanımlayan taraflar üstü bir tanım mı var da bu borca gayrimeşru diyelim? Borç, sermayenin gücü ve ona karşı çıkanın güçsüzlüğü sonucunda meşrulaşır. Sermayenin elinde güç olduğu sürece meşruluğa ihtiyacı olmaz. Meşruluk ve gayrimeşruluk kazananlar tarafından tanımlanır çünkü kazananlar kendi koşullarını empoze ederler.

“EN BÜYÜK ZAFER ŞİLİ’DE”

Borca dönecek olursak, bu konuda başarıya ulaşan tek örnek Şilili öğrencilerdir. Allende katledildikten sonra faşist cunta Şikago Çocukları’nı (Chicago Boys – Milton Friedman’ın neo-liberal öğrencileri) ekonomiyi düzenlemek için çağırmıştı. Attıkları ilk adımlardan biri eğitimi özelleştirmekti, böylece öğreciler okumak için borçlanmak zorunda kalacaktı. Son yıllarda Şili’de öğrencilerin güçlü politik mücadesi sayesinde öğrenci borçlarına karşı zafer kazanıldı. Eğitim de kamusallaşmaya başladı. Bildiğim kadarıyla borca karşı kazanılmış tek gerçek zafer budur.

Gezi yeni bir ulusötesi hareketin parçası

>> Bu yıl Türkiye’ye gelmiştiniz. İzlenimleriniz neler oldu? Gezi Direnişi’nin bıraktığı etkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Geçen Haziran’da Brezilya’daydım. Kitlesel protestolarda insanlar Türkiye’yle ilgili pankartlar taşıyor, sloganlar atıyordu. Belki de bu, yeni başlamakta olan ulusötesi bir hareket… Türkiye, Brezilya, İspanya ve Yunanistan’daki hareketler yeni mücadele alanları ve örgütlenme yöntemlerinin deneylerini yapıyorlar.

Maurizio  Lazzarato - SobotnaFinansın dayattığı hızlanmayı geçici de olsa durdurabilmek, sekteye uğratmak, bunun için kitleleri sokaklara dökebilmek çok önemli. Bu açıdan bakınca, sekteye uğratma anlamında bir grev gibi etkili olsa da üretimi durduramamaktadır. Bu tarz hareketlerin sınırlarından biri de budur. Bu hareketlerin ekonomiyi tıkamak için basınç uygulayabilecekleri bir nokta aradıklarını düşünüyorum. Sonuçta öznelliğin dönüşümü, kolektif ifade, tartışma ve düşünme yöntemleri lehine bir müdahaleden bahsediyoruz. Bu tarz hareketlerin böyle kısa bir süre içinde analiz edilmesini de doğru bulmuyorum, çünkü uzun vadede daha fazla ve daha belirgin etkileri olacak.

PARTİ-SENDİKA SİLAHLARI ESKİDİ

Bu hareketlerin önünde devasa görevler var, yeni bir “savaş makinesi” icat etmek zorundalar. Eski savaş makinesi siyasi partiler ve sendikalar üzerine kuruluydu ve artık işlemez hale geldi. Sendikalar ve partilerin dünya çapında gördüğümüz protestoları örgütleyen yeni sınıfsal kompozisyonla hiçbir bağı yok.

Bu hareketler kendilerini ifade etmek için başka fırsatlar da bulacak, bazıları çok yakında da olabilir. Çünkü kriz hâlâ burada. Krizin etkileri üzerine ABD’deki son istatistikler çok açık. Merkez Bankası’nın her ay ekonomiye enjekte ettiği 80 milyar dolar neredeyse etkisiz. İşsizlik çok yüksekken büyümeden bahsediliyor – ki açıklanan resmi işsizlik rakamları gerçeğin çok altında. Yaratılan istihdam ise az sayıda, güvencesiz ve düşük maaşlı iş imkanları sunuyor.

VERİLER SİYASİ HAREKET YARATMIYOR

Kriz döneminde toplumun geniş kesimlerinin yoksullaşması ve servetin ufak bir grubun elinde birikmesine tanık olduk. Ekonomik küçülme sonlansa da 2010-13 arasında ABD’de hanelerin gelirleri net bir şekilde azaldı. ABD Merkez Bankası’nın son verilerine göre en zenginle az zengin arasındaki fark bile büyük bir hızla artıyor, bırakın en zenginle en yoksulu. En zengin yüzde 3’ün gelirdeki payı son üç yılda yüzde 27’den yüzde 30’a çıktı. Aynı yüzde 3’ün servetteki oranı ise son altı yılda yüzde 51’den 54’e yükseldi.

Ancak bütün bu nesnel veriler tek başına siyasi bir hareket yaratamıyor. Yaratmamız gereken öznel koşullar var. Siyasi ve militan öznelliğin yeni formlarını icat etmemiz lazım. Bu daha başlangıç.

Finans, dünya çapında üretilen refaha el koyma sistemidir

>> Türkiye ekonomisine dair gelişmeleri takip ediyor musunuz? Büyümede yavaşlama ve kriz belirtileri tartışılıyor bir süredir.

Türkiye’deki durumu yakından takip etmiyorum. Ama Türkiye’nin durumunun diğer ülkelerden farklı olmadığını biliyorum. Son 20 yılda İtalya 1.65 trilyon avro ödedi borç faizi olarak. Almanya için bu sayı 1.05 trilyon avro, Fransa için 870 milyar ve İspanya için 386 milyar avro. Ülkede büyüme olsa da olmasa da İtalya her yıl 80 milyaavro ödeme yükümlülüğüne sahip, Fransa ise 50 milyar avro. Ekonomik krizden önce borç yalnızca “yoksul” ülkeleri etkileyen bir sorundu. Faizlere ödenen miktar Afrika için ihracatının yüzde 28’i, Latin Amerika için ihracatının yüzde 40’ına denkti. Mısır ve Fas’ta ise yurtdışında çalışan işçilerin ailelerine gönderdikleri dövizler ile ödenirdi dış borç. Yoksul ülkelerin borcu 1997’de 2 trilyon dolardı. Sonraki yıl bu miktar ikiye katlandı.

Finans, küresel ölçekte üretilen refaha el koyma sistemidir. Bu el koyma da borç mekanizmasıyla yürütülür. Türkiye de bu sistemin içinde diğer ülkelerden farksız bir durumda.

Sınıf politikası için ekonomik, politik ve toplumsal olanı bir araya getirmek şart

>> Etkisizleşmiş sınıf politikasını tekrar etkinleştirmek için politik, toplumsal ve ekonomik olarak ayrıştırılmış alanları bir arada düşünmek gerektiğini, demokrasiyi de bu bağlamda yeniden icat etmenin şart olduğunu söylüyorsunuz. Bu doğrultuda başarılı bir mücadele verdiğini düşündüğünüz bir siyasi parti veya grup var mı?

Neo-liberalizm toplumsal, politik ve ekonomik olanın gruplaşmasını ima eder. Sermaye 2. Dünya Savaşı’ndan beri böyle çalışır. 2. Dünya Savaşı bir “topyekün savaş”tı. Ekonomik ve toplumsal meseleler birbirine angaje olmuştu. Sermayenin kendine tabi kıldığı ekonomi ve toplum, o dönemde tamamen savaşa tabi kılınmıştı. Ayrıca bilim de her yönüyle savaşa kanalize edilmiş, bunun sonucunda “nihai silah” yani atom bombası üretilmişti. 2. Dünya Savaşı’nın ardından toplumsal, politik ve ekonomik meseleler Soğuk Savaş’ın da koruyucu etkisiyle birbirine geçmiş halde kalmaya devam etti.

SERMAYE-SAVAŞ İLİŞKİSİ GÖZARDI EDİLİYOR

Bu nedenle şu an hakim olan eleştirel düşünce seviyesini “az gelişmiş” olarak tanımlıyorum. Çünkü ekonomik, politik ve toplumsal meseleleri birbirinden ayrı ele aldığı yetmezmiş gibi, 1870’den beri sistemin esası olan sermaye-savaş ilişkisini de gözardı ediyor. Finans kapitalin üstünlüğü, gücün ve sermayenin yoğunlaşması her zaman savaş ve iç savaşlara yol açar.

Günümüz kapitalizmi rant üzerine kuruludur

>> Kitabınızda hükümetlerin merkez bankalarını özgürce kullanmalarının önüne geçen uluslararası anlaşmaların, devletleri finans piyasasına daha bağımlı hale getirerek neo-liberalizmin yükselişine katkıda bulunduğunu anlatıyorsunuz. Eğer bu anlaşmalar imzalanmasaydı, neo-liberalizm bu kadar yükselemez miydi?

Hayır. Finans piyasasına bağımlılık yalnızca devlet ve merkez bankasının ayrılmasından kaynaklanmaz. Bu örnek yalnızca Avrupa’daki durumu anlatmak içindi. Finansal piyasalara bağımlılık 1970’lerde, borç mekanizması aracılığıyla başlamıştı. Bu işin teknik kısmı. Politik mesele ise kredi ve borcu, yani finansı kapitalist birikimin merkezine yerleştirmekti. Borç/kredi sistemi, bir kişinin başka birinin sermayesi ve mülküne hükmedebilmesini sağlar. Sermaye ve mülkün bu şekilde birikimi aracılığıyla da toplumsal refaha hiç olmadığı kadar el konulabilir.

‘İŞÇİYİ SÖMÜRMEKTEN DAHA VERİMLİ’

İşçilerin sömürülmesinden bile daha etkili bir birikim modelidir bu. Çünkü bu el koyma modeli yalnızca geleneksel anlamda emeğe el koymakla sınırlı kalmaz, toplumun tamamını borçlu kılar. Günümüz kapitalizmi rant ve el koyma ile işler, yalnızca finansal rant değil, aynı zamanda mülk rantı ve büyük endüstriyel grupların elde ettiği rant.

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Mısır’da resmi kampanya ateistleri endişelendiriyor

Mısır’da Vakıflar Bakanlığı ve Gençlik Bakanlığı’nın ateizm karşıtı kampanya başlatma kararını ve Mısırlı ateistler BirGün’e değerlendirdi: “Hükümet farklılıkları, sorgulayan insanları tehdit olarak görüyor”

ONUR EREM 25.07.2014

Arap dünyasının en kalabalık ülkesi Mısır, ateizme karşı mücadele için resmi kampanyaya hazırlanıyor. Kampanya planını Haziran ayında açıklayan devlet yetkilileri ateizmin ülkede, özellik de gençler arasında hızla yayıldığını ve bunun Mısır ulusuna karşı bir tehdit olduğunu düşünerek harekete geçmişti. Kampanya Vakıflar Bakanlığı ve Gençlik Bakanlığı’nın ortak idaresiyle ilerleyecek. Al-Monitor’dan Ahmet Fuat, kampanyayı yürüten devlet görevlileriyle konuşmuş: Vakıflar Bakanlığı Camiler Direktörü Ahmet Türk ve Gençlik Bakanlığı’nın üst düzey yöneticilerinden Nuamat Sati.

‘ATEİZMİN TEHLİKELERİ’

Sati’nin anlattığına göre hükümeti harekete geçiren şeylerden biri, gençlerin artık ateist olduklarını açıkça söyleyebilir olması. Sosyal medyada ateizm hesaplarının takipçilerinin artması da bir diğer rahatsızlık gerekçesi olmuş. Yetkililer, ülkedeki tüm kötülüklerin kaynağı gibi, “ateizm belası”nın kaynağının da Müslüman Kardeşler olduğunu düşünüyor. “Müslüman Kardeşler ve benzer örgütlerin radikal açıklamaları gençliğin dinden soğumasına yol açtı” demiş Ahmet Türk.

Kampanya ile “ateizmin tehlikeleri ve topluma zararları hakkında farkındalık yaratılacak, ateistlerle diyalog kurup onların kararlarını gözden geçirmeleri ve dinlerine geri dönmeleri için fırsat verilecek”. Sosyal medyanın ateizmin yayılmasına neden olduğunu düşünüyorlar ve bu yüzden kendileri de sosyal medyayı aktif olarak kullanmaya karar vermişler. Sloganları: Bir daha düşün.

Anayasaya göre “Müslüman bir ülke” olan Mısır’da İbrahimi dinleri eleştirenler, “dini değerleri aşağılama” gerekçesiyle üç ile beş yıl arasında hapis cezasına mahkum olabiliyor. Peki devletin ateizmi bir tehdit olarak gören zihniyeti ve kampanyasının karşısında ateistler ne düşünüyor? Bunu Mısırlı ateistlere sorduk.

‘ATEİZMİ BİLMİYORLAR BİLE’

Ahmet Istakoz, Mısırlı bir insan hakları savunucusu. Düşünce ve İfade Özgürlüğü Derneği ile Zorunlu Askerliğe Hayır Hareketi’nde aktif olarak yer alıyor. Kendisiyle Kıbrıs’ta, vicdani ret konulu uluslararası bir toplantıda tanışmıştım. Rejime bu kadar çok noktadan itiraz eden bir insan olması nedeniyle tehditler alan Istakoz, devletin kampanyasının gereksiz ve anlamsız olduğunu düşünüyor: “İnsanların inanmamasının nedeni dini temsil ettiğini iddia eden Müslüman Kardeşler gibi örgütler değil, dinin kendisi. Ateizmin ne olduğuyla ilgili en ufak fikirleri yokken kendilerini kandırmaktan öteye geçemez bu kampanya”.

R.S. ise bir başka Mısırlı ateist. 21 yaşında, öğrenci olan R.S. güvenliği için ismini gizli tutmak istiyor. Istakoz’un aldığı tehditleri göz önünde bulundurunca anlaşılır bir talep. Kendisi ateistlerin artışında Müslüman Kardeşlerin rolü olduğu iddiasına “Saçmalık” diyor: “Bir ateist başka birinin yaptıkları nedeniyle ateist olmaz”. Ateizmin topluma bir tehdit olmadığını, ancak kendilerinden farklı olan her şeyi tehdit olarak gören hükümetin bu saçma görüşlerini topluma empoze etmeye çalıştığını söylüyor. Istakoz ise devletin görevinin ateizm karşıtı bir kampanya yapmak değil, farklılıkların bir arada yaşayabildiği bir toplum için çalışmak olduğunu ifade ediyor.

Devletler her zaman sorgulamayan bir toplum arzular. Bunun Mısır’da da geçerli olduğunu söylüyor Istakoz: “Ateistler topluma değil, düşünen ve sorgulayan zihinleri nedeniyle devlete ve hükümet politikalarına bir tehdit oluşturuyor. Siz bugüne kadar inananlarına “sorgulayın” diyen bir din gördünüz mü? Kampanya başlatmalarının nedeni de bu”.

‘ATEİST OLDUĞUMU AÇIKLAYAMAM’

Ahmet Istakoz ateist kimliğini açıkça ifade ederken R.S. bugüne kadar çok az sayıda insanla paylaşmış din hakkındaki düşüncelerini. “Ancak bu sayede başıma bela almaktan kurtulabilirdim” diyor. Istakoz ise ateist olmasının yakın çevresinde sorun yaratmadığını söylüyor: “Ailemin genç neslindeki tek inançsız ben değilim. Yaşlı nesil ateizme bir moda gibi bakıyor. Arkadaş çevremle de sorun yaşamadım. Dindar arkadaşlarım arasında ‘İslam çok güzel, gelsene’ diyenler oluyor ama neden reddettiğimi de anlıyorlar”.

Ancak Mısır toplumunun çoğunluğu, Istakoz’un çevresi gibi değil. “Mısır’da ateist dediğin zaman ahlaksız, etiksiz bir kişi gelir insanların aklına. Ateistlerin hiçbir konuda sınırı olmadığını, kimseye ve hiçbir şeye saygısı olmadığını düşünürler. Bu yanlış algı nedeniyle ateistlere saldırıyorlar. Öte yandan bu yanlış algı sayesinde öldürülme ihtimalimiz azalıyor. Eğer ateist kavramının İslam’ı, Allah’ı, tüm dinleri reddeden insanlar için kullanıldığını bilselerdi daha fazla saldırıya uğrardık” diyor Istakoz.

Mısır tarihinde Müslüman olmadan çok önce Hristiyan olan bir topluluktu. Bugün de toplumun yüzde 10’u, yani 8 milyondan fazla insan Hristiyan. Istakoz, eğer ateistlere “dine geri dönüş” kampanyası yapılacaksa, aynı mantıkla Müslümanlara da Hristiyanlığa geri dönüş kampanyası yapılması gerektiğini söylüyor. İnsanların düşüncelerinin temellerini anlamak yerine “diyalog” adı alında düşüncelerini baştan aşağıya değiştirmeye çalışmanın kötü niyetli olduğunu ifade ediyor.

KİM BASKI ALTINDA DEĞİL Kİ?

2011’den beri Mübarek, Mursi ve Sisi yönetimlerine sahne olan Mısır’da liderler değişirken baki kalan şey özgürlüklerin kısıtlanması ve devletin toplum üzerindeki baskısı oldu. Bu baskıya en fazla maruz kalan grupların başında ateistler geliyor. Geleceğe dair umutları var mı, merak ediyorum. Sorumu kaygıyla yanıtlıyor R.S.. Hükümetin baskısının azalacağını düşünmüyor, “Kapalı kapılar ardındaki planların ne getireceği belli olmaz” diyor ve ekliyor: “Biz normal insanlarız, toplumun bizi olduğumuz gibi kabul etmesini istiyoruz”. Ahmet Takoza ise medyada ateistler hakkında daha fazla yazı çıkmasını olumlu bir gelişme olarak yorumluyor ancak yine de umutlu değil: “Ateistler düşünceleri nedeniyle baskı göremeye devam edecek. Ama Mısır’da kim baskı altında değil ki?”

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Avrupa Solu’ndan Ukrayna Komünist Partisi’ne destek

Ukrayna Parlamentosu’ndaki Komünist Grup’un dağıtılması ve Ukrayna Komünist Partisi’ne dava açılması tepki toplamaya devam ediyor. Avrupa Solu Partisi bir açıklama yaparak Avrupa halklarına çağrıda bulundu

26.07.2014

Ukrayna Parlamentosu’nda Komünist Grup’un dağıtılması tepki çekmeye devam ediyor. Avrupa Solu Partisi de Perşembe günü hükümetin emriyle Komünist Grup’un kapatılmasını ve Cuma günü gruptaki milletvekilleri ve Ukrayna Komünist Partisi’ne dava açılmasını kınadı.

TEK SUÇU MUHALEFET

Avrupa Solu’ndan yapılan açıklama şöyle: “Sorumlu ve saygıdeğer bir partiye karşı girişilen bu baskı politikasını en güçlü ifadelerle kınıyoruz. Komünist Parti’nin suçlanmasının tek nedeni, demokratik yollarla dahi seçilmemiş olan oligarklar ve aşırı sağcılar hükümetine soldan muhalefet etmesidir”.

‘SIRADA KİM VAR?’

Avrupa Solu açıklamasında Avrupa’daki tüm demokrat güçleri uyararak Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunan, halkın kendi kaderini tayin etme ve egemenlik hakkına her zaman vurgu yapmış Ukrayna Komünist Partisi’nin “bölücülük” ve “teröristlik” ile suçlanmasının asılsız olduğunu duyurdu: “Kitlesel bir tabanı olan ve parlamentoda temsil edilen bir partinin yasaklanmasını hep birlikte engellemeliyiz. Aksi takdirde sıra kime gelecek? Çoğulculuk, demokrasi ve insan hakları ile birlikte bütün eleştirel yurttaşlar da tehdit altındadır. Tüm Avrupalı demokratlara bu otoriter uygulamaya karşı çıkmalaya, kendi ulusal hükümetlerinin bu konuda bir adım atması için tabanlarını harekete geçirmeye davet ediyoruz”.

Haber içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın