Ötekileştirmenin çözümü gazetecileri eğitmekte

Hrant Dink Vakfı ve Bilgi Üniversitesi’nin düzenlediği “Ayrımcı Dil ve Medyanın Rolü” adlı panelde konulan Prof. Teun Van Dijk ve Prof. Charles Husband, nefret söylemi ve ötekileştirme ile mücadele için ilk adımın gazetecileri eğitmek olduğunu söyledi

ONUR EREM

Eleştirel söylem alanında dünyanın önde gelen isimlerinden Prof. Teun Van Dijk ile medya ve etnik çeşitlilik konusunda uluslararası üne sahip Prof. Charles Husband Cuma günü Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü ve Hrant Dink Vakfı’nın düzenlediği “Ayrımcı Dil ve Medyanın Rolu” adlı panele katıldı. İstanbul Eyüp’teki santralistanbul yerleşkesinde gerçekleşen panelde iki akademisyen de nefret söyleminin nedenleri, etkileri ve nefret söyleminin nasıl önüne geçilebileceği hakkında konuştu:

Charles Husband: Medya kuruluşlarında azınlıklara yer verilmesi şart

Nefret söylemi genellikle tarih boyunca horgörülmüş topluluklara karşı yapılıyor. Bu söyleme maruz kalanlar aşağılanıyor, kategorize ediliyor, onursuzlaştırılıyor ve toplumda bu gruplara karşı geri dönüşü olmayan bir algı yaratıyor.

Baskı ideolojilerinde genellikle toplumsal cinsiyet, sınıf, etnisite ve ulusal kimlik gibi kavramlar içiçe geçmiştir. Avrupa emperyalizmi döneminde ırkçılıkla cinsiyetçiliğin içiçe geçmesi bunun bir örneğidir. Birleşik Krallık “dünyaya medeniyet götürmek” adına sayısız halkı sömürdü. Çok uzak bir geçmiş gibi gelse de o dönemdeki nefret söylemleri bugün hâlâ kullanılıyor. Bunu anlayabilmemiz için siyaset bilimi ve sosyolojiden önce psikolojiyi kullanmalıyız. Bu söylemin içindeki zehri ancak öyle anlayabiliriz.

Nefret söylemi öncelikle bir grup hareketi. Karşıdaki kişinin insani özelliklerini yokederek onu bir birey değil, nefret edilen bir grubun bütün “kötü” özelliklerini taşıyan bir örneklem olarak gösteriyor.

ULUSLARARASI ŞİRKETLER KARŞISINDA DEVLET ACİZ

Ülke çapında güvensizlik, belirsizlik, tehlike gibi durumlar genellikle önyargıyı ve nefret söylemini arttıran bir ortam yaratıyor. Böyle stresli durumlarda farklı gruplar birbirleriyle iletişime gerimemeyi tercih ediyor. Günümüzde de hiçbir devletin yurttaşlarına güven sağlayamadığını görüyoruz. Yurttaşlar görevlerini eksiksiz yerine getirse de devlet sosyal imkanlar, güvenlik, istikrar gibi şeyleri sağlamaktan aciz. Çünkü sermaye, işgücü vs. uluslararası gruplar tarafından kontrol ediliyor. Orta sınıf geleceğe rahat, güvenle bakamıyor. Büyün bunlar nefret söylemini arttırıyor.

MEDYA İNSANLARA DÜŞÜNMESİ GEREKENİ SÖYLÜYOR

Medyanın da nefret söyleminde çok önemli bir yeri var. Öncelikle medyanın gündem belirleyici gücü var. Yer verdiği haberlerin sıklığının yanı sıra bu haberleri çerçevelendirmesi halkın olaylara bakışını etkiliyor. Bir konunun anlatılış biçimiyle halk yönlendiriliyor. Medya insanlara neyin, neden önemli olduğunu söylemekle yetinmiyor, insanlara bu olaylar hakkında ne düşünmeleri gerektiğini de söylüyor. Medyayı kullanan demagoglar belirsizlik ve kriz dönemlerinde ortaya çıkıp toplumdaki bütün stresi spesifik gruplara yönlendiriyor. Medya şirketlerinde azınlık gruplarından insanların yer almaması bu kurumların görüşlerindeki ağırlık merkezini değiştiriyor, azınlıklar hakkındaki haberlerin sayısı ve çerçevesi etkileniyor. Azınlıklar özne değil nesne haline geliyor.

Ayrımcılığın meşru görüldüğü bir toplumda nefret söylemi kendi başına bir söylem olmaktan çıkıp toplumun hareketlerini şekillendiren bir yapıya dönüşüyor. Gazetelerdeki çalışma ortamları, kurumsal kültürler, gazetecilerin yetiştirilme tarzları, onların zenofobi (yabancı korkusu) ve nefret söylemini devam ettirmelerinin nedeni. Halkın okuduğu gazetelerde zenofobi varsa, halka da etki ediyor. Bu yüzden gazetecileri eğitmek en önemli adım.

Teun Van Dijk: Nefret söylemi ve güç ilişkileri içiçe

Bence nefret söylemi terimini değiştirmemiz lazım. Nefret içermediği için değil, “nefret söylemi” nefret kelimesini, duyguları, yani kişisel olan birşeyi öne çıkartıyor. Oysa ırkçılık kişisel değildir, baskıcı grup ile bastırılan grup arasındaki güç ilişkisidir. Bu baskıcı gruplar nefret söylemi aracılığıyla başka grupların özgürlüklerini kısıtlayarak onları kontrol etmek, neyi yapıp neyi yapamayacaklarını söylemek isterler. Bu toplumsal olduğu kadar bilişsel bir süreç, çünkü insanın bilince bir süre sonra varolan söylemlere göre biçimleniyor.

Burada yola çıkarak bir siyasetçinin de nefret söyleminde bulunurken esas amacının bu gruplara olan nefretini dışavurmak olmadığını anlayabiliriz. Siyasetçiler nefret söylemini kendilerini iktidarda tutacak bir araç olarak kullanıyorlar. Kadın karşıtı söylemin de iş dünyasında çok sık kullanıldığına tanık oluyoruz. Yönetim kurullarının çok büyük kısmını ellerinde tutan Erkekler ne olursa olsun kadınları bu kurullara almak istemiyor.

Tabi ki bireyler de nefret duygusu taşıyabilir ama baskı ve nefret ideolojileri bu bireysel hareketler sonucu oluşmaz. Kimsenin ırkçı doğmadığını unutmamamız lazım.

Medyadaki ötekileştirmeyi görmek için medyanın üretimini incelememiz şart. Medya içeriği nasıl üretiliyor? Gazeteciler haber almak için spesifik yerlere giderler: meclis, polis, hükümet, laboratuvar vs. Ayrıca sıklıkla buraların veya başka yapıların hazırladığı basın metinlerine yer verir, başka metinler üzerinden gazetecilik yaparlar. Peki bu metinleri kim yazıyor? Dominant ideolojiye sahip, şirketleri tarafından beğenilen “bizden” diye görülen insanlar.

MEDYA DA AZINLIKLARA GÜVENMİYOR

Yıllar önce gazetecilerin bilgilerini nereden aldıklarını merak ettim ve bu konuda bir araştırma yaptım. Sonuçlara göre bilgi her zaman sistemin “güvenilir” gördüğü kaynaklardan alınırken azınlıklardan veya göçmenlerden gelen açıklamalar ve metinler güvenilir bulunmuyor medya yöneticileri tarafından. Bu gruplara soru soran, onlarla ilgilenen, röportaj yapan yayınlar binde biri geçmiyor.

Basın genellikle başka ülkelerdeki ırkçılar hakkında haber yaparken ırkçı kelimesini kullanmakta sıkıntı görmezken kendi ülkesindeki ırkçı partiye ırkçı demekten çekinebiliyor. Ülkeye gelen göçmenlerin dili öğrenmek istemediği, çalışmadan para almak isteyen insanlar olduğu anlatılırken bir yandan da kendi toplumlarının ne kadar iyi olduğu vurgulanır. Kırk yılın başında bir alıntı yapılacaksa onda da bu grupların uçlarındaki isimlerin demeçlerini alıntılayarak “bakın bunlar ne kadar kötüymüş” diye genelleme yaparlar.

Göç genellikle soyut bir kavramdır, ona dokunamazsınız. Ama gazeteler “göçmen dalgalarında boğuluyoruz” dediği zaman insanların gözünde canlanan korkunç imgeler onları etkiler. 10 mülteci taşıyan bir gemiden bile “ülkeyi işgal etti” diye bahsedilebilen bir İspanya örneği var mesela. Ya da ülkeye eskiden gelen göçmenlerin, bir ülkeden yeni gelen bin göçmen hakkında (onları görmemiş olmalarına rağmen) uçuk iddialarda bulunması örneği var. Ana akım medya kitleleri olumsuz besliyor.

AYRICALIĞI KAYBETMEK İSTEMİYORLAR

Gerçekte ülkeye gelen ufak bir kısım göçmen nasıl tehdit edebilir ki büyük bir toplumu? Tabi ki edemez. Ancak elitler ve baskın etnisiteden milliyetçiler ayrıcalıklarını kaybetmekten, kendi ülkelerinde bir numara olamamaktan korkarlar. Oysa karşılarındakinin de insan olduğunu unuturlar.

Bu sorunun çözümü eğitimdedir. Gazetecilerin daha iyi eğitilmesi lazım. Haberlerin toplumu nasıl etkileyebileceğini göstermemiz lazım. Eğitim diyoruz ama eğitim sistemimizde bile bariz sorunlar var. Örneğin benim bölümümde öğrencilerin yüzde 80’i kadınken 55 profesörden sadece 6’sı kadın.

İnsanların dominant söyleme karşı çıkabilmesinin tek yolu bütün toplumun bir şeyin bilincinde olması. Örneğin ispanya’da herkes artık işsizliğin anlamını biliyor.

KİM KİMDİR?

Teun Adrianus van Dijk: 2004 yılına kadar Amsterdam Üniversitesi’nde Söylem İncelemeleri konusunda ders veren Teun A. van Dijk, halen Barcelona’daki Pompeu Fabra Üniversitesi’nde ders veriyor. Kendi yazdığı kitapların yanı sıra bazılarının da editörlüğünü yapıyor. Kurucusu olduğu 6 uluslararası yayının 4’ünde editörlük yapıyor.

İki fahri doktorluk ünvanına sahip olan Teun van Dijk, Latin Amerika ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkede konferanslar vermeye devam ediyor. Van Dijk’ın yayınları, makaleleri, kaynakları ve çalışmaları  www.discourses.org web sitesinde bulunabilir.

Charles Husband: Bradford Üniversitesi’nde sosyal analiz profesörü, Helsinki Üniversitesi’nde sosyoloji doçenti olan Charles Husband, etnik gruplar arasındaki ilişkiler, medya ve etnik çeşitlilik, sosyal dayanışma ve terörle mücadele üzerine çalışıyor. Çalışmaları özellikle medyanın ırkçılık ve sosyal dışlanma gibi ideolojilerin üretilmesi ve yeniden üretilmesindeki rolü üzerine yoğunlaşıyor. Etnisite ve çeşitlilik yönetimi üzerine çalışmalarıyla uluslararası bir üne sahip olan Husband’ın araştırmaları akademik analiz ve gazetecilikte politika gelişimi, sosyal hizmet, sağlık hizmetleri ve devlet politikaları gibi konuları birleştiriyor.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Fotoğrafı çeken ekipman değil, fotoğrafçıdır!

BU SAYFADA GÖRDÜĞÜNÜZ FOTOĞRAFLAR 320 LİRALIK EKİPMANLA ÇEKİLDİ

Teknik bilgilerini kullanarak profesyonel ekipmanlarla çekilebilecek fotoğrafları çok basit ekipmanlarla çeken Strobe-ist grubu yöntemlerini BirGün’e anlattı

ONUR EREM – BirGün – 10.10.2012

Fotoğrafçılık toplumda genellikle pahalı bir hobi olarak algılanır. Binlerce liralık makineler, daha da pahalı ışıklar, ekipmanlar, modeller… Büyük bir pazarlama stratejisiyle fotoğrafçılara satılan bu pahalı ürünlere gerek olmadığını Strobe-ist grubuyla tanıştığımda öğrendim. Eğer fotoğrafçılık için (para yerine) yeterince emek harcarsanız, teknik bilgilerinizi kullanarak basit ekipmanlarla büyüleyici fotoğraflar çekmeniz mümkün. Ama unutmayın, bu yol kolay değil. Pes etmeden çalışmanız ve araştırmanız şart:

>> Fotoğrafçılıkla ne zamandır uğraşıyorsunuz?
Ekim Menemencioğlu: Çocukluğumda annemin Zenit makinesini gizlice araklayarak tanıştım fotoğrafçılıkla. O zamandan beri de fotoğraf makinesi hep elimdedir. Sinema okudum ama fotoğrafa ilgimi hiç kaybetmedim ve profesyonel fotoğrafçı olmaya karar verdim.
Serdar Hepgül: Ben Kızılay’da çalışan bir tıp doktoruyum. Çok uzun zamandan fotoğrafçılıkla hobi olarak uğraşıyorum.
Cem Özaydın: 2008 yılında ikinci el fotoğraf makinesi alarak başladım bu işe. 2010 yılında Strobe-ist grubunu kurduk ve hepberaber bu grupta çalışmaya başladık.

Cem Özaydın: En eğlendiğimiz çalışmamız buydu. Suyu o şekilde yakalayabilmek için onlarca defa su dolu bir balon patlatıp fotoğrafını çektik. Ne kadar ıslandığımızı tahmin bile edemezsiniz!

>> Strobe-ist grubunuzun özelliği nedir? Nasıl kurdunuz bu grubu?
SH: Strobistlik denilen yöntem fotoğrafçılığın dekatlonu gibi. İyi bir fotoğraf yaratabilmek için birçok alanda uzman olmanız lazım. Stüdyo fotoğrafçılığı, manzara fotoğrafçılığı, portre, ışık, açı bir sürü konuda iyi bilginiz olmalı. Birkaç yıl önce bir forumda paylaşılan bir link ile gördüm strobizmi. İnternette araştırmalar yaptım, seminerler izledim. Bu işle ilgilenen 5 kişi olarak internette bir forumda tanıştık ve Strobe-ist grubunu kurduk.
CÖ: Benim ilk ilgimi çeken fotoğrafçı Dustin Diaz’dı. İnternette fotoğraflarına baktım ve hayran oldum. Nasıl onun gibi fotoğraflar çekebileceğimi düşünürken forumda bu yazıyı gördüm ve beraber çalışmaya başladık. Strobist konusunda yurt dışında ciddi çalışmalar yapan ustaları takip etmeye başladık. Özellikle Zack Arias, Dustin Diaz, Davis Zaiser gibi saygın fotoğrafçıların fotoğraflarını ve video eğitim derslerini takip ettik.
EM: Strobizmin genel felsefesi şu: İyi fotoğraf çekmek için büyük firmaların bize satmaya çalıştığı pahalı flaşlara, pahalı ekipmanlara ihtiyacınız yok! Işığı bildiğin sürece, biraz deneyimle aynı profesyonel sonuçlara ulaşabilirsin. Biz bunu kafa flaşlarıyla yapıyoruz. Bu yöntemde ışığı önceden görmemizi sağlayacak pilot ışıklarımız yok. Bu yüzden flaşı daha çantamızdan çıkartmadan nasıl bir şey yapmamız gerektiğini bilmek zorundayız. Çünkü flaş anlık bir atım ve o an her yer parlıyor. Nasıl çıktığını fotoğrafa bakmadan anlamamız mümkün değil. Bu yüzden deneyim ve bilgi çok önemli. Bu yöntemin hem maliyet avantajı var, hem de bilgi açısından insanı çok geliştiriyor.

>> Maliyet konusunda örnek verebilir misiniz? Ne kadar tasarruf sağlıyor bu yöntem?
EM: Makinenin olduğunu varsayarak 150 liralık bir flaş, 60’ar liraya düzgün bir şemsiye ve tetikleyici, 50 liraya bir ışık ayağı alarak strobist hayatına başlayabilir fotoğrafçılar.
CÖ: Bu yöntemle profesyonel aletlerle binlerce liraya çekilebilecek fotoğrafları çekmek mümkün. Sadece flaş bile en az 1000 lira tutardı.
SH: Profesyonel ekipmanları taşıması bile bir sorun. Dışarıda kullanılamıyor profesyonel ekipmanlar – çünkü sürekli şebeke elektriğine ihtiyaç var.
EM: Dışarıda kullanılabilecek pilli profesyonel ekipmanların fiyatı çok uçuk – 4 bin avrodan başlıyor. Strobist yönteminde bu fotoğraflar makine hariç 320 liralık bir ekipmanla çekilebiliyor. Sonuç olarak 250 liralık bir ayağın üstüne takılan ışıkla betondan çıkan bir çubuğun üzerine takılan ışık üzerine takılan ışık arasında sonuç olarak hiçbir fark yok, aynı fotoğrafı veriyor.

>> Neden çoğu fotoğrafçı gibi bireysel çalışmak yerine bir grup olarak çalışmaya karar verdiniz?
EM: Bence takım olarak çalışmak çok daha verimli oluyor. Işığı yönlendirecek kişinin en az fotoğrafçı kadar ışığı bilmesi gerekir. Bunu bilmeyen bir insanla yapmak çok azap verici. Biz bir ekip olarak hem bilgimizi hem de ekipmanımızı birleştiriyoruz. Böylece tek başımıza çekemeyeceğimiz fotoğrafları birlikte çekebiliyoruz.

Serdar Hepgül: Ne kadar şaşaalı ekipman, o kadar iyi fotoğraf diye bir önyargı var. Oysa fotoğrafı çeken ekipman değil, fotoğrafçıdır. Eğer teknik bilginiz iyiyse basit ekipmanlarla güzel fotoğraf çekebilirsiniz.

>> Çektiğiniz fotoğraflarda ticari bir amacınız var mı?
EM: Hayır, bunu kesinlikle kendi tatminimiz için yapıyoruz.
SH: Kafamızda bazı planlar var. Örneğin bir sempozyum düzenleyip strobistlikle ilgilenenleri bir araya getirmek, bilgi paylaşımı yapmak istiyoruz. İnsanların hem işlerini sergileyebileceği hem de işin teorisinin uzmanlar tarafından anlatılacağı bir etkinlik var aklımızda.

>> Fotoğraflarınıza gelen yorumlar nasıl?

EM: Çok güzel yorumlar geliyor, fotoğraflarımızı takip eden uluslararası bir kitle var. Biz de yurt dışında çekilen fotoğrafları takip ederek kendimizi geliştiriyoruz sürekli. Grubumuz da bu konuda gerçekten hevesli olan ve kafamızın uyuşacağı herkese açık. İnsanların temel fotoğrafçılık bilgilerine sahip olmaları şart. Ayrıca bu iş kolay bir iş değil, defalarca denememiz gerekebiliyor, bu yüzden azimli ve sabırlı olmaları da önemli.

>> Sizinle birlikte çalışmak isteyen fotoğrafçılar nasıl iletişime geçebilirler?

EM: Facebook’ta bana mesaj atabilirler. Ayrıca yine Facebook’ta Strobist Eğitim Grubu’muz var. facebook.com/groups/strobist.eg/ adresinden ulaşılabilir.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

‘Öncekilerden farklı yöntemlere ihtiyacımız var’

Hasankeyf Gençlik Kampı’ndaki son açık oturumda bugüne kadar verilen mücadeleler anlatılırken bundan sonra neler yapılabileceği tartışıldı

ONUR EREM – HASANKEYF/BATMAN

Hasankeyf’teki son gecemizde çadırda tango gösterisi izledik. Tangodan sonra ise kamp ateşinin etrafında İstanbul’dan gelen müzik grubu Simurg’un şarkılarını dinledik.

Müziğin bitmesini ardından kampın çaycısına giderek Hasankeyf’te doğmuş, Hasankeyf’te büyümüş kamp alanının da işletmecisi olan Resul Abi’yle sohbet ettim. Resul Abi buradaki mağara evlerde doğmuş. Eskiden zenginlerin büyük mağaraları, yoksulların küçük mağaraları olduğunu anlatırken “Çok mutluyduk o zamanlar. Kışın en ufak bir soba yakmamızla ev ısınıyordu, mağaranın kapısını açıyorduk. Sonra zorla çıkarttılar bizi” diyor. Eskiden kale civarında çaycı işletiyorlarmış, ama kale kapatılınca nehir kenarına gelmek zorunda kalmışlar. Devletin Hasankeyf’e tek bir şey katmamasından, aksine burada hayatı yıldan yıla zorlaştırmasından yakınıyor. Başka şehirlerde çalışıp iyi para kazanmasına rağmen memleket hasretiyle dönmüş doğduğu topraklara 12 yılın ardından. Şimdi tek isteği Hasankeyf’in kurtulması.

5 NESİLDE BİR EFSANEYE DÖNÜŞEN BARAJ

“Hasankeyf’i su altında bırakırlarsa ne yapacaksınız Resul Abi?” diye soruyorum. “Bize yeni evler inşa etmişler yukarıda. Ama ben oraya gitmek istiyor muyum soran yok. Müstakil evimizden çıkıp apartmanlara tıkılmamızı istiyorlar. İş imkanı da olmayacak. Ama ben barajın yapılacağına çok da inanmıyorum. Benim dedem babama dermiş ‘buraya baraj yapılacak sular gelecek’ diye. Babam bana dedi, ben çocuğuma dedim, çocuğum torunuma dedi ama baraj hâlâ gelmedi” diyor.

Hasankeyf’in en önemli geçim kaynağı turizm olsa da, devlet her şeyi zorlaştırdığı gibi turizmi de zorlaştırmış. Birçok gezi alanı kapatılırken turistlerin konaklayabileceği yeni tesisler inşa edilemiyor. Hiçbir hizmet alamamalarına rağmen devletin vergi toplaması haklı bir rahatsızlık yaratıyor Hasankeyf’teki insanlarda.

İZİN VERİRSEK TORUNLARIMIZ DA AFFETMEZ, DÜNYA DA

“Bütün bu zorluklara karşı buranın insanı geçinmenin bir yolunu buluyor. Devletten bir şey istemiyoruz, yeter ki daha fazla dokunmasın bize. Eğer Hasankeyf sular altında kalırsa torunlarımız bizi affetmeyecek, barajın yapılmasını durduramadığımız için. Sırf bizim torunlarımız değil, başka milletlerin torunları da. Ben tarih bilmem ama buranın onbinlerce yıllık olduğunu söylüyorlar. Kim bilir kaç millet geldi geçti Hasankeyf’ten tarih boyunca” diyor Resul Abi.

Gündüz yaptığımız yürüyüşün yorgunluğuyla erkenden (kamp için gece saat 1 erken bir saat sayılıyor) uyudum. Sabah, bir önceki gün olduğu gibi ‘rojbaş’ (Kürtçe günaydın) sesleriyle uyandırıldım. En erken yatan kişi olmama rağmen en geç ben uyanmıştım. Kahvaltının ardından açık oturuma geçtik.

DİZİ PROJELERİNE BANKA TEHDİTİ

Açık oturumda Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi bugüne kadar verdiği mücadeleleri anlattıktan sonra katılımcılar bundan sonrası için yapılabileceklere dair önerilerini sundu. Önerilerin arasında barajın farklı şehirlerde etkileyeceği bütün köylerde örgütlenerek halkla daha sıkı bağ kurmak; bu köylerdeki halkı baraj nedeniyle tahliye edilen ve başka yerlere yerleştirilen köylülülerin yaşadıkları TOKİ konutlarına götürerek mağdurların pimanlıklarını dinletmek; sinema ve dizi projeleriyle Türkiye gündemine daha fazla gelmek vardı. Bazı katılımcılar ise Hasankeyf’le ilgili hazırlanan dizi projelerinin bankaların tehditiyle iptal edildiğini, barajın geldiği bu aşamadan sonra artık daha önce denenmemiş şeylerin yapılması gerektiğini söyledi. Başka bir katılımcı ise Hasankeyf’in dünya çapında turizm potansiyeline rağmen TÜİK verilerine göre Türkiye’nin en yoksul ikinci ilçesi olduğuna dikkat çekti.

İNSANLIK İLERLİYOR MU?

Açık oturumun ardından 5 kişilik bir gruplar daha uzun, yaklaşık 3 saatlik bir Hasankeyf turuna çıktık. Bu sefer kamp alanından kalenin arka taraflarına giden uzun bir rotamız vardı. Yol boyunca kilise veya cami olarak kullanılmış mağaralara rastladık. Hasankeyf’teki onbinlerce mağara eve su getiren gelişmiş su kanalları ve kalenin tepesine su çıkartan taşımalı kap sisteminin kalıntılarını gördük. Rehberimizin anlattığına göre hamam olarak kullanılan mağaralara gelen sıcak su güneşle ısıtma sistemiyle ısıtılıyordu. Binlerce yıl önce buraya yerleşen uygarlıkların böylesine gelişmiş yöntemler kullanarak doğayla içiçe ve doğaya zarar vermeden yaşaması gerçekten etkileyici. Bulunduğumuz tepeden ‘Yeni Hasankeyf’ adlı TOKİ ucubesine bakınca binlerce yılda uygarlığın ilerlemediğini, aksine gerilediğini düşünüyor insan.

Dönüş yolumuzda kapatılmış olan kaleye arka tarafından girdik ancak yukarılara çıkmadan kampa geri döndük. Bizi Diyarbakır’a getirecek otobüsü kaçırmak istemezdik! Döndükten yarım saat sonra otobüsümüz hareket etti. Kamptan Pazartesi döneceğimizi düşündüğüm için dönüş biletimi Pazartesi’ye almıştım. Bu yüzden Diyarbakır’a geldiğimizde kamptaki arkadaşlarım beni evlerinde misafir etti. Beraber Erdoğan’ın Tek Adam Kongresi’ndeki konuşmasını ve AKP kurmaylarının röportajlarını izledik.

ŞİMDİ SIRA SİZDE

Siz bu yazıyı okuduğunuzda çoktan İstanbul’a dönmüş olacağım. Hasankeyf’e gelerek devletin yıllardır yoketmek için çaba sarfettiği bu büyüleyici bölgeyi görüp Hasankeyf’in yaşaması için mücadeleye dahil olma sırası sizde!

Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi’nin geçmişi

Hasankleyf’i Yaşatma Girişimi 2005 yılında Ilısıu Barajı inşaatının tekrar gündeme gelmesi üzerine kuruldu, kısa sürede 80’den fazla kuruluş girişime dahil oldu. AB ülkelerinin bankalarının baraj inşaatına kredi vermesine karşı köylülere bir mektup imzalatan girişim bu mektubu AB hükümetlerine yolladı. Mektupta “Eğer bankalarınız kredi verirse ve baraj yüzünden yurdumuzdan olursak ülkenize iltica edeceğiz” yazıyordu. Mektubu 2 binden fazla köylü imzaladı. Bilimadamlarının katıldığı sempozyumlar düzenledi. Ünlü şarkıcıları Hasankeyf’e getirerek baraja karşı 10 bin kişinin katıldığı konser verdi. AB bankalarının kredilerini çekmesinin ardından Akbank ve Garanti Bankası kredi sağlayınca bu bankalara karşı kampanya yürüterek birçok dernek, örgüt ve bireyin banka hesaplarını bu iki bankadan çekmesini sağladı.

Önceki yazılar:

1 – Doğa, tarihi, insan: Bir toplu katliam – https://onurerem.com/2012/10/02/doga-tarih-insan-bir-toplu-katliam/

2 – Güneydoğu’daki yatırımları göstermeyenler utansın: https://onurerem.com/2012/10/05/guneydogudaki-yatirimlari-gostermeyenler-utansin/

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Güneydoğu’daki yatırımları göstermeyenler utansın

Yatırımların reklamının yapılmadığını söyleyen Başbakan Erdoğan gerçekten haklı. Ama bir farkla: Güneydoğu’daki yatırımları görmezden gelenler muhalif basın değil ana akım medya. Çünkü bölgedeki en büyük yatırımlar HES ve savaş yatırımları

ONUR EREM – BirGün – Hasankeyf/Batman

Yazıya başlarken okuyuculara bu yazıda konuşmacıların isimlerini yayınlayamadığımı belirtmek isterim. Ülkemizde 1 Mayıs’a katılanlara, konsere gidenlere, tartışmalara ve siyaset akademilerine katılanlara “terör örgütünün emriyle katıldın” diyen bir yargı, insanların gençlik kampına da “terör örgütünün emriyle”, hadi olmadı “özel daveti ve ricasıyla” katıldığını iddia edebilir. Bu durumda burada isim vererek kimsenin geleceğini riske etmek istemiyorum. Oysa insan istemez mi bir kamptaki, oturumdaki konuşmalarının ulusal bir gazetede yayınlanmasını? İnanın insanlara isteyip istemediklerini bile sormak istemiyorum. İfade özgürlüğünün olduğu bir gelecekte, ismimizi gizlemeye gerek kalmaması dileğiyle.

Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi’nin düzenlediği, 150 kişinin katıldığı Hasankeyf Gençlik Kampı’ndaki ilk günümüz sabah 8’deki kahvaltıyla başladı. Kahvaltının ardından “Barajların Toplum, Kültür ve Doğal Hayat Üzerine Etkileri” başlıklı açık oturuma geçildi. Sunumdaki dil Türkçe olsa da kamptaki çoğu sohbet Kürtçe yapılıyor.

Açık oturumda, politikadan uzak duran toplulukların bile yaşam alanlarını savunmak için politize olmasına neden olan Anadolu’nun dört bir yanındaki HES inşaatlarının etkilerini o bölgelerden gelen insanlar anlattı.

Çadırdaki açık oturum

Anlatılanlara göre Antalya’daki Alakır Vadisi’ne 2007 yılında yerleşen aktivistler bu vadideki Alakır Barajı inşaatlarını durdurmak 5 yıldır çaba veriyor. Vadideki 8 HES inşaatından 3’ü bitmiş durumda. HES’lere karşı verilen yasal mücadelelerle inşaatlara yürütmeyi durdurma kararı verilse de inşaat firmaları hemen proje dosyasını değiştirerek yeni bir süreç başlatıyor.

CİZRE’DEKİ BARAJLARDA KARAR ASKERİN

Cizre’den gelen katılımcıların anlattığına göre bölgedeki barajlar güvenlik barajları. Şırnak genelinde inşaa edilmekte olan 11 baraj mühendisler, firmalar tarafından değil doğrudan askerler tarafından planlanıyor. Bölgeye gelen üst rütbeli askerler vadilere ve tepelere bakarak barjın nereleri su altında bırakması gerektiğine karar veriyor. Planlanan iki baraj ise Roboski’yi su altında bırakacak. Katılımcılar bunu “devlet siyasetle örtemediği Roboski katliamını suyla örtmeye çalışıyor” diye yorumluyor.

Dersim’deki baraj ise diğerlerinden çok farklı bir hikaye, çünkü bu baraj şehir merkezine kadar uzanıyor. Kent merkezinin bir kısmının su altında kalmış. Kutsal saydıkları toprakların su altında kalmasının ardından bölgedeki yaşlılar gözyaşlarını tutamamış. Dersim’den gelen katılımcılar bunu bölgedeki ikinci jenosit olarak yorumluyor.

BARAJ DERSİM’E TİFO VE MALARYA GETİRDİ

Dersim’deki barajın iklime de büyük bir etkisi olmuş. Yazın 40 derecelere kadar çıkan kent eskiden kuru havasıyla bunaltmazken barajın ardından nemli hava 40 dereceyle birleşince hava cehenneme dönmüş. Yazın 5-6 metre inen su seviyesinin yarattığı bataklıklar kent merkezinde malarya ve tifo tehlikesi saçıyor.

Toplantının sonunda söz alan bir katılımcı ise barajların, devletin 1990’lardaki “köy yakarak göç” politikasının bir devamı olduğunu; günümüzde neo-liberal uluslararası toplumun etkisiyle bu iş bombalarla ve yangınlarla yapıldığında tepki çektiği için baraj ile yapıldığını; büyük kentlere giden yoksul köylülerin gettolarda ucuz işgücü olarak kullanıldığını ve kimliklerini kaybederek asimile olduğunu anlattı.

Son olarak Hasankeyf’i tehdit eden Ilısu Barajı… Bu barajın 85 kişinin hayatını doğrudan, daha fazla kişi ise dolaylı olarak etkilemesi bekleniyor. Böylesine felaket bir barajın şebekemize katacağı elektrik ise ülkedeki toplam üretimin yüzde 1’i bile değil. Mevcut HES’lerin toplam üretimdeki payı yüzde 20 iken yapılacak 2 bin HES ile bu rakam yüzde 25’e ancak çıkacak. Katılımcılar Ilısu Barajı’ndaki ilerlemenin ardından bu barajdan etkilenecek bütün yerleşim birimlerinde örgütlenmeye giderek halkın daha fazla mücadele etmesini sağlamayı planlıyor.

BU YATIRIMI GÖSTERMEYEN MUHALİFİM DİYEMEZ

Bütün bunlara bakınca “doğuya yatırım yapılmıyor” demek mümkün mü? Devletimizin insanları katleden en büyük savaş yatırımı da bu bölgede, doğayı katleden baraj yatırımı da. Muhalif basının yatırımları görmediğinden şikayet ediyordu Tayyip Erdoğan. Yazım gazetenin manşetinde çıkmasa da gördük işte! Bu büyük yatırımlarından ötürü hükümetimizi kutluyorum.

Hasankeyf kalesinin karşıdan görünüşü büyüleyici

Açık oturumun ardından katılımcılarla sohbet etme imkanı buldum. Dicle Üniversitesi’nden gelen gençler okulun hukuk fakültesinde yaşanılanları anlattı. Roboski katliamının ardından Hukuk Fakültesi öğrencileri dersleri boykot etmişti. Bu boykota katılan öğrenciler tam 4 ay tutuklu yargılandıktan sonra tahliye edilmiş. Tek “suçları” derse girmemek olan öğrenciler tanıdık bir maddeyle suçlanıyor: Terör örgütünün emriyle hareket etmek. Konuştuğum öğrenciler, arkadaşlarının tahliye dildiğini ancak beraate dair bir umutlarının olmadığını anlatıyor.

İSVİÇRELİ, ALMAN KATILIMCILAR: BU MİRAS HEPİMİZİN

İsviçre’den, Almanya’dan gelen katılımcılar da var. Türkiye’ye hayran kalıp defalarca gelmişler. İstanbul’a, Diyarbakır’a, Karadeniz’e, Hasankeyf’e… “Buralar hepimizin, bütün insanlığa miras. Bu yüzden Hasankeyf yokolursa kendi evim yokedilmiş gibi üzülürüm” diyorlar.

Tekrar Kürt öğrencilerle konuşuyorum. Kürt sorunu yerine Türk-Kürt meselesi terimini kullanmayı tercih ediyorlar – Kürt sorunu diyerek sorunun kaynağının Kürtler olduğu algısını yaratmak istemiyorlar: Çünkü sorun binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan Kürtlerde değil, devlette.

Türk-Kürt meselesi için kendilerinin nasıl bir çözüm istediğini sorduğumda özerklik istediklerini, ama özerklik elde etmenin bağımsızlığı reddetmek olmadığını söylüyorlar. “Bizce halklar, kültürler birarada yaşamalı; sınırlar kalkmalı!” diyor ve ekliyorlar: Maalesef dünyanın bu bölgesinde halklar birarada yaşamayı beceremiyor, devletler her zaman çatışma yaratarak çatışmadan besleniyor.

İSTANBUL’DAKİ ÖĞRENCİLERDEN EKSİĞİMİZ Mİ VAR, FAZLAMIZ MI?

İstanbul’daki, Ankara’daki büyük üniversitelerin ortamlarını merak ediyorlar. “Orada öğrenciler bizim kadar politize değilse medya niye onların eylemlerine daha çok yer verirken bizim kitlesel eylemlerimiz bile bir satır da olsa yer almıyor? Gerçekten daha renkli, eğlenceli eylem yaptıkları için mi? Yoksa ana akım medyanın Kürtlere olan genel körlüğünden mi?” Bence sorunun cevabı “ikisi birden”, ama ikincisi biraz ağır basıyor. Kürt öğrenciler en renkli eylemi yapsa bile medyanın yer vereceğinden şüpheliyim.

Sabah turuna çıkarken

Grup olarak Hasankeyf turuna çıkacağımız için sohbeti yarım bırakıyoruz.  Yürürken sayısız tarihi yapı görüyoruz. Antik seramik fırınları, saraylar ve evler… Hepsi kaderine terkedilmiş. Ardından bir vadiden geçerek yarım saatlik bir tırmanış ile bir tepeye çıkıyoruz. Hasankeyf Kalesi kapatıldığı için buraya çıkmıştık, ancak Hasankeyf Kalesi’ne daha önce hiç çıkmamış olmama rağmen buradaki manzaranın daha güzel olduğunu söyleyebilirim. Çünkü buradaki en etkileyici yapı olan kaleyi tam cepheden görüyor.

HAYALLERDE YAŞAYAN GEÇMİŞ

Mağaralara bakarken buraları yapan ilk insanları düşünüyorum. Ardından binlerce yıl boyunca kullanan halkları. Gözümün önünde canlandırmaya çalışıyorum. Bütün dünyanın ilgisini çekecek bu yaşamı geliştirerek sürdürmek yerine yokeden devlete ne kadar kızsak az – zira gelecek nesiller çok daha fazla kızacak.

İşte buranın en tepesinden aşağı indik. Onlarca metrelik iniş bana yüzlerce metrelikmiş gibi geldi.

Aşağı inerken dostum Ercan Aktaş’ın gazıyla hayatımın en korkutucu macerasını yaşıyorum: Grup geldiği yerden dönerken biz avcı rehberimizin peşinde kestirme diye dik bir yamaçtan iniyoruz. Bir süre sonra bu yamaç uçuruma dönüşüyor. Sadece ufacık el ve ayak koyma oyuklarının olduğu bu dik duvarı ancak ayakkabılarımızı çıkararak inebiliyoruz.

DAĞIN TEPESİNE MASA KURSA MIYDIM?

Aşağı inince aklıma geliyor: Ben de yanımda bir masa, bir sandalye, çiçek dolu bir vazo ve aypedle tepeye çıkıp orada Türk kahvesi içerken fotoğraf çektirseydim keşke. Tabi bunun için gazetemin, bana Türk kahvesi yapacak ve eşyalarımı taşıyacak bir asistanı emrime vermesi gerekiyordu. Ah BirGün ah! Böyle yaratıcı şeyler yapamıyor hiç. Bakın özel araba ayrıntısına girmedim bile! [Bu referansı anlamayanlar olmuş o yüzden bu linki paylaşıyorum: http://www.hurriyet.com.tr/pazar/21362872.asp ]

Akşam döndüğümüzde yemeğin ardından belgesel gösterimi ve Halil Savda’nın yürüyüşü üzerine bir konuşma yapıldı. Halil Savda’nın yürüyüşünün Osmaniye’de emniyet tarafından sabote edildiğini, yürüyüştekilerin darp edildiğini gazetemizde okumuşsunuzdur. Halil Savda’ya yürüyüşünde eşlik etmiş bir katılımcı, yürüyüşün FaceBook sayfasına onbinlerce kişinin üye olduğunu, yürüyüşe de Türk, Kürt, Gürcü demeden birçok kişinin katıldığını anlattı. Katılımcılar arasında yürüyüşe katılmak isteyenler de vardı, bu yürüyüşün Ankara’da bitmemesi, devam etmesi gerektiğini söyleyenler de.

Tırmandığımız tepeden Hasankeyf’in görünüşü

Kamptan daha fazla kopmamak için yazımı burada noktalıyorum. Akşamın ilerleyen saatlerindeki izlenimlerimi yarınki yazıma ekleyeceğim.

Son yazı: https://onurerem.com/2012/10/08/oncekilerden-farkli-yontemlere-ihtiyacimiz-var/

İlk yazı: https://onurerem.com/2012/10/02/doga-tarih-insan-bir-toplu-katliam/

Yazı içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Doğa, tarih, insan: Bir toplu katliam

ONUR EREM – HASANKEYF/BATMAN

Türkiye’de her alanda son sözü söyleyen Recep Tayyip Erdoğan, Hasankeyf’i su altında bırakacak Ilısu Barajı’nın 2016 yerine 2014 yılında bitirilmesini emretmişti. Bu yüzden 29-30 Eylül’de Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi’nin düzenlediği Hasankeyf Gençlik Kampı’nı duyduğumda bu dünya mirasını görmek için son şansım olabileceğini düşündüm.

28 Eylül’de Diyarbakır’a vardığımda savaş uçaklarının müthiş gürültüsü karşıladı beni. Geçen yıl Diyarbakır’a geldiğimden beri duymadığım bu ses, batının cilalanmış, parlak dünyasından doğunun savaş ve kanla içiçe bırakılan dünyasına geldiğimin sinyaliydi. İstanbul’da kırk yılın başında (o da bir film çekimi için) kent üzerinde uçan savaş uçaklarını görünce Taksim bombacılarının Romanya’ya kaçırıldığı gibi çılgın teoriler üretenler burada yaşasaydı ne düşünürdü acaba?

Akşam kalkacak otobüsü beklerken Diyarbakırlı gençlerle Hasankeyf’i ve baraj tehdidini konuştum. “Devlete kalsa inşaatı çoktan bitirirlerdi ama PKK yaptırmıyor. İnsanımızı katlettiği gibi doğamızı da, tarihimizi de katlederdi devlet” diyordu gençler: Şantiyelere sürekli saldırarak, müteahhitleri tehdit ederek inşaatın ilerlemesini engelliyorlar.

Kamp katılımcılarıyla akşam buluştuktan sonra otobüsle Hasankeyf’e doğru yola çıktık. Dolunayın ve anız ateşlerinin aydınlattığı yolumuz iki buçuk saat sürdü. Kampa vardığımızda büyük bir kamp ateşi etrafında toplandık ve Kürtçe şarkılar dinledik yakında su altında kalacak topraklarda.

TARİH YOKETMEDE TEK RAKİP AFGANİSTAN

Tarihini yoketmek deyince dünyanın aklına gelen ilk ülkelerden biri olmak yolunda ilerliyoruz. Bugün en bilinen örnek Afganistan’daki dev Buda’nın patlatılarak yokedilmesi olsa da, çok yakında Türkiye’nin tarihini su altında bırakması olabilir. Askeri cephaneleri saklarken Hindistan’ı, Pakistan’ı örnek alıyorsak, tarihimizi korurken neden Afganistan’ı örnek almayalım?

Dün Zeugma, bugün Hasankeyf, yarın bir başkası: Daha küçük ölçekte, adını bile duymadığımız sayısız tarihi miras planlanan veya yapılmakta olan binlerce HES’in altında kalacak. Ortalama 40 yıl ömür biçilen bu barajların altında kalacak tarih sadece Türkiye’nin değil, insanlığın da tarihi aynı zamanda. Binyıllardır nehirleri ve verimli su kaynaklarıyla insanları besleyen bu topraklarda yaşayan sayısız uygarlığın yaptıklarını yokedenlerin sadece bize değil, bütün dünyaya hesap vermesi lazım.

BARAJLAR VE MODERNİTE

Barajlar Türkiye’de “modernleşmenin” simgesi olarak görüldü uzun yıllarca. Enerjide dışa bağımlı bir ülke olmaktan kurtulacağımız söylendi – neden bu kadar enerji tükettiğimizi sorgulamadan. GAP ile bölgedeki yoksulluğun biteceği söylendi – yoksulluğun arkasındaki nedenleri araştırmadan.. Barajlarla Kürt sorunun çözüleceği söylendi – Kürtler’in ne istediğine bakılmadan.

Sorun, devletin modernleşme anlayışında. Hasankeyf’te ilk çağlardan beri insanların barındığı mağaralar cumhuriyet döneminde zorla kapatıldı, halk mağaralardan çıkarıldı. Oysa o mağaralar müthiş ısı yalıtımı sağlayan, doğaya en az zarar veren barınaklardı. Eğer halk memnun olmasa, orada kalır mıydı zaten? Ancak bu devletin zihniyetinde “mağarada yaşamak” bir utanç kaynağı. Mağaralarda yaşayan halkı zorla çıkartıp onları TOKİ’nin yaptığı korkunç inşaatlarda oturmaya zorlamak ise modernite. Tabi ki modernleşmek için eşsiz bitki örtüsünün, ormanların ve hayvanların sualtında kalması “ödenilmesi gereken bir bedel”!

Bir iglo

Kanada’da yerlilerin buzdan yaptıkları iglo barınakları bütün dünya tarafından bilinir. O iglolar bugün dünyaca ünlüyken biz dünyanın bu topraklara bıraktığı mirası yasaklıyoruz. Şansları varmış ki o topraklarda modernite anlayışı aynı değil. Yoksa iglo yapmalarını yasaklayıp kendilerini betondan binalara tıkan bir devletin hakimiyetinde olabilirlerdi.

BARAJLAR VE GÜVENLİK

Artık modern, hatta post-modern bir ileri demokrasi olduğumuz için barajların modernleşme yanı öne çıkarılmıyor. Onun yerine barajların güvenlik politikasının bir parçası oluşuna tanık oluyoruz. Devlet vadileri sualtında bırakarak PKK’nin vadilerde farkedilmeden ilerlemesini durdurma peşinde. Kürt halkının taleplerini karşılayarak çözebileceği bir sorunu çözmek için vadileri dolduran devasa barajlar yapmak gerçekten yaratıcı bir çözüm. Devletimize tavsiyem Antakya’dan Hopa’ya uzanan sınırımızı büyük bir baraj gölüne çevirmesi. Böylece bir taşla iki kuş vurur: Hem sınırdan sızmalar biter hem de Türkiye, Asya ile kara bağlantısını kopararak gerçek bir Avrupa ülkesi olur!

SUALTI KABİNESİ – SUALTI TURİZMİ

Sağolsun büyüklerimiz insaflılar. Suyun altında kalan tarihi yapıları görmek isteyenler için sualtı turizmi başlatacaklarmış. Bazı eserler kille kaplanarak gelecek nesillere aktarılmaya çalışılırken, kille kaplanamayanlara da dalgıç ekipmanıyla inerek bakılabilecekmiş. Madem batırdıkları yetmiyor bir de batıktan da para kazanmayı düşünüyorlar, benim de bir dünya mirasını sualtında bırakacak yöneticilerimize bir önerim olacak: Sizi de mumyalayarak Hasankeyfle beraber sualtına gömelim – görmek isteyen olursa dalgıç ekipmanı giydirip “işte dünya mirasını 40 yıllık bir yapı için, inşaat şirketlerine akıtılacak para için sualtında bırakanlar” diyerek turistlere gösteririz.

Hasankeyf Gençlik Kampı’ndan ikinci gün izlenimleri için: https://onurerem.com/2012/10/05/guneydogudaki-yatirimlari-gostermeyenler-utansin/

Hasankeyf Gençlik Kampı’ndan son yazı için:

https://onurerem.com/2012/10/08/oncekilerden-farkli-yontemlere-ihtiyacimiz-var/

Yazı içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum