Özgür Suriye Ordusu: Haydi çocuklar cepheye!

Özgür Suriye Ordusu’nun çocuk asker kampındaki en başarılı ‘öğrencisi’ 14 yaşındaki Mousab, “14 yaş savaşmak için küçük değil” dese de annesinin yüreği yanıyor. Çocuk kampındaki baş eğitmen Kamel ise oğlu Mousab ile gurur duyduğunu söylüyor: Onunla cephede omuz omuza savaşacağız
suriye cocuk7STEPHEN BOITANO
suriye cocukSuriye’nin kuzeyinde, çatışmaların uzağında Özgür Suriye Ordusu’nun eğitim kamplarından biri yer alıyor. Ancak bu kampı diğerlerinden ayıran büyük bir özellik var: Burası çocuk asker kampı. 13-18 yaş arası çocuklara silahlı eğitim verilen bu kamp, bugüne kadar 150’den fazla çocuğu mezun ederek cepheye yollamış.
Genellikle çevredeki köylerden toplanan oğlanların eğitildiği kampa az sayıda oğlan da uzak bölgelerden geliyor. Oğlanların çoğu kampta yaşasa da bazıları akşam evlerine dönüyor. Eğitmenler, oğlanlara tren istasyonlarına kadar eşlik ediyor.
Kamptaki ergenlerin motivasyonu oldukça yüksek. Aldıkları eğitimler arasında güvenli silah kullanım yöntemleri, keskin nişancılardan saklanma, kapalı mekanlarda çatışma, kaçış taktikleri ve farklı silah türlerinin kullanımı yer alıyor.
suriye cocuk4Kampın en başarılı “öğrencilerinden” biri 14 yaşındaki Mousab. Eğitimini tamamlayıp cepheye gitmesine sadece birkaç gün var. Neden ÖSO’da savaşmak istediğini “Ülkemi savunmak istiyorum ve kadınları, çocukları öldürdüğü için Esad’dan nefret ediyorum” diye anlatıyor. Mousab “mezun olduğunda” kampın en genç mezunu unvanını alacak. Eğitiminin son aşamasında AK-47 (Kalaşnikov), sniper ve PK makinalı tüfek ile atış talimi yapıyor. Ancak muhaliflerin yaşadığı mühimmat sıkıntısı nedeniyle eğitim süresince her silahla ancak 5 el ateş edebiliyor. Mousab, çocukluğundan beri ava gittiği için en iyi kullandığı silahın pompalı tüfek olduğunu söylüyor.
06 suri1 0514 yaşındaki çocukların savaş için küçük olduğunu kesinliklikle düşünmeyen Mousab “Savaşmak için yeterince büyüğüm. Ölmekten korkmuyorum. Ölümüm cephede olsun isterim” diyor.
Mousab’ın babası Kamel ise bir yandan kampta eğitim veriyor, bir yandan da cepheye savaşmaya gidiyor. “Oğlum 20 yaşına gelene kadar yan yana savaşacağız. O yaşa kadar tek başına cepheye gitmesine izin vermem” diyen Kamel, kampın en başarılı “öğrencisi” olan oğluyla gurur duyduğunu söylüyor.
suriye cocuk3Mousab’ın annesi ise oğlunun savaşmasına karşı çıkıyor. Kamel, eşinin ilk başta çok üzüldüğünü, ama oğlunun iyi bir savaş eğitimi almasıyla üzüntüsünün hafiflediğini anlatıyor. Bu dünya üzerinde hangi anne 14 yaşındaki oğlunun cepheye gitmesine üzülmez ki?
06 suri2 05Kamptaki “başöğretmen” Abed Alrzake’nin 15 yıllık askeri tecrübesi var. Alrzake, neredeyse her silahı çok iyi kullanıyor ve ayrıca sokak savaşında uzmanlaşmış. Ordudan emekli olduktan sonra çok farklı işler yapmış. Sırasıyla çiftçi, fırıncı, antikacı, makine pazarlaması ve nalbant olarak çalıştıktan sonra hayat onu ÖSO kampının baş eğitmenliğine getirmiş. İş teklifini Halep’teki çatışmalara katılıp üç ay boyunca savaştıktan sonra almış. “1 yıldır buradayım ve çocukların eğitime ihtiyacı oldukça burada olmaya devam edeceğim. Esad bir katil, ondan o kadar nefret ediyorum ki…” diyor Alrzake.

ÖSO KENDİ İÇİNDE DE ÇATIŞIYOR
Stephen Boitano 20 yıldır dünyadaki felaket ve çatışma bölgelerine giderek foto muhabirlik yapıyor, Associated Press, Getty Images gibi farklı ajanslar için çalışıyor. 1999’daki çatışma sırasında Kosova’ya 2004’teki tsunami felaketinin ardından Endonezya ve Tayland’a giden 46 yaşındaki ABD’li foto muhabir, çatışmalar başladığından beri aralıklarla Suriye’ye giderek Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) iliştirilmiş olarak cephede çalışıyor. 40 günlük son Suriye ziyaretinin ardından Stephen ile Suriye’deki durum hakkında konuştuk:

>> Suriye’deki muhalif gruplarıyla ne kadar zaman geçirdin? Muhaliflerin kamplarında atmosfer nasıl?

Stephen Boitano

Stephen Boitano

Suriye’de 40 günden fazla kaldım ve genellikle Halep’te cephede yer alan 30 ayrı muhalif grupla birlikte zaman geçirdim. Ayrıca çocukların eğitildiği kampları ziyaret ettim. Hepsinin morali oldukça yüksekti. Savaşa devam ederek sonunda kazanacaklarını düşünüyorlar.
>> El-Kaide ilişkili muhalif gruplarıyla zaman geçirdin mi? Halk, başka ülkelerden gelen bu İslamcı militanlara nasıl bakıyor?
Hayır. ABD’den geldiğim için beni CIA olarak gördüler. Zaten grupları içine İslamcı olmayan kimseyi almıyorlar. Halkın bir kısmı daha önce ÖSO ile sorun yaşadığı için El-Kaide’lilere daha sıcak bakıyor.
>> Farklı muhalif gruplar arasında gerilim yaşanıyor mu?
Evet. ÖSO bünyesindeki farklı gruplar arasında alan çatışması çıkıyor. Yerleşim bölgelerinde hepsi farklı mahalleleri ele geçirmiş durumdalar ve mahallelerin kesişim noktalarında yer alan apartmanların ve sokakların hakimiyeti nedeniyle aralarında gerilim yaşanıyor. Bir başka gerilim nedeni de yağma. Bir bölge ele geçirildiğinde hangi grubun ne kadar yağma yapacağı konusunda uzlaşmaları kolay olmuyor.
Suriyeli muhalifler ile El-Kaide gruplar ise birbirleriyle yakınlaşmıyor bile. İki grup arasındaki ilişkiler çok iyi değil. Fazlasıyla gözü kara oldukları için El-Kaide’lilere kimse yaklaşmak istemiyor.
>> Suriye’de çatışmalar halkın günlük hayatını nasıl etkiliyor?
Cepheler dışındaki yerleşim yerlerinde günlük hayat olduğu gibi devam ediyor. Tabi çok sayıda iş yerinin kapandığını, ekmek kuyrukları oluştuğunu ve halkın yoksullaştığını söylemem lazım. Ama sıcak çatışma, ara sıra kazara isabet eden toplar dışında oraları etkilemiyor. Cepheye yakın yerlerde ise hayat daha zor. Suriye’ye 1995 yılında da gelmiştim, bu güzel ülkenin geldiği durum beni çok üzüyor.
>> Suriye’de çatışmanın ortasında gazeteci olmak nasıldı?
Daha önce başka savaş bölgelerinde bulunmuştum ama hiç bu kadar doğrudan savaşın içinde olmamıştım. Örneğin Kosova’ya vardığımda büyük çaplı çatışmalar bitmişti, daha çok yağma vardı. Suriye’ye giderken çelik yelek, kask ve gaz maskesi aldım yanıma. Ama bunların hiçbir işe yarayamayacağı o kadar çok an oldu ki. ÖSO’ya ilişik çalıştığım için hükümet güçlerinin çok sayıda saldırısıyla karşılaştım. Bir keresinde tanklarla baskın yaptılar. Bir binaya saklandık, saatlerce süren top ateşinde titreyen binada sessizce beklemekten başka bir şey gelmiyordu elimizden. Saatler sonra dışarıya çıktığımızda çevremizdeki binaların çoğunun yıkılmış olduğunu gördük. Hayatta kaldığım için çok şanslı hissediyorum.
Cephedeyken neredeyse 7/24 hareket halinde olmamız gerekiyor. Sürekli cephede kalmak çok stresli. Doğru düzgün uyuyamıyor, dinlenemiyorum. Bu yüzden arada bir Türkiye’ye geçerek Kilis’te birkaç günlüğüne dinleniyorum. O günlerde genelde aralıksız uyuyorum, kendime gelebildiğimde de Kilis’teki barlarda savaşı takip eden diğer uluslararası muhabirlerle içiyoruz.

Çeviri, Haber, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

İşçi Partisi finans sektörüyle nasıl barıştı?

KRİZİN ARDINDAN İŞÇİ PARTİSİ YALANLARIYLA YÜZLEŞİYOR

İşçi Partisi’nin 1970’lerden 1990’lara kadar verdiği kararların yanlışlığı 2008 kriziyle birlikte ortaya çıktı: Parti yöneticileri ekonomik verileri yeterince incelemeden, üyelerinin çoğunun çalıştığı üretim sektörüne sırtını dönmüş ve gücünü abarttıkları finans sektörüyle kucaklaşmıştı

ROBIN RAMSAY

BİRGÜN İÇİN ÇEVİREN: ONUR EREM

Keynesçi ekonomi anlayışına göre merkezi hükümet yatırım ve tüketime müdahale ederek toplumdaki talebi daim kılmalı ve böylece ekonomik krizleri önlemelidir. 2. Dünya Savaşı sonrası Britanya’daki partilerin hepsi bunu kabul etmişti.

1970’lerde çok uluslu şirketlerin Birleşik Krallık’ta fabrikalar açmaya başlaması ve ülkenin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) üye olması, İşçi Partisi’nin ulusal yönelimli ekonomik politikaların hâlâ mümkün olup olmadığını sorgulamaya itti. Ülkenin Avrupa Birliği’ne girişi de parti içinde daha karmaşık siyasi tartışmalara yol açtı.

1976’da Başbakan olan İşçi Partili James Callaghan Almanya’daki gibi bir endüstriyel ilişkiler sistemi kurmak istiyordu. Günümüzde bu düşünce tamamen unutuldu. Hatırlanan tek şey, Keynesçilerin enflasyon ve işsizlik arasında kurduğu ilişki.

Britanya siyasal ekonomisine dair hakim anlatı, 1970’lerde İşçi Partisi’nin enflasyon ve ekonomik durgunluk nedeniyle ekonomik talep yaratamadığını anlatır. 1976’da ülkenin Uluslararası Para Fonu (IMF) ile kredi anlaşması imzalaması ülke için bir aşağılama olarak görülür. Anlatıya göre Başbakan Callaghan’ın bir konferansta yaptığı konuşma ise klasik İşçi Partisi politikalarının son nefesiydi:

“Hükümet harcamalarını artırarak ekonomik krizden çıkabileceğimizi düşünürdük. Ama artık anladık ki, bu uygulama geçerliliğini yitirdi. Ekonomiye büyük miktarlarda para enjekte etmek, büyük miktarda enflasyonu getiriyor. Bu da işsizliği arttırıyor. Ülke tarihinin en yüksek enflasyonlu döneminden çıktık, ama bunun getirdiği yüksek işsizliği aşamadık. Son 20 yılın tarihi budur.”

Bu büyük bir saçmalıktı. Callaghan’ın bahsettiği son 20 yılı incelediğimizde 1956’da enflasyonun yüzde 5, 1866-70 dönemindeki İşçi Partisi iktidarında yüzde 5’ten az olduğunu görüyoruz. Buna karşılık 1980-1997 arasındaki Muhafazakar Parti, para arzını kontrol ederek enflasyonu da kontrol edeceğini iddia etmesine rağmen enflasyon yüzde 5’ten fazlaydı.

Callaghan’ın konuşmasında değindiği enflasyon ise 1970’ler ortasında yüzde 25’e kadar çıkan, petrol krizi nedeniyle diğer ülkelerde de gözlenen enflasyondu. 1973 yılında petrolün fiyatı bir anda 3 katına çıkmıştı. Bir diğer neden de, 1970-74 yılları arasında iktidarda olan Muhafazakar Partili Başbakan Edward Heath’in AET’ye girmeye çalışan Birleşik Krallık’ın şirketlerine rekabet kolaylığı sağlamak amacıyla poundun değerini düşürmesiydi.

ENFLASYONUN NEDENİ MUHAFAZAKAR PARTİYDİ

1960’larda Birleşik Krallık’taki büyük bankalar rahatsızdı. Ödemeleri gereken çok sayıda vergi, sigorta varken bir de yabancı bankaların rekabetine maruz kalmaya başlamışlardı. Faaliyetleri ise hükümet tarafından sınırlandırılmıştı. 1971’de İngiltere Merkez Bankası, Rekabet ve Kredi Kontrolü (RKK) uygulamasına geçerek hükümetin bankalara getirdiği kredi verme limitini kaldırdı. RKK ile ekonomi, faiz oranını değiştirerek kontrol edilecekti. Böylece bankalar istedikleri kadar kredi verebilecek, piyasada çok fazla para olduğu zaman da faizleri arttırarak kontrolü sağlayacaktı.

Ancak bu krediler, Heath’in arzuladığı gibi endüstriyel yatırım için kullanılmadı. Aksine, emlak spekülasyonu çoğaldı, tüketici borcu arttı, ufak bankalar türedi ve battı. RKK politikası büyük bir felaketle sonuçlandı. 1973 yılında sonlandırıldığı zaman para arzı yüzde 62 artmış ve Britanya son 100 yılın en büyük bankacılık krizini yaşamıştı.

1975-76 yılında oluşan enflasyonda bu bankacılık krizinin de etkisi vardı. Callaghan ve İşçi Partisi sözcülerinin 1976 yılındaki enflasyonun oluşmasına neden olan Muhafazakar Parti politikalarını görmezden gelip bütün suçu kendi üzerine almalarının nedenini hâlâ kimse çözemedi.

PARASALCILIK YIKIM GETİRDİ

1976’da Birleşik Krallık ve IMF arasında imzalanan anlaşma kamu harcamalarında kesintinin yanı sıra bankaların kredi vermesini tekrardan sınırlandırıyordu. Muhalefetteki Muhafazakarlar ise dizginleri bırakılan bankacılığın bir daha kontrol altına alınamayacağını söylüyorlardı. Parasalcı politikaların en ateşli savunucuları olan Margaret Thatcher, Geoffrey Howe ve Nigel Lawson’un the City’de çalışıyor olmaları da önemli bir ayrıntı (the City: Londra’nın Wall Street’i olarak tanımlayabileceğimiz, kentin merkezinde yer alan en eski bölgesi. 1700’lerde 200 bin olan nüfusu, bölgenin finans merkezine dönmesi nedeniyle günümüzde 7 bine inmiştir. Gündüzleri 350 bin kişi çalışmak amacıyla the City’ye gelir).

Parasalcılar bankaları suçlamamak için tartışmayı kredi yaratımından para arzına çektiler. Bu ikisi kulağa birbirine yakın şeyler gibi gelse de siyasal etkileri çok farklıydı. Krizin sorumlusu olarak para arzı gösterildiği zaman, hükümet harcamaları da bu kapsamda değerlendirilerek enflasyonu yaratanın aslında hükümet olduğu iddia ediliyordu.

1979’da iktidara gelen Thatcher’ın hazırladığı 1979-81 Hükümet Harcama Planı’nın ilk cümlesi, parasalcıların bakışlarını özetliyor: “Britanya’nın yaşadığı ekonomik sıkıntıların temelinde kamu harcaması vardır”. Thacther RKK uygulamasını geri getirerek, kredi yaratımını faizi değiştirerek kontrol edeceklerini duyurdu.

THATCHER POLİTİKALARI ÜRETİMİ BİTİRDİ

Thatcher’ın Ekonomi ve Maliye Bakanı Geoffrey Howe’un 1980 bütçesiyle birlikte kurlar serbestleştirildi ve refah Birleşik Krallık’ı terk etmeye başladı. Teoriye uygun olarak para arzını kontrol etmek için faiz yüzde 17’ye çıkartıldı, böylece poundun değeri artmaya başladı. Yükselen pound nedeniyle ihracat yapamayan Birleşik Krallık’ta dış ticaret açığı oluştu. Yabancı ürünlerle rekabet edemediği için üretim sektörü küçülmeye başladı. Bazı zeki insanlar bunun sorun olmadığını yazıyordu o tarihte. ABD’nin de aynı yolu izlediğini yazan bu kalemler üretimin bitmesinin doğal bir süreç olduğunu, endüstrileşmeden sonra küreselleşme ve finansallaşma geldiğini iddia ediyorlardı. Oysa Birleşik Krallık’ın yaşadığı, 2. Dünya Savaşı öncesi ekonomisiyle aynıydı: enflasyonu azaltmak için işsizlik yükseltiliyordu. Yoksul halk harcayamayınca fiyatlar düşüyordu. Diğer yanda ise artan faizler zenginleri daha da zengin kılıyordu.

ZENGİN ÜRETİCİLERİN GÖZÜ KORKTU

1981’de Britanca Endüstrisi Konfederasyonu Başkanı Sir Terence Beckett Thatcher hükümetinin üretimi bitirme hamlesine karşı tüm güçleriyle savaşacaklarını açıkladı. Ancak zengin üyelerin hiçbiri hükümetle böyle bir savaşa girecek cesarete sahip değildi. Büyük firmaların bir kısmı Konfederasyon’dan çekildikten sonra Beckett söylediklerinin arkasında duramadı.

İşçi Partisi finans ile endüstri arasında bir çıkar çatışması olduğu tezini sahiplenmişti. Ancak 1980’lerin ortalarına doğru parti liderleri the City’i karşılarına almaktan ve the City’in ekonomik anlatısının egemenliğine meydan okumaktan korkar hale geldi. Bir süre sonra liderler, “Aslında Britanya’nın üretim sektörüne ihtiyacı yok” fikrini yavaş yavaş parti tabanına yaymaya başladılar. Onlara göre gelecek hizmet sektöründeydi.

İşçi Partisi’ni the City ile en büyük kucaklaşması 2007’de Gordon Brown döneminde oldu. Brown the City’de yaptığı konuşmasında şunları demişti: “Yıllardır the City’nin gelişmesini takip ediyorum. Her yıl üstüne koyarak, büyük efor, yaratıcılık ve özgünlükle the City dünyanın lider kenti olacak. Devir, the City’nin altın devri”.

‘ALTIN DEVİR’ DEDİ, ÜLKE BATTI

Bu konuşmadan bir yıl sonra Britanya ekonomisi battı. Finans sektörü ve bankalar Britanya’yı batırdı demek daha doğru olur. Muhafazakar Parti politikalarını taklit eden diğer ülkelerde de finans sektöründeki denetimlerin azaltılması büyük çaplı bir küresel krize yol açtı.

Keynesçi ekonomi yapısı aslında tamamen yok olmamıştı. 1940’lardan beri hiçbir yönetici bırakınız yapsınlar düşüncesiyle devleti etkisizleştirme politikasına sahip değildi. 1980’ler ve 90’larda the City’nin uluslararası finans merkezi olarak ortaya çıkması, 1980’lerde kurun serbest bırakılmasıyla Britanya sermayesinin uluslararasılaşması, AB ve Dünya Ticaret Örgütü’ne üyelik – bütün bunlar yurtiçi yönelimli hükümet politikalarını zorlar. Zorlar, ama imkansız da kılmaz. Örneğin Almanya da AB ve DTÖ üyesi, ama iç üretimi teşvik eden devlet-ekonomi yapısına sahip. İşçi Partisi siyasetçileri, ellerini kollarını bağlayan tehdidin the City’den kaynaklandığını iddia ediyor: İstediklerimizi yapmazsanız uluslararası bankalar ve the Birleşik Krallık’tan ayrılır.

Peki tek tehdit buysa the City’nin Britanya’yı terk etmesinin maliyeti ne olur? Bu sorunun kesin bir cevabı yok. Tahminler finans sektörünün tamamının Britanya GSYH’sinin yüzde 6’sı ile 8’i arasında olduğunu söylüyor. Finans sektörünün içinde ülkeyi terk edemeyecek bireysel bankalar, mortgage ve sigorta kurumları da bulunuyor ve bunların toplamı finans sektörünün yarısı ediyor. Yani, ülkedeki durumu beğenmeyip başka ülkelere kaçabilecek bütün firmaların büyüklüğü GSYH’nin yüzde 3’ü veya yüzde 4’ü yapıyor. Hepsinin bir anda gitmeyi göze alamayacağını da hesaba katarsak yüzde 2-3 gibi bir tahmin yapabiliriz. Bu neden önemli? Çünkü İşçi Partisi, izlediği ekonomik politikalarla üretim sektöründe her yıl yüzde 5’lik bir ufalmaya yol açmakta bir sorun görmüyordu. Aslında the City’nin uluslararası tüccarlarının Britanya ekonomisine katkısı, sadece turizm kadar.

İşçi Partisi liderlerinin en temel hatası 1987 yılındaki seçi kaybetmelerinin ardından iş dünyasına daha yakın olmaları gerektiğini düşünmek oldu. Kafalarında iş dünyasını the City ile özdeşleştirdiler. Oysa o dönemde üretim sektörü finans sektörünün üç katı büyüklüğe sahipti. Yeni İşçi Partisi’nin Tony Blair ve Gordon Brown gibi yöneticileri yerel ekonominin temsilcileri ile yeterince fikir alışverişinde bulunmadı.

ELLERİNDEKİ VERİLER YANLIŞMIŞ

Peki neden İşçi Partisi üyelerinin çoğunun çalıştığı ve desteklediği yerel üretim sektörü yerine finans sektörüne yakınlaştı? Bunu kimse bilmiyor. Ama benim tahminim finans sektörünün önemini abarttıkları yönünde. Konuyla ilgili araştırma yaparken 1994’te Yeni İşçi Partisi’nin ilk günlerinde Guardian gazetesinde İşçi Partisi – finans sektörü kucaklaşmasına yer veren bir yazıda finans sektörünün GSYH’nin 5’te birini oluşturduğu ifadesi dikkatimi çekti. Okudığımda gözlerime inanamadım! Haberi yapan gazetecileri aradığımda bu bilginin kaynağının İşçi Partisi Sözcüsü Alistair Darling olduğunu söylediler. Darling ise 1994’te Birleşik Krallık Merkezi İstatistik Ofisi’nin 1994’teki yayınını kaynak gösterdi. Bu kaynakta “finans, emlak, kira ve iş etkinliklerinin GSYH’nin yüzde 18.5’ini oluşturduğu yazıyordu. Yüzde 18.5’in 5’te bir olmamasını geçtim, bu tanımın finans sektörü veya the City’nin aktivitelerinden çok daha geniş bir kapsamı var. 1996’da Darling’in halefi Mike O’Brien açıklamayı daha da ileri götürmüş, the City’nin Britanya GSYH’sinin yüzde 18’ini ürettiğini söylemişti. Bundan 2 yıl sonra ise the City’nin halkla ilişkiler şirketi ülkedeki tüm finans sektörünün GSYH’deki toplam payının yüzde 7 olduğunu söylüyordu.

PriceWaterhouseCooper denetleme şirketinin 2010 raporunda ise ülkedeki finans sektörünün 2009 yılında toplam verginin yüzde 12.1’ini, 2010’da ise yüzde 11.2’sini ödediği; the City’nin ise bunun yarısını oluşturduğu yer alıyordu. Yani the City’nin devletin topladığı vergideki payı yüzde 6 civarında.

Buradan çıkartacağımız moral bozucu sonuç: Yeni İşçi Partisi’nin sözcülerinin bahsettikleri konuyla ilgili yeterli bilgilerinin olmadığı! 1990’ların başlarında Yeni İşçi Partisi ABD’deki Clinton Demokratlarından etkilenmişti. Demokratlar finansallaşma ve küreselleşmeyi destekleyerek kazanmanın yolunu bulduklarını söylüyorlardı. Yeni İşçi Partisi de kendilerine oy kaybettiren sendikalardan uzaklaşarak finans şirketlerine yakınlaşmayı tercih etmişti. İşin kötü yanı, böylesine önemli bir karar vermeden önce finans sektörü ve ekonomiye dair yeterli araştırma yapma, veri toplayıp değerlendirme zahmetine bile girmemişlerdi. Britanya ekonomisi ise Yeni İşçi Partisi’nin yanlış bir tercih yaptığını 2008-09 krizi ile yüzlerine vurdu.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

11 çelik kapılıyla korunan kozmik odanın peşinde

CHD giris

Peş peşe 11 çelik kapının sığabileceği bir koridorun en az 22 metre olması gerekiyor. Bu koridorun ardında 10×10 metrelik bir kozmik oda olduğunu da varsayarsak 11 çelik kapıyla korunan bir kozmik binanın en az 33 metre uzunluğunda olması şart.

Emniyet Müdürlüğü ve Başbakan Erdoğan’ın “DHKP-C operasyonunda basılan bir merkezde kozmik odaya peş peşe 11 çelik kapı kırılarak ulaştık” iddiası üzerine “Şu fani ömrümde bir kozmik oda da ben göreyim” diye Çağdaş Hukukçular Derneği, İdil Kültür Merkezi, Yürüyüş Dergisi ve Halkın Hukuk Bürosu’na gittim. Sonuç: Bırakın kozmik odayı, toplamda 11 çelik kapı bile bulamadım

ONUR EREM

Pazar sabahı büyük bir heyecanla başladım işe. Kolay değil, hayatımda ilk defa “kozmik oda” görecektim. İstanbul Emniyeti’nin DHKP-C operasyonundan sonra “kozmik odalara 11 çelik kapıyı kırarak ulaştık” açıklaması ‘biraz’ gerçek dışı gelmişti. Belki baskınlarda kırılan toplam çelik kapı sayısından bahsediyordur diye düşünmüştüm. Ancak Başbakan Erdoğan’ın da aynı iddiayı tekrarlamasıyla konu kesinlik kazandı. Zira Başbakanımız diyorsa, yalan olamazdı. Bunun üzerinde gazetede düşündük, taşındık ve 11 çelik kapıyla korunan bu kozmik odayı görüntüleyerek BirGün okurlarına büyük bir hizmet sunmaya karar verdik.
“KOZMİK ODANIZI GÖREBİLİR MİYİM?”

11 çelik kapılı kozmik oda arayışında ilk durağım Çağdaş Hukukçular Derneği oldu. ÇHD üyesi avukatlara “Kozmik odanızı görmek istiyorum” dediğimde reddetmediler ve birlikte dernek binasına girdik.  Üçüncü kattaki derneğin çelik kapısından geçerken iyice artan heyecanım derneği görünce bir anda söndü. Yaklaşık 20 metrekarelik bir odaydı burası. Öyle ki, 11 çelik kapıyı üst üste yığarak bile içeri sığdırmak zordu. Ama yine de umudumu yitirmedim, bulduğum ilk kapıyı açtım. Ahşap olan bu kapının arkasında yine ufak bir oda vardı. Odada başka kapı da yoktu.
ÇHD’DE KOZMİK TUVALET
Girişteki odaya döndüğümde köşede başka bir kapı çarptı gözüme. Açtığımda mutfakla karşılaştım. Ama o da ne, mutfağın sonunda bir kapı daha vardı. “İşte” dedim, “kozmik odaya giden yol bu olmalı”. Kapılar ahşaptandı, ama olsun. Belki açtıkça karşıma çelik kapılar da çıkardı.
CHD kozmik tuvaletMutfağın sonundaki o kapıyı heyecanla açtığımda yine bir hüsran yaşadım. Kapının ardında yeni kapılar ya da bir kozmik oda yerine tuvalet vardı. Tabi daha önce hiç kozmik oda görmediğimden “acaba tuvalet görünümlü kozmik oda olabilir mi” diye içeriyi biraz inceledim. Ama incelemelerim sonucunda buranın dünyadaki gizli servislere şifreli bilgiler sızdıran bir kozmik oda değil, lavabosundan su sızdıran bir tuvalet olduğuna kanaat getirdim. 11 çelik kapı ararken 1 çelik kapı, 3 ahşap kapı bulmuştum.
Hayal kırıklığıyla ÇHD’den ayrıldım ve kozmik odanın peşinde İdil Kültür Merkezi’nin yolunu tuttum. İKM’ye vardığımda alt kattaki kafe bölümüne cam kapıdan girdim. İçeride 4 ahşap kapının olduğu bir koridor vardı. Her kapıyı tek tek açıp baktım: Tuvalet, stüdyo, ardiye ve sinema salonu… Ne bir kozmik oda, ne de bir çelik kapı vardı. O sırada yanıma Grup Yorum üyesi Caner Bozkurt geldi. “Kozmik odanızı arıyorum” dedim. Yanlış yerde aradığımı söyleyerek beni kafeden çıkardı ve üst kattaki kültür merkezine götürdü. Merkezin girişindeki kapı, baskın haberlerinde gördüğümüz o ünlü kapıydı. Polis kapıyı kıramadığı için duvarı kırarak girmişti içeriye.
“İŞTE BURASI!”
idil kozmik produksiyonKültür merkezinde yaklaşık 15 metrelik bir koridor yer alıyor. Koridorda 5 oda var, hepsinin kapısı ahşaptan. Sırayla kapıları açıp baktık: Yatak odası, dinlenme odası, tuvalet, yönetim odası. Son odaya geldiğimizde Caner “işte burası” dedi. Hemen fotoğraf makineme davrandım. “İşte burası, prodüksiyon odamız. Yani polislerin kozmik oda olduğunu düşündüğü yer” diye devam etti: “Burada DVD arşivimiz var, bilgisayarda video ve müzik prodüksiyonu yapıyoruz. F Tipi Film’in çalışmaları da burada yapılmıştı”.
Burası da gizli belge değil ancak müzik ve film yayınlayabilecek bir mekan. Zaten öncesinde 11 çelik kapı da yoktu. İdil Kültür Merkezinde 9 ahşap, 1 cam, 1 de çelik kapı görebildim. Binanın arka tarafındaki çıkış kapısını da dahil ettiğimizde 2 çelik kapı yapıyor. Yine hayal kırıklığıyla terk ettim mekanı.
AYNI KAPIDAN 2 KERE Mİ GEÇTİLER?
Sıradaki durağım Yürüyüş Dergisi’ydi. Dergi, aynı kattaki iki dairenin birleştirilmesiyle oluşmuş. Yani ortası merdiven boşluğu olmak üzere “O” şeklinde dönen bir daire gibi düşünebilirsiniz dergiyi. Eskiden 2 farklı daire olduğu için birleşme noktalarında çelik kapı var.
yuruyus kozmik tuvaletDaire içindeki çelik kapı sayısı toplam 5. Ancak dergi yuvarlak bir yapıda olduğu için polisler farkında olmadan aynı yerde 2 tur atmış olabilir. Aynı çelik kapılardan ikişer kere geçtikten sonra “11 çelik kapıdan geçtik” demiş olmaları mümkün. Dergide en büyük hasarı tuvalet almış. Polisler hem lavaboyu hem de aynayı kırmışlar. Sanırım onlar da kozmik odanın tuvalet şeklinde gizlenmiş olabileceğinden şüphelenmişler.
Dergide beni karşılayan Ali Ekber Kalender içeriyi gezdirdikten sonra bütün bilgisayarlarının alındığını, dergiyi çıkarmak için yeni bilgisayarlar almak zorunda kaldıklarını anlattı: “Kütüphanede Türk Dil Kurumu sözlüklerini bile almışlar. Ayrıca 11 değil 21 çelik kapı olsa ne fark eder? Bir yerin 11 çelik kapısı olunca oraya operasyon düzenlemek meşru mu oluyor? Eğer bir kozmik oda bulmuş olsalardı, fotoğraflarını çarşaf çarşaf yayınlamışlardı gazetelerde.”
5 çelik, 7 ahşap, bir de plastik kapının yer aldığı Yürüyüş Dergisi’nden çıkarak Halkın Hukuk Bürosu’na doğru yola koyuldum. İki kozmik tuvalet ve bir kozmik prodüksiyon odasından sonra gerçek 11 kapılı gerçek bir kozmik oda görmek istiyordum.
KİTABI ÇEKİNCE KAYAN DUVAR MI?
DSC_0195Halkın Hukuk Bürosu’na vardığımda sadece bir çelik kapı bulabildim. Giriş katında 2 oda, 1 salon, 2 tuvalet, üst katta ise 3 farklı oda vardı. Hepsinin kapısı da ahşaptandı. HHB’nin şansı, kitaplığına dokunulmaması olmuş. ÇHD, İKM ve Yürüyüş’ten sayısız belge alan polis, HHB’nin dava belgelerinin ve müvekkil mektuplarının bir kısmına el koysa da büronun üst katında yer alan kitaplığa  dokunmamıştı. “Acaba bu kitaplık kozmik kitaplık olabilir mi” diye düşündüm. Kitaplardan bazılarını çekince filmlerdeki gibi duvarın kayacağını, gizli bir kozmik odanın açılacağını hayal ederek birkaç kitap çektim. Sonuç yine hayal kırıklığıydı.
Sonunda pes ettim. Gezmediğim yer kalmadı, ama başbakanın var dediği şeyi bulamadım. Hayallerimi süsleyen 11 çelik kapılı kozmik oda hiçbir yerde yoktu. Başbakan yalan söylüyor olabilir miydi? Böyle bir şey düşünülemez, düşünülmesi teklif dahi edilemezdi!

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Türkiye’de üretiliyor, Suriye’de patlatılıyor

ÖZGÜR SURİYE ORDUSU TÜRKİYE’DE BOMBA ATÖLYESİ KURMUŞ

Özgür Suriye Ordusu’nun, serbestçe girip çıktığı Türkiye’de bomba üretim tesisi bile kurduğu ortaya çıktı. Türkiye’de üretilen el yapımı patlayıcılar, Suriye’de hükümet güçlerine karşı kullanılıyor

31 Ocak 2013

Suriyeli muhaliflerin Türkiye’de, Suriye sınırına çok yakın bir noktada kurdukları bomba üretim tesisini BBC muhabiri James Reynolds görüntüledi. Muhaliflerin tesisine giren Reynolds’un anlattıkları Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) Türkiye’deki faaliyetlerinin hangi seviyeye geldiğini gösteriyor.

ÜRETİM DE KULLANIM DA BELGELENDİ
Habere göre ÖSO üyeleri sınıra yakın noktada bulunan evlerinde bir yandan günlük yaşamlarına devam ederken bir yandan bomba üretiyor. Labaratuvar ekipmanlarıyla üretilen el yapımı bombalar sınırın öbür tarafına geçirilerek Suriye hükümetine karşı silahlı eylemlerde kullanılıyor.
ÖSO üyeleri el yapımı bombalarının ne kadar etkili olduğunu kanıtlamak için Reynolds’a patlattıkları bir binanın görüntüsünü de vermiş. Görüntülerde ÖSO üyelerinin bir binaya bomba yerleştirdiği, bombanın patlamasıyla birlikte onlarca metre genişliğindeki alanın sarsıldığı ve binanın ağır tahribata uğradığı gözüküyor.

1 AYDA BOMBA UZMANI YETİŞTİRİYORLAR
Reynolds’a konuşan ÖSO üyelerinden Abu Ahmad, burada ürettikleri bombaları kullanırken sivillerin zarar görmemesi için çevreye “Dikkat: Bomba patlatacağız” afişi astıklarını, halkı bölgeden uzak tutmaya çalıştıklarını ve sadece hükümet binalarını hedef seçtiklerini söylüyor. Suriye’de bir üniversitede işletme okuyan Abu Ahmad, Türkiye’deki bu tesise gelerek bir ay içinde bomba üretim uzmanı haline geldiğini anlatıyor.

TÜRKİYE’DEN AĞIR SİLAH TALEBİ
Abu Ahmad “Esad’ın ağır silahlarına karşı bu el yapımı bombalarla nasıl savaşabilirsiniz” sorusunu ise aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ÖSO’yu destekleyen ülkelerden ağır silah sevkiyatının arttırılması gerektiğini söyleyerek yanıtlıyor.

‘Silah yollamıyoruz, tesisini kurduruyoruz’
Türkiye’nin Suriye’deki muhalif güçlere silah temin edip etmediği çatışmalar başladığından beri gündemi meşgul ediyor. Daha önce bir yandan Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Ertuğrul Apakan, Türkiye’nin muhalifleri kesinlikle silahlandırmadığını söylerken diğer yandan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “Suriyeli muhaliflere kendilerini en iyi yöntem ve imkanlarla savunmaları için yardım ediyoruz, etmeye de devam edeceğiz. Ancak bu yardımın ne olduğunu kesin olarak söyleyemem, diplomatik olmak zorundayım. Onlar bu yardımın ne olduğunu biliyor” demişti.
Sınırın Türkiye tarafında ortaya çıkartılan bu bomba üretim tesisi, hükümetin muhaliflere tutumunu anlamak için önemli. Herhangi bir kaza olması durumunda, içinde bulunduğu mahalleyi yıkabilecek kadar patlayıcının üretildiği bu tesise göz yumulması, hükümetin ÖSO’yu desteklemek adına kendi yurttaşlarını tehlikeye attığını gösteriyor.

BBC’nin haberi ve videosu için tıklayın: http://www.bbc.co.uk/news/world-middle-east-21256905

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Özür dilemek üzerine:

Ayda Erbal adlı kullanıcının avatarıAzad Alik

Ayda Erbal**

Türkiye’nin şimdiye kadar kendi odalarında kendi aralarında konuşup siyaset yapanları bir araya gelip birbirleri hakkında bunca yıldır biriktirip durdukları husumeti ortaya döktükçe kamusal alandaki “özür”ler de çoğaldı. Bir önceki cümlede özür kelimesinin tırnak içinde kullanmamın nedeni, şimdiye kadar, Türkiye’li aydınların Ermeniler’den dilediği “özür”, Başbakan Erdoğan’ın Dersimliler’den dilediği “özür”ü ve BDP Milletvekili Sırrı Sakık’ın bugünkü ve daha önceki “özür”leri dahil kamusal alandaki özürlerin hiçbirinin literatürde geçen özür kriterlerine uymaması. Hatta diyebiliriz ki son yıllarda kamusal alanda özürlerin neredeyse hepsinin ortak noktası, üzerine bir kez daha özür dilenmesi gereken metinler olmaları.

View original post 2.083 kelime daha

Uncategorized içinde yayınlandı | 1 Yorum