Merkez bankaları yeni bir küresel krize mi hazırlanıyor?

Jack Rasmus
BirGün için çeviren: Onur Erem

2008 bankacılık krizinin ardından ABD – Avro Bölgesi – Japonya – Birleşik Krallık dörtlüsü piyasaya 11 trilyon dolarlık likidite sağlamıştı. Bu devasa enjeksiyona rağmen bugün, yani sadece 4 yıl sonra bankacılık sisteminin tekrar çalkalanmasına tanık oluyoruz. Atlantik’in iki yakasında da 2009 yılından beri bankalara yapılan ‘stres testleri’ne rağmen Avrupa’da yanlış bir adlandırmayla ulusal borç krizi denilen kriz her hafta daha da büyüyerek temel bir bankacılık krizine dönüşüyor.
Önceki hafta dünya bankacılık sisteminin iyi bir durumda olmadığını, hatta kötüye gittiğini ciddi bir şekilde ortaya koyan birden çok rapor yayınlandı. 21 Haziran’da Moody’s dünya çapında 15 bankanın notlarını kurdu. Bunların içinde 2 büyük ABD bankası Bank of America ve Citigroup da bulunuyordu. 2008 krizinde batan bu bankalar, ABD hükümetinin trilyon dolarlık kurtarma paketiyle kurtarılmıştı güya!

Merkez bankaları yeni bir küresel krize mi hazırlanıyor?

İki banka da hükümetin baskısıyla sermaye arttırabilmek için ellerindeki en iyi varlıkları yok pahasına satmıştı. Morgan Stanley, HSBC, Royal Bank of Scotland, Societe General ve hatta İsviçreli Credit Suisse’in bile notu düştü. Böylesine küresel bir not düşüşü durduk yere olmaz. Bu, küresel bankacılık sistemini düzenli olarak güçsüzleştiren bir şeyin olduğunu gösteriyor bize.

FED’DEN YENİ PARASAL GENİŞLEME
Moody’s notları düşürmeden bir gün önce ABD Merkez Bankası (FED) 267 milyar dolarlık yeni bir para enjeksiyonu açıkladı. Bu, ikinci büyük parasal genişlemeye yapılan ufak bir ekti. Son dönemdeki parasal genişlemelere bakacak olursak 2011’de 400 milyar, 2010’da 600 milyar ve 2009’da 1.75 trilyon dolarlık enjeksiyonları görüyoruz. ABD’deki piyasalar – bunlar bankalar, finansal kurumlar ve büyük yatırımcılar oluyor – 267 milyar dolarlık son hamleye sert tepki verdi. ABD’deki borsalar son aylardaki en büyük düşüşünü yaşadı.  Çünkü yatırımcılar ufak bir ek değil, yeni ve büyük bir parasal genişleme bekliyordu. Yatırımcıların beklentisi, FED’in açıkladığı rakamdan yüz milyarlarca dolar fazlaydı!

SİSTEM ENJEKSİYONA BAĞIMLI OLDU
4 yıldır ABD Merkez Bankası’nın trilyon dolarlarla ölçülen müdahalelerine rağmen finansal yapının toparlanamadığını, hatta devasa parasal müdahalelere ve enjeksiyonlara bağımlılık geliştirdiğini görüyoruz. Borsalar enjeksiyon sonrasında yükseliyor, ama bir süre sonra düşüyor – ta ki yeni bir enjeksiyon gelene kadar. Bu haliyle borsa grafikleri gerçekten de bir uyuşturucu bağımlısını andırıyor.

Parasal genişlemeler hisselere ve öteki spekülatörlere yarasa da sürdürülebilir ekonomik toparlanmaya ufak bir katkı bile yapamadı. FED’in genişleme hamleleri dışında, 4 yıldır neredeyse sıfır faiz vererek enjekte ettiği  trilyonlarca dolar da aynı şekilde ekonomiye yaramadı. FED başlangıçta, sıfıra yakın faiz ile finansal kurumlara neredeyse maliyetsiz para sağlayarak bu finansal kurumların da yatırımları ve iş imkanı yaratımını tetikleyeceğini düşünüyordu. Ama bu gerçekleşmedi. 2009 Haziran’dan beri FED’in sıfır faiz politikası izlemesine rağmen bankaların verdiği krediler 15 aydır azalıyor. Yani bu paralar ekonomiye dahil olmuyor. Tam tersine, bankalar 2010’dan beri çeşitli fonlara ve büyük yatırımcılara para aktarıyor. Küçük ve orta ölçekli şirketler kredi alabilmek için çırpınmak zorunda kalıyor.

Bütün bu resme baktığımızda para politikaları ve FED’in attığı adımların (parasal genişleme, sıfır faiz vs.) gerçek ekonomiye ve ekonomik toparlanmaya neredeyse hiç katkısı olmadığı, aksine bankaların ve yatırımcıların spekülatif pratikleri (hisse, altın, petrol fiyatları, türev yatırımları ve toksik fonlar) için para sağladığı çok net belli oluyor.

AVRUPA DA FED’İN İZİNDE
FED’in 2008’den beri attığı adımları şimdi de Avrupa Merkez Bankası (AMB) taklit ediyor. AMB batık bankaların kurtarılmasına yardım ederken Avrupa Finansal Stabilite Fasilitesi (AFSF) ve Avrupa Stabilite Mekanizması (ASM) de Yunanistan’dan İspanya’ya kadar ülkelerin borçlarına yönelik faaliyetlerde bulunuyor.

AMB 2010’da bankalara trilyon dolarlık enjeksiyon yaparken 2011’de yüzlerce milyar dolar, bu yıl da şimdiye kadar 125 milyar dolarlık para sağladı. Bu yıl sadece İspanya bankalarını kurtarmanın maliyeti bile 300 milyar doları aşacak – bu rakama hükümeti ve yerel yönetimleri borç krizinden kurtarmak için gereken para dahil değil!
Bütün bunlara rağmen hükümetlerin yanı sıra Avrupa bankaları da gittikçe derinleşen bir krizle karşı karşıya. Bir yıldır yazılarımla anlattıklarımın gerçek olduğunu görüyoruz: Avrupa’daki krizi hükümet politikalarına indirgemek doğru değil, bu aynı zamanda çok daha büyük bir bankacılık krizi. Hükümet borçları ile bankacılık sistemindeki krizler birbirlerini daha da büyütüyor.

ÇOK BÜYÜK BİR KRİZ KAPIDA
AMB Başkanı Mario Draghi önceki hafta bir açıklama yaparak bankalar arası borç sisteminin fonksiyonelliğini yitirdiğini ve artık işe yaramadığını ilan etmişti. Avrupa’daki orta büyüklükteki şirketlerin de borç almakta büyük zorluklar yaşadığını biliyoruz. Bu iki olgu, katlanarak büyüyecek bir bankacılık krizinin ilk ve kesin sinyalleri.
Bütün devletler, bankalar ve yatırımcılar bu krizin çözümünde bir yöntem işaret ediyor: tasarruf politikası. Ancak yapısal bir sorunun çözümü tasarruf politikasında olamaz. Yunanistan, İspanya ve Birleşik Krallık’taki tasarruf politikalarının sonuçları bunu bize gösterdi. Bu politikaların sonucunda vergi gelirleri, hükümet harcamalarından daha hızlı azalır. Bu da hükümetleri daha fazla borç almak zorunda bırakır. En sonunda çok daha yüksek bir maliyetle hükümetler borçlarını yeniden yapılandırmak zorunda kalır.

Tasarruf politikalarının özel sektöre etkisi de olumsuz olur: Geliri azalan halk daha az tüketir, şirketlerin gelirleri ve yatırımları hızla azalır. Hükümetlerin borç krizleri nedeniyle sermayelerini arttırmaya zorlanan bankalar yoksullaşan halk ve gelir kaybeden şirketler nedeniyle kâr edemez ve daha da zor durumda kalır.

İNGİLTERE DE AYNI YOLDA
İngiltere Merkez Bankası da benzer politikalar izleyerek finans sitemine 500 milyar dolardan fazla para enjekte etti. Bu miktar bile Birleşik Krallığı çift dipli bir krize girmekten kurtarmaya yetmedi. Japonya için de aynı durum geçerli. Merkez Bankası yöneticileri Einstein’ın “Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır” sözünü duymamış olacaklar ki yakın zamanda 120 milyar dolarlık bir enjeksiyon ile krizden çıkmayı hedeflediklerini açıkladı.

GELİŞMELERİ ANLAMAK
Bütün bu olanlara baktığımızda, merkez bankalarının küresel çapta koordineli biçimde para genişlemesi  politikaları izlediğini görüyoruz. Böylesine koordineli bir hareketin arkasında yalnızca büyük özel bankaların bu yöndeki baskısı yatabilir. Başka bir deyişle, büyük bankalar yakında yeni bir bankacılık krizi bekliyor ve 2008 krizinde ağızları yandığından bu krizde batmamak için önceden hamle talep ediyor.

İspanya, Yunanistan ve İtalya’daki borç krizi nedenlerden sadece biri. Özel sektör ve bireylerin kredileri ödeme gücü kalmaması ve bunun sonucunda banka gelirlerinin azalması da önemli bir etken. Ancak bunların bankaların sadece ‘geçmiş kazanç’larındaki azalmalar; krizin büyümesinin ana nedeni bankaların gelecekte de kazanç elde edemeyeceklerini öngörmeleri. Tasarruf politikaları ise çoktan bankaların faturasını halka ödetmeye dönüşmüş durumda.

ABD’nin 2012 sonuna doğru 4 trilyon ve 2013 başındaki 2 trilyon dolarlık tasarruf planları hayata geçerse, ülke ekonomisi girdiği ikinci dibe demir atacak. BRICS ve gelişmekte olan diğer ekonomilerin de 2013’ten itibaren ekonomilerinin sert bir düşüş yaşayacağı öngörülerimiz de son verilerle destekleniyor.

Bankalar da bu büyük resmin farkında. İşte bu yüzden krize ceplerinde nakit ile girmek için merkez bankalarından bu hamleleri talep ettiler. Lâkin merkez bankalarının küresel işbirliği ile yaptığı parasal genişleme hamleleri bankalara zaman kazandırmaktan öteye geçemeyecek.

Küresel ekonominin senkronize bir şekilde ikinci dibe çakılmasının önüne bu hamleler ile geçilemez. Bankalar bu erken önlem sayesinde krizin başında çökmeseler bile ilerleyen zamanlarda direnç güçlerinin kırılma ihtimali yüksek. Bankalar ne durumda olursa olsun, gerçek ekonomi de 2013’ten itibaren başlayacak olan ikinci dipten kaçamayacak. Üstelik ikinci dip, 2008’den beri yaşadığımız krizden daha, çok daha derin olabilir.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Doğuş Üniversitesi’nde Neler Oluyor?

Doğuş Üniversitesi zarar ettiği gerekçesiyle 15’i akademik 50’ye yakın çalışanı işten çıkardı. Kar amacı gütmeyen vakıf üniversitesinin zarar ettiği gerekçesiyle çalışanlarının işine son vermesi büyük yankı yarattı. Üniversite, 43 kişinin işten çıkarılmasıyla ilgili iddialara açıklık getirmekte zorlanıyor. Konuyla ilgili iletişime geçtiğimiz Doğuş Üniversitesi Kurumsal İletişim Sorumlusu Zeynep Şahin Tutuk 15 akademik personelin çıkartıldığını söylerken idari personel de dahil olmak üzere kaç kişinin işten çıkarıldığına net bir cevap veremezken “50’den az” demekle yetindi. Bu cevap işten çıkarmaların devam edeceği şüphesini doğurdu. Tutuk, 15 akademik personelin de maddi nedenlerden değil “birçok ölçüte göre” değerlendirilerek işten çıkartıldığını belirtti.

DOĞUŞ KAÇ KİŞİYİ KOVDU?
sol.org.tr’nin haberine göre Doğuş Üniversitesi zarar gerekçesiyle okul kapandığından beri 43 çalışanını işten çıkarmış, toplamda ise çalışanların üçte birini işten çıkarmayı hedeflemekteydi. Zeynep Şahin Tutuk, üniversitenin zarar ettiğinin doğru olmadığını iddia etse de üniversitenin faaliyet raporu, kendi kurumsal iletişim sorumlusunu yalanlıyor. Okulun sitesindeki en güncel rapor olan 2010-2011 raporunda gelirler ile giderler arasında 2 milyon liralık bir fark gözüküyor. 2011-2012 dönemi raporu okulun kendi internet sitesinde yer almasa da sosyal medyada üniversitenin bu yıl 5 milyon lira zarar ettiği konuşuluyor. Okul yönetimi zararın gerekçesi olarak bina inşaatını gösteriyor. Bu durumda işten çıkarılan çalışanlar, “üniversite yönetimi bina yaptığı için işten çıkarılan” ilk çalışanlar olarak tarihe geçebilir.

NE OLMUŞTU?
Doğuş Üniversitesi 2011 yılında da Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren şair Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok Akatlı’yı işten çıkarmıştı. Altıok “Sizin Hiç Babanız Yandı Mı?” başlıklı yazısının yayınlanmasından 45 gün sonra işten çıkarılmış, üniversite işten çıkarmanın gerekçesi olarak “performans” dese de, gerçek nedenin bu yazı ardından gelen hükümet baskısı olduğu iddia edilmişti.

Haber içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

İstanbul’dan David Harvey Geçti

ONUR EREM

David Harvey’i dinlemek için İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralistanbul yerleşkesine vardığımızda olağanüstü bir kalabalık karşıladı bizi. Harvey’i dinlemeye yüzlerce kişi gelmişti, ama Harvey’i İstanbul’a getirmeyi başaran organizatörler bu kalabalığın sığabileceği bir salon bulamamış. Ben şans eseri oturacak bir yer bulduysam da arkadaşlarımın bir kısmı içeride ayakta, bir kısmı da başka odalarda ekrandan izlemek zorunda kaldı.

David Harvey’in anlattıkları aşağıda. “Ama ben kendi sesinden dinlemek istiyorum” diyenler için de ses kaydı aldım, yazının sonunda linklerini görebilirsiniz. Eğer bir sorun yaşarsanız iletişime geçin düzeltirim. Bu arada yazıda bol miktarda yazım hatası olabilir, uyarırsanız düzeltirim. Türkçe word olmayınca böyle oluyor işte. Neyse fazla uzatmayalım:

KRİZ ŞEHİRLEŞMENİN KRİZİ

– Sermaye her sektörde kaçınılmaz krizler yaratır ve her krizden sonra sermaye başka bir sektöre geçer. Böylece sermaye, yarattığı krizlerin etrafından dolanır.

– 2008 krizi Güneydoğu ABD’deki emlak sektöründe başlayıp dünyadaki sayısız sektöre yayılırken Latin Amerika gibi bölgeleri ve bazı ülkeleri etkilemedi. Etkilenmeyen ülkelerin kendine özgü bazı özellikleri vardı.

– Şehirleşmenin temelindeki şey emlak sektörüdür. Bu açıdan baktığımızda 2008 krizi şehirleşmenin krizidir. Geçmişe baktığımda 1929’daki Büyük Buhran’ın 1928’deki emlak krizi sonucu ortaya çıktığını görüyoruz. Şehirleşmeye aşırı yatırım kriz doğuruyor. Bu yüzden şehirleşme, emlak sektörü ve kriz arasındaki ilişkiyi araştırmamız lazım. Geleneksel ekonomistler bu konuyu görmeye başladı ama Marksist ekonomistlerin de görmesi lazım.

– Marksist akademisyenler şehir ekonomisi çalışmalarını makro-ekonomik çalışmalara kıyasla önemsiz görüyor, bu yüzden bu konuda çok araştırma yapmıyorlar. Belki de sayıca az olmalarından kaynaklanıyordur.

Çin’de inşa edilen yeni şehirlerden biri

– Kapitalist ekonomiler, sistemin yarattığı krizden çıkmak için emlak sektörünü kullanıyor, şehirleşmeyle krizden çıkıyor. 2. İmparatorluk Fransa’sında ve Büyük Bunhran sonrası ABD’de istihdam yaratmak için devasa inşaat işleri yapıldı. 2008 yılında krizle birlikte 30 milyon iş kaybı yaşayan Çin, 2009 yılında inşaat sektörünü kullanarak baştan aşağı yeni şehirler inşa etti ve 30 milyon iş yarattı.

– 1930’larda ABD’de toplumsal hareketler, sendikalar, Komünist Parti çok güçlüydü. 2. Dünya Savaşı süresince uygulanan planlı ekonominin başarısı ve ABD-SSCB ittifakı halkın komünizme olan ilgisini arttırmıştı. Savaşın sonlanmasıyla eli silah tutan onbinlerce erkek yurda geri dönmüştü ve bu durum bir devrimi tetikleyebilirdi. Hükümet bunu kırabilmek için evsahipliğini ön plana çıkarttı. Bir yandan banliyöler inşa edilirken bir yandan da ‘kredi çeken insan grev yapamaz’ düşüncesiyle insanlara kolay ev kredisi verildi ve halk banliyölerde ev sahibi yapıldı.

– Bu sistem 2008’e kadar işe yaradı. ABD’de şehirleşme çok yüksek rakamlara ulaştığı için artık krizden şehirleşerek çıkmaları mümkün değil. Ülkede 2 milyon boş ev ve 2 milyon evsiz bulunuyor.

– İlk inşa edildiğinde banliyöler o kadar popüler oldu ki parası olan herkes banliyölere taşındı ve şehir merkezleri yatırım almadı yoksullara, azınlıklara kaldı. Ama banliyöler devrime, devrimciliğe uygun yerler değildi. 1960’lardaki isyanlar ve devrimci hareketler şehir merkezinde kalan yoksul azınlıklar, siyahlar sayesinde gerçekleşti. Banliyölerin kadını evde ve baskı altında tutan yapısı ise dönemin feminist hareketlerini tetikledi.

– Banliyöler bir süre sonra büyüsünü kaybetti, buralarda yapılabilecek tek şey olan Alışveriş Merkezlerine gitmek bölgenin gençlerini tatmin etmedi. Bu gençlik Avrupa’yı gezip Avrupa şehirlerinin ruhunu, kaldırım kafelerini görünce şehir kültürüne hayran kaldı ve bu gençliğin etkisiyle ABD’de şehir merkezleri tekrardan popülerleşti. Artan taleple soylulaşma da başladı. Şehir merkezlerini mesken edinmiş yoksullar kovuldu.

– Bu dönemde hızlı tüketimi keşfetti sistem. Uzun süre dayanacak ürünler yerine bozulup yenisi alınacak ürünler yapılmaya başlandı. Moda da bunun bir parçası oldu.

– Sistemden en çok kârı elde edebilmek için sermayenin tamamı da, işçilerin tamamı da sisteme dahil edilmeli. 2. İmparatorluk Fransa’sında yapılan şey de buydu. Saray elbiseleri, askeri üniformalar değiştirilerek tekstil üretimi canlandırıldı, gaz lambaları ile şehir aydınlatıldı. Bunların hepsi önemli yatırımlardı. Çin de krizden çıkmak için bu yoldan gitti. Olimpiyatlara ev sahipliği yapması bunu destekledi.

GELİRİN 3-5 KİŞİNİN ELİNDE TOPLANMASI SİSTEMİ ÇÖKERTİR

– Bütün bunlar olurken ortalama gelirin de artması lazım ki insanlar daha pahalı bir yaşamı sürdürebilsin. Günümüzde sistemi çökerten en önemli şeylerden biri budur. 1970-80’lerden beri Avrupa ve ABD’de halkın gerçek geliri sabit kaldı. Para ufak bir zengin kitlenin elinde birikti.

– Halkın gelirinin artmasına izin verilmezken halkın tüketime devam etmesi gerektiği de unutulmamıştı. Bu yüzden kredi kartları, kişisel krediler, devletlere verilen kredi paketleri inanılmaz oranlarda arttı.

– Aslında bu sistemin sorunları 1990’larda baş göstermeye başlamıştı. Şehirleşme ve ev sahipliği oranı yükseldiği için ev alacak çok insan kalmamıştı. Clinton döneminde bankalar “ABD rüyasını topluma yaymak için” çok yoksul kesimlere kredi vermeye başladı. Ancak iş güvencesi olmayan bu insanlar kredilerini geri ödeyemediler. 2000’lerin başında kredi geri ödeyememe miktarı dikkat çekici seviyelere gelse de insanlar bu veriyi gözardı etti. Nasılsa yoksulları umursayan yoktu.

– 2008’de Wall Street’te bir krizin yaklaşmakta olduğunu bilmeyen kimse yokmuş.

– 2010 yılında ABD’deki inşaat sektörü ilk defa 1930 seviyelerine geriledi. Çünkü artık pazarda ihtiyaçtan fazla ev var. Aslında ihtiyaçtan fazla demek doğru değil: ABD’de şu an 2 milyon boş ev olmasına rağmen 2 milyon da evsiz insan var. Ama evsiz insanlara ev vermek isteyen yok tabi ki.

– ABD ve Avrupa bu krizden çıkamıyor. Çünkü artık eski mantıkla ev yapıp krizden çıkma yöntemi işe yaramıyor.

– İçinde bulunduğumuz kriz döneminde finansal kurumlar kurtarılıp halka kemer sıkma politikaları dayatıldı. İhtiyacı olan insanlara yardım etmek için varolan her bütçe kesintiye uğradı. Bu süreçte Cumhuriyetçiler “Zenginlerin vergilerini azaltarak daha fazla biriktirmelerini sağlayın, çünkü bu sisteme yatırım yapanlar zenginlerdir” diyor. Bunun büyük bir yalan olduğunu kendileri de biliyorlar. Çünkü bir seviyenin üstündeki araya sahip olan insanlar yatırım yapıp uzun yıllar karşılığını beklemek yerine altın-petrol-arsa ve benzeri kaynaklar üzerine spekülasyon yaparak kısa vadede para kazanmayı tercih ediyorlar.

– New York’taki en zengin yüzde 1’in ortalama geliri yıllık 3.7 milyon dolar. Yoksul yüzde 50’nin geliri ise 30 bin dolardan daha az. Bu eşitsizlik yüzünden New York – Manhattan bölgesi de facto gated city haline geldi. Yoksullar bırakın barınmayı, içinde zaman bile geçiremiyorlar. Belediye başkanı ise sadece çılgın projeler duyuruyor.

– Bu durumda şehir hakkı diye bir şey kalmıyor. İçini kim doldurursa şehir hakkı o anlama gelmeye başlıyor. Şu anda şehir hakkının içini dolduranlar zengin elitler, Wall St çalışanları ve çılgın projeler yapan belediye başkanı.

– Bir sabah havaalanından New York’a dönüşte 06.30’da metroya bindim. Tıklım tıklımdı. Şehir merkezinde düşük ücretle çalışan herkes adeta şehri uyandırmaya geliyordu. Çoğu yoksul ve azınlık gruplarından insanlardı. Merkezdeki elitler uyandığında kahveleri hazır eden, yolları temizlemiş olan bu insanlardı. Bu insanların şehir hakkı falan yok. Siyasal hareketlerin merkezleri de genellikle şehirler olmuştur. Bu yüzden bu insanların örgütlenip bir arada hareket etmesi çok zor.

– Şehirleri nasıl örgütleyebileceğimizi düşünmemiz lazım. Günümüzde artık şehirleri sendikalarla örgütleyemezsiniz. Değişen toplum yapısına ayak uydurabilen yeni örgütlenme biçimleri şart. Örneğin Oxford’da kent konseyleri, ticaret konseyleri var. Oxford’da yaşayan bir çok insan bu yapı içinde fikirlerini belirtiyor, yönetim ile iletişime geçiyor. Sendikalar ise kendi üye sayısını arttırmaya ve üyelerini korumaya odaklandığı için yeni toplumda etkin olamıyor. Oxford’daki gibi katılımcı yapılar geleneksel siyasetten çok daha radikal sonuçlara imza atabiliyor.

– Tabi ki işyerindeki mücadeleyi şehir içinde yürütülen genel mücadeleden ayıramayız. Örneğin 2001-2002’de Arjantin’de fabrikaları işgal eden işçiler bu mekanları haftasonu halka açıyorlardı. Böylece halkın bir araya gelebileceği önemli bir alan yaratmış oldular. Halk üretim araçlarıyla çok daha yakın bir ilişki kurdu. Bu sayede, fabrikanın eski sahipleri fabrikayı geri almaya çalıştığında onlara sadece işçiler değil bütün kentler karşı çıktı. El koyulup halka açılan bir otel, her yıl aynı tarihte “eski sahipleri geri almaya çalışırsa” tatbikatı yapıyor ve buna bütün mahalle katılıyor. Bu gövde gösterileri sayesinde bu tarz mekanlar halkın elinden geri alınamıyor.

– Şehirdeki birçok aktivite sendikalarla örgütlenemez. Örneğin ev işçileri. Güvencesiz bu insanların sendikaya üye olması mümkün değil, ancak bu insanları bir araya getirecek yeni örgütler çok ama çok önemli. ABD’de bunu başaran bir örgüt, taksi şöförleri ve restoran çalışanlarını da örgütlemeyi başardı. İşte bu örgüt gerçekten güçlüdür. Ev işçileri, taksiciler ve restoran çalışanlarının iş bırakması demek şehrin iflas etmesi demektir.

– ABD’de zaten geleneksel proleterya kalmadı. Dışlanmış işçiler oluşturuldu. Onları örgütlemek zor olsa da şart. Çünkü şehri onlar ayakta tutuyor. Azınlıkları, ezinenleri bir arada örgütlemeli. Örneğin LGBT’ler, siyahlar ve İspanyollar ABD’de dayanışma içinde olmalı.

– Çiftçi sınıfı diye bir şey de kalmadı ABD’de.

– İstanbul’da gerçekleşenler de burada anlattılarımla büyük benzerlikler taşıyor.

– Şehir hakkı kapsayıcı olmalı, kimseyi dışlamamalı. Ancak Rio’da birkaç yıl önce düzenlenen Birleşmiş Milletler Dünya Şehir Forumu ile şehir hakkı kavramı da neo-liberal bir temele oturtuldu. Bu, toplantıların kendisinden de belliydi: BM toplantılarına girmek için bir çok dedektörden geçmek gerekirken halkın düzenlediği alternatif şehir forumuna herkes istediği gibi girip çıkabiliyordu.

– New York’ta artık kamunun istenmediği kamu alanları var. Bazı kamu alanlarında toplanmak için izin almak bile gerekiyor [İstanbul’da da kamuya ait olduğu halde etrafı tellerle çevrili, insanların giremediği kullanılmayan alanlar çok].

– Occupy Wall St. Hareketinin Zuccotti Park’ı işgal etmesinin en güzel yanı, kamuya kapalı kamu alanlarının kamunun eline geçmesiydi. Elitleşmiş bu alanlar tekrardan bütün halkın kullandığı mekanlara dönüştü.

Zuccotti Park – NY

KÜRESEL ŞEHİRLER AĞI VE KÜRESEL ÖRGÜTLENMELER ÇOK ÖNEMLİ

– Artık günümüzde tek tek şehirlerden bahsedemeyiz. Küresel bir şehirler ağı oluştu. Benim ütopyamda bir sosyalist şehirler ağı yatıyor. Günümüzde gerçekleşenler de bunun ilk habercileri belki de. İlk başta Seattle protestolarıyla, ardından da küresel Irak işgali protestolarıyla bir küresel ağ oluştu. Geçen yıl küresel işgal hareketleriyle bu doruğa ulaştı. Milyonlarca insan dünya çapında 200’den fazla şehirde örgütlü hareket edebilir hale geldi. Bu yüzden küresel şehir ağları ve bu ağlar üzerindeki küresel örgütlenmeler son derece önemli.

– Küresel olarak şehirlerde kamu mekanlarını yok eden bir trend var ve buna karşı çıkmamız lazım. Çünkü kentler artık modern kent vea post modern kentler olmaktan çıktı, tanımlayamadığımız bir şekle büründü. Kent aidiyeti tükenmeye başladı. Kasımpaşalı gibi aidiyetler yokoluyor.

– Bolivya’da Morales’i iktidara getiren kent El Alto’dur. Başkent La Paz’a giden 3 ana yol da bu şehirden geçer. Tabi ki bu dünyadaki şehirde olmayan coğrafi bir istisna. Ancak yine de önemli bir örnek. Halk, bu 3 yolu kapatarak sistemi tıkamak gibi bir güce sahip.

El Alto

– Artık kentsel devrim stratejileri üzerine odaklanmamız lazım. Tüm işçileri örgütlemeye çalışmak zor, zaman alan, belki de imkansız bir süreç. Ama şehre gelen tedarik zincirlerini örgütlemek şehirleri ve dolayısıyla sistemi felç edebilecek bir örgütlenme. Bu tarz stratejik örgütlenmeler üzerinde durmalıyız. Kırsal-kent ayrımı da eskisi kadar büyük değil. Kırsaldaki örgütlenmeler ile gerektiğinde şehirler aç bile bırakılabilir. Mahalle içi örgütlenmeler ve farklı mahallelerdeki örgütlerin arasındaki işbirliği de mühim.

– Anti-kapitalist mücadele ile anti-neoliberal mücadele arasındaki farkı unutmamamız lazım. Biri kapitalist sisteme karşı çıkarken öteki kapitalist sistemi neo-liberalizmden arındırarak daha insancıl bir hale getirmeye uğraşıyor.

– Kapital, özgürce çalışan insanın ürettiği, başkasının el koyduğu artı değerdir. Bu yüzden işçinin sömürülmesini engellemenin tek yolu anti-kapitalist olmaktır.

– Occupy hareketini toplumun genç ve beyaz kesimleri sırtladı. Çoğu kültürel üretim sürecine dahil insanlardı. Anarşist düşünceden etkilenerek yatay bir örgütlenme kurdular. Yatay örgütlenmeler güzel ve önemli olsa da dikey örgütler kadar faydalı olamazlar.

– İşgallerin en güzel yanı bir gün değil, çok daha uzun bir süre devam etmesi ve söylemlerini sisteme dahil edebilmeleriydi. Ancak sonra dağıldılar, tahliye edildiler ve şimdi ne yapacaklarını bilmiyorlar.

– Şili’deki öğrenci hareketi ise çok daha farklı. Daha dikey ve verimli bir örgütlenme kuran Şilili öğrenciler üniversiteleri yıllardır işgal altında tutmayı başardılar. Onlar bütün sistemin sorunlu olduğunu, tek sıkıntının üniversitelerde olmadığını biliyorlardı. Çünkü Pinochet’nin kurduğu sistem hala orada.

Şili – Öğrenci Protestoları

– Anti kapitalist bir şehir nasıl beslenir, kurulur ve örgütlenir? İşgallerde tartışmalar saatler sürebiliyor, çok basit konularda bile. İyi niyetli bir sistem olsa da çok ama çok verimsiz. Anlantik üzerindeki bir uçakta pilot “Kule iniş izni verip vermemek için kendi içinde bir tartışma yürütüyor” dese ne hissederdiniz? Pratik olarak çok eksik. Örgütlenme biçimi fetişizmi Occupy hareketini kısıtladı. Şili’deki öğrenci hareketi ise hem demokratik hem de dikey bir örgütlenmeydi.

– Londra’daki Occupy hareketinde başarılı bir iş gücü bölümü ve organizasyon vardı. Onlarla konuştuğumda “öncü hareket değilmiş gibi davranmayın, çünkü öylesiniz. Kendinizi küçük görmektense öncü olduğunuzu belli edin” demiştim.

– Yeni nesil örgütler kesinlikle sosyal medyayı da kullanmalı. Ama sosyal medya denilen şey iki ucu keskin kılıç. İnsanlar twitter’da kimin kimi düdüklediğine bakmaktan Mısır’daki devrimi göremiyor. Ayrıca twitter’da bir milyon insanın bir araya gelmesi ile sokakta bir milyon insanın araya gelmesi arasında inanılmaz bir fark var.

– Büyük mücadeleler kısa süreliğine güzel alternatif alanlar açabilir, ama sistemin içinde yaratılan bütün alternatif alanlar sonunda dominant pratiğin içine gömülmeye mahkumdurlar.

GÜNÜMÜZDE PROLETERYA TANIMI DEĞİŞTİ

– Proleteryanın kim olduğunu da tartışmalıyız. Artık çoğu gelişmiş ülkede eli çekiç tutan fabrika işçisi kalmadı. Bence artık proleterya “şehir hayatını üreten ve yeniden üreten insanlar”dır.

– Baltimore’da bir sendika adını İnsan Hakları Derneği olarak değiştirdi. Bu değişen sistemin içinde yeni bir taktik. Böylece bu örgüt sendikaya kapalı olan yerlere de girebildi. Liberallerin elinde olan insan hakları söylemini içten fethetti.

– Halk ranttan pay istemektense en baştan rant sistemini reddetmeli.

– Sermaye, sağlık gibi toplumsal faydaları tamamen reddettiği gibi doğayı da reddediyor. Sermayeyi ikisi için de elini cebine sokmaya ikna etmeliyiz. Ama bunun sonucunda kapitalizm yok olmaz, ancak daha insancıl bir kapitalizme varırız.

– Peki anti-kapitalist mücadele ne yapmalı? Banliyö olgusuyla mücadele etmeliyiz. Banliyöler hem toplumsal olarak hem de doğal olarak felaketler üretti. Bu bölgeleri dönüştürmeliyiz. Örneğin ABD’de Şehir Yatırım Bankaları kurularak terkedilmiş evler ihtiyacı olanlara verilmeli ucuz fiyatlarla. Banliyöler de otonom yönetime sahip merkezler haline getirilmeli.

– Bütün bu isteklerimize rağmen banliyö hayatına alışıp herhangi bir değişikliğe direnç gösteren o kadar çok orta sınıf birey var ki onları ikna etmek neredeyse imkansız.

– Her kriz döneminde ortaya çıkıp “evet biz demiştik, kapitalizm yıkılıyor” demekle devrimcilik olmaz.

– Marx büyük bir bilgi kaynağı olsa da merak ettiğimiz tüm soruların cevabı onda değil.

– Kapitalist sistemin sürekli büyümeye ihtiyacı var. Tarihe baktığımızda küresel ekonominin ortalama yılda %3.5 büyüdüğünü görüyoruz. %3 büyüme insanları mutlu etmeye yetiyor.

– Son 30 yılda sermaya hep daha az yatıyım yaptı. Gerçek olmayan şeylere, borsaya, opsiyonlara ve spekülasyonlara aktı.

– Dünyadaki eşitsizliğin bu seviyelere ulaşacağını geçmişte kimse tahmin edemezdi. Yılda 3 milyar dolar kazanan zehirli fon yöneticileri var. Hindistan’da binlerce milyarder var. Bu insanlar bütün dünyayı kontrol ediyor. Çünkü günümüzde para seçimleri, parlamentoyu, bürokrasiyi, yargıyı kontrol edebiliyor. Bu yüzden ABD’nin artık bir demokrasi olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

– Keynes bir tasarruf vergisi getirerek para sahiplerini yatırım yapmaya zorlamak gerektiğini söylemişti. Sistemin “kâr etmek için kâr etmek” alışkanlığını değiştirmemiz gerek. Bunu küçük bir grup değil, ancak bir kitle yapabilir. Ama maalesef bunun ihtimalinden bile çok uzağız.

– Üniversiteler artık parayla o kadar içiçe ki neredeyse hepsi özelleşmiş durumda. Büyük bağış yapanlar üniversiteleri kontrol edebiliyor.

http://w.soundcloud.com/player/?url=http%3A%2F%2Fapi.soundcloud.com%2Fplaylists%2F2136343&show_artwork=true

http://dl.dropbox.com/u/8194731/333.mp3.mp3

Yazı içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Halkın cebinden çıkıp zenginlerin cebine giren EURO 2012

ONUR EREM – BirGün

Her büyük turnuva gibi EURO 2012 de şehri soylulaştırmak ve halkın cebinden zenginlere para aktarmak için kullanılıyor. Ancak bu soyguna karşı çıkanlar da var. Polonya’nın (Avrupa Solu Partisi gözlemci üyesi de olan) Genç Sosyalistler Partisi Uluslararası İlişkiler Sorumlusu Bartek Tyrcha ile turnuvayı konuştuk:

EURO 2012’nin masrafı kimin cebinden çıktı? Halkın mı, özel sektörün mü?

Yerel yönetimlerin cebinden çıktı. EURO 2012 için gereken yatırım miktarı çok yüksekti. Örneğin hükümet, Poznan’daki stadın 93 bin avroya yenileneceğini açıklarken inşaat bittiğinde gerçek rakamın iki katı olduğunu anladık. Bütün organizasyon, beklenen masrafın iki katına mal oldu.

Harcamalar halkın cebinden çıkarken, gelirler İsviçre’de UEFA’nın kasasına girecek. Turnuvadan doğan gelirlerin 2.5 milyar avro olması bekleniyor ve bu parayı vergilendiremeyeceğiz bile, doğrudan UEFA’ya gidecek. Sağlık sigortası olmayan Polonyalıların sayısını düşününce bu paraların kaçırılması halkı rahatsız ediyor.

Kamu yönetiminin bütçesi turnuva ile sarsıldı ve bunun etkilerini yavaş yavaş görüyoruz. Örneğin, anaokulu öğretmenlerinin maaşlarında önümüzdeki 20 yıl boyunca artış olmayacağı açıklandı. Schengen Anlaşması askıya alınarak polis kontrolleri arttı. Şehrin her yerinde polis üstünüzü arayabilir. Ayrıca ekonomik nedenlerle intihar eden Polonyalıların sayısı geçen yıla göre ikiye katlandı.

Turnuva şehirlerde soylulaşmaya yol açtı mı?

Turnuva ilan edildiğinden beri kira fiyatları çok yükseldi, şehir merkezinde halk barınamaz oldu. Ayrıca inşaatlar sırasında evlerinden zorla tahliye edilenler oldu.  Turnuva, yerel yönetimlerin bütçelerini iflas ettirdi. Bu yüzden de yakın gelecekte toplumsal harcamaların kısılması nedeniyle şehirlerdeki yoksulların durumunun zorlaşacağını, belki de bir kısmının şehri terk etmek zorunda kalacağını düşünüyoruz. Her yerden tasarruf planları çıkıyor. Kreşler, okullar, kültür merkezleri gibi yerler kapatılıyor. Toplutaşıma ve konut fiyatları artıyor. Hastaneler, sağlık merkezleri, halkın kontrolündeki fabrikalar ya kapatılıyor ya da özelleştiriliyor. Artmakta olan işsizlikle mücadele edilmiyor. Gıda, petrol, elektik, su ve ilaç gibi temel ihtiyaçların fiyatı artıyor. Çünkü içinde bulunduğumuz kriz sadece EURO 2012’den kaynaklanmıyor, aynı zamanda 1989’dan beri Polonya’yı yavaş yavaş ele geçiren toplumsal harcamaları kısma politikalarının bir sonucu.

Evsiz insanlara ne oldu?
Evsiz insanlara ne olduğunu kimse bilmiyor. Neredeyse hepsi yok oldu! Hükümet de bir açıklama yapmıyor. Ancak ‘evsizlerin çevreyi pislettiği’ gerekçesiyle onları kovmak isteyenlere söylemek istediğimiz bir şey var: Esas etrafa kusan ve sokaklara işeyen tüketici taraftar grubu şehri kirletiyor!

Seks işçilerinin durumu nedir?
Gdansk şehrindeki gece kulüplerinin önünde yasadışı fuhuş konteynerleri kurulduğunu fark ettik. Turnuva başladığından beri kadın sömürüsü artmış durumda.
Halkın ne kadarı turnuvaya karşıydı? Kitlesel eylemler yapıldı mı?
EURO 2012’nin sloganı ‘Birlikte tarih yazmak’tı. Biz de halka ‘evet bu tarihi birlikte yazalım ama elitlerin tarihini değil, kendi tarihimizi!’ dedik. EURO 2012’ye karşı çıkan örgütler olarak bir araya geldik ve büyük eylemler örgütledik. Genç Sosyalistler olarak bu örgütün en aktif bileşenlerinden biriydik diyebilirim. Eylemlerimizde “Maç değil ekmek istiyoruz” sloganıyla halk sokaklara çıktı. Turnuvayı yapma hakkını kazandığımızda hükümet bize “Şehirlerimiz, altyapımız, küçük işletmeler, turizm ve spor gelişecek, Polonya’nın uluslararası saygınlığı artacak” demişti. Adeta 2. Dünya Savaşı sonrası Marshall Planı gibi pazarlandı bu turnuva bize. Ama sonunda gördük ki halk 25 milyar avro harcadı, geliri elitler kazandı. Ekonomistlerin tahminine göre Polonya halkı 2020 yılına kadar bu turnuvadan 7 milyar avro gelir etmiş olacak, yani harcamanın 3’te biri. Bu yüzden halk yoğun destek verdi.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Julian Assange meydanda sallandırılsın!

ONUR EREM – BirGün

WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange’ın düşmanı çok. Yayınladığı belgelerden rahatsız olanlar, özellikle de ABD’li yetkililer Assange’ın öldürülmesini talep eden açıklamalar yapmıştı. Bir gece otelde ölü bulunmasını, idam mangasıyla öldürülmesini veya bir meydanda sallandırılmasını isteyenlerin arasında ABD Başkan Yardımcısı Adayı, TV sunucuları ve köşe yazarları da bulunuyor. Assange, kendisini ölü görmek isteyen insanlara karşılık, bu kişilerin açıklamalarını ifşa eden bir site hazırladı. İşte “Assange’ın Öldürülmesiyle Bir Sorunu Olmayan İnsanlar” (peopleokwithmurderingassange.com) adlı sitede yer alan açıklamalar:

Eski ABD Başkan Yardımcısı Adayı Sarah Palin: Julian Assange Taliban gibi hedeflenmeli.
Kanada Başbakanı Stephen Harper’ın eski danışmanı Thomas Flanagan: Bence Assange’a suikast düzenlenmeli. Artık Obama başına bir ödül mü koyar, insansız hava aracıyla mı vururlar bilemem. Assange ortadan kaybolsa hiç üzülmezdim.
Fox News yorumcusu Bob Beckel: Ölü bir adam belge sızdıramaz. Bu adam bir hain, ABD’deki tüm yasaları çiğnedi. Kendisinin idam edilmesi taraftarı değilim. Kurtuluş için tek bir yolu var: Bu orospu çocuğunu yasa dışı bir şekilde öldürmek.
Fox News yorumcusu Eric Bolling: Assange yeraltında olmalı – bildiğin toprağın altında. Hapishaneye koymak yetmez, halkın içinde sallandırılmalı.
Radyo yayıncısı Todd Schnitt: Assange bir terörist, bir düşman savaşçısı ve ona göre muamele görmeli.
Washington Times köşe yazarı Jeffrey Kuhner: Assange’ı öldürmeli mi? Julian Assange ABD ulusal güvenliğine bir tehdit oluşturuyor. Hükümet bu sorunu çözmeli – kökünden ve kalıcı olarak.
Aşırı sağcı blogcu John Hawkins: Assange bir ABD yurttaşı olmadığı için hiç bir anayasal haktan faydalanamaz. Bu yüzden CIA’in onu öldürmemesi için tek bir neden yok. Kendinize şu soruyu sorun: Eğer Julian Assange yarın kafasından vurulsa veya anahtarı çevirdiğinde arabası patlasa, ABD ile ilgili hassas bilgileri paylaşmayı düşünenlere nasıl bir mesaj yollanmış olur?
ABD Ordusundan Yarbay Ralph Peters: Ben sızıntılara inanmam. Sızıntıları yapanları infaz ederim. Çünkü belge sızdıranlar ülkemize ihanet etmiştir. Julian Assange savaş sırasında sabotaj yapan bir siber teröristtir. Casusluk ve insanlığa karşı suçlardan sorumludur – bu yüzden öldürülmesi lazım, ama bunu yapan biz olmayacağız.
Radyo programcısı Steve Gill: Julian Assange gibi insanlar terörist muamelesi görmeli. Guantanamo’da tutulmalı veya öldürülmeli.
Weekly Standard editörü William Kristol: Neden WikiLeaks’e karşı güç kullanmıyoruz? Neden elimizdeki imkanları Jualian Assange ve işbirlikçilerini etkisiz hale getirmek için kullanmıyoruz?
Eski Beyaz Saray Danışmanı ve talk-show sunucusu G. Gordon Liddy: Julian Assange da diğer teröristler gibi ABD’nin ölüm listesinde yerini almalı.
National Review köşe yazarı Deroy Murdock: Eğer Assange’a yardım eden Bradley Manning suçlu bulursa bir duvara dayandırılıp idam mangası tarafından öldürülmeli. Eğer Assange’ı elimize geçirirsek o da aynı muameleyi görmeli.
National Review Online editörü Johan Goldberg: Neden Julian Assange hâlâ ölü değil? Neden yıllar önce onu otel odasında ölü bir şekilde bulmadık? Bu çok ciddi bir soru.
Right Wing News blogcusu Donal Douglas: Eğer Assange bir suikastçinin soğuk bıçağını tadarsa hiç üzülmem. Görünüşe göre birçok insan da bunu umursamaz.
Yeni Zelanda Herald köşe yazarı Paul Holmes: Bence Assange’ı öldürecekler. Yani ben olsam öldürürdüm.
Eski Arkansas Valisi ve FOX News talk-show sunucusu Mike Huckabee: Hükümetimize ait bilgileri sızdıran insanlar haindir ve bu insanlara idamdan daha hafif bir ceza vermek onlara kıyak geçmek olur.
Spork Marketing Başkanı Jason Lancaster: Assange siyasi bir figür değil… O ABD’ye karşı tehdidi simgeliyor ve bir an önce öldürülmeli.

Haber içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 1 Yorum