Gürcistan’ı bekleyen büyük seçim: ABD mi Rusya mı?

Rusya, ABD, AB ve Türkiye’nin bölgedeki dengelerinde kilit noktası Gürcistan 1 Ekim’de seçime gidiyor. Rusya ve Batı yanlısı partiler kıyasıya bir rekabet içerisinde. Anketlere göre karasızların oranı yüzde 40’ları buluyor

ONUR EREM – BirGün

Kuzeydoğudaki komşumuz Gürcistan, ekonomik ilişkilerimizin son yıllarda hızla arttığı ülkelerden. Önce vizesiz geçiş, ardından pasaportsuz geçiş uygulamalarıyla birlikte iki ülke arasındaki etkileşim katlanarak büyüdü: 2012’nin ilk çeyreğinde Türkiye’den Gürcistan’a gidenlerin sayısı 3 kat arttı, Türkiye Gürcistan’ın en büyük 5. dış yatırımcısı haline geldi. Bu yüzden Gürcistan’da önümüzdeki hafta gerçekleşecek genel seçimin sonuçları Ankara’da da hissedilecek.

Gürcistan’ın 1 Eylül’deki genel seçimi öncesi anketler kifayetsiz kalıyor. Bağımsız araştırma şirketlerinin düzenlediği anketlerde kararsız ve cevap vermeyi reddeden kesimin yüzde 40’lar civarında dolanması seçimin sonucunu tahmin edilemez kılıyor. Bu oranın bu kadar yüksek olmasını halkın hükümete karşı görüşlerini açıklamaktan korkmasına bağlayanlar da var. 2013’te yürürlüğe girecek yeni anayasa maddeleri ile başbakanın yetkileri artarken başkanın yetkileri kuşa döneceği için bu seçimin önemi büyük. Seçim sonuçlarını kestirmek zor olsa da Gürcistan’da seçim öncesi atmosfere bakmakta fayda var.

HAPİS REKORTMENİ ÜLKEDE İŞKENCE TEPKİ ÇEKTİ

Gürcistan Başkanı Mikail Saakaşvili’nin iktidardaki merkez sağ partisi Birleşik Ulusal Hareket’in (BUH) seçimden yenilgiyle çıkmasa da oylarının bir kısmını kaybedeceğine kesin gözüyle bakılıyor. 2003 yılında Gül Devrimi’nin ardından iktidara gelen Saakaşvili’nin ABD ile arası çok iyi. Öyle ki, Saakaşvili’yi ABD piyonu olmakla suçlayanlar var. Önceki seçimde yüzde 60 oy almayı başaran parti katılımcıların neredeyse yarısının yanıtlamayı reddettiği anketlere göre yüzde 37 civarında oy alacak. 2008 yılında seçildikten birkaç ay sonra Rusya-Gürcistan savaşı sonucu desteği keskin bir şekilde azalan BUH son dönemde de insan hakları ihlalleri nedeniyle zor durumda. Başkent Tiflis’teki hapishanelerde mahkumlara yapılan işkence vidyolarının ortaya çıkması 2 hafta önce ülkeyi ayağa kaldırmıştı. Binlerce kişinin katıldığı çok sayıda eylemin ardından Başkan Saakaşvili “işkenceye sıfır tölerans” diyerek İçişleri Bakanı’nı görevden aldı. Gürcistan ABD, birkaç adı sanı duyulmamış Pasifik ada ülkesi ve Ruanda’dan sonra kişi başına düşen tutuklu ve hükümlü oranında dünyada 6. sırada. 1 numaralı ABD’de her 100 bin kişinin 730’u tutukluyken Gürcistan’da bu rakam 510. Örnek olması için Türkiye’nin 100 bin kişide 168 tutukluyla 220 ülke içinde 83. sırada olduğunu söyleyebiliriz.

Başkan Saakaşvili’ye göre bu vidyoların hemen seçim öncesi ortaya çıkması Rusya’nın komplosu. Rusya karşıtı politikalarıyla dikkat çeken Saakaşvili gerçek bir batı yanlısı. Öyle ki BUH’un logosu Gürcistan ve AB bayraklarından oluşuyor. Saakaşvili ülkesinin NATO üyeliği için de elinden geleni yapmıştı.

BUH şu anda Gürcistan Parlamentosunu domine eden tek parti. 150 sandalyeli mecliste BUH’un sandalye sayısı 119. Muhalefette Cumhuriyetçi Parti, Birleşik Muhalefet, Hıristiyan Demokratlar gibi sağ partilerin yanında bir de 2008 seçimleridne yüzde 7.4 oy alan merkez sol İşçi Partisi var. 6 sandalyeli İşçi Partisi AB üyeliğini destekleyip NATO üyeliğine karşı çıkan tek parti olarak dikkat çekiyor. Hükümeti protesto amacıyla uzun zamandır meclis oturumlarına katılmayan İşçi Partisi’nin seçimden ne kadar oy alabileceğine dair bir veri bulunmuyor.

İVANİŞVİLİ GÜRCİSTAN’IN CEM UZANI MI?

Muhalefetteki partilerin güçsüzlüğü nedeniyle BUH’un seçim zaferine kesin gözüle bakılıyordu – ta ki 19 Nisan’a kadar. Bu tarihte, 6.4 milyar dolarlık servetiyle Gürcistan’ın en zengin işadamı olan Bidzina İvanişvili, Gürcü Hayali – Demokratik Gürcistan (GHDG) adlı merkez sağ ve Rusya yanlısı bir parti kurduğunu açıkladı. Kuruluşunun ardından kısa zaman geçmesine rağmen İvanişvili partisini bir numaralı muhalefet partisi haline getirmeyi başardı. Partiye üye olanlar arasında 9 yıl AC Milan forması giydikten sonra geçen yıl Genoa’ya transfer olan ünlü futbolcu Kaha Kaladze ve satranç Büyükustası Zurab Azmaiparaşvili de yeralıyor. Ağustos ayının anketlerine göre GHDG’nin oy oranı yüzde 15 civarında. Ancak İvanişvili gerçek rakamın çok daha yüksek olduğunu iddia ediyor. Putin’in büyük desteğini alan İvanişvili’nin en büyük iddiası ekonomide. Gürcistan ekonomisi Saakaşvili yönetiminde son 9 yılda yıllık ortalama yüzde 6 gibi büyük bir hızla büyüse de ülkenin kişibaşı Gayrisafi Yurtiçi Hasılası hâlâ 3 bin dolar civarında. Satınalma gücüne göre bakıldığında 5.600 dolara çıksa da bu rakam dünya ortalamasının ancak yarısı ediyor. Gürcistan ekonomisinin daha hızlı büyümesi gerektiğini söyleyen İvanişvili kendi servetini büyüttüğü hızda ülkenin servetini de büyüteceğini ve kırsal kesimdeki belirgin yoksulluğu azaltacağını iddia ediyor. GHDG’nin kampanyası, iktidar partisinin batıda eğitim görmüş elit yöneticilerinin halkın halinden anlamadığı söylemi üzerine kurulmuş. Tabi 6 milyar dolar serveti olan İvanişvili’nin halkın halinden ne kadar anlayabileceğini zaman gösterecek.

İvanişvili, batıya yansıtılanın aksine ülkenin demokratikleşmediğini; bu yüzden “ülkeyi demokratikleştiriyoruz” diyerek batının desteğini kazanan Saakaşvili’ye destek verilmemesi gerektiğini savunuyor. İvanişvili sadece siyasi faaliyetleri nedeniyle hükümetin 300 milyon liralık yaptırımıyla karşılaştığını, başka ülkelerin de pasaportuna sahip olduğu için Gürcistan yurttaşlığından çıkarıldığını anlatıyor. Batı’da “demokratikleşen Türkiye” algısının nasıl yerleştiğini gördükten sonra İvanişvili’nin işinin zor olduğunu söyleyebiliriz.

TÜRKİYE KARŞITLIĞIYLA SES GETİRDİ

İvanişvili’nin dikkat çeken başka bir özelliği de Türkiye karşıtlığı. Saakaşvili döneminde Gürcistan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile çok sayıda ortak projede yer alması ve Türkiye ile pasaportsuz geçiş uygulaması İvanişvili’yi rahatsız ediyor. Pasaportsuz geçiş uygulamasından sonra Türkiyeli turistler Batum’a akın etmiş, kumar ve fuhuş gibi sektörlerde büyük patlama yaşanmıştı. Sınır bölgelerinde yaşayan Türkiyeliler petrol, et, sigara ve alkol gibi yüksel vergili ürünleri almak için sınırın öte yanındaki dükkanların yollarını aşındırmaya başlamıştı. Eurasianet sitesine göre Muhalefet lideri Türkiye’nin Gürcistan’ı adeta işgal ettiğini, özellikle Batum’da Türkiyelilerin Gürcilerin işlerini elinden aldığını ve Türk kültürünün bölgeye sirayet ettiğini söylüyor: “Sokakta Türklerin döner kokusunu çekmek zorunda değiliz!”

Gürcistan’daki Tölerans Merkezi Ofisi’nden Beka Mindiaşvili Osmanlı geçmişi nedeniyle halkın Türkiye’yi bir düşman olarak görmeye yatkın olduğunu, ABD’ye ve batıya olan bütün tepkisini batılı komşusu Türkiye’ye yansıtabileceğini ifade ediyor.
Ancak benzer yabancı karşıtı söylemlerin sınırın öte tarafında da olduğunu unutmamak lazım. Zira Türkiye, Rusya’dan sonra Gürcülerin en çok çalışmaya gittiği ülke. Doğu Karadeniz’den İstanbul’a kadar uzanan geniş bir kesimde Gürcü kadınları seks işçiliği, çocuk bakıcılığı gibi çeşitli işler yaparken erkekler de merdivenaltı atölyelerde çalışıyor. Türkiye’de de ‘işlerin Gürcüler tarafından çalındığı’na dair şikayetler var. Bu şikayetlerin artması üzerine Türkiye Ağustos ayında 142 Gürcü göçmeni sınırdışı etmişti.
İktidar yarışında başa oynayan iki partiyi incelediğimizde dış politika hariç birbirlerinden pek bir farkı olmadığını görüyoruz. Türkiye’de de zamanında aynı politikalara sahip farklı merkez-sağ partilerin ortaya çıktığı gibi Gürcistan’da aynı durumu görüyoruz. Bu iki parti arasındaki tek fark, arkadalarındaki çıkar grupları. İki partinin de merkez sağ duruşları ve neo-liberal politikaları örtüşüyor. Böyle bir ortamda ülkede sol bir alternatifin olmayışı ise üzücü.

SOVYET SONRASI ÜLKELERİN SENDROMLARI BENZER

Son yıllarda AB ve ABD’den aldığı milyarlarca dolarlık hibe ve kredilerle ülkede reformlar ve altyapı iyileştirmelerinin yanısıra turizm sektörünü de büyüten Saakaşvili, insan hakları ihallerine son veremezse batının desteğini kaybedeceğinin bilincinde. İvanişvili ise batının zaten ülkeye bir hayrının dokunmayacağını iddia ederek rotasını Rusya’dan yana çizmiş durumda. Eski Sovyet ülkelerinde siyasal eksenin batı yanlıları ile Rusya destekçileri olarak çizilmesi sıkça rastlanan bir durum. Ukrayna’daki siyaset sahnesinde son yıllarda yaşananlar bunun etkileyici örneklerinden biri. Anketlerde “En rahatsız olduğunuz konu nedir?” sorusuna verilen yanıtlarda bir numarada işsizlik varken iki numarada da Rusya’nın toprak işgali yer alıyor. Gürcistan’daki seçimin bölgedeki batı-Rusya dengesini ve Türkiye’nin varlığını nasıl etkileyeceğini merakla bekliyoruz.

Yazı içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İnternet ‘röntgencisi’ Türkiye’de

BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜZERİNİZDE

Kullanıcıların onayı olmadan onların internetteki her adımını takip eden Phorm firması Türkiye’de. ABD ve Birleşik Krallık’tan kullanıcı tepkileri ve mahkeme kararlarıyla kovulan Phorm, bilgilerimizi reklam firmalarına satmaya geldi. Üstelik bunu TTNET ile ortaklaşa yapıyor



KENT FOTOSU İÇİN Fotoaltı:


ONUR EREM – BirGün

“Mahremiyetinizi koruması için devlete güvenmek, bir röntgenciden panjurlarınızı takmasını istemeye benzer” ABD’li şair John Perry Barlow

İnternette devletin, polisin veya cemaatler gibi çıkar gruplarının sizi yasadışı olarak takip edebileceğini biliyordunuz. Ama bu sefer sizi takip eden Phorm adında özel bir firma. TTNET altyapısına kendi sistemini kurarak tüm trafiği takip etme yetisine sahip Phorm, kullanıcıların davranışlarını, yazdıklarını ve konuşmalarını analiz ederek bu datayla reklam satıyor. Her kullanıcıya bir anonim profil verilse de (profillerin gerçekten anonim olduğunun bir kanıtı yok aslında) internetteki her aktivite bu profile eklendiği için bir süre sonra o kullanıcının kim olduğu tahmin edilebilir hale geliyor. Üstelik kullanıcıları izlemek için TTNET’e para ödüyor. Bu anlaşmayı ise TTNET’ten değil, Phorm’un 9 Temmuz’da yayınladığı bir basın açıklamasından öğreniyoruz.

DERİN VERİ ANALİZİ

Phorm’un Türkiye’deki faaliyetlerinin durdurulması amacıyla kampanya yürüten enphormasyon.org sitesinde anlatılanlara göre Phorm “Sizi gezdiğiniz siteler, tıkladığınız reklamlar, izlediğiniz videolar, doldurduğunuz formlar vb. aracılığı ile profilliyor. Elde edilen profile göre ticari olan/olmayan içerikler sunuyor. İzleniyorsunuz, fakat bu izleme DPI (Deep Packet Inspection – Derin Veri Analizi) olarak bilinen teknolojilerle yapılıyor. Bu teknoloji sadece sizin bilgisayarınız ya da tarayıcınızla ilgilenmiyor. İnternet hattınızı izleyip, gelen giden tüm verilerinizi analiz ediyor. Bu durumun siz İnternette dolaşırken başınızda durup monitörünüzü izleyen bir çift gözden farkı yok. DPI’ın kullanım alanları arasında kullanıcının web üzerindeki davranışına göre ekranında ilgi alanlarıyla (behavioral targeting) ilintili reklam gösterilmesi; İnternet Servis Sağlayıcılar (İSS) tarafından veri trafiğini çok artıran P2P dosya değişimi gibi uygulamaların kasıtlı olarak kesilmesi veya yavaşlatılması; ve hükümetler ve gizli servisler tarafından dijital gözetim yapılması gibi uygulamalar yer alıyor”.
Benzer uygulamalar Google gibi reklam firmaları tarafından da yapılıyor. Örneğin Google’da belirli bir ürünü ararsanız bir süre sonra gezindiğiniz sitelerdeki Google reklam alanlarında bu ürünle ilgili reklamlar çıkmaya başlar. Çünkü Google da sizi takip ediyor. Ancak Google’ın uygulaması ile Phorm’un uygulaması arasında önemli bir fark var: Böylesine takip edilmek istemiyorsanız Google’ı kullanmayabilirsiniz. Sonuçta piyasada başka arama motorları da var. Ama eğer internet servis sağlayıcınız (mesela TTNET) Phorm ile anlaşmışsa bu uygulamadan kaçmak için servis sağlayıcınızı değiştirmekten başka bir imkanınız yok.

Türkiye’deki Phorm faaliyetini durdurmak isteyen yurttaşların kurduğu enphormasyon.org adlı siteye göre her türlü derin veri analizi sistemine şiddetle karşı çıkan World Wide Web’in (www) geliştiricisi Tim Berners-Lee, Phorm’u yaptıklarını bir telefonun operatör tarafından yasadışı dinlenmesine veya postacının bir mektup zarfını açarak içine bakmasına benzeterek “Eğer kullandığım ISS, Phorm gibi bir DPI sistemini içeriyorsa hemen başka bir ISS’e geçerim” demiş. Ancak Türkiye’deki internet altyapısı Türk Telekom’un neredeyse tekelinde olduğu için böyle bir şans yok.

CASUS YAZILIMDAN BUGÜNE

dephormation.org.uk adresine göre Phorm’un işlediği suçlar: İletişime yasadışı müdahale, siteleri taklit ettiği için telif hakkı ihlali ve dolandırıcılık, bilgisayarın kötüye kullanımı, data korunumunun ve iletişimin gizliliğinin ihlali.

Phorm yeni bir şirket değil. İnternetteki bilgiler şirketin 2002 yılında 121 Media adında insanların bilgisayarlarından bilgi çalmaya yarayan casus yazılım programları üreten bir şirket olarak kurulduğunu gösteriyor. ABD ve Kanada’da internet kullanıcılarının eylemleri sonucunda bu ülkedeki faaliyetlerini durdurarak İngiltere’ye geçmiş. İngiltere’de de Phorm’un kendisini izlemesini istemeyen kullanıcılar protesto gösterilerine başlayınca Avrupa Birliği Parlamentosu duruma el koyarak Phorm’un AB ve Türkiye sınırları içinde faaliyet göstermesini yasaklamış. Yani enphormasyon.org sitesindeki bu bilgiye göre Phorm’un Türkiye’de gösterdiği faaliyet de yasadışı.
Phorm her ne kadar kullanıcıların anonim olduğunu iddia etse de Phorm karşıtlarına göre bunu denetlemenin hiçbir imkanı yok. “Nitekim, Phorm’un terk etmek zorunda kaldığı ABD ve İngiltere’deki konuya duyarlı STK’lar bu kişilerin İnternet üzerindeki her hareketlerinin takibinin mümkün olduğunu göstermişlerdir. Daha da kötüsü, bu sadece reklamcılık için değil, devletler ve gizli servisler tarafından kullanılarak etkin bir fişleme mekanizması olarak haline gelebilir” diye anlatıyor durumu enphormasyon.org sitesi.
İngiltere’deki Phorm karşıtlarının kurduğu dephormation.org.uk sitesi ise Phorm’un çalışma prensibinin sahtekarlık üzerine kurulu olduğunu “Telefonla bankanızı aradığınızda karşınızdakinin bankanız olmasını beklersiniz. Ama telefonu bir dolandırıcı açıp sizinle bankanız gibi konuşursa buna sahtekarlık denir” sözleriyle ifade ediyor.

Site üzerinden indirilebilen dephormation adlı Firefox eklentisi ise Phorm’un sizi takip etmesini engellemeye yarıyor. Hatta girdiğiniz sitelerde sizi Phorm gibi takip eden başka şirketler olup olmadığını da görebiliyorsunuz. Sitede Galatasaray ve İnci Sözlük sitelerine girerken Phorm’un iletişime müdahalesi gözüküyor.

Bu işin kullanıcı yüzü olduğu kadar içerik sahibi yüzü de var. Site sahipleri de kendi sitelerine girmek isteyenlerin Phorm tarafından algılanıp onlar üzerinden para kazanmasından rahatsız. Eğer siz de Phorm’un Türkiye’deki faaliyetlerine bir son verilmesini istiyorsanız enphormasyon.org sitesindeki imza kampanyasına destek verebilirsiniz.

PHORM’UN KURUCUSU KENT ERTUĞRUL

Phorm’un kurucusu ise 48 yaşındaki Kent Ertuğrul. 1980’lerde ABD’de yatırım bankacısı olarak büyük paralar kazanan Ertuğrul, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, Sovyetler’in en iyi 100 bilgisayar yazılımcısını işe alarak casus yazılımlar geliştirtiyor. Bu yazılımcılar soğuk savaş döneminde de casusluk yapan, ayrıca SSCB’nin ilk süperbilgisayarını geliştiren isimler.
Ertuğrul, Birleşik Krallık’taki dava boyunca verdiği demeçlerde Phorm’u sürekli övüyor, hatta insanların ilgilendikleri alanlarda reklam görmek dururken alakasız reklam görmek istemesini anlamadığını söylüyordu.

Kent Ertuğrul 2008 yılında verdiği bir röportajda British Telecom (BT) ile yıllar öncesinden anlaştıklarını ifade etmişti. Yaptıkları işin yasadışı olup olmadığına dair bir soruyu “Büyük firmalar var bu işin içinde, yasadışı olsa BT gibi internet firmaları bu işi kabul etmezdi. Hepsinin hukuk uzmanları var” diye yanıtlayan Ertuğrul şirketin yöneticileri arasında Coca Cola’nın eski başkanı, AT&T’nin eski CEO’su ve Strateji Başkanı, saygın banka yöneticileri, Yahoo’nun iletişim başkanı olduğunu belirtmiş, “Bu saygın insanların saygın olmayan işler, dolandırıcılık yapacağını düşünmüyorsunuzdur” demişti. Burada büyük çaplı dolandırıcılıkların hep “saygın” diye bilinen insanlar tarafından yapıldığını hatırlatmakta da yarar var.

İnternette yer alan raporlara göre Phorm 2007’den 2012’ye kadar 138 milyon dolar zarar etmiş. Bu kadar zarar eden bir şirketin para kaynağının ne olduğu, nasıl Türkiye’de (İstanbul Kanyon) ofis açabildiği ise bir muamma.

PHORM, TÜRK TELEKOM VE TTNET

27 Nisan 2012’de Türkiye çapında yaşanan internet sorunlarının ardından Phorm’un altyapı kurulumu olduğu iddia edilmiş, Türk Telekom da kesintinin nedenine dair açıklamasında bunu yalanlamamıştı: “27 Nisan Cuma gecesi Türk Telekom altyapısında teknik ekipman kurulumları sırasında yaşanan teknik aksaklık”. Phorm’un çalışması için de Türk Telekom altyapısına teknik ekipman kurulduğunu hatırlatmak isterim.

Phorm kullanan internet servis sağlayıcılarının yalan söylemesi sık rastlanan bir durum. Birleşik Krallık’taki British Telecom ilk başta Phorm’un gizlice kullanılmadığını söylemiş, bir süre sonra ise Phorm’un gizlice, haberi ve onayı olmayan on binlerce kullanıcı üzerinde denendiğini itiraf etmek zorunda kalmıştı.

Alternatif Bilişim Derneği’nden uzmanlar Phorm nedeniyle TTNET’in ayıplı mal satmış olduğunu savunuyor. Dernek üyeleri Phorm’un uygulamalarına dair savcılığa suç duyurusunda bulunacak.

Enphormasyon.org sitesinde söylenilenlere göre Phorm’un uygulandığı sitelerden biri de TTNET’e ait gezinti.com. Bu yıl hizmet vermeye başlayan gezinti.com adlı site TTNET tarafından internet tarayıcısını açan kullanıcılara istekleri dışında gösterilmişti. Karşılarında açmak istemedikleri bir site gören internet kullanıcıları tarayıcılarını kapatmış, ama bunu yaparak gezinti.com’un kullanıcı sözleşmesini kabul etmiş sayılmışlardı. Zira açılan gezinti.com sayfasında “eğer bu sayfayı kapatırsanız kullanıcı sözleşmesini kabul edersiniz” yazısı vardı. Bu uygulamanın Türkiye’de yasal olup olmadığı hâlâ tartışılıyor. Birleşik Krallık’ta ise bu uygulama yasadışı ilan edildi. Kullanıcıların istekleri dışında dahil edildikleri bir uygulamadan çekilmesinin değil, kullanıcıların istekleriyle dahil olduğu bir uygulamanın yasal olacağı ilan edildi.

TÜRK TELEKOM TELEFONUNA BAKAMIYOR
Haber için görüşlerini almak istediğimiz Türk Telekom ve TTNET yetkililerine ulaşamadık. Yaklaşık 2 haftalık çabalarımıza rağmen iki şirketin de medya ve basın bölümleri ile genel müdürleri telefonlarını açmadı. Phorm yöneticileri ise meşgul olduklarını söyleyerek görüş vermedi. Phorm’un bir iletişim firması aracılığıyla yolladıkları basın bülteninde ise Phorm’a dair anlatılan bütün bu negatif bilgilerin gerçekdışı olduğu; AB’de, İngiltere’de ve ABD’de Phorm’a açılan bir dava olmadığı; Phorm’un kullanıcı onayı olmadan çalıştığı ifade ediliyordu.

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

Oy vermenin ötesinde: Temsili demokrasinin krizi

Jérome E. Roos
BirGün için çeviren: ONUR EREM

Siyasal sistemimizin derinliklerinde çok büyük bir problem yatıyor. İnsan türü bugüne kadar karşılaştığı en büyük sorunla (aynı anda varolan finansal, toplumsal, ekonomik, siyasal çevresel ve ruhani krizler) yüzyüze olmasına rağmen hiçbir şey değişmiyor. Eski ritüellerimizi sürekli tekrarlamaktan başka bir şey yapamıyoruz. Nevrotik bir kumarbaz gibi aynı kartları kararak farklı sonuçlar almayı bekliyoruz.

Kapitalist sistem tam da çekirdeğin çatırdarken, siyasal ortam korkunç bir kabus halini aldı: alevler içindeki evimizin içindeyiz, ev üzerimize çökerken kapıya koşuyoruz ama ne kadar koşarsak koşalım koridorun sonundaki kapı daha da uzaklaşıyor. Ardından ev üzerimize çöküyor, bütün sesimizle haykırarak yardım çağırıyoruz ancak kimse bizi duymuyor. Bir daha haykırmaya çalıştığımızda aslında sesimizin hiç çıkmadığını farkediyoruz. Sonrasında bütün sesler yokoluyor.

Eğer şanslıysanız bu noktada uyanıp her şeyin bir rüya olduğunu farkedersiniz. Bu rüyanın adı ise temsili demokrasi. Bu rüyaya inanmamız gerektiği hepimize öğretildi, adeta kafamızın içine yerleştirildi ve bu yüzden ondan bir türlü kopamıyoruz. O kadar güzel bir rüya ki onu bütün dünyaya yaymak için mücadele verdik. O kadar güçlü bir rüya ki onu insanların kafasına (bomba atarak da olsa) yerleştirmek istiyoruz.

Ama bu rüya zamanla bir kabusa dönüştü. Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman’un dediği gibi “siyaset ve iktidarın birbirinden görünür bir şekilde ayrılmasına tanık oluyoruz”. Finans kapital kanatlarını dünyanın dört bir yanına uzatırken siyaset (ya da “neyin yapılacağına karar verme yeteneği”) ulusal ölçekte kalan iktidar (ya da “bir şeyleri yapma yeteneği”) küresel akıntıların içinde buharlaşıp gidiyor.

PİYASANIN GÜCÜ KARŞISINDA EĞİLMEK

Bauman’ın da önemli bir şekilde açıkladığı gibi iktidar sahipleri (yani küresel sermaye akışını kontrol edenler) varolan statükoyu değiştirmek istemiyor. Seçimle başa gelen ulusal aktörlerinse böyle bir hamle yapacak, hatta en ufak bir reform bile yapacak güçleri yok. Bu yüzden ulusal siyaset ne yapmak gerektiğini söyleyen ama onu gerçekleştiremeyen müzmin bir uygulama haline dönüşmüş durumda.

Buna rağmen insanlık sürekli elindeki kartları kararak bir şekilde farklı bir sonuç elde etmeyi umuyor. Bu umut, ABD’de onyıllardır iktidara gelmiş en ilerici başkan olan Obama ile bir süreliğine artsa da, Obama’nın daha ilk sözü olan Guantanamo’nun kapatılmasını bile yerine getirememesiyle hemen söndü. Obama, evinden zorla çıkartılan mortgage mağdurlarını bir kenara itip Wall Street’i devasa kurtarma planlarıyla beslemeye karar verdi. Benzer bir şekilde seçim sürecinde üniversitelerde öğrenim ücretleri ve harçların kesinlikle arttırılmayacağına dair söz veren Birleşik Krallık’ta Liberal Parti, iktidarın kokusunu aldığı anda verdiği sözü unuttu.

Fransa’daki tablo da bunlardan farklı değil. Ülkenin 20 yıl aradan sonra iktidara getirdiği sosyalistlerin, Merkel’in kemer sıkma politikalarına karşı çıkması bekleniyordu. Oysa seçimden sadece aylar sonra Hollande bir anda Merkel’in en sıkı müttefiki oldu. Yunanistan’ı kaderine terk eden Hollande büyük seçim sözlerini terkederken arada ufak tefek sözlerini de yerine getirerek fazla tepki çekmemeye çalışıyor. Nihayetinde herkes piyasaların gücüne boyun eğiyor.

OYUNDAN DEĞİL OYUNCULARDAN NEFRET ETMEK

Siyaset ve iktidarın birbirinden ayrılması seçmenler üzerinde bariz bir kafa karışıklığı ve korkuya neden oldu. Seçmenler panikleyen bir koyun sürüsü gibi sağda ve solda uçlara doğru koşarak aşırı partilere oy vermeye başladı. Çünkü hâlâ sorunun sistemde değil, partilerde ve liderlerinde olduğunu düşünüyorlar. Ulusal hükümetlerin artık mali ve parasal politika üzerinde bir gücü kalmadığı gerçeğiyle yüzleşmek istemeyen halklar, oyunun kendisinden değil oyunculardan nefret etmeye devam ediyorlar.

Bu süreçte ulusal seçimler birer popülerlik yarışmasından farksız hâle geldi. Aptal TV kanallarındaki Survivor yarışmalarındaki gibi, siyasetçiler adadan atılmamak için ellerinden geleni yapıyor. Seçim kampanyaları birer pazarlama kampanyasına dönüşüyor, internette ve televizyonda parlak renkler kullanılarak reklam yapılıyor. Seçim zaferleri ise Dünya Kupası zaferleri gibi kutlanıyor. Bütün bunlar olurken herkes, bir şekilde bunun toplumu örgütlemenin en doğal yolu olduğunu düşünüyor.

Hem sıradan yurttaşlar hem de eleştirel düşünceye sahip insanlar kamuoyundan uzak tutularak adeta bir doğal seçilim süreciyle devre dışı bırakılıyor. Bu seçilim süreci kariyer politikacılarının teknokratik vasatlığını kayırırken, toplumun sunabileceği çok çeşitli fikirler oyunun dışına atılıyor.

Seçim süreci ucuz sloganlar, karalama kampanyaları, soruları önceden ayarlanmış röportajlar, hakaretler ve klişelerle dolarken kamuoyu tartışmalarının bütün yaratıcılığı, ağırlığı ve neşesi yokedilmiş durumda. Sorunlar yerine kişiliklerde bahseder olduk. Temsili demokrasi, toplumun geleceği için farklı fikirlerin yarıştığı bir ortam olmaktan çoktandır uzaklaştı; patronlarına dokunamadığımız bir şirketin müdürlerini ve yöneticilerini değiştirmekten farksız hale geldi.

Soruları önceden hazırlanmış röportajlar eşittir Erdoğan

ANLAMSIZ SEÇİM SİSTEMİNİ FETİŞLEŞTİRMEK

Siyasal yapının itibarının yerle bir olmasına rağmen toplumun çoğu oy sistemini fetişleştirmeye devam ediyor. Oy vermeyip toplumsal değişime katkı sağlamak için başka yollar arayan insanlar ise “işe yaramaz apolitik” veya “oy vermemesi sadece iktidardaki partiye yarayan ilgisiz bir anarşist” olmakla suçlanıyor. Derinden gelen hayalkırılığına rağmen kimse seçim merasimlerinin boş ve yüzeysel bir hale geldiğini, herhangi bir anlamlı içerikten mahrum edildiğini farketmiyor.

Geçenlerde Hollanda’da yapılan seçimlere bakın mesela. Sadece birkaç ay önce fanatik İslamofobik, Avroskeptik ve proto-faşist Geert Wilders’in Özgürlük Partisi “iktidara” gelecekmiş gibi gözüküyordu. Seçimden iki hafta önce ise eski Maoistlerin kurduğu Sosyalist Parti bir anda anketlerde birinci sıraya oturdu. Herkes Avrupa çapındaki kemer sıkma politikalarına büyük bir darbe vurulacağını düşüyordu. Lâkin sonunda krize neden olan neo-liberal parti seçimi kazandı.

Hollanda halkının derin şizofrenik yapısı bunu sıradışı bir örnek yapabilir. Ama yine de burada bir gerçeklik var: Esas sorun parlamento sisteminin tamamen işlevsiz hale gelmesi. Eğer 2 hafta içinde toplumsal atmosfer proto-faşizm, sosyalizm ve neo-liberal kapitalizm arasında gidip gelebiliyorsa bu durum, bu etiketlerin de kendi içlerinde anlamlarını yitirdiği anlamına gelir. Eğer görece kararlı ve dahilen tutarlı ideolojilerin yol gösterici yönelimleri olmazsa, parti temelli temsili sistem uygulanamaz.

Temsili demokraside tartışılabilecek seçenekler politikalara indirgenmiş durumda ve bu politikaların skalası oldukça sınırlı. Kimse kapitalist demokrasinin kusurlu yapısını tartışmaya cüret edemiyor. İşçilerin sahip olduğu fabrikalar ve kooparatifler, finansal sistemin toplumsallaştırılması, enerji sisteminin kökünden dönüştürülmesi, kullanılmayan tarım arazilerinin kolektifleşirilmesi, toplumsal meclisler aracılığıyla doğrudan demokrasinin kurulması, işçi konseyleri ve diğer olasılıklar tartışılmıyor bile.

OY VERMENİN ÖTESİNDE: İKTİDARLA YÜZLEŞMEK

Ulus devletin sınırlarıyla sınırlandırılmış ulusal hükümetler, iktidarın artık toprağa ve sınırlara bağlı olmadan aktığı gerçeğini anlamaktan aciz. Günümüzde iktidarın bir “akıntı” olduğu gerçeğini kabul ettiğinizde bu iktidara karşı çıkmak için bu akıntıları sınırlamak, dağıtmak veya yeniden yönlendirmek gerektiğini görürsünüz. Ancak bu yöntemle kapitalist sistemin özündeki birikim mantığının sonuçlarından farklı sonuçlara yol açabiliriz.

Akıntılar, tanımları gereği merkezsizleşmiş ve savruk olduklarından, ya onları sınırlamak ve yönlendirmek için günümüzdeki ulusal hükümetlerin de üzerinde yer alan, bütün “akıntı alanını” kontrol edebilecek küresel bir federal yapı kurmak; ya da bu sermaye akışı alanının tamamen dışında işleyecek (ve sermaye birikimi döngüsüne katılmayı reddedecek) yeni siyasal alanlar açmak lazım.

Bu yüzden günümüzde ancak 2 gerçek devrimci stratejiden söz edebiliriz. Bunlardan birincisi işlevsel bir küresel hükümetin kuracağı bir dünya sosyalizmi (eğer bu yolu seçerseniz size bol şans diliyorum!). İkinci strateji ise küresel sermayenin dışında işleyebilecek yeni bir toplumsal model ve alternatif üretim modelleri geliştirmek. İkinci yöntem, yeni kollektifliklerin yaratılabileceği yeni siyasal alanları kurmak için toprağın geri kazanılması. Böyle otonom bir alan yaratmak ulus devletlerin toprak bütünlüğüne karşı çıkmak, dolayısıyla devletin meşru “şiddet tekeli” ile yüzleşmek anlamına gelir.

Indignados

İşte İspanya’daki indignados, Yunanistan’daki aganaktismenoi, ve dünyanın dört bir yanındaki Occupy hareketlerinin yaptıkları denemeler tam da bununla ilgili. Aynı zamanda Paris Komünü, Anarşist Katalunya, Bavaria Sovyet Cumhuriyeti ve Chiapas’taki Zapatistalar gibi devrimci olayların da gerçekleştirmek istediği nihai hedef burdu. Doğrudan demokrasi geçmişte başarıyla uygulandı, günümüzde de başarıyla uygulanıyor. Ancak Zapatistaların filozofu John Holloway’in de ifade ettiği gibi bu durum ancak “saatin tik-taklarından özgürleştirilmiş bir zamanda ve cetvelin ölçüsünden bağımsız bir mekanda” yaşarsak mümkün olur.

UYANIN – ‘SESİNİZİ’ KENDİNİZE SAKLAYIN!

Hâlâ siyasal sistemimizin temelinde büyük bir yanlışlık var. Küresel kapitalizm çekirdeğinden çatlarken milyonlarca insan için siyasal atmosfer tam bir kâbus. Ama bu sefer eviniz yanarak üstünüze çökerken kimse sesinizi duymadığında bunun sadece bir kâbus olduğunu farkedebilirsiniz. Hayatınız boyunca size öğretilen “gerçekliğin” gerçek olmadığını, başka bir dünyanın mümkün olduğunu farkedebilirsiniz.

Burada, Hollanda’da oy anlamına gelen kelime stem. Stem aynı zamanda ‘ses’ de demek. Genel seçimlerde bütün merasimin anlamsız özü bir kez daha gözler önüne serilirken ‘sesimi’ yine güçsüz bir kariyer siyasetçisine vermemeye karar verdim. Aksine, sesimi kendime saklayarak bütün sesimle haykırdım. Bir anarşist olduğum için değil, sesim başka bir insana veremeyeceğim kadar değerli olduğundan.

Sonuç olarak temsili demokrasinin yapısı gereğiyle siyasal katılımı engellediğini söyleyebiliriz. Howard Zinn’in de belirttiği gibi “Oy vermek kolay, ama ilgili yurttaşların doğrudan eylemini gerektiren demokrasinin yerini tutamayacak kadar kötü”. Özel sermayenin elindeki kamusal alanların dışında açılabilecek yeni kamusal alanlar; dışlayıcı olmayan, aksine kapsayıcı kolektif karar verme yöntemlerinin hepbirlikte yaratılması; yeni siyasal öznelliklerin geliştirilmesi – günümüzün endişeli yurttaşları olarak bunlar bizim gerçek demokratik sorumluluklarımız.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Garip sesin kaynağı ne?

Dün sabaha karşı İstanbul’da yaşayanlar garip sesler ve uğultular duydukları iddiasını sosyal medyada dile getirdi. Peki son dönemde dünya çapında çok farklı yerlerde duyulan benzer seslerin açıklaması var mı?

ONUR EREM

Cuma sabaha karşı sosyal medya İstanbul’da duyulan garip ses ile çalkalandı. Uğultuya benzer bir ses duyduklarını söyleyen insanlar sesle ilgil yorumlar yaparken bazıları bunu deprem tetikçisi olarak gördü. Benzer seslerin geçtiğimiz haftasonu İzmir’de de duyulduğu ortaya çıktı.

Aslında bu olay İstanbul’a özgü değil, bu linkten izlenebileceği gibi dünyanın dört bir tarafında farkedilmiş: youtu.be/GEWTrYB-ERA . 2011’den beri kullanıcılar internete duydukları bu sıradışı uğultunun ses/video kaydını yüklüyor. youtu.be/XNVOnGGbaFU adresinde izlenebileceği gibi bu sesler çok sayıda ülkede ana haber bültenlerine çıkmış, polis kayıtlarına geçmiş.Ses kayıtlarını inceleyenler insanın duyabileceği frekanstaki seslerin yanı sıra daha düşük frekanslarda, duyulamaycak kadar derin seslerin çok daha fazla olduğunu tespit etmiş.

GÜNEŞ AKTİVİTELERİNDE ARTIŞ MI?

Peki dakikalar, bazen saatler boyunca kendini tekrarlayan bu uğultunun kaynağı ne? Bilimadamları bu soruya net bir cevap vermese de farklı alternatifler üzerinde duruluyor. Bunlardan birincisi seslerin güneş patlamalarından dünyaya ulaşan parçacıkların atmosfere ulaşması sonucu oluştuğu. Saskatchewan Üniversitesi’nden Jean-Pierre St. Maurice’e göre bu sesler dünyanın radyasyon kuşağından geliyor. Son dönemde güneşin aktivitelerinde görülen artış nedeniyle bu seslerin de sıklaştığı varsayılıyor.

Bir diğer açıklama ise seslerin Dünya’nın çekirdeği tarafından üretildiği. Bu teoriye göre dünyanın çekirdeğinde zaman zaman artan aktiviteler veya dünyanın farklı bölgelerinde gerçekleşen depremler nedeniyle çok derin sesler ortaya çıkıyor. Southern Methodist Üniversitesi’nden Sismolog Brian W. Stump’a göre bu sesler bazı dönemlerde insanların duyabileceği frekanslara kadar ulaşabiliyor. Bu teoriyi savunanlar seslerin dünya çekirdeğinde artan aktivitenin bir sonucu olduğu için deprem habercisi olabileceğini de söylüyor.

Discovery Channel’dan Benjamin Radford’a göre bu sesler bir doğa olayına değil, inşaat gibi insan aktivitelerine ait sesler. Radford, şehirlerdeki gürültü kirliliği nedeniyle farketmediğimiz birçok makina gürültüsü olduğunu söylüyor. Bu ritmik seslerin uzaktaki bir rüzgar tirbününden gelmiş olabileceğini açıklıyor Radford.

NASA’dan David Morrison ise internetteki bütün bu vidyoların düzmece olduğunu düşünüyor. Morrison, bütün bunların yakın zamanda çıkacak bir filmin viral reklamı için bir yıl önceden üretilmeye başlayan vidyolar

İSRAFİL’İN SURU DİYEN BİLE VAR

Bilimadamlarının bu konuda kesin bir neden bulamaması farklı söylentilere de temel hazırlıyor. İnternette sayısız site bu sesleri uzaylılardan HAARP teknolojisine, kutupların yer değiştirmesinden Mayaların 2012 kehanetine kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılan nedenlerle açıklamaya çalışıyor. Hatta bazı gruplar bu sesin İsrafil’in suru olduğunu bile iddia ediyor. Gözlemlediğim kadarıyla bu tarz teorilere inananların en büyük argümanı “güneş aktivitesi veya dünya çekirdeğinden kaynaklansaydı insanlar bunu önceki yıllarda da duyardı” düşüncesi. Ancak unutmamak lazım ki insanların büyük bir çoğunluğu sadece birkaç yıldır yanlarında sürekli ses kaydedebilecek bir mobil cihazla dolaşıp bu sesleri internete yükleyebiliyor.

Facebook’ta iletişime geçtiğim Kozmik Anafor, Bilime Dair Herşey ve Skeptikler sayfaları da bu kayıtların sahte olduğunu düşündüklerini söyledi.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Avrupa’da Romanların durumu içler acısı

Avrupa Roma ve Göçebe Forumu Başkanı Rudko Kawczynski İstanbul’daki konuşmasında, geçen yüzyıl Ku Klux Klan’ın siyahlara yaptığının bugün AB ülkelerinin Romanlara yaptığından bir farkı olmadığını söyledi

ONUR EREM

Roman Çalışmaları Konferansı Çarşamba günü İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda başladı. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kadir Topbaş ve Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’ın da katıldığı toplantıda konuk konuşmacı Avrupa Roman ve Göçebe Forumu (ARGF) Başkanı Rudko Kawczynski bir konuşma yaptı.

En geniş çaplı Roman örgütü olan ve Avrupa Konseyi’nin danışman üyesi olan ARGF’nin Başkanı Kawczynski konuşmasına “Bugün Avrupa toplumlarındaki Roman sorununun nedeni Romanların eğitimsizliği, yaşam kalitesinin düşüklüğü, çocuk ölümlerinin fazlalığı değil. Aksine bunlar toplumdaki ırkçılık ve ayrımcılığın sonuçları” diyerek başladı.

ETNİK TEMELLİ DEVLETLE ÇÖZÜM ZOR

Etnik temelli ülke anlayışı değişmediği sürece Roman sorununun çözümü zor olduğunu anlatan Kawczynski, Romanların yaşadıkları topraklarda yabancı hissetmelerinin, sürekli sürülmelerinin kökünde de, 2. Dünya Savaşı’nda 500 bin Romanın soykırıma uğramasının da kökünde de bu etnik temellilik olduğunu söyledi. ARGF Başkanı sözlerine şöyle devam etti:

“Bugün Avrupa’da Romanların durumu kötüye gidiyor. Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla başlayan bu süreç hızlanarak devam ediyor. Basında nefret kampanyaları yürütülüyor.

Ku Klux Klan’ın siyahlara yaptığını bugün Avrupa Birliği ülkeleri Romanlara yapıyor. Maalesef ırkçılık AB kültürünün bir parçası haline geldi. Bundan sadece Romanlar değil diğer azınlıklar da muzdarip. AB bununa savaşmayı beceremedi. Romanların Türkiye’deki ve AB’deki durumunu karşılaştırdığımızda maalesef artık AB’nin Türkiye’den bile kötü olduğunu söyleyebiliriz.”

TÜRKİYE’DE DURUM GERÇEKTEN İYİ Mİ?

Rudko Kawczynski’nin konuşmasının ardından panele geçildi. Türkiye ve Avrupa’da Romanlar başlıklı panelde Sıfır Ayrımcılık Derneği’nden Elmas Arus, Adnan Menderes Romanlar Uygulama ve Araştırma Merkezi’nden Didem Evci Kiraz, Berlin Özgür Üniversitesi’nden Hristo Kyuchukov ve Manchester Üniversitesi’nden Yaron Matras konuştu. Genel olarak Türkiye’de hükümetin Romanlara karşı değişen söyleminin övüldüğü toplantıda Romanların Türkiye’de yaşadıkları sorunlardansa pek bahsedilmedi. Devletin büyük katılım ve desteğine yorduğum bu durum bazı izleyicilerin de tepkisini çekti. Panelin ardından geçilen soru-cevap bölümünde Sulukule’de Romanlarla mücadele vermiş bir aktivist de bu sıkıntısını “Neden bugün bu konferansta kentsel dönüşüm konuşulmuyor? Romanlar kentsel dönüşümle tehdit edilirken biz nasıl Türkiye’deki durumun AB’den iyi olduğunu söyleyebiliriz” diyerek dile getirdi. Sorusunu yanıtlayan Elmas Arus ise “Kentsel dönüşüm Romanları hedef alan bir uygulama değil. Kentsel dönüşüm bütün toplumu hedef aldığı için bunu Roman konferansında tartışmıyoruz” dedi.

‘ERDOĞAN SÖZ VERDİYSE, TOPLUM BÜYÜK BASKI UYGULAYABİLMELİ’

Avrupa Roman ve Göçebe Forumu (ARGF) Başkanı Rudko Kawczynski panelin ardından BirGün’ün sorularını yanıtladı:

>> Bugünkü toplantıda kentsel dönüşüm başta olmak üzere Romanların pek çok büyük sorununun tartışılmaması, sadece hükümetin güzel şeyler yaptığı, Türkiye’nin iyiye gittiği gibi soyut şeylerin söylenmesini neye bağlıyorsunuz?

Bu tür toplantılarda böyle şeyler olabiliyor. Toplantıyı düzenleyenlerden Gypsy Lore Society toplantıların siyaset eksenli olmasındansa kültürel eksenli olmasını tercih ediyor.

>> Toplantıda Avrupa’daki durumun Türkiye’den daha kötü olduğunu söylediniz. Bu Türkiye’nin başarısı mı, Avrupa’nın başarısızlığı mı?

Şöyle söyleyeyim. Batı Avrupa’da yaşadığımız en büyük sorun kültürümüzün doğu kültürü olması. Bu yüzden Batı Avrupa’da zenofobik, islamofobik ayrımcılıklar olabiliyor.

Buradaysa durum daha farklı. Kültürleri veya dinler yüzünden ayrımcılık görmüyor Romanlar. Buradaki sorunlar, toprağından atma, kentsel dönüşüm gibi devlet uygulamaları. Şehirler büyüdükçe arsalar değerleniyor ve en zayıf halka olan Romanlara saldıran sermaye onları toprağına el koyuyor. ABD de bu işin içinde. Örneğin Trump Towers, Romanların elinden alınan topraklarda yükseldi.

Bu açından bakınca Türkiye’de Romanların yaşadığı, ABD’deki Kızılderililerin yaşadıklarına benziyor. Daha fazla toprağa ihtiyaç duyan beyaz adam sürekli onların toprağına saldırıp daha fazlasını aldı.

Bu yüzden Türkiye’de yaşanan şeyin temelinde Romanlara karşı duyulan bir nefretin değil ekonominin yattığını düşünüyorum. Ayrıca artık Romanları bir mahalleden çıkartıp o mahalleyi yıktıktan sonra kilometrelerce ötede toplu konut yapıp bu insanların dağın başında oturmasıyla sorunun çözülmeyeceğini anladılar diye düşünüyorum.

Avrupa Birliği’ne baktığımızda Romanların neredeyse her gün topraklarından atıldığını görüyoruz. Hatta bunu AB kendisi finansa ediyor. Türkiye’de yılda bir-iki kere gerçekleşmesinden şikayetçi olduğumuz şey AB’de hergün oluyor. Bu yüzden AB’nin durumu çok daha kötü. Türkiye son 2 yılda AB’nin 40 yılda yaptığından daha fazla ilerleme yaptı.

>> Örnek verebilir misiniz bu ilerlemelere?

Benim kastettiğim şey siyasal taahhütler. Türkiye’de hükümetin Romanlar konusunda söylediklerini, verdiği sözleri AB’de bugüne kadar kimsenin ağzından duymadık. Merkel veya Holland asla çıkıp “Romanlar bizim insanımızdır” demez, hayatta duyamazsınız böyle birşey.

>> Söz vermeyi ilerlemeden sayabilir miyiz? Türkiye’de Başbakan Erdoğan her kesim için çok güzel konuşur, sözler verir ama uygulama genellikle tam tersi olur.

Tabi ki ilerlemeden sayabiliriz. Çünkü eğer bir başbakan bir söz verip bunu yerine getirmediyse toplum onun üzerinde baskı kurarak bunu gerçekleştirmesini sağlayabilir. Dünyanın her yerinde bu böyle, demokrasiler böyle işler. Eğer Türkiye’de toplum bunu yapamıyorsa bu başkabanın değil, toplumun suçu.

Her şeyin bir anda olmasını beklemek doğru değil. Bunlar başlangıç. Bugünün Türkiyesini 20 yıl öncenin Türkiyesiyle kıyaslarsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Türkiye’de hiçbir şey mükemmel değil, ama iyileşiyor. AB ise dünya çapında ‘insan hakları’ diye konuşurken her yıl daha da geriye gidiyor.

Diğer azınlıklardan farklı olarak ayrılıkçı halklar değiller Romanlar. Hiçbir ülkede bağımsızlık talebimiz olmadı. Yeraltı örgütlenmemiz, gizli ordumuz yok. Terör eylemleri de yapmıyoruz. Buna rağmen sürekli saldırıya maruz kalıyor, sürekli öldürülüyoruz. Avrupa Konseyi ve AB’nin Romanları yoketmek için izlediği bilinçli politikanın sonucudur bunlar. 800 yıldır aynı baskıyla karşı karşıyayız.

Umarım Türkiye AB üyesi olur. Çünkü Türkiye AB’deki bu sorunları çözebilecek bir ülke.

>> Romanların sorunlarının çözülmesi için ne gibi somut adımlar atılması lazım?

Türkiye’de de AB’de de Romanların yüzde 95’i artık dillerini konuşamıyor. Bu yüzden dil neredeyse yokoldu. Devletin bu konuya acilen el atarak Romanlara anadillerinde eğitim vermesi, yokolmaya yüz tutmuş bu dili canlandırması lazım.

Her ülkenin kendi insanlarına farklı toplumsal gruplar arasında veya azınlıklarla nasıl birarada yaşayabileceklerine dair dersler vermesi lazım. Farklılıkların birarada yaşayabilmesi çok önemli ve bunun eğitimi çocukluktan başladı.

Uluslararası dayanışma şart. Avrupa Birliği ekonomiye dayalı bir birlik olarak ortaya çıktığı için insanı hiçbir zaman merkeze koyamıyor. Benim bahsettiğim insan temelli bir birlik ve dayanışma. Kapitalizm bütün AB projesini çökertmek üzere. Kapitalizmden kurtulmamız şart. Azınlık gerilimleri yaratarak ülkelerdeki güçler dengesini korumaya çalışan bir sistem bu.

>> AB’de son seçimlerde sosyalist partilerin oylarını arttırması ve bazı ülkelerde iktidara gelmeleri Romanların durumunu olumlu etkiler mi?

Kesinlikle hayır. Bu ülkelerde Romanların seçimlerde aday olamadığını ve oy kullanamadığını da unutmamak lazım.

Slovakya bu konuda güzel bir örnek. 4 milyonluk ülkede 1 milyon Roman, 1,75 milyon Macar var. Macarların yarısı da Roman. Yani ülkede 2 milyona yakın Roman var – ülkenin yarısı. Kendi etnik temelli devletini kurmak isteyen Slovaklar, Romanların seçimlerle iktidara gelebileceğinden korkuyor. Bu yüzden Roman çocuklarını normal okullara değil zeka özürlülerin okullarına yolluyorlar. Böylece onları bastırmak istiyorlar.

Avrupa’daki sistem işte bu. Baskı ve korku rejimi. Avrupa ideallerinden çok çok uzakta. Birleşik Avrupa idealinden de çok uzaktayız. Eğer bir siyasetçi “Avrupa hakkındaki ortak algı”dan bahsederse bu bir şakadan öteye geçemez. Almanya da kendini Avrupa’nın merkezi olarak görebiliyor, Türkiye de Lüksemburg da. Birliğin içindeki her ülkenin farklı politikası olunca bunların birini iyileştirmeye uğraşırken diğeri kötüleşmeye başlıyor.

Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın