10 kişilik bir organizma: Kebap

Romanya’dan İrlanda’ya göçen 3 gencin yolların kesişmesini anlatan Kebap, aylardır büyük bir seyirci kitlesini salonlara çekiyor. Biletleri günler öncesinden bitebilen oyunun başrollerinde Arda Çetinkaya (25), Gülce Oral (25) ve Görkem Kasal (22) oynuyor. Görkem ve Gülce Bilgi Üniversitesi Sahne Sanatları’nda, Arda ise Kadir Has Tiyatro bölümünde okuyorlar. Bu genç ve başarılı oyuncular, sahnede kendilerine eşlik eden 7 kişilik Erkekler Dünyası korosuyla büyük bir uyum içindeler, kendi deyimleriyle “10 kollu bir ahtapot”a dönüşüyorlar. 15 yaşındaki bir karakterin yaşadıklarını anlatmasına rağmen 18 yaş sınırı bulunan bu sıradışı oyun hakkında başrol oyuncuları ile bir röportaj yaptık.

ONUR EREM – BirGün – 2011

Actors Without Borders’a nasıl dahil oldunuz? Nasıl bir oluşum bu?

GO: Zişan Uğurlu Kadir Has ve Bilgi üniversitelerine atölye vermeye geliyordu, kendisiyle orada tanıştık. Sonra New York’ta bir ay boyunca her gün yoğun bir şekilde birlikte çalışabileceğimiz bir atölye açacağını söyledi. Buradan üçümüz gittik. Zişan hoca oyunculuğu çalışmanın en iyi yolunun oyun çalışmak olduğunu düşünüyordu, o yüzden kendisinin seçtiği Kebap oyununu çalışmaya başladık. Önce sahneleme planımız yoktu, ancak Zişan hoca ortaya çıkanlardan memnun oldu ve oyunun haklarını alarak sahnelemeye hazırlandık.

Zişan hoca buraya gelerek oyuna koroyu, Erkekler Dünyası’nı ekledi. Bir süre de Erkekler Dünyası ile çalıştık, ve 5 günlük yoğun bir provadan sonra prömiyer yaptık. Actors Without Borders – İstanbul öyle ortaya çıktı.

Oyun çok yoğun bir ilgiyle karşılandı, biletler günler öncesinden bitebiliyor. Böylesine yoğun bir ilgi bekliyor muydunuz? Neye bağlıyorsunuz bu ilgiyi?

AÇ: Özel tiyatroda ben bu kadar ilgi beklemiyordum. Ama oyunun sloganında şiddet, pornografi, erkekler dünyası gibi kelimelerin kullanması seyircinin ilgisini çekiyor. Biraz da izleyenlerin reklamını yaptığını düşünüyorum, çünkü oyunu 2-3 kez izleyen insanlar da oldu. Şu an kumbaracı50 ve Mekan Artı’da oynuyoruz, kumbaracı50’nin izleyicisi çok yoğun olduğu için orada hep kapalı gişe oynadık. Oyunu devamlı oynamak çok keyifli bir şey.

GO: Pornografi, erkekler dünyası, güzelim kızlar, ilgi gören konular. Ama oyun ondan çok daha fazlası bence. Oyuna insanları ilk çeken şey, şiddet, pornografi gibi kelimeler olabilir ama bence oyunun sonunda beğenilmesini sağlayan şey o değil, oyunun derdinin çok çarpıcı bir dille ortaya koyulması bence.

Oyunun bir bölümünde Madalina karakteri sokağa çıkıyor, o anda kamerayla çekilen görüntüler canlı olarak sahnedeki bir yatağa yansıtılıyor. Her oyunda sokağa çıkıp orada oynamaya devam ederken sokaktan geçen insanlar “ne oluyor burada?” diye yanınıza geliyor mu?

GO: Taksiler duruyor bazen, camdan sarkıp bakıyorlar. Gelip geçenler bakıyor. kumbaracı50’den Onur sürekli dışarıda durup ortalığı kolaçan ediyor zaten, herhangi bir olaya karşı. Yoldan geçen insanlar çekim olduğunu anlıyorlar, çünkü kalabalık bir ekip aşağı iniyor, ışıklar taşıyorlar, ben erkeklerden oluşan bir çemberin içinde duruyorum.

Erkeklerden oluşan bir çemberin içinde durduğunuz başka sahneler de var, özellikle sahnede üstünüzü değiştirirken. Çemberin içerisinde olmanızın özel bir anlamı var mı, yoksa sadece hızlıca soyunup giyinmek için işlevsel bir araç mı?

GO: İkisi de bence. Hem bir anlamı var, hem de işlevsel.

AÇ: Biz ona pit-stop diyoruz, çemberin içine girip herkesin yardımıyla birkaç saniyede üstünü değiştiriyor.

GO: Bir sahnede üzerime kapanıp yiyor beni Erkekler Dünyası, “bzzz” diye sesler çıkartarak. Dayak sahnelerinde de öyle. Bir anda kızın üstüne atlayıp sonra bir anda geri açılmaları Zişan’ın bilinçli bir tercihi. Ayrıca dayak sahnelerinde üstüme kapanmaları sayesinde vuruşların yapmacık olup olmadığı anlaşılmıyor.

Erkekler Dünyası oyunun orjinalinde de var mı?

AÇ: Metin üç kişilik, Erkekler Dünyası tamamen Zişan Uğurlu’nun fikri.Sahnede 1 kadın ve 9 erkek olması, kadına yönelik algıyı simgeliyor. Erkek oyuncuların elini çırptığı zaman herkesin hareket etmesi, erkeğin kadına üstünlük kurmasını anlatıyor.

GO: Bir yandan da gerçekten erkekler dünyasında yaşıyoruz, sokakta da öyle, her yerde öyle. Bazen oyun için “oyun hep kızın üzerinde, sadece onun hikayesini anlatıyor, göçmen sorununa yeterince değinmemiş” gibi eleştiriler alıyoruz. Bu Zişan’ın tercihi, çünkü kadının dünyadaki yeri gerçekten çok büyük bir sorun.

Oyuna hazırlanış sürecinden biraz bahseder misiniz?

GK: Çok Her sabah 9’dan 7’ye kadar çok yoğun çalışıyorduk, vücudumuzu bu kadar uzun süre kullandığımız için sabahları yataktan kalkamıyorduk. Sabah birbirimizi uyandırabilmek için birlikte yatıyorduk. Kolay bir süreç değildi, temposu ve içeriği açısından. Oyun benim hayatımı etkiler olmuştu. “Napıyorum ben?” diye sormuştum kendime. Yaptığınız için içerisinde yaşamak akıl sağlığı açısından çok iyi bir şey değil, bu oyunlar için de geçerli. Oyunun içeriği çok sağlıklı olmadığı için biraz kötü olmuştum, ama sonra dengeyi tutturmayı başardım.

Oyundaki gibi saçların dökülmemiştir umarım stresten?

GK: O kadar da değildi.

AÇ: Her oyunda saçına yumurta sürünce dökülmez zaten.

GK: İşin sonunda ekibinle, arkadaşlarınla eğleniyorsun sonuçta. O durumun kırılması bütün ekip açısından çok iyi oldu ve büyük bir ivme kazandık.

AÇ: Prova bittiğinde 5 dakika bir sessizlik oluyordu, herkes yuvasına çekilip toparlanıyordu. ABD’den döndüğümüzde provalar çok yoğun geçti, ve oyunu son derece gerçekçi oynar olduk. Gülce’ye şiddet uyguladığım sahnelerde çıkardığı sesler bile son derece gerçekçi oldu. Bu durum ruhsal olarak da etkiliyor, gece yatağa yattığınızda “ne oluyor?” diye soruyorsunuz kendinize. Bu kadar gerçekçi oynayıp seyirciyi etkileyebilmemiz, bizi de çok eğlendiriyor.

Oyun sırasında vücutlarınızı son derece zorlayacak hareketler yapıyorsunuz, bu bir kazaya veya sakatlığa neden oldu mu?

GO: Zişan hoca son geldiğinde beş gün üstüste çalışıp hemen sonrasında oyunu sahneleyecektik. Bir buçuk aydır kendi kendimize çalışıyorduk. İlk yaptırdığı şey, dövüş sahnelerini daha gerçekçi kılmak için bize yalancı boks çalıştırmaktı. Orada daha ilk çalışmada Arda bana sağlam bir yumruk attı yanlışlıkla.

AÇ: Hayatımda attığım ilk yumruktu, o da bir kadına geldi.

GK: Sizin de söylediğiniz gibi Kebap çok fiziksel bir oyun, herkes sahnede başımıza birşeyler gelecek diye beklerken ben İstiklal Caddesi’nin sürekli oynayan taşları yüzünden ayağımdaki bağları yırttım. Bu yüzden bir oyun iptal etmek zorunda kaldık.

GO: Görkem iyileşti, oynayabilmeye başladık, bu sefer de ben dans dersinde ayağımı çatlattım.

Oyunda Bogdan karakteri ne anlatıyor? Voicu’dan kurtulmak isteyip kurtulamamsının nedeni kendi güçsüzlüğü mü, yoksa Madalina’nın varlığı mı?

GK: Bence ikisi birden. Oyunu ilk okuduğumdan beri Bogdan karakteri diğer iki karakterden çok farklı, sahnede iki elma bir armut var diyebiliriz. Zengin olmasa da maddi imkanları çok kötü olmayan, linsansı bitirince yüksek lisansı yurtdışında yapmak isteyen, Romanya AB’ye girdi diye hemen İrlanda’ya giden bir adam. Uyum sürecini aşamayınca adamda bir eziklik yaşamaya başlıyor. Madalina onun için bir fırsat ve bir ekmek kapısı olmaya başlıyor. Okulda yapması gereken şeyleri de Madalina’dan nemalanıyor. Oyunda en kötü karakter Voicu gibi gözüküyor, ama bence en ahlaksız adam Bogdan. Bilgi birikimi olan bir adam, çalışmalarını başka şekilde yapabilir, başka iş bulabilir ve hayatına başka bir yön verebilir, ama o kolaya yatıyor. Bir süre sonra üçü bir organizma oluyor ve Bogdan oradan çıkamıyor. Voicu bütün pasaportlara el koyduğu için orada bir mahsur kalma durumu da var.

GO: Bogdan’ın gösterdiği kadına karşı şiddet videosunu provalardaki kayıtlardan Bora Dayanıklı hazırladı. Orda da şöyle bir trajedi var, sanki “oyunun mesajı da bu” gibi çıkıyor, ama şöyle bir şey var: Zaten kızı gebertmişsiniz, bir de onun videolarından para kazanıp aile içi şiddeti eleştiren reklamlar yapıyorsunuz. Böyle bir dünyanın içerisindeyiz, Bogdan bu kelimelerin altında saklı aslında. Oyunun sonunda ilk defa sadece bir kere için Madalina Bogdan’a kamerayı tutuyor. Orada da anlatılmak istenen şey, Bogdan’ın da artık reklamcı zihniyetiyle bu sistemin bir fahişesi oluyor.

Oyunda bütün kötülüklerin kaynağı Voicu’ymuş gibi duruyor, hem Madalina’ya davranışı ve onun ölümüne giden yolda, hem de Bogdan’ın hayatına etkisinde bunu görebiliyoruz. Nedir Voicu’nun derdi?

AÇ: Voicu, Madalina ve Bogdan’dan 2 sene önce İrlanda’ya gelip vatandaşlık alıyor. Diğer iki karakter İrlanda’ya geldiğinde İrlanda, gelenlere vatandaşlık vermemeye başlamış durumda. Voicu da bu durumdan nemalanıyor. Devamlı aile ve memleket özlemi çeken, vicdanı olan bir adam, ama bunlar çok bastırılmış. Benim kafamda ona yazdığım özgeçmişte, Voicu İrlanda’da çok kötü günler geçirmiş. Ne iş yaparsa yapsın kendi işinin patronu olmak isteyen bir adam. Madalina’ya değer vererek başlıyor, kafasında onu satma planı olsa bile, ama o pis iş onu oyunun sonundaki haline getiriyor. Hayatta kalma çabası içerisinde. Voicu karakteri tembel, parazit bir adam, kızı dışarda satıyor, sonra üşeniyor uğraşamam deyip evde satıyor.

GO: Üçünün durumu da öyle, hepsi hayatta kalmanın ve paranın peşinde. Kimse sütten çıkmış ak kaşık değil oyunda. Madalina da dahil. Madalina’ya kadın olduğu için yazık oluyor aslında, bir tek o Jennifer Lopez olamıyor. Onun dışında biri para kazanıyor, diğeri bitirme projesini gerçekleştiriyor.

Madalina 15 yaşında olmanın getirdiği çocuksu bir mutluluğa sahip, ama hayat ona karşı çok acımasız. Böyle bir karakteri oynamak zor muydu?

GO: Madalina’nın oynadığım diğer oyunlardaki karakterlere kaçmasından endişeleniyordum. Benzer karakterler olmasa da sahneleri benziyor. Oynadığım karakterlerin üçü de dayak yiyen karakterler. İzleyenlerde “aa, bu kız burada da dayak yiyor”, “ne olacak bu Gülce’nin hali” gibi bir hissiyat oluşmasından endişelenmiştim. Oyunun fizikselliği çok zorlayıcıydı. Madalina’nın 15 yaşında olması da biraz sıkıntı yaratabilir diye düşünmüştüm.

Genç tiyatrocular olarak bu mesleği profesyonel olarak devam ettirmek isteyen lise-üniversite çağındaki gençlere ne tavsiyeler verebilirsiniz?

AÇ: Ben şu an öğrenciyim, ailemden maddi olarak destek alıyorum. Bu oyunu 15 kere oynadık, oyun bir para kazandırmadı, tiyatrodan kesinlikle para kazanma şansın yok. Ancak bir kuruma girmen lazım, ama belediye tiyatroları veya Devlet Tiyatroları gibi kurumlarda ne kadar sanat yapılabilir tartışılır. Ama maalesef para kazanmak için bir dizide oynamak zorundayız. Sadece tiyatroda değil, sinemada da para yok. Tiyatroyu bir hobi olarak yapmak zorundayız. Zişan hoca ABD’deki tiyatrocular için de aynısının geçerli olduğunu söyledi.

GO: Tiyatrodan para kazanan insanlar yavaş yavaş oluyor galiba, ve bence olmalı da. Bizim biletlerimiz çok ucuz. Bu kadar da ucuz olmasına gerek yok bence. Ortada gerçekten bir ter var. Dekor kurup oyun oynuyoruz, sonra dekor söküp taşıyoruz. Sadece yaptığımız iş güzel diye bundan para kazanmıyor oluşumuzla cezalandırılmayı haketmiyoruz. Bu genel toplumsal bir algı bence. Avrupa’da oyun oyna ve para kazanma gibi bir durum yok. Bazı iyi, özel, alternatif tiyatrolara çok pahalı oldukları için kızıyoruz ama belki de aslında kızmamız lazım. Şu an bizim oyunumuz sinemadan ucuz.

GK: Biz ABD’de Denzel Washington’u tiyatroda izlemek istediğimizde bilet fiyatlarının 400 dolar olduğunu öğrendik. Oyun fiyatları genelde 60-70 dolar arasındaydı.

GO: Fiyatlar o seviyede olmalı demiyoruz da, 10 lira da olmasın. Biletler daha pahalı olmalı. Herkes izleyebilsin diyerek fiyatları 10 lira yapıyoruz, ama herkes izlemeye gelmiyor zaten. Sadece belli bir kısım izliyor. Mesela biletler 40 lira olursa oyunu izlemeyecek insanlar olabilir, ama izlemek isteyenler için de ücretsiz günler düzenlenebilir. Başka yerlerde bedava oynayabiliriz. O bize ayrı bir motivasyon da verir. Buranın izleyicisi para verebilecek durumdaysa ondan alalım, ama gidip Eyüp’te bir okulda, ya da bir dernek adına ücretsiz oynayalım. Herkesin ulaşabilirliği açısından böyle bir model uygulanabilir. Cebine birazcık birşeyler girmesi, senin bir meslek yaptığını hissettirir.

AÇ: Ben Krek’in iki işini izledim, 25 liraydı fiyatı, ama izlediğin zaman da “son kuruşuna kadar hakettiler” diyorsun. Bu algıyı kurabilmek de önemli.

GO: Zişan “bu ülke tiyatro ülkesi değil, müzik ülkesi” demişti. Konserlere hepimiz neyse parası veriyoruz, ama tiyatroya verince çok geliyor. Sokak tiyatrosu ve ortaoyun kültüründen geliyor olmamız nedeniyle belki de tiyatroya para vermek istemiyoruz.

GK: Oyunculuğu profesyonel olarak yapmayı düşünen gençlere bir tavsiyem de kesinlikle pes etmemeleri ve işi kovalamaları.

AÇ: Bu işi bırakmak için o kadar çok sebep var ki, ancak gerçekten isteyenler devam edip başarıya ulaşabilir. Bu iş öyle bir iş ki, günün sonunda “ağzında sakızı olan kişi” haklı çıkabiliyor. Oyuncu-yönetmen ilişkileri çok sert noktalara ulaşabiliyor. Gerçekten istiyorsanız bunlarla baş etmeyi öğreniyorsunuz.

Sahnedeyken seyircileri nasıl görüyorsunuz? Bir kişinin sakız çiğnemesi gerçekten oyuncuları etkiler mi?

GK: Seyircilerin, oyuncuları farkındalıkla izlemesi çok önemli. Ağızdaki sakız, çok konuşan insanlar ya da telefonun çalması bizi etkiliyor.

GO: Seyirci tabi ki sıkılabilir, bu ayıplanacak bir şey değil. Seyircinin de orada bir performansı var aslında, bir şeyi izleme performansı. Kimse evinin koltuğunda DVD izler gibi izlemiyor sonuçta. Bizim oynadığımız black box tarzı sahnelerde seyirci, İtalyan sahnelerde olduğu gibi karanlıkta değil, insanları gayet görebiliyorsunuz.

AÇ: Sakız olayı çok yanlış yerden tartışılıyor. Oyunu ben de izledim daha önce, o sahnede oyun duruyor ve oyuncular izleyiciyle temas kuruyor. Bence bir oyuncunun o sahnede izleyicinin ağzındaki sakızı farkedip onun taklidini yapması, o cesareti bulması çok iyi bir şey bence. Biz de oyunda bir sahnede seyirciye dönüp “bazı gerizekalılar” diyoruz. 2-3 yıldır dolu salonlara oynayan bir oyunun, izleyicilerden biri önemli birinin kızı diye eleştirilmesi çok yanlış. Kültür bakanı, seyirciyle göz teması kurulmasını eleştirmiş, böyle bir şey olabilir mi?

GK: Seyircileri oyunun içine katmak kötü bir şey değil.

GO: Tepki almaya alıştığımız sahnelerde seyircinin bir tepki vermesi çok güzel bir şey. Bisiklet kullanmayı ilk öğrenirken birinin arkadan destek vermesi gibi.

GK: Seyirci vitesi yükseltiyor da diyebiliriz.

Kebap, seyirciye çok yakın oynanan bir oyun, göz teması da kuruyorsunuz, Sümeyye Erdoğan gibi tepki gösterenler oldu mu oyununuza?

AÇ: O şekilde bir tepki almadık, büyük ihtimalle öyle bir kafa yapısına sahip insanlar bizi izleme gelmediği için. Sahneye çıktığımızda duyduğumuz o heyecan için bu işi yapıyoruz aslında. Ben birşeyler söylediğimde insanların gülmesi veya bir tepki vermesi bizi mutlu ediyor. Her oyundan sonra ışık masasındaki arkadaşlara gidip iyi tepki alıp almadığımızı soruyoruz mesela. Bir dizi ve sinemada, tiyatroda verilen o sıcaklık yok.

Tiyatrocuların üzerinde büyük bir baskı var. Daha önce bir meleğin hayat kadınının bedenine girmesini anlatan bir oyun, daha prova aşamasındayken Vakit Gazetesi’nin haberi yüzünden Kumbaracı50 kapatılmıştı. Şimdi de Başbakan’ın kızının olayının ardından Kültür Bakanı “Devlet Tiyatroları’nı kapatsak mı acaba?” tarzında konuşmala yapmaya başladı. Bugüne kadar her şey alttan alttan sinsice yapılırdı, artık bu iktidar döneminde herşey açık ve net yapılıyor, ve bunun karşısında hiç bir şey yapamıyorsun. Üzücü, yapacak bir şey yok ve umudumuz sürekli geriliyor.

Biraz da sahnedeki 7 kişilik Erkekler Dünyası’ndan bahsedelim.

GO: Onların da hepsi bizim gibi öğrenci. Ya Arda’nın ya da bizim sınıf arkadaşlarımız. Oyun kesinlikle 10 kişilik bir oyun. Bir keresinde 7 kişiden biri gelememişti, sahnede elimiz ayağımıza dolandı. 10 kişilik bir organizmayız biz. Daha profesyonelliğin başında olduğumuz için her seferinde bunu sahnede hissedemiyoruz, ama bazı anlar oluyor, sahnede bir ahtapot gibi bir organizmaya dönüşüyoruz. Erkekler Dünyası özellikle benim enerjimi çok değiştiriyor. Giydiriyorlar, yerde kaydırıyorlar. Onların çok iyi olmaya başladığı andan itibaren biz de çok iyileştik, çünkü kendimizi rahatça oraya bırakabildik. Oyun 10 kişilik olmasa bu kadar ilgi görmez.

AÇ: Dışardan bakınca üç başrol oyuncusu ve arkada bir koro olarak algılanabilir, ama biz hiç öyle hissetmiyoruz. Hepimizin kenetlenmesi oyunu daha da ileriye taşıyor. Oyunun ritmi de hayat gibi çok hızlı, televizyon zaplarmış gibi geçiyor sahneler, çünkü hayat da böyle bir şey.Evinde porno izleyip gelen seyirci porno izlemenin arkasında ne var, görüyor. İnsanlar onu izlenip keyiplenirken, bu işin arkasında yatan gerçekliği gösteriyorlar.

Oyunun son 5-10 dakikasını yerde sandalyelerin altında yatarak geçiriyorsun, o anda ne düşünüyorsun, ne hissediyorsun?

GO: Yerin çok soğuk olduğunu hissediyorm. Oyun bir an önce bitsin, seyirciler hemen çıksın istiyorum. Orada yatarken pek bir şey görmediğim için oyun bittiğinde ve seyirciler çıktığında ekipten biri gelip beni kaldırıyor. Yatarken bir yorgunluk hissetmiyorum, ama kalkarken üstümden bir oyunun geçtiğini hissediyorum. Üstümden bir tren geçmiş gibi oluyorum.

AÇ: Oyunun sonunda biz seyircinin hemen dibinde oluyoruz. Sana bakmaları, “alkışlıyor muyuz”, “bitti mi” gibi konuşmaları duyuyorum. Bir de Mekan Artı’da oyunadığımız zaman oyunun sonunda kapının yanında oturuyorum, insanlar alkışlayıp o hissi üzerlerinden atamadıkları için geçerken omzumu tutup, sırtıma vurup “helal olsun”, “çok iyiydi ya” diyorlar.

GO: Bir keresinde Kumbaracı50’de yerde yatarken, oyun bittikten sonra seyircilerden biri salondan çıkarken omzumu öptü.

AÇ: Oyunun bitiminde izleyenler alkışlayıp oyuncuların çok iyi olduğunu ifade edemediği için, o hissiyatı üzerlerinden atamıyorlar. O baskıyla dışarı çıkmaları çok güzel bir şey. Oyundan çıkan insanların bir süre oyunun mesajını düşünmesi çok iyi bir şey.

AK: 80 dakika boyunca oyunda anlatılan yaşanmışlığı gösterdikten sonra, hiç bir şey olmamış gibi “evet bu bir oyundu” diyerek selam vermiyor olmamız daha iyi bir tercih. Bir tek prömiyerde selam verdik, o da prömiyer izleyicisi olduğu için. Çok saçma, salak bir selamdı. Yönetmenin tercihi de selam vermememiz yönündeydi.

GO: Şöyle bir yanı da var, nasıl ki seyirci için oyun bitmemiş oluyor, seyirci oyunun etkisinden çıkamıyorsa, aynısı oyuncular için de oluyor. Bir alkış ve “evet bu bir oyundu ve bitti” düşüncesi oluşmadığı için o gerginlik bizde de kalıyor.

GK: Sonra dekor taşırken hissediyorsun onu, o yorgunluğun üstüne bir de çamaşır makinası taşıyınca “evet bitmiş oyun” diyorsun.

Kebap’ı başka şehirlerde oynamayı planlıyor musunuz?

AÇ: Oyunun bir fizikselliği olduğu için Erasmus öğrencileri de gelip izliyor. Dilden bağımsız olarak verilmek istenen bir çok mesajı alabiliyorlar bu sayede. ABD’ye gidip 4 gün üst üste Türkçe olarak da oynayacaktık, ancak para bulamadık. O fizikselliği yabancı bir izleyici kitlesiyle paylaşmak bizim açımızdan çok iyi bir tecrübe olurdu. Oyunu Türkiye’de de başka şehirlerde oynamayı çok istiyoruz, ama bunu ayarlayacak bir yapımcı bulamadık. Özellikle Karadeniz’de oynamak isterdik, çünkü orada çalışan kadın olgusu, Rus kadını olgusu ve kadına şiddet daha ön planda. Bu olayları bir de bu açıdan o insanlara göstermek isterdik. Belki çok büyük bir tepkiyle karşılanırdı, ama yine de göstermek ve paylaşmak isterdik. Actors Without Borders olarak seneye yeni oyunlar da ekleyebiliriz. Zişan hoca, bu işinj eğitimini alan gençlerle ve onların enerjileriyle yeni oyunlar çıkartmak istiyor, bu yaz yine ABD’de bir atölye yapacağız.

GO: Tek sponsorumuz Dimitrie Cantemir Romen Kültür Merkezi. Oyunun haklarını ödediler yazara, Galata Perform’un metini çevirmesinde yardımcı oldular, oyun ekibine de biraz para verdiler, bir moral oldu bizim için. Bize gözleri kapalı sahip çıktılar.

AK: Zişan hocanın şöyle bir yorumu var oyunda, herkesin tek sıra olması, bizim orda oturmamız ve çamaşır makinasıyla buzdolabının da bizimle aynı hizada olması aslında kadını ne kadar obje olarak kullansak da oyundaki herkesin bir obje olmasını anlatıyor. Bu sistemde bir buzdolabı kadar değerlisin mesajı var. Beni keyiflendiren şey oyunun çok tepki alması, ya çok seviyorlar, ya hiç beğenmiyorlar. Ortalama bir iş olmadığı için, bunun içinde yer almak ve bir yerleri kurcalamak güzel bir his.

Beğenmeyenler niye beğenmiyor?

GO: Devamlı hızlı tüketilen bir şey var oyunda, zaten eleştiri orada. Bazı insanlar oyundaki karakterlerin değişiminin iyi gösterilmediğini söylüyor. Ama zaten o karakterlerin trajedisi bu, değişmiyor, değişemiyorlar. Tabi ki oyunun başındaki noktalarıyla sondaki noktaları arasında bir fark var ama gerçek bir değişim değil bu. Son ana kadar “evleneyim, çocuğumu doğurayım”, “Jeniffer Lopez olayım” hevesi bitmiyor. Hep işimin en iyisi olayım isteği var, tam da bu sistemin çocukları.

GK: Genelde klasik tiyatro sevenler beğenmiyor. Bir estetik kaygısı, temiz küfürsüz dil kaygısı olanlar, seyircinin sahneden ayrı olmasını sevenler beğenmiyor. Ama bunlar varolan gerçeklikler, esas bunları göstermezsek seyirci uzaklaşır.

AÇ: Bu oyunu tam olarak bir akıma oturtamadıklarından da kaynaklanıyor. Oysa Kebap, bir çok akımdan beslenen bir oyun. Bugün Hamlet’i İngiltere’de deri ceketle oyunuyorlar. Biz üst sanat yapmıyoruz, üstsüz sanat yapıyoruz!

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

18 Mart Üniversitesi’nde kadrolaşma iddiası

18 Mart Üniversitesi’nin verdiği personel alımı ilanında istenilen özellikler sosyal medyada “kişiye özel ilan” iddiasına yol açtı
ONUR EREM – BirGün
Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nin verdiği personel alım ilanındaki detaylar dikkat çekiyor. Bu detaylar sosyal medyada “kişiye özel ilan” iddiasının konuşulmasına neden oldu.

 Dün yayınlanan ve toplamda 23 kişinin işe alınacağı ilanda 3 adet “Destek Personeli” kontenjanı yer alıyor. İki destek personeli için aranan özellikler lise mezunu olması ve beş yıl iş tecrübesi olması gibi genel özelliklerken destek personellerinden biri için “traktör, kamyon ve otobüs sürmeye yarayan E Sınıfı ehliyete sahip olmak, Jeneratör Sertifikası sahibi olmak, en az 2 (iki) yıl iş tecrübesi olmak ve Hastanelerin Satın Alma servislerinde çalıştığını belgelendirmek” özellikleri aranıyor.

Dikkat çeken bir diğer pozisyon ise Büro Personeli pozisyonu. Üniversite yönetiminin büro personeli olarak neden hem “Yükseköğretim Kurumlarının Eğitim Fakültesi Beden Eğitimi Öğretmenliği Bölümünden mezun olmak” hem de “okul öncesi eğitim öğretmenliği eğitim sertifikası sahibi olmak” özelliği aradığı akıllarda soru işareti yaratıyor. Diğer Büro Personeli ilanlarında ise “Yükseköğretim Kurumlarının Fen Fakültesi Biyokimya Bölümünden mezun olmak”, “Yükseköğretim Kurumlarının ilahiyat Fakültesi mezun olmak” gibi büro personelliğiyle ilişki kurmanın zor olduğu özellikler aranıyor. Konuyla ilgili ekşisözlük’te yorum yapan yazarlar “ayakkabı numaraları eksik kalmış, onu da yazsalardı keşke” ifadelerini kullandılar.
TEMMUZ’DA DA BENZER BİR İLAN
Üniversitenin 6 Temmuz 2012’de de benzer bir personel alım ilanı verdiği, bu ilanda da bir büro personeli için “Yükseköğretim Kurumlarının Fen Edebiyat Fakültelerinin Tarih Bölümünden mezun olmak, M.E.B. onaylı Bilgisayar Sertifikası sahibi olmak veya Bilgisayar dersi aldığını belgelemek, Gelibolu Tarihi Milli Parkı Alan Kılavuzu belgesine sahip olmak” özelliği aranırken başka bir büro personeli için de “Yükseköğretim kurumlarının su ürünleri fakültelerinden mezun olmak, M.E.B. onaylı bilgisayar sertifikası sahibi olmak veya bilgisayar dersi aldığını belgelemek” özelliği aranıyordu. Aynı görev için çok farklı bölümlerden mezunların aranması, yine aynı görevi yapacak insanların bazılarından 6 ay bazılarından ise 8 yıl iş tecrübesi aranması ilanların kişilere özel hazırlandığı iddiasına yol açmıştı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Üniversitede güvencesiz çalışma olur mu?

Araştırma görevlisi doktora öğrencileri, doktoralarını bitirmelerinin 8 yılı bulabilmesine rağmen araştırma görevliliğini 6 yılla sınırlandıran YÖK mektubuna isyan ediyor

ONUR EREM
Araştırma görevlileri üniversitelerin bütün yükünü çeken insanlar. Derslere giriyor, sınav ve ödev okuyor, profesörlere asistanlık yapıyorlar. Verdikleri büyük emeğin karşılığında iş güvenceleri azaltılmaya çalışılan akademisyenler Perşembe günü İTÜ Ayazağa Yerleşkesi’nde bir eylem düzenledi. Eylemin ardından araştırma görevlileri Özgür Günelsu, Seçil Ercan ve Murat Engin Ünal ile yaşadıkları sorunları konuştuk:

>> Araştırma görevlilerinin sıkıntıları ne zaman başladı?
Özgür Günelsu: 3 sene önce YÖK’ün yönetim kurulu kararıyla 50d kadrosunda çalışan asistanların 33a’ya geçişinin yasaklanmasıyla başlamıştı çalışma koşullarına dair sorunumuz.
>> Nedir 33a ve 50d kadroları?
Seçil Ercan: 33a eskiden beri gelen süreli atama kadrosu. Ama bu kadronun farkı, süreli olsa da yüz kızartıcı suç işlenmediği takdirde yenilenmesi. Çalışanlar açısından daha güvenli. Yönetmelikteki 50d maddesi ise lisansüstü öğrenciyken faydalanabileceğiniz, öğrenciliğiniz bitince biten bir asistanlık kadrosu.
Murat Engin Ünal: 3 sene önce öğrencilikten atılma kalkınca YÖK 50d’li asistanların sonsuza kadar kalabileceği korkusu oluştu. Eskiden 50d’li araştırma görevlileri mezun olduklarında otomatik olarak 33a’ya geçiriliyordu. YÖK 3 yıl önce yönetim kurulu kararıyla bunu iptal edince Eğitim-Sen dava açtı ve davayı kazandı.
>> Bu seferki sorununuzun nasıl bir farkı var?
MEÜ: Şu anda doktora öğrencilerinin 50’den faydalanma hakkı 6 yıl ile sınırlandırılmış. Zaten doktora da 6 yıl sürüyor. Ama burada hesaba katılmaya şey, doktora öğrencilerinin mezun olması 8 yılı bulabilmesi. Süreden sayılmayan izinler olabiliyor. Örneğin bir öğrenci askere gidip geri geldiğinde bu 6 yıla dahil edilmiyor.
SE: Eğer bir öğrenci doğum izni alırsa veya yurtdışına giderse okulu 8 yıla kadar uzayabiliyor. Bir dönem yurtdışına giden araştırma görevlilerinin döndüğünde 1 yıl boyunca zorunlu hizmet verme yükümlülüğü var. Ama bu uygulamayla 5. yılının sonunda yurtdışına giden araştırma görevlilerine döndüğünde zorunlu hizmetini gerçekleştirmesi için bir fırsat verilmiyor. 6. yılının sonunda geri döndüğünde araştırma görevlisi kadrosundan çıkarıldığı gibi “zorunlu hizmetini yapmadın” diyerek tazminat davası açılıyor, 1 yıllık ücreti geri isteniyor.

Özgür Günelsu’ya göre üniversitelerde yapılmak istenen değişikliklerle ABD’deki gibi bir eğitim sistemi hedefleniyor.

>> Bu uygulamaya karşı dava açacak mısınız?
ÖG: Bu uygulama keyfi bir uygulama olduğu için yasa maddesinin iptali davası açamıyoruz. Çünkü bu uygulama kaynağını yasadan değil, YÖK’ün rektörlere yolladığı bir mektuptan alıyor. Bu durumda ancak işten çıkarılan arkadaşlarımız dava açabilir.
>> Sizin durumunuz nedir şu an?
ÖG: Bir arkadaşımızın ilişiği geçen Cuma günü kesildi. Benim 6 yılım Temmuz’da dolmuştu. İlişiğimin kesilmesi şu an rektör onayında, imzalarsa kesilecek. Dekanlar ve rektör “YÖK böyle diyor, yapacak bir şeyimiz yok” diyorlar. Kimse ne yapacağını bilmiyor, şu an pazarlıklar yürüyor. Pazarlıklar yürüse de benim SGK çıkışım yapılmış durumda ve maaş alamıyor. Ama öte yandan  rektör çıkışımı imzalamadığı için ne olacağı kesinleşmedi de.
>> Profesörlerden destek bulabildiniz mi?
SE: Profesörlerin desteği bölümden bölüme değişiyor. Ama sözlü olarak bizi desteklediklerini söyleyenlerin çoğunu eylemde göremedik.
>> Diğer üniversitelerde durum ne?
MEÜ: İstanbul Üniversitesi’nde YÖK’ün mektubu uygulanmıyor, Yıldız Teknik Üniversitesi, İzmir Yüksek Teknoloji’de ve Kocaeli Üniversitesi’nde uygulanıyor.
>> Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz? Grev hakkınız var mı?
MEÜ: İşten çıkarılan veya çıkarılma riski olan arkadaşların durumunu yakından takip edeceğiz. İşten çıkarılanlar geri alınmadıkça ve diğer arkadaşların çıkarılma riski sürdükçe eylemlerimiz devam edecek.
ÖG: Anayasaya göre grev hakkımız olmasa da anayasadan üstün olan uluslararası anlaşmalar bize bu hakkı veriyor. Sendika greve çağırırsa gitme hakkımız var. Daha önce bir günlük iş bırakma eylemi yapmıştık, eğer bu durum çözülmezse yine yapabiliriz.

talepleri karşılanmayan asistanlar eylemlerine devam etti: https://onurerem.com/2012/10/17/rektore-ve-yoke-isyan-eden-asistanlar-ituyu-isgal-etti/

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Hollanda’da seçimler öncesi analiz

Bu yazıyı BirGün Dış Haberler Editörü Can Semercioğlu ile birlikte seçim öncesinde yayınlamıştık gazetede ama siteme koyması bugüne kaldı…

2000’lerin başında, özellikle de 11 Eylül saldırılarının ardından Avrupa’da yükselişe geçen aşırı sağ 2008’deki ekonomik krizin ardından büyük bir sıçrayış gerçekleştirdi. Eskiden kimsenin ciddiye bile almadığı aşırı sağ partiler Hollanda’nın yanı sıra Fransa, Avusturya, Danimarka, Macaristan, Belçika, Hollanda, Finlandiya ve İtalya’da da meclise girmeye ve koalisyon ortağı olmaya başladı. 2000’lerin başından beri dünyada yükselen İslamofobiyi bir oy aracı haline getiren bu partilerin yükselmesinde merkez sağ ve merkez sağ partilerin yakınsayan liberal politikalar nedeniyle halkın solda olduğu kadar sağda da daha radikal partilere yönelmesi yatıyor.

Bugün gerçekleşecek seçimlerde merkez sağın en büyük partisi olan Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi’nin (ÖDHP) oylarını bir miktar arttırması buna karşılık aşırı sağcı Özgürlük için Parti ve Hristiyan Demokrat Parti’nin bir miktar oy kaybetmesi bekleniyor. ÖVHP’nin yüzde 20, diğer iki partinin de yüzde 10 civarında oy alması bekleniyor. Solda ise hem sosyal demokrat İşçi Partisi’nin, hem de anti-kapitalist Sosyalist Parti’nin oylarını arttırarak sırasıyla yüzde 20 ve yüzde 15 oy alması bekleniyor.

Sosyalist Parti (Can Semercioğlu)

Hollanda’da Sosyalist Parti, AB’nin ekonomik yaptırımlarına karşı çıkarak bugünkü seçimlere arkasına halk desteğini alarak katılıyor. Sosyalist Parti, Yunanistan’daki SYRIZA’nın bir benzeri

Avrupa’da ekonomik krizin etkileri sürerken, halk da krizin oluşmasına sebep olan kemer sıkma politikalarına karşı duran siyasi partileri destekliyor. Genellikle sol eğilimli radikal partileri destekleyen halk çözümün Avrupa Birliği’nin dayattığı önlemlere boyun eğmemekte olduğunu düşünüyor. Hollanda’daki Sosyalist Parti (SP) de bunlardan biri. Özellikle Yunanistan’da Radikal Sol Koalisyon SYRIZA’nın seçimlerde büyük bir başarı kazanmış olması da 2010 yılında Hollanda’daki en büyük grevi yapan SP’nin yükselişe geçmesinde önemli bir faktör. SP, 2006 seçimlerinde 25 sandalye kazanarak üçüncü parti konumuna gelmişti.

BİR ‘21. YÜZYIL SOSYALİZMİ PARTİSİ’

Partinin sembolü ise domates. Domatesin anlamı ise ülkede muhaliflerin siyasetçilere fırlattığı politik bir araç olması. SP, daha çok Yunanistan’daki SYRIZA ve Fransa’daki Front de Gauche (Sol Cephe) gibi koalisyon örgütlerinden bir tanesi. Maoist gelenekten gelen partide sol ekseninde ortaklaşan birçok bileşen bulunuyor. Partinin temel siyaseti de yine bu koalisyon partilerinin “21. yüzyıl sosyalizmi” ile örtüşüyor. Diğerleri gibi SP de yüksek vergileri, büyük bir ekonomik yeniden bölüşümü, çevresel sürdürülebilirliği ve sağlık ve eğitim için artan bir finansmanı siyasetinin temeline oturtuyor.

Bugün yapılacak seçimlerde şu anda parlamentoda 15 sandalyesi bulunan SP, halkın büyük desteğini arkasına almış görünüyor. Ülkeye dayatılan önlemlerden ötürü halk yaşam koşullarının kötüleştiğini söyleyerek bu politikalara karşı duran ve eşitlikçi bir hayat sunan SP’nin kendilerini kurtaracağını düşünüyor. Hollanda’da yapılan son anketler de halkın yüzde 80’inin kemer sıkma önlemlerinin bir an önce kaldırılmasını istediğini gösteriyor. Yapılan son anketlerde yüzde 14 ile 17 olarak değişen oy oranına sahip olan SP’nin güçlenerek 21 koltuk kazanması tahmin ediliyor.

HOLLANDA’YI HALK DEĞİŞTİRECEK

Partinin genel başkanı Emile Roemer, güzel ve zengin bir ülke olan Hollanda’da bu bolluğun bütün halka inmesi gerektiğini söylüyor. Partinin internet sitesinde Roemer, hükümetin şirketlerin ve piyasanın kısa dönemli kârını düşündüğünü ve toplumun çıkarları adına adım atmaktan kaçındığını belirtiyor. “Bütün bunlar değişmeli” diyen Roemer, “Halka ait olan sağlık, eğitim ve diğer kamu hizmetlerini korumamız önemli. Bir değişim olacak ve bunu halkın kendisi yapacak” diye konuşuyor.

HALK İÇİN, KAMUSAL BİR HAYAT

Roemer, partinin krizden çıkış ve toplumcu ekonomi anlayışını da özetliyor. Bürokratik kuruluşlardan ve oldukça pahalı olan gereksiz yönetim mekanizmalarından kesintiler yapacaklarını söyleyen Roemer, bu şekilde yüksek ilaç fiyatlarını oldukça düşürebileceklerini ifade ediyor. Yüksek gelir kazananlarla ve vergi kaçakçılığı yapanlarla mücadele edeceklerini belirten Roemer, “Ortalıkta düşmanımız yokken savaş uçağı almayacağız” diye konuşuyor. Öte yandan ülkedeki kesintilerin de halkın hayatını kötüleştirdiğini belirten Roemer, şirketlere daha az para ödeyip bu parayı işçilerin en temel haklarını almaları için harcayacaklarını, zenginlerden daha çok vergi alıp, işçilerden çok daha az vergi alacaklarını söylüyor. Roemer, krizden çıkış planına ek olarak, herkesin erişebildiği bir sağlık hizmeti öngörüyor. Bunun yanında, nitelikli bir eğitim planı hazırlayacaklarını söylüyor. Roemer, bunun ülkenin çok acil ihtiyacı olan mühendis, doktor ve araştırmacı eksiğini kapayacağını düşünüyor.

AB’NİN SORUNU PARA BİRİMİ DEĞİL

SP, Avrupa Birliği’ne de sıcak bakmıyor. AB’den çıkma taraftarı olmayan SP, AB’ye daha az para göndereceklerini söylüyor. Roemer, AB’nin ülkeden yaptığı kesintilerin ekonomi ve iş alanında felaketler yarattığını ifade ediyor. Roemer, patron rolü oynayan Brüksel’in birçok konuda hayatı olumsuz etkilediğini de söylüyor. Avro konusunda da ülkedeki birçok kişinin olduğu gibi SP de avroya girilmesine karşı çıkıyordu. Ülkede AB’ye destek 2010’da yüzde 76 iken, bugün yüzde 56’ya düşmüş durumda. Roemer, sorunun para birimi değil halk olduğunu söylüyor. Sosyalist lider buna ek olarak güvenli, barışçıl, sosyal ve demokratik bir Avrupa olduğunu belirtiyor.

AŞIRI SAĞ (Onur Erem)

Kriz döneminde kötü gidişatın sorumlusu olarak göçmenleri ve Müslümanları göstererek kısa sürede oyunu arttıran Özgürlük için Parti, hükümeti düşürmesinin bedelini anketlere göre sandıkta sandalye kaybederek ödeyecek

Hollanda’daki aşırı sağın en büyük partisi Özgürlük için Parti (ÖP). Yaptığı radikal açıklamalarla dikkat çekmeyi başaran Geert Wilders’in 2005 yılında kurduğu ÖP bir yıl sonraki genel seçimde yüzde 6 oy ile 150 sandalyeli mecliste 9 sandalye almayı başarmıştı. ÖP’ün meclise girmesine şaşıranlar bir sonraki seçimde çok daha büyük bir şok yaşadı. Parti 2010 seçimlerinde oyunu katlayarak yüzde 15.5 ile 24 sandalye kazanmış ve koalisyon ortağı olmuştu.

Wilders 2005 yılındaki Avrupa Birliği Anayasası referandumunda da “hayır” kampında yer almış ve halkın anayasayı reddetmesine yol açan liderlerden biri olmuştu. Söyledikleri o kadar etkiliydi ki, oylanan anasada Türkiye’nin AB üyeliğini kolaylaştıracak bir madde olmamasına rağmen “hayır” diyenlerle yapılan ankerlerde “Türkiye’nin AB’ye üye olmaması için hayır dedim” seçeneği bir numarada yer almıştı.

Wilders’in Türkiye karşıtlığının kökeninde yatan şey ise İslam karşıtlığıydı. Hollanda Avrupa için en büyük tehdit olarak gördüğü İslam’ın mümkün olabildiğince kıtadan uzaklaştırılmasını savunan ÖP lideri Kuran’ın yasaklanması, cami inşaasına izin velmemesi, Müslüman ülkelere yapılan insani yardımların durdurulması, türban veya çarşaf giymenin yasaklanması, Müslüman ülkelerden göçmen alımının durdurulması, ılımlı veya aşırı ayrımı yapmadan bütün Müslüman göçmenlerin ülke dışına geri gönderilmesi ve hatta tehdit olarak görülen Müslümanların aynen İsrail’de olduğu gibi süre limiti olmadan gözaltında tutulabilmesini savunuyordu. ÖP sadece Müslüman ülkelerden gelen göçmenlere değil, aynı zamanda yeni AB üyesi olan Doğu Avrupa ülkelerinden gelen göçmenlere de kesinlikle karşı. Wilders’in çoğu söylemi, Norveç’te 77 kişiyi öldürüp 242 kişiyi yaralayan Anders Behring Breivik’in düşünceleriyle paralellik içinde.

Wilders’in adı 2008’deki Fitna filmiyle tekrardan Avrupa medyasının gündemine oturmuştu. ÖP’ün doğrudan desteklediği Fitna, “Müslümanların vahşetini ve Batı kültürü ile uyuşmazlığını” İslamofobik ve göçmen karşıtı bir dille anlatıyordu. Avrupa’daki sol örgütler bu filmin nefret söylemi nedeniyle cezalandırılmasını isterken Müslüman ülkeler filme karşı büyük gösteriler düzenledi. Hatta El Kaide, Wilders’i tehdit eden bir fetva yayınladı.

Bütün bu sansasyonel hareketleriyle sürekli medyada kendine yer bulan ÖP’ün bir diğer özelliği de Avrupa Birliği karşıtlığı. Ulusal hükümetlerin AB’ye devrettiği güçlerini geri almasını savunan Wilders, Hollanda’nın AB’ye aktardığı kaynağı da durdurarak bunu ülke içinde azaltılmasını istediği vergilerin boşluğunu doldurmak için kullanmak istiyor.

2010 seçimlerinin ardından Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi’nin (ÖDHP) koalisyondaki küçük ortağı olan ÖP, Nisan ayında hükümetin kemer sıkma politikalarını protesto ederek koalisyondan çekildi ve hükümeti düşürdü. O günden beri popülist söylemlerini yoğunlaştıran ÖP’ün bugünkü seçimde oy oranının az da olsa düşmesi bekleniyor. Nedeni ise Hollanda halkının ÖP’ü ülkeyi 2 yıl içinde ikinci seçime götürmesinden duyduğu memnuniyetsizlik.

Hollanda’da siyasal partilere devlet yardımı verilse de Wilders bu uygulamayı “vergi mükelleflerinin parasının desteklemedikleri bir partiye gidebileceği” gerekçesiyle eleştiriyor. Bu nedenle devlet yardımı almayı reddeden ÖP tamamen kendi kaynaklarıyla ayakta duruyor. Bu kaynakların ne olduğu ise belirsiz. Zira ÖP, devlet yardımı almadığı için finansal şeffaflık zorunluluğu bulunmuyor. Son çıkan haberler, ÖP’nin ABD’deki İslam karşıtı ve İsrail yanlısı lobi gruplarından her yıl milyonlarca dolarlık yardım aldığını ortaya çıkarsa da ÖP bu konuda bir açıklama yapma mecburiyetleri olmadığını ifade ediyor.

Yazı içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Venezuela’da seçimler yaklaşırken açık ufukları düşlemek

ROLAND DENIS

2002-03 yıllarında Chavez hükümetinde de yer alan Venezuela’nın entelektüel ve devrimci liderlerinden Rolan Denis, Venezuela’da devrimi, yaklaşan seçimleri ve Chavez hükümetinin taban hareketleriyle olan sıradışı ilişkisini anlatıyor

BirGün için çeviren: ONUR EREM

Benim hikâyem 1970’lerde başlıyor. 1970’lerin sonundaki Sandinista Devrimi sırasında şans eseri Nikaragua’daydım. Orada çok farklı şeyler öğrendim ve hayatımı yoksulların mücadelesine adamaya başladım. 1980’lerin başında Venezuela’ya döndükten sonra solda aktif olarak yer aldım. Ülkede durum radikalleşmekteydi ve sola uygulanan siyasal şiddet nedeniyle ülkedeki gerilim her geçen gün artıyordu. Bu süreçte hayatta kalmayı başardıysam da birçok yoldaşımın mücadele esnasında yaşamını yitirmesine tanık oldum.
1980’ler sol için genel bir kriz ve yenilgi dönemiydi. Eski paradigmalar bu yıllarda yıkıldı. Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle sosyalizmin gerçekten varolduğu dönem bitmişti. Latin Amerika’da yeni mücadele paradigmaları oluşurken halklar Hıristiyanlık, Marxçılık, Bolivarcılık, etnik ve yerel hareketler etrafında güçlerini birleştirmeye başlamıştı. Önceki çağdan kalan silahlı mücadele grupları olsa da bunlar azınlıktaydı ve artık kitlelere hitap edemiyorlardı. Bu bağlamda kitlesel varoluş (sobrevivencia popular – popular survival) için mücadele veren yeni bir sol ortaya çıktı ve ben de bunun bir parçasıydım.

CARACAZO İSYANI SENARYOYU DEĞİŞTİRDİ
Mücadelemiz devlet politikalarına karşı çıkarken bir yandan da hayatın farklı alanlarına dair genel politika önerileri sunuyor; madenciler, yerli halklar, öğrenciler ve işçilerle çalışan pedagojik hareket ve kültürel hareket ile birlikte mücadele ediyordu.
Bu yeni gelişmelerin tam ortasında, 27 Şubat 1989’da başlayan Caracazo isyanı siyasal senaryoyu tamamen değiştirdi. Caracazo, ülkedeki ekonomik felakete verilen bir yanıttı. Bambaşka vaatlerle iktidara gelen sol partilerin neo-liberal politikaları benimsemesine bir tepkiydi. Bu isyan aynı zamanda bir devlet ve hegemonya kriziydi. Bu isyanın ardından düzenlenen 1993 seçimlerine radikal sol partiler bile reformist programlarla girdiler. Siyaset sahnesi böyle karmaşıklaşmışken tabandaki halk hareketleri büyüyordu. 1992’deki asker-sivil gerilimi de bu karmaşayı artırdı. Halk hareketleriyle asker arasındaki ilişki ise her zaman karmaşık ve zorluydu.

Caracazo’dan bir kare

CHAVEZ SÖZLERİNİ TEK TEK TUTTU
Bu dönemde önümüzde 2 yol vardı: ayaklanma veya seçimlerle iktidara gelme. Chavez seçim yolunun daha doğru olduğunu düşündü ve askerle anlaşmaya vardı. Çoğu insan bu kararı ilk başta eleştirse de sonradan kabul etmek zorunda kaldılar. Anayasa Meclisi kurulması, ulusun yeniden oluşturulması gibi önerilerini de kabul ettiler. Seçimlerin ardından sonunda Bolivarcı hareket başkanlık koltuğunu kazandı, ama devletin gücü ve yönetimi hâlâ ellerinde değildi.
Chavez iktidara geldiğinde sözlerini tek tek tutmaya başladı. Önce devrimci süreci hızlandıran Anayasa Meclisi’ni kurdu. İlk reformlar çok ufaktı, ama önemliydi. Devlet aygıtlarının neredeyse tamamıyla büyük çatışmalar yaşadılarsa da Dördüncü Cumhuriyet’i tarihin tozlu raflarına kaldırmayı başadılar.

CHAVEZ TABANDAN BÜYÜK DESTEK ALDI

Benim için bu süreç epey karmaşıktı. Çünkü bütün bunlar olurken biz hükümete muhalefet ediyorduk. Bunu hükümete karşı çalışmak gibi algılamayın; onlarla yanyana yürürken, hükümetin içinden yaptığımız bir eleştiriydi. Planlama Bakanlığı görevimde inanılmaz engellerle karşılaştım. Hükümette yer aldığınızda aşırı muhafazakâr devlet yapısının içinde hareket alanınız kalmıyor. Bir yandan da askerin yoğun etkisi istediklerimizi yapmayı zorlaştırıyordu.
Bu yüzden gerçekten ihtiyaç duyulmadıkça hükümette yer almak istemiyordum. Lâkin 2002-03 yılları, epey gergin yıllardı. Ülke iç savaşın eşiğindeydi. Patronlar Grevi boyunca hükümet tamamen parasız kalmıştı. Bu süreçte Chavez hükümetini ayakta tutan şey ise tabandan hareketler, tabandan aldığı destek oldu.
Venezuela’nın bugünkü sorunu örgütlenme sorunu değildir. Önemli olan kendimizi liderliğin ve atanmışların işlevsiz, bürokratik ve yolsuzlaşmış gücüne karşı nasıl örgütlediğimizdir.

CHAVEZ’E KARŞI YAPILAN SON KOMPLO

Chavez 1998’de iktidara geldiğinden beri farklı dönemlerden geçtik. Anayasa Meclisi süreci, halkı radikalleştirdi. Toprak ve eğitim gibi konular politikleşti. 2001’e geldiğimizdeyse Chavez’in o ana kadar önemli hamleler yaptığını, ancak henüz tek bir temel taşı kamulaştırmadığını görüyorduk. Chavez, devletin petrol şirketi olan lider kadrosuna saldırmaya başladı. Çünkü devletin esas gücü burada yatıyordu. Sonuçta bir petrol devletinden bahsediyoruz.
Bütün bu radikal demokratikleşme süreci 2002’de muhalefetin liderliğinde gerçekleşen darbe sonucunda yerini elindekileri korumaya, faşizmin ilerlemesini durdurmaya çalışan defansif bir mücadeleye bıraktı. 2004’te Chavez’in başkanlıktan düşürülmesi için yapılan referandum ise Chavez’e karşı yapılan son komploydu ve o da başarısız oldu. Bu zaferin ardından ülkedeki sağcıların gücü tamamen tükendi. Aradan yıllar geçmesine rağmen bir daha toparlanamadılar. Ne bir politika geliştirebildiler ne de düzgün aday çıkartabildiler. Ellerinde kalan tek şey medya üzerindeki hâkimiyetleri.

2.5 MİLYON KİŞİYİ ÖRGÜTLEDİLER

2004-08 arasındaki dönem ise PSUV’un (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) kurulduğu dönem olma özelliğine sahip. Ancak bu dönemde bürokrasi de büyük artış gösterdi. Dahası, partinin kuruluşu taban hareketlerinin özelliklerini yitirmelerine neden oldu. Partiye katılmaya karar veren köylü ve işçi hareketleri günümüzde kendi liderliğinden yoksun ve partiye bağımlı hale geldi.
Bunu neden söylüyorum? Çünkü Bolivarcı hareket, tabandaki güçlerin bir araya gelişini temsil ediyordu. Bu hareketler dayanışma içindeydi ama birleşmemişlerdi. Güçleri her geçen yıl büyüyordu. O dönemde Bolivarcı çevreler 2.5 milyon kişiyi örgütlemeyi başarmıştı. Toplumda böyle bir örgütlenme varken taban hareketlerini bir partide birleştirme çabası, onları birleştirmekten çok hapsetmiş gibi oldu. Ayrıca asker kökenli ve Kübalılardan etkilenmiş olan Chavez’in partisi her zaman taban hareketleriyle çatışan bir zihniyete sahip.
Yine de Chavez’in liderliği, birçok insanın PSUV’a üye olmasının nedeniydi. Lâkin parti tam bir felaket. Hiçbir şey başaramadığı gibi kitlesel bir mücadeleye de ilham vermiyor. Kitleleri pasifize ediyor, sakinleştiriyor. Parti içinde iktidar mücadelesi çok fazla. Genel olarak kitlesel hareketleri dağıtıyor ve biz bugün hâlâ bu sorunla uğraşıyoruz.
2010’dan beri seçimlerde PSUV’un güç kaybetmesinin nedeni de bu. Yapabildikleri tek şey Chavez karakterinin kültünü kullanarak oy toplamak. Sahip oldukları tek şey Chavez. Onun imgesini, bir yarı tanrı statüsüne gelene kadar yüceltmek istiyorlar. Bu da kitlelerin şevkini kırıyor.
Chavez hükümeti kesinlikle büyük işler başardı. Eğitim ve sağlık alanında halka büyük hizmetler getirdi. Ama halk durumunun sürekli iyileştirilmesini, devrimin ilerletilmesini isterken Chavez hükümetinin bu aşamadan ileriye gidememiş olması insanlarda hayal kırıklığı yaratmaya başladı.

TABAN HAREKETİNİ YENİDEN CANLANDIRDI
Büyük Yurtsever Kutup (GPP – Gran Polo Patriótico) tam da tartışmaların başladığı dönemde çıktı. Chavez seçim dönemlerinde halkın şevkini artırmak için böyle bir örgüt kurmaya karar verdi. Çünkü sadece kendisinin ve bakanlarının çalışmasıyla seçim kazanılmayacağını biliyordu. halkı da kampanyaya dahil ederek kaybolmaya yüz tutmuş taban hareketini yeniden canlandırdı. Yine de GPP’nin otonom bir yapı haline gelmesine izin vermediler.
GPP kurulduktan sonra sadece ilk 3 ay içinde 500-600 örgüt GPP’ye dahil oldu. Bu çok büyük bir başarı. GPP’nin aktivistlerinin birçoğu 1980’ler ve 90’larda militan mücadelelerde de yer almışlardı. Ancak bu birliktelik sadece seçimlere odaklanan, başka hiçbir şey yapmayan bir birliktelik. Dahası tamamen devlet kaynaklarına ve bakanlarla iyi ilişkiler kurmaya mahkumlar.

CHAVEZ’İN SEMBOLİZMİ ÇOK YÜKSEK

Yakın zamanda Venezuela’nın ücra bölgelerine gittim. Buralarda PSUV’a bağlı olup yerel liderlere veya hükümete PSUV içinden muhalefet eden birçok köylüyle karşılaştım. Buralarda gördüm ki halk hareketleri düşüşte değil, sadece kafaları karışık. Chavez’in sembolizmi çok yüksek, ama bu insanlar bir yandan da Chavez hükümetinin artan bürokratikliğine itiraz ediyorlar.
Tabi ki bütün bunlar sürecin bir parçası. Kimse bir anda cennete kavuşmayı vaat etmedi bize. Devrim, ucu açık bir soru olarak duruyor karşımızda.
Günümüzde kamuda veya özel sektörde işçilerin fabrika işgal etmesi gibi birçok sıradışı olayla karşılaşabiliyoruz Venezuela’da. Bu bize taban hareketlerinin ölmediğini gösteren en güzel örnek. Lâkin bu taban hareketleri her seferinde aynı engele çarpıyor: devletle mücadeleye giriştikleri anda karşı devrimcilikle suçlanıyorlar ve hareketlerin gücü bu noktanın ötesinde mücadele etmeye yetmiyor.

GÖREVİMİZ DÜŞMANIMIZIN ADINI KOYMAK
Şu anda sol eski geleneklerine devam etmeye çalışıyor. Oysa bizim yapacağımız devrim eskimiş, dedelerimizden gördüğümüz bir devrim değil, torunlarımıza miras bırakabileceğimiz bir devrim olmalı. Dünyayı bir tarih döngüsünde görüyorlar, sanki günümüzde ne olursa olsun gelecekte bir gün insanlığın özgürlüğüne kavuşacağı kesinmiş gibi. Bir sürü insan da olan bitene sessiz kalıyor. Oysa bizim görevimiz düşmanımızın adını koymak. Bir entelektüel olarak benim görevim bir bürokrata “sen bir bürokratsın” veya bir uyuşturucu tacirine “sen bir uyuşturucu tacirisin” demek. Siyaset yapan bir insan düşmanının adını açıkça sarfetmekten çekinmemeli. Örneğin “emperyalist güçler” gibi soyut bir kavram yerine açık açık ABD veya durumuna göre AB diyebilmeliyiz.

SAYISIZ GÜZEL DENEYİM GERÇEKLEŞİYOR
Şu an elimizde farklı iki yüzü olan, adeta kendiyle çelişen bir süreç var. Bu süreç bir yandan radikalleşme sürecinin oluşmasına izin verdi, üstelik birçok insanı şaşırtacak bir biçimde. Önce demokrasiyle başladı ardından Anayasa Meclisi, anti-empertalizm, sosyalizm ve öz-yönetim geldi. Ama bir yandan da süreç gittikçe bürokratikleşir hale geldi. Süreç söylemsel açıdan ilerlemekte gibi gözükse de organik açıdan bu geçerli değil.
Bir yandan PSUV örneğini verebiliriz. Bu örgütlenme biçimi dikey ve otoriter. PSUV “sen adaysın” diyen bir makine. Chavez seçimde kimi aday göstermek istiyorsa onu gösterebiliyor. Komünist ve sosyalist açıdan bu bir gerileme. Öte yandan ülke içinde sayısız güzel deneyim de gerçekleşiyor. Kırsal bölgeler başta olmak üzere Venezuela’da birçok komünal deneyim gerçekleşti. Bu komünler hâlâ devam ediyor ve Chavez hükümeti olmasa bunlar gerçekleşemezdi.

CHAVEZ KAYBEDERSE HER ŞEY BİR GECEDE YOK OLUR
Venezuela’nın önünde 7 Ekim’de gerçekleşecek seçimler var. Bu seçimlerin bir devrimin gerçekleşip gerçekleşmemesiyle hiçbir alakası yok. Ama bir yandan da, eğer Chavez kaybederse bu çok önemli bir olay olur. Düşünebiliyor musunuz amına koyayım? Tekrardan sağlık ve eğitim sistemlerinin özelleştirilmesine karşı eylemler düzenlemek, insan hakları ihlalleriyle baş etmeye çalışmak, tekrardan başlayacak şiddet ve baskıyı göğüslemek zorunda kalırız. Son 20 yılda uğruna büyük mücadeleler verip kazanımlar elde ettiğimiz herşey bir gecede yok olur, bütün ilerlememizi kaybederiz. Chavez’in ilk zaferiyle kurtulduğumuz boka bir daha saplanma düşüncesi çok korkunç.
Eğer Chavez kaybederse bizim için çok büyük bir kayıp olur ama eğer kazanırsa da elimize geçecek somut bir şey yok. Sadece ufuklarımız açık kalacak. Benim umudum Chavez’in seçimi kazanıp taban hareketleriyle bürokrasi arasındaki bu gerilime bir son vermesi. İktidar Chavez’de bile olsa insanlar çekinmeden sorunları, yolsuzlukları açık açık söyleyebilmeli. Chavez’in seçim kampanyasına zarar vermemek için şu an herkes susuyor.
Şansılıyız ki sağcıların adayı Henrique Capriles Radonski tam bir eşek. Başkent Caracas burjuvazisinin çıkara çıkara böyle birini çıkarması acınası bir durum. Chavez zorlanmayacaktır ama kaybedeceği yerel yönetimler Chavez’in canınını yakabilir. Yerel yönetimleri kaybetmemizin tek nedeni ise bürokratikleşme olacaktır.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın