Onun Adı Rachel Corrie

ONUR EREM – OCAK 2011

2003 yılında İsrail ordusu tarafından öldürülen ABD yurttaşı Rachel Corrie’nin ailesini, kızlarının hayatını ve yaşadıklarını anlatan, Setenay Yener’in oynadığı oyunun bugün yapılacak galası için İstanbul’a geldi. BirGün, Corrie çifti ve Setenay Yener ile özel olarak görüştü.  

»ABD’de kızınız Rachel’ı ezen dozerin üreticisi olan Caterpillar’a, ürettikleri dozerleri, insanlık dışı uygulamalarda kullanılabileceğini bilmelerine rağmen İsrail’e sattıkları gerekçesiyle dava açtınız, ancak sonuç hayal kırıklığı oldu. İsrail’de ise Savunma Kuvvetleri ve Savunma Bakanlığı’na karşı dava açtınız ve dava süreci çok yavaş ilerliyor. Bu süreçten umutlu musunuz? Sizce tek sorumlu, dozeri kullanan operatör mü, yoksa ev yıkım sürecini yöneten komutanlar da yargılanmalı mı?
Craig: Dileğimiz, sadece operatör sürücüsünün değil, bütün bu sistem ve bu sistemi yönetenlerin davadan suçlu olarak çıkması. Dozeri süren kişi kadar, ona dozeri sürmesini emreden kişi de, operasyonu planlayan kişiler de suçlu. Bir şekilde bu sistemin çarpıklığını uluslararası kamuoyuna gösterilmesini diliyoruz.
Cindy: Süreçten umudumuz var, ortaya bir sürü kanıt koyduk. Biz dava açmadan önce İsrail ordusu kendi içinde bir soruşturma yapmış, hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde suçları olmadığını açıklamıştı. Ama bu dava sürecinde kanıtlar ve tanıklar konuşmakta. Bu çok önemli bir adım.
Craig: Rachel’ın öldürülmesinden bir gün sonra dönemin başkanı Bush, İsrail Başbakanı Sharon’u arayarak ayrıntılı ve şeffaf bir soruşturma yapılmasını, hazırlanacak raporun da ABD hükümetine açıklanmasını istemişti. Birkaç ay sonra soruşturma bittiğindeyse dozer sürücüsünün bir kusuru olmadığını söyleyip raporu da ABD hükümetine göstermeyi reddettiler. Bu gelişmelerden sonra, her koşulda İsrail’i destekleyen ABD hükümeti bile soruşturmanın yeterince kapsamlı ve şeffaf bir şekilde yürütülmediğini ve raporun objektif olmadığını ilan etti. Maalesef soruşturmanın objektif bir şekilde yapılmasını sağlayamadığımız gibi davanın da objektif olmasını sağlayamayabiliriz. Davanın bitmesi büyük ihtimalle yıllar alacak.
Cindy: Bu yüzden Mavi Marmara saldırısını duyduğumuzda, kendimizi bu saldırıyı yaşayanlara, orada yakınlarını kaybedenlere yakın hissettik. Türkiye Büyükelçiliği’ne mektup yollayarak İsrail’in kendi içinde yürüteceği soruşturmadan objektif bir sonuç beklememelerini tavsiye ettik.

»ABD’de belli kesimler Rachel’ın ABD bayrağı yaktığı fotoğrafı kullanarak kızınızın ölümünü meşrulaştırmak ve halkı ondan soğutmak istedi. Bu çirkin propagandanın üstesinden gelmeyi başardınız mı? ABD halkı Rachel için ne düşünüyor?
Cindy: Farklı kesimler değişik şeyler düşünüyor. Rachel’ın savunduğu değerleri kendilerine tehdit olarak görenler, onu şeytanlaştırmaya çalışıyor. Ancak bu propaganda denemesinin genel olarak başarısız olduğunu söyleyebiliriz. Halkın büyük bir kısmı Rachel’ı o bayrağı yakmaya iten şeyleri öğrendiğinde olayları objektif bir şekilde değerlendirerek onu destekledi. Bu fotoğraf, dünyanın her yerinde Irak savaşına karşı protestoların yapıldığı 15 Şubat 2003’te çekilmişti. O gün biz de ABD’de sokaktaydık, işgali protesto ediyorduk.
Craig: Ertesi gün gazeteyi açtığımızda Rachel’ın bayrak yakan fotoğrafını gördük. Sonra olayın aslını öğrendik. Gazze’li ilkokul çocukları kâğıtlara ABD ve İsrail bayrakları çizerek yakmaya başlamışlar. Sonra bu bayrakları Rachel’a da vermişler. Rachel “Üzerinde Davud yıldızı olan herhangi bir şeyi yakamam” diyerek İsrail bayrağını yakmayı reddetmiş. Ancak çocukların kendisine yakın hissetmelerini sağlamak için bayrak yakması gerektiğinin de farkındaymış. Bu yüzden kendi ülkesi olan ABD’nin bayrağını yakmayı tercih etmiş. Bayrağı yakmadan önce eline kalem alarak bayraktaki çizgilerin üzerine, Irak savaşında yüksek kârlarla çıkan şirketlerin isimlerini yazmış. O yüzden bugün bize bu hikâyeyi kullanarak saldırmaya çalışanlara “Irak’ta kimyasal silah depoları bulunamadı, savaşın bu şirketlerin kasalarının dolması için yapıldığı açık, kızımız bayrağı yakmakta haklıydı” diyoruz.

»2003’e geri dönme şansınız olsa, kızınıza ‘gitme’ der miydiniz, yoksa yine gitmesine izin verir miydiniz? Ölümünün ardından dünya çapında bir barış sembolü haline gelmesi acınızı bir nebze de olsa azaltıyor mu? 
Craig: Gitmek için bizden izin istemedi, zaten 20 yaşındaki bir kadının böyle bir şey için ailesinden izin alması çok saçma olurdu. Tabii ki kızımın öldürülmesini istemezdim. Uzun, sıska bir genç kadındı, İsrail ordusunun yapmaması gereken şeyleri yapması onu rahatsız ediyordu ve o da bunları engellemek istiyordu. En fazla İsrail yetkililerinin onu tutuklama ihtimali olabileceğini düşünüyorduk. Rachel Gazze’ye ulaştıktan sonra, olayları ABD medyasından değil, onun ağzından dinlemeye başladık. İşte o zaman korkmaya başladık. Çocukların saklandığı evlerin duvar ve pencerelerinde bile kurşun izleri vardı. O an, İsrail ordusunun kontrolden çıkmış olduğunu kavradım.
Aslında bu soru karmaşık bir soru. Bir yandan kızımın canlı olmasını istiyorum. Onun dünya çapında bir simge olması da kaybımızı geri getirmiyor. Rachel Gazze’de 30’dan fazla Filistinli kurtarmış bile olsa, oraya hiç gitmemiş olmasını isterdim. Öbür yandan, kızım hayatını feda etmiş, ama birçok hayat kurtarmış diyorum. Kızımın hayatını kurtardığı insanlarla arkadaş olduk. Onun hayatını kurtardığı çocukların büyümelerini izledik. En büyüğüne Rachel İngilizce öğretiyordu. O çocuk bugün İngilizce edebiyat bölümünü kazandı ve üniversitede okuyor. Rachel kendi hayatını kaybederken birçok çocuğun hayatını kurtarmakla kalmadı, onların geleceğini de kurtardı. Onlar artık bizim çocuğumuz. Bu savaşın bütün mağdurlarıyla dayanışma içindeyiz. Biz kızımızı kaybettik ve çocuklarını kaybetmiş Filistinliler’le de İsrailli Yahudiler’le ortak hareket etmeye çalışıyoruz.
Cindy: Rachel öldüğünde basının bize en çok sorduğu “Rachel neden oraya gitti?” sorusuna cevabımız “Biz neden orada değiliz ki?” olmuştu.

»İsrail-Filistin çatışmasının dünü ve bugününü biliyorsunuz. Geçmişe ve bugüne baktığınızda gelecek için umutlu musunuz?
Craig: İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra doğmuştum. Almanya ve Japonya en büyük düşmanımızdı, artık müttefikimiz. Aynı şeyler Ortadoğu’da da olmak zorunda. İsrail kendine yarattığı ufak adada barış olmadan barınamaz uzun süre. Şu an yaptığı gibi 1,5 milyon insan için sefalet yaratmak gerçekten anlamsız. İsrail-Filistin sorunu tüm Ortadoğu’yu zehirliyor. Ve ancak bu sorun çözüldüğünde bölgedeki çocuklar Rachel’ın istediği gibi bir hayat sürebilirler.

»Çözüme katkıda bulunmak için ABD yönetimi tutumunu nasıl değiştirmeli? Obama, söz verdiği ‘değişim’i gerçekleştirebildi mi?
Cindy: Henüz gerçekleştiremediği kesin. Ama en azından oradaki olaylara bakışı önceki başkanlardan farklı. 2008-2009’daki ‘Dökme Kurşun Operasyonu’nun ardından ilk defa ABD Temsilciler Meclisi üyeleri Gazze’ye gittiler. Bugüne kadar İsrail’e koşulsuz destek verenler artık İsrail’in vahşetinin farkına varmaya başladı. Bu insanların da tutumu değişecektir, çünkü böylesine saldırgan bir ülkeye koşulsuz destek vermek sürdürülebilir bir tutum değil. ABD’deki Yahudiler de artık İsrail’in yaptıklarına karşı isyan edip gösteriler yapmaya başladı.
Yakınlarda aldığımız sevindirici bir bilgiye göre 15 milyon dolar değerindeki Caterpillar dozerlerinin İsrail’e satışı durdurulmuş durumda. Hükümette de Caterpillar’da da yetkililer sessizliğini koruyor. Yine de çok umut verici bir gelişme.
ABD yasalarına göre, maddi açıdan yardım ettiğimiz ülkelerin insan hakları ihlallerine imza atmaları durumunda onlara yapılan yardımın kesilmesi gerektiği yazıyor. Endonezya’ya karşı bu yasa uygulanmıştı, ancak bu İsrail’e karşı hiç uygulanmadı. İsrail’de olanları kontrol edemeyiz, ancak sırf kendi ulusal yasalarımızı hakkını vererek uyguladığımızda bile sorun hakkında önemli gelişmeler olacaktır.
Craig:  Kendi ülkemiz, insan hakları açısından birçok ülkeye göre ileride, ancak bizim de birçok eksiğimiz var, idam cezaları gibi. Yani dışarda olanları eleştirirken kendi evimizde olanları da eleştirmemiz lazım. Kendi ülkemizde bize sunulan hakların, diğer bütün ülkelerdeki halklara da verilmesi için mücadele etmemiz gerekir. Çünkü bir grup insanın sahip olup da diğer insanların sahip olmadığı şeye hak değil, ayrıcalık denir.

»Dünya genelinde ‘Benim Adım Rachel Corrie’ye benzer başka oyunlar var mı? Tiyatro metnine kişisel katlılarınız oldu mu?
Craig: Bölgedeki sorunları anlatan ya da Rachel’ın yaşadıklarından yola çıkılarak yazılan kurgular mevcut. Fakat kızımın kendi yazdıklarından ve bize yolladığı mektuplardan yola çıkılarak yazılan tek oyun bu. Kızımın bize yazdığı her şeyi oyunun yaratıcıları Katharine Viner ve Alan Rickman ile paylaştık. Bizim tek katkımız bu oldu.
Cindy: Viner ve Rickman bu proje için çalışmaya başladıklarında hiçbir anlaşma imzalamamıştık. Aylarca yoğun bir şekilde çalıştılar, mektupların hepsini tek tek okudular. Bir gün onları karşıma aldım ve “Bu kadar uğraşıyorsunuz, ama ya proje bittiğinde biz oyuna izin vermediğimizi açıklarsak?” diye sordum. Verdikleri cevap “Bu proje, kesinlikle bu riski almaya değer” oldu. Bir de Rachel’dan ilham alınarak yazılmış şiirler şarkılar var. Sürekli yeni şeyler duyuyoruz ve bunlar bizi çok mutlu ediyor. Bir diğer şansımız da, aradan geçen 8 yıla rağmen hâlâ kızımızla ilgili konuşabilme şansımızın olması. Eğer Rachel bir araba kazasında ölseydi, yine onu kaybetmiş olacaktık, ancak bir dava uğruna öldü, ve biz de hem bu davayı, hem de Rachel’ın yaptıklarını konuşabiliyoruz.
Yine de bazen kızımı çok özlüyorum (gözleri doluyor). Acaba 30 yaşına gelince nasıl olacaktı diye merak ediyorum, gözümde canlandırmaya çalışıyorum. Bazen kendimi onunla konuştuğumu hayal ederken buluyorum. Onun mücadelesini, kurduğumuz Rachel Corrie Vakfı ile desteklemeye çalışıyoruz.
Mücadelemiz ile daha fazla bilgi almak ve destek vermek için bizimle iletişime geçmek isterseniz internet sitemizi kullanabilirsiniz:
http://www.rachelcorriefoundation.org

‘Köy köy dolaşıp oynamak isterim’

Setenay Yener ile oyunun ortaya çıkış sürecini konuştuk.
»Bu proje nasıl ortaya çıktı?
2008’de üniversiteden öğretmenlerimle e-mail’leşiyordum. Filistin’de hayatını yitiren bir kızın günlüklerinden derlenen bir oyun yapıldığını yazdılar. Merak ettim, Google’a girdim. Ve utanarak söylüyorum Rachel’ın hikâyesiyle 2008’de tanıştım. Dünyada 11-12 dile çevrilmiş, fakat oyun Türkiye’de hiç sahnelenmemişti. Sonra içimde hissettiğim bir dürtüyle bir takım girişimlerde bulundum, gerekli izinleri aldım ve yolculuk başladı. Rachel’ın hikâyesiyle tanıştığım sürecin üzerimde psikolojik etkisi oldu.

»İstanbul dışında başka illere de gidecek misiniz? 
Anadolu’dan ciddi bir talep var. Oyun için müsait sahneler araştırılıyor. Ama şunu da söylemek istiyorum ki bir gün sırt çantamı alıp köy köy gezip bu oyunu farklı şartlar altında, ışıksız, dekorsuz oynamayı da isterim.

Rachel Corrie nasıl öldürüldü

Rachel, iki Filistinli ailenin yaşadığı bir evin dozerler tarafından yıkılmasını engellemek için dozerin yolu üzerinde etten kalkan olarak duruyordu. Ancak dozer onu umursamadı ve kepçesinde sürüklemekte olduğu toprak yığınıyla birlikte üzerine gitti. Rachel ezilmemek için toprak yığınının üzerine tırmandı ve kepçenin üzerine çıkarak operatörle göz göze geldi. Operatör sürmeye devam edince Rachel dengesini kaybetti ve dozerin altında kalarak can verdi.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gotham City’de proletaryanın diktatörlüğü

SLAVOJ ŽIŽEK
BirGün için çeviren: ONUR EREM

The Dark Night Rises (Kara Şövalye Yükseliyor) Holywood’un gişe rekorları kıran filmlerinin toplumlarımızın ideolojik çıkmazlarının kesin göstergeleri olduğunu başarılı bir şekilde ispat ediyor. Filmde Bane’in şehirdeki gücü ele geçirmesine büyük bir politik-ideolojik saldırı eşlik ediyor. Güçlüyü ve zengini lanetleyen Bane, gücü halka vereceğini ilan ettikten sonra insanlara “kentinizi ele geçirin” diyor. Kendisini gerçek bir Wall Street İşgalcisi gibi göstererek yüzde 99’un bir araya gelerek toplumsal elitleri kovmaya teşvik ediyor.

Filmde halkın iktidarı halk mahmeleri, zenginlerin öldürülmesi, suç ve alçaklık dolu sokaklar ile betimlenmiş. Filmin sonunda Batman kendini kurban ederek Gotham’ı kurtarıyor. Filmin ideolojik temeline dair ilk ipucunu Bruce Wayne’in cenazesinde Gordon tarafından Charles Dickens’ın İki Kentin Öyküsü’nden satırlar okumasında bulabiliriz. Bazı eleştirmenler filmde bu kitaptan alıntılar kullanarak filmin “Batı sanatının en soylu eserlerinden biri” haline geldiğini söylüyorlar: “Film Amerika’nın geleneğinin merkezine hitap ediyor – sıradan insanlar için soylu bir feda. İsa gibi, Batman de başkalarını kurtarmak için kendini feda ediyor.”

Batman’in kendini feda etmesi İsa’nın ölümünün bir tekrarı mı? Filmin sonunda Wayne’in Selina ile bir kafede oturması nasıl yorumlanacak o zaman? Yoksa film, zamanında kâfir olarak nitelendirilenlerin söylediği gibi İsa’nın çarmıhtan kurtulup Hindistan veya Tibet’te uzun ve huzur dolu bir hayat yaşadığı iddiasını desteklemek için mi çekildi?

Filmin bir başka Dickenscı özelliği de zenginlerle yoksullar arasındaki uçuruma dair şikayetin de-politize edilmesi. Filmin başlarında özel bir üst sınıf galasında dans ederken Selina’nın Wayne’in kulağına söylediği ifadede görebiliriz bunu: “Bir fırtına yaklaşıyor Bay Wayne. Sen ve arkadaşların kapılarınızı pencerelerinizi iyi kapatın. Çünkü fırtına geldiğinde hepiniz nasıl bu kadar geniş yaşayıp geri kalanlara bu kadar az bıraktığınızı düşüneceksiniz.” Bütün iyi liberaller gibi yönetmen Christopher Nolan da bu eşitsizlikten “rahatsız”.

Seyirciler Wayne’in mega-zengin olduğunu bilseler de genellikle bu zenginliğin nereden geldiğini unutuyorlar: Silah üretimi ve borsa spekülasyonları. Bane’in borsaya saldırarak Wayne’in imparatorluğunu yokedebilmesi de bu sayede gerçekleşiyor. Batman’in maskesinin ardındaki gerçek buyken film bunu nasıl anlatıyor? Dickens’ın karakteristik konusu olan yetimhanelere yardım eden iyi kapitalist ve açgözlü kötü kapitalist ikiliğini tekrar yaratarak. Bu tarz Dickenscı ahlak derslerinin sonucunda çıkan ders, ekonomik eşitsizliğin altında kötü insanların sahtekarlığının yattığı olur.

Filmin siyasetle bir ilgisi olmamasına rağmen filmde kendilerini yoksayan ve sömüren zenginlerin kanına susamış bir kalabalığın gösterildiği hınçlı popülist ayaklanma sahneleri Dickens’ın Fransız devrimi sonrası Terör Dönemi’ni anlatırken devrimcileri deli fanatikler olarak betimlemesini çağrıştırıyor. Böylece film bize gerçek hayatta yapısal adaletisizliğe karşı savaşan, ideolojik davası olan devrimcilerin nasıl olacağının karikatürünü gösteriyor. Hollywood, kurumların size anlatmak istediği şeyi anlatıyor: “Devrimciler insan hayatına hiç önem vermeyen gaddar yaratıklardır. Özgürlük üzerine özgürleştirici retoriklerine rağmen esasında fesat planları vardır. Bu yüzden, gerekçeleri ne olursa olsun hepsini yoketmemiz farzdır.”

Tom Charity’nin de dediği gibi film, kurumları iyiliksever milyarderler ve rüşvet yemez polis rolleriyle savunuyor. Aynı zamanda gücü ele geçiren halka olan güvensizliğini göstermek için film önce sosyal adalet ihtiyacını ve ardından bir kitlenin elinde bunun neye dönüşebileceğinin korkusunu izleyiciye hissettiriyor.

Karthich ise önceki filmdeki Joker figürünün popülerliğini hatırlatarak soruyor: önceki film Joker’e hoşgörüyle yaklaşırken bu film neden Bane’e karşı sert bir tavır alıyor? Cevabı basit: Joker, en saf formunda anarşiyi istiyor, burjuva uygarlığının ikiyüzlülüğünün altını çiziyordu ama fikirlerini kitlelere aktarmıyor veya aktaramıyordu. Öte yandan Bane, baskı düzenine varoluşsal bir tehdit sergiliyor. Bane’in gücü sadece fiziksel gücünde değil, aynı zamanda kitleleri yönetebilmesinde ve onları siyasal bir hedef için mobilize edebilmesinde yatıyor. Topluma yapısal değişiklikler getirmek isteyen ezilenlerin örgütlülüğünün temsilcisi, bir öncü kuvvet. Büyük yıkıcı güce sahip böyle bir kuvvete sistem tahammül edemez. Bu yüzden yokedilmesi gerekir.

Ancak Bane, Joker’in cazibesine sahip olmasa da kensini ondan ayıran bir yanı var: sertliğinin kaynağı olan karşılıksız sevgi. Kısa ama dokunaklı bir sahnede, korkunç bir acının ortasında nasıl sevgi dolu bir hareketle, sonucunu ve çekeceği büyük acıları umursamadan Talia’yı çocukken hapishaneden kurtardığını görüyoruz. Karthich, İsa’dan Che’ye kadar uzanan, şiddeti bir aşk eylemi olarak gören  büyük bir geleneği başarıyla tespit ediyor – Che’nin günlüğüne yazdığı meşhur satırlardaki gibi: “Saçma görünme riskini göze alarak söylemeliyim ki gerçek devrimci güçlü bir aşk duygusunun rehberliğinde hareket etmeli”. Che’nin bu sözü, çok daha “problematik” olan, devrimcileri “ölüm makinası” olarak gösteren sözleriyle beraber okunmalı: “Nefret mücadelenin bir parçasıdır. Düşmana karşı duyacağımız nefret bizi insanın doğal sınırlarının ötesine devindirerek, bizi vahşi seçici ve soğuk ölüm makinalarına dönüştürür. Bu yüzden askerlerimiz de böyle olmalı; nefret duymayan insanlar vahşi bir düşmanı yokedemez.”

Kant ve Robespierre’in söylediklerini de unutmamamız lazım: Zulüm olmadan aşk güçsüzdür; aşk olmadan zulüm ise kördür, ısrarcı yanını kaybeden kısa süreli bir tutkudur. Che’nin anlattıkları İsa’nın aşk ve kılıcın birliğine dair söylediklerinin bir tekrarıdır aslında – ikisi de aşkı meleksi yapan, dengesiz ve zavallı bir duygusallığın üzerine çıkaran şeyin, zalimlik ve zalimliğin şiddet ile olan bağı olduğunu söyler. Filme geri dönecek olursak, işte bu yüzden The Dark Night’taki tek gerçek aşkın Batman’in aksine Bane’e, yani “teröriste” ait olduğunu görebiliriz.

Filmde Talia’nın babası olan Ra karakteri ise Arap ve Oryantal özelliklere sahip, yozlaşmış Batı uygarlığını yola getirmek için terör eylemleri yapan bir karakter. Önceki filmde Bruce Wayne’in öğretmeni olan Ra, Wayne’e kötülükle savaşmak için ne yapması gerektiğini anlatırken bir yandan da Gotham kentini yokedecek ekibe liderlik yapmasını söylüyor. Bu açıdan baktığımızda Ra kötülüğün vücut bulmuş hali değil: Ra erdem ve terörün birleşimi, yozlaşmış bir imparatorluğa karşı savaşan bir eşitlik yanlısı. Ra’ya benzer kararketler olarak Dune’daki Paul Atreides’i ve 300’deki Leonidas’ı gösterebiliriz. Bruce Wayne’i Batman’e dönüştürenin de Ra olduğunu unutmamız lazım.

Burada iki sağduyu serzenişi kendisini empoze ediyor. Birincisi, Stalinizmden Kızıl Kmerlere tarihteki devrimlerde vahşi katliamlar ve şiddet olayları gerçekleşmişti. Yani film açıkça gerici hayallere kapılmadığı. İkincisi ise tam tersi bir serzeniş: Occupy Wall Street (Wall Street’i İşgal Et) hareketi vahşi değildi, kesinlikle yeni bir Terör Dönemi yaratmayı hedeflemiyordu; Bane’in isyanı sonucunda temsil ettiği Occupy hareketinin hedefleri ve stratejileri çarpıtılarak izleyiciye gösteriliyor.

Günümüzde varolan küreselleşme karşıtı protestolar Bane’in vahşi terörünün tam tersi: Bane devlet terörünün zıttı olarak bir halk terörü simgesi, devletin yürüttüğü terör aygıtlarını ele geçirerek teröre devam eden kötken bir yapının simgesi. İki serzeniş de Bane figürünü reddediyor. Bu iki serzenişe de birden çok cevap verilebilir.

Occupy Wall Street ve benzeri hareketlerde şiddet potansiyeli olmadığını söylemek çok basit bir iddia olur – her özgürleştirici harekette işleyen bir şiddet vardır. Filmin sorunu bu tarz bir şiddeti, katliam ve terörle bir tutmasıdır.

Nolan’ın üçlemesine dönecek olursak Batman filmlerinin şu içkin mantığı izlediğini farkedebiliriz:

Batman Begins’de kahramanımız liberal düzenin sınırları içinde hareket ederek sistemin ahlaki olarak kabul edilebilir yöntemlerle savunulabileceğini gösteriyordu. The Dark Night ise John Ford’un iki western klasiğinin (Fort Apache ve The Man Who Shot Liberty Valance) yeni versiyonu gibi vahşi batıyı uygarlaştırmak için birilerinin bir efsane yaratması ve gerçekleri gözardı etmesi gerektiğini, kısaca uygarlığımızın bir yalan üzerine kurulduğunu gösteriyor: sistemi korumak için bazen kuralları çiğnemek lazım.

Başka bir türlü ifade etmek gerekirse Batman Begins’te kahramanımız polisin cezalandıramadığı kahramanları cezalandıran açıkgöz, şehirli, klasik bir figür. Problem polisin Batman’in yardımına ihtiyaç duymasında. Polis her ne kadar Batman’in verimliliğini kabul etse ve müteşekkir olsa da, bir yandan da güç ve şiddet üzerindeki polis tekeline bir tehlike ve hatta polisin verimsizliğinin bir ilanı olarak görüyor Batman’i. Ancak Batman’in burada kuralları çiğnemesi tamamen göstermelik. Yasalar tarafından kendine yetki verilmemiş olmasına rağmen her zaman yasalara bağlı kalıyor ve yasaların lehine eylemlerde bulunuyor.

The Dark Night (Kara Şövalye) ise bu durumu değiştirdi. Artık Batman’in gerçek düşmanı, rakibi olan Joker değil, Beyaz Şövalye lakaplı Harvey Dent haline geldi. Dent’in suça karşı yürüttüğü fanatik savaş masum insanların ölümüne yol açtı ve kendisini de yoketti. Dent, adeta yasal düzenin Batman’e karşı verdiği bir yanıt: Batman’in mücadelesine karşı sistem Batman’den daha şiddet dolu, doğrudan yasaları çiğneyen kendi yasadışı aşırılığını yarattı. Bu yüzden Bruce Wayne’in Batman olduğunu açıklamaya karar verdiği anda Dent’in çıkıp “Batman benim” demesinde şairane bir ilahi adalet yatıyor. O “Batman’in kendisinden bile daha Batman”, Batman’in hâlâ karşı koymayı başardığı cezbediciliği gerçekleştiriyor. Böylece, filmin sonunda Batman Dent’in işlediği suçları üzerine alarak halka umut vaadeden bu popüler kahramanın itibarını kurtarırken bu mütavazi hareketi bir gerçeklik de içeriyor: Batman’in Dent’e teşekkürü. Dent Batman’in kendisi olduğunu söylerek Bruce Wayne’i kurtarırken Batman de Dent’in suçlarını kendi üzerine alıyor.

Son olarak The Dark Night Rises işleri daha da ileri götürüyor. Bane değil de Dent değil miydi işleri uç noktaya getiren? Sistemin adil olmadığını, adaletsizlikle etkili bir şekilde mücadele etmek isteyenlerin doğrudan sisteme karşı çıkması gerektiğini Dent ima etmiyor muydu? Son engellerinden de kurtulan Dent bu hedefine ulaşmak için bütün vahşiliğini sergilemiyor muydu? Böyle bir figürün yükselişi bütün dizilimi değiştiriyor: Batman dahil olmak üzere herkes için ahlak gözden geçiriliyor, olaylar tarafından belirlenen birşey haline geliyor: Bu açık bir sınıf savaşı, sadece çılgın gangsterlerle değil aynı zamanda popüler bir isyanla karşılaştığımızda sistemi savunmak için herşey mübahtır.

Yani hepsi bu mu? Radikal özgürlük mücadelelerinde bulunan insanlar Batman filmini tamamen reddetmeli mi? İşler göründüğünden daha çetrefilli. Filmin analizini yapacak kişi, onu siyaset üzerine yazılmış Çin şiirlerini okur gibi okumalı. Varolmasını beklediğiniz şeylerin yokluğu ve olmamasını beklediğiniz şeylerin varlığının şaşırtması gibi. Olumsuzlamadan anlamayan Freudcu bir bilinçaltı gibi: Esas önemli olan bir şey üzerinde negatif bir yargının varlığı değil, ondan herhangi bir şekilde bahsedilmesidir – The Dark Night Rises’da halkın gücü ORADA, Batman’in düşmanları (mega-zengin suçlular, gangsterler, teröristler) tarafından harekete geçiriliyor, kullanılıyor.

Buradan ilk ipucunu elde edebiliriz – Occupy Wall Street hareketinin gücü ele geçirmesi ve Manhattan’da halkın demokrasisini kurma ihtimali o kadar absürt, o kadar gerçek dışı ki şu soruyu sormadan edemeyiz: O ZAMAN NEDEN GİŞE REKORLARI KIRAN BİR HOLLYWOOD FİLMİ BUNUN HAKKINDA HAYAL KURUYOR? NEDEN BU KURUNTUNUN ÇAĞRIŞIMINI YAPIYOR? Neden Occupy Wall Street’in büyük vahşi bir işgale dönüşmesinin düşünü yansıtıyor? Aşikar olan yanıt (Occupy Wall Street’i terörist-totaliter potansiyele sahip olmakla suçlamak) “halkın gücü” ihtimalinden çıkarmaya uğraşılan bu ilginç çekim için yeterli değil. Bu gücün esas işlevinin boşlukta kalması şaşırtıcı değil: halkın gücünün nasıl işlediğine, mobilize olmuş insanların ne yaptığına dair detaylar yok (Bane’in filmde halka istediklerini yapmalarını söylediğini, kendi isteğini empoze etmeye çalışmadığını unutmayın).

Filmin harici eleştirisinin (“filmin Occupy Wall Street egemenliği hakkındaki betimlemesi saçma bir karikatür”) yeterli olmayışının nedeni de budur – eleştiri içkin olmalı. Filmde gerçekleşen bu otantik olaya dair filmin içindeki çok sayıda işareti saptamalı (yine hatırlayın, Bane sadece vahşi bir terörist değil, aslında derin bir aşk ve fedakarlık insanı). Kısaca, saf ideoloji mümkün değildir, Bane’in kendine özgülüğü filmin dokusu içinde iz bırakmak ZORUNDA. Bu yüzden film derin bir okumayı hakediyor: Filmdeki olay – “Gotham City halk cumhuriyeti”, Manhattan’daki proletarya diktatörlüğü – film için içkindir, onun varolmayan merkezidir.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Bu ülkeyi yönetenler ‘tükürürüm öyle heykelin içine’ diyebiliyor”

ONUR EREM – 24.08.2012

“Türkiye’den What You See Might Not Be Real gibi, sistemi, zenginleri veya siyasetçileri açıkça eleştiren bir heykel çıkmamasının nedeni heykeltıraşların insanların korkaklığı. Bu tarz tek bir heykelimiz yok, çünkü bu sanattan başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların işi. Ben de Başbakan Erdoğan’ı eleştiren heykeller yapmayı düşünüyorum”

Caner Karakaş Türkiye’nin dikkat çeken genç heykeltıraşlarından. 1981’de Erzurum’da doğan Caner 2005-2007 yılları arasında Fransa’daki Avignon ve Marseille şehirlerinde sanat eğitimi aldıktan sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykel Bölümünden derece ile mezun oldu.

Bugüne kadar 18 sergiye katılmış, 2010’da açtığı Gölgesizler adlı kişisel sergisinin ardından sonbaharda bir sergi daha açmayı planlıyor. Heykelleri ile 2008 yılında Sütçü İmam Üniversitesi’nden, 2011 yılında da Sakıp Sabancı Vakfı’ndan ödül alan Caner Karakaş ile Türkiye’de heykeltıraş olmayı konuştuk:

>> Heykelle nasıl tanıştın?

İlk başta heykel yoktu aklımda, ama sanata karşı içimde büyük bir istek vardı. Ayrıca çocukluğumdan beri otoriteye, öğretmenlerime karşıydım. Meraklıydım. Sanatın asıl teması da bunlar zaten. Babam memurdu, bizim de memur olmamızı istiyordu. Ortaokulda, lisede çizim yaparken resim öğretmenlerim çizdiklerime inanamıyordu. Babamla konuşup beni güzel sanatlar liselerine yollamak istediler ama babam kulağımı çekip “sen ressam olup başıma anarşist mi olacaksın” diye kızdı bana. Ben de uzun süre bastırdım o duyguları içimde.

Sonradan yurtdışına çıkmam gerekti. Fransa’da, Almanya’da kaldım uzun bir süre. Orada içimde varolan ama ötelediğim bir şey çevrenin de etkisiyle. Tekrar sanata yöneldim ve Türkiye’de devam etmek istedim, Mimar Sinan’a girdim dereceyle 2007 yılında.

Heykel mücadele gerektiren bir sanat. Kullanılan maddeler de öyle: taş, bronz, metal… Ben de mücadeleci bir insanım ve benim için taşla uğraşmak dünyanın en güzel duygusu. Bu yüzden heykel ile kendimi daha iyi ifade edebileceğimi düşündüm; kararımdan ve mesleğimden oldukça memnunum. Bugüne kadar 80’e yakın heykel yaptım, ara vermeden devam ediyorum.

>> Bir heykeltıraş olarak ne gibi zorluklar yaşadın? Türkiye’de heykeltıraş olmanın zorlukları neler?

Malzeme Türkiye’de heykeltıraşların en bilinen sorunu. Ama onun dışında başka büyük sorunlar da var: Her yıl Türkiye’de binlerce insan güzel sanat liseleri ve fakültelerinden mezun oluyor ama ülkemizde kültürel faaliyetler aktif değil. Büyük bir işsiz sanatçı ordusu var bu ülkede. Bu ordunun içinde maddi durumu gerçekten de kötü durumda insanlar var. Cebinde parası olmayan bir insandan sergi gezmesini bekleyemeyiz.

Bir kültürün, ulusun medeniyet seviyesi kültürel değerlerine bağlıdır. Türkiye’deki bu durum yüzünden sanatçılar kendilerini yurtdışına tanıtmakta zorluk çekiyor. Anayasa’yı değiştirirken Avrupa’yı örnek aldığını söyleyen hükümetimiz keşke sanatçıları desteklemek için de Avrupa’yı örnek alsa Türkiye’de sanat bambaşka bir yerde olurdu. Atatürk’ün “dünya uygarlığına ulaşmak, ilerlemek, gelişmek isteyen her ulus heykel yapmak ve heykelci yetiştirmek zorundadır” sözüne rağmen 2. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’de heykelin ilerlemesi yavaşladı, neredeyse durdu.

Bugün de medya patronlarına “sen nasıl bu yazarları gazetende barındırıyorsun” diyen zihniyetin heykeli, sanatı önemsemesini beklemek gerçekçi değil. Zaten ben de bu zihniyet benim heykelimi önemsesin diye heykel yapmıyorum. Benim söyleyecek bir sözüm varsa, bedeli neyse ödemeye hazırım.

>> Muhafazakar sanat tartışmaları hakkında ne düşünüyorsun? Muhafazakar heykel olabilir mi sence?

Bu yeni bir kavram çoğu insan için. Ama hızla ülkenin içine girmiş durumda. Ülkede heykel yaptıran belediyeler, heykel alan kesim, koleksiyonerler rejim neyi gerektiriyorsa o yönde heykel talebinde bulunuyor. Açık saçık olmasın, eleştirel olmasın… Tanrının don giydirmediklerine don giydirmeye çalışıyor insanlar.

Muhafazakarlar sanat diye insanların karşısına lale figürleri, ebru, minyatür çıkarmaktan başka bir şey yapamıyor. Roma, Yunan, Anadolu ve Hitit kültürlerinden bahsederken bunları vandalist kültürler olarak tanıtmaktan öteye gitmeyip onların sanatını halka anlatmayan bir devletin yurttaşları sanattan uzaklaşır. Gerçeklik duvarına çarpar.

Benim işlerim cüretkardır. Evet, çıplak bedenleri işliyorum. Çünkü gerçeklik bu, varolmanın sebebi bu. Kadın-erkek, o çıplak beden. Zihinlerin içindekini göstermek benim amacım. Üreme ve çoğalma arasındaki olayları anlatıyorum.

İnsanlık ilkellikten medeniyete doğru ilerlerken Türkiye’de sanat bu kafa yüzünden medeniyetten ilkelliğe doğru ilerliyor. Muhteşem sanat eserleri yaratmış medeniyetlerin yükseldiği bu topraklarda bugün sanat acınacak halde. Aileden başlayan ve devlete kadar uzanan baskıcı sistem ve tutuculuk yüzünden bu hale geldik.

>> Heykellerinin bazı çevreleri rahatsız etmesi hoşuna gidiyor mu?

Sanat dediğin birilerini rahatsız etmeli, birilerini sevindirmeli. 2010’da açtığım gölgesizler sergisinde çok uç tepkiler aldım. Bazıları çok beğendi, bazıları da ahlaksız, sapkın buldu. Benim bazı heykellerimin meydanlara koyulamayacağımı, herkesin bu heykelleri kaldıramayacağını biliyorum. Sergilerimde bazı siyasi partilerden ve halkın belli kesimlerinden tepkiler aldım. Heykelin önünden geçerken gözlerini kapatan insanlar oldu. Bazı bürokratlar arkasını dönüp çıplak bir beden heykeliyle karşı karşıya geldiğinde gerçeklik duvarıyla çarpışıp çekip gittiler. Sergi görevlileri bürokratlar geldiğinde heykellerimin üzerine birşeyler örtmek istedi.

Damacanayla seks yapan, vitrin mankenlerini görünce tahrik olan insanların bol olduğu bir ülkede yaşıyoruz. O yüzden böyle tepkiler bekliyorum. Ben bu insanlara kızmıyorum, onları bu şekilde yetiştiren sisteme ve topluma kızıyorum. “Bu kadar rahatsız oluyorsan çek git” diyenler olabilir. Ama ben gitmeyeceğim. Eğer rahatsız olacak birileri varsa olsun, gideceklerse onlar gitsinler sanattan rahatsız oldukları için.

 >> Türkiye’de halk edebiyat, tiyatro, sinema, müzik gibi sanatlarla az da olsa ilgilenirken heykel bu ilgiyi de çekemiyor. Bu sorun heykelin kendisinde mi yoksa halkta mı?

Cumhuriyet öncesi dönemde Abdülaziz Viyana’da kendi heykelini yaptırdığında buna büyük tepki gösterilmişti. Türkiye’de heykel putla özdeşleştiriliyor. Ayrıca heykelin insan duygularını kabartması, propaganda sanatı, insanları harekete geçiren gücü bazı kesimleri rahatsız ediyor. Bu ülkeyi yönetenler “tükürürüm öyle heykelin içine” diyebiliyor.

Türkiye’de Selçuklu’dan Osmanlı’ya kadar taş işçiliği nakış nakış işlenmiştir. Geçmişi heykellerle dolu olan, müzeleri antik, helenistik ve klasik döneme ait heykellerle dolu olan Türkiye’de heykelin bugün bu durumda olması gerçekten üzücü.

>> Heykele isim vermek nasıl bir süreç? Heykele bakacak insanların algısını yönetmek için mi veriyorsun ismi? Heykeli yapmaya başladığın anda ismi de kafanda belli oluyor mu?

Heykel yaparken malzemeyle beynimdeki düşünceyi birleştirmeye başlıyorum. Buna isim verirken de bazen bilinçli olarak heykelle tezat uyandıracak, bazen farklı bir düşünce yaratacak isimler veriyorum.

>> Heykelin sınırları nerede başlayıp nerede biter senin için?

Benim için heykelin sınırı yoktur. Hangi malzeme olursa olsun kutsal bir şeymiş gibi, saygı duyarak yaklaşırım.  Heykel yapmak, tango yapmak gibi bir şey, malzemeyle dans etmek adeta. Partnerim o benim. Çok müthiş bir ritimle onu yaratmaya başlarım. Eğer zorlarsam kırılır, geri dönüşü olmayan bir şekilde. Bu yüzden sınır yoktur benim için. Başlangıç bir heykel yapmaya karar vermektir, bitiş de malzemenin diliyle beynimde yarattığım imgenin ışık ve gölgeyle bütünleşmesidir.

 >> Heykeltıraş olmak isteyen gençlere ne gibi tavsiyeler verirsin?

İçlerinde bu sanatçı ruhu ve sanat arzusu varsa bir genci kimse engelleyemez. Bugün olmazsa yarın bir şekilde o ortaya çıkacaktır. Neredeyse hepimiz karın tokluğuna çalışıyoruz Türkiye’de. Eğer kendilerine inanıyorlarsa bu yola girsinler – ama bu yol uzun ve dikenli bir yol, bütün bu zorluklara göğüs germeleri lazım. Başladığında elinde olanı kaybetme riski de var. Yine de kendini ifade edebilme isteğine karşı koymak yerine zorluklara göğüs germelerini tavsiye ediyorum. Bu dünyadan geçtiğini göstermek isteyenler mücadele etmek zorunda. Yaptığınız şeyin karşısına geçip “evet bunu ben yaptım” demek kadar güzel bir haz yok. Sanat sonu olmayan, mesaisi olmayan tek meslek. Aklımda kalabalıklar içinde ama yalnız bir heykeltıraşın gençlere verdiği öğüt var: “Esas olan duygulanmak, sevmek, umut etmek, titremek ve yaşamaktır. Sanatçı olmadan önce insan olun.”

Caner Karakaş’ın sonraki röportajı: https://onurerem.com/2012/11/14/sansurlere-dur-demek-icin/

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Kapitalist sporun zaferi

JOHN NAURIGHT: Gerorge Mason Üniversitesi, Toplumda Spor ve Aylaklık Çalışmaları Merkezi Eşdirektörü
BirGün için çeviren: ONUR EREM

Tüm dünyanın dikkat kesildiği Londra’daki 2012 Olimpiyatlarının ardından, modern Olimpiyatların küresel seyircilere sunulan idealleri değil kapitalist sporun nihai zaferini temsil ettiğini hatırlatmakta fayda var. Olimpiyatlar, kendilerine Olimpiyatlar diyen diğer bütün oyunları ve hareketleri yok ederek tek bir evrensel Olimpiyat yaratan Uluslararası Olimpiyat Komiyesi (UOK) adlı özel, elit bir örgüt tarafından yönetiliyor. UOK “Olimpiyat” kelimesinin kullanım hakkını elinde bulundurduğundan, UOK’un kontrolünde olmayan hiçbir etkinlik Olimpiyat adını kullanamıyor – kullananlar ise isim hakkını koruyan hukuk sisteminin büyük yaptırımlarıyla karşılaşıyor.

UOK’un tarihine baktığımızda özellikle son 20 yılda sayısız skandala ve ötekileştirmeye yok açtığını görebiliriz. Taki ki dünyanın dört bir yanından atletlerin kendi ülkeleri veya seçtikleri başka bir ülke adına yarışmak için bir araya gelmesi kutlanması gereken bir durum. Bu atletler performanslarının zirvesine çıkmak için yıllarca uğraşıp, hedeflerine ulaşmak için çok çalışan insanlar. Yine de her seferinde en çok madalyayı kazanan ülkelerin aynı ülkeler olması sizi şaşırtmamalı.

ELİTİST

Modern Olimpiyatlar Fransız Baron Pirre de Coubertin’in vizyonu sonucunda başladı. İngilizlerin yarışmalarına hayran olan Coubertin 1890 yılında Much Wenlock [Ç.N.:İngiltere-Galler sınırında bir kontluk] oyunlarını ziyaret etmişti. Much Wenlock oyunlarının tarihine baktığımızda 1850 yılında Dr. William Penny Brookes tarafından, “Wenlock kentinde ve mahallelerinde yaşayanların ahlakî, fiziksel ve entelektüel gelişimlerini teşvik etmek” amacıyla başlatıldığını görüyoruz. 1868 yılından itibaren profesyonellerin de katılımına izin veren turnuva, 1869 yılında handikaplı yarışlar düzenlemeye başlamıştı.

Bu turnuvadan epey etkilenen Coubertin antik Yunan’daki Olimpiyat Oyunları’nı tekrar canlandırmak istemiş ve 1894 yılında ilk Olimpik Kongre’yi toplamıştı. Kongrenin kararıyla ilk modern Olimpiyatlar, 1896 yılında oyunların doğduğu ve adını aldığı yerde, Yunanistan’da gerçekleşti.

Much Wenlock ve diğer bölgesel, eski olimpiyatların aksine modern Olimpiyatlar elitist, amatör ve sadece erkeklerin katılabildiği; Avrupa’nın erkek aristokratları ve diğer sosyal-ekonomik elitleri tarafından düzenlenen bir yarışma olarak ortaya çıktı. O dönemde amatör kelimesi, günümüzdeki gibi sporu para karşılığı yapmayan, profesyonel olmayan insanlar anlamında değil, sınıf ayrımcılığı yaparak bazı sınıfları dışlamak amacıyla kullanan bir kelimeydi.

1890’da spor organizasyonları sınıf meselesiyle çalkalanıyordu. Futbol ve ragbi birliği gibi bazı sporlar açık profesyonelliği benimserken ragbi ligi ve Olimpiyatlar amatörlüğü benimsemiş, hatta kriket ve bazı diğer sporlar amatör-profesyonel karışık örgütleniyordu. Bütün bu sporlar erkek egemenliğinde olsa da az sayıda kadın Olimpiyatlara katılmaya başlamıştı.

19. yüzyıl boyunca yoksul köylülerden ve kentli işçi sınıfından erkekler, toprak sahibi soylulardan ve burjuvazi sınıfının sporlarından izole bir şekilde kendi sporlarını yapıyorlardı. Bu spor müsabakalarının bazılarında yüklü miktarda ödül kazanılabiliyordu, özellikle de yürüyüş ve kürekte. Futbol sokaklarda, köylerde ve çiftliklerde genç erkekler tarafından yaygın bir şekilde oynanıyordu. Bazı fabrika sahipleri ve özellikle de konfeksiyon endüstrisindeki işverenler işçilerinin spor ve diğer fiziksel aktivitelere katılmasını özellikle teşvik ederken bazı işverenlerse yaşanabilecek sakatlıkların işleri yavaşlatacağından endişeleniyordu.

İŞÇİLERİN SPORU

İşçilerin spor örgütlenmeleri 20. yüzyılın ilk onyıllık diliminde gittikçe popülerleşti. İşçiler kendi spor klüplerini kurmaya başladılar. Örneğin Woolwich Arsenal işçilerinin kurduğu spor klubü günümüze Arsenal F.C. olarak geldi. Sosyal demokratlar, şçilerin kurduğu takımlar arasında yarışmalar düzenlemek için 1920’de İsviçre’nin Lucerne kentinde Uluslararası İşçi Spor örgütünü (SASI) kurdu. Sosyal demokratlardan geri kalmak istemeyen komünistler de 1921’de Çekoslovakya’nın Prag kentinde Uluslararası Kızıl Spor örgütünü kurdu.

Sosyal demokratlar Ocak 1925’te Almanya’nın Schreiberhau kentinde ilk kış olimpiyatını, Temmuz’da ise Frankfurt’ta ilk yaz olimpiyatını düzenledi. Elemelerine 100 binden fazla sporcunun katıldığı yaz olimpiyatında 12 ülkeden 3 bin atlet yarışmıştı. Hatta Alman kadın sprint takımı burada dünya rekorunu kırmasına rağmen Uluslararası Amatör Atletizm Federasyonu (IAAF), etkinliği tanımadığını ilan ederek rekoru geçersiz saydı.

İkinci işçi olimpiyatı 1931’de Viyana’da gerçekleşti 17 ülkeden 77 bin atletin katıldığı yarışmaları 200 binden fazla izleyici takip etti. Bu tarihte işçilerin spor klüplerinde yer alan ve SASI’ya üye olan işçilerin sayısı 2 milyonu geçmişti. Bu işçilerin yarısı Almanya’daydı.

1935 yılında sosyal demokrat ve komünist spor örgütleri bir arada hareket etmeye başladı. Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin (UOK) 1936’da Nazi gösterisi haline gelen Berlin Olimpiyatları’na alternatif yaratmak için Barcelona’da bir işçi olimpiyatları düzenlemeye karar verdi. 11 ülkeden atletlerin katılmayı planladığı bu yarışma İspanya İç Savaşı nedeniyle gerçekleştirilemedi. Burada yarışmak için önceden gelen sporcuların büyük bir kısmı ülkesine geri dönmeyerek faşistlere karşı savaşa katıldı.

UOK GÜÇLENİYOR

Faşistler İspanya’yı ele geçirirken faşist liderlerden biri olan Juan Antonio Samaranch, Franco’ya Barcelona Valisi olarak hizmet etmişti. Bu şahsın 1980-2004 yılları arasında Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı olması, UOK’un nasıl bir zihniyete sahip olduğunun en güzel göstergesi.

İşçi olimpiyatları o kadar beğeni topladı ki, Fransa’daki Front Populaire hükümeti 1936 Berlin Olimpiyatları’na katılan atletlerin yanısıra 1936 Berlin İşçi Olimpiyatları’na katılan atletlere de aynı ölçüde maddi yardım yaptı. 1937 yılında sosyal demokratlar ve komünistler Antwerp’te bir olimpiyat daha gerçekleştirdi. 30 bin yarışmacıyı 100 bin seyirci izledi.

2. Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği’nin 1952 Olimpiyatları’na katılma kararıyla birlikte Uluslararası Olimpiyat Komitesi konumunu iyice güçlendirdi. Sovyet rejiminin katılma nedeni, üstünlüğünü bütün dünyaya göstermekti. Çoğu Avrupa ülkesinde işçi spor örgütleri savaşla birlikte dağılmış, maddi destek bulamaz hale gelmişti. Uluslararası federasyonların spor için tek bir yönetim yapısı tanıması ile UOK işçi olimpiyatlarının tekrar yükselmesini başarıyla engellemiş oluyordu.

KURUMSAL İŞGAL

1960’lar boyunca dünyadaki insanların çoğunluğu Olimpiyatlar’ı televizyon ortamından takip etti. Artan küresel televizyon yayını ve ulusal hükümetlerin Olimpiyat Oyunlarını geğerli bir halkla ilişkiler etkinliği olarak görmesi nedeniyle Olimpiyatlar gittikçe daha fazla parayla içiçe olmaya başladı. Bunun sonucunda UOK, Olimpiyatlara profesyonel atletlerin katılmasına izin verdi.

1990’lara geldiğimizdeyse artık şehirler Olimpiyat oyunlarına evsahipliği yapabilmek umuduyla milyarlar harcamaya başladı. Küresel çapta reklam yapma, turizmi arttırma, gelecek nesillere bir miras bırakma umuduyla yapılan bu harcamalar öylesine arttı ki, oyunların geliri ve toplam faydası maliyetine yaklaşamaz old.

Bugün Olimpiyatlar, merkezinde elit spor-medya-turizm kompleksinin yer aldığı küresel spor ekonomisi üzerine kurulan neo-liberal küresel kapitalist spor sisteminin zaferini temsil eder. Bu mega-spor etkinlikleri kendi markalarına sahiptir. Demokrasiyi ve insan haklarını devre dışı bırakan, yerel ekonomilere inanılmaz yükler getiren kontratlarla gelirleri önceden garantilenmiştir.

Londra’daki etkinlikten kim faydalandı? Ufak dükkanlar ve yerel tüccarlar mı? Küresel kapitalist kuruluşlar mı? Britanya ekonomisi mi? Atletler mi? Kesin olarak söyleyebiliriz ki Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve kurumsal sponsorlar bu listenin ilk sıralarında yer alırlar. Çağımızda spor her geçen gün popülerleşirken, spora erişmek her geçen gün zorlaşıyor.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Meşguliyet Tuzağı

TIM KREIDER
BirGün için çeviren: ONUR EREM

Eğer 21. yüzyılda büyük bir şehirde yaşıyorsanız muhtemelen çevrenizde sayısız insanın size ne kadar meşgul olduklarını anlattığına tanık olmuşsunuzdur. Herhangi birine “Naber?” dediğinizde alacağınız yanıt ya “Meşgulüm bu ara” ya da “Bu aralar çok yoğunum” olur. Bu yanıttaki yakınmanın arkasına gizlenmiş bir böbürlenme olduğu da bariz.

Dikkatinizi çekmek istediğim husus ise bunu söyleyen insanların fabrikada çift vardiya çalışmaya zorlanan veya kenar mahalledeki evinden asgari ücretle çalıştığını işine saatlerce otobüs yolculuğu yapan insanlar olmadığı. Bu emekçiler meşgul değil tükenmiştir, yorgundur – ayakta uyuyacak kadar yorgun.

Meşguliyeti nedeniyle ağlayıp sızlayanlar neredeyse her zaman bu meşguliyetlerini kendileri yaratırlar: işleri, gönüllü olarak üstlendikleri yükümlülükleri, dersleri ve çocuklarının aktiviteleri. Kendi hırsları, dürtüleri ve kaygıları yüzünden, meşguliyete bağımlı oldukları için meşguldürler. Meşgul olmadıklarında, serbest zamanları olduğunda karşılaşacakları boşluktan ürkerler.

Neredeyse tanıdığım herkes çok meşgul. Çalışmadıkları veya işlerinde yükselmelerine yardımcı olacak bir şey yapmadıkları zaman suçlu ve endişeli hissediyorlar. Arkadaşlarına ayırdıkları zaman ise bütün sınavlardan yüz alan öğrencilerin CV’lerinde güzel gözüksün diye gönüllü çalışmalarına benziyor.

Geçenlerde bir arkadaşıma “Bu hafta bir şeyler yapmak ister misin?” diye yazdım. Verdiği yanıt ise “Çok zamanım yok ama bir şeyler olacaksa haber ver, bir iki saatliğine işi ekip gelebilirim” oldu. Bu hafta içinde gerçekleşme ihtimali olan bir etkinlikten bahsetmediğimi, yazdığım şeyin başlı başına bir buluşma daveti olduğunu açıkça belirtmek geldi içimden. Lâkin meşguliyeti sürekli artmakta olan bir gürültü kaynağı gibiydi, aramızdaki iletişimi engelliyordu. Anlaşabilmemiz için birbirimize bağırmamız gerekiyordu ve ben de ona geri bağırmaktan vazgeçtim.

Günümüzde çocuklar bile meşgul. Okul içinde ve dışında bütün günleri yarım saatlik programlara varana kadar ayarlanmış durumda. Günün sonunda eve ebeveynleri gibi yorgun dönüyorlar. Çalışan anne babaların çocuklarına ev anahtarlarını verdiği, çocukların okuldan çıkıp evlerine ve mahallelerine dönerek 3-4 saat özgürce oynadığı nesildendim. Okul sonrası geçireceğim zaman programlanmamıştı. Ben de keyfime göre ansiklopedi okuyor, animasyon yapıyor, sokakta arkadaşlarım oynuyordum. Bu şekilde geçirdiğim zaman hayatımın geri kalanı için önemli ve işe yarayan yetenekler, içgörüler kazandırdı bana. Dilediğim gibi geçirdiğim bu saatler hayatımın geri kalanını nasıl yaşamak istediğimle ilgili bir model oldu benim için.

Bu histeri hayatın gerekli ve kaçınılamaz koşulu değil, aksine tercih ettiğimiz, boyun eğdiğimiz bir durumdur. Bir süre önce yükselen kiralar nedeniyle kenti terketmek zorunda kalan ve şimdi Fransa’nın güneyinde bir köyde yaşayan bir arkadaşımla Skype üzerinden görüştüm. Kendisini yıllardan sonra ilk defa mutlu ve rahat olarak tanımlıyordu. İşlerini yine yapıyor, ancak bunlar bütün gününü ve beynini tüketmiyormuş. Kendini tekrardan gençliğinde, öğrenciliğinde gibi hissettiğini anlattı – akşamları arkadaşlarıyla kafelere gidiyormuş. Hatta bir erkek arkadaşı bile olmuş (New York’taki ilişkiler için “Herkes çok meşgul ve herkes ‘daha iyi’ birisini bulabileceğini düşünüyor” demişti bana). Kendi kişiliğinin bir parçası olduğunu düşündüğü hırslılık, depresiflik, huysuzluk ve huzursuzluğun çevresinin bozucu etkilerinden kaynaklandığını anlamıştı. Aslında hiçbirimiz böyle yaşamayı istemeyiz, kimsenin trafikte beklemek veya liselerdeki gaddarlık hiyerarşisinin bir parçası olmak istemediği gibi. Aksine, bunlar birbirimize kolektif olarak dayattığımız şeylerdir.

Meşguliyet bir tür varoluşsal sigorta, boşluğa karşı bir set görevi görüyor; eğer meşgulseniz, her saatiniz programlanmış ve doluysa, size sürekli ihtiyaç duyan birileri varsa hayatınız saçma, aptalca veya anlamsız olamaz. Maalesef bu sahte vazgeçilmezlik durumunun arkasındaki gerçeği görmek, bunun yapısal bir kendini kandırma hali olduğunu farketmek epey zor.

Günümüzde gittikçe artan sayıda insan somut, elle tutulur bir şey üretmiyor. Bu yüzden bu yapmacık meşguliyet ve tükenmişlik halinin, insanların şu hayatta yaptıklarının kimsenin umurunda olmayan şeyler olduğunu gizlemekten başka bir işe yaramadığını düşünüyorum.

Ben meşgul bir insan değilim, tanıdığım en tutkulu tembel olduğumu söyleyebilirim. Çoğu yazar gibi, yazmadığım tek bir günde bile yaşamayı haketmeyen günahkar bir serseri olarak hissediyorum. Bir yandan da günde 4-5 saat çalışarak bu dünyada bir gün daha geçirmeme yetecek bir para kazanabileceğimin farkındayım. En güzel sıradan günlerimde sabahları yazar, ardından uzun bir bisiklet turuna çıkar, öğleden sonraları ayak işleri yapar ve akşamları da arkadaşlarımla görüşür, kitap okur veya film izlerim. Bence bu, yaşamak için makul ve hoş bir gün. Ve eğer beni arayıp görüşmek istediğinizi söylerseniz meşgul olduğumdan, planlarımdan bahsetmek yerine “Ne zaman?” derim.

Ancak sadece geçtiğimiz bir iki ay boyunca profesyonel zorunluluklar nedeniyle sinsice meşgul olmaya başladım. İlk defa beni davet eden insanlara doğrudan çok meşgul olduğum için katılamayacağımı söyleyebiliyordum. İnsanların neden böyle demekten keyif aldığını anlamaya başladım: kendinizi önemli, rağbet gören ve el üstünde tutulan bir insanmış gibi hissettiriyor. Buna rağmen meşgul olmaktan nefret ettim. Her sabah e-posta kutum, bana yapmak istemediğim işleri yapmamı söyleyen, çözmem gereken sorunlar getiren e-postalarla doluyordu. Her geçen gün artarak daha da katlanılmaz hale gelen meşguliyetimden uzaklaşmak için kenti terkettim ve bu satırları yazdığım gizli adrese geldim.

Burada beni taciz eden yükümlülükler yok. Televizyon yok. E-postalarıma bakmam için uzaktaki bir kütüphaneye gitmem gerekiyor. Haftanın büyük bir kısmını tanıdığım tek bir insan görmeden geçiriyorum. Burada düğünçiçeklerinin, sünelerin ve yıldızların ne olduğunu tekrar hatırladım. Okudum. Ve aylardan sonra ilk defa gerçekten bir şeyler yazdım.

Dünyanın akışına dahil olmadan hayat hakkında yazacak bir şey bulmak nasıl imkansızsa, tekrardan bu akıştan kopmadan yazacak şeyin ne olduğuna ve bunun nasıl yazılması gerektiğine karar vermek de imkansız.

Boşluk, aylaklık sadece bir tatil değil aynı zamanda bir zaruret. Yani örneğin D vitamini vücudumuz için nasıl bir gereklilikse boşluk da beyin için aynı şekilde gerekli. Yokluğunda zihinsel sorunlar başgösterir. Aylaklığın getirdiği sessizlik ve açık alan, hayattan dışarı bir adım atıp bütünü görmemizi, sıradışı ve beklenmeyen bağlantılar kurmamızı, yaz ortasında ilhamın vahşi yıldırımlarını beklememizi sağlar. Paradoksal olarak, aylaklık, herhangi bir işi iyi yapmak için şarttır. ABD’li roman yazarı Thomas Pynchon “Yaptığımız işin özü genellikle aylak aylak düşünmektir” demişti miskinlikle ilgili makalesinde. Arşimet’in küvetteki evrakası, Newton’ın elması ve daha birçok örnekte görebileceğimiz gibi tarih boş boş otururken ve hayal kurarken gelen ilham hikayeleriyle doludur.

“Geleceğin hedefi tam istihdam değil tam işsizliktir, böylece sürekli oyun oynayabiliriz. Mecvut sosyo-ekonomik düzeni yıkmaya işte tam da bu yüzden ihtiyaç duyuyoruz.” Bu sözlerin ot içen bir anarşistin zırvalamaları olduğunu düşünebilirsiniz – ancak bunu söyleyen, scuba-diving ve langırt oyunları arasındaki boş vaktinde Childhood’s End kitabını [Ç.N.: Bu kitap Türkçe’ye Son Nesil olarak çevirilmiştir] yazan ve günümüzün iletişim uyduları çok önceden hayal eden Arthur C. Clarke’tı.

İş arkadaşım Ted Rall bir köşe yazısında geliri işten bağımsız kılmamız ve her yurttaşa bir maaş garantisi vermemiz gerektiğini yazmıştı. Bugün kulağa deli saçması olarak gelse de önümüzdeki yüzyılda kürtaj veya oy hakkı gibi evrensel bir hak haline geleceğini düşünüyorum.

Püritenler çalışmayı bir erdem, iyi ahlakın bir parçası haline getirdiler – oysa unuttukları şey, Tanrı’nın çalışmayı bir ceza olarak yeryüzüne göndermesiydi.

Belki de herkes benim gibi davransa dünyanın çivisi çıkar. Lâkin ben ideal insan yaşamının benim aykırı aylaklığım ile dünyanın geri kalanının bitmeyen çılgın aceleciğinin arasında bir yerde yattığını düşünüyorum. Benim rolüm sadece çocukluğunuzda evde çalışırken camınıza çakıl taşı atıp, bağırarak sizi sokağa oynamaya davet eden çocuk gibi ‘kötü’ bir çağrıda bulunmak. Benim azimli aylaklığım bir erdemden çok bir lüks. Ama ben bunu bilinçli bir tercih sonucunda gerçekleştirdim: Yıllar önce zamanı paraya tercih etme kararını aldım. Çünkü bu dünyada geçireceğim sınırla zaman ile yapabileceğim en iyi yatırım, bu zamanı sevdiğim insanlarla geçirmek. Bir gün ölüm döşeğimde bu kararımdan pişman olma, “keşke daha fazla çalışsaydım” deme ihtimalim de var. Ancak ben o sırada pişman olmaktansa “keşke Chris ile bir bira daha içebilseydim, Megan ile uzun bir sohbete daha dalabilseydim ve Boyd ile son bir defa kahkaha atsaydım” diyeceğimi düşünüyorum. Hayat meşgul olmak için çok kısa.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın